‘Erdoğan tekrar olağanüstü koşullar yaratarak muhalefeti bastırabilir’ [Eylem Yılmaz]

AKP’den ayrılan Ali Babacan ve Abdullah Gül ile Ahmet Davutoğlu’nun yeni parti hazırlıkları, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik olası müdahalesi ve bunun iç politikaya yansıyacak sonuçlarını ve gündeme dair pek çok gelişmeyi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek ile konuştuk.

Özpek, “Kötümserlerdenim” diyerek anlatıyor olası gelişmeleri. Özpek’e göre Türkiye’de yeniden “olağanüstü koşullar yaratılarak muhalefet bastırılacak”: “Türkiye’nin içinde bulunduğu ikilem; ya ABD ile ortak bir güvenli bölge kurup, Kürt sorununda tansiyonu düşürüp normalleşecek ya da Rusya’yla kurduğu ittifak devam edecek ve bu ittifaka yaslanarak ABD ile güvenli bölge kurmak yerine tek taraflı bir Suriye operasyonu işine girişecek. Kanaatimce hükümet, Rusya’nın desteğiyle ABD’nin izni dışında Suriye’ye tek taraflı operasyon yapmak, orada ABD güçleriyle karşı karşıya gelmek, bunu iç politikada milliyetçiliği ve güvenlikçiliği yükseltmek için kullanmak, yeniden olağanüstü zamanlar yaratmak gibi bir stratejiye yönelmek isteyebilir.”

AKP içerisindeki istifalar ve yeni parti hazırlıklarını ise “yatay düzlem” ve “dikey eksen” tanımlamasıyla anlatan Burak Bilgehan Özpek, parti içinde yaşanacaklar için ise; “Çok tahmin edilemez bir zamanda AK Parti içerisinde bir kargaşa, bir iç çekişme görebiliriz” diyerek değerlendiriyor ve “patlamaya hazır” diyor.

Söz Burak Bilgehan Özpek’te…

Evrensel’e verdiğiniz röportajda; “Erdoğan iki cepheli bir savaş arasında kalabilir” diyorsunuz. Burada Babacan ve Davutoğlu’nun parti çalışmalarını mı kast ediyorsunuz? Muhalefet nerede duruyor?

Muhalefetten bağımsız bir değerlendirmedir. Erdoğan’ın zaten muhalefetle devam eden bir rekabeti var. Muhalefet partilerin kendilerine özgü konumlanışı var. Bu ayrıca tartışılabilir. Ama özellikle muhafazakar kesimdeki, AKP’deki tartışmaları anlamak açısından önemli. Şöyle bir formül öneriyorum; bir yatay bir de dikey düzlem düşünelim. Yatay düzlem; Erdoğan’ın muhafazakar kesim içindeki ideolojik rakipleriyle karşılaşmalarını tanımlıyor. Kim bunlar? Babacan ve Davutoğlu. Onları ayrılmalarına rağmen hala partinin içerisinde kabul ederek bu tanımlamayı yapıyorum. Diyorum ki, Erdoğan’ın şu anda bulunduğu bir ideolojik nokta var ve bu Babacan ve Davutoğlu’ndan ayrı bir nokta. Şunu kabul etmeliyiz; Erdoğan’ın 2002’den bu yana tutarlı bir şekilde benimsediği bir ideoloji yok. Başından beri devam etmek istediği, başarmak istediği tek bir rejim tipi, tek bir ideolojik çerçevesi var ve şu an onu başarmış durumda. Fakat kontekst onu hep başka ideolojilerle işbirliği yapma noktasına getirdi.

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinin ardından iktidarında Avrupa Birliği reformlarını hayata geçiren bir parti olduğunu gördük. Son derece reformist bir iktidar partisi konumundaydı. Geçmişteki faili meçhul cinayetlerle, Dersim katliamıyla yüzleşmeler de yine AKP iktidarında oldu. Siz şimdi bu gerçek değildi mi diyorsunuz?

Evet. AK Parti’nin yapmak istediği bir şey olabilir ama Erdoğan’ın yapmak istediği bir şey değildi. Bunu birbirinden ayırmak gerekiyor. Erdoğan, liberalleşmeyi ve demokratikleşmeyi bile popülist bir tarzda ele aldı. Toplumu iki kutba ayırarak, kendisini gerçek halkın temsilcisi görerek yaptı. Beyaz Türkler muhabbeti bunun en önemli örneğidir. Sanki Türkiye’de yüzde 30, yüzde 40 beyaz Türk varmış gibi. Türkiye’nin yüzde 40’ı Nişantaşı’nda yaşıyormuş ve kaynakları kendi emeği ve zekasından bağımsız bir şekilde hakkaniyetli olmayan bir şekilde tüketiyormuş gibi bir tablo çizildi. Vesayet gibi bir kavramdan bahsedildi ama bunun için doldurulamadı.

Askeri vesayet?

Evet.

Dolduruldu aslında…

Hayır. 1923’ten 2002’ye kadar gelişen süreç içerisinde Türkiye’nin rejim şekli aslında değişiklik gösteriyordu.  1925’te tek partili rejime geçiyoruz ve onun üzerinden 75 sene geçiyor ve Türkiye’nin rejim şekli değişiyor. Siz 2002’deki 2 kasım gününü 1925 tarihiyle aynı kefede değerlendiremezsiniz. Fakat Erdoğan’ın ve yanındaki propaganda makinasının vurguladığı şey 2002 öncesi Türkiye’nin tahammül edilemez bir otoriterliğe sahip olduğu ve bu otoriterlikten çıkmak için de bazı taktiksel hamlelerin gerekli olduğuydu. Dolayısıyla popülizmin Türkiye’yi demokratikleştirecek bir hamle olduğuydu.

Propaganda makinesi dediğiniz kim?

Başından itibaren AK Parti’nin söylemlerine destek veren entelektüel ve akademik kişiler. Bunlar zamanla kurumsallaştı.

Kim bu kişiler?

Açıkça söylemek gerekirse, 2002-2010 tarihleri arasında liberaller çok etkin rol oynadı. Amaçları propaganda yapmak değildi ama bir anlamda propaganda makinası vazifesi gördüler. Çünkü onların okumasına göre Türkiye’de temel sorunlar vardı. Mesela, sivil-asker ilişkileri, Kürt meselesi sorunlu alanlardı. Doğru. Onlar şöyle düşündüler; Türkiye’nin demokratikleşmesi gerekiyor. Soğuk Savaş bitti. Küreselleşmeye adapte olmak gerekiyor. Bunların hepsine katılıyorum. Fakat onlar neden-sonuç ilişkisi kurarken bir hata yaptılar.

Nedir?

Sivil-asker ilişkileri, Kürt meselesi çözülürse Türkiye demokratikleşir önermesi. Yani sorunların çözümünü demokratikleşmenin ön koşulu olarak tanımladılar. Sivillerin askerler üzerinde denetim sahibi olduğu, hükümetin PKK’yla masaya oturduğu bir dönemde demokratikleşme trendinin düşüşte olduğunu gördüm. Aslında temel sorunun sivil-asker ilişkileri veya Kürt sorunu olmadığını, en azından bu sorunların çözümünün Türkiye’yi demokratikleştiremeyeceğini tespit ettim. Biz bunu ampirik olarak yaşadık.

Bu tespitinizi yaptığınız gelişme neydi?

Açıkçası 2013 Mayıs’ında. Çözüm süreci başladıktan birkaç ay sonra. Gezi olaylarından hemen önceydi. O zaman Taraf gazetesinde üç bölümlük bir yazı dizisi yayımladım. Etnik sorunların çözümünün demokratikleşme için başlı başına bir umut olamayacağını, sorunların çözümü için liderlerin kurduğu barış masasında başka aktörleri de içermesi gerektiğini yazdım.  Bundan birkaç hafta sonra da Gezi olayları patlak verdi ve hükümet daha sonraki iki sene boyunca muhalefetten gelen her türlü eleştiriyi barış girişimini sabote etme hamlesi olarak değerlendirdi. Yani barış süreci AK Parti’nin kendisini korumak için kullandığı bir enstrümana dönüştü. Şunun için söylüyorum; ampirik olarak biz sivillerin askerleri kontrol etmesinin veya Kürt sorununu barışçıl, siyasal yoldan çözümünün demokrasi üretmediğini gördük.

Aslında Kürt sorunun çözümü veya sivil-asker ilişkilerinin denetimi için somut anayasal bir adım atılmamasının demokratikleştirmeyi getirmediğini söylemek daha doğru olmaz mı?

Evet. Bunu söylemek gerekiyor.  Demek ki ortada başka bir değişken var. Türkiye’nin demokratikleşmesi bu sorunların çözümünü beraberinde getirebilir. Bunu gözden kaçırdık. 2002’den bu yana Erdoğan’ın demokrasi konusundaki samimiyeti ya da demokratik kurumlar konusundaki samimiyeti şu anda baktığımız yerden oldukça sorgulanabilir noktadaydı. Muhalefeti kriminalize etmek, medya üzerindeki hakimiyetini arttırmak, piyasa aktörleriyle hiyerarşik ilişki kurmak, kendine bağlı bir sivil toplum yaratmak gibi adımların sinyallerini Erdoğan çok önceden vermişti. Fakat biz, bizi bekleyen nurlu ufuklar, bizi bekleyen gelecek için bunu sineye çektik. Türkiye’nin liberalleri bunu biraz sineye çekti. Demokrasi olmadan, demokrasiyi teminat altına alan anayasal kurumlar inşa edilmeden bu sorunlara eğilmek, Erdoğan tarafından iktidarını konsolide etmek için bu sorunları araçsallaştırmasından başka hiçbir işe yaramadı. O yüzden 2015 yılında masayı devirip tekrar militarist, güvenlikçi bir söyleme döndüğü zamanda bu samimi bir milliyetçiliğe, samimi bir güvenlikçiliğe tekabül etmiyor. Nasıl barış süreci araçsallaştırıldıysa şu anda savaş süreci Erdoğan tarafından araçsallaştırılıyor.

Peki, Suriye’de atılacak bir adım yani bir olası bir savaş Türkiye’yi nasıl etkiler?

Bunlar iç içedir. AK Parti içindeki muhalefeti artık Erdoğan’dan ayrıştıran nedenlerden bir tanesi Suriye’de ilerleyiş tarzı oldu. Geldiğimiz noktada, Erdoğan’ın durduğu noktada kişiselleşmiş bir rejim, bütün kurumların tek bir kişiye bağlı olduğu, parlamenter, demokratik prensiplerin artık askıda olduğu, başkanlık sistemiyle yönetilen bir durum yaşıyoruz. Bunun devam edebilmesi için de, Erdoğan’ın bazı dış politika hamlelerine ihtiyacı var. Bu hamleler beraberinde Erdoğan’ın ülke içerisinde kurduğu ittifakı da değiştiriyor. 7 Haziran’dan sonra Erdoğan tekrar parlamento çoğunluğunu sağlayabilmek için veya başkanlık sistemini geçirebilmek için ittifak sistemi içerisine girdi. Bu ittifak sisteminin aslında her partnerinin kendisine göre öncelikleri var. Mesela, MHP için öncelik Kürtlerle mücadele etmek, Kürt sorununu güvenlik meselesi olarak ele almak ve amansız bir mücadele vermek. Ulusalcı kanadında ise öncelik Avrasyacı aktörlerle işbirliği yapmak, yine Kürtlerle savaşmak hatta Avrasya ülkeleriyle işbirliği yapmanın bu savaşın önünü açacağını düşünüyorlar. Erdoğan içinse mesele iktidarını korumak. İktidarını korumak için bu partnerlere ihtiyacı var. Olağanüstü durumlara ihtiyacı var. Bunun içinde özellikle Rusya’yla iyi ilişkiler kurması gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye bu ittifakın ihtiyaçları doğrultusunda Suriye’de Rusya’ya yakınlaşıyor, içeride milliyetçileşiyor ve rejim karakteristiği olarak kişiselleşmiş, keyfi bir yönetim içerisine sürükleniyor. Bunun da devletçilikle filan alakası yok, bunu da belirteyim.

Neden?

Çünkü devletçilik daha kurallı, bürokrasinin kişiler yerine büroya bağlı olduğu, devletin şahıslardan bağımsız özerk bir kişiliğinin olduğu bir siyasal sistemdir. Fakat Türkiye’deki mesele devletin tamamen kişilere bağlı olduğudur. Dolayısıyla bir devletçilikten ziyade bir milliyetçilikten, bir güvenlikçilikten ve ideolojik bir Avrasyacılıktan bahsetmek daha doğru olur. Erdoğan’ın geldiği bu nokta, bahsettiğim yatay düzlemde onu Babacan ve Davutoğlu’ndan ayırıyor. Çünkü Ahmet Davutoğlu ideolojik olarak milliyetçi ve güvenlikçi bir perspektiften ziyade daha İslamcı bir yaklaşıma sahip. Gerçekten de bir İslamcıdır. İslam, Müslüman kardeşliği üzerinden bir dış politika yürütüyor. Bu artık yok.

Geçtiğimiz aylarda, “Konu terörle mücadeleyse bizi kimse konuşturmasın. 7 Haziran-1 Kasım arasındaki teröre karşı mücadeleyi biz yaptık” dedi. 7 Haziran- 1 Kasıma arasındaki yaşananlara bakınca yeniden siyasete dönme niyetinde olan bir siyasetçi için bu söylemi nasıl yorumluyorsunuz? Dış politikada “İslam kardeşliği” varsa iç politikada bir kardeşlik yok galiba…

Yok. Ahmet Davutoğlu’na göre en iyi Kürt AK Partili, Müslüman olan, muhafazakar bir hayat yaşayan Kürt’tür. Yaptığı bu açıklama basit bir hata değil. Yeni çıkan siyasi partiler hemen kriminalize edildiği için ve vatana ihanetle suçlandığı için Davutoğlu böyle bir ithamla karşı karşıya kalmamak için kendisinin ne kadar vatansever olduğunu, teröre karşı çok azimli bir mücadele gerçekleştirdiğini göstererek ortaya koydu. Bir de Davutoğlu’nun şöyle bir durumu var; 7 Haziran’dan sonra Türkiye İncirlik üssünü IŞİD karşıtı koalisyonun kullanımına soktu. Dolayısıyla bugün tartıştığımız güvenli bölge şartı 2015 senesinde Türk Dışişleri tarafından İncirlik üssünün kullanımı karşısında pazarlık masasına koyduğu bir şarttı. 7 Haziran seçimleri sonrasında Türkiye kendi içindeki Kürtlerle çok militarist bir sürece girdi ancak Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlerin işine yarayabilecek eylemlerde de bulundu.

Nedir bunlar?

Mesela, İncirlik üssünün açılması. Menbiç’in IŞİD’in elinden kurtarılması ve Kürt güçleri tarafından veya Suriye Demokratik Güçleri tarafından kontrol edilmesinde Türkiye’nin katkısı var. Bunu söylemek lazım. Türkiye’de AK Parti hep aynı çizgideymiş gibi bir izlenim var ama bu süreç içerisinde AK Parti’nin çok büyük dalgalanmaları oldu. O yüzden Ahmet Davutoğlu’nun muhafazakar Kürtlerle kucaklaşma, muhafazakar olmayan Kürtlerle de Amerika üzerinden pragmatik bir şekilde ilişkiyi devam ettirme gibi bir eğilimi var. Hendek savaşları da hem Kürt siyaseti tarafları hem Türk siyaseti tarafları açısından kabul edilir bir şey olmadığı için orada yürüttüğü mücadeleyi söylemekten çekinmiyor. Bundan taraftar kaybedeceğini düşünmüyor. Gerçek böyle olmayabilir.

“AK PARTİ İÇERİSİNDE BİR KARGAŞA, BİR İÇ ÇEKİŞME GÖREBİLİRİZ”

Peki, Ali Babacan ve Abdullah Gül’ün buradaki konumu nedir?

Çok daha farklı. Ne Davutoğlu’nun pragmatik İslamcılığı, ne Erdoğan’ın otokratik Avrasyacılığı; onlar daha liberal bir konumdalar. Daha evrensel bir dille konuşmaya gayret ediyorlar. Bu dilde, uluslararası hukuk, Türkiye’nin altına imza attığı sözleşmeler, evrensel insan hakları değerleri, ekonomide genel-geçer teorilerin uygulanması, daha özgür bir devlet, daha özgür bir bireyi içeriyor.

Dediklerinizin dışında daha sessiz kaldıkları bir görünüm var. Örneğin, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ın helikopterle bahçesine indikleri ziyaretinin ardından sessizliği tercih etmesi çok eleştirilmişti. Her iki isminde bu sessizliğini nasıl değerlendirirsiniz? Doğru bir siyaset mi bu?

Bu onların maalesef siyaset biçimleri. Türk sağı politikayı susarak yapmayı tercih ediyor. Türk solu, kendi içinde mağduriyetler, bölünmeler yaşar ve her şey göz önünde olur. Ama Türk sağ hareketinin içerisinde kol kırılır yen içinde kalır gibi bir anlayış vardır. O yüzden konuşarak değil, susarak siyaset yaparlar. Susmalarından anlam çıkarırsınız. Daha gizli kapılar ardında politika yapılır. Bu Türk sağına özgü bir hastalıktır. Siyasi parti dediğiniz şey, her şeyin kamuoyunun gözünün önünde cereyan etmesi için tasarlanmıştır. Bu yüzden bir siyasi partiler kanunumuz var. Her şey halkın gözü önünde cereyan edecek ki halk ona göre karar versin. Maalesef sağ hareketler içinde bulundukları siyasi yapıları liderinin eleştirilebildiği, içeride tartışmaların yaşandığı, medeni bir şekilde parti görüşlerinin temsil edildiği yapılar olarak algılamak yerine bir dergah gibi algıladıkları için çok büyük sıkıntılar ortaya çıkıyor.

Peki, bir erken seçim tartışması da var. Ali Babacan ve Abdullah Gül bu siyasi atmosfer içinde bu tutumları sürdürülebilir mi?

Artık değil. Ali Babacan’ın istifa etmesini çok cesurca karşılıyorum. Abdullah Gül’ün kayyum meselesinde attığı tweeti çok memnuniyetle karşılıyorum. Fakat bunlar yeterli değil. Bir siyasi hareket başlatacaksınız, bu belli. Bu ülke en sıkıntılı zamanlarında bile siyasetçilerinin konuştuğu bir ülke oldu. Darbe zamanlarında da çıktılar konuştular. Siyaset konuşarak yapılır. Mevcut bir Türkiye okumanız olacak. Bunun vahim bir tablo olduğunu iddia edeceksiniz ve kendi kurtuluş reçeteniz olacak. Şimdi bunu yapmaları gerekiyor.

Sizce yaparlar mı? Ne zaman yaparlar? Bir tahmininiz var mı?

Bir bilgim yok. Ancak Türkiye’de siyasetin tansiyonu düşmüyor. Siyasetçilerin pozisyon almak için, bir siyasi hareket inşa etmek için çok vakitleri olduğu kanaatinde değilim. Çünkü siyasetçiler risk almadıkları zaman toplumun kendisi riskin odağında oluyor ve devletle baş başa oluyor. Mesela, kayyum meselesinde Muharrem İnce, Ekrem İmamoğlu, Temel Karamollaoğlu, Abdullah Gül gibi isimler çıktılar ve bunun hukuki değil siyasi bir karar olduğunu söylediler. Eğer bu isimler sussaydı, hükümetin hamlesi bir ulusal güvenlik ihtiyacından kaynaklı mecburi bir politika olarak algılanacaktı ve bunu eleştiren herkes kriminalize olacaktı. Fakat bu isimlerin siyasetçi olarak konuşması alınan kararın ulusal güvenlikten ziyade siyasi ve tartışmaya açık bir hale getirdi. Böylece toplum da rahatladı, herkes fikrini söyleyebildi. Siyasetçinin oynadığı rol bunun için çok önemlidir. Böyle bir role çok ihtiyaç var. Özellikle iktidarın performansından, AK Parti’nin yönetilme tarzından ve ekonomik koşullardan çok rahatsız bir muhafazakar kitle var ve bu insanlar konuşmaya çok çekiniyor. Ali Babacan’ın burada rolünü iyi oynaması gerekiyor. Şu an Babacan ve Davutoğlu yatay düzlemdeki rakipler. Bir de dikey eksendeki rakipleri var.

Kimdir bunlar?

Erdoğan’ın çizgisini kabul etmiş ve Erdoğan’ın temsil ettiği merkeze doğru yarış ve rekabet içerisinde olan aktörler. Mesela, Süleyman Soylu’nun temsil ettiği popülist devletçilik anlayışı. Ya da Berat Albayrak’ın temsil ettiği; medya ve sivil toplum üzerinden örgütlenen, Erdoğan kültünü inşa ederek Erdoğan dışı alternatifleri düşünememe makinası. Bunun yanı sıra bir de İslamcı cemaatler ve tarikatlar var ve bunların kabine içerisinde temsilcileri var. Mesela, Abdülhamit Gül, daha İslamcı bir kökenden geliyor. Soylu, daha devletçi bir kökenden geliyor. Albayrak, daha kişi kültüne dayanan, Erdoğan dışında hiçbir ideolojik perspektifi kabul etmeyen ve aileden gelen birisi. Bunların hepsinin temsil ettiği bir çıkar gurubu var ve bunlar dikey eksen içerisinde merkeze hücum ediyor. Bu aslında bir patlamanın habercisi. Çünkü bir taraftan yatay eksendeki ideolojik rakipler popülarite kazandıkça Erdoğan’ın temsil ettiği kuvvet merkezi zayıflayacak ve zayıfladıkça da dikey eksenden merkeze gelen aktörlerin de birbirleriyle çarpışma hızı artacak. Şu an medya üzerindeki baskından dolayı ne olup bittiği çok bilemesek de çok tahmin edilemez bir anda, çok tahmin edilemez bir zamanda AK Parti içerisinde bir kargaşa, bir iç çekişme görebiliriz.

“İKTİDARLARIN PKK’YI MUHATAP ALMAKTAN DUYDUKLARI MUAZZAM BİR HAZ VAR”

CHP’nin yerel seçimlerde Kürt seçmenle birlikte hareket ettiklerini gördük. Özellikle İmamoğlu çevresinde bir buluşmaları oldu. İmamoğlu’na, Diyarbakır’da “Başkanım” dediklerini de gördük. CHP ve HDP ve seçmenlerdeki bu yakınlaşma 2023’e kadarki süreçte Türkiye siyasetini nasıl şekillendirir?

Bu yakınlaşmayı bozmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Kürt hareketini hükümet elinden geldiği kadar kiriminalize edecek. Ortada şöyle bir denklem var ve bu hiç tartışmıyor; sadece bu hükümetin değil bugüne kadarki tüm iktidarlar için söylüyorum, PKK’yı muhatap almaktan duydukları muazzam bir haz var. Kürt hareketini PKK’nın temsil etmesi Türk hükümetlerinin çok arzu ettiği bir şey oldu. PKK’yı Kürt meselesinden ayırmayı hiç tercih etmediler. PKK’yla savaştığı zaman Kürt meselesini çözdüğünü zannediyorlar. Fakat her iki durumda da PKK’nın kabul edildiği bir durum söz konusu. Halbuki barış süreçlerinde şunu görüyoruz; etnik terör örgütlerini muhatap olarak kabul etmeden siyasal, meşru ve etnik partilerin yolunu açmak, siyasete katmak medeni ülkelerin öncelikli tercihi. Buradan şunu söylemek istiyorum; HDP’nin PKK’yla olan bağları rahatsız edici. Fakat HDP’nin PKK’yla olan bağları aynı zamanda Kürt hareketinin de toptan bir şekilde terörle mücadele adı altında bastırılmasının yollarını döşüyor. Dolayısıyla Kürt sorununu çözmek isteyen samimi bir hükümetin yapması gereken şey; siyasal partiyi etnik terör örgütüyle bağlantılarından dolayı topyekun ortadan kaldırmak yerine siyasal partinin oynama alanını genişletmek olmalıdır.

Selahattin Demirtaş’ın konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demirtaş, HDP’yi meşru bir siyasi parti olarak algılıyor ve meşru bir konuma oturtmaya çalışıyor. Sadece etnik bir azınlığın değil Türkiye’deki bütün azınlıkların partisi olarak yeniden formüle etmeye çalışıyor ve Kürt hareketi içerisindeki ılımlıları temsil ediyor. Benzer şekilde AK Parti içerisinde de radikaller ve daha liberaller var.

“İMAMOĞLU TÜRK SİYASİ TARİHİNİN EN APOLİTİK  FİGÜRLERİNDEN BİRİ”

CHP içindeki devletçiler ve halkçılar gibi… Peki, Ekrem İmamoğlu?

Eski usul CHP’liler Ortodoks bir yaklaşımla, sorunların çözümünü diyalog vasıtasıyla toplumun diğer kesimleriyle konuşarak, müzakere ederek çözme konusunda çok mahir değiller. Bunu istemiyorlar. Bunu ana ilkelerden taviz vermek olarak kabul ediyorlar. Fakat böyle yapınca seçim kazanamıyorsunuz. Demokratik bir ülkede böyle siyaset yaparsanız seçim kazanamazsınız. Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı şey; CHP içerisindeki yenilikçileri ve liberalleri temsil etmek. Toplumun bütün kesimleriyle konuşmak. Onlarla önyargısız iletişim kuracağını söylemek oldu. Aslında İmamoğlu, Türk siyasi tarihinin en apolitik figürlerinden bir tanesi.

Apolitik?

Evet. Politik olarak kendisiyle toplumun diğer kesimleri arasında bir baraj kurabilecek her hangi bir net açıklaması olmadı. Bu tür açıklamalardan imtina ediyor. Bu şekilde de başarı geliyor. Mesela, CHP’nin temel ilkelerini seçim süreci boyunca tekrarlasaydı ya da kendi ütopyalarından, nasıl bir ülke kurmak istediğinden bahsetseydi toplumun diğer kesimleriyle diyalog imkanı kalmayacaktı. Bunun yerine siyaset yapma yöntemini öne çıkardı. Bu da herkesle müzakere etmek. Böylece CHP’yle HDP’nin liberalleri arasında bir diyalog zemini oluşabildi. Bundan rahatsız olanlar, eski usul CHP’yi destekleyenler ve eski usul Kürt hareketini destekleyenler olacaktır.

“HÜKÜMET SURİYE’DE TEK TARAFLI OPERASYON BAŞLATIP FATURAYI ABD İLE SAVAŞA KESECEK”

Peki, son olarak hem Suriye hem de Türkiye’nin iç sorunları ile ilgili bir yorum almak isterim. Türkiye, Suriye’de Rusya ile müttefik ama ABD ile güvenli bölge konusunda birlikte çalışıyor. Hatta bunun ardından Rusya İdlip’de Türk askeri konvoyuna saldırı düzenledi. Savaş riskiyle karşı karşıya kaldık. ABD ile ilişkiler, bu güvenli bölge anlaşmasının Türkiye’nin iç siyasetine etkileri ne olur? Yakın ve uzun vadede Türkiye’yle ilgili öngörüleriniz nedir?

Hükümetin içinde bir bölünmüşlük olduğu kanaatindeyim. Hulusi Akar’ın realiteyi iyi kavradığını düşünüyorum. Güvenli bölge anlaşmasını ABD ile müzakere etmek, Kürt sorununda tansiyonu düşürmek ve Türkiye’deki siyasetin tartışma eksenini Kürt sorunundan uzaklaştırmak gibi bir realite var. Türkiye bunu yapmak zorunda. Her akşam asker dizisi çekerek, her siyasetçiyi PKK’yla özdeşleştirerek ve meşru Kürt siyasetçilerini kriminalize ederek siz ABD ile ortak bir güvenli bölge kuramazsınız. Müzakerelerde yol alındığı ortaya çıktıktan sonra iki gelişme oldu; üç belediye başkanı görevden alındı ve İdlib’te Rusya Türk askeri konvoyuna saldırıda bulundu. Buna karşı ilk açıklama Türk Dışişleri Bakanlığı yerine Savunma Bakanlığı’ndan geldi. Biraz önce bahsettiğim Türkiye içindeki ittifak meselesi burada kendisini ortaya koyuyor. Ahmet Türk’ü görevden almanız demek sizin bilinçli olarak bir mesaj verme kaygısı taşıdığınızı gösterir.

Nedir?

Ahmet Türk gibi makul, barışçı, konuşulabilecek, devlet terbiyesi olan, her şeyden önce köprü vazifesi görebilen bir insanı gidip PKK’yla işbirliği suçlamasıyla görevden almanız demek bunun bir tepki olduğu düşüncesini uyandırıyor. Akar ile ABD arasındaki güvenli bölge anlaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyorum. Rusya’nın İdlib’de verdiği reaksiyonun da aynı şekilde bu anlaşmaya bir tepki olduğuizlenimi edindim. Dolayısıyla, Türkiye’nin içinde bulunduğu ikilem; ya ABD ile ortak bir güvenli bölge kurup, Kürt sorununda tansiyonu düşürüp normalleşecek ya da Rusya’yla kurduğu ittifak devam edecek ve bu ittifaka yaslanarak ABD ile güvenli bölge kurmak yerine tek taraflı bir Suriye operasyonu işine girişecek. Bu da Türkiye’yi toplumsal olarak tekrar kutuplaştıracak, normalleşmeyi öteye atacak ve Türkiye’nin ekonomisini zarara uğratacak.

Hangisi olur?

Soru şu; acaba Türkiye’deki mevcut koalisyon bunlardan hangisini istiyor? Kanaatimce hükümet, Rusya’nın desteğiyle ABD’nin izni dışında Suriye’ye tek taraflı operasyon yapmak, orada ABD güçleriyle karşı karşıya gelmek, bunu iç politikada milliyetçiliği ve güvenlikçiliği yükseltmek için kullanmak, yeniden olağanüstü zamanlar yaratmak gibi bir stratejiye yönelmek isteyebilir. Çünkü bahsettiğim AK Parti içindeki karmaşa, Ekrem İmamoğlu’nun yükselen popülaritesi, CHP ile HDP’nin konuşabiliyor olması, bunların hepsi, aslında normal bir ülke içerisinde Erdoğan’ın artık başkan seçilemeyeceğini, AK Parti’nin parlamentoda artık çoğunluğu sağlayamayacağını gösteriyor. Bunu siyaseten önlemenin artık pek bir yolu yok. Olağanüstü bir koşul yaratarak muhalefeti yeniden bastırmak, CHP’yi, İYİP’i, Kürtlere karşı tavır almaya zorlamak, ekonomik yıkımın faturasını ABD ile savaşa kesmek ve bütün toplumu güçlü bir liderin arkasında kenetlenmeye çağırmak hükümetin daha tercih edebileceği stratejidir.

Ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini NATO ülkeleriyle yapan NATO üyesi bir ülkenin bahsettiğiniz seçeneği seçip uygulaması, NATO üyeliği zaten tartışmalıyken çıkışını da ifade eder. Bu göze alınabilir mi?

Dediğim gibi, iktidar bloğunun dış politikasıyla Türkiye’nin dış politikasını, iktidarın çıkarıyla Türkiye’nin çıkarını birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Türkiye’nin ulusal çıkarına uygun olan hamleler yapıldıkça iktidar bloğu Türkiye normalleştiği için kaybetmeye başlıyor. Mevcut durum, iktidar bloğunun bir şekilde siyaset dışı hamlelerle; yarı siyasi yarı güvenlikçi hamlelerle iktidarını devam ettirmesini beraberinde getiriyor. Ben kötümser olanlardanım.

[Eylem Yılmaz] 29.9.2019 [Kronos.News]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder