Bu Kara’dan o Kara’ya: Sesim duyuluyor mu? [Ahmet Dönmez]

Yahu o değil de yine biz haksız çıktık, iyi mi?

Kendi meslektaşlarımız nezdinde bile…

Peki, bir kere daha bakalım öyleyse…

****

Allah var, tartışmayı sürdürmek niyetinde değilim.

Tıpkı başlatan olmadığım gibi…

Ne güzel hızımı almış ’15 Temmuz Malatya Dosyası’  başlıklı yazı dizimi sürdürüyordum.

Ortaya çıkan bu çirkin manzaradan da alabildiğine rahatsızım doğrusu.

Polemikçi bir gazeteci değilim.

Çok mecbur kalmadıkça sataşmalara cevap vermemeye, bir polemiğin tarafı olmamaya çalışıyorum.

Gel ki…

Klişe tabirle “Sussam gönül razı değil…”

****

Gülen Hareketi içerisinde eski ‘ağabey’lerden olan İlahiyatçı Hüseyin Kara,  bir Youtube kanalında  açıklamalar yaptı.

Bir soru üzerine dedi ki “Ben bizim kendi arkadaşlarımıza gazeteci demiyorum. Hasbelkader demişiz ki sen televizyonda şu işi yap, ötekine demişiz ki sen de şu işi yap. Bunlar gazeteci değil. Gazetecilik okusalar bile bunlar Hizmet’in insanlarıdır. Hizmet insanlarıdır. Gazeteci değil. Bizim arkadaşlarımız hasbelkader gazetede görev yapmışlar.”

Yayını baştan sona izledim. Önüne, arkasına da baktım. Sonuç değişmiyor.

Hiç öyle tevil etmeye gerek yok.

Kendisi daha sonra bir açıklama yaparak “yanlış anlaşıldı isem özür dilerim” dedi.

Belki bu noktadan sonra konuyu daha da uzatmak sevimsiz kaçacaktır.

Fakat mevzu Hüseyin Bey’in şahsı veya salt bu cümlelerin kendisi olmadığı için, bir zihniyeti yansıtması hasebiyle bir müddet daha konuşulabilir.

Sorun tam da şu: Hakaret kastı ile ya da kötü niyetle söylemedi bunları. Kendine göre iyi bir şey anlatmaya çalışırken tam da zihnindekini, algısını ele verdi. Aslında tam da düşündüğünü söyledi Hüseyin Bey ve maalesef bu hiç de nadir bulunan bir yaklaşım değildi.

Zaten ben de bir önceki yazıyı yazarken sırf bu nedenle yazmaya karar verdiğimi ifade etmiştim.

****

Peki bu sözler karşısında bir gazeteci ne yapmalıydı?

Görmezden, duymazdan mı gelmeliydi?

“Aman ya işte bir beyfendi çıkmış, kendince bir şeyler söylemiş, büyütmemek lazım” mı demeliydi?

Diyenler olabilir…

Nitekim bazı gazeteciler böyle düşündü ve cevap verme gereği hissetmedi. Konuşurlarsa daha da büyüyeceğini düşündüler belki. Lüzumsuz bir tartışma ile ‘karşı tarafa’ çirkin bir görüntü verileceğini hesaplayanlar da olmuştur.

Bu bir tercihtir.

Fakat başka birileri de farklı bir tercihte bulunup itiraz edebilir. “Ben bunu içime sindiremiyorum” diyebilir. Ne var bunda?

Nitekim benim de aralarında bulunduğum bir kaç gazeteci -evet bir kaç gazeteci- ‘hasbelkader’ bir şeyler söyledik. Çeşitli tonlarda tepkiler gösterdik.

****

Sonrasında acayip, hatta acaib-ül garaib bir furya başladı.

Efendim “Hüseyin Abi” çok alim, çok zahid bir insanmış. Hâzâ beyefendi, ehl-i nezâket, kibarlık timsali bir büyüğümüzmüş.

Evet, muhakkak ki öyledir.

Tamam…

Tamam da meselemiz o değil ki!

Mesele Dr. Hüseyin Kara’nın şahsı ve şahsiyeti değil ki?

Ortada bir açıklama var ve ona cevap veriliyor.

Tam tersine bizlerin şahsiyetidir söz konusu olan…

Bir grup gazetecinin kişiliklerini patlıcan börkünü koparır atar gibi atıyor, şahsiyetsizleştiriyor, sıfırlıyor ama olsunmuş, abartmamalıymışız.

Büyütmemeliymişiz, canım ne varmış bunda.

Sonra efendim önünü arkasını dinlememişmişiz, aslında onu demek istemiyormuş, biz dinlediğimizi anlamaktan acizmişiz, halbusem ki çok iyi bir şey söylüyormuş hakkımızda ama biz onu anlamamışız.

Bir de üstüne üstük linç etmişiz…

Sayın Hüseyin Kara biz cümle gazetecileri sâlâsız, talkınsız gömmüş toprağa ama biz itiraz edince adı ‘linç’ olmuş.

Ve de üstelik çok kibirli, çok kaba, çok nobranmışız. Hep bi üstten üstten konuşuyormuşuz.

****

Başka açıklamalara, yazılara karşı da bu kadar anlayışlı, bu kadar toleranslı, bu kadar geniş, bu kadar empatik ve sempatik misiniz dostlar?

Sözgelimi Hüseyin Bey bir ilahiyatçı olarak nice meslektaşı gibi AKP saflarında konum belirlemiş olsa ve oradan şu cümlelerin aynısını söylese, ağzına geleni ortalık yere boşaltacak adamlar şimdi kalkmış bize nobranlıktan dem vurup nizamat veriyor.

Eğer ‘düşman saflardan’ biri bir şey söylüyorsa yerden yere vur; ama ‘içeriden’ geliyorsa sus, tevil et, hoşgör.

Peki be kardeşim, hep mi cevap veren kibirli, hep mi itiraz eden nobran?

Bakın bakalım Hüseyin Bey o cümleleri nasıl dile getiriyor, üslubu nasıl: “Öteki gazeteci arkadaşların konuşmaları oldu. Onları aldı götürdüler Hocaefendi’ye. Buyurun, konuşun. (…) Yani 1-2 senedir eleştiriyorlar da güya kendilerine muhatap bulamıyorlar. Abiler dediler ki ‘Gelin, muhatap ortada. Gidin dertlerinizi anlatın.’ Anlattılar dertlerini. Bitti. Bir kere muhatap buldular. Bir insan muhatap buldu mu rahatlar. İki; Baktılar ki bazı tenkitlerin aslı yok. Yani oturacağı bir yer yok. Onlardan da vazgeçtiler. (…) Bakın o ilk zamanlardaki gibi konuşmaları gibi şimdilerde öyle ciddi bir konuşma bulamıyorsunuz. Yapacakları bir şey yok yani.”

Ne kadar da mukaddir, ne kadar da ihtiramkâr, nezih, saygılı, sevgili açıklamalar değil mi?

****

Peki!

Peki ama itiraf edeyim ki ben hayretler içerisindeyim.

İnanın hayretler içerisindeyim.

Haydi osu busu, nezâheti, nezâketi bir yana…

Gelelim mevzuun asıl can alıcı noktasına.

Asıl bu yazıyı yazma nedenime gelelim.

Sözkonusu açıklamanın ne kadar vahim olduğunu, ne manaya geldiğini hala anlamamış olabilir mi ki bu kadar insan?

Şaşkınlığım bundan.

O zaman ben size bir şey söyleyeyim: Şu anda yürütülen bu cadı avı davalarında tek bir paragraf var, biliyor musunuz? O binlerce iddianame tek bir paragraftan oluşuyor. O da Sayın Hüseyin Kara Bey’in söylediği o yukarıdaki cümlelerden ibaret.

Siz boşverin sayfa sayfa dosyaları, ek klasörleri vesaire…

Hepsinin dediği ve demeye çalıştığı tek şey bu: “Karşımızda bir dini cemaat yok. Bu bir suç örgütüdür. Bu örgütte Ahmet, Mehmet yoktur. Bu örgüt için asker, polis, gazeteci, hakim, savcı, işadamı, öğretmen de yoktur. Örgütün piyonları vardır. Abileri kimini alıp oraya koymuştur kimini de buraya… Hasbelkader ona demiştir ki sen memursun, sen de gazeteci… Ona demiştir ki şu soruşturmayı yapacaksın buna demiştir ki sen falanca operasyonu yapacaksın berikine de demiştir ki üniformanı giyecek, ne zaman harekete geç dersem geçeceksin! Gazetecisine de demiştir ki sen de ne dersem onu yazacaksın!”

Bütün iddianamelerin özü ve özeti bu.

Şu an tutuklu olan, yargılaması devam eden veya hüküm giymiş gazetecilerin hepsi için ortak suçlama bu.

Diyorlar ki “Bunlar gazeteci değil. Ne gazetecisi! Bunlar örgütün tetikçileridirler.”

****

Bu arkadaşların hepsi sanık sandalyesine çıkıp, “Ne münasebet, ben gazeteciyim. Hiç bir zaman hiç bir yerden talimat almadan işimi yapmaya çalıştım.” diyorlar. Duymayan kulaklara bunu duyurmaya çalışıyorlar. Canhıraş bir şekilde.

Fakat o da ne?!

Oradan çıkıyor cemaatin 40 yıllık Hüseyin Ağabey’i ve diyor ki, “El Hak doğrudur. Biz onlara gazeteciler demeyiz. Kimini almışız hasbelkader o televizyona koymuşuzdur, kimini bu gazeteye koymuşuzdur.”

Sonra oradan çıkıyor Gazeteci Tuncay Opçin, Kara’ya tepki gösteren meslektaşları için seri twitler atıyor ve diyor ki, “Ey kendini gazeteci zanneden sefiller, açtırmayın ağzımı bak! Hizmet olmasa hepiniz çöptünüz. Bu Hizmet sizi bataklıktan aldı, adam etti. O abileriniz olmasa hiç biriniz haber bile yazamazdınız. Onlar verdi, siz yazdınız. Bu mesleği USB’den önce, USB’den sonra diye ikiye ayırmak lazım. USB içinde gelenlerle gazeteci oldunuz. Şimdi hiç gazetecilik nutukları atmayın.”

Aslında söylenecek çok şey var Tuncay Opçin’e.

Çok şey…

Yazdım yazdım sildim, yazdım yazdım sildim.

Ama gerçekten daha fazla uzatmak, yeni yeni cepheler açmak istemiyorum.

Sadece bir şeyin altını çizip devam edeceğim: Ben şimdi desem ki Tuncay Opçin’e, ‘O gazetecileri açıkla’, açıklamayacak. Genelleme yaptığı için de kendimi ayrıştırmak bana düşer.

Sana meydan okuyorum Tuncay Opçin: Çık de ki ‘sen gazeteciliğini falanca abiye borçlusun’, ‘seni falanca cemaat kişisi beslemiştir’, ‘falanca bürokratla cemaatsel ilişkiye geçip haberler almışsındır’…

Mesela aldığım tek bir USB dosyası adı ver.

Kibir ya da ego değil; bir kaç senedir AKP cenahının saldırıları ile darmadağın olmuşken şimdi de cemaat içerisinde resmen kendimizi, haysiyetimizi, mesleğimizi savunmak zorunda kalıyoruz. Akıl almaz bir durum.

Enaniyet değil. Yaşadığım süreçleri biliyorum. Onun için ifade etmekte bir beis görmüyorum ki meslekte geldiğim noktayı tek bir kişiye bile borçlu değilim!  Üzerimde emeği ve hakkı olan meslek büyüklerim var tabi ki. Şükran borçluyum hepsine. Ama mesleki kariyerimi tek bir ‘cemaat abisi’ne, tek bir ‘cemaat bürokratı’na borçlu değilim…

Tam tersine ‘cemaate yakın’  bürokratlar daima önümüze bir engel olarak çıkmıştır. ZAMAN muhabirleri olarak genellikle bunun dezavantajını yaşamışızdır. Tedbir yapan ne kadar bürokrat varsa biz kendilerini bilmesek bile onlar bizi Zaman muhabiri olarak bildikleri için uzak durmuşlardır. “Aman cemaatçi demesinler” diye, başka kaynaklardan elde ettiğimiz dosyaları bile zaman zaman yazdırmamaya çalışmış, “Bunu falanca yer yazsın” diye trafik yürütmüşlerdir. Bunu da çok sonraları öğrenebilmişizdir.

****

Madem bu kadar kara çalan var, söyleyeceğim. Benim hemen her partiden haber kaynaklarım vardı. AKP muhabiriydim ama MHP’den de CHP’den de bilgi alabiliyordum.

Ergenekon haberleri de yaptım ama “Ergenekoncu” olarak nitelenen çevrelerden de çok sayıda görüştüğüm, haber aldığım insanlar vardı. Şahsi dostluk kurduklarım da…

Mason locaları ile ilgili çok sayıda haber yazdım, canlarını acıtan kulislere imza attım. Fakat buna rağmen son 3 Büyük Üstad ile yakın diyaloğum vardı. Orada da gruplaşmalar ve kendi aralarında güç mücadelesi söz konusu idi. Fakat ben grupların her ikisi ile de diyalog kurup her ikisinin de saygısını kazanıp her ikisinden de haber alabiliyordum. Hem İstanbul’daki büyük loca binasını hem de Ankara’daki “vadi” binasını üstadları tarafından özel olarak gezdirilmiş bir  gazeteciyim. Birlikte yemekler yedik. Aklımdaki her soruya cevap vermek istediğini söyleyen ve saatlerini harcayan mason üstadları ile sohbetlerim oldu.

Bunları ne için anlatmak zorunda kalıyorum? Kendimi methetmek ve ‘ego tatmini’ için mi?

Hayır. Birileri zannetmesin ki biz ‘hasbelkader’ gazeteci olmuşuz veya birileri tarafından beslenmişiz de her şeyimizi onlara borçluyuz…

Tuncay Opçin, kastettiği o ‘cemaat abilerini’ iyi tanır. Onlar tarafından bilgilere, dosyalara, USB’lere boğulanlar varsa onları da en iyi Tuncay Opçin bilir. Başkalarını zan altında bırakıp çamur atacağına dürüstse çıksın bunları anlatsın. Kimlere hangi kripto bilgiler gitmiş, hangi dergiler çıkarılmış, hangi kitaplar yazılmış, anlatsın da bilelim.

****

Doğal olarak Nedim Şener ve tayfası aldı Hüseyin Kara’nın açıklamalarını, çarptı Opçin’inkilerle, tepindiler de tepindiler üstünde. İçlerindeki bütün nefret ve kini kustular, flood yaptılar.

“Biz bunları zaten biliyorduk da bakın işte şimdi kendileri itiraf etmeye başladılar” dediler.

İşin garibi ne biliyor musunuz?

Bazı gazeteciler cemaat içindeki bir takım yanlışlıkları eleştirdiğinde, “Düşmana koz veriyorsunuz! Dava dosyalarına delil oluşturuyorsunuz!” diye avaz avaz hücum eden zevat, bu kez “Aman canım, amma da büyüttünüz” diye işi hafifleştirme, basitleştirme, küçültme çabasına girdiler.

Bana göre bütün gazeteciler bir araya gelip günlerce eleştiriler neşretsek bir şu Hüseyin Bey’le Tuncay Bey’lerin açıklamaları kadar güzel malzeme sunamazdık.

****

İşte en son arkadaşım ve sevgili ‘hemşehrim’ Levent Kenez’in yazısı geldi.

“Üstten üstten bir haltmış gibi sanki kim olduğunu kimse bilmiyormuş gibi ayar vermeler…” deyip kim olduğunu bilmediğimiz birilerine üstten üstten ayar veriyor.

Sadece şu cümlenin kendisindeki kabalık ve nobranlık yetmezmiş gibi başkalarını kaba ve nobran olmakla suçluyor arkadaşım.

Biraz Hüseyin Bey’e bir şeyler dermiş gibi yap, ama tek kelime etme, tepkinin çoğunu onu eleştirenlere yönelt, üslup dersi ver, araya bir de mağdur hikâyesi ekle, al sana mis gibi ‘özlenen ve beklenen’ yazı…

Çok güzel!..

Bir de Levent Kenez sık sık üslup eleştirileri alan ve o eleştirileri “Yine geldi üslupçular…” diye tersleyen bir arkadaşımız olmasa daha da güzel olacaktı ama talihsizlik işte…

****

Kenez’in yazısında sözü edilen mağdur, Hüseyin Kara isimli acılı bir baba…

Aynı iki isim üzerinden bir kurgu yaparak tarize yöneliyor. Güzel bir düşünce…

Fakat ne ki bir Hüseyin Kara’nın mağduriyeti, diğer Hüseyin Kara’nın onu daha da mağdur edebilecek cümlelerine perde yapılıyor, kötü olan o.

Sanki bu Hüseyin Kara’nın sözleri o Hüseyin Kara’ların mağduriyetine dahasını da eklemeyecekmiş gibi!..

Sanki bu Hüseyin Kara’nın sözlerine itiraz etmek, mağdur Hüseyin Kara’nın mağduriyetini dile getirmeye engelmiş gibi!…

Ve de ayrıca sanki bizler mağdurları umursamıyormuş ya da gündeme getirmiyormuşuz gibi!..

Diyor ki, “Bence bugün konuşulacak, dertlenilecek ve dinlenilecek tek Hüseyin Kara, yukarıda Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektubundan ayrıntılar paylaştığım acılar içinde kıvranan baba.”

Yani diğer Hüseyin Kara’yı konuşmaya da gerek yokmuş, onu anlıyoruz.

Bu Kara’dan o Kara’ya nasıl böyle bir bağlantı kuruyor, onu anlamadım.

Onlardan hangisini konuşup hangisini daha çok önemsememiz gerektiğini de hiç üstten bakmayan ve ayar vermeyen bir tarzda söylese daha isabetli olabilirdi.

Yine de kendi görüşü. Zaten cümlenin başında ’bence’ diyor.

Bense her iki Kara’yı da konuşmaktan yanayım.

“İçerideki insanlar çıktıklarında ‘Biz içerdeyken siz bunların muhabbetini mi yaptınız?’ diye sorduklarında mahcup olmayalım.” diyor.

Bence de olmayalım.

İçeriden çıkan insanların, bu dışarıdaki açıklamalardan hangisine tepki gösterip hangisini hoşgöreceğinden de çok emin olmayalım derim.

Mesela tam da onların içinden bir gazetecinin hasbelkader “Niye bizi zan altında bırakan bu açıklamaya bir çift laf etmediniz?” diye sormayacağının garantisi mi var sizde?

[Ahmet Dönmez] 13.7.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder