“Artık ‘Cumhurbaşkanı iyi, çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hâli kalmadı”

Eski Başbakan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kapatılınca veryansın etti.

BOLD – İstanbul Şehir Üniversitesi’nin Tayyip Erdoğan’ın kararı ile kapatılmasının ardından eski Başbakan Ahmet Davutoğlu kameraların karşısına geçti. “Akademik değeri ve kalitesi konusunda her kesimin mutabık olduğu Şehir Üniversitesi’nin dün gece yarısı bir Cumhurbaşkanı kararı sonucunda kapatılması ile ilgili olarak huzurunuzdayım” diyerek konuşmasına başladı.

Erdoğan’ın attığı imza ile tarihe “üniversite kapatan siyasetçi” olarak geçtiğini savunan Davutoğlu, şöyle devam etti: “Aynen konuyla ilgili nisan ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) geçen kanunda olduğu gibi bu kararı da bir gece yarısı yayınladılar. Gece yarısı yayınlayınca kararın vahametini örtebileceklerini zannediyorlar. Halbuki gecelerin de mutlak ve şaşmaz bir şahidi olduğunu unutuyorlar.”

Davutoğlu, bir gece yarısı kararıyla Türkiye’nin en kaliteli eğitim kurumlarından birine darbe yapıldığını öne sürdü. “Daha doğrusu Türkiye’nin geleceğine, gençlerin hayallerine ve bir bütün olarak Türkiye’nin eğitimine darbe yaptılar. Cumhurbaşkanı attığı bu imza ile nasıl bir Türkiye görmek istediğini de ilan etmiştir” ifadelerini kullandı. Ahmet Davutoğlu şu değerlendirmeleri yaptı:

  • Cumhurbaşkanı, AKP ve 28 Şubatçı ortaklarının Türkiyesi’nde özgür düşünceye, bilgiye, liyakate ve emeğe yer yok.
  • Cumhurbaşkanı, AKP ve 28 Şubatçı ortaklarının Türkiyesi adaletsizliğin, hukuksuzluğun ve keyfiliğin olduğu bir Türkiye’dir.
  • Farklı bir düşünce serdedilmesine, farklı bir siyasi görüş bildirilmesine tahammülleri yok.
  • Farklı bir düşünceniz, görüşünüz, bağımsız bir yapınız varsa tehdit görülürsünüz ve cezalandırılırsınız.
  • Kapatma kararının hiçbir şekilde izahı yok.
  • Arazi tahsisi tartışmasının da, banka kredisi kandırmacasının da ödemeler gecikiyor mazeretinin de bir düzmeceden ibaret olduğunu herkes biliyor.
  • Elbette bu kararı arsızca savunmaya çalışacak, kararın arkasında durmaya kalkacak, hiçbir ahlaki sınır tanımaksızın bu cürmü savunacak olanlar olacak.
  • Artık Cumhurbaşkanı ve 28 Şubatçı ortakları gururla meydanlarda Şehir Üniversitesi’ni nasıl kapattıklarını anlatabilirler.
  • Bu dönemi özetleyen bu zulmü gururla anlatabilirler.
  • Gelinen noktada herkesin başını ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekir.
  • Artık ‘Cumhurbaşkanı iyi, fakat çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hâli kalmamıştır.

[Bold Medya] 30.6.2020

Gazeteci Cihan Acar tekrar cezaevine girdi

15 Temmuz’un ardından cemaat soruşturması kapsamında tutuklu yargılanan ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldıktan sonra tahliye edilen gazeteci Cihan Acar, Yargıtay’ın cezasını onmasıyla birlikte tekrar cezaevine gönderildi.

BOLD – 2018 yılında terör örgütü üyeliğinden yargılanan Bugün gazetesi eski muhabiri Cihan Acar (31), Yargıtay’ın cezasını onamasının ardından yeniden cezaevine girdi. Avukatının verdiği bilgilere göre Acar, 23 Haziran 2020 tarihinde Edirne Cezaevine teslim oldu. 3,5 yıl aktif gazetecilik hayatı olan Acar, yaklaşık gazetecilik yaptığı yıl kadar cezaevinde kalacak.

13 AY CEZAEVİNDE KALMIŞTI

29 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanan Acar, İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 31 Mart 2017’de görülen ilk duruşmada tahliye edilmişti. Tahliyesine yapılan itiraz sonucu cezaevi çıkışında gözaltına alınan Acar, tekrar tutuklanmıştı. Mahkeme, “darbe” iddiasıyla açılan davanın 18 Ağustos 2017 tarihli ilk duruşmasında bu dosyanın sürmekte olan “medya yapılanması davası” ile birleştirilmesine ve Acar’ın yurt dışına çıkış yasağı konularak tahliyesine karar vermişti. Toplamda Acar yaklaşık 13 ay cezaevinde kalmıştı.

AYM 30 BİN TL TAZMİNAT ÖDENMESİNE HÜKMETMİŞTİ

www.expressioninterrupted.com’dan Cansu Pişkin’in haberine göre Acar’ın avukatları Mustafa Söğütlü ve Gülşah Kaya, 22 Mayıs 2017 tarihinde müvekkillerinin adil yargılanma hakkının ihlâl edildiği iddialarıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu. Başvuruyu 2020 Şubat ayında inceleyen Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, Acar’ın daha sonra düşürülen darbe suçlamasıyla yeniden tutuklanmasının hak ihlâli olduğuna karar vermiş ve Acar’a 30 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmetmişti.

[Bold Medya] 30.6.2020

Amerika'dan kritik S-400 hamlesi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Senatosu'nda Türkiye ile ABD arasında krize sebep olana Rus hava savunma sistemi S-400'e dair ilginç bir kanun teklifi verildi.

SAMANYOLUHABER- Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) 2021 Yılı Savunma Bütçesi Yetkilendirmesi için hazırlanan kanun tasarısına, ABD'nin Türkiye'den Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini almasına imkân tanıyacak bir madde eklenmesi talep edildi.

Çeşitli sosyal medya hesaplarından ve savunma sitelerinden paylaşılan görüntülere göre tasarıya ek yapılması Cumhuriyetçi Senatör John Thune tarafından teklif edildi.
S-400 Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sisteminin İkinci Batarya Malzemelerinin İntikali Tamamlandı

TÜRKİYE, AMERİKA'YA TAAHHÜTTE BULUNURSA...

Eklenmesi teklif edilen maddeye göre, Türkiye, NATO uyumlu olmayan sistem almayacağının garantisini verirse teslim edilmiş olan S-400 sistemini ABD satın alabilecek.

Eklenen yasa tasarısında şu ifadelere yer verildi:

"a) YETKİ – Bölüm b'ye tabi olarak, S-400 Füze Savunma Sistemi'nin satın alınması için gerekli olabilecek meblağların ABD Ordusu'na tahsis edilmesine izin verilir.

b) SERTİFİKA GEREKSİNİMİ – a bendindeki bir S-400 Hava Savunma Sistemi satın alma yetkisi; Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti tarafından Savunma Bakanlığı'na ve Dışişleri Bakanlığı'na, ABD tarafından uyumsuz olarak kabul edilen askeri cihazların satın alım veya başka şekilde kullanılmayacağına dair verilecek bir sertifikaya tabidir."

[Samanyolu Haber] 30.6.2020

Enes Kanter, Kanada devlet televizyonunda hukuksuzlukları anlattı

NBA Yıldızı Enes Kanter korkmadan, yılmadan, cesurca gerçekleri haykırmaya devam ediyor.
Kanter, Kanada devlet televizyonunda hukuksuzlukları anlattı

Ünlü  basketbolcu, Kanada’nın en büyük yayın kuruluşu CBC ekranlarına,  Amerika’nın  ise saygın gazetelerinden Boston Globe sayfalarına konuk oldu. Kanter, Türkiye’de yaşanan zlümleri bir kez daha haykırdı.

CBCNews canlı yayınına katılan  Enes Kanter’e 15 Temmuz darbe girişimi , sonrasında yaşananlar ve babasının tutuklanması başta olmak üzere hukuksuzluklar soruldu.

Sunucu Natasha Fatah, “Din adamı Fethullah Gülen 15 Temmuz’un arkasında olduğu iddialarını reddetti .Bugün Türkiye’de Gülen Hareketi ile bağlantısı olanlar tutuklanıyor ” dedi ve Celticsli basketbolcuya düşüncelerini sordu.

Kanter, yayında darbe girişimiyle Hizmet Hareketinin bir bağlantısı olmadığı, 15 Temmuz gecesi Hocaefendi’nin yanında ziyaretinde olduğu, yaşananlar karşısında çok üzüldüğü ve orada hayatını kaybeden vatandaşlarımız için gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu açıkladı.

“Hocaefendi, demokrasiyi, dünya barışını ve evrensel insan haklarını savunuyor” diyen Enes Kanter Türkiye’de gazetecilerin, bebeklerin ve çok sayıda masum insanın düşüncelerinden dolayı hapislerde  tutulduğunun altını bir kere daha çizdi.

Amerika’nın ünlü  basın kuruluşu Boston Globe’de NBA Yıldızı ile mülakatını sayfalarına taşıdı. Kanter ailesinin yaşadıkları ayrıntılı olarak sorulurken, yıldız oyuncunun masum insanlar için başlattığı “You Are My Hope”  imza kampanyasından bahsedildi.

Kampanyaya çok sayıda ünlü ismin destek verdiğini belirten gazete, imzaların tamamlanmasının ardından dilekçeyle birlikte Birleşmiş Milletlere sunulacağı ifade edildi.

“YOU ARE MY HOPE” İMZA KAMPANYASINA KATILMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Boston Globe’de yayınlanan mülakatın İngilizce metnine ulaşmak için tıklayabilirsiniz.

[Samanyolu Haber] 30.6.2020

Milli Piyango'da '3.5 trilyonda bir ihtimal' bakın nasıl gerçek oluverdi(!)

İktidara yakın Demirören Grubunun aldığı Millî Piyango’da 3.5 trilyonda bir ihtimal gerçek oldu. 20 gün arayla yapılan Sayısal Loto çekilişinde 5 numara aynı çıktı. İkramiyelerin sürekli Ankara'da bir bölgeye çıkması ise dikkat çekti.

Milli Piyango’nun 20 gün ara ile yapılan Sayısal Loto çekilişinde çıkan 5 numara da birbirinin aynısı oldu. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, 3.5 trilyonda bir ihtimalin gerçeklemesine tepki gösterdi.

6 BİLEN YİNE ANKARA YENİMAHALLE’DEN

6 Haziran’daki çekilişte 5-11-24-39-41-44 şanslı numaralar ilan edildi. 27 Haziran’da ise 5-11-24-30-39-41 sayıları küreden düştü. Her iki çekilişte de 5-11-24-39-41 numaralar çıktı. Sözcü’den Deniz Ayhan’a konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, “20 gün ara ile iki çekiliş yapılıyor ve 6 numaradan 5’i aynı çıkıyor. Bu durum 3,5 trilyonda bir ihtimal. Bir süredir şaibe iddiaları ile gündeme gelen talih kuşu güven vermiyor. Üstelik son çekişte 6 bilen yine Ankara Yenimahalle’den…” dedi.

3.5 TRİLYONDA BİR İHTİMAL GERÇEKLEŞTİ

Çekilişte 3,5 trilyonda bir ihtimalin gerçek olduğunu vurgulayan Yavuzyılmaz, “Altı adet numaranın beşi aynı çıkıyor. Üstelik 644 kişi de bu rakamları bilmiş, inanılması güç bir durum. Bu, Sayısal Loto tarihinde yapılan toplam 1335 çekiliş içinde, oynanan kolon sayısına oranla en yüksek 5 bilen kişi sayısı. Eğer Sayısal Loto çekilişlerinde 5 bilen sayısı 256 kişinin üzerine çıkıyorsa, bu durum çekilişlerdeki bilimsel hesaplamaları zorlayan bir müdahale olduğu ihtimalini artırıyor” dedi.

[Samanyolu Haber] 30.6.2020

Açtı ağzını, yumdu gözünü!

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, kendisinden intikam almak için kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi'ni gece yarısı kararı ile kapatan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı yerden yere vurdu.
Her şey bugün yeni başlıyor!

SAMANYOLUHABER- Şehir Üniversitesi'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kararı ile kapatılmasının akabinde gözler Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'na çevrilmişti.

Kurucusu olduğu Bilim ve Sanat Vakfı tarafından açılan İstanbul Şehir Üniversitesi'nin ambleminin basılı olduğu yaka kartı ile kameraların karşısına geçen Davutoğlu, Erdoğan'a veryansın etti.

"DERİN BİR HÜZÜN VE HİCAP DUYDUM"

Davutoğlu, "Akademik değeri ve kalitesi konusunda her kesimin mutabık olduğu Şehir Üniversitesi’nin dün gece yarısı bir Cumhurbaşkanı kararı sonucunda kapatılması ile ilgili olarak huzurunuzdayım." diyerek konuşmasına başladı.
Resim

5 EKİM 2010: Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu (soldan 3'üncü), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (soldan 4'üncü) ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül (soldan 5'inci) Şehir Üniversitesi'nin açılışında.

Davutoğlu, "Gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararını ve Cumhurbaşkanının şahsi imzasını gördüğümde başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kararda payı olanlar adına derin bir hüzün ve hicap duydum." dedi.

Erdoğan'ın attığı imza ile tarihe "üniversite kapatan siyasetçi" olarak geçdiğini belirten Davutoğlu, "Aynen konuyla ilgili nisan ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden (TBMM) geçen kanunda olduğu gibi bu kararı da bir gece yarısı yayınladılar. Gece yarısı yayınlayınca kararın vahametini örtebileceklerini zannediyorlar. Halbuki gecelerin de mutlak ve şaşmaz bir şahidi olduğunu unutuyorlar." ifadelerini kullandı.

EĞİTİME GECE YARISI DARBE!

"Bir gece yarısı kararıyla, Türkiye’nin en kaliteli eğitim kurumlarından birine darbe yaptılar." diyen Davutoğlu, şöyle devam etti: " Daha doğrusu Türkiye’nin geleceğine, gençlerin hayallerine ve bir bütün olarak Türkiye’nin eğitimine darbe yaptılar. Cumhurbaşkanı attığı bu imza ile nasıl bir Türkiye görmek istediğini de ilan etmiştir."
Resim

Şehir Üniversitesi Maltepe kampusü.

Cumhurbaşkanı, AKP ve 28 Şubatçı ortaklarının Türkiyesinde özgür düşünceye, bilgiye, liyakate ve emeğe yer olmadığının altını çizen Davutoğlu, "Cumhurbaşkanı, AKP ve 28 Şubatçı ortaklarının Türkiyesi adaletsizliğin, hukuksuzluğun ve keyfiliğin olduğu bir Türkiyedir. Farklı bir düşünce serdedilmesine, farklı bir siyasi görüş bildirilmesine tahammülleri yok. Farklı bir düşünceniz, görüşünüz, bağımsız bir yapınız varsa tehdit görülürsünüz ve cezalandırılırsınız." dedi.

DAVUTOĞLU: ERDOĞAN VE 28 ŞU:AKÇI ORTAKLARI BU ZULMÜ GURURLA ANLATSIN

Davutoğlu kapatma kararının hiçbir şekilde izahının olmadığını kaydederek, "Herkes biliyor. Arazi tahsisi tartışmasının da, banka kredisi kandırmacasının da, ödemeler gecikiyor mazeretinin de bir düzmeceden ibaret olduğunu herkes biliyor." diye konuştu.

Davutoğlu şunları dile getirdi: "Elbette bu kararı arsızca savunmaya çalışacak, kararın arkasında durmaya kalkacak, hiçbir ahlaki sınır tanımaksızın bu cürmü savunacak olanlar olacak. Artık Cumhurbaşkanı ve 28 Şubatçı ortakları gururla meydanlarda Şehir Üniversitesi’ni nasıl kapattıklarını anlatabilirler. Bu dönemi özetleyen bu zulmü gururla anlatabilirler."

"ERDOĞAN İYİ, FAKAT ÇEVRESİ KÖTÜ" ALDATMACASI

Gelinen noktada herkesin başını ellerinin arasına alıp düşünmesini gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, "Artık 'Cumhurbaşkanı (Erdoğan) iyi, fakat çevresi kötü' aldatmacasının daha fazla savunulacak hâli kalmamıştır." dedi.

Şehir Üniversitesi'nde okuyan kızının dün gece kararı öğrendikten sonra kendisine yönelttiği soruları aktarırken Davutoğlu'nun gözleri doldu.

Gelecek Partisi lideri, Allah'tan son bir niyazı olduğunu aktardı: "Allah'ım Şehir Üniversitesi'ni yeniden ihya edene dek emanetini alma." 
Resim

Şehir Üniversitesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın imzası ile kapatıldı.

[Samanyolu Haber] 30.6.2020

Efendimiz'in (as) Hizmetkarı Hz. Sevban’ın İstiğnası... [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, bugün sizlere çok fazla bilinmeyen bir sahabi efendimizden bahsetmek istiyorum..
O, her biri gökteki yıldızlar gibi bize yolumuzu gösteren sahabi efendilerimizden biri..
Efendimizin hizmetinde bulunan ve aynı zamanda O’nun müezzinlerinden biri olan Hz. Sevban..
Müstağni davranıp başkasından bir şey istememe konusunda güzel bir örnek olan Hz. Sevban..
Hakkında hiçbir şey olmasa O’nun bir ömür müstağni yaşayışı onu anlatmaya yeter..
Efendisinden öyle bir ders almış, o dersine de bir ömür sadık kalmış..
Cenab-ı Hak bizi bu yüce sahabinin şefaatine erenlerden eylesin.

 Efendimizin namaz sonrası okuduğu duayı Hz. Sevban (r.a)’dan öğreniyoruz.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hizmetinde bulunan ve aynı zamanda O’nun müezzinlerinden biri olan Hz. Sevban(radıyallahu anh) Efendimizin namazdan sonra nasıl dua ettiğini bize şu şekilde naklediyor:
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz namazında selam verince üç defa istiğfar eder, sonra şu duayı okurdu:

“Allâhümme ente’s-selâm ve minke’s-selâm tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm:
“Allah’ım! Selam Sensin. Selamet ve esenlik de Sendendir. Ey Celal ve İkram sahibi Allah’ım Sen münezzeh ve yücesin”.
Velid, hadisin ravisi Evzaî’ye:
- İstiğfar ne şekilde yapılır? Diye sorar.
 O da:

- Estağfirullah, estağfirullah.. 
(Allah’tan beni bağışlamasını dilerim) şeklinde söylersin, diye cevap verir. (Müslim, Mesacid 135,136.)
Namaz kılarken selam verdikten sonra okunması tavsiye edilen bu duada geçen kelimeleri kısaca açıklayalım:
“Allah’ım! Selam Sensin”: Yüceliğine ve üstün sıfatlarına yakışmayan her kusur, noksan ve değişimden uzak ve münezzehsin, demektir.
Tebarekte: Sen hayır ve bereketin kaynağısın. Sen inkarcıların yakıştırdığı yaratılmışlarda bulunan sıfatlardan uzaksın. Sen kendisine –ne kadar yapılırsa yapılsın- layık olduğu ibadet hiç bir zaman yapılamayacak olan yüce Allahsın, manasına gelmektedir.
Zü’l-Celal’i ve’l- İkram: Cenab-ı Allah’ın  isimlerinden biri. Kur’an’ı Kerim’de iki yerde geçmektedir.
Celal: Azamet sahibi, yüce, büyük ve her türlü kusurdan münezzeh manasına gelmektedir.
İkram: Cenab-ı Allah’ın sonsuz iyilik ve kerem sahibi olduğu manasına gelmektedir.
Zü’l-Celal’i ve’l- İkramı bazı alimler İsm-i â’zam kabul etmişlerdir.
Celal ismi selbî sıfatları, ikram ise sübûtî sıfatları ifade ettiği için bu kanaate varmışlardır.
Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:
“Yâ ze’l-Celali ve’l-İkram” duasını sık sık okuyun” buyurmaktadır. 

Müstağni yaşayanların piri Hz. Sevban anlatıyor:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
“Kim insanlardan bir şey istemeyeceği hususunda bana tekeffülde bulunup söz verirse, ben de onun cennete gireceğine kefil olurum” dedi.
Ben de:
“Ben bunu tekeffül eder söz veririm” dedim.
Hz.Sevban bundan sonra hayatı boyunca hiç kimseden bir şey istemedi. (Ahmed, Nesai, İbn Mace, Ebu Davud).

Efendiler Efendisi kendisine “Sakın kimseden bir şey isteme” diye tavsiyede bulunduğundan, Sevban atının üzerindeyken kamçısı yere düşerdi de kimseye “kamçıyı yerden al, bana ver” demezdi. Atından inerek kamçıyı kendisi alırdı. (Terğib, II/101 (İbn Mace’den).
Cenabı Hak bizi Hz. Sevban gibi müstağni yaşamaya muvaffak kıldığı kullarından eylesin. Amin..

[Hüseyin Yağmur] 30.6.2020 [Samanyolu Haber]

Sosyal Adaletin temel unsuru: Zekat [Abdullah Aymaz]

Süreyya Yayınları, SOSYAL  ADALETİN  TEMEL  UNSURU  ZEKAT  isimli eseri neşretti.  M. Fethullah Gülen Hocaefendinin 24 Kasım 1978-16  Şubat 1979  tarihleri arasında yapmış olduğu vaaz ve sohbetlerinden derlenmiş bu eser  “İbadet Hayatımız”  serisi olarak Namaz, Oruç kitapları gibi  Zekat kitabı da  bir başucu kitabı olarak çıktı.

Kitabın Birinci Bölümünde bir fazilet olarak cömertlik ele alınarak detaylara bilhassa cömertliğin kazandırdıkları güzellikler  bir bir anlatılmış. Ayrıca Allah Resulünün ve Sahabelerin cömertliği ele alınıp cömertliğin önündeki engeller dile getirilmiş.

İkinci Bölümde, sosyal bir müessese olarak zekat konusuna girilerek zekat, sadaka, infak, öşür ve nevâib üzerinde durulmuş. Ayrıca tarihte zekat meselesi ele alınıp Musevilerde, Hıristiyanlarda zekatın  durumu üzerinde durulmuş sonra bütün detayları ile İslamda zekat anlatılmış.

Üçüncü Bölümde Zekatla gelen maslahatlar incelenip İslamda ibadet  hususunda: İbadet-Ubudiyet, İbadet-Kurbet-Taat, İbadette Harf-Muhabbet Dengesi İbadette Niyet ve Hakk’a Teveccüh, İbadette Bütünlük, İbadet olarak Zekat başlıkları altında tafsilat verilmiş…

Zekâtın önemi üzerinde durulduktan sonra, detay detay  zekâtın fert ev topluma kazandırdıkları ele alınmış:

Veren Açısından… Allah’a  yaklaştırır. Zekat bir yatırımdır. Cimriliği ortadan kaldırır. Rahmete vesiledir. Zekat temizliktir. Malı bereketlendirir. Mala ebedilik kazandırır. Malı biriktirmekten kurtarır. Uzun emeli giderir. Duaya vesiledir. Günahlara kefarettir. Emniyeti temin eder. Maddenin esiri olmaktan kurtarır.

Alan açısından… İhtiyaçların esiri olmaktan kurtarır… Çalışma gücü kazandırır. Çalışmaya teşvik eder. İtibar kazandırır. Kıskançlıktan korur.

Zekatın Topluma Kazandırdıkları: Sınıf kavgaları önler. Orta sınıfı kuvvetlendirir. İctimaî hastalıkları yok eder. Toplumu faizden kurtarır. Toplumu potansiyel suçlardan kurtarır.

Dördüncü Bölümde Zekatın fıkhî yönleri ele alınıyor…

Beşinci Bölümde Zekat organizasyonu işleniliyor.

1960’ta geldiğimiz İzmir’de, İmam-Hatip ve İlahiyatta Talebe Yetiştirme Derneğinin yurdunda kalırken zekatlarını veren insanları, en cömert insanlar zannediyorduk. 1966’da M. Fethullah Gülen Hocaefendi Kestanepazarı Camiine (ve bütün Ege’ye)  vaiz gelince bir sohbetinde “Üç türlü zekat vardır. Birincisi, CİMRİ  ZEKATI… Kırkta bir… Yani hiç olmazsa, en alt limit demektir. İkincisi neyin varsa, hepsini vermektir. Üçüncüsü, canını da bir zarfın içine koyup vermektir…”  Bu sözler hepimizi âdeta çarpmıştı. Gerçekten kendisi zaten fiilen öyle bir hayat yaşıyordu.
Kitaptan bazı örnekler aktaralım:

Vermede Sınır Tanımamak: Vermeye alışan bir mümin, bunda sınır tanımaz. Bütün imkânlarını Allah yoluna seferber eder. Şartlar neyi gerektiriyorsa o oradadır. Gerek malıyla gerekse canıyla hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz, yeter ki, gücü yetsin. Zira artık o, neyin nerede verilmesi gerektiğini idrak etmiş ve hep vermeye hazır hale gelmiştir. Bizim tarihimizde bunun, başta Efendimiz (S.A.S.)  ve Sahabe-i Kiram (r. anhüm ecmâin) olmak üzere binlerce misali vardır ve âdeta tarihimiz, bunların üzerinde bayraklaşmıştır. Ben burada hemen herkesin tanıdığı bir misal verirken siz, daha binlercesini zihninizden geçirebilir ve tarihi yeniden yazmada, bunlara olan ihtiyacımızı idrakle, o güzel  günlere ruhen seyahat edebilirsiniz.

“Ebu Akîl Destanı

“Sahabe arasında, Medîne’nin şerefli Ensarından Ebu Akîl isminde neyi nerede vereceğini çok iyi bilen bir yiğit vardı. Fakirliğine rağmen gelip elindekini avucundakini Allah Resulünün (S.A.S.)  önüne döktüğünden dolayı, münafıklarca tân u teşnie tâbî tutulmuştu. Ama o, bunların hiçbirine aldırmıyor, omzunda ipiyle Medine’nin pazarlarında dolaşıyor ve hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Bunun karşılığında aldığı iki sa’ (2-2,5 kilo) hurmanın birini evine ayırıyor, diğerini ise Allah Resulüne (S.A.S.)  getiriyordu. Onun bu hareketini gören münafıklar, ortamın sâfîliğini bozmak için, ‘Allah’ın bu adamın sadakasına ne ihtiyacı var ki!’  diyor ve onunla alay ediyorlardı. Bunu yapan aynı zihniyet, zenginlerin bol bol sadaka, vermeleri karşısında da ‘Riyâkârlık yapıyorlar’ yaftasını yapıştırmaktan çekinmiyor ve adeta bu iki yüzlü davranışlarından zevk alıyorlardı. Kur’an, şu ifadeleriyle onların bu tavırlarına dikkat çekerken aynı zamanda Ebu Akîl gibileri de tebcil ve tebrik ediyordu: ‘Gönüllü olarak bol bol sadaka verenlerle, zar zor kazandıkları halde sadaka veren müminleri çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah onlara, kendi fiilleri cinsinden ceza verecektir ve onlar için elem  verici bir azab vardır.” (Tevbe Suresi, 9/79)

“Ebu Akîl, sırtında küfesi olduğu dönemde yapması gerekeni yapmış, vermesi gerekeni CÖMERTÇE  vermesini bilmiştir ve tarihin sayfalarına Sâhib’s-Sâ  (Sâ sahibi)  olarak geçmiştir. Aynı Ebû Akîl, karşısına Bedir çıkınca, hiç tereddüt etmeden katılmıştır. Belki de Bedir’i, canını vermesi gereken bir PAZAR  olarak görmüştür.”

Efendimiz (S.A.S.)  buyuruyor ki:

“Her sabah gökten iki melek iner de biri, ‘Allah’ım  infak edip verene, daha fazla ver.’ diye dua ederken öbür melek ‘Allah’ım, malını elinde tutup başkaları ile paylaşmayanın malını telef et’  diye beddua eder.” (Buhari, Müslim)

“Üç şey var ki, size teminat veririm: Sadaka vermekten dolayı kulun malı eksilmez. Zulme maruz kalıp da sabreden kulu Allah, daha aziz kılar. Dilencilik kapısını açan kimse için Allah, fakirlik kapısını açar.”  (Tirmizî)

“Cömert; Allah’a, Cennete ve insanlara yakın, Cehenneme, uzaktır. Cimri ise Allah’a , Cennete ve insanlara uzak, Cehenneme yakındır.” (Tirmizi)

“Cömertlik bir ağaç gibidir; kökü Cennette, dalları ise, dünyaya sarkmıştır. Her kim cömertliği tabiatının bir yanı haline getirirse, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur da Cennet’e yükselir.” (İbn-i Asâkir)

İşte sizlere bir tadımlık sunum. İnşaallah, derin derin mütalaa  ve müzakere ederek, özümseyerek, davranışlarımızla o güzellikleri yansıtmaya Cenab-ı Hakkın inayetiyle başarabiliriz.

[Abdullah Aymaz] 30.6.2020 [Samanyolu Haber]

Besicileri 50 milyon lira dolandıran Bilal Erdoğan’ın akrabası Fatih Çıtlak’a takipsizlik

Besicilerin 50 milyon TL dolandırılmasına ilişkin Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma tamamlandı. Hazırlanan iddianamede 10 sanığın “nitelikli dolandırıcılık” suçundan 3 yıldan 10 yıla kadar hapsi istenirken başsavcılık soruşturma sürecinde şüpheli olarak ifadesi alınan Bilal Erdoğan’ın akrabası, aynı zamanda kurucusu olduğu İnsan ve İrfan Vakfı Başkanı Mehmet Fatih Çıtlak hakkında takipsizlik kararı verdi.

Cumhuriyet’in haberine göre, Takipsizlik kararında mağdurların Çıtlak aleyhine beyanları olduğu ancak Çıtlak’ın mağdurları dolandırmak amacıyla hareket ettiğine dair bir delil bulunmadığı öne sürüldü. Ayrıca kararda Çıtlak’ın “vakfın adının kullanılarak” yapılan dolandırıcılıkta tarafları bir araya getirip olayı çözmeye çalıştığı savunuldu. Dolandırılarak 19 milyon zarara uğratılan Mahmut Çelik ise gazetemize yaptığı açıklamada takipsizlik kararına itiraz edeceklerini belirterek, “Ben etleri bu vakfa vermeden önce Mehmet Fatih Çıtlak hoca ile defalarca konuştum. Hocaya sormadan bir adım atmadım.” dedi.

Kendilerini “Sancaktepe’de bulunan Donuksa Gıda isimli firmanın” yetkilileri olarak tanıtan Hamit Avcı, Yusuf Aydın 2 yıl önce hayvan alım satımı yapan tüccarlarla iletişime geçti. İddiaya göre Avcı ve Aydın, AKP’de önemli bir siyasi konumda bulunduklarını, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a da çok yakın olduklarını ileri sürdü. Besiciler temin ettikleri tonlarca eti bu firmaya teslim etti. İddiaya göre sadece bu firma adına değil İnsan ve İrfan Vakfı adına da besicilerden et toplandı. Kendilerine verilen milyonlarca liralık çeklerin karşılıksız çıkması üzerine dolandırıldıklarını anlayan besiciler şikâyetçi oldu. Bunun üzerine İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma geçen günlerde tamamlandı. İddianamede 10 sanığın, dolandırıcılık suçundan 3 yıldan 10 yıla kadar hapsi istendi. Soruşturma aşamasında şüpheli sıfatıyla ifadesi alınan Mehmet Fatih Çıtlak hakkında ise takipsizlik kararı verildi.

ÇITLAK SANIK YERİNE TANIK OLDU

Takipsizlik kararında mağdur Mahmut Çelik’in kendisini İnsan ve İrfan Vakfı Başkanı Mehmet Fatih Çıtlak’ın dolandırdığı yönünde beyanının olduğu aktarılarak Çıtlak’ın bu vakfın başkanı olması dışında müştekiyi dolandırma amacıyla hareket ettiğine dair delil olmadığı kaydedildi. Çıtlak’ın vakfın adının dolandırıcılıkta geçmesi üzerine bu durumu çözmek için müşteki ile sanıkları bir araya getirdiği kaydedildi. İddianameyi kabul eden mahkeme, Eylül ayında görülecek duruşmada Çıtlak’ın tanık sıfatıyla dinlenmesine karar verdi.

Çıtlak hakkında verilen takipsizlik kararına itiraz edeceklerini belirten mağdur Mahmut Çelik ise, “Ben etleri bu vakfa vermeden önce Mehmet Fatih Çıtlak hoca ile defalarca kez konuştum. Hocaya sormadan bir adım atmadım. Hoca, sanıklar arasında yer alan Yusuf Aydın’ı Ukranya’ya et getirmek için gönderdiğini ancak beceremediklerini söyledi. Benden et almak istediklerini belirtti.” dedi.

Yusuf Aydın ise soruşturma aşamasında verdiği ifadesinde bir alacak için Çıtlak’ın kendisini Ukrayna’ya gönderdiğini aktarmıştı.

[TR724] 30.6.2020

Vücuttan ödem attıran 10 etkili öneri!

Dokularda aşırı sıvı birikmesi sonucu genellikle bacak, ayak, göbek çevresi, kollar ile ellerde şişlik oluştursa da, tüm vücutta gelişebiliyor. Sıcak havanın etkisiyle damarlar genişliyor ve kan akışı yavaşlıyor. Bu durum da özellikle bacaklarda yerçekiminin de etkisiyle şişlikler oluşturuyor, sonrasında vücuda yayılıyor. Bu nedenle çoğumuzun canını sıkan ‘ödem’ yaz mevsiminde daha sık görülüyor.

Tuz tüketiminin artması, yüksek karbonhidratlı beslenme, yetersiz su içmek, regl dönemi, hareketsiz bir yaşam ve kilo artışı ödemin başlıca sebeplerini oluşturuyor. Kovid-19 pandemisi nedeniyle evde hareketsiz bir yaşam sürmemiz, beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi ve aldığımız kilolar nedeniyle birçoğumuz son dönemlerde ödemden şikâyet eder olduk.

Peki, vücudumuzda şişlikler ile kilo artışına yol açan ödemden kurtulmak için nasıl bir yol özlememiz gerekiyor? Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Yeşim Özcan ödemlere karşı 10 etkili öneriyi anlattı, önemli uyarılarda bulundu.

SU İÇİN, HEM DE BOLCA

“Su tüketiminiz azalırsa vücudunuz ödem yapar” uyarısında bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Yeşim Özcan bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Sıvı olmadan nasıl sıvı birikebilir ki vücutta diye düşünebilirsiniz. Şöyle ki vücutta yeteri kadar sıvı olmadığında beynimiz bunu algılıyor ve ‘yeterli sıvı yok, olanı tut’ komutuyla dokularda sıvıyı biriktiriyor. Yani sıvı azlığını tehlike olarak görüyor ve kendini korumaya alıyor. Bunun sonucunda da vücutta belli bölgelerde şişlik oluşuyor.” Düzenli su içmediğiniz sürece hem vücudunuzdaki ödemi atmanızın hem de yağ yakmanızın çok zor olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Yeşim Özcan, “Bu nedenle her gün düzenli olarak su tüketmelisiniz. Gün içerisinde içtiğiniz çay ve kahve gibi sıvılar ise su yerine geçmiyor, aksine vücuttan sıvıyı dışarı atıyorlar.” dedi.

SABAHLARI BİR AVUÇ MAYDANOZ

Maydanoz, içeriğindeki bol lif ve C vitamini sayesinde hem bağırsak sağlığı hem ödemin vücuttan atılmasında akla ilk gelen besinlerden. Beslenme ve Diyet Uzmanı Yeşim Özcan, her sabah bir avuç maydanoz tüketiminin ödemin atılmasında son derece fayda sağladığını belirterek, “Tadını seviyorsanız, ödem atmak için maydanozu kaynatıp haftada 1-2 kez, bir bardak kadar içebilirsiniz.” diye konuştu.

GÜN İÇİNDE 2 DİLİM ANANAS

“Ananas içerdiği bromalin maddesiyle ödemi vücuttan atmayı sağlayan çok faydalı bir meyvedir” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Yeşim Özcan şu öneride bulundu: “Her gün 2 ince dilim ananas tüketebilirsiniz. Ananasın ortasında bulunan, sert ve yenilemeyen çubuk, bromalinin en fazla bulunduğu yerdir. Bu bölümü suyunuzun içine eklemeniz, ödemi daha kolay atabilmenize katkıda bulunacaktır.”

BİR BARDAK KİRAZ SAPI ÇAYI

Yaz mevsiminde en sevilen meyvelerinden olan kirazın saplarını sakın atmayın. Kirazın saplarını kaynatıp çay olarak içebileceğiniz belirten Özcan, “Bu çay hem hazımsızlık ve şişkinlik gibi sindirim problemlerine çok iyi geliyor, hem de ödem atıcı etki gösteriyor. Her gün 1 bardak tüketebilirsiniz.” şeklinde konuştu.

KİVİ DE ÇOK FAYDALI

C vitamininden oldukça zengin olan kivi içerisinde bulunan pektin sayesinde vücuttan toksinleri uzaklaştırarak ödemin atılmasına katkı sağlıyor. Her gün 1 adet kivi tüketmenizde fayda var.

SALATALIK ÖDEME KARŞI

Yazın düşük kalorisi nedeniyle bolca tüketebileceğiniz besinler arasında ilk sırayı salatalık alıyor. Salatalık sıvı içeriği yüksek bir besin olduğu için ödemi vücuttan daha kolay atmanızı sağlıyor. Tabi üzerine tuz dökmeden tüketmeniz önemli.

UYANIR UYANMAZ LİMONLU SU

Eğer mide probleminiz yoksa sabah uyanır uyanmaz bir bardak suyun içine yarım limon sıkıp içmeniz ödem problemine çok iyi gelmesinin yanı sıra bağırsaklarınızın iyi çalışmasını da sağlayacaktır.

YEŞİL ÇAYIN GÜCÜNDEN FAYDALANIN

Yeşil çayın içinde bulunan ve güçlü bir antioksidan olan kateşin pek çok faydasının yanı sıra vücutta ödemi atmaya da yardımcı oluyor. Her gün 2 fincan yeşil çay içebilirsiniz. Ancak tansiyon probleminiz varsa veya hamileyseniz mutlaka hekim kontrolünde tüketmelisiniz.

BİR ÇAY KAŞIĞINI ASLA AŞMAYIN

Tuz tüketimi kalp ve damar sağlığımızı olumsuz etkilemesinin yanı sıra vücudumuzda ödem de yapıyor. Dünya Sağlık Örgütü; günlük tuz tüketiminin 5 gramın altında olması gerektiğine dikkat çekiyor. Bu miktar da bir çay kaşığı tuza denk geliyor. Dolayısıyla yemeğin tadına bakmadan tuz atmayın, turşu tüketiminde aşırıya kaçmayın, tuzlu peynirden uzak durun ve maden suyunu günde 1-2 şişeden daha fazla içmeyin.

BU ÜÇLÜYÜ YASAKLAR LİSTESİNE ALIN

Fazla miktarda karbonhidrat tüketimi vücutta su tutuyor ve sonrasında yağ miktarının artmasına sebep oluyor. Vücudunuzdaki ödemi kolay atabilmek için şekerli, unlu ve içeriğinde bolca tuz barındırması nedeniyle paketli gıdaları tüketmemeye veya bunları azaltmaya özen gösterin.

30.6.2020 [TR724]

Kredi hacminde tehlikeli artış; Bunun sonu iflas! [Yusuf Dereli]

Konut ve otomobil kredisinde faiz oranlarının indirilmesi kısa sürede inanılmaz bir ‘kredi büyümesine’ neden oldu. Türkiye’de insanlar kelimenin tam anlamıyla ‘delirmiş’ gibi kredi çekerek ev ve otomobil alıyor. Talepteki artık fiyatların da tırmanmasına neden oldu. İşsizliğin arttığı, gelirin azaldığı ve TL’nin hızla değer kaybettiği dönemde otomobil bayilerinin önünde kuyruklar oluşuyor, 700-800 bin TL’lik 1+1 konutlar bile ‘kapış kapış’ alıcı buluyor.

Devletin resmi ajansına göre bankacılık sektörünün kredi hacmi, geçen hafta 15 milyar 873 milyon lira artarak 3 trilyon 220 milyar 793 milyon liraya çıktı. Çok değil, 2,5 yıl önce Türkiye’nin toplam kredi hacmi 2 trilyon 134 milyar 607 milyon liraydı. Sadece 2,5 yılda toplam kredi hacmindeki artış oranı yüzde 50 civarında. GSYH’nın geçtiğimiz yılki büyüme oranı ise kredi hacmindeki büyümenin çok çok gerisinde; binde 9! Ekonomistler bu durumun riskleri artırdığını ve tehlikeli olduğunu söyleyedursun, ekonominin başındaki isim damat Berat Albayrak özel bankalara da ‘kredi’ musluklarını açması için baskı yapıyor. IMF’nin geçtiğimiz aylarda yaptığı bir araştırmaya göre bu tür aşırı kredi büyümelerinin sonu iflasa çıkıyor.

Pandemi süreci bütün dünyada küresel ekonomiyi vurdu. Salgının ekonomik sonuçlarından Avrupa ve ABD gibi Türkiye de etkilendi. Ancak Avrupalıların davranışlarıyla Türklerin davranışları birbirinden farklıydı. Örneğin otomotiv pazarlarındaki daralma. Avrupa otomobil pazarı 2020 Mayıs ayında yüzde 56,8 daraldı. Toplam satış adedi 623 bin 812 seviyesinde gerçekleşti. Haziran’da da benzer bir tablo bekleniyor. Ancak Türkiye’de daralma çok sınırlı kaldı.

Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) verilerine göre mayıs ayında otomobil ve hafif ticari araç satışları geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2.4 daralarak toplamda 32 bin 235 adet olarak gerçekleşti. Kredi faiz oranlarındaki düşüşün de etkisiyle Haziran ayında ise 55 bin civarında bir satış bekleniyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında rakam 42 bin 688 olarak açıklanmıştı.

BAYİLERİN ÖNÜNDE KUYRUK VAR!

Görüntüler de haziranda 55 bin rakamına ulaşılabileceğini gösteriyor. Bir çok otomobil bayisinin önünde uzun kuyruklar var. Kredi faizlerinin düşmesini fırsat olarak gören vatandaşlar, otomobil almak için bayilerin kapısını çalıyor. Öyle ki, bayilerde sıfır otomobiller tükenmiş durumda. Fırsatçı galericilerin bayilerde aldıkları sıfır otomobilleri üzerine fahiş fiyatlar koyarak sattığı belirtiliyor.

KONUTLAR KAPIŞ KAPIŞ!

Konut kredi faiz oranlarının düşmesi satışları da patlattı. Türkiye’de bir inşaat firmasının satışa çıkardığı 930 konut, sadece 2 haftada satıldı! Binde 64-70 kredi faiz oranını duyan bankaya koştu. Çekilen krediler konuta yatırıldı. Bu arada talebin artmasının doğal sonucu olarak ev fiyatları sadece iki ayda ortalama yüzde 20 arttı.

TOPLAM KREDİ HACMİ YÜZDE 50 ARTTI!

2017 Aralık ayında toplam kredi hacmi 2 trilyon 134 milyar 607 milyon liraydı. Bir yıl sonra rakam 2 trilyon 461 milyar 759 milyon liraya çıktı. Bu yılın başında 2 trilyon 681 milyar 909 milyon liraya fırladı. Geçtiğimiz hafta ise devletin resmi ajansının haberine göre toplam kredi hacmi 3 trilyon 220 milyon 793 milyon liraya ulaştı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından yayımlanan haftalık bültene göre, sektörün kredi hacmi 19 Haziran ile biten haftada 15 milyar 873 milyon lira artış gösterdi.

AŞIRI KREDİ BÜYÜMESİ TEHLİKELİDİR

Ekonomistlere göre kısa sürede aşırı kredi büyümesi geleceğe dair riskleri artırıyor ve tehlikeli. Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, inşaat sektöründe hızlı büyüme getiren kredi artışı dönemlerinin sonu hiçbir zaman iyi bitmiyor.  Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre, inşaat sektöründe hızlı büyüme getiren kredi artışı dönemlerinin sonu hiçbir zaman iyi bitmiyor. Bu süreçte hızla büyüyen inşaat sektörü ve inşaat istihdamı, kriz döneminde de hızla daralıyor.

KREDİ BALONLARI PATLADI

Araştırmaya göre 2008’de kredi balonu patlayınca, İspanya’da batık krediler arttı ve banka iflasları yaşandı. Bunun üzerine İspanya uzun dönemli ekonomik yavaşlama yaşadı. Hızlı kredi büyümesi ile inşaat sektöründeki hızlı büyüme birlikteliğinin ve bu süreci takip eden hızlı çöküşlerin sadece İspanya’ya ve bir döneme özgü olmadığını belirten uzmanlar, birçok ülkede ve birçok dönemde benzer sonuçlar ortaya çıktığını anlatıyor raporda. 2018-2019 döneminde Türkiye’de yaşanan ekonomik krizin nedeni olarak da uzmanlar, inşaat ve kredi büyümesine dayanan ekonomik modele işaret etmişti.

[Yusuf Dereli] 30.6.2020 [TR724]

Amazon Anayasası [Ali Deniz]

Batı medeniyetinde yeni hayatlarına ‘merhaba’ diyenlere Matrix’teki sahnede olduğu gibi ‘kırmızı’ veya ‘mavi’ haplardan birini seçme şansı sunuluyor.

Biri gerçek batı medeniyetini anlamanızı, kurallarına riayet ederek yaşamanızı diğeri de geldiğiniz ortadoğu mantalitesini batıda aynen yaşamaya devam etmenizi sağlıyor ve neticede elinizde tencere kapağı ile dizi seyrediyorsunuz, Alman otoyollarında yolu kapatıp düğün konvoyu yapıyorsunuz.

Ya batı medeniyeti dediğimiz Avrupa Birliği Kültürü temelinde rayiçleri, marjları belli olan az sürprizli sistemde ticaret yapacaksınız yada ortadoğu kültürü temelinde, akıllı olduğunuzu sanarak ‘kurnazca’ ticaret yapıp yavaşça ısınan kazandaki kurbağalar gibi sonunuz olacak.

Batıda kanunlar, yönetmelikler Türkiye’deki gibi liderlerin sabah uyandığında aklına ilk geleni yapması gibi değişmiyor.

İnsanlar rastgele yaşamıyorlar, kanunlar kişilere, partilere, ailelere göre çıkarılmadığı için mahkemeler de işin hakkını vererek çalışıyorlar. Batı toplu halde yaşamanın kurallarını dünyada en iyi çözmüş medeniyettir.

Ticaret yaparken, insan ve devlete olan iliskilerinizde hiç boşuna sınırları zorlamayın, kurallara uyun, kazanan siz olursunuz. Boşuna ‘bir tanıdık’ aramayın, kimseden bu yönde bir şey ummayın.

Amazon 1994’te kuruldu ve 2003’e kadar kar etmedi. Şu an 840 bin çalışanı var. Onbinlerce mühendis çalışıyor. Dünyanın en zeki insanlarını işe alıyor.

Amazon mühendisleri neredeyse ekran başındaki nefesinizi ölçümlemeye çalışıyor. Her hareketinizi izleyen algoritmalarla patronlarının saçını süpürge edip bugüne getirdiği firmalarını korumaya çalışıyorlar.

Şark kurnazlığı peşinde olanlar da sistemi delmek için sosyal medya üzerinden bilgi paylaşımı yapıyor. Er ya da geç Amazon’dan hiç de şefkatli olmayan tokatı yiyince de mızıklanıyorlar.

Belki Türkiye’deki cahil kasabalı siyasetçilerden ‘dış güçlerin gizli anlaşma maddeleri masallarını’ duya duya etkilendiniz ama Amazon’un ikibinin bilmem kaç yılında açıklanacak olan gizli anayasası falan yok! Aslında her şey göz önünde, net.

Araştırmalarım ve tecrübelerim neticesinde sizler için Amazon’un kesinlikle yazılı olan kurallarından derlediğim olmazsa olmaz ana kurallarını çıkardım.

Amazon’un dağınık da olsa bir kullanma kataloğu var. Gizli bir çalışma şekli yok. Bana göre aşağıdaki Amazon’un Anayasası niteliğinde olan kuralları eğip bükmeden okur ve idrak ederseniz kesinlikle rahat edersiniz.

Amazon Anayasası

1- Amazon’a satıcı olarak kaydolurken işletmeniz için tek bir satıcı hesabı oluşturursunuz.

2-Ürün listelerken gizli açık başka sitelere yönlendirme vb reklamlar yapmayın. Bilgileri, işletme adı veya diğer şirket bilgilerine web sitesi URL’leri ekleyerek müşterileri web sitenize veya bir üçüncü taraf web sitesine yönlendirmeyin.

3- Amazon’da satış yaptığınız ürünü başka bir kanalda daha cazip koşullarda satmaya kalkışmayın. Amazon’da bir ürün listelediğinizde fiyat ve teklifinizin diğer şartları, Amazon dışındaki çevrimiçi satış kanallarınızda aynı ürün teklifi için kullandığınız fiyat ve şartların aynısı veya daha iyisi olmalıdır.

4- Müşteriye karşı puan toplayacağınız zannı ile gereksiz detaylara girmeyin. Kargo ücretlerinizi, indirimli satış fiyatlandırmanızı ve promosyonlarınızı Seller Central’da oluşturun. Bu bilgileri, ürün liste kaydı detaylarınıza eklemeyin.

5- Ürün başlıkları yazarken şunlara kesinlikle uyun;

  • Yalnızca ilgili ürün hakkında bilgi verin.
  • Sadece düz metin kullanın (HTML biçimlendirmesi kullanmayın). Amazoncu kurnaz arkadaşlarınızdan edindiğiniz amuda kalkmış harfler vb sululuklara girmeyin.
  • Kelimeleri, cümleleri doğru yazın.
  • Büyük harfleri doğru kullanmaya özen gösterin. HEPSİ BÜYÜK HARF kullanmayın.
  • Rakam kullanın (“iki” yerine “2”).
  • Pazarlama bilgileri, promosyonlar veya ürünle ilgili açıklayıcı olmayan tüm diğer bilgiler yazmayın. (örnek: %x indirim, pazarlama mesajları, başlıkta satıcının URL’si veya adı)
  • Ürününüz için mevcut doğru Amazon kategorisini seçin.
  • Semboller kullanmayın, sadece yalın bir şekilde doğruca ürünü tanıtın. (! * $ ?)

6- Görsellerde uyulması gerekenler:

  • Tamamen beyaz bir arka plan kullanın. Renkli arka planlar kullanmayın.
  • Kullandığınız görseller en az 1.000 x 500 piksel olmalıdır.
  • Ürün, görsel alanının en az %85’ini doldurmalıdır.
  • Ürünle birlikte satılmayan aksesuar veya dekor göstermeyin.
  • Ana görsel olarak örneğin, insanları ürünü kullanırken gösteren yaşam tarzı resimleri kullanmayın.
  • Grafiklere, çizimlere ve animasyonlu görsellere izin verilmez. İki boyutlu çizimler veya sanatsal tasvirler kullanmayın.
  • Görsellerde çerçeve, filigran, metin, URL veya satıcının logosu ya da adı olamaz.
  • Çıplaklık olmamalı.
  • Cansız mankenler kullanamazsınız.

7- Yeni ve açılmamış ürünlerin teslimattan sonraki 30 gün içinde iade edilmesi durumunda alıcıya tam para iadesi yapın. Bu zaten tüketici kanununda var. Amazon harici nerede olursanız olun buna uymak zorundasınız.

8- Amazon, tüm sipariş ve kargo e-postalarını müşterilere gönderdiğinden, siz hiçbir sipariş veya kargo onay e-postası göndermemelisiniz. Bu şekilde, müşteriye çelişkili veya kafa karıştırıcı mesajlar gönderilmemiş olur. Amazon’da satış yaptığınızda süreçle ilgili çoğu iletişimi Amazon yürüttüğünden, müşterilerle daha az iletişim kurmanız gerektiğini unutmayın.

9- Amazon müşterilerini gizlice çalmaya kalkışmayın. Sistem bunu algılarsa sorun çıkar. Bazıları Amazon kesintilerinden dolayı ‘çaktırmadan’ Amazon müşterilerini başka web adreslerine yönlendirmeye çalışıyor, bunu yapmayın. Ürün pazarlama ve reklamı yapamazsınız. Alıcıların, ürünleriniz veya siparişleri ile ilgili sorularına yanıt verme gibi izin verilen iletişimlerde bu tür faaliyetlerde bulunmaya kalkışmayın.

10- Tüm siparişlerin gönderimini, taahhüt edilen hazırlık süresi ve kargo zaman aralığı içinde tamamlayın ve neyi satışa sunduysanız tam olarak onu gönderin.

11- Kargo, iade ve para iadesi politikalarınızın ve süreçlerinizin yani sıra ilgili diğer bilgileri de net olarak açıklayın.

12- Sipariş gönderimi ve ilgili müşteri hizmetleri için gerekli olan iletişimler dışında müşteriyle iletişim kurmayın.

13- Olumlu değerlendirme almak için müşterilere rüşvet vermeyin. Bu işleri paralı yapan yerlerle iş tutmayın.

[Ali Deniz] 30.6.2020 [TR724]

Barcelona’nın derdi büyük! [Hasan Cücük]

La Liga’da Real Madrid ile Barcelona arasında kıran kırana bir şampiyonluk mücadelesi veriliyor. Zirveye oynayan bir diğer ekip Atletico Madrid bu sezon yarışta pek bir varlık gösteremeyince, yine alıştığımız bir manzara karşımıza çıktı. Real Madrid, Zinedine Zidane yönetiminde iki yıllık şampiyonluk hasretini sonlandırma adına avantajlı konuma geçti. Barcelona’da yarışta rakibinden geriye düşünce teknik patron Quique Setien’in koltuğu sarsılmaya başladı. Son yıllarda yaptığı transferlerden verim alamayan Barça’nın bir diğer sıkıntısı da kulübü yakından tanıyan teknik adam bulamaması oldu.

Barcelona’nın başarısının altında yatan sebeplerden biri de, ünlü alt yapısı La Masia’dan yetişen yıldızlardı. Daha çocuk yaşta Barcelona’nın oyun anlayışına uygun olarak yetiştirilen gençler, büyüdüğünde A takımın değişmezleri oldu. Johan Cruyff’un Ajax’tan esinlenerek, hayata geçirdiği La Masia’dan çıkan yıldızlar 2000’li yıllara damgasını vurdu. Xavi, Inesta, Messi, Pedro, Busquets, Valdes, Puyol, Pique gibi La Masia kökenli isimler sayesinde Barcelona altın dönemini yaşadı. Bu yıldızlar sadece Barcelona’yı başarıya taşımadı. İspanya, Euro 2008, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de şampiyonluğa uzanırken, kadronun iskeletini yine La Masia’dan gelen isimler oluşturdu. La Masia’dan yetişen yıldızların varlığı tek başına başarı için yeterli olmuyordu.

Barcelona kültürünü yakından tanıyan isimlerin teknik patronluk koltuğuna oturmasıyla başarı garanti oluyordu. 1991-96 arasında Johan Cruyff dönemi ’Rüya Takım’ olarak tanımlanmıştı. Barcelona kültürünü yakından tanıyan Cruyff, La Liga ve Avrupa kupalarına damga vuran bir ekip oluşturdu. Cruyff sonrası Barcelona’yı aralarında Boby Robson, Louis van Gaal, Lorenzo Serra Ferrer, Radomir Antic, Frank Rijkaard gibi ünlü isimler görev yaptı. Şampiyonluk ve kupalar kazanıldı ama çarklar tam istenilen gibi dönmüyordu. Ta ki Temmuz 2008’de Pep Guardiola göreve gelene kadar.

La Masia’dan yetişip, uzun yıllar Barcelona formasını giyen Guardiola 37 yaşında oturduğu teknik adamlık koltuğunda unutulmaz başarılara imza attı. 2008-12 arasına 3 La Liga ve 2 Şampiyonlar Ligi kupası sığdıran Guardiola’nın Barcelona’nın Alex Ferguson’u olması bekleniyordu. Ancak genç teknik adamın 2012’de ayrılması bu hayali suya düşürdü. Guardiola sonrası gelen Tito Vilanova’nın da kulüp kültürü içinden gelmesi Barça’nın avantajı oluyordu. Rakiplerine karşı üstünlük kuran Vilanova, kansere yakalanınca genç yaşta hayata veda etti.

Vilanova’nın ölümüyle sarsılan Barcelona, takımı Arjantinli Gerardo Martino emanet etti. Ancak yakın dönemde en kötü sezona Martino döneminde imza atıldı. Temmuz 2014’de bu kez yine Barcelona formasını terletmiş Luis Enrique takımın dümeninin emanet edildiği isim oldu. Enrique döneminde tutturulan 2,41 puan ortalaması, Guardiola döneminden daha iyi olarak kayıtlara geçti. La Liga ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Enrique, 3 yılın sonunda takıma veda etti.

Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Barcelona’da uzun süre görev yapmak her teknik adamın harcı olmuyor. Kendi evlatları bile bir süre sonra pes ediyor. Basın, yönetim, takım içi dengeler teknik adamın rahat çalışmasına engel oluyor. Tabi bu streste alınan kötü sonuçlar, teknik adamın gönderilmesini hızlandırıyor. Kendi istekleriyle ayrılan Guardiola ve Enrique, Barcelona sonrası bir yıl teklifleri geri çevirip dinlenerek stres attı.

2017’de La Liga tecrübesi olan Ernesto Valverde takımın başına getirildi. İki yılda gelen iki lig şampiyonluğundan ziyade Şampiyonlar Ligi’nde Roma ve Liverpool’da ilk maçı sahasından farklı kazanmasına rağmen deplasmanda farklı yenilip elenmesi Ernesto Valverde’ye olan güveni sıfırladı. Nitekim Ocak 2020’de görevine son verildi. Valverde’nin gönderilmesi normaldi ama şaşırtıcı olan koltuğun yeni sahibinin Quique Setien olmasıydı. Kayda değer hiçbir başarısı olmayan Setien’in teknik patronluğu sürpriz karşılandığı kadar, imzalanan 2,5 yıllık sözleşmenin sonuna kadar kulüpte kalmasına kimse ihtimal vermiyordu.

Barcelona, Setien yönetiminde çıktığı 17 maçta 2,12 puan ortalamasıyla son yılların en kötü performansına imza attı. Kulislerden sızan bilgilere göre, sezonun bitimiyle birlikte Setien’in bileti kesilecek. Barcelona’daki özellikle Lionel Messi ve Gerard Pique gibi güçlü isimler de Setien’e karşı cephe aldı ve 62 yaşındaki çalıştırıcının taktik anlayışının karmaşık olduğunu düşünüyorlar. Oyuncuların yanı sıra yönetimin de güvenini kaybeden Setien’in devam edebilmesi için tek koşul sezonu şampiyon tamamlamak. Ancak son 5 maçın 3’ünü kazanıp, 2’sinde berabere kalmasıyla Real Madrid’in iki puan gerisine düşülmesi, Barcelona’nın şampiyonluk şansını azalttı. Önümüzdeki sezonda Barcelona’nın kenar yönetiminde kuvvetli muhtemel yeni bir isim olacak. Ancak sorun teknik adam bulmak değil, Barcelona kültürünü tanıyan teknik adam bulmakta.

[Hasan Cücük] 30.6.2020 [TR724]

Yaz gecelerinin değişmez imtihanı: Sabah namazı [Cemil Tokpınar]

Aslında sabah namazına kalkıp kılabilmek, sadece yaz gecelerinin değil, her mevsimin önemli bir imtihanıdır.

Ancak bu imtihan bilhassa Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında daha çetindir. Şu anda da bu imtihanı en şiddetli bir şekilde hissettiğimiz günleri yaşıyoruz.

Neredeyse kuzey yarım kürede yer alan bütün ülkelerde bu problem yaşanıyor. Çünkü geceler çok kısa. Kuzey kutbuna yakın ülkelerde ise problem katmerleşiyor.

Yaşı ilerlemiş olanlar bu imtihanı biraz gayretle aşabilir belki. Ama gençler ve çocuklar için özel kolaylıklar ve programlar yapmak gerekiyor.

Yatsı namazıyla güneşin doğuşu arasındaki süre, ülkelere göre dört saat ile sekiz saat arasında değişiyor.

Bu kadarcık sürede hem yatsıyı kılmak ve uyumak hem de sabah namazına kalkıp güneş doğmadan namazı yetiştirmek gerekiyor.

Peki, çözüm nedir?

Namazın önemini anlatan ayet ve hadisleri tekrar okumak, erken uyumak, dua etmek, birkaç alârm ayarlamak, bu konuda birbirimize yardımcı olmaktır.

1-Namazın önemini tekrar okumak:

Namaz imandan sonra en büyük hakikattir. İbadetlerin en faziletlisi, en devamlısı ve en önemlisidir. Namazla ilgili 100’den fazla ayet, 1000’den fazla hadis vardır.

Konuyla ilgili ayet ve hadisleri, bunları açıklayan kitap ve yazıları imkân nispetinde tekrar gözden geçirebiliriz. Din nasihattir. Böyle önemli mevzuları ömür boyu kendimize tekrar tekrar hatırlatmamız gerekir.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.), “Sabah namazı dünya ve içindekilerden hayırlıdır”, “Sabah namazını kılan Allah’ın himayesi altındadır” şeklindeki hadislerini anlamaya çalışmak bile insanı coşturmaya yeter.

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Çok iyi satış yapan dünyaca ünlü markalar, sürekli imaj, kampanya ve pazarlama reklamları yaparlar. Çünkü gündemde tutulmayan her ne varsa geri plana itilmeye mahkûmdur.

İşte biliyoruz zannettiğimiz namazı da her fırsatta gündemimizde tutmalı ve farklı yönleriyle tekrar öğrenmeye çalışmalıyız. Bu konuda internet ortamında çok güzel yazı, sohbet ve videolar var. Konuyla ilgili Sabah Namazına Nasıl Kalkılır isimli kitabımız evinizde varsa, içindekiler kısmını bile okumanız fayda sağlar. Evde yoksa web ortamında okumanız ve dinlemeniz mümkündür.

2-Erken uyumak:

Sabah namazına kolay kalkabilmek için yatsı namazını kılar kılmaz uyumak gerekir. Yatsıdan sonra saatlerce uyanık kalmak, sabah namazını kaçırmak veya güçlükle kalkmak demektir.

Bilhassa işe veya okula gitmeyen kimseler, gece geç saatlere kadar uyanık kalmakta, sabahleyin de çok geç kalkmaktadırlar. Oysa erken yatıp erken kalkmak alışkanlık haline getirilirse büyük kolaylık olacaktır.

Sabah namazına kalkmayı kolaylaştıracak önemli bir alışkanlık da, öğleden biraz önce başlayıp öğleden biraz sonraya kadar devam eden bir vakitte kaylule uykusunu uyumaktır.

Bu vakitlerde müsait olmayanlar gündüzün herhangi bir vaktinde biraz uyusalar sabah namazına daha kolay uyanırlar. Hatta ikindiden sonra bile olsa çok faydalıdır. Her ne kadar feylule denilen ikindi uykusu tenzihen mekruh ise de bazı kuzey ülkelerinde çaresizliğe çözüm olduğu için mekruh da olmaz inşallah.

3-Dua etmek:

Sabah namazına kolayca kalkabilmek için dua etmek hem beyin ve kalp saatini kurmaya, hem de Rabbimizin yardımına vesile olur.

Yatmadan önce 7 Kevser Suresi, 3’er İhlâs, Felâk ve Nâs Sureleri, birer Fatiha ve Ayetelkürsî okuduktan sonra içimizden geldiği gibi dua edebiliriz.

4-Birkaç alârm ayarlamak:

Maalesef birçok kimse sabah namazı için bir tek alârm ayarlıyor. Oysa bilhassa kısa gecelerde veya hasta ve yorgun olunduğu zaman beş-on alarm ayarlansa çok güzel olur.

Nitekim önemli bir işimiz, sınavımız veya uçağımız olduğu zaman daha dikkatli olmuyor muyuz?

Sabah namazı için birçok alarm kurmak kadar önemli bir husus da telefonu biraz uzağa koymaktır. Çünkü telefon yakında ise elinize alıp her çalışta susturabilirsiniz. Ama kapatmak için kalkmak gereken bir uzaklığa koyarsanız mutlaka uyanırsınız.

5-Birbirimize yardımcı olmak:

Sabah namazına kalkmak ve mümkünse cemaatle kılmak konusunda evdeki bütün aile fertleri birbirine yardımcı olmalıdır.

Aile fertleri içinde o gün çok yorulan, az uyuyan ve ertesi gün çalışacak olan fertler olduğu gibi gündüz uyumuş ve dinlenmiş olanlar da vardır. Bir kişi kalkar ve diğerlerini de uyarırsa vesile olduğu için kalkanlar kadar sevap alabilir.

Ayrıca aile fertlerinin bu konuda birbirine ikaz ve ihtarda bulunması sinerji meydana getirir. Toplu bilinç ve gayret fertleri olumlu etkiler.

Bu ve benzeri hususlara dikkat edersek gaflet ve tatil mevsimi olan bu ayları zararsız atlatabiliriz inşallah.

Unutmayalım ki, bir vakit namaz bile dünyaya değer.

Amellerin ve ibadetlerin en faziletlisi, zahmetli ve meşakkatli olanıdır.

Elbette ki uzun kış gecelerinde yeterince uyuduktan sonra kalkılan sabah namazının sevabıyla kısa yaz gecelerinde kılınan sabah namazının sevabı aynı değildir. Tıpkı uzun yaz gündüzlerindeki zahmetli orucun kısa kış günlerindeki oruçtan çok sevaplı olduğu gibi.

Çocuklarımızı ödüllendirelim

Ve çok önemli bir husus:

Namaz kılabilmek için aldığınız her türlü tedbir ve gösterdiğiniz her çeşit gayret ibadet olarak yazılmaktadır.

Ve çok önemli bir rica ve hatırlatma:

Çocuklarını namaza kaldırırken zorlanan anne ve babalar!

Lütfen sabırlı, gayretli, anlayışlı ve hoşgörülü olun. Gündüzleri bu konuda onlarla tatlı sohbetler edin. Hatta bazı ödüller veya ikramlar verip teşvik edin. Ciğerparelerimizin on dakikacık bile uykusundan ayılıp abdest alıp dört rekât namaz kılması Allah katında çok değerlidir. Gerekirse on defa seslenelim, ayağına gidelim, kızmayalım, bağırmayalım, öperek, okşayarak, elinden tutarak kaldıralım.

[Cemil Tokpınar] 30.6.2020 [TR724]

Türk tarih tezleri: Karışık salata (3) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Asya’lılık, Anadolu yerlisi kadim halkların dışlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu, özellikle Balkan Savaşları sonrası radikalleşen Balkan milliyetçilikleriyle bilenerek, Anadolu’dan gayrimüslimlerin sürülmesini “meşrulaştırdı.” (Mehmet Efe Çaman)

Türk milliyetçiliği ırkçıdır. Orta Asya’dan göç etmek ve Anadolu’da başat nüfus olup diğer toplulukları Anadolu’dan “temizlemek” türü tarih anlayışı, her ne kadar gerçeklerle bağdaşmasa da, nesiller boyu “gerçek” kabul edildi. Ve Türkler, zımnen “ırki temizlik” yaptıklarını böylece itiraf etmiş oldu. Anadolu’yu “göç edilen” topraklar, bir tür “koloni” olarak gören ırkçı Orta Asya’dan göç varsayımı, otomatikman Türk olmayanların reddine ve onların “kılıç artığı” olarak algılanmasına yaradı. “Güçlü Türkler, güçsüz Anadolu yerlilerini yenerek, onların topraklarını ellerinden aldılar. Çünkü bu her yerde böyledir zaten! Dünya tarihinde bunun sayısız örnekleri var!” türü bir meşrulaştırma söylemi, bu ırkçı nasyonalizm tezlerini güçlendirici argümanlar olarak genel kabul gördü. Ve tarih kitapları, tümüyle bu hissiyatı genç nesillere aktardı.

Türk milliyetçiliği ötekileştiricidir. Ve bundan dolayı aynı zamanda dışlayıcıdır. Irki Orta Asya’lılık, otomatikman Anadolu yerlisi kadim halkların dışlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu, özellikle Balkan Savaşları sonrası radikalleşen Balkan milliyetçilikleriyle bilenerek, Anadolu’dan gayrimüslimlerin sürülmesini ve onlara soykırım yapılmasını “meşrulaştırdı”. Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan mübadele anlaşmaları ile Anadolu’daki yerli Rumlar yerlerinden edildi. 6-7 Eylül olayları ve Varlık Vergisi gibi somut ırkçı politikalar nedeniyle, Anadolu yerlisi gayrimüslimlerin ana yurtlarını terk etmeleri süreci devam etti. Türkler asla bu barbarlıklarla hesaplaşmadılar. Daima işgalcinin kendinde gördüğü ezme hakkıyla hareket ettiler, daha da dramatiği, bu tutumlarını tarih kitaplarında vahşice ifadelerle (denize dökmek vs.) genç kuşaklara aktardılar. Dünya, başka kolonyal güçlerin kirli tarihleriyle yüzleşmelerine tanık olurken, Türkler asla kendi tarihlerinin utanılası sayfalarıyla yüzleşmedi. Böylece Türk milliyetçiliği, sağlıklı sivil ve kapsayıcı bir bilince evrilemedi. Bilakis, ötekileştirerek “safların sıkıştırıldığı”, Türk’e daima Türk propagandası yapılan bir alan oldu.

Nasyonalizm Türkiye’de daima devlet aparatı, devlet taşıyan, sosyal mühendislikçi, yapay olarak inşa edilen bir ırk birliğine hizmet eden bir ideoloji oldu. Tarihsel ve arkeolojik bulgulara, folklör, müzik, mutfak, mimari gibi yerellikle (Anadolu’lukla) güçlü bağları olan öğeler, bilinçli olarak Türkçü ideologlarca reddedildi. Var olanın reddi ve olmayan, tahayyül edilmiş mitlerin politik hedeflerle kullanılması, Türkiye toplumunun diğer kültürleri, Ötekileri, komşularını, hatta kendi öz atalarını ve onların kadim mirasını dışlayan ve reddeden, radikal ve hasmane bir tutum içinde olmasına sebep oldu. Devlet, kendi ideolojik kodlarına göre, Orta Asya miti ile yersiz-yurtsuzlaştırdığı Anadolu yerlisi bir toplumu, istediği gibi manipüle etti, radikalleştirdi, onu kendi sosyoekonomik koşullarına yabancılaştırdı. Böylece Türkiye halkı komşularıyla kavgalı, kendi içinde bölünmüş, devlete parya olmak fonksiyonuna indirgenmiş bir topluma dönüştü.

Türk milliyetçiliğinin en başta gelen arazlarından biri, onun bir anti-Kürt manifestosu olmasıdır. Kürtler, Anadolu yerlisidir. Ve Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin ve Arapların aksine, geniş bir alanda nüfus yoğunluğunu oluşturmaları nedeniyle asimilasyona direnmişlerdir. Bugüne dek kendi ulusal karakterlerini, mitlerini, örf ve ananelerini, gelenek ve folklörlerini, hepsinden önce ve önemli olmak üzere de, kendi dillerini kaybetmemişlerdir. 1980’lerden itibaren, özellikle askeri darbe sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri sonrasında, ayrılıkçı Kürt Hareketi doğunca, Türk nasyonalizmi (ülkücüler ve ulusalcılar) anti Kürt, reaksiyoner (tepkisel) bir radikalleşme yaşadılar ve ekstremist bir Türk milliyetçiliğine bilendiler. Şahinleşen bu tepkisel ultra-nasyonalizm, Türkiye toplumunu tümüyle zehirli etkisi altına aldı. Son olarak 17 Aralık 2013 ardından Milli Görüş-AKP ekolünün de İslamcılıklarını Türkçülükle birleştirmesinin ardından, Türkiye tümüyle patolojik bir ırkçı-etnik milliyetçiliğe teslim oldu. Kürtlere anayasal statü verilmesi ve Kürtleri asimile edici politikaların derhal durdurulması, Kürtlerden resmi olarak özür dilenmesi ve kendi kaderlerini tayin hakkı da dahil, ifade özgürlüklerini sağlayarak, gelecekleri konusunda karar vermelerini olanaklı kılmak, anti-Kürt milliyetçiliği sivil milliyetçiliğin sakin sularına çekmek gerekiyor.

Türk milliyetçiliği bugün Türkiye’de kendisini Türk olarak kabul eden ve Türkçe’yi anadil olarak konuşan insanları yersiz-yurtsuzlaştırmaktadır. Başka bir ifadeyle, onların yaşadıkları toprakları öz ata yurtları olarak algılamalarını olanaksızlaştırmaktadır. Çünkü Orta Asya miti, Anadolu’ya “ele geçirilmiş” ve “sonradan yurt edinilmiş” bir toprak muamelesi yapmaktadır. Anadolu’yu üvey evlat olarak görmektedir. Dahası, Anadolu yarımadasını Anadolu yerlisi halkların elinden alınmış, işgal edilmiş, sömürge haline getirilmiş, kolonileştirilmiş bir toprak parçasına indirgemektedir. Türkleri bu toprak parçasının esas sahibi, o topraklardaki tüm uygarlıkların mirasçısı ve torunu olmaktan alıkoymaktadır. Bu nedenle bugünkü hakim tarih tezi, yersiz-yurtsuz bir milliyetçilik doktrinidir.

Türk milliyetçiliği, restorasyoncu ve irredentisttir. “Kaybedilen imparatorluğa özlem”, “düşmandan eski toprakların geri alınması”, “Turan hülyası” veya “kızıl elma” gibi aşırı sağcı, pro-faşist söylemler, bu yayılmacı milliyetçiliğe işaret ediyor. Bunlar Türkiye’de marjinal fikirler değildir. Üzeri kazındığında, laik-ulusalcılarda, İslamcılarda, hatta merkez sağdaki birçok seçmen grubunda, bu ultra-nasyonalist yayılmacı tutumu gözlemlemek mümkündür. Yunanistan adalarına “Ege adaları” denmesi, Lausanne Antlaşması’nın Musul ve Kerkük’ü, Kıbrıs ve Yunan Adalarını, Batı Trakya’yı Türkiye sınırları dışında bırakmış olması ve bunun nasyonalizmin en önemli malzemelerinden biri olarak kullanılması, bu yayılmacı milliyetçiliğin ne kadar yaygın olduğunu ve toplumsal kabul gördüğünü gözler önüne seriyor.

Türk nasyonalizmindeki bu patolojik ön kabullerin, manipülasyonların ve politik pozisyonların bağlantılı olduğu bir merkezi varsayım var: o da, Orta Asya’dan göç eden ırki bir topluluğun Anadolu’yu yurt edinmesi (kolonileştirmesi) miti!

İşin esası, Türkler Türkçe konuşan, Anadolu yerlileriyle az oranda Orta Asya’lı üst sınıfın birbirine karışması sonucu oluşan, Anadolu yerlisi, Anadolu ile organik, genetik, arkeolojik, kültürel, sanatsal, mimari vs. bağlantıları günlük hayatının temellerini oluşturan bir halk. Orta Asya’lı olmadığınızın kabulü, sizi daha az Türk yapmayacak. Sadece Türklük tanımının daha sivil, kültürel ve kapsayıcı bir ulusal kimlik haline dönüşmesine yardımcı olacak. Türk milliyeti tanımını ırki köklerden ve etnik temellerden alarak, onu aidiyete ve kültüre mal edecek. Her şeyden önemlisi de, Anadolu’nun öz ana yurt, ata yurt, tek yurt olduğu gerçeği üzerine inşa edilen bir aidiyete, bir yerelliğe kapı aralayacak. Geçmişte ırkçı Turancı Orta Asyacı diskurların temelleri üzerine oturan Ermeni Soykırımı, Pontus Soykırımı, Süryani Soykırımı, Kürtlere Asimilasyon, Alevilerin ayrımcılığa tabi tutulması gibi onlarca ayıp ve utançla hesaplaşmayı sağlayacak bir anlayışı oluşturacak. Göbeklitepe’nin, Truva’nın, Efes’in, anfitiyatroların, altında on bin yıllık insanlık tarihi olan Anadolu’nun tüm geçmişini kucaklayıcı, büyük nene ve büyük dedelerinden utanmayan, kendi mürted köklerinden dolayı Ötekilere ve farklı olanlara daha toleranslı, anlayışlı ve kapsayıcı nesillerin yetişmesine katkıda bulunacak bir yeni tarih yazımı gerekiyor. Normalleşmeye, en başından başlamak, bu tarihi gerçekleri kabul etmekle ve onlarla barışmakla olur. Türklerin Anadolu’yu bir tür işgal edilmiş koloni, fethedilmiş topraklar değil, öz yurtları olarak görmeleri, onların yerleşik bir toplum olduklarını kabul etmeleriyle başlayacak. Anadolu’ya gelip geniş yerli toplulukları zamanla dini ve linguistik (lisansal) olarak asimile eden Türkî klanlar ne kadar atamızsa, mürted Anadolu yerlileri de o kadar atamız. Bundan kompleks duymak ve bu gerçeği reddetmek, olan gerçekliği değiştirmeyecek. Irkçı olmayan, ötekileştirici olmayan, devlet aparatı olmayan, anti-Kürt olmayan, yersiz-yurtsuzlaştırılmamış, kendi yurdu ile doğrudan aidiyet bağı kurmuş, emperyal restorasyoncu ve irredentist (başkalarının topraklarına göz diken) olmayan, etnik-ırkçı değil, sivil bir millet konsepti! Bu tarihle barışmak, bugünkü mevcut sorunların aşılması ve normalleşme için de gerek duyulan barışçıl, kapsayıcı, olumlu ortamın ortaya çıkmasına katkıda bulunacaktır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.6.2020 [TR724]

“Sana oy moy yok!” diyen gençler haksız mı? [Erhan Başyurt]

Üniversite sınavı öncesi Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, YouTube üzerinden gençlerle canlı yayın yaptı.

Beklenmeyen büyük şok yaşadı.

Gençlerden, “Sana oy moy yok!” mesajları yağmaya başlayınca panikle yayını yoruma kapadılar.

Gençler bu kez de Erdoğan’ın yayınına ‘dislike’ yani ‘beğenmeme’ rekoru kırdırdı.

AKP hemen, sahte hesap ‘bot’lar ve ‘robot’ yazılımlar üzerinden ‘beğenmeme’ rekoru kırdırıldığını iddia ederek, büyük şokun üzerini örtmeye çalıştı.

***

Gençlerin son derece cesur ve demokratik protestosu takdire şayan.

Türkiye nüfusunun yüzde 15’ini yani 12 milyon kişiyi, 15-24 yaş arası gençler oluşturuyor.

Korona döneminde olmamıza ve sosyal mesafe tedbirleri sürüyor olmasına rağmen, 2 milyon 433 bin genç ‘her türlü risk gözardı edilerek’ sınava alındı.

***

Peki gençler Erdoğan’a bu tepkiyi neden gösterdi?

Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV)’nın 19 Mayıs 2020’de yayınladığı bir araştırma, gençlerin neden bu kadar öfke duyduğunu anlamak için önemli ipuçları veriyor.

***

Anket çalışması, 12 ilde 600 gençle görüşerek yapılmış.

Gençlerin yüzde 68’i en önem verdikleri şeyin, “Düşüncelerini özgürce ifade edebilmek” olduğunu söylüyor.

Yüzde 52’si, “başkalarının düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi”nin kendileri için çok önemli olduğunu dile getiriyor.

“Milli değerler” çok önemli diyenlerin oranı yüzde 49… “Dini değerler”i tercih edenlerin oranı yüzde 45… “Çok para kazanmak” diyenlerin oranı ise sadece yüzde 37…

Türkiye’de bugün ifade ve düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü olmadığı bir gerçek.

Gençlerin en değer verdikleri şeyler, bu iktidar tarafından hukuk yok edilerek ve ülke polis devletine dönüştürülerek yok edildi.

****

SODEV’in anketine göre Türkiye genelinde gençlerin yüzde 69’u halen ailelerine bağımlı yaşıyor.

TUİK’in verileri de bu acı gerçeği teyit ediyor.

TUİK’in ‘rakamlarla oynanmış’ haliyle Şubat 2020 verilerine göre, genç işsizlik 1.7 artarak yüzde 24.4 olarak gerçekleşti.

Bu sayıya, halen öğrenci olan yüzde 29’da eklendiğinde, yüzde 53 ediyor.

Aynı dönemde, ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı yüzde 30…

Büyük kısmı iş bulma umudunu yitirmiş durumda.

Korona döneminde, işsiz genç sayısının katlandığı da düşünülürse ortaya daha korkunç bir tablo çıkıyor.

Bu gençlerin önemli bir kısmı, AKP ve Erdoğan dışında bir iktidar görmedi.

Tabii ki yaşadıkları ağır mağduriyetin faturasını da Erdoğan’a kesecekler…



***

Gençlere istihdam alanları açmak, iktidarın sorumluluğunda.

İktidarın bu konuda başarısız olması yetmezmiş gibi, mevcut iş imkanları da ‘fırsat eşitliği’ne uygun, liyakat ve yeteneğe göre dağıtılmıyor.

SODEV anketine göre, gençlerin yüzde 80’i “O genç liyakatli de olsa yetenekli de olsa, arkası sağlam ve torpili olan onun önüne geçebilir” diyor.

Bu umutsuzluk, gençlerdeki ‘öfke patlaması’ ve “Sana oy moy yok!” çıkışının temel nedeni.

***

SODEV anketinin ortaya koyduğu en acı gerçek ise, gençlerin umutlarını yitirdikleri Türkiye’de artık yaşamak istemiyor olmaları…

Türkiye’de gençlerin yüzde 62’si yurt dışında yaşamak istiyor.

Her 3 gençten 2’si yurt dışında yaşamak istiyor.

AKP’li gençlerin yüzde 47’si, MHP’li gençlerin yüzde 68’i yurtdışında yaşamak istiyor.

En yüksek oran CHP’ye oy verenlerde, yüzde 74.

Ancak bu tercihin siyasi değil, daha özgür ve daha iyi bir yaşam için olduğunu gösteren veri, bugüne kadar hiçbir partiye oy vermemiş olanların yüzde 68’inin de yurtdışında yaşamak istiyor olması…

***

Siyasal İslamcı AKP için, 18 yıldır iktidarda olmasına rağmen AKP’li gençlerin bile yarısının yurt dışına çıkmak istemesi tek utanç kaynağı değil, gerçekleştirmeye çalıştığı ‘dinci otoriter rejim’ de gençleri cezbetmiyor.

Gençler, hayatlarının kalan kısmının tamamını ayda 10 bin dolar maaşla Suudi Arabistan’da yaşamaktansa, ayda 5 bin dolar maaşla İsviçre’de yaşamayı yüzde 72 ile tercih ediyorlar.

AKP’ye oy veren gençlerin yüzde 60’ı da İsviçre’yi Suudi Arabistan’a tercih ediyor.

***

İlk kez oy kullanan gençlerde AKP’ye oy verme oranının son seçimlerde Türkiye ortalamasının altına indiği biliniyor.

İstanbul’da Haziran 2019’da yapılan tekrar seçimlerine ilişkin KONDA’nın analizi, gençlerin yüzde 58’inin İmamoğlu’na oy verdiğini ortaya koyuyordu.

Eğitim seviyesi arttıkça AKP’ye destek daha da düşüyor…

***

İktidardan umutlarını yitirmiş, en iyi bölümleri bitirseler bile liyakat esasınca iş bulamayacağını bilen gençlerin, dershaneleri kapatıp üniversite sınavlarını kaldıracağını vadeden (bu çıkışın sadece Cemaat’e yakın kurumları kapatmak için uydurulduğu aradan geçen 7 yıl ispat etti) ancak tutmayan Erdoğan’a tepki göstermeleri haksız mı?

Sonuna kadar haklı… Sonuna kadar demokratik ve akıllaca bir yöntem…

***

2023’te bu gençlerin önemli oranda sandığa gidecekleri hesaba katılırsa, Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin çok daha zora gireceğini bugünden söylemek mümkün.

Tek sorun, muhalefetin de bu gençleri kazanacak ve sorunlarını dile getirip, çözüm paketleri sunup, onlara temsil imkanı verip vermeyecekleri…

Malum Türkiye’de iktidar sorunu kadar muhalefet sorunu da yaşanıyor.

Gençlerde umutsuzluğu besleyen ve öfke patlamasına neden olan, ‘milliyetçi’ MHP’li gençlerin bile yüzde 68’inde yurt dışına çıkma arzusunu uyandıran bu siyasi açmaz aynı zamanda…

[Erhan Başyurt] 30.6.2020 [TR724]

Dünyanın en güzel tımarhanesi! [M.Nedim Hazar]

“İnsan memleketini niye sever?” diye soruyordu Vizontele açılışını yapan belediye başkanı, cevabını da kendisi veriyordu: “Başka çaresi yoktur da ondan!”

Bir ülkeyi çaresizlik içinde sevmek şüphesiz acınası bir durum…

Yaşanan her gün, gidişata bakıp acı çekmenin vakay-ı adiye haline gelmesi bahtsızlığımız olsa gerek. 

Zulmün, vicdansızlığın, kalleşliğin, ihanetin sıradan görülmesi, tepki koymayı bırakın alkış alması acı vermenin gündelik sıradanlığı olmuş artık.

Gün geçmiyor ki ülkenin bir yerinden bir zulüm vaveylası yükselmesin.

Hapishaneler masum insanlarla tıka basa dolu.

Muktedir hırsızı, tecavüzcüyü, katili dışarı saldı, içerde masumlar kaldı.

Şimdilerde virüs ile öldürmeyi deniyor belki de.

Geçen bir kadın katil ile röportaj izliyorum.

Kadın cinayet işlediğini gülerek anlatıyor, röportajı yapan insan müsveddesi de sırıtarak dinliyordu.

Bu kadar iğdiş edilmiş bir insanlık çağında yaşıyoruz yani.

Önümde sadece son dönemde yaşanan bazı gelişmelerin alt alta yazılmış hali duruyor ve bu ülkede yaşamanın verdiği ıstırap, çaresizlik ile katlanıp dayanılması zor hale geliyor.

Şüphesiz toplu halde uyuşturulmuş kitleler de görüyorlar bu tabloyu. Ancak ateş kendilerine henüz dokunmadığından olsa gerek son tahlilde “Bunlardan başka kim var ki” diyerek yine muktediri arkalıyorlar ne yazık ki!

Geçtiğimiz gün, güz ile ilgili bir yazı yazıp, yağmurların artık yağmasını beklediğimizi belirtmiştim. Bir okur, ‘sen öyle diyorsun ama Osmanlı arşivlerinin halini biliyor musun efendi?’ diye öfkeli mesaj yollamış. Yıllardır Sultanahmet’te bulunan arşiv merkezi yakın zaman önce Kağıthane’ye taşındı. Eski arşiv merkezi restorasyon amacıyla tadilata başladı ama otele dönüştü bir şekilde. Tarihimizin o kıymetli vesikaları yeni gittiği yerinde her yağmurda su altında kalıyor. Nem, tarihi belgelerin en büyük düşmanı. Kağıtlardan su damladığını söylüyor araştırmacılar. Mürekkeplerin dağıldığını, belgelerin her geçen gün eridiğini. Nem, belgeleri adeta sabun gibi eritiyormuş. Birkaç ilgilinin canhıraş feryadı dışında duyan eden yok sanırım. 

Osmanlı dizilerine milyonlarca lirayı su gibi akıtan bir devletin tarihi belgelere bu kadar duyarsız kalmasını nasıl izah edeceğiz peki?

Tarihe ve belgeye önem verilmeyen ülkede insana nasıl önem verilsin ki!

Küçücük çocuktan intikam alan devlet olur mu?

Bizde oldu…

Hamile ev hanımını düşman olarak görüp her türlü zulmü yapan, kapısına ordu ile dayanan iktidar olur mu?

Bizde var…

Hızlı tren diye hiçbir altyapı önemsemeden onlarca insanın hayatına mal olan kazaların sonunda suçlu yağmur ve ölen insanların aileleri olmadı mı sadece.

Cumhurbaşkanına “dis-like” verdi diye 78 kişinin evine baskın yapılmadı mı bu ülkede?

Katledilen tarihin, tahrip edilen çevrenin hesabını vereni gördünüz mü?

Sanmıyorum…

Her şeyi bırakıp gariban anneleri, teyzeleri, amcaları, öğretmenleri ve bilumum masum insanları birer terörist gibi kovalayan, zulmeden, işkence yapan devletin sokağa saldığı mafyanın birbirine yaptığı atarlanmalara karşı bir şey yaptığını duyan bilen var mı?

Hiç sanmam.

Devletin vurdumduymazlığı, hoyratlığı değil sadece mesele. Bu vurdumduymazlıktan insanımızın geldiği durum en vahimi. Kendilerine dokunmadığı sürece yapılan adaletsizliğe, vicdansızlığa ‘çıtı’ çıkmayanların bir gün aynı akıbeti yaşayacakları muhakkak.

Ancak o zaman da iş işten geçmiş, koskoca ülke tamamen murdar edilmiş olacak ne yazık ki!

Haksızlık, insafsızlık her tarafa sirayet etmiş durumda. Sıradanlığın faşizmi ülkeyi çepeçevre kuşatmış durumda.

Bu ülkede herkes her an tutuklanabilir, herkes her an hain ilan edilebilir, hapishanelerde çürüyebilir ve kimse de sesini çıkarmaz.

Zulmü gören gördüğüyle, ölen de öldüğüyle kalıyor ne yazık ki!

Artık eminim bir süre sonra Nazmi başkanın dediği gibi olacak:

“Dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir.”

[M.Nedim Hazar] 30.6.2020 [TR724]

Anayasa Mahkemesi’nin Bylock kararı ne anlama geliyor? [Av. Nurullah Albayrak]

Anayasa Mahkemesi (AYM) 26 Haziran 2020 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 39 sayfalık kararıyla, ByLock kullanımının örgütsel bir faaliyet olduğu, elde ediliş yöntemi itibariyle de hukuka uygun bir delil olarak kabul edildiğini belirterek, hukuka değil ama kendisine uygun bir karar vermiş oldu.

İçeriği itibariyle Ağır Ceza Mahkemeleri ve Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından verilen kararlardan farklı bir değerlendirme yok. Aslında bu durum mahkeme adı altında faaliyet yapan tüm bu organların bağımsız ve tarafsız olmadığını göstermektedir. Bu tespite nasıl ulaştığımı izah edeceğim.   

AYM Kararına göre, ‘Telefonla görüşme yapanlar hizmete ihanet etmiş olur’ şeklinde bir talimat varmış ve bu talimat gereğince de telefonla örgütsel görüşme yapılması yasaklanmış, bu nedenle de örgütsel iletişimde kullanılmak üzere güçlü kriptolu bir program olan Bylock kullanılmaya başlanmış. Bylock’un kullanılma amacı da tamamen gizliliği sağlamakmış.

Öncelikle şunu ifade edelim ki, haberleşme özgürlüğü doğası gereği insanların iletişimlerinin gizli olması, gizli kalması üzerine kuruludur. İletişimin gizli kalmasını sağlamak, bunun için tedbir almak devletlerin görevidir. Bunun dışında yapılan değerlendirmeler varsayımdır ve ceza hukuku da varsayımlarla uğraşmaz. Yapılan iletişimin içeriğinde suç unsuru varsa ve bu suç konusu deliller hukuka uygun olarak elde edilmişse, o zaman kişiler suçlanabilir. Aksi takdirde suçlama yöneltilemez ve bu gerekçeyle kişiler tutuklanıp cezalandırılamaz. 

AYM kararına göre ByLock’un elde ediliş ve adli bir delil olma süreci şu şekilde gerçekleşmiş;

  • MİT, kendine özgü yöntemler kullanmak suretiyle ByLock programıyla ilgili birtakım verilere ulaşılmış, (Mahkeme ve Yargıtay kararlarına göre MİT, ByLock uygulamasına ait sunucular üzerindeki veriler ile uygulama sunucusunu ve IP adreslerini satın almak suretiyle verileri almış)
  • MİT, ByLock programıyla ilgili temin ettiği dijital verileri içeren harddisk ile ByLock abone listesinin bulunduğu flash belleği, hazırladığı raporla birlikte Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına teslim etmiş. Savcılığın talebi üzerine de Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği CMK 134. Madde gereğince, dijital materyal üzerinde inceleme yapılması kararı vermiş, 
  • Karar sonrasında harddisk ve abone listesi Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından, EGM KOM Daire Başkanlığına gönderilerek, adli soruşturma ve kovuşturmada kullanabilmek için rapor hazırlanması istenmiş,
  • Yargıtay 16. Ceza Dairesi EGM-KOM Daire Başkanlığından ByLock’un teknik özelliklerine dair bilgi istemiş, KOM Daire Başkanlığı da bir rapor hazırlayarak Yargıtay 16. Ceza Dairesine göndermiş,
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumundan (BTK) abone listesinde yer alanların ByLock IP adreslerine kaç defa bağlanıldığına dair rapor (CGNAT verileri) istemiş,
  • Bu süreçlerden sonra MİT, abone listelerini güncellemiş ve hazırlanan yeni halini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş. Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından da CMK 134. Madde gereğince yeni sunulan dijital verilerin incelenmesine karar verilmiş,
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından abone listesi BTK’ya gönderilerek, ByLock’a bağlanan abonelere ait kimlik bilgileri istenmiş,
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘Morbeyin’ isimli yazılım nedeniyle, ByLock kullanmadığı halde kullanmış görünen isimler, Bylock kullanıcı listesinden çıkartılmış, 
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, 123.111 adet GSM numarasına ait verilerin İl KOM birimlerine dağıtılması talimatı verilmiş.

Süreçten gayet net anlaşılacağı üzere MİT tarafından elde edilen veriler bir harddisk içinde 2 ayrı tarihte parça parça savcılığa verilmiş ve KOM tarafından da bu veriler adli delil haline getirilmiş.

Bu anlatılanların nasıl bir hukuksuzluk içerdiğine geçmeden önce Hollanda merkezli ve bilişim konusunda söz sahibi olan FOX IT isimli kuruluşun, MİT tarafından hazırlanan rapor üzerinde yaptığı şu tespiti paylaşmak istiyorum.

‘Fox-IT, MİT raporunda sonuçların ve/veya ekran görüntülerinin MİT tarafından tahrif edildiğini gösteren tutarsızlıklarla karşılaşmıştır. Rapordaki bilgilerin hangisinin orijinal veriden kaynaklandığını ve hangi bilgilerin MİT tarafından hangi maksatla değiştirildiği belli olmadığından, bu durum oldukça sorunludur.’

Konuya ilgi duyanlar FOX-IT’in hazırladığı 35 sayfalık rapordaki detaylara bakabilirler. Bu aşamada MİT’in verilerde tahrifat yaptığının tespiti bizim için yeterli.

Şimdi AYM kararına gelelim; 

Kararda MİT’in kendine özgü yöntemlerle verileri ele geçirdiği belirtilmiş. Öncelikle ister MİT olsun isterse başka bir kurum, elde edilen verilerin mahkemede delil olması için yasaya uygun elde edilmesi gerekiyor. Bu nedenle, bir kişinin telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, dinlenmesi, kaydedilmesi ve sinyal bilgilerinin değerlendirilebilmesi için, MİT Kanununun 6/2. maddesine uygun olarak önceden hâkim kararı alınması gerekmektedir. Hiçbir mahkeme kararı almadan, MİT’in istediği gibi istediği kişinin telekomünikasyon yoluyla iletişimine müdahale etme ve onları inceleme yetkisi yoktur. AYM kararından da anlaşılacağı üzere MİT tarafından önceden alınmış böyle bir karar yoktur.

İllegal başlayan işlem, sonradan alınan yargı kararı ile legal hale gelmez. MİT, ByLock verilerini yasal olarak elde etmemiştir. Hukuka aykırı olarak elde edilen veriler ceza yargılamasında suçlamalara dayanak yapılamaz ve kullanılamaz.

MİT, hâkim kararı olmaksızın yasadışı olarak elde ettiği verileri bir harddiske yüklemek suretiyle savcılığa teslim ediyor ve Sulh Ceza Hakimliği tarafından da CMK 134. Maddesi gereğince, bilgisayarlarda arama, inceleme kararı veriliyor. Aslında ortada bir bilgisayar yok. Hele de suç işlediği iddia edilen kişilere ait bir bilgisayar hiç yok. CMK 134. madde ise sadece şüphelinin fiilen kullandığı, zilyetliğinde olan bilgisayar ve bilgisayar kütüklerine el koyma ve aramaya izin vermektedir. MİT’in ürettiği ve fiilen MİT’in ya da diğer devlet kurumlarının (Emniyet gibi) kullandığı ve zilyedinin devlet olduğu bilgisayar ya da harddisklerde aramaya izin vermemektedir.

ByLock verileri iletişim kayıtlarıdır ve mahkemelerde delil olması için CMK 135. Maddesi gereğince önceden alınmış mahkeme/hâkim kararı olması gerekir. Hem Ağır Ceza Mahkemeleri hem İstinaf hem Yargıtay hem de Anayasa Mahkemesi, ortada bir mahkeme kararı olmaksızın yasadışı yollarla elde edilmiş iletişim kayıtlarını yasal delil haline getirmeye çalışmış.

Bir iletişim uygulamasına dair tüm verileri, yasa dışı olarak toplu halde satın alıp bunları ceza yargılamasında kullanmak CMK’nın 135. maddesinde öngörülen koşullara aykırıdır. CMK’nın 135. maddesi ile Anayasanın 38/6 maddesi tüm yargı organlarını bağlar; bu hükümleri yok saymak hukuken mümkün değil ve açık bir keyfiliktir. Anayasa hükmünü uygulamayan bir mahkeme, Anayasayı değiştirme yetkisini kendisinde görür ve fonksiyon gaspında bulunmuş olur. CMK’yı uygulamayan bir yargı organı ise kendisini yasama organı yerine koymuş olur ve aynı şekilde fonksiyon gaspında bulunur. Yasaları yorumlama ve uygulama yargı organlarının yetkisinde olsa da, mahkemelerin keyfi uygulama hakları ve yetkileri yoktur.

MİT’in harddiski CMK 134. Madde kapsamında değerlendirilecek olsa bile dijital verilerle ilgili Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından “Ergenekon Davası” ismiyle bilinen davada verilen bozma kararındaki değerlendirmeler ByLock suçlama dosyalarında uygulanmak zorundadır.

Yargıtay 16. CD’nin bozma ilamında, “Dijital delillere harici müdahalenin teknik olarak mümkün olması, çoğu zaman kim tarafından hangi tarihte müdahale yapıldığının da belirlenememesi karşısında….CMK’nın 134. maddesinde düzenlenen … bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama el koyma … aramayı yapan kolluk birimince, dijital delillere müdahaleyi önleyecek şekilde, seri numaraları tutanağa yazılmak suretiyle, usulüne uygun şekilde zapt edilip mühürlenmeden, şüpheli veya müdafinin istemesi halinde nezaret etme ve denetleme imkânı sağlanarak inceleme mahalline kadar eşlik etmesi sağlanmadan ve bu yerde şüpheli veya müdafinin hazır bulunmasına imkân verildikten sonra mümkün olan en kısa süre içinde mühür açılıp, dijital medyanın derhal imajının alınarak ilgilisine de imajlardan bir kopya ve orijinal medya teslim edilmeden, yine sanık veya müdafinin mühür açma işlemi sırasında hazır bulunmasının mümkün olmadığı hallerde, mühür açma işleminin arama ve el koyma kararını veren hakimin huzurunda açılarak imaj alma işleminin bu sırada yapılması yoluna gidilmeden inceleme yapılması halinde arama ve el koyma işleminin yasaya ve hukuka uygunluğundan bahsetmek mümkün olmadığı gibi bu yolla elde edilen delillerin de hukuka uygunluğu tartışılır hale gelecek ve yargılama makamınca hükme esas alınması mümkün olmayacaktır.” denilerek, üzerinde değişiklik yapılan, tahrifat yapılan, zanlıya ait olmayan dijital veriler gerekçe gösterilerek mahkumiyet kararı verilemeyeceği belirtilmiş. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ve Anayasa Mahkemesinin bu değerlendirme dışındaki kararları hukuki değil siyasidir. 

Kısaca anlatmaya çalıştığım üzere, suçlu olan haberleşme özgürlüğünü sağlamak adına güvenli yöntemler kullanmaya çalışanlar değil, en temel insan haklarının suç olarak kabul edildiği atmosferi oluşturanlardır. Kanuna uygun olarak kurulmuş bir bankaya para yatırmayı, özel bir okula çocuğunu göndermeyi, dernek, vakıf, sendika üyesi olmayı, suç unsuru içermeyen kitapları suç delili olarak göstermeyi, gazete ve dergi aboneliği, bir haberleşme uygulamasını kullanmayı suç delili sayan sistem ve bu sistemin temsilcileridir asıl suçlu olan.

[Av. Nurullah Albayrak] 30.6.2020 [TR724]

Mehmet Ali ilk yaşına hem annesiz hem babasız girdi [Sevinç Özarslan]

25 gün önce tutuklanan Yasemin-Fatih Çetinkaya’nın oğlu Mehmet Ali, 1. yaşına annesinden babasından ayrı girdi. Çetinkaya çiftinin kızları Zeynep Nesrin’in (6) de kalbi delik.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Anne ve babası bir gün arayla tutuklanıp Diyarbakır Cezaevine gönderilen Mehmet Ali Çetinkaya bugün 1. yaşına girdi. Geçtiğimiz günlerde milletvekilliği düşürülen ve bir gece yarısı tutuklanan HDP Milletvekili Leyla Güven, yan koğuşunda bulunan Yasemin Çetinkaya’nın yaşadıklarına tanık olmuş ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’na durumu haber verince bir aile dramı daha gün yüzüne çıkmıştı.

Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan Çetinkaya çifti, 6 yaşında kalbi delik bir kızları, daha bir yaşını doldurmamış anne sütü ile beslenen bebekleri olmasına rağmen Diyarbakır 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 3 ve 4 Haziran’da peş peşe tutuklandı. Yasemin Çetinkaya bir hafta sonra cezaevinde virüs kaptı ve Diyarbakır’daki Gazi Yaşargil Hastanesi’nde karantinaya alındı.

KIZININ KALBİ DELİK

Olaydan 13 Haziran’da haberdar olan HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu , “Şu işe bak!? Yasemin Çetinkaya, 10 ay bebek, 6 yaş kalbi delik çocuk annesi, Diyarbakır’da tutuklu Covid 19 (+), Gazi Yaşargil Hastanesinde karantinada. 2 çocuk Konya’ya götürüldü. Avukat itiraz etti, yasal sınır geçti, 8. gün Hakim hala karar vermedi! Ne insafsızlık?” ifadeleriyle Çetinkaya çiftinin ve çocuklarının durumunu duyurdu.

İkinci testi negatif çıkan Yasemin Çetinkaya 14 Haziran’da tekrar hapse gönderildi. İki çocuk da şimdi annesinden kilometrelerce uzakta. Artık mama ile beslenen Mehmet Ali’ye ve Zeynep Nesrin’e Konya’daki akrabaları bakıyor. Avukatının verdiği bilgiye göre hem çocuklarından ayrı kalan hem de hastanede ve cezaevinde karantina süreci yaşayan Yasemin Çetinkaya’nın psikolojisi çökmüş durumda.

6 yaşındaki Zeynep Nesrin ve Mehmet Ali, 25 gündür anne babalarından ayrı.

ANNE KURAN, BABA COĞRAFYA ÖĞRETMENİ

4 Haziran’da tutuklanan Fatih Çetinkaya (38), 2011-2014 yılları arasındaki Diyarbakır Sur’daki FEM derhanelerinde coğrafya öğretmeni olarak çalıştı. 2018’de ihraç edilen Kuran öğretmeni Yasemin Çetinkaya ise en son Yenişehir Berat Kuran Kursunda görev yapıyordu.

Tanık ifadeleri gerekçe gösterilerek tutuklanan Fatih Çetinkaya’ya Bank Asya’daki maaş hesabı, yurt dışına gidip gelme nedenleri, sohbetlere katılıp katılmadığı gibi sorular yöneltildi. Aynı sorulara cevap veren iki çocuk sahibi Yasemin Çetinkaya örgüt üyesi olmak iddiasıyla yargılanıyor.

“ZULMEN TUTUKLU YARGILANIYORLAR”

Ailenin durumunu yakından takip eden Gergerlioğlu, en son yaptığı açıklamada “Kadın çok zor durumda bebekler anneden ayrı bir durumda bu insanlar adli kontrol ile tutuksuz yargılanabilir ama zulmen tutuklu bir şekilde yargılanıyorlar.” ifadelerini kullandı.

Yasemin-Fatih Çetinkaya’nın ikinci duruşması 5 Eylül 2020’de Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek.

[Sevinç Özarslan] 29.6.2020 [Bold Medya]

Eşi de tutuklu hapisteki babanın feryadı: Yarın geç olabilir [Sevinç Özarslan]

Dokuz ay önce tutuklanan öğretmen Hüseyin Kaya, anneleri de tutuklu iki küçük kızının yaşadığı travmaları anlattı ve yardım istedi: “Feryadımızı paslanan gönüllere duyurun, yarın geç olabilir.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Anne ve babaları birlikte tutuklanan çocukların yaşadığı travmaların boyutu gün geçtikçe büyüyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 ay önce tutuklanan Hüseyin Kaya İzmir Buca Kırıklar Cezaevine, eşi Hilal Kaya Gebze Kadın Kapalı Cezaevine gönderildi. Sümeyye (5,5) ve Sarenur (1,5) adlı iki küçük kızları ise Şanlıurfa’da yaşayan 70 yaşındaki babaannelerinin yanında kaldı.

Yol uzun, maddi imkan yeterli olmayınca çocuklarını göremeyen Hüseyin Kaya, koronavirüs salgını başlamadan önce Mart 2020’de kızlarıyla yaptığı son görüş gününü ve sonrasında yaşadığı acıyı kaleme döktü. Büyük kızının terk edilme korkusu yaşadığını söyledi, küçük kızının ise kendisini artık tanımadığını, her gördüğünü anne, babası zannettiğini belirtti.

“AĞLAYARAK KAÇIYOR BENDEN”

Sümeyye ve Sarenur Kaya

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup göndererek derdine çare arayan Kaya, “Büyük kızım terk edilme korkusuyla asi söz dinlemez olmuş maalesef. Küçük kızım her gördüğüne anne-baba demekte. En acısı bu ay görüşüme geldi. Kucağıma alıyorum, ağlayarak kaçıyor benden. Bıraktığımda benden ayrılmayan, her dışarı çıktığımda kağıda dakikalarca ağlayan kızım beni tanımıyor. Annelerini de görmeye gittiler, aynı şeyi anneleri de yaşamış.” dedi.

“FERYADIMIZI PASLANMIŞ GÖNÜLLERE DUYURUN”

“Ne olur yavrularımın sesini duyun. Eşimin sesini duyun. Yarın geç olabilir.” diyen Kaya, “Bir anne babanın en zor imtihanı yavrularının onları tanımaması. Rabbim kimseye böyle bir acı yaşatmasın. Ben adam öldürmedim. Vatanıma ihanet etmedim. Tek suçum 2 yıl bir dershanede çalışmak. Kimse feryadımızı duymuyor. Feryadımızı paslanmış gönüllere duyurursanız size çok minnettar olacağım. Kimse toplumun beklentilerini duymuyor. Herkes kendi menfaatlerinin peşine takılmış durumda.” ifadelerini kullandı.

“OKUYABİLMEK İÇİN GÜNDE 120 KM YOL GİDİP GELİYORDUM”

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Matematik Öğretmenliği mezunu olan Hüseyin Kaya, mektubunda büyüdüğü köyü ve ne şartlarda ilkokulu ve liseyi tamamladığını da anlattı:

“Ben Urfa’nın ücra bir köyünde ilkokul eğitimimi tamamladım. Sonra imkanlar olmayınca 4 yıl okula gitmedim. Taşımalı eğitim çıkınca okuyayım dedim kendi kendime. Ama yaş ilerlemişti. Okullar kabul etmiyordu. Zorla kendimi taşımalı eğitim yapan bir okula yazdırdım. Gündüzleri gidiş-geliş 120 km okula gider. Geceleri çobanlık yapardım. İki yılım öyle geçti. 7. sınıftan itibaren devletin yatılı okulunda okudum. Eskişehir’de bir lise kazandım. İmkan olmayınca gidemedim. Urfa’da liseyi okudum, çok zor şartlar altında. Baraka evde kaldım. Köyden ekmek gelirse 60 km uzaklıkta, köy postası ile o zaman karnımızı doyururduk. Fırından ekmek alacak gücümüz yoktu.”

“ŞİMDİDEN HAYATA KÜSLER”

Kullanmadığı Bylock programı nedeniyle tutuklu olduklarını ifade eden Hüseyin Kaya (35), 15 Temmuz’dan sonra çalıştığı özel kurum tarafından da işten atıldığını vurguladı. Kaya, 2012-2014 yılları arasında özel bir dershanede çalıştığı ve orada SGK kaydı bulunduğu için hiçbir kurumun iş başvurusunu kabul etmediğini sözlerine ekledi.

Hüseyin Kaya’nın fotoğrafın arkasına yazdığı not: “Çocuklar bıraktığımızda böyleydiler. Şimdi hem büyümüş hem de şimdiden hayata küsler.”

[Sevinç Özarslan] 29.6.2020 [Bold Medya]

Abdullah Gül sessizliğini bozdu: Durum kaygı verici

11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye ekonomisi ile ilgili yaptığı yorumda, "Ekonomik göstergelerdeki ciddi bozulmalar geriye gidişe işaret ediyor. Bu durum kaygı verici." ifadelerini kullandı.

11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sessizliğini bozdu. Türkiye'de ekonomik göstergelerin ciddi anlamda bozulduğuna işaret eden Gül, “Maalesef Türkiye bir süredir uzun vadeli iyi düşünülmüş veriye, analize ve uzmanlığa dayalı bir stratejinin noksanlığını hissetmektedir.” tespitinde bulundu.

Karar gazetesinden Taha Akyol’a konuşan Gül, şunları söyledi:

* Evvela, sürdürülebilir bir kalkınmayla müreffeh bir toplum haline gelmenin uzun vadeli stratejiler ve sağlam, disiplinli iktisadi politikalarla gerçekleşebileceği gerçeği akıldan çıkarılmamalıdır.

* Sadece kısa vadede konjonktürel gelişme ve dalgalanmalara birbirinden bağımsız politikalarla cevap vererek veya karşı koyarak başarılı olmuş bir tek gelişmiş ekonomi örneği yoktur.

* Genel bir istikametten ve belirgin bir karakterden yoksun bu tür politikalar sadece bugünün sorunlarının gelecekte daha da büyük ve girift hale gelmesine ve toplumun ödeyeceği faturanın daha büyük olmasına neden olur.

“GERİYE GİDİŞE İŞARET EDİYOR”

* Cumhuriyet dönemi iktisat tarihine baktığımızda ülkemizin ekonomik olarak en sağlıklı büyüdüğü, büyümenin getirdiği refahın topluma en fazla ve nispeten dengeli yayıldığı dönemlerin beş senelik, önceden duyurulmuş ve herkesçe bilinen, ayrıca tutarlılık arz edip, kararlı bir şekilde uygulanan programlarla gerçekleştiği görülecektir.

* Maalesef Türkiye bir süredir uzun vadeli iyi düşünülmüş veriye, analize ve uzmanlığa dayalı bir stratejinin noksanlığını hissetmektedir.

* Bugün gelinen noktada finansal ve ekonomik göstergelerdeki ciddi bozulmalar bir geriye gidişe işaret etmektedir. Yılların tasarrufu ile biriktirilen varlıklar ciddi miktarda değer kaybetmektedir. Bu durum kaygı vericidir.

"Son beş yılda Türkiye içeride bir sürü talihsiz gelişme yaşadı.” diyen Gül, ekonomide gördüğü hataları şöyle açıkladı:

* Üst üste seçimler, komplolar, hain bir darbe teşebbüsü ve anayasa değişikliği ile Türkiye'nin yönetim şekli radikal bir şekilde referandumla değişti.

* Tüm bunlar Türkiye'yi çok sarstı, siyasi ve ekonomik istikrarı bozdu. Bugün hâlâ ayakta durabiliyorsak bu ilk beş senemizde Türk ekonomisinde gerçekleşen yapısal dönüşüm sayesindedir.

* Biz, o dönem gerçekleştirdiğimiz reformlar sayesinde ülkemizin iç ve dış şoklara karşı dayanıklı sağlam bir ekonomiye sahip olmasını sağladık. Bu her yerde övündüğümüz bir husustu. Ancak, 2002'de siyasetin gösterdiği irade ileriki yıllarda bozulmaya başladı.

“VİZYON ZAMANLA GİTTİ”

* İlk baştaki vizyon zamanla gitti; akabinde hukuki teminatlar, şahsi mülkiyet ile insan haklarını koruyan güvenceler azaldı.

* Bugün maalesef kamu harcamaları şeffaf değil. Ekonomik göstergelerin güvenilirliği sorgulanır hale gelmiş. Çeşitli mekanizmalarla denetim dışı tutulan kamu harcamaları Türkiye'yi sadece öngörülemez, itimat edilemez bir ülke haline getiriyor.

* 40 senelik enflasyon belasını sona erdirdikten sonra tekrar çift rakamlı enflasyon oranlarına geri dönüşümüz refahın topluma yayılmasını önleyen, tehlikeli bir gelişme.


* Gördüğüm en büyük tehlike ise borçlanma. AK Parti hükümetlerinin daha önce Türkiye'yi kurtardığı dövizle iç borçlanmanın tekrar kaynak ihtiyacı için bir yol olması ileride büyük sorun olur.

* Ülkenin bugünkü borçlanması yüksek maliyetlerle gerçekleşiyor. Bu da bahsettiğim bozulmalar nedeniyle Türkiye'nin risk priminin yüksek olmasından kaynaklanıyor.

ÇIKIŞ YOLU

* Kısa vadede yapılması gereken öncelikle siyasi zihniyet olarak özgürlükçü bir yola girerek, yatırım ortamını iyileştirip güven verecek politikaları kararlı bir şekilde uygulamaya koymaktır.

* Uzun vadede ise Anayasa'dan başlayarak yüksek standartlı demokratik hukuk devletini inşa edip, kurallar çerçevesinde işleyen serbest piyasa ekonomisini gerçekleştirmek gerekir.

* ‘İyi yönetişim'in (good governance) bütün unsurlarının uygulamasının yaratacağı iklim Türkiye'nin her alanda var olan büyük potansiyelini harekete geçirecektir.

* Petrol ve gaz gibi doğal kaynakları olmayan Türkiye için bu anlayışın uygulanması büyük enerji kaynağı olacaktır. Türkiye'de insan kaynağı gıpta edilecek düzeydedir, kurumsal kapasitesi de öyle.

* Bugünden yarına yapılabilecek en kolay iş üstün nitelikli insan kaynağını ve kurumsal yapıyı tekrar etkin hale getirmek, özellikle orta ve üst kademe bürokraside ehliyeti ve liyakati önde tutarak bürokratların devlet terbiyesi ile tarafsız ve çok çalışmalarını temin etmektir.

*Bunu yaparken sistemik açmazları giderecek, verimsizliğe ve israfa yol açan kısa yolları izale edecek şekilde kamu yönetiminde yapısal reformları birer birer hayata geçirmek kaçınılmazdır.

* Parti devleti mantığına yönelik eğilimleri besleyen mevcut atmosferden acilen sıyrılmalı, siyasetin tüm halkımızın istekleri ile azami ölçüde örtüşen, istikamet tayin eden, çözüm, refah ve mutluluk üreten yönü temayüz ettirilmelidir.

“GÜÇLÜ PARLAMENTER SİSTEM OLMALI”

“2002'de siyasetin gösterdiği irade ileri ki yıllarda bozulmaya başladı. Vizyon zamanla gitti. Bugün kamu harcamaları şeffaf değil. Bu durum Türkiye'yi öngörülemez ülke haline getiriyor.” diyen Gül, şunları söyledi:

* Ben kuvvetler ayrılığına dayalı, her türlü vesayetten uzak, güçlü bir parlamenter sistemin Türkiye için daha doğru olduğunu savunurum.

* Çünkü, ülkemizde ideal demokratik hukuk devleti ancak böyle gerçekleşir. Bu da sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın temel zeminidir."

29.6.2020 [Samanyolu Haber]

"Vak'alar böyle giderse okullar eylülde de açılamayabilir!''

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Seram Şimşek Yavuz, "Dinamik bir salgında eylül ya da ekim ayında okullar açılır ya da açılmaz diyemeyiz. Vak'alar böyle giderse okulların açılmasında sorun yaşayabiliriz." dedi.

Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, açıklanan Koronavirüs vak'a tablosuna göre okulların bu yıl açılıp açılmayacağına dair soruyu cevapladı.

"Bu tablo böyle devam ederse okulların açılmasıyla ilgili özellikle üniversitelerde sıkıntı yaşayabiliriz." diyen Yavuz, temmuz ve ağustos ayında açıklanacak vak'a sayılarının bu konuda belirleyici olacağını söyledi.

Bilim Kurulu üyesi Şimşek Yavuz, Habertürk’te Fatih Altay’lının canlı yayınlanan programında açıklamalarda bulundu.

TABLO BİNLİ SAYILARLA DEVAM EDERSE...

Okulların açılmasını temmuz ve ağustos ayındaki vak'a artışlarına endeksleyen Şimşek şöyle devam etti: "Bu tablo binli sayılarla devam ederse özellikle üniversitelerin açılmasında sıkıntı yaşanabileceğini düşünüyorum. Bu gerçekten çok dinamik bir salgın. Önümüzde ki yılların ön görüsünde bulunmak, elde ki verilerle tahmin etmek pekte mümkün değil açıkçası."

Yavuz, "Bizler Temmuz ve ağustos ayını nasıl geçirdiğimize bakarak, ekimde neler yapabileceğimize karar vereceğiz. Burada esas kritik olay şudur; yani bu tarz salgınlarda yapmamız gereken ne oluyor? Bir kere hazırlıklı olmak gerekiyor. Vak'a sayıları sıfırlansa bile ikinci bir dalganın her an olabilir endişesi var. Bu yüzden, dinamik bir salgında eylül ya da ekim ayında okullar açılır ya da açılmaz diye şu an için bir şey diyemeyiz." diye konuştu.

29.6.2020 [Samanyolu Haber]

"Küçük ortak" ne ile tehdit ediyor?

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Davul Erdoğan’da tokmak Bahçeli’de." dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin 'vesayeti altında' olduğunu belirterek, onun izni ve onayı olmayan hiçbir karar alamadığını söyledi.

Gazeteci Murat Yetkin'in blogunda yayımlanmak üzere mülakat veren Kılıçdaroğlu, "Saray vesayet sahibi küçük partiden izin almadan karar alamaz durumda. Bu sadece Saray’da değil, Meclis'te de böyle. Şu anda Türkiye son seçimlerde yüzde 11,9 oy almış bir partinin tahakkümü altında yönetiliyor." dedi.

"ERDOĞAN, BAHÇELİ'DEN İZİN ALARAK AÇIKLIYOR"

Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin küçük bir partinin vesayetinde düşe kalka yoluna devam etmeye çalıştığını belirterek, "Öyle bir noktaya gelindi ki, Saray, vesayet sahibi bu küçük partiden izin almadan karar alamaz duruma geldi." diye konuştu.

MHP lideri Devlet Bahçeli (solda), 24 Haziran 2018 Milletvekilliği Genel Seçimi'nde aldığı yüzde 12'ye yakın oyla iktidarın fiile ortağı oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bütün kararlarını MHP Genel Başkanı Bahçeli’den onay alarak açıkladığına işaret eden Kılıçdaroğlu, "Zaten Bahçeli bunları kamuoyu önünde de söylüyor, benim iznim olmadan hiçbir karar alınamaz gibilerinden. Adeta erken seçime gitmekle tehdit ediyor.“ ifadelerini kullandı.

DAVUL ERDOĞAN'IN BOYNUNDA, TOKMAK BAHÇELİ'DE

Erdoğan'ın iktidarını korumak için vesayeti kabullenmek zorunda olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, "Çünkü iktidardan gitmenin maliyetini en iyi Erdoğan biliyor. Bu vesayetin ve çıkar birliğinin sürdürülmesi pahasına ikilinin yerel seçimlerde İmralı’ya nasıl sığındıklarını da biliyoruz. Özetle, davul Erdoğan’ın boynunda, tokmak Bahçeli’nin elinde." dedi.

29.6.2020 [Samanyolu Haber]