HİZMET AKP’Yİ NEDEN DESTEKLEDİ? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

2011 genel seçimleri, Hizmet’in kitlesini AKP için seçim çalışmalarına yönlendirdiği seçim oldu. Yıllarca siyasetten Allah’a sığınan, politik konular içerdiği için evlerine gazete bile sokmayan dini bir grup bir parti namına seçim çalışmalarına katılıyor, oy topluyordu.

Konu, temel hakların, demokrasinin iyileştirileceği anayasa referandumu değildi; iktidarı belirleyen genel seçimlerdi. Bu seçimde cemaat AKP’yi neden mübalağalı şekilde destekledi? Yurt dışından insanlar gruplar halinde niçin geldiler ve oy kullandılar? Cemaatten ablalar, abiler bir AKP’liden öte seçim çalışması yaptı, kapı kapı dolaştı. Bugün Hizmetten insanlara “hain”, “F.TÖ” diyen pek çok akraba, dost o dönem AKP’ye oy versin diye ikna edilmeye çalışıldı. Bir siyasi parti gibi güncel siyasetin içine girildi, AKP’lilerden fazla uğaş verildi.

Neden?

2011 seçimlerinden hemen önce ABD’ye gitmiş, Pensilvanya’ya da uğramıştım. Bir süre orada misafir oldum ve seçimden bir kaç gün önce Türkiye’ye döndüm. Bu dönemde Avrupa’da ve ABD’de yaşayan pek çok kimsenin oy kullanmak için alenen, AKP’ye destek olmak için örtülü şekilde Türkiye’ye gitmeye teşvik edildiğine şahit oldum. Bir akademisyen olarak bu davranışı sorguladım; bana tuhaf geldi. Zira bilinenin aksine AKP değilse de, Erdoğan hiçbir dönem Hizmet Hareketinden hazzetmemişti. 2008-2009’lardan sonra Parti teşkilatlarına, bürokrasiye Hizmet geçmişi olan insanların girmemesi için özel talimatlar veriyordu. Hizmet insanları için “sakıncalı” listeler oluşturuyor, önemli noktalara atamaların “makbul” kişilerden oluşan kendi havuzlarından seçilmesini emrediyordu. Yakın çevresine Hizmet aleyhine konuşmalar yapıyordu. 2011 seçimlerinde bir yandan Hoca Efendi’den “Hocam bana isimler verin, onları parlamentoya taşıyalım” derken öte yandan harıl harıl listelerden “Cemaatçi temizliği” yaptırıyordu. AKP ve Cemaat tabanı bu yaşananlardan çok da haberdar değildi. Ama Ankara siyasetçileri, gazetecileri, başketteki havayı takip edenler Erdoğan’ın bu dışlayıcı ve katı tavrını biliyordu.

17/25’e kadar bazen nitelikli insan kıtlığından, bazen güvenecek kadro bulamadıklarından Erdoğan’ın talimatlarının rağmına bakanlar, müsteşarlar Hizmetten insanları tercih etmeye devam ettiler. Hoca Efendi’nin Erdoğan’ın niyetinden ve yaptıklarından haberdar olmaması mümkün değildi. Buna rağmen cemaat tabanını AKP’yi desteklemeye, oy kullanmaya, sandığa gitmeye teşvik etmesi tuhafıma gitti. Ortada anlaşılmaz bir durum, bir çelişki vardı.

Misafir kaldığım sürede bu çelişki dikkatimi çekti. Gönül verdiğim bir Hareketin kirli bir siyasi partiye, siyasetle ilgili ilkelere rağmen böyle destek vermesi beni rahatsız etti. Öteden beri Erdoğan’ı samimi bulmamış, sevememiş olmamın da bunda etkisi olabilirdi elbette.

Seçimden önce ziyaretim bitti; artık Türkiye’ye döneceğim. Ayrılmadan önce kafamdaki istifhamları ve siyasete bu derece bulaşmaya dair katılmadığım noktaları söylemezsem içimde ukde kalacaktı. Nitekim vedalaşmadan önce kısa bir görüşme fırsatı yakaladım ve kafamdaki soruları ve AKP’ye destek vermenin sakıncalarını kendisine madde madde ifade ettim.

“Efendim görüyorum ki AKP’ye baya bir destek oluyoruz ve kendi kitlemizi bu doğrultuda mobilize ediyoruz. Biz neden AKP’yi böylesine açıktan destekliyoruz? Bunun ciddi sakıncalarının olacağını düşünüyorum” dedim ve sıraladım:

· “Böyle davranarak siyasetle hep arasına mesafe koymuş Hareket’i siyasallaştırmış olmuyor muyuz? Euzu billahi mine Şeytani ve siyaseh” ilkesine aykırı davranmış olmuyor muyuz?

· Bu davranış tarzı, pek çok yolsuzluğu olan, kirli iş ve ilişkileri bulunan bir siyasi partiyle bizi aynı kareye sokmaz mı?

· Bir partiye bu kadar açık destek olmak, diğer siyasi partilerin nefretini ve husumetini celbetmez mi?

· Toplumun bütününe ulaşmayı, herkesime mesajını iletmeyi hedefleyen bir Hareket’in kendisini bir partiyle özdeş hale getirmesi mesajın evrenselliğine halel getirmez mi? Bu durum bizi dar bir çerçevenin içine hapsetmez mi?”

Hoca Efendi açıklamalarımı, argümanlarımı dikkatle ve sonuna kadar dinledi. Her zamanki nezaketli üslubuyla: “Mahmut bey bütün bunları, Hareket’e vermeyi düşündükleri zarardan emin olabilir miyiz diye yapıyoruz” dedi.

Bu yaklaşım Hareket’e zarar verme konusunda kararlı olan Erdoğan’a ve partisine karşı bir Ayetten hareketle geliştirilen stratejiydi. O Ayet: “Kötülüğü iyilikle sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sana dost oluverir.” (Fussilet-34) idi. Muhtemelen Hoca Efendi bu ayeti rehber alarak yok etmeye odaklanmış, şartlandırılmış bir grubu iyilik yaparak, ihsanda bulunarak engelleyebilirmiyiz diye düşünüyordu. Geriye doğru bu gözle baktığımızda aslında yaklaşan tehlikenin engellenmesi, çarpışmanın olmaması, nefretin eritilmesi için epeyce çaba sarfedildiğini görüyoruz.

Mesela Erdoğan’ın “dön, bitsin bu hasret!” diye Hoca Efendi’yi Türkiye’ye davet ettiği Haziran 2012 de gerçekleşen 10. Türkçe olimpiyatları bunlardan birisiydi. Bu olimpiyat yeni açılan ve kapasitesi çok büyük olan Arena stadında oldu. Bu defa cemaat, Erdoğan’ın da geleceği bu olimpiyata katılım için olağanüstü çaba sarfetti. Türkiye’nin her yerinden insanlar çoluk çocuk oraya akın etti. Öyle ki insanlar arabalarını 5-6 km uzağa parkedip yürüyerek stada gelebildiler. Stad çok erken dolmuştu, dışarısı da insan kaynıyordu. AKP aynı gün kitleyi bölmek için başka bir miting koymasına rağmen muazzam bir kalabalık vardı. Şahsi yorumuma göre siyasi destekle Erdoğan’ın zarar verme niyetinin önünü kesemediğini düşünen Hoca Efendi bu defa Erdoğan’ın karşısına büyük bir kalabalık dikerek, oy olarak göreceği bu kalabalıktan çekinip niyetinden vazgeçmesini umuyordu. Nitekim “bu hasret bitsin!” dediği konuşmadan 10 dakika sonra kulise geçinçe: “bu o...pu çocukları nereden topladı bu kadar kalabalığı!” diyecekti. Sonuçta seçimde verilen destek nefreti izale etmediği gibi, büyük bir oy potansiyeline, tutkulu bir kitleye sahip olunduğunu göstermek de Erdoğan’a geri adım attırmadı.

Erdoğan (muhtemelen) Dolmabahçe mutabakatında verdiği sözlerin gereği önce Hareket’in tabanını kendi yanına çekmeyi, altını boşaltmayı denedi. İçten bölme taktikleri güttü ama bunlardan sonuç alamadı. Diğer cemaatlerle, kesimlerle mutabakatlar kurdu, onları sağlama aldı. Sonra Harekete yönelik tutumunu kademeli olarak sertleştirdi. Kurumlara eften püften denetimler yaptırmaya, cemaati farklı kesimlerin önüne atmaya, her olumsuz eylemi Hizmete yüklemeye başladı. Laik ve sol kesimdeki cemaat düşmanlığını iyice kabarttı.

Erdoğan Cemaatten hiçbir zaman hazzetmedi, ama ilk dönemler ihtiyacı vardı. Hareket yetişmiş bir kadroya, yaygın bir tabana ve medyaya sahipti. 2007 E-muhtıra sonrası, Büyükanıt’la oturup uzlaştığı sır toplantıya kadar Erdoğan MGK’larda, farklı ortamlarda Cemaate karşı taarruzlara açık prim vermedi. Belki operasyon için zamanın gelmediğini, belki de daha ihtiyacının olduğunu düşünüyordu.  Ama Büyükanıt’la E-Muhtıradan bir hafta sonra yaptıkları toplantıda ne konuşuldu, neler üzerinde anlaşıldı ise Erdoğan bu safhadan sonra tutum değiştirdi. Bir yandan bütün güçleri tekelinde toplamaya yöneldi, öte taraftan Cemaate yönelik tavrını değiştirdi. Meydanlarda, ekranlarda olumlu şeyler söylerken perde gerisinde, hususi toplantılarda cemaati bitirecek işler planlıyordu. Muhtemelen Dolmabahçe görüşmesinde “Bunları halledersen sana dokunmayız” diye varlığını koruma mukabili teminat verilmiş, cemaat hedef yapılmıştı.

17/25 Aralık 2013’e kadar Erdoğan’ın Derin yapılarla iş tutması örtülü ve kişisel iken bu tarihten sonra ittifakı kurumsal ve açık hale geldi. Binali Yıldırım’ın içinde olmak istemediği: “hoşuma gitmeyen proje” dediği 15 Temmuz’la Ergenekon-Erdoğan işbirliği ete kemiğe büründü. Sadece Cemaati değil, ülkenin eğitimli nitelikli tüm kadrolarını, bütün muhalifleri hedef haline getirdi ve tasfiye ettiler. Milleti böldü, her kurumuyla devleti çökerttiler.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.3.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder