Dünya Bankası'ndan Çin'e soruşturma 'Kredi Toplama kampları için mi alındı '

Dünya Bankası tarafından Çin'e verilen 50 milyon dolarlık kredinin ülkedeki Uygur Türklerine karşı baskı amaçlı kullanıldığı iddia edildi. Dünya Bankası yaptığı yazılı açıklamada, verdikleri kaynakların eğitim dışında herhangi bir amaçla kullanıldığına dair bir gösterge bulunmadığını ancak dosyayı yeniden incelemeye alacaklarını kaydetti.

DİKENLİ TEL, BİBER GAZI SİLAHI ALINDI

Euronews'te yer alan habere göre, ABD merkezli Foreign Policy dergisinde yer alan iddiaya göre Çin, Dünya Bankası'ndan aldığı 50 milyon dolar değerindeki krediyi dikenli tel, biber gazı silahı ve kurşun geçirmeyen yelek gibi malzemeler satın almak için kullandı. Ancak dergi bu satın almaların, program kapsamında elde edilen parayla mı yoksa başka finansmanlar sayesinde mi yapıldığının kesin olmadığını belirtti.

'YENİDEN İNCELEME BAŞLATILACAK'

Dünya Bankası ise iddiaya yanıt olarak yayımladığı bildiride, "Dünya Bankası tarafından verilen kaynakların, projenin finansmanı sözleşmesi kapmasının dışında kullanıldığına dair herhangi bir bulgu tespit edilmemiştir." ifadelerine yer verildi. Banka, buna rağmen konu hakkında yeniden bir inceleme başlatacaklarını ve gerekmesi durumunda önlem alacaklarını açıkladı.Amerika Birleşik Devletleri Kongresi üyeleri James McGovern ve Marco Rubio, geçtiğimiz günlerde Dünya Bankası başkanı David Malpass'a gönderdikleri bir mektupla Çin'e verilen kredi konusunda endişelerini dile getirmişti.2015 yılında onaylanan söz konusu kredi, azınlıkların hayat kalitesini artıracak meslek eğitim kuruluşlarında kullanılması amacıyla verilmişti.İnsan hakları dernekleri, Çin'in Müslüman azınlığı olan Uygur Türklerine karşı ülkede çok sert bir baskı politikası takip edildiğini ve yaklaşık bir milyon kişinin kendi rızaları dışında kamplarda tutulduğunu belirtiyor. Pekin ise bu kampları, İslamcı radikalizmin durdurulması amacıyla kurulmuş birer "mesleki eğitim merkezi" olarak adlandırıyor.

[Samanyolu Haber] 31.8.2019

Türkiye'deki kayıp ve kaçırılanlar Avrupa Parlamentosu ve AİHM önünde anıldı

Birleşmiş Milletler 2011 yılından bu yana 30 Ağustos'u Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü olarak anıyor.

Human Rights Defenders İnsan Hakları Savunucuları Derneği öncülüğünde bir grup aktivist Fransa Strasbourg'ta  Avrupa Konseyi ve AİHM önünde #ZorlaKaybedilenlerNerede eylemi gerçekleştirdi.

BM 30 Ağustos 'Dünya Zorla Kaybedilenleri anma gününde' Türkiye'de kaçırılan, zorla kaybedilenlerin fotoğraflarını taşıdılar Almanya ve Fransa'nın çeşitli şehirlerinden gelen aktivistler  Türkiye'de ve Dünyada kaçırılan insanların haklarını savunmak çağrıda bulundular.

İngilizce ve Türkçe okunan basın açıklamasında Uluslararası Kamuoyu  Türkiye'de olan hukuksuzlara duyarlı olmaya çağrıldı

Etkinlik sonrası görüşleri sorulan HRD Genel Sekreteri Oğuzhan Albayrak Dernek olarak 'Türkiye'de yaşanan kaçırılmaların, işkence iddialarının ve hukuksuzlukların takipçisi olduklarını söyledi. Bu konuda daha fazla kişinin ses vermesini ve tepki göstermesinin önemine dikkat çeken Albayrak dernek olarak mağdurlara her türlü desteği vereceklerini söyledi

Eylemde Cumartesi Anneleri de unutulmadı. 753 haftadır kayıplarının bulunmasını isteyen annelere destek verildi.

İşte “Zorla Kaybedilme Kurbanlarını Anma Uluslararası Günü” açıklamasının tam metni:

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi ile, bütün hakların ve özgürlüklerin varlığı için ön koşul olan yaşam hakkı koruma altına alınmıştır. Yaşam hakkı, en önemli temel haktır ve hukuk devletinin de en temel değeridir.

Bu uluslararası norma göre, yaşam hakkının güvence altına alınması için devletçe, etkili bir hukuksal korumanın garanti edilmesi gerekmektedir.

Bugün burada, 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilme Kurbanlarını Anma Günü vesilesiyle, Türkiye de yaşanan kayıp ve kaçırılma hadiselerine dikkat çekmek istiyoruz.

Son zamanlarda, gazeteci, akademisyen, kamu görevlisi on binlerce insanın işinden atılıp, binlercesinin hapsedilmesi, yüzlerce şirketin mal varlıklarına el konulması ve onlarca TV ve Gazetenin kapatılarak medyanın susturulması gibi insan hakları ihlalleri ile gündemde olan Türkiye’de ne yazık ki yaşam hakkı da ihlal edilmektedir.

Zorla kaçırılma vakaları Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni bir vaka değildir. 12 Eylül süreci sonrası giderek artan bu eylemler 1990’lı yıllarda özellikle sisteme uymayan Kürt ve Sol görüşlü vatandaşları hedef almıştır. 1995 yılından bu yana kayıp çocuklarını arayan Cumartesi Annelerinin feryadı dinmek bilmiyor. Yarın, 753 Haftadır devam eden haklı arayışlarını, yine Devletin kendilerini sıkıştırmaya çalıştığı küçük bir sokakta gerçekleştirecekler.

BM Zorla Kaçırılma Çalışma Grubu tarafından Türkiye’ye sorulan ve bu dönemleri kapsayan 202 kayıp vakası bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti makamları bunların 79’una hâlihazırda yanıt verememiştir.

Bu acılar devam ederken yeni kayıp ve kaçırılma hadiseleri yaşanmakta, Anne ve babalarla birlikte eşler ve çocuklar da feryat etmekte ve adalet istemektedir. 2016 yılından bu yana Türkiye’de, 27 vatandaşı zorla kaçırılması vakası bulunmaktadır. Geçmiş dönemin beyaz Toroslarının yerini bugün siyah Transporterlar almıştır.

Mağdurların aylarca hangi koşullarda ve nerede oldukları bilinmemektedir. İşkence ve diğer kötü muamelelere maruz bırakıldıktan sonra insan mantığına hakaret eden açıklamalarla devletin karanlık dehlizlerinden çıkartılmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca herkesin yaşam hakkı koruma altına alınmıştır. Bu, aynı zamanda yaşamları tehlikede olan insanların da korunacağı anlamına gelmektedir.

Buradan, Türkiye’de ki Yargı Makamları başta olmak üzere, tüm yetkili makamları Devlet’in tek adam rejimine dönmesine engel olmak için, hukuka uymaya, kayıp ve kaçırılma vakalarına bir an evvel çözüm bularak yaşam hakkını korumaya ve insanlık ve hukuk adına sorumluluk sahibi olmaya davet ediyoruz.

AİHM ve BM İnsan Hakları Komitesi başta olmak üzere tüm Uluslararası Kuruluşların, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine duyarlı olup denetim ve hesap sorma yetkilerini kullanmalarını bekliyoruz.

Ve bir insan hakları örgütü olarak insanlık ve hukuk adına hesap soruyoruz:

– Fehmi Tosun nerede?
– Kenan Bilgin nerede?
– Hayrettin Eren nerede?
– Rıdvan Karakoç nerede?
– Hüseyin Morsümbül nerede?
– Mustafa Yılmaz nerede?
– Gökhan Türkmen nerede?
– Yusuf Bilge Tunç nerede?

[Samanyolu Haber] 31.8.2019

Hicret, Aşure ve Göz Yaşartan Hüzün… [Fikret Kaplan]

Muharrem Ayı, hicretiyle, Aşuresiyle; göz yaşartan hüznüyle… değerlendirilmesi gereken bir Hizmet mevsimi olarak başlıyor bugün… Allah’a şükürler olsun ki samimi hizmet insanları, yaşadıkları Kerbelalar ne kadar zor da olsa dilsiz şeytan olup kalmadılar…çıktıkları Hicret’le peygamberlerin yolunda olduklarını gösterdiler. Bugün olduğu gibi dün de o Kerbela’da olsaydılar haksızlıklar karşısında susup kalmayacaktılar. Çünkü onlar, hiçbir zaman zulmedenlerden olmadılar!.. Zulmü görüp ses çıkarmayan dilsiz şeytanların tarafında durmadılar. Bir menfaat için sesini yükseltmeyen talihsizler gibi devrilmediler!.. İtiraz etmeyenlerden fersah fersah uzak kalmayı tercih ettiler!

Muharrem Ayı, Hicri takvimin ilk ayıdır ve Müslümanlar tarafından feyizli günler olarak kabul edilmiştir. Aşura ya da Aşure günü denilen Muharrem ayının onuncu gününde tarihte pek çok önemli hadise meydana gelmiştir. Aşure, Arapça on sayısı demek olan “aşere”den gelen bir kelimedir. Hem Muharrem ayının 10. günü, hem de geçmiş Peygamberlerin yaşadığı on hadisesinin vuku bulduğu gün olması hasebiyle Aşure olarak ifade edilir.

Hazreti Adem’in tevbesinin kabulü, Hazreti Nuh’un gemisinin tufandan kurtulup Cudi dağının tepesine oturması; Hazreti İbrahim’in ateşten kurtulması, Hazreti Yakub’un oğlu Hazreti Yusuf’a kavuşması ve Hazreti Musa’nın Firavun’un tasallutundan necâtı… bunlardan sadece birkaçı...

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Muharrem ayında oruç tutmanın faziletine dair beyanlarda bulunmuş; hususiyle bu ayın dokuz, on ve on birinci günlerinde oruç tutmayı ashabına tavsiye etmiş; Aşura gününde tutulan orucun, geçen bir yıl boyunca işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olabileceğini müjdelemiştir. (Tirmizî, Savm: 40; İbni Mace 1738)

Bu feyizli ay.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vahşet ve denaetten sıyrılarak, Sevr sultanlığında muvakkaten ikamet buyurduktan sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiği Muharrem ayı.. Müslümanların Hicret’in önemine binaen sene başı olarak kabul ettikleri mukaddes ay…

Hicret aynı o günkü gibi zulümden sıyrılmak için Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasından yola düşmüş yiğitlerle devam ediyor bugün. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabı nasıl Hicret etmişse Hizmet gönüllüleri de yerlerini-yurtlarını, mallarını-mülklerini terk ettiler; “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın da ne olursa olsun!” diyerek hicret yollarına düştüler.

Zira, bir Müslüman için en büyük örnek, peygamberler ve onların izinden gidenlerdir. Bütün peygamberlerin hayatında hicretin önemli bir yeri vardır. Bunu cahiliye putperestliğine bulaşmamış hakikî bir Hıristiyan olan Varaka b. Nevfel çok iyi ifade etmektedir. Efendimiz'e ilk vahiy geldiğinde Hz. Hatice Vâlidemiz, Efendimiz'le beraber Varaka'ya gitmişlerdi. Peygamberimiz gördüklerini anlatınca Varaka durumu şöyle yorumlamıştı:

'Gördüğün, daha önce Hz. Musa'ya vahiy getiren Nâmus, yani Cebrâil'dir. Keşke ben, Senin dine davet edeceğin o günleri görebilsem de kavminin Seni yurdundan çıkaracakları, hicret etmek zorunda kalacağın güne yetişip, o gün Sana destek verebilsem!' Bunun üzerine Peygamberimiz:
'Beni, yurdum Mekke'den çıkaracaklar mı?' diye sormuş,
'Evet, Senin tebliğ ettiğin hakikatleri insanlara anlatan herkes mutlaka düşmanlıklara maruz kalmıştır. Şayet o gün geldiğinde hayatta olursam, Sana gücümün yettiğince yardımcı olurum.' cevabını almıştı." (Buharî, Bed'ü'l-Vahy 1; Müslim, İman 252; Tirmizi, Menakıb 13)
Varaka b. Nevfel bütün peygamberlerin hayatında hicretin mühim bir yeri olduğunu daha risaletinin başlangıcında Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermişti.

Kerbela

Bediüzzaman’ın “ciğersûz/ciğer yakan” bir hadise olarak ifade ettiği “Kerbelâ Hadisesi” de bu ayda…Muharrem ayının onuncu gününde vuku buldu (Hicri 61/Milâdi 680). Hazreti Hüseyin’in şehit edilmesinden dolayı Aşure günü bir yönüyle hüzün hislerini de tetikleyen bir gündür.

Üstad Bediüzzaman’ın ‘…Cevşen-ül Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım. Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali'den (Kerremallahü Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşen-ül Kebir'le daima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım.’ (Emirdağ Lâhikası-1) dediği Efendimiz’in mübarek torunu Hazreti Hüseyin Aşure günü Kerbelâ’da Revan nehri kenarında hunharca katledildi.

Bu mübarek ay, öyle bir kirleniyor ki artık ondan sonra Muharrem ayı dediğimizde aklımıza o geliyor bizim.

Savaşamayacak insanların üzerine gitmek, insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir şeydir. Günümüzde de ülkemiz dahil olmak üzere değişik yerlerde aynı vahşeti görmek mümkündür… İslam dünyasında vahşet içinde aynı zulümler işleniyor.

Bütün bu zulümlerden daha vahim olan şey ise, o vahşet, o denâet, o şenâet, o yalanlar, o iftiralar, o intikam duyguları ve o birilerini karalamalar karşısında Müslümanım diyen, insanım diyen, insan hakları savunucuyum diyen kimsenin sesini çıkarmaması… Dilsiz şeytan kesilip kalması.

‘Siz Seyyidina Hazreti Hüseyin’i çağırdınız, ehl-i beyti ile beraber, çocuklarıyla beraber. Hepsini kılıçtan geçirdiler. E, madem çağırmıştınız, ey Persliler, ne diye onların imdadına koşmadınız? Yezid yerin dibine batsın, Allah’ın cezası bir insan; fakat (zulüm karşısında sessiz kalıp sustuğunuzdan dolayı) sizinkine de Yezidlik denmez mi?’ ***

Birileri kinle hareket ederken, onca insanın, haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan kesilmesi, zulüm yapanlardan daha garip ve acı bir durum. Evet, zalim, zulüm yapıyor; fakat birileri onun zulmüne karşı, “Hayır olmaz bu!” demiyor. Madem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir parçası, ona sahip çıkmak gerekirken durup uzaktan o işe bakma… şehit edildikten sonra da onların orada şehadetleri üzerinde ağıtlar yakma…

‘Bu, insanca bir tavrın işareti değildir! İnsanca tavrın işareti, Sa’d bin Rebî’in Uhud’da yaptığı şeydir! “Rasûllullah (aleyhissalatü vesselam) vefat etti!” diyorlar. Kılıcını çekiyor, ileriye atılıyor: “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz?” diyor. Böyle yapmak gerekmez miydi? Mus’ab ibn Umeyr gibi yapmak gerekmez miydi? Abdullah ibn Cahş gibi yapmak gerekmez miydi acaba? “Allahım! Tam fırsatıdır. Beni burada şehit etsinler; kolumu kol, bacağımı bacak, kafamı kafa… koparsınlar. Ben Senin huzuruna kanlar içinde geleyim. Bana Sen diyesin ki: ‘Abdullah sana ne oldu?’ Ben de ‘Rasûlullah’ın yolunda, önünde kalkan olmaya çalıştım, böyle oldum!’ diyeyim!” demek gerekmez miydi?

Yezid öyle bir Yezid’dir ki, Yezid ismini kirletmiş. Sadece Ehl-i Beyt muhabbetiyle meşbû insanlarda, Alevilerde değil, Sünnî dünyada da Yezid adı yoktur. Hiç koymamışlar. Oysaki Ashâb-ı Bedir arasında, bir tespite göre dört tane, başka bir tespite göre beş tane Yezid vardır. Yezid, Arapça bir kelime, “artar” veya “arttırır” manasına gelen ve çok kullanılan bir kelime. Fakat adeta Yezid ismi adına, Yezid’in dönemi bir dönüş noktası olmuş. Onunla artık Yezid ismi kullanılmayan, başkalarına verilmeyen mel’ûn bir isim haline gelmiş.’ ***

Bu zulmün sebebi ne peki?

Müminim diyen kişilerin dünya saltanatını kaybetme endişesi… Bir vehim… Sadece bir şüpheye binaen yapılan katliamlar, zulümler… Hazreti Hüseyin’in şehadeti de bir şüpheye binaen. Şüphe şu: Bir yerde bu adamlar, tam bizim gibi düşünmediklerine göre, kuvvetli bir şüphe var. Yarın bunlar bize engel olabilir… Dolayısıyla, bunları hemen yok etmek lazım.. Bunların canına okumak lazım. Ne diyordu Yezid?

“Şayet bunlar Kufe’ye varırlarsa, Iraklıların bize karşı çıkmaları bir şüphe teşkil ediyor. En iyisi biz bunların kellesini alalım, dolayısıyla o şüpheye meydan vermeyelim!”

Bugün de buna benzer vehimlerle öyle zulümler işleniyor ki…şuursuz, muhakemesiz insanlar üzüntü duymuyorlar, Allah’a teveccüh etmiyorlar, içlerini Allah’a dökemiyorlar. Haksızlıklar karşısında seslerini çıkarmıyorlar. Çünkü onlar da genel tablodan zehirlenmiş bulunuyorlar. Bir tanesinden müdafaa edici bir ses yükselmiyor.

‘Ben duymadım. Sadece bir zat -büyük diyeceğim bir zat- zannediyorum ya telefon etti veya bir adamı ile haber gönderdi Fakîr’e. “Ben, bu olumsuz şeyler karşısında, az buçuk olumsuzluklarını ifade edince, etrafımdaki müritlerim bile dağıldı!” dedi. Bu, doğru ise şayet, o zatı Cenâb-ı Hak, payidar eylesin! En azından tek başına sahip çıktı.

Burada söylemekten hicab duyuyorum: Kendilerinden bir sesin yükselmesini beklediğimiz insanlar arasında, bundan elli sene evvel Fakîr’e talebelik yapan İlahiyatçılar var, üniversitelerde profesörler var… Yahu insafın ifadesi olarak, yarım kelimelik bir şey söylenemez miydi? En azından, bu ızdırap paylaşılamaz mıydı?!.

Onlar yapmadıkları gibi, kendilerini Allah yolunda zanneden o tekkelerden ve zaviyelerden de hiçbir ses yükselmedi!.. Ama hiçbir ses… “Değme, iyi oluyor. Yıkılmalarında yarar var bunların. Onlar yıkılınca, meydan bize kalacak orada!” mülahazalarına kapıldılar. Böyle tamamen din ile alakalı bir meselede hiss-i rekâbete yenik düştüler. Şeytan, o mevzuda onları nakavt etti; kündeye aldı veya el-enseye aldı ve dolayısıyla yere serdi, hafizanallah.’ diyor yolumuzu aydınlatan Rehber.

Zalim, zulme doymuyor; hain, hıyanete doymuyor… Bunun karşısında sessiz kalma, alakasız kalma, insanlık adına ciddî kayıp sayılır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu buyuruyor zaten. O fesada kilitli şerirler karşısında, o mazlumiyet ve mağduriyete maruz kalanların dertlerini içinde paylaşmıyorsan şayet, onlar ile o derdi hissetmiyorsan, sen onlardan, o mazlumlardan ve o Müslümanlardan değilsin buyruluyor hadiste!.. Öbür tarafta “Sen hele şöyle kenarda dur! Onlar, göreceklerini görecekler, alacakları mükâfatı alacaklar!” denecek. Bu, muhakkak; bunda kimsenin şüphesi olmasın!..

 ‘Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, reca duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak. İmmün sistemim, tamamen “Pes!” dedi bana; “Ben artık bu kadar fecayi’ ve fezayi’ karşısında -bir kısım vücuda musallat olan virüsler ve mikroplara karşı- mukavemet edecek güçte değilim!” diyor bana her an, her dakika. İşte on dakika evvel de ayağıma refleksoloji ile alakalı takunyaları takmış, odanın içinde dolaşıyordum; “Gidemem galiba, namaza gidemem; bu arkadaşların huzuruna çıkamam!” diyordum. Fakat dişimi sıktım, her şeye rağmen…’ diyor bize yol gösteren Rehber…

Peki bu hadiselerin hikmeti ne?

Üstad Hazretleri diyor ki; "Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtri birer vazife başına geçer. Öyle de Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. "İslamiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu."

Bugün de yangın var!.. Bugün de çok ciddi Kerbelalar yaşanıyor dünyada… Onun için Yüce Allah, hicretle sevk etti dünyanın dört bir tarafına. Ruh-u Revân-i Muhammedi’nin her yanda şehbal açmasını murad buyurdu.

O halde, küçük farklılıkları kavga sebebi yaparak hasımlarımızın ekmeğine yağ sürmemeliyiz; Alevîsiyle Sünnîsiyle el ele vermeli ve hep beraber Allah'a yürümeliyiz. Irkî mülahazalara girmeden, mezhep farklılığı gözetmeden ve meşrep ayrılığını "öteki" saymaya vesile etmeden bütün fertlerle dostça yaşamalıyız. Sosyal coğrafyadaki bütünlüğü nazara almalı, ona göre bir hizmet için yol haritası belirlemeli ve herkese karşı aynı saygı ve sıcaklıkla muamele ederek ihtilafların ve iftirakların önünü almalıyız.

Muharrem ayı vesilesiyle iftar sofralarında bir araya gelebilir, aşure ikram edip ağızları tatlandırabiliriz. Alevi-Sünni aynı masa etrafında bir araya gelip bir halka teşkil etmek her zamankinden daha çok önem arz ediyor bugün. Ehl-i Beyt’in ve Kerbelâ şehitlerinin faziletleri, bilhassa Hazreti Hüseyin’in derinliğini anlatarak bütünleşme yolunda bazı meselelerin müzakerelerini yapabiliriz. Aksi halde, kadere taş atma da sayılabilecek şekilde sadece matem havasına bürünmenin ve yas tutmanın bir sevabı söz konusu değildir.

Bütün bu Hizmetlerin yanında, Aşure günü dolayısıyla 'Noah's Pudding' (Nuh'un tatlısı) diye bilinen aşureleri, bulunduğumuz ülkedeki komşularımıza ikram ederek onlarla bir gönül köprüsü de kurabiliriz. Belki ilk başta izah etmekte zorlanabiliriz ama sonrasında: 'Yine mi o tatlıdan getirdiniz?' diye sevinerek kapılarını sonuna kadar açacak ve aşurenizi alıp sizinle yakınlaşacaklardır.

Hasılı, Muharrem Ayı, hicretiyle, Aşuresiyle; göz yaşartan hüznüyle… değerlendirilmesi gereken bir Hizmet mevsimi olarak başlıyor bugün… Allah’a şükürler olsun ki samimi hizmet insanları, yaşadıkları Kerbelalar ne kadar zor da olsa dilsiz şeytan olup kalmadılar…çıktıkları Hicret’le peygamberlerin yolunda olduklarını gösterdiler. Bugün olduğu gibi dün de o Kerbela’da olsaydılar haksızlıklar karşısında susup kalmayacaktılar. Çünkü onlar, hiçbir zaman zulmedenlerden olmadılar!.. Zulmü görüp ses çıkarmayan dilsiz şeytanların tarafında durmadılar. Bir menfaat için sesini yükseltmeyen talihsizler gibi devrilmediler!.. İtiraz etmeyenlerden fersah fersah uzak kalmayı tercih ettiler!

[Fikret Kaplan] 31.8.2019 [Samanyolu Haber]

Doğalgaza bir ayda ikinci zam: Yüzde 15

Doğalgaz fiyatlarına yüzde 14,90 zam yapıldı. Fiyatların 1 Eylül 2019’dan itibaren geçerli olacağı belirtildi. Doğalgaza, 1 Ağustos’ta da yüzde 15 zam gelmişti.

EPDK’den yapılan açıklamada, Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi’nin (BOTAŞ) ilan ettiği doğal gaz toptan satış fiyatları kapsamında, konut tüketicilerinin de dahil olduğu yıllık 300 bin metreküp ve altı tüketiciler için nihai doğal gaz satış fiyatlarında ortalama yüzde 14,90 artışa gidildiği kaydedildi.

[TR724] 31.8.2019

Tatlıdan vazgeçemiyorum diyenlerdenseniz…

Pek çok insan için diyetlerin en büyük zorluklarından biri de tatlı tüketiminin yasaklanması ya da sınırlandırılması. Birçok kişi gün içerisinde bastıran tatlı krizleri nedeniyle diyetini bırakabiliyor. Bir o kadar da “Ben diyet yapamam, tatlı seviyorum” diyerek kilo verme sürecine yaklaşmıyor. Diyetisyen Rumeysa Kalyenci, tatlının diyete engel olmayacağını, aksine tatlı yenerek de kilo verilebileceğini söylüyor. ’’Diyet yapanlar en çok gün içerisinde gelen tatlı krizlerinde zorlanırlar. Ancak diyet yaparken tatlıyı tamamen hayattan çıkarmak gerekmez. Sadece ne zaman, hangi tatlının, ne kadar tüketileceğini bilmek gereklidir. Tatlı kontrollü yendiği takdirde diyet yaparken oluşan olumsuz ruh halini olumluya çevirebilir ve stresi azaltabilir.’’ diyor.

Diyetisyen Rumeysa Kalyenci’nin tavsiyeleri şöyle: Sütlü tatlılar, pişirirken süt kullanılması nedeniyle oldukça besleyicidir ve hamurlu-şerbetli tatlılara göre kalori değerleri daha düşüktür. Bu yönleriyle, özellikle çocukların günlük beslenmesinde sütlü tatlının yer alması daha fazla önerilmektedir. Sütlü tatlılar sayesinde sütün içerdiği besin öğelerinin vücuda alınması sağlanmaktadır. Ayrıca sütlü tatlılarla birlikte iyi kalitede protein, D, A ve B vitaminleriyle fosfor gibi minerallerin alınması da mümkündür.

Şekersiz pişirin kaloriyi düşürün

Sütlü tatlılara şeker ekleyerek pişirmek kaloriyi düşürmede yardımcı olacaktır. Şekersiz olarak pişen ve içine meyve eklenen sütlü tatlılar hem tatlı krizlerini önleyecektir hem de sağlıklı olacaktır. Özellikle ananas gibi şeker tadı baskın olan meyveler seçilirse tatlı ihtiyacı bir o kadar karşılanabilir. Meyve tercih etmeyenler için düşük kalorili tatlandırıcılar veya bal-pekmez tercih edilebilir.

Sütün yağına dikkat edin

Diyet yaparken sütlü tatlı yapmak isteyen kişiler bazı kuralları göz ardı etmemelidir. Örneğin sütün yağ oranı önemlidir. Yağsız süt tercih edildiğinde kural ihlal edilmemiş olunacaktır. Sütlü tatlı yapımında dikkat edilmesi gereken bir başka besin pirinçtir. Sütlaç yaparken kullanılan pirinç diyetin bozulmasına neden olabilir. Ancak beyaz yerine esmer pirinç kullanılırsa sağlıklı bir dengeleme yapılmış olur.

Tok karnınıza tüketmeyin

Diyet döneminde hangi tatlıyı yiyeceğiniz kadar, ne zaman yiyeceğiniz de çok önemlidir. Karnınızın aç olması, midenizin dolu olması, uyandığınız an ya da uyku öncesi dönemler hesap edilerek tatlı tüketilmesi çok daha sağlıklı olacaktır. Tatlı yemek için en doğru zaman yemekten birkaç saat öncesi ya da sonrasıdır. Bunun için ara öğünlerden herhangi birini tercih edilebilir. Hiçbir zaman tok karnına yememeye, uykudan önce sütlü tatlı tüketmemeye özen gösterilmelidir.

Bir kase sütlaçla dengeleme

Sütlaç, diyetlerde ya da dengeleme yaparken tüketilebilecek bir tatlıdır. Süt, şeker, esmer pirinç ana malzemeleri ile hazırlanabilecek sütlaç, hafif olduğu kadar besleyicidir. Bir kase sütlaç için günlük beslenmeden bir dilim ekmek, bir bardak süt ve bir adet meyve çıkarılması yeterli olacaktır.

[TR724] 31.8.2019

“Emniyet’in ‘Ugan ve Kaya cevabı’ devletin nasıl ayaklar altında olduğunu gösteriyor”

İnsan hakları aktivisti, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün 6 ay önce istihbarat veya güvenlik birimleri tarafından kaçırılan Yasin Ugan ve Özgür Kaya ile ilgili soruya skandal bir cevap verdiğini açıkladı.

Emniyet, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun Ugan ve Kaya’nın nerede olduğuna ilişkin soruya, “Bizde böyle bir kaçırılma veya kayıp şikayeti yok!” diye cevaplamış. Ugan ve Kaya’nın eşlerinin 6 aydır her türlü kuruma başvuru yaptığını belirten Gergerlioğlu, “Bu cevap, bize Türkiye’de devletin nasıl ayaklar altında olduğunu gösteren çok vahim bir cevaptır.” dedi.

Yaşananları sosyal medyada anlatan Ömer Faruk Gergerlioğlu, üyesi olduğu TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na Yasin Ugan ve Özgür Kaya’nın kaçırılmaları ile ilgili son durumu sorduğunu, ayrıca bu konuda bir rapor hazırlanmasını istediğini belirtti.

Devamında şunları anlattı: “Komisyon araştırma yapmış. Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne sormuşlar. Onlar da ‘bizde böyle bir kaçırılma veya kayıp şikayeti yok’ demiş. Bu cevap bize Türkiye’de devletin nasıl ayaklar altında olduğunu gösteren çok vahim bir cevaptır. Ugan ve Kaya’nın aileleri 6 aydır her türlü ulusal ve uluslararası kuruma başvuru yapmışlardır. Onlarca başvuru yapmış, her gün bakanlık ve adliye koridorlarını dolaşan eşler için şoke edici bir cevaptır.”
[TR724] 31.8.2019

İkinci Söz üzerine [Nur Dersleri] [Seyid Nur Fethi Erkal]

İmânda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle.

İkinci Söz Risalesi’nde istikbale, ahirete ait bir saadet ve lezzetten ziyade mümin olarak bu dünyada yakalanan bir nimet ve rahattan bahsedilmektedir. Bu anlatım, hazır lezzete meftun modern insanı iknâ etmeye yönelik usulü bir tercih olmakla birlikte, beşerî tecrübeye dayalı net bir gerçeğe de dayanmaktadır.

İlk bakışta gerek nefse zor gelen bir kısım mükellefiyetleri yerine getirmek durumunda bulunması gerekse de nefsin hoşuna giden birtakım yasaklardan kaçınmak zorunda olması cihetleriyle müminin; serbest, müstakil ve hür zan olunan inançsız insandan lezzet ve rahat cihetiyle geri olduğu düşünülebilir.

Ancak; “mümin bu dünyada dahi kâfirden mânen ve hakikat nokta-yı nazarında çok ziyâde mes’ûddur. Âdetâ müminin îmânı, müminin rûhunda bir cennet-i mâneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mâhiyetinde mânevî bir cehennemi ateşlendiriyor.” (Lem’âlar, s. 62)

Zira; “nur-u iman ile bilinir ki, Allah’ın varlığı bütün nimetlerin fevkinde öyle büyük bir nimettir ki, sonsuz nimetlerin envâını, nihayetsiz ihsanların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvi bir menba, bir kaynaktır.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Bununla birlikte; “nur-u iman, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit nimetlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü’min olan kimse iman eliyle ve zâhirî, bâtınî duygularıyla ve mânevî, ruhî olan letaifiyle o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevilhayatın daire-i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır. İman nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir daire kadar tevessü eder.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Bu daireden “insanın nefsi Rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Ayrıca; “iman nuru, lezâiz-i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hâsıl olan elemleri, emsalinin vücut ve gelmekle olduklarını göstermekle izale eder. Ve kezâ, nimetlerin devam edip tenakus etmemesini, nimetlerin menbaını göstermekle temin eder. Ve kezâ, firak ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü emsalinin lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval düşüncesiyle bir lezzette çok elemler olur ki, iman o elemleri teceddüd-ü emsaliyle ihtar ve izale eder.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Demek ki imanının kuvveti ölçüsünde bünyesinde ciddi bir donanım barındıran mümin, istikbalde kendisi için hazırlanan cennete nispeten zevk cihetiyle geride, kâfir ise kendisini bekleyen cehenneme kıyasen ilerdedir. Yoksa huzur, keyif ve itminan yönlerinden mümin kâfire nispeten dünyada dahi cennet gibi bir atmosferde hayatını sürdürmektedir.

Bir vakit, iki adam hem keyif hem ticaret için seyahate giderler.

Çıktığımız bir kısım seyahatler için hem ziyaret hem ticaret tabirini kullandığımız gibi bu dünya seyahatinin dahi hem keyif hem ticarete bakan iki ayrı yönü bulunmaktadır.

“Helal dairesi geniş ve keyfe kâfi” (Sözler, s. 29) olmakla birlikte “İnsan(ın) bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediği” (Lem’alar, s. 494) açıktır. Peki, öyleyse bu cümlede bahsi geçen keyiften mana nedir?

“Gayet cemiyetli ve gayet yüksek bir mahiyete mâlik ve haricî vücut giydirilmiş ve zîşuur ve zîhayat ve nuranî kanun-u emrî olan ruh-u beşer” (Sözler, s. 564) için istidatlarını işlettirmekle inkişaf ettirmek üzere etten ve kemikten münasip bir libas giymek ve o cismani elbiseye ait farklı cihazlar vasıtasıyla varlıkla alışverişte bulunmak bir keyiftir. Kısacası hayata mazhariyet ruhun keyfi ve şuurun fiyakasıdır.

Bir ruh için çeşit çeşit hislerle teçhiz edilmiş bir vücut elbisesi giyinip dünyada arzı endam etmek lezzet almaya vesile hatta bizzat lezzettir. Zira; “Cesed ruhla mütelezzizdir, ruh vicdanla mütelezziz.” (Sözler, Lemeât, s. 813)

Bir çekirdek için sümbülleşip, yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle ağacın büyük hakikatine dönüşmek nasıl bir çeşit keyif ise insaniyet-i kübra olan İslamiyet vasıtasıyla ilim ve dua ile terakki etmek dahi öyledir.

“Cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehâdet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmaya” (Mesnevî-i Nûriye, s. 199) aday olan insanoğlu bu imtihan dünyasında sıkıcı ve boğucu değil, bilakis gayet keyifli bir eğitime tâbi tutulmaktadır.

Hayat, şuur ve his gibi lütuflarla ahsen-i takvime erişen insan için hazırlanan yeryüzü sofrası, insana ait hususiyetlerin bütününe birden hitap eden ve keyf veren türlü türlü nimetlerle donatılmıştır.

“Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinat denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatle güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzak isteyenlere getirir ve “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki meleği o sefineye kaptan yapmış, gayet güzel ve muhteşem memleket-i rabbâniyede Hâlık-ı Zülcelâl’in mahlûkat ve misafirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor.” (Şuâlar, s. 625)

“…küre-i arzı gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi, tenezzüh ve keyif ve ticaret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.” (Mektubât, s. 463)

Bu dünya gemisindeki seyahatinde kalben, hissen ve aklen keyif alan insan, aynı zamanda zikri, şükrü, fikri vasıtasıyla her an her varlıkla alışverişte yani ticarettedir.

“Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misafir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbal görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız. Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız işitiyoruz âvâz.” (Sözler, Lemeât, s. 810)

İnsan ruhu ancak hayata mazhar olmakla keyf edebilirken, diğer mahlûkatla olan ticaretini dahi hayata mazhariyeti ve şuurunu işlettirmesiyle gerçekleştirmektedir.

“Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ bal arısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet te’sis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtatları ile, öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.” İşte, zîhayattaki meşhur havâss-ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-i meş’ur sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahip olur.

İşte en küçük zîhayatta hayat böyle te’sirini gösterse, elbette hayat tabaka-yı insâniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyası olan şuur ile, akıl ile bir insan kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat, kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismâniyede gezer. Yâni, o zîşuur ve zîhayat, mânen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuurun mir’ât-ı ruhuna misafir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.” (Sözler, s. 551-52)

Görüldüğü üzere “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok sanatlı bir dükkân.” (Lem’alar, s. 390) olan bu âlemde insan sadece cismani ihtiyaçlarına yönelik bir ticaret yapmamakta; nefsen şükretmekle Rahmaniyet, kalben zikretmekle Rahimiyet, aklen fikretmekle ise Hakimiyet hesabına bir alış ve verişte bulunmaktadır.

İnsana düşen, hayat sahibi olmakla işler hale gelen bu hususiyetlerini maksatlarına uygun işlettirmekle keyfini sürerken, ticaret hukukuna riayet etmek; yani temizlerinden almak, mundarlara dokunmadan, muhataplarının haklarını gözetmektir. Zira müminler, nefislerini ve nefislerine ait cihazatı ve onlardan sâdır olan amellerini Sahib-i Hakikisine satmakla kendilerini acı bir azaptan kurtaracak kârlı bir ticaret elde ederken (Saff, 10), münafıklar ve kâfirler ise ateşi satın almakla ticaretlerinde bütünüyle zararlı çıkmaktadırlar. (Bakara, 17).

“Nev-i beşerin dünyaya gönderilmesi, daimî bir tavattun için değildir. Ancak sermayeleri olan istidat ve kabiliyetlerini tenmiye ve inkişaf ettirmek üzere ticaret için gelmişlerdir. Fakat münafıklar bu ticaretlerinde sermayelerini batırıp âleme rezil oldular.” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 110)

Vakit nakit midir bilinmez ama insanoğluna bu dünyada ahireti kazanmak üzere verilen nakit, vakitten yani ömürden ibarettir.

“Azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile ebedî daimî bir hayatın saâdetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.” (Lem’âlar, s. 253)

“Hâlbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan müminlerde olsa, ibâdete ve hayrata ve ticaret-i uhreviyeye sarf edilse; en kuvvetli bir vesîle-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-yı hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimâl etmeyenlere; kıymettar, zevkli bir nimet-i ilâhiyedir.” (Lem’alar, s. 286)

Bu ömrü semeredâr edip, bilançonun yapılacağı hesap gününde “eyvah aldandık” demek istemeyen insanoğlu, dünyanın keyfini yanlış anlamayıp, bu ticarette hesabını doğru yapmalıdır.

Zira; “ticaret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar; ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâl’ine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm’lerine kavuşacaklar.” (Mektubat, s. 259-60)

Herhalde en doğrusu ve en emniyetlisi insanın ölmeden önce ölmekle, kendisini Niyazi-i Mısrî gibi hesaba çekilmeden önce hesaba çekmesi olsa gerektir.

“Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.”

[Seyid Nur Fethi Erkal] 31.8.2019 [TR724]

Kayyım gelse yine iyi! [Levent Kenez]

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden işten çıkarılanlar büyük ihtimalle mahkeme yoluyla işlerine geri dönecekler. Nereye, ne zaman başvuracakları ayarlanmış bile olabilir. Yasa gereği mecburen tekrar işe alındıklarında bu sefer eski yaptıkları işten bambaşka işlerde veya ilçelerde görevlendirilecekler, bu sefer de mobing davası açıp yine kazanacaklar. Çünkü karar verecek makam dediğimiz mahkeme ya da hakim sarayın bir şubesi, bir memuru.

Yine İBB’nin musluğunu kestiğini öğrendiğimiz vakıflar bu parayı nasıl bulacaklarını şimdiden planlamışlardır. Zaten bazı yöntemler basına da sızdı. Kredi Yurtlar Kurumu’nun olmak üzere yine devletin imkanları peşkeş çekilmeye devam edecek.

Yine büyük ihtimalle büyükşehir belediyelerinin CHP’li olanlarının İller Bankası başta olmak üzere kamu paylarında aldıkları ödenekler ceza olarak azaltılacak, yani yandaşlara belediyenin yedirmediği kadarın bedelini ödetecekler.

Zaten yakın zamanda yapılan değişiklikle imar rantı ve gelirlerininin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlandığı resmiyet kazanmıştı.

Belediye muslukları kesti diye kapanacağı iddia edilen paçavra da yine parasızlıktan değil artık gerek kalmadığı için kapanıyor. Çünkü yandaş gazete enflasyonu var, doğal seleksiyon yalakalar içinde geçerli bir durum. Kaldı ki son istanbul seçimlerinde geleneksel medyanın artık giderek öneminin azaldığı görüldü. Okumaktan ziyade seyreden Türkiye’de televizyon ve internet dışındaki medya mecraları da benzer akıbete doğru gidiyor. Hal böyle olunca yandaş patron en çok sevinenlerden biridir. Hem Berat’ın abisi Serhat’ın medya şirketlerinin yaşaması daha önemli.

‘Ne yani hiç mi bir şey değişmedi, bunlar önemsiz şeyler mi?’ diyebilirsiniz. Elbette hayır ancak devlet destekli bir mekanizmanın dişlilerini belediyelerle durduramazsınız. Tam tersi olur birincisi olmaz. Sadece Mersin Büyükşehir’in Cumhuriyet Gazetesi’nin 30 Ağustos ilavesine sponsor olması gibi şimdi biraz da bize avantalar ve istihdamda bazı kilit değişiklikler o kadar.

İstanbul seçimlerinin sembolik anlamı yukarıdaki örneklerden çok daha fazla. Para muslukları sakal kesmek babındaysa iki defa yenerek seçim kazanmak kol kesme hükmündedir ki mutlaka bunun intikamı için fırsat ve zemin yoklanıyordur. Zaten itibarsızlaştırma propagandasının yeniden bir vites attığını gözlemlemişsinizdir.

Mesela Ekrem İmamoğlu’nun ve bazı başkanların Diyarbakır’a yapacağı görevden alınan başkanlara destek gezisi sizce teröre destek kılıfına sokulabilir mi? Pek tabii ki. Bu gezi üzerinden 1453 sayfalık iddianame yazacak Hakyolcu tosunlar şimdiden ben yazarım yarışına bile girmiş olabilir. Hatta “yazılmışı burada” deyip randevu isteyenler bile olur yarın.

Erdoğan’ın karizmasını iki defa çizerek olası cumhurbaşkanlığı adayları arasında tartışmasız birinci sıraya yerleşmiş olan ve bunun da etkisi ile bir anda erken hayal ve planlar arasında kendisini bulan İmamoğlu’na hapis olmadı da 5 yıl siyaset yasağı geldiğini düşünün. Bir zamanlar Erdoğan’a geldiği gibi. Ne olacak insanlar tepki için gidip diğer adaya mı koşacak. Hayır. Demirtaş’ta olduğu gibi ah ah vah vah. ‘Daha iyi İmamoğlu’nu daha da büyütür bu tür engellemeler’ demek eskisi zamanlardaki gibi kolay değil artık bir kumar.

Peki ne yapmalı muhalefet? Muhalefetin yapabileceği çok şey var ancak muhalefette olmayan ve olan şeyler şunlar; Aslında hallerinden memnunlar ve konforlarını bozmak istemiyorlar, aralarında epey devşirme adam var, sözün artistliğini yapsalar da hapse girmekten korkuyorlar. AKP’nin zaten düşüş trendinde olduğunu görüp risk almak istemiyorlar. Bir de olası cesur, ezber bozan bir şey yaptıklarında, Erdoğan’ın çıkaracağı ve körükleyeceği şiddet ve provokasyon sarmalından ciddi ciddi korkuyorlar. Yakında başlayacak AKP’li muhaliflere bir dizi operasyon gözlerini iyice korkutacak.

Demokrasi tiyatrosunda figüran olmayı sürdükleri sürece de hep kaybedecekler çünkü oyunu yazan yönetmen onlara hep aynı rolü verecek. Biz artık oynamıyoruz demedikçe de bu sarmaldan kurtulamayacaklar. Böyle giderse zaten yönetmenin kendisi oyun bitti diyecek yakında.

[Levent Kenez] 31.8.2019 [TR724]

Issız adada 22 yıllık bir yaşamın hikayesi [Hasan Cücük]

Kuzey kutbuna yakın 18 adadan müteşekkil küçük bir ülke olan Faroe’de insanın yaşamadığı iki yerden biriydi Koltur. Köpek, keçi ve inekleriyle hiçbir şeyin yetişmediği Koltur Adası’nda 12 yıl ikamet eden Björn ve Lükka Patursson, bayrağı 2009’da kızlarına devretti.

Kuzey Atlantik Okyanusu’nda, İskoçya-İzlanda-Norveç üçgeninin tam ortasında yer alan, volkanik lavlardan oluşmuş Faroe Adaları’nın nüfusu 51 bin. 18 bini başkent Torshavn’da yaşıyor. Ülke, Danimarka’ya bağlı olmasına rağmen Lagtinget adı verilen dünyanın en eski parlamentosuna sahip. Meclis, en az 27 en fazla 32 üyeden oluşuyor ve seçimler 4 yılda bir yapılıyor. Faroe Adaları, Danimarka Meclisi’nde 2 vekille temsil ediliyor. Kendi isteği ile Avrupa Birliği dışında kalan Faroe Adaları, Nordik Birliği üyesi.

Faroe Adaları’nın 18 adasından 17’sinde insan yaşıyor. Björn ve Lükka Patursson çiftinden önce bu rakam 16’ydı. Paturssonlar’ın Koltur’a yerleşmesinin ardından Faroe’nin insan yaşamayan tek adası olarak geriye Litla Dimun kaldı. Koltur’un başta başkent Torshavn olmak üzere ülke ile tek bağlantısı helikopter sayesinde gerçekleşiyor. Torshavn’dan Koltur’a 12 dakikalık bir uçuştan sonra ulaşılıyor. Tabii seyahat için hava şartlarının uygun olması gerekiyor. Aşırı rüzgâr veya sis, uçuş güvenliğini olumsuz etkiliyor.

Björn ile Lükka’nın adaya yerleşme hikâyesi, 1997 yılına kadar uzanıyor. Patursson ailesinin ıssız ada yılları çiftçilikle geçti. Keçi ve inekleri olan Patursson çiftinin adaya taşınması, bir sürü prosedürün yerine getirilmesinden sonra mümkün olmuş. 1990’lı yılların başında Koltur’da oturan iki aile adayı terk edince, parlamento üyeleri günlerce konuyu tartışmış. Çünkü Faroe hükûmeti için adanın ıssız kalmaması ve kültürünün yaşatılması çok önemli.

Aslında Faroe Adaları Parlamentosu, 1992 yılında ‘ada kültürünü yaşatma şartı’ ile Koltur’da oturma izni vermiş. Fakat bu karara rağmen o dönemde adaya yerleşmek için kimse müracaat etmemiş. 1997 yılına gelindiğinde ise Björn ve Lükka Patursson, diğer insanlara buranın yaşanabilir bir yer olduğunu göstermek istemiş ve Koltur Adası’na taşınmak için girişimlere başlamış. ’Amacımız, kendimizi toplumdan izole etmek değildi.’ diyen Björn Patursson, ilk yılların biraz zor geçtiğini; fakat zamanla alıştıklarını söylüyor.

Koltur’un dünya ile bağlantısını çarşamba, cuma ve pazar günleri adaya gelen bir helikopter sağlıyor yıllarca. Adanın dünya ile iletişimi ilk yıllarda telsizle sağlanırken, bugün telsizin yerini cep telefonu almış. Ancak yine de telsiz tamamen tedavülden kalkmamış. Başkent Torshavn’dan kalkan helikopter rotasını Koltur’a çevirdiğinde, kule, Patursson ailesini telsizle bilgilendirmiş. Televizyonları olmayan ailenin tek eğlence kaynağı radyo olmuş. Haber ve müzik ihtiyaçlarını radyoyla gideren Patursson ailesi, elektriklerini mazotla çalışan jeneratörle sağlıyor. Ada volkanik yapısından dolayı sebze ve meyve yetişmesine imkân vermiyor. Björn ve Lükka Patursson, doğal olarak tüm ihtiyaçlarını başkent Torshavn’dan sağlamış.

Evin hanımı Lükka için helikopter, adada bulunma sebeplerinden biri oldu. “Helikopter seferi olmasaydı burada duramazdım.” diyen Lükka Patursson, helikopterin geleceği günlerde hava durumunu yakından takip etmiş. Ailenin en büyük eğlencesi ise Torshavn’a gidip gelirken ada üzerinde birkaç tur atarak inek ve keçileri yukarıdan görmek olmuş.

Kuzey Atlantik’in ortasındaki Faroe Adaları, rüzgârın eksik olmadığı, çoğu zaman fırtına olarak estiği bir yer. Ağacın bulunmadığı Koltur Adası da rüzgâr ve fırtınadan nasibini sık sık alıyor. Patursson ailesi en feci fırtınayı 1999 yılında yaşamış. Fırtınanın şiddetinden küçük çaplı bir tsunami meydana gelmiş. Aile şans eseri fırtına sırasında adada olmadığı için büyük bir tehlikeden kurtulmuş. Adaya döndüklerinde gördükleri manzara içler acısıymış. Fırtınanın oluşturduğu dev dalgalar, Koltur’un yeşil örtüsünü kum, çakıl, yosun, midye kabukları ve diğer deniz ürünleriyle örtmüş. “Temizlik tam 2 yıl sürdü.” diyerek manzarayı özetleyen Björn Patursson, “Evimiz çok eski. Rüzgâr şiddetli esince duvarları sarsılıyor. En büyük sorunumuz da soğuk havalarda evi ısıtmak.” diyor.

Koltur Adası’nın yüzölçümü 2,5 kilometrekare. Issız adada yaşama adapte olan Patursson çiftinin özellikle yazları ‘davetsiz misafiri’ eksik olmuyor. Tekne turuna çıkan turistlerin uğrak yerlerinden biri de Koltur Adası. Faroe Adaları’nın çiftçilik yaşamını görmek isteyenler geldiğinde, Koltur tarihî günlerinden birini yaşıyor. İki kişilik ada nüfusu, bir anda 20’ye, 30’a çıkıyor. İnsan sesleri kuş seslerine karışıyor.

Koltur Adası’nda 12 yıl ikamet eden Björn ve Lükka Patursson, 2009’da bayrağı kızları Malan’a devretmiş. 2009’da adaya eşi ve oğlu ile taşınan Malan Patursson sayesinde adanın nüfusu 1997’den sonra ilk kez artarak 3 olmuş. İlerleyen yıllarda bir oğlunun daha olmasıyla nüfus bir kişi daha artmış. 1995-97 yılları arasında kimsenin yaşamadığı Koltur Adası’nda şimdi 4 kişi yaşıyor.

[Hasan Cücük] 31.8.2019 [TR724]

Sakatlıklar açmadan soldurdu [Hasan Cücük]

Almanya’da yetişen Türkiye kökenli oyuncular arasında Mehmet Scholl ayrı bir yeri vardı. Babası Türk, annesi Alman olan Scholl, uzun yıllar formasını giydiği Bayern Münih’in efsaneleri arasında adını yazdıran isim oldu. Scholl’un izinden gitmesi beklenen bir başka Mehmet daha vardı. 7 yaşında Bayern Münih formasıyla tanışan Ekici’nin sonu Scholl gibi olmadı.

Sezona iki galibiyetle başlayan Fenerbahçe’de sürpriz sayılacak gelişme Mehmet Ekici ile yolların ayrılma kararı oldu. Hazırlık döneminde Ersun Yanal’ın tüm maçlarda forma verdiği Ekici, Gazişehir ve Başakşehir maçlarında 90 dakikayı kulübede tamamladı. Kadroda temizlik yapan Fenerbahçe’nin, Diego Reyes ve Carlos Kameni’nin sözleşmelerini fesh etmesi doğal karşılanırken, listeye Mehmet Ekici’nin eklenmesi sürpriz karşılandı. Sızan haberlere göre Ersun Yanal, hazırlık döneminde görev verdiği Ekici’nin performansından memnun kalmadı. Ekici ile aynı bölgede Emre Belözoğlu, Ozan Tufan, Tolgay Arslan, Tolga Ciğerci, Jailson, Zajc, Alper ve Ferdi’ye sahip olan Yanal, gurbetçi oyuncuyu gözden çıkardı.

Yanal’ın kadrosunda düşünmediği Ekici’ye kararı yönetim iletti. ’Kendine kulüp bulabilirsin. Seni kadroda düşünmüyoruz. Diğer kulüplerde oynaman için her türlü kolaylığı sağlarız. 9 ayını burada geçirme’ teklifinin iletildiği Mehmet Ekici’nin tepkisi ’Bunu bana şimdi mi söylüyorsunuz! Transferin bitmesine çok az zaman kaldı.’ oldu.

Sarı-lacivertli formada iki yılı geride bırakan Mehmet Ekici’nin gelişi olaylı olmuştu. 2014’de Trabzonspor’a gelen Mehmet Ekici, oynadığı futbolla İstanbul takımlarının radarına girmişti. Ekici’nin transferi konusunda 2016-17 sezonu devre arasında Trabzonspor ile Beşiktaş anlaşmıştı. Kulübü Beşiktaş’la anlaşırken, Mehmet Ekici ise Fenerbahçe ile el sıkıştı. Kulübüne, sarı-lacivertli takıma gideceğini iletti. Dönemin Trabzonspor başkanı Muharrem Usta, Beşiktaş’a söz verdiği için bu talebi geri çevirdi. Beşiktaş’a gitmeyi reddeden Ekici’yi Trabzonspor yönetimi kadro dışı bıraktı. 6 ay yeşil sahalardan uzak kalan yıldız oyuncu, sezonun bitimiyle bedelsiz geldiği Fenerbahçe ile 3 yıllık sözleşme imzalayıp, 11 numaralı formayı sırtına geçirdi.

Ekici’nin Fenerbahçe günlerini özetleyen en iyi kelime ‘sakatlık’ olur. İki sezon boyunca 9 ayrı dönemde sakatlandı. Tam sakatlıktan kurtulup yeşil sahalara döndüğünde tekrar sakatlandı. Tekniği, oyun zekası ve serbest vuruşlardaki ustalığı 10 numara olan Ekici’nin en büyük rakibi sık sık sakatlanan vücudu oluyordu. İki sezon boyunca tüm kulvarlarda sadece 36 maçta forma giydi. 19 maçta sahaya ilk 11’de çıktı. Sarı-lacivertli forma ile 1714 dakika sahada kalan Ekici, 5 gole imza attı. Sık sık sakatlanan, oynadığı maçlarda ise verimli olamayan Mehmet Ekici’nin yıllık maliyetinin 3 milyon Euro olması, Fenerbahçe’nin ‘kendine kulüp bul’ demesinde etken olan bir başka neden oldu.

Uğruna 6 ay futbolda uzak kaldığı Mehmet Ekici’nin Fenerbahçe döneminin sonu böylece gelmiş oldu. 7 yaşında adımını attığı Bayern Münih’in formasını ilk kez 23 Temmuz 2008’de Borussia Dortmund ile oynanan Super Kupa finalinde giydi. Teknik patron Jürgen Klinsmann, Borussia Dortmund ile oynanan Süper Kupa finalinde Ekici’yi 71. dakikada Hamit Altıntop’un yerine aldı. Böylece Ekici, ilk kez Münih forması giymiş oldu. Oyuna girdikten 2 dakika sonra da Münih’in golünü kaydetti. Bayern Münih maçı 2-1 kaybetti.

2010’da Mehmet Ekici’nin kariyerindeki dönüm noktası Nürnberg’e kiralık olarak gönderilmesiyle gerçekleşti. 21 Ağustos 2010’da ise Borussia Mönchengladbach karşısında ilk 11’de forma giyerek ilk kez Bundesliga’da oynadı. Ekici, maçta 73 dakika forma giydi. 2 Ekim’de Schalke 04’ü 2-1 yendikleri maçta ise galibiyeti getiren golün asistini yaptı. Nürnberg formasıyla sezon boyunca 36 maça çıkan Mehmet Ekici 4 gol atıp, 11 asist yapınca futbol çevrelerinin dikkatlerini üzerine çekti.

Nürnberg performansı Ekici’ye Werder Bremen’e transferinin yolunu açtı. Temmuz 2011’de Werder Bremen’e 5 milyon Euro bedelle satılan Mehmet Ekici’ye taraftarın taktığı lakap ‘Yeni Özil’ oluyordu. İlk sezonunda göz dolduran bir performans sergileyen Mehmet Ekici ikinci sezon formasını iyi bir çıkış yakalayan Aaron Hunt’a kaptırdı. Sezonun sonlarına doğru yaşadığı sakatlıkla formasından tamamen uzak kaldı. Werder Bremen’deki 3. sezonunda iyice gözden düştü. Verilen son şansları da değerlendiremeyince takımdan ayrılması kaçınılmaz oldu. Bazı maçlarda kadro dışı kaldı. Sezonu 11 maç ve 1 golle tamamlayınca, satış listesine kondu.

Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da transfer listesinde olan Mehmet Ekici, 1,5 milyon Euro karşılığında 2014’te Trabzonspor’a transfer oldu. Trabzonspor formasını 83 maçta giyip 18 gol attı. En başarılı sezonu geldiği ilk yıl oldu. Almanya milli formasını U17 ile giymeye başlayan Mehmet Ekici, U21 formasını da giydikten sonra A milli tercihini Türkiye’den yana kullandı. Milli formayı 12 maçta giyen gurbetçi oyuncunun golü bulunmuyor.

Nürnberg formasını giyerken gözlerin üzerine çevrildiği isim olan Mehmet Ekici, ilerleyen yıllarda sakatlıklardan gerçek performansını gösterme imkanı bulamadı. 29 yaşındaki gurbetçi oyuncu, şimdi sakatlanmadan oynayacağı günlerin hayalini kurup, yeni takımını arıyor.

[Hasan Cücük] 31.8.2019 [TR724]

Hazreti Fâtıma’nın son günü [Dr. Reşit Haylamaz]

Gurûbun üzerinden altı ay geçmişti. Ramazan ayının yirmi yedisi ve bir Çarşamba günüydü.

Henüz 28 yaşında ve yanında, birisi 6 diğeri ise 7 yaşında gül gibi iki oğlu, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm adında iki de kızı vardı.

Üstelik, Hazreti Ali gibi birisiyle evliydi; “Ehl-i Beyt” olarak Allah ve Resûlü’nün hep nazara verip baş tâcı edilmelerini istediği üfül üfül huzur tüten bir ailenin merkezinde bulunuyordu.

Bu yaşlardaki genç ve huzur dolu bir kadının, kim bilir ne hayalleri olurdu? Ailesinin geleceği, hele çocuklarının mürüvveti adına nice hülyalara dalar, kim bilir ne hesaplar yapardı?

Ancak, Kur’ân’ın şekillendirdiği ve Resûlullah’ın da rahle-i tedrisinden geçen Sahâbe’nin hayallerine kimsenin hayalinin yetişemeyeceği de muhakkaktı!

Hele bu, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), giderken gelişini kulağına fısıldadığı kızı Fâtıma ise, durum bambaşkaydı!

Güneş gurûba doğru kayarken, yanında bulunan iki kadından birisi Hazreti Selmâ’ya seslendi:

“Anneciğim” dedi. “Gusül abdesti alabilmem için bana su hazırlayabilir misin?”

Oturuşu-kalkışı, yürümesi ve konuşmasıyla babasını hatırlatan bir Hadîce emaneti, bunu talep eder de yerine getirilmez miydi!

Bir isteği daha vardı:

“Bir de, şu yeni elbisemi getirebilir misin?”

Çok geçmedi; abdestini almış ve yeni elbisesini giymiş olarak odaya girdi. Bu seferki muhatabı, Hazreti Câfer’in şehadetinden sonra Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile evlenen Esmâ Bint-i Umeys idi:

“Ey Esmâ!” dedi. “Öldükten sonra kadınlara yapılan işi doğrusu ben hoş bulmuyorum; üzerine bir örtü atılıyor ve bu örtü, kadının vücut hatlarını belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkartıyor!”

Bu incelik ve nezakete karşılık, “Resûlullah’ın kızı!” diye mukabelede bulundu Hazreti Esmâ. “Ben sana, Habeşistan’da gördüğüm bir şeyi göstereyim mi?”

Gözlerinin içi gülmüştü:

“Tabii ki” dedi. “Hem de hemen!”

Hemen evin dışına koşan Hazreti Esmâ, bir müddet sonra yaş hurma dallarıyla içeri girdi. Sırasıyla elindeki her bir dalın iki ucunu toprağa batırdı. İki metreyi aşkın kafes gibi bir görüntü ortaya çıkmıştı. Ardından, üzerine bir örtü örttü. “Öldükten sonra kadının üzerine böyle bir sütre yapılırsa, hiçbir uzvu belli olmaz!” der gibiydi.

O kadar sevinmişti ki! Babasından ayrıldığı günden bu yana yüzünde ilk defa bir tebessüm belirmişti. Minnet dolu bakışlarla Hazreti Esmâ’ya döndü:

“Bu ne kadar güzel ve hoş oldu!” dedi. “Böylelikle ölünün, erkek veya kadın olduğu da anlaşılır!”

Bir isteği daha vardı:

“Ben öldüğümde, sakın ola ki sen ve Ali’den başkasının gözü benim bedenime değmesin; sakın ola ki yanıma da kimseyi almayasın! Ayrıca, beni, el-etek çekilince ve gecenin karanlığında gömün!”

Ortalık buz kesmişti. Az önce gelinlik kız gibi hazırlık yapan Hazreti Fâtıma (radıyallahu anhâ), ciddi ciddi ölümden bahsediyordu!

Arkası da geldi. Ebû Râfi Hazretleri’nin hanımı Hazreti Selmâ’ya baktı ve yine “Anneciğim!” dedi. “Bir el atsan da şu sediri odanın ortasına çekiversen!”

Bu talebi de yerine getirilmişti.

Yavaşça sedirin üzerine uzandı! Yüzünü kıbleye çevirmiş, elini de yanağının altına koymuştu. Son bir isteği daha vardı:

“Şu an itibariyle ben, ruhumu teslim etmek üzereyim! Gördüğün gibi, gusül abdestimi de almış bulunuyorum; sakın ola ki öldükten sonra, abdest aldırmak üzere benim üzerimi kimse açmasın!”

Duyulanlar karşısında yaşanan şaşkınlık, bir anda yerini telaşa bırakmıştı. Zira nahif bedeninden aziz ruhu ayrılmış, yokluğuna ancak altı ay dayanabildiği babasının yanına uçuvermişti!

Biricik eşinin istekleri kendisine nakledildiğinde Hazreti Ali (radıyallahu anh), “Yapılacak bir şey yok!” dedi. “O, böyle istedi ise vallahi de kolunu bile kimse açmayacaktır!”

Vasiyeti gereği, gecenin bir vakti Cennetü’l-Bakî’ye getirildi ve buraya sessizce emanet edildi.

İşte, Peygamber kızı Hazreti Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) son günü böylesine duru, hem de dupduruydu!

Görüldüğü gibi suyun başı ne kadar duru. Bu durumda bizim vazifemiz, zamanla bulandırılmak istenen çer-çöpten değil, işin kaynağından beslenmek olmalı.

[Dr. Reşit Haylamaz] 31.8.2019 [TR724]

Muharrem Ayı ve Aşure Günü [Cemil Tokpınar]

Bugün hadis-i şerifte “Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” diye isimlendirilen Muharrem ayının ilk günü. Rabbimizin rahmet, mağfiret, lütuf, feyiz ve bereketinin sağanak sağanak yağdığı aylardan biri olan Muharrem’in onuncu günü ise Aşure Günü diye meşhur olmuş bir gündür.

Aşure Gününün Allah katında ayrı bir yeri olduğu gibi tarihî hadiseler bakımından da önemlidir. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberinin on çeşit derdine deva ihsan etmiş ve on çeşit ikramda bulunmuştur.

Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki, yıl içinde birtakım avantajların sunulduğu fuarlar, festivaller, bayramlar olduğu gibi, manevî âlemimiz için de bizlere böylesi mübarek ve feyizli aylar, günler, geceler ihsan etmiştir.

Geçtiğimiz ay Zilhicce’nin ilk on gününü oruçla ve gecelerini ibadetle geçirmek için sizlere Kur’an ve hadislere dayanarak tavsiyelerde bulunmuş, çevrenizle paylaşmanızı istirham etmiştik. Rabbim sizlerden ebeden razı olsun ki, sizlerden gelen müjdeli haberlerle şu acılı günlerde yanan yüreklerimiz bir nebze ferahladı, huzur buldu, müteselli oldu ve ümidimiz, şevkimiz arttı hamdolsun.

Kardeşlerimizin yaşadığı binlerce güzel olaydan sadece birkaçını paylaşmak istiyorum. İngiltere’den bir ağabeyimiz telefonla arayarak, “Zilhicce’nin ilk on gününü ailece bir Ramazan gibi heyecan ve huzurla ihya ettik” dedi. Kanada’dan bir kardeşimiz, “İki arkadaş hiç farkında değildik. Bir ağabeyimiz iftara davet edince günde 12  saat çalıştığımız halde biz de oruç tutmaya başladık” müjdesini verdi. Yunanistan’dan bir hocamız, “İmam hatip ve ilahiyat okudum, ama Zilhicce’nin faziletini bu yıl fark ederek oruç ve ibadetle geçirdim” ifadesini kullandı. Kırgızistan’dan bir dostumuz, komşusunu Zilhicce iftarına davet edip bize sofranın fotoğrafını göndermiş, Allah razı olsun.

Binlerce hamdolsun ki böyle ibadet ve dua kahramanı milyonlarca kardeşimiz var. İnşallah bu gayretler dua okyanusunu coşturacak ve üzerimize rahmetin çağıl çağıl yağmasına vesile olacak.

İşte bugün de manevî fırsatlar zincirinin Muharrem halkasındayız. Böyle fırsatları değerlendirirsek hem manevî bir dayanak ve ümit noktası bulmuş oluruz, hem de dünyadaki bütün mağdurlara kurtuluş kapısının açılması için Rabbimizin rahmet ve inayetinin celbine vesile olmuş oluruz.

10 peygambere 10 ihsan

Hicrî senenin ilk ayı olan Muharrem Ayının onuncu günü Aşure Günüdür. Muharrem’in başından Aşure Gününe kadar olan ilk on günün Allah katında çok özel bir yeri vardır. Çünkü Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdesinden kasıt, bazı tefsircilere göre bu ayın ilk on günüdür. (Hak Dini Kur an Dili, c. 8, s. 5793)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve faziletini bildirmektedir.

Bugüne “Aşure” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu günü olduğu içindir. Hadislerde ifade edildiğine göre, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberini on değişik sıkıntıdan kurtarıp on farklı ikram ve ihsanda bulunduğundan dolayıdır. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

  1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu o gün sulara gömmüştür.
  2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini o gün Cûdi Dağının üzerine demirlemiştir.
  3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından o gün kurtulmuştur.
  4. Hz. Âdem’in (a.s.) tövbesi o gün kabul edilmiştir.
  5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan o gün çıkarılmıştır.
  6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semaya yükseltilmiştir.
  7. Hz. Davud’un (a.s.) tövbesi o gün kabul edilmiştir.
  8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
  9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
  10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur. (Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140)

Yukarıda saydığımız ibretli ve kudsî ikramların yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep anılmış ve ihya edilmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tövbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

Oruç tutmak çok faziletli

Aşure Gününde tavsiye edilen ibadetlerin başında ise oruç gelmektedir. Günümüzde çok ihmal edilen orucu, böylesi vesilelerle hatırlamak ve çevremize teşvikçi olmak büyük sevaptır.

Eski asırlarda Muharrem ayı ve Aşure Günü, ehl-i kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. “Bu ne orucudur?” diye sordu.

Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti. (İbni Mâce. Sıyam: 31)

Aşure günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslâm öncesi cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak kabul ediliyor ve oruç tutuluyordu.

Bu hususta Hazret-i Âişe Validemiz şöyle demektedir:

“Aşure, Kureyş kabilesinin cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirdi ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Aşure gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” (Buharî, Savm: 69)

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz (s.a.v.) ve Sahabeleri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.) herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu. (Müslim, Sıyam: 117)

Bir yıllık günaha keffaret olabilir

Böylece Aşure orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu. Muharrem ayı ve Aşure orucunun fazileti hakkında birçok hadis vardır.

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu. (Tirmizî, Savm: 40)

Bu kavim, üzerlerine afet gelmek üzereyken topluca tövbe edip dua eden ve afetten kurtulan Hz. Yunus Aleyhisselâmın kavmidir.

Yine Tirmizî’de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Aşure Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önceki bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.” (Tirmizî, Savm: 47)

“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur” (İbni Mâce, Sıyam: 43) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.

İmam-ı Gazali bu hadisi şöyle açıklamıştır: “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayandırmak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir.” (İhya, c.1, s. 238)

Mazereti olan sadece Aşure Günü oruç tutabilir

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Aşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bu mânâdaki bir hadisi Abdullah ibni Abbas (r.a.) rivayet etmektedir. Bunun için müstehap olan, Aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutmaktır. Mazereti olan iki gün, ona da imkan bulamıyorsa hiç değilse Aşure Günü olmak üzere bir gün oruç tutmaya gayret etmelidir. Çünkü oruç tutulması tenzihen (helâle yakın) mekruh olan günlerde bazı sebeplerden dolayı oruç tutulmasında bir sakınca yoktur. Yani iki veya üç gün oruç tutmaya yolculuk, misafirlik, toplantı, hastalık gibi mazereti olan kimseler sadece bir gün tutabileceklerse o gün tutmaları mümkündür ve sevaplıdır. Zaten hiçbir mazeret olmadan bile böyle davransa sadece tenzihen yani helale yakın bir mekruh işlemiş olur. Mazereti varsa inşallah o mekruhluk da ortadan kalkar.

Peygamber dualarını içselleştirelim

Bu günde oruçtan başka ibadet, dua, hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel ameller de yapılabilir. Özellikle Aşure Günü kurtuluşa eren veya ikrama mazhar olan peygamberlerin durumunu hatırlayarak, onların dualarını içselleştirip kendisini onlar gibi çaresiz kabul edip Cenab-ı Hakka ıztırar (çaresizlik) diliyle dua ederse inşallah kurtuluşa erer ve ekstra ikramlara kavuşabilir.

Peygamber Efendimiz, mü’minin aile efradına Aşure Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bir hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşure Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenâb-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.” (Tergîb ve’t-Terhîb, 2:116)  Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Bu müjdeye nail olmak için herkes imkânı ölçüsünde ailesine, çevresine ikramda bulunur, bilhassa muhtaç ve mağdurlara muavenet ederse çok güzel olur.

Aşure tatlısı üzerine iki husus

Bu arada Aşure Günü vesilesiyle yapılan aşure tatlısıyla ilgili birkaç hususu hatırlatmak istiyoruz. Öncelikle herkesin severek yediği bu tatlı, sadece Muharrem ve Aşureye mahsus olmayıp bütün yılda yenebilmelidir. Ayrıca sadece Aşure Günü ikram edilmesinin iki sakıncası vardır:

Birincisi, o gün oruç tutma günüdür. İnsanları oruca teşvik etmek gerekirken tam Aşure Günü aşure ikram programları yapmak doğru değildir, oruç tutulmasını olumsuz etkilemektedir.

İkincisi, Muharrem ayının onuncu gününde, 14 asırdır bütün Müslümanların yüreğini yakan Hz. Hüseyin Efendimiz (r.a.) ve ailesinin şehit edilmesi olayı vuku bulduğu için o gün bu tatlıyı yemek ehl-i beyt sevgisini esas tutan kardeşlerimiz tarafından da sevimsiz karşılanmaktadır. Bunun için mümkün mertebe 13. Gün veya sonrası ikram edilirse daha isabetli olur. Elbette ki hiçbir Müslüman o acı olayın olduğu günü tatlıyla kutlamak gibi bir düşünceyi aklından bile geçirmez. Tabiî ki bu tavsiyemiz, o gün yapmak ve yemek haramdır anlamına gelmez, sadece bir anlayış ve nezaketi hatırlatmak içindir.

Muharrem ayının ve Aşure Gününün faziletini ailemizle ve çevremizle paylaşalım, farkında olmayan kardeşlerimize hatırlatalım, bilhassa Whatsapp ve sosyal medya yoluyla herkese duyurup vesile olalım ki, “Sebep olan yapan gibidir” hadisindeki müjdeye kavuşalım.

[Cemil Tokpınar] 31.8.2019 [TR724]

Tam kıvamında Cumhuriyet [Alper Ender Fırat]

Cumhuriyet Gazetesi’nin Şule Yüksel Şenler haberini verme biçimine baktığınızda ‘evet’ diyorsunuz, yeni rejimin istediği kıvama gelmişler. Başlıkları şu şekilde: ‘Şulebaş başörtüsünün yaratıcısı öldü.’ Cumhuriyet Gazetesi’nin önceki yönetici ve yazarlarına niye operasyon yapıldığı şimdi çok daha iyi anlaşılıyor.

Karşı tarafı hiçbir şekilde anlamayan, ona empati yapmadan, aşağılayan, dışlayan, ortadan kaldırmaya çalışan yayın anlayışı Cumhuriyet’te yeniden iktidar olmuş. Bu Saray-Ergenekon ittifakıyla kurulan rejimin ısrarla istediği bir modeldi ve yeni yönetim, ‘Saray’ı rahatsız etmeyen yayıncılık’ vaadini böylece gerçekleştirmiş oldu.

Kendinden başkasını anlamayan, karşı tarafla sürekli mücadele eden, ötekini aşağılayan, kendi inandıklarından başka hiçbir şeye saygı göstermeyen anlayışın varlığını devam ettirmesi Ergenekon rejimi için hayat-memat meselesidir.

Gerginlikle ülkeyi yönetme modeli için sadece AKP ve Saray’ın politikaları yetmez, CHP’nin içindeki kliklerin ve İyi Parti’nin de buna uygun davranması gerekir. Bu kliklerin kendine düşen görevi ustaca yaptığını belirtmekte fayda var. Mesela bir kaç ay önce yapılan seçimlerde HDP’nin kazandığı üç ile kayyım atanmıştı. Tam o sırada İzmir’de bir orman yangını başladı, yangın söndürme uçakları bulunamadığı için günlerce söndürülmeyen yangını, günler sonra durup dururken PKK üstlendi. ‘PKK da nereden çıktı? Kayyım kararına tepki gösterilmesin diye muvazaalı bir üstlenmeden başka bir şey değil’ sesleri yükselirken Özgür Özel alelacele açıklamayla olayı PKK’ya mal etmeyi başardı. Özel ‘Ülkede orman yakan, çocukları dağa çıkaran bebek öldüren bir terör örgütü var lanet olsun.’ hükümeti eleştiriyor gibi yapıyor ama ormanı PKK dolayısıyla Kürtler yaktı algısını da yerleştiriyor.

Böylece Kürtlerin kafasından sopayı indirmeyen politikalar için psikolojik algı ve gerekçe üretilmiş oluyor. Oysa İzmirli, Kürtlerle ile empati yapmaya başlamış, Demirtaş gibi Kürt siyasetçiler de Türklerin kaygılarını anlar olmuştu. Kayyım kararından dolayı İzmirliler, Egeliler, Muğlalılar hükümeti şiddetle eleştiriyorlardı.

Tıpkı Cumhuriyet’in hapse atılan yöneticilerinin, bu taş kafa laikçilik yerine karşı tarafı anlayan bir anlayışla yayınlar yapmaya başlaması gibi.

Empati yapmak Saray ve Ergenekon rejimi için asla cezasız bırakılmayacak çok tehlikeli bir eylemdir. Ötekinin kaygılarını anlamak, onunda etten kemikten kendisi gibi bir insan olduğunun farkına varmak, ona isim takınca yok edilmesi gereken bir canavar olmadığını fark etmek, kurmak istedikleri rejim için çok tehlikeli bir gelişmedir.

Feto diyecek, Ermeni diyecek, Rum diyecek  siz onu asla tartışmayacaksınız. Ermeni demek her türlü kötülüğün geldiği, Türkleri nasıl ortadan kaldırabilirim diye 7/24 plan yapan bir düşman anlayacaksın. FETÖ deyince 7 başlı ejderhadan daha tehlikeli her an her şey yapabilir bir şey anlayacaksın yoksa rejim ayakta kalamaz.

Mesela fotoğrafa bakıyorsunuz küçük çocuklarına sarılmış yanında eşi ile tam bir aile babası görüyorsunuz ama rejimin bütün davulcuları ‘FETÖ’nün Malezya sorumlusu operasyonla Türkiye’ye getirildi’ diye veriyor haberleri. Yani her türlü gayri insani muameleye müstehak bir canavardan başka bir şey değil.

Bu düşmanlığa su gibi ihtiyaçları var. Recep T. Erdoğan’ın değil asıl Ergenekon’un yani derin devletin buna ihtiyacı var.

AKP, Saray, CHP, PKK hep birlikte bu düşmanlığı canlı tutuyorlar. Bu pedalı çevirmeseler hep birlikte bu bisikletten aşağı düşecekler.

[Alper Ender Fırat] 31.8.2019 [TR724]

Suriye krizi Türkiye’ye toprak kaybettirecek süreci başlattı mı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Suriye’de Arap Baharı denen isyan dalgasının etkisiyle başlayan halk hareketini kontrolü altına alan İslamcı fanatikler, ülkelerini kısa sürede bir iç savaşla yüzyüze bıraktılar. Türkiye en başından beri Suriye’deki merkezi yönetim karşıtı İslamcı-cihatçı fanatik grupları destekleyen bir numaralı aktör oldu. Suriye’nin toprak bütünlüğünü desteklediğini formel olarak deklare etse de, Ankara’nın bu tutumu Suriye’nin birçok parçaya bölünmesine yol açtı. Böylece Türkiye’nin güney sınırlarında yanan, istikrarsızlık üreten, İslamcı terörist grupların fink attığı ve rahatça Türkiye-Suriye sınırından giriş çıkış yapabildiği bir ortam oluştu. Türkiye toprakları, Erdoğan hükümetinin bilgisi altında cihatçı güzergâhı haline geldi.

Erdoğan ve adamları cumhuriyet döneminin Osmanlı’nın yıkılışı esnasında öğrendiği Ortadoğu dersini dikkate almadıkları için Türkiye Ortadoğu’nun etnik-mezhepsel ve dini-kültürel kaosuna boğazına kadar battı. Sünnici dış politika izleyerek bölgede başat güç olmak hayali kuran Erdoğan ve İslamcılar, el altından Suriye’deki cihatçı teröristlere silah, mühimmat, sağlık malzemesi, gıda, motorize araç, hatta para gönderdiler. İdeolojik olarak kendilerine yakın hissettikleri Suriye’deki El Kaide ve IŞİD türevi gruplara sempati duydu, onların savunuculuğunu üstlendi. Bu gruplarla aynı ideoloji ve ideallere inanan daha küçük grupları resmen koruması altına aldı. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) denen oluşumu demokrasi isteyen bir güç olarak meşrulaştırmaya çalışması beyhudeydi. Tüm dünya Suriye’de demokrasi değil, fanatik dinci totaliter bir faşizm için mücadele eden cihatçılarla araya mesafe koyarken, Erdoğan gerçeklerden kopuk ve iç politik beklentilerle tabanına kendisini İslam dünyasına yön veren bir halife olarak takdim etti.

Beklentiler neydi? Kimse bilmiyor! İslamcılar böyle somut yanıt gerektiren sorulardan hoşlanmaz zaten. Onlar için daha afakî, muğlâk laf kalabalıkları daha çekicidir! Şam Emevi Camii’nde namaz kılmak falan gibi İslamcı kitlelerin kulağına hoş gelen “hedeflerin” reel hiçbir anlamı olmaması, devlet yöneten Erdoğan ve adamlarını rahatsız etmedi. Esad Nusayri, biz Sünni’yiz türü düşük zekâ kokan korelasyonlarla Suriye’de battıkça battılar. Oysa gerçekler çok acıydı. Türkiye hedefleri ve gücü arasında denge kurmadan, tanımadığı, bilmediği, önü-sonu belli olmayan bir karmaşaya balıklama daldı. Bu bölgede büyük güç siyaseti yapan ABD ve Rusya dışında bir müstakil güç olarak varlığını sürdürebileceği sanrısıyla hareket ettiler. İslam ve İslami aidiyet gibi uluslararası siyasette hiçbir anlam taşımayan kavramlar üzerine bir strateji geliştirdiler. Suriye’nin yanıp yıkılmasının ekonomik, siyasal ve sosyal faturasını hesaba katmadılar.

Böylece Türkiye, dört milyona yakın Suriyeli mülteciyi sınırlarından geçirdi. Bugün bu insanlar Türkiye’deler. Türkiye’nin gerçeği oldular. Büyük bir ihtimalle de bundan böyle Türkiye’de yaşayacaklar. Türkiye demografisinin bir parçası haline geldiler. Milyonlarca çocuk Türkiye’de okula gidiyor. Yüz binlercesi Türkiye’de dünyaya geldi. Birçok Suriyeli iş piyasasının parçası oldu. Sosyal güvenlik sistemi üzerinden hayatlarını idame ettiren Suriyelilerin oranı büyük; Türkiye’nin eğitim, sağlık, ekonomik, altyapısal imkânlarına büyük bir yüktür bu. Kendi ülkesinde vatandaşlarına bazı bölgelerde Türkiye ortalamasının çok altında olanak sunabilen orta gelir grubunda bir ülke için azımsanmayacak ve geçiştirilemeyecek kadar majör bir sorundur!

Israrla yapılan hataların telafi edilmediği, bilakis hata üzerine hata yapmaya devam edilen bir durumla karşı karşıya Türkiye. Bugüne kadarki Suriye politikasının ciddi bedelleri oldu. Bunların önemlilerini saymak gerekirse: 1) Yasa dışı göçün tetiklenmesi, 2) Suriye’de büyük güçlerin yerleşmesi, 3) Suriye’de merkezi hükümetin ülke topraklarını kontrol edememesi (devlet olmanın en önemli koşulunu sağlayamaması), 4) Fiili olarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün ortadan kalkması, 5) İslamcı-cihatçı fanatizmin Suriye’de yaygınlaşması, terör örgütlerinin bölgeye yerleşmesi, 6) Suriye’nin kuzeyinde Kürt grupların Türkiye sınırına kadar olan bölgeyi kontrol etmeye başlaması, 7) Türkiye topraklarının cihatçı güzergâhı haline gelmesi, 8) Türkiye’nin güney sınırının geçişken ve kontrol edilemez hale gelmesi, 9) Merkezi Suriye hükümetinin (Esad rejimi) Rusya ile işbirliğine giderek yeniden kontrolü sağlamaya başlaması, 10) ABD’nin Suriye Kürtlerini desteklemesi, 11) Türkiye ile ABD arasında Suriye Kürtlerine ilişkin görüş ayrılıklarının ilişkilerde ciddi kırılma yaratması, 12) Rusya’nın Ankara üzerindeki etkisinin dramatik biçimde artması, 13) Suriye’deki istikrarsızlığın Türkiye’ye sıçraması olasılığının ciddi olarak artması, 14) AB ile yapılan mülteci anlaşmasıyla beraber AB’nin Türkiye üzerinde baskı kurma şansının sıfırlanması ve bu durumun Türkiye’nin demokrasisi üzerindeki AB etkisini bitirmesi, 15) Erdoğan rejiminin mülteciler üzerinden Batı’ya şantaj yapma olanağını elde etmesi, 16) Türk ordusunun Batıcılar ve Avrasyacılar olarak ortadan ikiye bölünmesi, 17) Ülkenin finansal kaynaklarının Suriye’deki karadelikte çarçur olması ve daha birçok sosyoekonomik sorun var.

Bu yazı yazılırken İdlib bölgesindeki Rus/Suriye bombardımanları sonucu yüz binlerce Suriyeli Türkiye sınırına doğru hareketlendiler. Bu insanların büyük bir bölümü masum sivil halk, kalanları bölgeyi terk eden cihatçı teröristler. Bölgede milyonlarca insan var ve bu insanların önemli bir bölümü mevcut çatışmalardan dolayı bölgeyi terk ederek Türkiye sınırına giriş yapmaya çalışıyor. Bu göç dalgası önümüzdeki haftalarda daha da yoğunlaşabilir.

Türkiye’de mevcut dört milyona yakın Suriyeli nüfusuna iki milyon Suriyeli eklenebilir. Bu zaten dramatik olan durumun tümüyle kontrolden çıkması sonucunu beraberinde getirecek. Çok ciddi bir rakam ve orandan bahsediyoruz. Türkiye’de bu yeni göç dalgasını absorbe edecek kapasite var mı? Dahası, Türkiye halen kuzey Suriye’deki Kürt varlığıyla sorun yaşıyor. Irak ve Suriye Kürtleri ile Türkiye Kürtleri arasında aidiyet duyguları son on yılda inanılmaz oranda yoğunlaştı. Biz duygusu artıyor. Bu duruma körükle gidercesine, Türkiye rejimi demokrasi ve insan haklarından tümüyle koparak Kürtlerin meşru siyaset kanallarını tıkamış bulunuyor. Kürt halkı Türkiye’de kendisini bir apartheit rejimi içinde, köşeye sıkıştırılmış olarak hissediyor. Suriye Kürtleri’nin PKK ile özdeş kabul edilmesi, bu nedenle çok büyük bir stratejik hatadır. Oysa Ankara’nın elinde Suriye istikrarsızlaşmaya başladığında Kürtlere yönelik önemli olanaklar vardı. Seküler Kürtlerle daha yakın siyaset izlenerek, Türkiye’de de çözüm sürecine devam edilerek, Suriye’nin kuzeyi Türkiye ile dost bir Kürt bölgesine dönüştürülebilir, Türkiye Kürtlerin demokratik açılımı kabul etmeye yönelmesi durumunda Esad rejimi ile anlaşmasını teşvik edebilirdi. Federal bir Suriye, tıpkı federal bir Türkiye gibi, bölgesel etnik ve dini aidiyetleri baskı altına almadığı müddetçe toprak bütünlüğünü güçlendirebilirdi. Oysa Ankara’daki İslamcı şarlatanlar bir avuç oy için cihatçı manyaklara destek verip, diğer taraftan Avrasyacı derinlere yem olarak Kürtlerle çözüm sürecini içeride sonlandırıp, Suriye’deki Kürt grupları da düşman haline getirmeyi seçti. Böylece kendi bindiği dalı kesti.

Ortadoğu siyaseti, dengeleri gözetmeyi ve sırtını sağlama almayı gerektiriyor. Yoksa Dimyat’a pirince giderken kendinizi eldeki bulgurdan olmuş bulabilirsiniz! Yaşanan budur. Türkiye rejimi ısrarla hatalardan öğrenmiyor; dahası bunu “dik durmak” olarak algılıyor. Diklenmekle ve ona buna havlamakla dik durmak arasında ciddi fark bulunduğunu öğrenmemek, ciddi bir akıl tutulması, dahası ölümcül bir hatadır. Ruslara güvenerek NATO şemsiyesinin dışına çıkan, kendi gücünü tartamayıp kendisini dev aynasında gören Erdoğan rejimi, Türkiye’nin petrole ve gaza bağımlı, silahını ve mühimmatını dışarıdan satın alan, ekonomisi kırılgan ve dış yatırımcıların sıcak parasına bağımlı, sofistike hiçbir ileri teknolojiyi üretemeyen, kendi içerisinde birçok etnik kırılganlığı içerisinde barındıran bir aktör olduğu gerçeğini kabullenemiyor. İçerideki cahil kitleleri hilafet, fetih, Osmanlı, küresel güç vs. bomboş retoriklerle hipnotize ediyor. Bu coğrafyanın güçsüzlüğün aptallıkla birleşmesini kabul edemeyeceğini görmüyor!

Suriye’den kaynaklı tüm sorunların ana nedeni Türkiye’nin izlediği yanlış politikalardır. Ödenen bedel, akıl ve izan yoksunluğunun faturasıdır. Bu bedel Osmanlı’nın 1910-1920 arasındaki 10 yılda yaptığı hatalarından kaynaklanan bedele benzeyen sonuçlara gebe! Suriye’de Fransızlar yok, ama Ruslar ve Amerikalılar var. Suriye ve Türkiye bu krizde organik olarak birbirine bağlandı. Suriye’yi hasta eden mikroorganizma Türkiye’yi aynı şekilde enfekte edebilir. Dahası Rusya NATO’nun yumuşak karnına dönüştürdüğü Türkiye’yi ABD şemsiyesinden neredeyse tümüyle çıkartmış durumda. Akdeniz’e yerleşen Rusya, Türkiye’yi kendine bağlayarak güdümüne soktu. ABD ile tampon bölge anlaşmasının akabinde İdlib saldırılarını yoğunlaştırarak Türkiye’yi cezalandırıyor. Türkiye’nin istikrarı Kremlin’in politikalarına bağlı! Gerisini siz hesaplayın!

Şaka değil: Suriye krizi Türkiye’ye toprak kaybettirecek süreci başlatmış olabilir.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.8.2019 [TR724]

Memur ol ama doktor olma!

AKP'nin güvenlik soruşturması hukuksuzluğunun bakanlıklar arasında da farklılık gösterdiği ortaya çıktı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından atamaların temel noktasını oluşturan güvenlik soruşturmaları bakanlıklar arasında “çelişkili” hale dönüştü.

Tıp fakültesinde öğrenim gören bir öğrenci, eğitimi devam ederken, geçimini sağlamak için Ortaöğretim KPSS’ye girdi. Aldığı yüksek puanın ardından bir bakanlığa memur olarak atanan doktor adayı, tıp fakültesinden mezun olduktan sonra ise “güvenlik soruşturmasına” takıldı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından memurluğa devam ederken mezun olan doktor adayı, ‘Devlet Hizmeti Yükümlülüğü Kurası’ kapsamında bir hastaneye yerleştirildi. Ancak memur olmasına karşın Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’ni “uygulamayan” Sağlık Bakanlığı, hiçbir gerekçe göstermeden, doktorun atamasını gerçekleştirmedi. Sağlık Bakanlığı’nın kapıda beklettiği doktorun, diğer bakanlıktaki memurluğuna ise devam etmesi dikkat çekti.

Sağlık Bakanlığı’ndan, doktor adayına sadece, “657 sayılı Devlet Memurları Yasası”nın 48. maddesi anımsatılarak, “Güvenlik soruşturması ve arşiv taraması yapmış olmak hükmü gereğince atanma şartlarına haiz olmadığınız anlaşıldığından kura kapsamında yerleştirildiğiniz hastaneye atamanız yapılmamıştır” yanıtı verildi.

SORUŞTURMALARIN GEREKÇESİ

Güvenlik soruşturmalarının “olumsuz” sonuçlanmalarının gerekçelerinde, çoğunlukla, “ağabeyin ihraç edilmesi”, “babasının Bank Asya’da hesabının bulunması”, “şahsın hiç istihbarat bilgisinin bulunmamasına rağmen babasının KHK ile kapatılan sağlık şirketinde çalışması”, “şahsın hiç istihbarat bilgisinin bulunmamasına rağmen, erkek kardeşinin kapatılan özel bir ortaokulda eğitim görmesi” gibi nedenler sıralanmıştı. Dosyalarda Emek Partisi de (EMEP) “terör örgütü” olarak görülürken, “parti doğrultusunda faaliyet gösteren kulübün yönetim kurulunda yer almak” da atamalar için “sakıncalı” bulunmuştu.

[Samanyolu Haber] 30.8.2019

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-30 [Tarık Burak]

O Günlerde Hocaefendi’yi Anlayabilseydik…

Hocaefendi’nin Avrupa seyahati sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türkler’in manevi ve sosyal hayatları perişan durumdaydı. Allah’ın sevkiyle çıktığı bu seyahatte sadece Türkiye’de hizmet etmekle geleceğin dünyasının ıslah edilemeyeceğini bu vahim durumla görüyordu.


Üniversite Gençliği’nin Hocaefendi’yi Tanıması

Fethullah Gülen Hocaefendi, Bornova’da vaaz ve sohbet vermeye başlayınca üniversite öğrencileri onu yakından tanımaya başladılar. Bu, Hocaefendi için de yeni bir durumdu. O zamana kadar üniversite camiası Hocaefendi’yi pek bilmiyordu. Bornova vaazları aynı zamanda, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin mesajlarının toplum tabanına daha hızlı yayıldığı bir dönem oldu.

O yıllarda Hocaefendi’nin yol göstermesiyle Ege Üniversitesi’ndeki öğrenciler, asistanlar ve öğretim üyeleri, Ege Bölgesi’nin zeki ama imkânları olmayan öğrencileri için ilk defa üniversite hazırlık kursları başlattılar. 1976’dan itibaren başlayan bu kurslar ücretsizdi ve ders verenlerin hiçbiri bu hizmetin karşılığı olarak bir ücret almıyordu.

Bu üniversiteliler, öğrencilere sahip çıkmak için tıpkı esnaflar gibi olağanüstü fedakârlıklar gösterdiler. Bu destanlara mevzu olacak bir Hizmetin ilk tuğlalarıydı. Onları, çizmelerini giymiş bir yurdun inşaatında işçi gibi çalışırken, inşaata kum ve tuğla taşırken, bahçede yurdun öğrencileri için koyun keserken görmek mümkündü.

Bu manzaralar Ege Bölgesi esnafının, işçisinin, kadınının, erkeğinin bu eğitim kurumlarına sahip çıkma azmini âdeta kamçılıyordu.

Elinde lahmacun arabası lahmacun sata sata: ‘Hocam siz talebelere yer arıyor, onları barındırmak için tehalük gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini içinde talebeler kalsın diye vermek istiyorum.’ diyen cömert insanlar bu işe sahip çıkıyordu. Aynı kişi aynı zamanda: ‘Kardeş, hocama söylesen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı? Hiç ayağımda ayakkabı kalmadı. Verse de giysem’ diyordu.

Yeniden bir sahabe devri başlamış, yeniden malını ve canını feda eden insanlar ortaya çıkmıştı.

Önceleri cami çıkışında açılan yardım torbalarına 5-10 lira atınca mutlu olan esnaf, şimdi neredeyse malvarlığının tamamını eğitim kurumlarına bağışlama noktasına geliyor; ama yine de sahabi gibi bir şey yapmadığına inanıyordu. Çünkü inşa ettiği eğitim kurumundan ne tür insanların yetiştiğini bizzat görüyordu. Ege esnafından İsmail Güzel, hayatında nasıl bir dönüşüm yaşadığını şöyle anlatıyor: “Dükânın kapısına gelen kişiye o günün parasıyla 5 lira veya 50 kuruş vermeyi hayır sanıyorduk. Halbuki Hocaefendi, ‘Şu yurtta iki yüz kişi varsa bunu bin kişiye çıkarırsanız memlekete, millete hayırlı bir insan yetiştirmiş olursunuz’ diyordu. Bunu yapmanın büyük sevabından bahsediyordu.”

Siyasî Liderlerden Görüşme Talebi 

Hocaefendi, bu dönemde siyasilerin görüşme taleplerini şöyle anlatıyor:

“Demirel'den böyle talepler geldi. Pek hatırlamıyorum, ama o günlerde Salih Özcan milletvekili idi. O aracılık yapmış olabilir. Ankara'da bulunduğum bir sırada, yine Özkan isimli tüccar bir arkadaş -ki sayın Demirel'in yakınıydı, bizi de tanıyordu- haber getirdi. Demirel'in görüşmek istediğini söyledi. Ben o günkü şartlar itibariyle kabul edemedim. Onun medyanın diline düşeceğini de hesap etmiş olabilirim. Sayın Demirel'le başbakanlığı döneminde bir kere görüştük. Ona da görüşmek denemez. Ben Sultanahmet Camii'nde vaaz ediyordum. O gün Demirel de İstanbul'daymış. Zannedersem reis-i cumhur orada olduğu için Bakanlar Kurulu İstanbul'da toplanacaktı. Günlerden Cuma. Demirel, Cuma namazı münasebetiyle Sultanahmet'e geldi. Yanında merhum Çağlayangil de vardı. Namazdan sonra musafaha ettik ve ayrılıp gittiler.

Israrla görüşmek isteyenlerden biri de Alparslan Türkeş Bey oldu. Aracı olan şahıs kırabileceğim bir insan değildi. Bana, Türkeş Bey'den bir mektup da getirmişti. Mektupta haddimin çok üstünde iltifatvâri ifadeler de vardı. Ancak ben yine kabul etme niyetinde değildim. Allah şahit ki çok sıkıldım, günlerce uykum kaçtı. Hatta, 'Rabbim canımı alsın da kurtulsam ve hiçbir siyasî ile görüşmesem.' dedim. Onların istekleri normaldi, ama ben uzak kalmak istiyordum.

İhtilal olunca, zaten Türkeş Bey'i de içeriye aldılar. Beni de aramaya koyuldular ve görüşemedik... Yani ben, bütün siyasîlere karşı hep aynı tavrı sergiledim. Onlarla görüşmekten şiddetle kaçındım.

İsterseniz siz bunu şahsım adına bir his olarak değerlendirebilirsiniz. Yani kendimi onlardan küçük gördüğüm için görüşmekten kaçındığımı söyleyebilirsiniz. İşin bu yönü için söz söylemek bana düşmez. Ancak, eskiden beri ruhuma hakim olan bir düşünce vardır. Bunu yer yer, görüşme teklifi getiren arkadaşlara söylediğim de oldu. Burada da bir kez daha tekrarlamakta bir mahzur görmüyorum. Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri, konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir şeyler konuşurlar, yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz. Toplumun bir kesimini diğer kesimine karşı çok rahatlıkla kullanabilirler. Bazen de başlarındaki insanlarla onun cemaatini karşı karşıya getirebilirler. Benim bu davranışımda isabet edip etmediğimin kritiği için ise, henüz çok erkendir. Bakalım ileride Mevla neler gösterir?”

Bu Ülke Yıkılmaz

Sakıp Sabancı’nın Hizmetle ilk tanışması 1977 yılında gerçekleşmişti. Amerika’daki tedavisinden dönmüş olan Sabancı’yı o yıllarda İstanbul Karaköy’deki yerinde Hacı Kemal Erimez ziyaret etmişti. Sabancı’nın ABD’de hastanedeki tedavisi sırasında bir rahip odasına gelip, “Size dua edeyim” deyince Sabancı, “Ben Müslüman’ım, kendim dua ederim” cevabını vermişti.  Sabancı Türkiye’ye dönünce hastanede yaşadığı bu olayı anlatmış ve gazetelere manşet olmuştu. Bu ziyaret sırasında Kemal Erimez, Sabancı’ya İstanbul’da muhtaç öğrencilere burs verilmesi için yaptıkları çalışmalardan bahsetti. Sabancı, “Biz bir vakıf kurduk, Türkiye çapında 300 öğrenciye burs veriyoruz” dedi. Bunun üzerine Kemal Erimez, “İstanbul’da sadece bir arkadaşımız 300 burs veriyor” karşılığını verdi. Erimez’in anlattıklarından sonra hayrete düşen Sabancı, “Benim bu ülkenin yıkılmayacağına olan kanaatime bir taş daha koydunuz” ifadesini kullandı.

Avrupa Seyahati (1977)

Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam buyuruyor ki, ‘Bir gün benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak.’ Yani, gecesi gündüzü olan insanların bulunduğu her yere benim namım ulaşacaktır, demiş.

Bu gaybi bir haberdir. Müslümanlar için gösterilen bir ufuktur, bir gaye-i hayaldir. Bu hedef ile yanıp tutuşan Fethullah Gülen Hocaefendi, Avrupa’da yaşayan Türkler’i ziyaret etmek için 1977 yılının Kasım ayında Almanya’ya gitti.

Hocaefendi’nin bu seyahat sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türkler’in manevi ve sosyal hayatları perişan durumdaydı. Allah’ın sevkiyle çıktığı bu seyahatte sadece Türkiye’de hizmet etmekle geleceğin dünyasının ıslah edilemeyeceğini bu vahim durumla görüyordu. Onun için Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam, insanlığın huzuru için güneşin doğup battığı her ufku hedef göstermişti.

Hocaefendi, 9 Aralık 1977’de Berlin’de Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam’ı konu alan bir konferans verdi. Şöyle diyordu:

‘O Aleyhissalat u vesselam, dünyaya bir sinek kanadı kadar ehemmiyet vermiyordu. Sultanlara tahtlar bahşedip taçlar giydirdiği halde, olabildiğine zâhidâne yaşıyor ve âdeta hayatını dünyaya karşı oruca niyet etmiş gibi fevkalâde bir zühd içinde geçiriyordu; yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor; bir damla nimet karşısında yüz defa şükürle gürlüyor ve hep minnet hisleriyle oturup kalkıyordu. Mârifet, muhabbet ve haşyet duyguları itibarıyla O her zaman meleklerle at başıydı; dünyadaydı ama dünyevî değildi, ukbâ yolundaydı, orayla da evvelen ve bizzat irtibatı yoktu; gönlü hep Rabbinde, gözü O'nun âsârında, âsârına renk, şekil, desen kazandıran esmâsındaydı. Dünyaya bir ukbâ koyu nazarıyla bakıyor, onu bir mezraa gibi görüyor; ekiyor, biçiyor ve elde ettiklerini de hep ötelere bağlıyordu. Rüzgârların tohumları sağa-sola taşıyıp neşv ü nemaya emanet ettikleri gibi O da esiyor-savuruyor; yoksulları görüp-gözetiyor, açları doyuruyor ve kendisi çok defa aç yatıp kalkıyordu. İki cihanın sultanı olarak yürüyüp Rabbine ulaştığında ne sarayı ne villası ne servet ü sâmanı ne de eş ve evlâdına bıraktığı bir malı vardı. Kendi gibi yaşamış, dünyayı kendi gibi değerlendirmiş ve kendine yakışır şekilde buradan göçüp gitmişti. O, dünyaya dünya kadar, ötelere ve öteler ötesine de onların kıymetleri ölçüsünde değer vermiş ve ona göre bir tavır sergilemişti.’

12 Aralık 1977’de Münih’te verdiği konferansın başlığı ise: “Kurtarıcı Neslin Vasıfları” idi. Hocaefendi, Hamburg, Frankfurt, Hannover gibi şehirlerde de konferanslar verdi. Almanya’daki Türkler kendisine yeni model bir Mercedes hediye etmek istediklerinde bunu şiddetle reddetti. Kendi deyimiyle ‘bu Avrupa gezisinde bir topluiğne bile’ hediye kabul etmedi.

Manevi temelleri sarsılan bu cemiyet içinde kendini korumak çok zordu. Ahlâkî değerler yerle bir edilmişti. İnsanlığın ebedi hayatını yakıp kavuran bu müthiş tauna insanlar ne gibi çarelerle karşı koyacaktı? Çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş batıl formüller işe yaramazdı. Özellikle Münih’te bulunduğu sırada BMW fabrikasında çalışan Muhsin adlı bir işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadı onun rikkatine çok dokundu. Bu umumi bir haykırıştı aslında.

Hocaefendi bu seyahat boyunca Almanya’da çok üzücü hadiselerle de karşılaşıyordu. Asrın hastalıklarından birisi olan ayrılık, burada dindar bir hayat süren gurbetçi Türkler arasında katı gruplaşmalar şeklinde kendisini gösteriyordu. Fatih Camii’ne devam eden grup Mevlana Camii’ne gitmiyordu. Bu gruplar, Hocaefendi’nin kendi mekânlarında konuşmalar yapmasını, öteki gruplara gitmemesini istiyordu. Bu, Hocaefendi’nin tarzı değildi. Hatta bu yüzden Köln’deki konferans programını iptal etti. Çünkü konferans tarihinden bir gün önce program yapılırken, gözü önünde iki ayrı gruba mensup kişiler kavgaya tutuştu. Hocaefendi bu şartlarda yapacağı bir konuşmanın yararlı olacağına inanmıyordu. Normalde Almanya dışındaki Avrupa ülkelerine de gitmeyi düşünüyordu. Ama bu tablo onu rahatsız edince seyahat programını kısa tutup Türkiye’ye döndü.

Döndü ama tam 13 yıl boyunca Muhsin adlı bu işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadının acı ızdırabını ruhundan hiç atamadı. Nesilleri kavuran bu alevler karşısında yerinde duramazdı zaten. Bu derdin sancısıyla kıvrandı durdu. Bu duygularını şöyle dile getirdi:

‘Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam: ‘Siz benim adımı, nam-ı celilimi güneşin doğup battığı her yere götürün.’ Buyuruyor.

O ilk Müslümanlar İslamı çok iyi yorumlamasalardı, bizim anladığımız manada seslendirmeselerdi nasıl böyle bir Müslümanlığı anlayacaktık. Onlar da ömürlerini, ömr-ü tabiîlerini tamamladılar ve göçüp gittiler Allah’a. Vazife başında gittiler. Şimdi gele gele bu vazife size düştü. Ama acıdır çok, Allah Resul’ünün nam-ı celili güneşin doğup battığı her yere gidemedi henüz.

Sizin arkadaşlarınız Sibirya’larda yaz günlerinde sıcağın otuz kırk derece olduğu kış günlerinde soğuğun altmış derece olduğu bir yerde o nam-ı celili Muhammedî’yi şöyle veya böyle tutturabilir miyiz diye, buza yazı yazar gibi oraya o namı yazmaya çalışıyorlar. Eski Moğolların ülkesine, bilmem ki Güney Kutup’ta insan var mıdır? Oralara kadar dünyanın her yerine nam-ı celili Muhammedî’nin götürülmesi. Bırakın buraları da bir Almanya’ya gidin.. Dünya kadar yer gezersiniz de ruh-u revani Muhammedî minarelerde şehbal açmaz. İngiltere’de dünya kadar yer dolaşırsınız da ezan sesi duymazsınız. Camileri vardır ama sizin camilere benzemez. Müezzinleri kapalı yerlerde ezan okur. İmamların sesi sokağa taşmaz. Oralarda sokakları da alacak şekilde gürül gürül namaz kılınmaz. Itri’nin bestesiyle salat-u selamlar okunmaz. Allahu Ekberler denmez.

Ve Allah Resul’ünü, kaldığım sürece ben oralarda çok garip hissettim. “Çok az anılıyorsun ya Resulullah, herhalde çok gurbet yaşıyorsun buralarda” dedim kendi kendime.

Oralara bile nam-ı celili Muhammedî götürülememiş. Biz mi vefasız, bize yakın olan bizden evvelkiler mi vefasız, tarih mi vefasız, tarihseller mi vefasız kim vefasız bilemeyeceğim. Ama herhalde dostun vefasızlığı bahis mevzu düşmanın husumetinin yanı başında.

Bunun için güneşin doğup battığı her yere mutlaka ulaşmamız lazım. Bunu ister bir emir telakki edersiniz sahibinden. İster bir gaye-i hayal telakki edersiniz. Sizin için bir ufuk, bir hedeftir. Buraya ulaşın demiştir ümmetine.

Eğer tutulup kaldırılmayı düşünüyorsanız, dağınıklığınızın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. İslam’ın dağınık şemnini bir araya getirin ki Allah da sizi dağınıklıktan kurtarsın, derlenip toparlanmanıza yardımcı olsun ve tutsun sizi tutup kaldırdığınız hakla beraber kaldırsın. Hakkı koyacağı yere koysun. Hak sahiplerini, ihkak-ı hak yapanları hakkı kaldırıp koyduğu yere koysun.

Başlamış bir şey. Başlamışı bitirin inşallah. Siz bitirmeye azmederseniz Allah sizi çoğaltmakta, sizi ikmal etmekte, itmam etmekte ve bu işi bitirmede size yardımcı olacaktır.”

Hocaefendi, görüştüğü herkesi bu işe sahip çıkmaya teşvik etti. Nihayet, onun bu ızdırabına Yüce Allah, Almanya, Belçika ve Hollanda’da lütfettiği öğrenci yurtlarıyla icabet etti. Zira, muztarın duasına icabet eden Allah’tı.

Fethullah Gülen Hocaefendi, 24 Kasım 1990 tarihinde, Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Türkler’in ısrarlı davetleri üzerine tekrar Avrupa’ya gitti. İstanbul’dan kalkan uçakla Hollanda’nın Amsterdam şehrine indi. Vaaz kasetleri 1970’li yıllardan beri Avrupa’daki Türkler arasında yaygın olarak dinleniyordu. Hollanda’nın başkenti Amsterdam, okyanusun kenarında ve su seviyesinin altında bir şehirdi.

Hocaefendi, buradan bir Türk öğrenci yurdunun bulunduğu Rotterdam’a giderken yolda gördüğü manzaralar dikkatini çekti. Şehir ve kasabaları kastederek, “Hiç boş yer bırakmamışlar. Çok güzel dizayn yapmışlar” dedi.

Hollanda’da bir hafta boyunca Türklerle görüşen Hocaefendi, buradaki yurtta sohbet etti. Anadolu insanın himmetleri burada meyve vermeye başlamış, yurtlar açılmıştı. 13 yıl önce geldiği bu topraklarda Efendimiz’in (sav) garipliği sona eriyordu artık. Gözleri çeşme olup şükür gözyaşları döktü. 1985’e kadar Hollanda’da ön plandaki Türkler daha ziyade, Türkiye’deki çeşitli terör faaliyetlerinden dolayı iltica eden insanlardan oluşuyordu. Türk öğrenci yurdunu yöneten Akyazılı Vakfı’nın hepsi üniversite mezunu olan kurucuları, ilk defa Türk cami ve cemiyetlerini bir araya getirerek resmi kuruluşlarla muhatap oldular. Hatta televizyonda belli bir saat yayın yapma imkânı bile elde etmişlerdi. Türklerin bu şekilde düzgün bir imajla Hollanda devletiyle muhatap seviyeye gelmiş olması Hocaefendi’yi sevindirdi.

Hocaefendi’yi en çok sevindiren hususlardan birisi de Türk insanın Avrupa ülkelerinde “işçi” rolünün ötesinde bir toplumsal konum elde etmiş olmasıydı. Öyle ki Hollanda polisi, Amsterdam ve Rotterdam’da yeni bir mahallede cami ve yurt açma teşebbüsünde bulunan Türkler için, Hollandalıların kapılarına “Bu insanlardan size zarar gelmez” şeklinde kâğıtlar bırakmıştı.

Hocaefendi, Hollanda’daki Türklere, “Burada kalın, vatandaş olun, çocuklarınıza sahip çıkın” dedi. Onun bu sözlerinin özel bir anlamı vardı. Çünkü 1960’lı yıllardan beri Almanya ve Hollanda’ya gelen Türk işçiler, kömür ocaklarında, gemilerde ve cam fabrikalarında ağır işlerde çalışmış, çok para kazanıp bir an önce Türkiye’ye dönmenin hesabını yapmışlardı. O günlerde bu ülkelere gelen bazı Türk hocalar da “Buraları ecnebi (yabancı) memleketi, bir an evvel Türkiye’ye dönün. Uçağın kuyruğunda bile olsa cenazenizi Türkiye’ye getirin” diyordu. Aileler dönüyor, dönmek istemeyen çocuklar kalıyordu. Nasıl olsa “yabancı memleket” diye düşünen Türkler, bu ülkelerin vatandaşı olmak için özel bir çaba sarf etmiyordu. Hocaefendi’nin 1990’da Avrupa’daki Türklere verdiği mesaj açıktı: “Yaşadığınız ülkelerin verdiği vatandaşlık haklarından yararlanın, seçme ve seçilme hakkı elde edin. Çocuklarınızı üniversiteye gönderin.” biçimindeydi.

Türk işçilerin çocuklarının neredeyse tamamı sanat okullarına gidiyordu. İşçinin çocuğu işçi olur mantığı hâlâ egemendi. Sanat okuluna giden çocuk iş bulur düşüncesi hâkimdi. Böylece diplomasız işçi babanın diplomalı işçi oğluyla bu süreç devam ediyordu. O yüzden örneğin 1980’li yılların başına kadar Alman üniversitelerinde okuyan Türk öğrenci sayısı yok denecek kadar azdı.

Hocaefendi’nin Türklere verdiği bir diğer mesaj, doğru insan olmaları, Müslümanlığın öngördüğü dürüstlük kurallarını hayatlarına yansıtmalarıydı. Çünkü 1962’den itibaren Avrupa’ya olan Türk işçi akınında, 300 kişilik yurtlarda, tek odalı bekâr evlerinde kalan eğitim seviyesi hayli düşük bu insanların bir kısmı çeşitli suçlara karışıyordu. Zaman zaman çeşitli suistimaller oluyordu. Örneğin “çocuk parasını” istismar ederek, sahte evlilik yöntemiyle üzerine dört beş çocuk yazdıran insanlar çıkmıştı. Fabrikalardaki kocaman mescitlerin bazıları, namaz kılmadıkları halde buralara gidip uyuyan ve işlerini aksatan bazı işçiler yüzünden kapatılıyordu. Malulen emekli olup, yüzde 80-90 maaş bağlanarak Türkiye’ye gönderilen insanların bazılarının sağlam oldukları açığa çıkıyordu. Bazı Türk işçiler de Alman kadınlarla evlenince Türkiye’deki aileler yıkılıyordu. Oysa bir Müslüman, her yerde Müslüman gibi yaşamak zorundaydı ve dinin özü doğru insan olmaktı.

Almanya ve Hollanda’da bu temasları yapan Hocaefendi, Danimarka, Fransa ve İtalya’ya geçti. Danimarka’daki Türklerin sosyal hayattaki canlılıklarından memnun kalan, Fransa’da yaşayan Türklerin davetlerine katılıp sohbetler yapan Hocaefendi, Paris’teki Louvre Müzesi’ni tarihi Notre Dame Katedrali’ni gezdi. 11 Aralık 1990 günü Paris ile Strasbourg arasındaki seferlerine yeni başlamış olan hızlı trenin ilk seferine katıldı. İlk seferini yapan tren, Paris’ten Strasbourg’a olan 500 kilometreyi 2,5 saatte aldı. Hocaefendi bu yolculukta, yeni basılacak olan Sonsuz Nur kitabının ilk cildinin tashihini yaptı.

Hocaefendi, 13 Aralık 1990 günü Paris’ten Roma’ya geldi. Ertesi gün cumaydı. Cuma namazını yapımı hâlâ süren Roma Camii’nde kıldı. Roma Mescidi de denilen bu yapı, aslında bütün İslam ülkelerinin yardımıyla yapılmasına rağmen, Suudi Kralı’nın camisiymiş gibi algılanıyordu. Turgut Özal, Roma’yı ziyaret edince Türkiye’nin de camiye katkıda bulunmasını sağladı.

Hocaefendi, kendisine eşlik eden birkaç arkadaşıyla birlikte ikindi namazına kadar Roma Mescidi’nin içinde oturdu. O sırada orada caminin içinde yeni Müslüman olmuş bir İtalyan ile bir Pakistanlı’nın bir hadis konusu üzerine kavga edercesine tartıştıklarını gördü. Bu manzara karşısında üzülen Hocaefendi, yanındaki arkadaşlarına, “Bağnazca düşünceler Müslümanlığa gölge oluyor, Müslümanlığın çehresini karartıyor.” dedi. 

Bir gün Roma’da kalan, ertesi gün İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçen Hocaefendi, burada iki gün kaldı. Buradaki Türk toplumunun düzenlediği programlara katıldıktan sonra tekrar Amsterdam’a geçti ve 25 gün süren Avrupa turunu tamamladıktan sonra 19 Aralık 1990 günü İstanbul’a döndü.

Ve bugün yaşanan süreçle bütün bu coğrafyalarda Peygamber Efendimiz’in (sav) garipliğini gidermek ve İslam’ın aydın çehresini yansıtmak için -geç de olsa- binlerce hizmet insanı var. Onlar bu işi bitirmeye azmederse Allah onları ikmal edip İslam’ın güzel yüzünü göstermede onlara yardımcı olacaktır.

Devam Edecek…

[Tarık Burak] 30.8.2019 [Samanyolu Haber]