Siyasete yerleşik paradigmaların dışında bakmamayı “bu halk başkasına oy vermez!” diye meşru görenlere mesajdır, Babacan ve Davutoğlu’nun çıkışları. Siyaset deyince akla iktidar gelir de ondan. Oysa siyaset, insanlarının meşru taleplerinin dile getirilmesi ve ortak iyinin tartışılması üzerine kurulu olmalı. Diğer bir ifadeyle, neyin iyiye gitmediğini dillendirebilmektir siyaset ve bu bakımdan muhalefet ve siyaset arasında çok derin bir bağ vardır.
Birçok sorunla boğuşuyor Türkiye. Bugünkü muhalefet bu sorunların hiç birine çözüm önerisi ve proje getiremiyor. Değişimi dahi talep etmekten aciz bir muhalefet neyi düzeltebilir? Tanı doğru konmadan tedavi yapılabilir mi? Önce var olan problemlerin ortaya konması gerekiyor. Bunu yaparken birilerinden korkmadan ya da birilerine şirin gözükme kaygısı taşımadan, eğriye eğri demek lazım. Oysa var olan duruma teşhis koymadan problemleri ele almak ve onlara çözüm üretmek olanaksız.
Siyaset hala nabza göre şerbet vermek veya halkın gazını almak olarak kavranıyor. Oysa siyaset bir uzlaşı sahası, ortak iyinin bulunması için yapılan bir gayret, etik değerlerin pusula olması gereken, altruistik davranışı şiar edinen insanların fedakârlık alanı olmalı. Kısacası kendine ve çevresine yarar sağlamak hedefiyle daha baştan çürük bir zeminde başlayan her türlü politik faaliyet toplumu hayal kırıklığına uğratacaktır. Bunu söylemek kâhinlik değil, rasyonel aklın gereğidir. Dahası, geçmişte yapılanların göz önüne alınmadığı her türlü siyaset, zemini çürütür. Sözün değil, fiilin esas alındığı bir siyaset anlayışına geçilmedikçe bu kısır döngüyü kırmak veya aşmak olanaklı değil. Somutlaştırmak gerekirse, Davutoğlu’nun veya Babacan’ın bu rejime alternatif olarak sunulmaya çalışıldığı ortamda, şuna bakmak gerek: bu adamlar sivil darbenin neresindedir? Türkiye anayasasına tecavüz edilmeye ve devletin anayasal mimarisiyle oynanmaya başlandığında Davutoğlu ve Babacan AKP’nin en tepesindeki ilk beş-on insandan biriydi! Yalan mı? Süleyman Soylu’nun 2007/2008’lerde Erdoğan’ı ve AKP’yi siyasi yaylım ateşine tutarken, bugün rejimin SS’liğine gelmesindeki yol da retorik-fiiliyat arasındaki uçurumu göstermiyor mu size? Davutoğlu’nun ve Babacan’ın Soylu’dan daha mı etik olduğunu düşünüyorsunuz yani! Hatta belki de siz siyasetin etikle alakası olmayan bir alan olduğunu düşünenlerdensiniz, kim bilir? Oysa yanılıyorsunuz! Siyaset etikle bağını kopartmışsa eğer, oradan özgürleştirme de adalet de çıkamaz. Davutoğlu da Babacan da etikle bağ kurması mümkün olmayan siyasetçiler. Tipik Ortadoğu “ilm-i siyaseti”, bir tür toplum seyisliğidir. Toplum bu konseptte terbiye edilmiş bir hayvan metaforundan başka bir şeyle ifade edilemez. Atın seyis ve jokeyle ilişkisi neyse, bu sakat ve ilken Ortadoğu siyaset anlayışında da halkın siyasetçilerle ilişkisi odur. Nasıl ki at seyis ve jokeye bağlıysa, onlar tarafından güdülüyorsa, pasifse, etkisizse, bağımlıysa, bugünkü Türkiye siyasetinde de toplum siyasetçiler karşısında o kadar pasif, o kadar etkisiz, onlara o kadar bağımlıdır. Etikten kopuk, ahlaksızlaştırılmış bir alan olan siyaset, normatif hiçbir şey üretmez. Dahası, var olan tüm normları da – anayasa dâhil – yer bitirir.
Bundan kurtulmanın yolu yerleşik paradigmayı terk etmektir. Yeni söylemlerin fiile dönüştürmek gerekiyor. Örneğin, şu lanet dilin; yerli-milli saçmalığının bir an önce terk edilmesi lazım. Türkiye’nin tüm vatandaşları yerlidir. Dahası milli ayağa düşmemesi gereken birleştirici bir kavram olarak artık rahat bırakılmalıdır. Bunun yerine somut değişim talepleri dile getirilmeli. İşe anayasal düzenin restorasyonuyla başlamak galiba en birleştirici olacak platformdur. Zira anayasal zemine oturmayan bir rejim seçimsel prosedürlerle değiştirilemez. Kendisini yeniden üretir. Seçimlere katılabilen partiler de diskursal olarak rejimin dışına çıkamaz. Nitekim öyle olmaktadır. Yani anayasa talep etmek işin en sade ve basit yöntemidir. Ve bu, sosyal demokrat olmaktan da, merkez sağcılıktan da, Kürt haklarını savunmaktan da daha temel ve ilkesel bir seviyedir. Çünkü anayasal bir düzen olmayınca, işte sizin seçildiğiniz seçimi de tekrarlattırırlar, sizin seçtiğiniz belediye başkanını da görevden alırlar. Sizler de hiçbir şey olmamış gibi cumhurbaşkanının sarayına gidersiniz ve onun programına konu mankeni olursunuz! Bunun adı çok şey olabilir, ama muhalefet bunlardan biri değildir! Berrak bir zihin, öncelikle bu cumhurbaşkanının 1982 anayasasının değiştirilmesinden önceki cumhurbaşkanlığı makamıyla hiçbir alakası olmadığını, dolayısıyla partili cumhurbaşkanlığının birleştirici bir sembol olmaktan çıktığını anlamak zorundadır. Bunu yapamıyorsa, varlığıyla anayasal sisteme geri dönüşe engel oluşturuyor demektir zaten! Demek ki var olan rejim paradigmasının dışına çıkmak için belli bir asgari analitik zekâ gerekiyor. Bunun dışında, yerleşmiş rejimin diskurunu sorgulayabilecek bir cesarete de ihtiyaç var. Eğer bu ikisi yoksa, inanın ortada muhalefet yoktur zaten.
Bir şekilde Erdoğan gider ve bir şekilde işler düzelir diyenler yanlış düşünüyor. Lütfen Erdoğan’ın gidişinin ardından iktidarı alabilecek olanların diskuruna bakın. Yani ne diyor bu insanlar? Sizin talep ettiğiniz herhangi bir şeyi talep ediyor, gündeme getiriyorlar mı? Farkları nedir, Erdoğan’dan. Ama eşlerinin giyiminden veya konuşma stillerinden bahsetmiyorum! Gerçekten, bugün yaşanan sorunları dile getirip getirmediklerine, rejimin dilini kullanıp kullanmadıklarına, değişiklik talep edip etmediklerine bakın! Ne görüyorsunuz?
Davutoğlu ve Babacan! Parti kurduklarında yüzde şu kadar oy kopartırlarmış da, AKP’yi bölerlermiş de, Türkiye’de hep böyle olmuşmuş da! Sayfalarca boş argüman! Eğer mesele Erdoğan ve AKP ise tamam itirazım yok buna. Ama mesele yukarıda ele aldığım gibi bunun ötesinde bir şey. Doğru olarak kabul edilen yanlışlar var Türkiye’de. Matematik işlemin bir yerinde yapılan hesap hatası gibi, bu yanlışların yansıması ortaya çıkacak sonucu etkiliyor. Fabrikasyon hatasıyla üretilmiş bir ürün gibi, işlevini yerine getirmeyen bir şey çıkıyor ortaya! 15 Temmuz ve sonrasındaki söylem, başta “FETÖ” olmak üzere, alternatif ve gerçeğin manipüle edilmiş halinin topluma yerleştirilmesinde kullanıldı. Rejim böyle üretildi. Bugün de kendisini yeniden üretiyor. Her gün kendini yeniliyor, biraz daha konsolide oluyor. Halkın öznel algısı, bu söylemin gerçek olduğunu papağan gibi tekrar ederek belledi. Sorgulamadan ön kabulle benimsenmiş olan sübjektif ve çarpık bir gerçeklikle karşı karşıya Türkiye. Yeni ortaya çıkan bir siyasal hareket, gerçek muhalefet olup olmadığını bu diskura getirdiği eleştiriyle kanıtlayacak. Bir gün bu olacak. Ancak bunu Davutoğlu veya Babacan yapamaz. Çünkü işlenen sivil darbe suçunun suç ortaklarıdır onlar. Ve dahası, bu çıkışlarıyla geçmişlerini aklayamayacaklardır. Yani kendilerine bile faydaları yoktur, bırakın muhalefet olarak insanlara umut olmayı!
Ancak evet unutmuyorum, Türkiye’den bahsediyoruz.
Bugün, ideolojilerden ve dünya görüşlerinden bağımsız olarak, Türkiye halkının çok büyük bir çoğunluğu bu bahsettiğim şeyleri bırakın desteklemeyi, inanın anlamayacak bile. Çünkü anlattıklarım başlarını ağrıtıyor, onları düşünmeye zorluyor, güvendikleri yerleşik yapıları ve gelenekleri sorguluyor, hatta varsa eğer, küçük çıkarlarıyla hâkim rejim arasındaki çıkar ilişkilerini tehdit ediyor. Dahası, onlara “verili olan” kimliklerinin koruyucu kabuğundan çıkmalarını, daha başka ortak iyiler arayışında birleşmelerini öneriyor. Hem de sorumluluğu onlara yükleyerek, inisiyatif almalarını bekleyerek onlardan! Bu gerçekten en iyi olasılıkla Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır. Bu tür fikirlere bıyık altından gülünür.
Bugün Türkiye’de siyaset dertlere çare bulunan bir alan değildir. Vergilerin küçük bir oligarşik yapı içinde paylaşılma alanıdır sadece. İki al birbirini yıkar. Aldım verdim ben seni yendim türü bir sığlıkta, biraz ticaret ve diyanet soslu, olmadı az Kürtçe mesajlı, beğenmeyenlere yerini bile bilmedikleri Tanrı Dağı kadar Türk tipi siyaset yapılır. Erdoğan yerine İmamoğlu mu yoksa İnce mi geçsin? “Yeter ki o gitsin azizim” der geçersiniz neticede. Fakat yabancı yatırımcı da, AB de, yerli iş insanları da, aklı başında olan diğer rasyonel insanlar da Türkiye’nin öngörülebilir hale gelmesinin sadece Erdoğan’ın gitmesiyle alakalı bir şey olmadığını görmekte ve söylemekteler.
Raftaki anayasa raftan indirilmedikçe ve devlet mimarisine geri dönülmedikçe Türkiye’de düzelme olmayacak. 1980 darbesinden sonra bile düzelmenin ilk alameti 1982 anayasasının yürürlüğe girmesiydi. Her rejim anayasasız bu rejimden daha iyidir. Anayasa talep etmeyen her muhalefet rejimin hizmetindedir (gaz alıyordur). Paradigmanın değişmesi gerekiyor. Bugünkü siyasi partilerden bağımsız olarak, anti-rejim hareketinin anayasa ortak zemininde ortaya çıkması, tünelin ucundaki ışık olacak. Beklentilerinizi buna göre şekillendirin.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.9.2019 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder