İntihar eden öğretmen Canan Deniz’in son sözleri: Yetişemiyorum!

İntihar eden KHK’lı Canan öğretmenin yakın arkadaşı B.Y. anlattı. Son aylarda hasta olan bedeninin iyice güçsüz düştüğünü belirten B.Y., Canan öğretmenin en son telefon görüşmesinde kendisine, “Yetemiyorum hiçbir şeye” dediğini aktardı.

KHK ile mesleğinden ihraç edilen ve eşi cezaevinde olan iki çocuk annesi öğretmen Canan Deniz (40) hayatına son verdi.

İntihar eden KHK’lı öğretmen Canan Deniz’in, cezaevinde tutuklu olarak bulunan kendisi gibi öğretmen eşini ziyaretten dönüşte canına kıydığı öğrenildi. Toprağa verilen Canan Öğretmen’in cenazesine, eşi elleri kelepçeli olarak polis ve asker eşliğinde getirildi.

Öğretmen Canan Deniz’in yakın arkadaşı B.Y. 2014 yılında tanıştığı Canan Öğretmen’i anlattı. Eşinin olmayışı, maddi sıkıntılar, çocuklarının sorumlulukları, sosyal baskılar derken Canan Öğretmen’in hasta olan bedeninin iyice güçsüz düştüğünü belirten B.Y. en son telefon görüşmesinde kendisine, “Yetemiyorum hiçbir şeye” dediğini aktardı.

“Hakkıyla kulluk yapamıyorum, çocuklarımı hakkıyla yetiştiremiyorum” sözleriyle en çok çocuklarını istediği gibi yetiştiremediğinden yakınan Canan Öğretmen’le ilgili arkadaşı B.Y.’nin satırları şöyle:

2014 yılında Sivas’a özel bir öğretim kurumunda öğretmenlik yapmak için gelmiştim. Çalışmaya başladığım kurumda Yılmaz Deniz hocam müdür yardımcısıydı. Yılmaz Hoca hem idarecilik hem de öğretmenlik noktasında çok titiz davranan, işinin hakkını sonuna kadar vermeye çalışan bir insandı. Öğrencilerin ve öğretmenlerin gönlüne girmiş, okulda herhangi bir problem ile karşılayan insanların ilk müracaat ettiği kişiydi… Onu hiçbir zaman idareci olarak görmedim. Hem öğrencilere hem de öğretmenlere bunu hissettirmemişti hiçbir zaman. Çalıştığım süre içinde ne bir kere şikayet ettiğini ne de bir kere bile olsa hayır kelimesini kendisinden işitmedim. Hayır kelimesini kullanmak yerine kafasını hafifçe öne eğer, gözlerini kısarak tebessüm ederdi. Anlardım bu tavrından o işin olmayacağını…

Yılmaz Hocam okulda olduğu kadar aile bireylerine karşı da çok duyarlı yaşamaya çalışan bir insandı. Fatih adında bir oğlu, Pınar adında bir kızı vardı. Çocuklar okul çıkışında babalarının yanına gelirler, iyi bir öğretmen ve idarecinin yanında iyi bir baba nasıl olunurmuş bunu da hal diliyle öğretirdi.  Çocuklara olan düşkünlüğü, merhameti, sevgisi takdire şayandı. Eşinin de öğretmen olduğunu fakat kendi isteği ile işten ayrıldığını duydum öğretmen arkadaşlarımdan. O zamanlar nedenini, niçinini sorma gereğini duymamıştım. Okula yeni gelen personelin diğer personelin aileleri ile tanışma ve kaynaşması adına yapılan aktivitelerde de görmedim hiç Yılmaz hocanın eşini. Açıkçası bu bende biraz merak uyandırmıştı.

Okul açılalı hayli zaman geçmişti. Okulda dersler bitmiş soru çözümleri ve etüdleri de yapılmıştı. Yorgundum. Öğretmenler odasına girdiğimde tanımadığım biri vardı odada. Bir velimiz zannetmiştim. Zayıf, narin, çekingen ve tedirgin tavırları ile nur gibi parlayan siması çekmişti dikkatimi. Gelen misafir kişi sürekli diğer öğretmen arkadaşlarına dönüp helallik istiyor, “Siz zaten yorgunsunuz bir de ben meşgul edip zamanınızı alıyorum” diyor, üzülüyordu. Yılmaz Hoca’nın eşi Canan Hoca ile ilk defa orada tanışmak nasip oldu. Önce bir sarıldık, o kadar zayıftı ki… Hemen hissediliyordu narinliği.

Öğretmenler odasında her daim sıcak çayımız vardı. Bizim için, öğretmen arkadaşlar için demlenen çaydan ikram istedik Canan Hocamıza. Fakat bir hiç beklemediğim bir cevap zonkladı adeta beynimde. “Hocam ben burada çalışmıyorum o çayı şimdi içemem, içersem hakka girerim” cümleleri dökülüverdi  ağzından. Oysa ki ben ne kadar rahat yudumlamıştım çayı… Benim orada çalışmam, çayı bu kadar rahat yudumlamayı gerektirir miydi acaba? Ben çayı yudumlarken bir yandan kendimi sorguluyor bir yandan Canan Hocamı izliyordum. Anlam veremediğim mahcubiyeti, endişesi, hassasiyeti vücut diline yansıyor sandalyenin ucunda oturuyordu, rahat olmadığı o kadar belliydi ki… O akşam çok kısa bir tanışma olmuştu benim için ama o kısacık zaman diliminde Canan hocam bana hassas yaşamdaki ölçüyü öğretmiş veya yeniden hatırlatmıştı. Anlamıştım Canan hocamın hassasiyetini, kul hakkı yemedeki ölçütlerini, sıradan değildi benim gibi, derindi…

Sonrasında bir iki kere okul ortamında gördüm ama her gördüğümde kendi maneviyatımdan utandım. Genelde dua etmemiz için gelirdi. O sene yavrusu, ciğerparesi, Fatih’i TEOK sınavına girecekti. Genelde Fatih için dua etmemizi ister, sonrasında da eğer bize sıkıntı vermeyecekse kendisi için dua isterdi. Kendisi için dua isterken hicap duyardı. Rahatsızlıklarından bahsetmişti bana. Evde misafir olarak ağırlamak istediğini fakat sonrasında çok büyük sıkıntılar yaşadığı için eve çağıramadığını, bundan dolayı utandığını, kendisini affetmemizi istiyordu. Obsesif-kompulsif (titizlik hastalığı) teşhisi konmuştu kendisine. Bu rahatsızlığın kendisinde yarattığı etkiyi çok kimseyle paylaşamıyor, anlatsa bile anlaşılmamaktan korkuyordu. Ağır depresyon ilaçları kullanıyordu. Hem bedeni hem zihni çok yoruluyor, hiçbir şeye yetememekten ıstırabı iyice artıyordu. Yakınlaşmış, sevmiştik birbirimizi. Ama gelip gitmiyor, ayak üstü kısacık da olsa görüşmelerimiz devam ediyordu. Duayı hiç dilinden düşürmez ve duaya inancı tamdı. En çok da bu özellikleri etkilemişti beni Canan Hocamın.

En uzun görüştüğümüz süreyi hatırlıyorum. İlk defa gelmişti evime. Beni teselli etmeye, geçmiş olsun demeye gelmişti. 15 Temmuz öncesi alınmıştı eşim içeriye. Canan Hocam yine koltuğun ucuna oturuyor, hastalığının etkisiyle çok huzursuz olduğu apaçık belli olsa da bana belli etmemek için çok çaba sarfediyordu.

O akşam daha da yakından tanıma fırsatı buldum kendisini. Kurduğu cümlelerden kulluk adına, maneviyat adına, dünya ve ahiret adına nasıl hassas yaşanması gerektiğini anlıyor, dua etmenin, tevekkül ve teslimiyetin önemini bir daha kavrıyordum. Neden öğretmenlik mesleğini, hem de çok sevdiği halde bıraktığını anlattı bize. O kendisini anlatıyordu ama ben zihnimde kendi hatalarımı sorguluyor, derin düşüncelere dalıp Rabbimden bağışlanma diliyordum. Temizlik hastalığı sonradan oluyor, biraz ilerleyince (kendisine göre) teneffüste yeteri kadar ellerini temizleyemediğini düşünüyor, işlem biraz uzayınca derse bir iki dakika geç giriyor, sınıftaki her bir öğrencinin bir iki dakikası şeklinde düşünüyor ve en az o an için 20 dakika kul hakkına girdim diyerek muhasebesini arıyor bu dakikaları maaşından kesmesi için telefon açıyordu. Zaman zaman dersten bir iki dakika erken çıkma durumu olunca yine muhasebeye bildiriyordu. Öğrencilerin ve kurumun zarar görmemesi için kul hakkına girmemek için çok sevdiği mesleğini bırakmıştı. “Kıymetini bilin ne olur” derdi, “Öğrencilerinizin kıymetini bilin.”

Eşim bizden koparılmış, içim yanıyordu ama Canan Hocamın anlattıklarından dünyalık sıkıntıları dert etmemesini öğreniyordum. Bizden ya da benden farklıydı Canan hoca. Derin yaşıyordu, sığ değildi. Kendisi için dua istediğinde “Şimdi ben sizden kendim için dua istiyorum ya, acaba bu Allah katında şikayet olur mu?” diye sorgulayacak kadar hassastı.

Zaman ilerledi, bir gecede hayatlar değişti. Artık o da Sivas’tan Denizli’ye taşınmak zorunda kaldı. Belirli bir süre sonra Yılmaz Hocamı da kopardılar ondan. Hem de en çok desteğe ihtiyaç duyduğu dönemde. Kendi yaşadıkları yetmiyormuş gibi etrafındaki insanların dertlerini kendine dert ediniyordu.

Aşırı boyutta hasta olan biri için yeni bir ortam, eşinin olmayışı, maddi sıkıntılar, çocuklarının sorumlulukları, sosyal baskılar derken bedeni iyice güçsüz düştü. “Yetemiyorum hiçbir şeye” diyordu telefonda. “Hakkıyla kulluk yapamıyorum, çocuklarımı hakkıyla yetiştiremiyorum” diyordu… Tek endişesi evlatlarının manevi ve ahlaki değerlerini kaybetmesiydi. Çok korkuyordu bundan. Zaman zaman maddi noktada maddi destek sağlanmak istense geri çeviriyor, çevirmediği ihtiyaç duyduğu dönemlerde, “Bu bize helal olur mu?” diye sorguluyordu.

Ağrıları çok artmıştı son dönemde. Geceleri artık uyuyamaz hale gelmiş, kullandığı ilaçlar fayda etmemişti. Onun gibi hassas bir insanın bünyesi hem kendi yaşadıklarını hem de başkalarının yaşadıklarını kaldıramadı. Dayanamadı bunca zulme.

Rabbim Canan hocamın makamını şehitler ile yazsın, Efendimize komşu eylesin.

Onu geri getirmek artık imkansız. Fakat evlatlarının babasına en çok ihtiyacı olduğu dönemde ne olur Yılmaz Hoca tahliye edilsin… Yavruları bundan mahrum edilmesin.

[Kronos.News] 19.6.2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder