Asya’lılık, Anadolu yerlisi kadim halkların dışlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu, özellikle Balkan Savaşları sonrası radikalleşen Balkan milliyetçilikleriyle bilenerek, Anadolu’dan gayrimüslimlerin sürülmesini “meşrulaştırdı.” (Mehmet Efe Çaman)
Türk milliyetçiliği ırkçıdır. Orta Asya’dan göç etmek ve Anadolu’da başat nüfus olup diğer toplulukları Anadolu’dan “temizlemek” türü tarih anlayışı, her ne kadar gerçeklerle bağdaşmasa da, nesiller boyu “gerçek” kabul edildi. Ve Türkler, zımnen “ırki temizlik” yaptıklarını böylece itiraf etmiş oldu. Anadolu’yu “göç edilen” topraklar, bir tür “koloni” olarak gören ırkçı Orta Asya’dan göç varsayımı, otomatikman Türk olmayanların reddine ve onların “kılıç artığı” olarak algılanmasına yaradı. “Güçlü Türkler, güçsüz Anadolu yerlilerini yenerek, onların topraklarını ellerinden aldılar. Çünkü bu her yerde böyledir zaten! Dünya tarihinde bunun sayısız örnekleri var!” türü bir meşrulaştırma söylemi, bu ırkçı nasyonalizm tezlerini güçlendirici argümanlar olarak genel kabul gördü. Ve tarih kitapları, tümüyle bu hissiyatı genç nesillere aktardı.
Türk milliyetçiliği ötekileştiricidir. Ve bundan dolayı aynı zamanda dışlayıcıdır. Irki Orta Asya’lılık, otomatikman Anadolu yerlisi kadim halkların dışlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu, özellikle Balkan Savaşları sonrası radikalleşen Balkan milliyetçilikleriyle bilenerek, Anadolu’dan gayrimüslimlerin sürülmesini ve onlara soykırım yapılmasını “meşrulaştırdı”. Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan mübadele anlaşmaları ile Anadolu’daki yerli Rumlar yerlerinden edildi. 6-7 Eylül olayları ve Varlık Vergisi gibi somut ırkçı politikalar nedeniyle, Anadolu yerlisi gayrimüslimlerin ana yurtlarını terk etmeleri süreci devam etti. Türkler asla bu barbarlıklarla hesaplaşmadılar. Daima işgalcinin kendinde gördüğü ezme hakkıyla hareket ettiler, daha da dramatiği, bu tutumlarını tarih kitaplarında vahşice ifadelerle (denize dökmek vs.) genç kuşaklara aktardılar. Dünya, başka kolonyal güçlerin kirli tarihleriyle yüzleşmelerine tanık olurken, Türkler asla kendi tarihlerinin utanılası sayfalarıyla yüzleşmedi. Böylece Türk milliyetçiliği, sağlıklı sivil ve kapsayıcı bir bilince evrilemedi. Bilakis, ötekileştirerek “safların sıkıştırıldığı”, Türk’e daima Türk propagandası yapılan bir alan oldu.
Nasyonalizm Türkiye’de daima devlet aparatı, devlet taşıyan, sosyal mühendislikçi, yapay olarak inşa edilen bir ırk birliğine hizmet eden bir ideoloji oldu. Tarihsel ve arkeolojik bulgulara, folklör, müzik, mutfak, mimari gibi yerellikle (Anadolu’lukla) güçlü bağları olan öğeler, bilinçli olarak Türkçü ideologlarca reddedildi. Var olanın reddi ve olmayan, tahayyül edilmiş mitlerin politik hedeflerle kullanılması, Türkiye toplumunun diğer kültürleri, Ötekileri, komşularını, hatta kendi öz atalarını ve onların kadim mirasını dışlayan ve reddeden, radikal ve hasmane bir tutum içinde olmasına sebep oldu. Devlet, kendi ideolojik kodlarına göre, Orta Asya miti ile yersiz-yurtsuzlaştırdığı Anadolu yerlisi bir toplumu, istediği gibi manipüle etti, radikalleştirdi, onu kendi sosyoekonomik koşullarına yabancılaştırdı. Böylece Türkiye halkı komşularıyla kavgalı, kendi içinde bölünmüş, devlete parya olmak fonksiyonuna indirgenmiş bir topluma dönüştü.
Türk milliyetçiliğinin en başta gelen arazlarından biri, onun bir anti-Kürt manifestosu olmasıdır. Kürtler, Anadolu yerlisidir. Ve Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin ve Arapların aksine, geniş bir alanda nüfus yoğunluğunu oluşturmaları nedeniyle asimilasyona direnmişlerdir. Bugüne dek kendi ulusal karakterlerini, mitlerini, örf ve ananelerini, gelenek ve folklörlerini, hepsinden önce ve önemli olmak üzere de, kendi dillerini kaybetmemişlerdir. 1980’lerden itibaren, özellikle askeri darbe sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri sonrasında, ayrılıkçı Kürt Hareketi doğunca, Türk nasyonalizmi (ülkücüler ve ulusalcılar) anti Kürt, reaksiyoner (tepkisel) bir radikalleşme yaşadılar ve ekstremist bir Türk milliyetçiliğine bilendiler. Şahinleşen bu tepkisel ultra-nasyonalizm, Türkiye toplumunu tümüyle zehirli etkisi altına aldı. Son olarak 17 Aralık 2013 ardından Milli Görüş-AKP ekolünün de İslamcılıklarını Türkçülükle birleştirmesinin ardından, Türkiye tümüyle patolojik bir ırkçı-etnik milliyetçiliğe teslim oldu. Kürtlere anayasal statü verilmesi ve Kürtleri asimile edici politikaların derhal durdurulması, Kürtlerden resmi olarak özür dilenmesi ve kendi kaderlerini tayin hakkı da dahil, ifade özgürlüklerini sağlayarak, gelecekleri konusunda karar vermelerini olanaklı kılmak, anti-Kürt milliyetçiliği sivil milliyetçiliğin sakin sularına çekmek gerekiyor.
Türk milliyetçiliği bugün Türkiye’de kendisini Türk olarak kabul eden ve Türkçe’yi anadil olarak konuşan insanları yersiz-yurtsuzlaştırmaktadır. Başka bir ifadeyle, onların yaşadıkları toprakları öz ata yurtları olarak algılamalarını olanaksızlaştırmaktadır. Çünkü Orta Asya miti, Anadolu’ya “ele geçirilmiş” ve “sonradan yurt edinilmiş” bir toprak muamelesi yapmaktadır. Anadolu’yu üvey evlat olarak görmektedir. Dahası, Anadolu yarımadasını Anadolu yerlisi halkların elinden alınmış, işgal edilmiş, sömürge haline getirilmiş, kolonileştirilmiş bir toprak parçasına indirgemektedir. Türkleri bu toprak parçasının esas sahibi, o topraklardaki tüm uygarlıkların mirasçısı ve torunu olmaktan alıkoymaktadır. Bu nedenle bugünkü hakim tarih tezi, yersiz-yurtsuz bir milliyetçilik doktrinidir.
Türk milliyetçiliği, restorasyoncu ve irredentisttir. “Kaybedilen imparatorluğa özlem”, “düşmandan eski toprakların geri alınması”, “Turan hülyası” veya “kızıl elma” gibi aşırı sağcı, pro-faşist söylemler, bu yayılmacı milliyetçiliğe işaret ediyor. Bunlar Türkiye’de marjinal fikirler değildir. Üzeri kazındığında, laik-ulusalcılarda, İslamcılarda, hatta merkez sağdaki birçok seçmen grubunda, bu ultra-nasyonalist yayılmacı tutumu gözlemlemek mümkündür. Yunanistan adalarına “Ege adaları” denmesi, Lausanne Antlaşması’nın Musul ve Kerkük’ü, Kıbrıs ve Yunan Adalarını, Batı Trakya’yı Türkiye sınırları dışında bırakmış olması ve bunun nasyonalizmin en önemli malzemelerinden biri olarak kullanılması, bu yayılmacı milliyetçiliğin ne kadar yaygın olduğunu ve toplumsal kabul gördüğünü gözler önüne seriyor.
Türk nasyonalizmindeki bu patolojik ön kabullerin, manipülasyonların ve politik pozisyonların bağlantılı olduğu bir merkezi varsayım var: o da, Orta Asya’dan göç eden ırki bir topluluğun Anadolu’yu yurt edinmesi (kolonileştirmesi) miti!
İşin esası, Türkler Türkçe konuşan, Anadolu yerlileriyle az oranda Orta Asya’lı üst sınıfın birbirine karışması sonucu oluşan, Anadolu yerlisi, Anadolu ile organik, genetik, arkeolojik, kültürel, sanatsal, mimari vs. bağlantıları günlük hayatının temellerini oluşturan bir halk. Orta Asya’lı olmadığınızın kabulü, sizi daha az Türk yapmayacak. Sadece Türklük tanımının daha sivil, kültürel ve kapsayıcı bir ulusal kimlik haline dönüşmesine yardımcı olacak. Türk milliyeti tanımını ırki köklerden ve etnik temellerden alarak, onu aidiyete ve kültüre mal edecek. Her şeyden önemlisi de, Anadolu’nun öz ana yurt, ata yurt, tek yurt olduğu gerçeği üzerine inşa edilen bir aidiyete, bir yerelliğe kapı aralayacak. Geçmişte ırkçı Turancı Orta Asyacı diskurların temelleri üzerine oturan Ermeni Soykırımı, Pontus Soykırımı, Süryani Soykırımı, Kürtlere Asimilasyon, Alevilerin ayrımcılığa tabi tutulması gibi onlarca ayıp ve utançla hesaplaşmayı sağlayacak bir anlayışı oluşturacak. Göbeklitepe’nin, Truva’nın, Efes’in, anfitiyatroların, altında on bin yıllık insanlık tarihi olan Anadolu’nun tüm geçmişini kucaklayıcı, büyük nene ve büyük dedelerinden utanmayan, kendi mürted köklerinden dolayı Ötekilere ve farklı olanlara daha toleranslı, anlayışlı ve kapsayıcı nesillerin yetişmesine katkıda bulunacak bir yeni tarih yazımı gerekiyor. Normalleşmeye, en başından başlamak, bu tarihi gerçekleri kabul etmekle ve onlarla barışmakla olur. Türklerin Anadolu’yu bir tür işgal edilmiş koloni, fethedilmiş topraklar değil, öz yurtları olarak görmeleri, onların yerleşik bir toplum olduklarını kabul etmeleriyle başlayacak. Anadolu’ya gelip geniş yerli toplulukları zamanla dini ve linguistik (lisansal) olarak asimile eden Türkî klanlar ne kadar atamızsa, mürted Anadolu yerlileri de o kadar atamız. Bundan kompleks duymak ve bu gerçeği reddetmek, olan gerçekliği değiştirmeyecek. Irkçı olmayan, ötekileştirici olmayan, devlet aparatı olmayan, anti-Kürt olmayan, yersiz-yurtsuzlaştırılmamış, kendi yurdu ile doğrudan aidiyet bağı kurmuş, emperyal restorasyoncu ve irredentist (başkalarının topraklarına göz diken) olmayan, etnik-ırkçı değil, sivil bir millet konsepti! Bu tarihle barışmak, bugünkü mevcut sorunların aşılması ve normalleşme için de gerek duyulan barışçıl, kapsayıcı, olumlu ortamın ortaya çıkmasına katkıda bulunacaktır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.6.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder