Dehayı Darlığa Mahkûm Etmek! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Toprağı suyla buluşturmazsanız verim ve ürün alamazsınız. Cins dimağları, analitik beyinleri problemlerle karşı karşıya bırakmaz ve zorluklarla yüzleştirmezseniz onlardan çözüm, çıkış südur etmez. Zorluklar, ihtiyaçlar icatların hocasıdır. Önemli kafalar, duyarlı vicdanlar beşerin dertlerine kafa yorma fırsatı bulmazsa problemler çözüme kavuşmaz. Arızayı tamirci ile, hastayı doktorla, problemi çözebilecek kişilerle buluşturmak sorunu anlamanın ve çözmenin en önemli safhasıdır.

Fazla korumacı yaklaşımlar kabiliyetlerin önünü tıkar. Çok sevdiği(!) ve başına birşey gelmesinden korktuğu için çocuğunu problemlerden uzak tutan, hayatın gerçeklerinden kaçıran ebeveyn ona en büyük kötülüğü yapıyor, kabiliyetlerini köreltiyordur. Ayakta kalma becerisinin gelişmesini engelliyordur. Bünyeyi sürekli steril tutmak immün sistemini devre dışı bırakır. Önleyici hekimlik gereği vucuda kontrollü mikrop verilir, aşı yapılır ve insan muhtemel hastalıklara hazırlanır, direnç kazanır.

Dahiler, devlet adamları, önemli beyinler problemlerle yüzleşir, değişimleri bizzat gözlemler, farklı kişi, kültür ve ortamları tanırsa hadiselere kuşatıcı bakabilir. Çoğu zaman bu tür insanlar etrafında bulunan kişilerce hayattan koparılır. Güya onu üzmediğini, sağlığını düşündüğünü sanan “korumacı” kişiler suni bir duvar örer, onu gerçek problemlerden uzaklaştırır. Meseleleri süzerek, azaltarak verirler. Lideri sadece uyumlu, arızasız kimselerle buluşturmaya çalışırlar. Aykırı kişileri, sivri ve farklı soru soranları halkadan uzak tutar, sözde üzülmesine mani olurlar. Ama gerçekte onun potansiyelini öldürmekte, darlığa mahkum etmektedirler.

Hocaefendi’nin Fransız Le Monde gazetesine yazdığı yazı pek çok insanda heyecan uyardı ve birşeylerin değişeceğine dair umutları yeşertti.  Çünkü yazıda bariyerleri yıkan, sınırları zorlayan, gündem oluşturan ve açılımlar yapan Hoca Efendi’yi tekrar gördü insanlar.

Gülen, yerleşik düşünceleri sarsan makalede: “İslam’ın Demokrasiyle uyumlu olduğunu” söylüyordu. “İslam’ın idareyle alakalı temel değerleri hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına saygı, iktidardakilerin hesap verebilmeleri ve her insanın temel haklarının ve hürriyetlerinin korunmasıdır” diyordu. “Herkesi aynı yapmaya çalışmayı insanlığa karşı saygısızlık” kabul ediyordu.”Hiçbir grubun diğerleri üzerine istibdat kurmadığı katılımcı demokratik yönetimi en uygun yönetim şekli”. görüyordu. “İfade hürriyeti başta olmak üzere temel hürriyetlerini kullanma insanı gerçek manada insan yapar. İslam, bir yönetim şekli veya yönetimle alakalı bir ideoloji değildir, bir dindir. ..İslam’ı siyasal bir ideolojiye indirgemek İslam’ın ruhuna karşı işlenmiş büyük bir suçtur. ..Hakimiyetin millete ait olması, –hâşâ– onun Allah’tan alınarak insanlara verilmesi değil, Allah tarafından insanların tasarrufuna tevdi edilen bir hususun herhangi bir müstebit şahıs veya oligarşiden alınıp cumhura tevdi edilmesidir. ..İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. ..Devlet “İslami” veya “kutsal” olamaz. Bir grubun başka bir grup üzerinde baskı kurmaması aynı zamanda İslami bir idealdir. Monarşi veya oligarşiye nazaran, katılımcı demokrasi veya cumhuriyetçi yönetim şeklinin İslam’ın ruhuna daha uygun olduğu görülür.  ..Vatandaşların hukukun önünde eşitliği, temel insan hak ve hürriyetleri gibi konuların daha ilkokul yıllarında gençlere verilmesi gerekir ki onlar büyüdüklerinde bu değerlerin hamisi olabilsinler…Türk demokrasisi İslami değerlere uyulduğu için değil, o değerlere ihanet edildiği için başarısız oldu[1]” diyordu.

Hoca Efendi farklı kesimlerle, kişilerle muhatap olduğunda, hayatın zorluklarıyla karşılaştığında hep velud, üretken oldu. En önemli açılımlar, fikri sıçramalar Cem Karaca’yla, Toktamış Ateş’le, Bülent Ecevit’le M. Ali Birand’la buluştuğu, konuştuğu dönemlerde oldu. Alevilerle, Hristiyanlarla, Yahudilerle, Ateistlerle ülke problemlerini konuştuğunda, o dimağ çok değerli şeyler üretti. 1980 öncesi gençlikle bizzat muhatap oluyor ve onların halini gözlemleyip sancı çekiyordu. Genç yaşlarında ateizmle, anarşi ile yüzleşti ve bunlara dair konferanslar düzenledi, kitaplar yazdı, vaazlar verdi. En verimli sohbetler kontrolsüz, sansürsüz şekilde her sorunun sorulabildiği ve cevaplarının spontane verildiği dönemlerde ortaya çıktı. 1990’larda insanlar konferanslarda dilediği soruyu bir kağıtla ulaştırabiliyordu. Bunlardan çok güzel, verimli, yararlı sohbetler çıkıyordu. Hoca Efendi 28 Şubat tehdidiyle muhatap oldu ve o zor dönemde makul, dengeli çıkış yolları buldu.

Ama son yıllarda farklı kişilerle ve düşüncelerle muhatap olmada eskisi gibi imkan bulamadı. “Aman üzmeyelim”, “tansiyonu çıkmasın”, “kalbi var” diye problemler kendisinden saklandı. Bir şekilde ulaşabilenler sınırlandırıldı. “Aman kötü haber verme!”, “aman sıkıntılı konulara girme!” diye tahditler kondu. Sonuçta problemler birikti, birikti ve patladı. Zamanında yüzleşilse ve çözüm aransa halledilecek konuları kangren olunca, içinden çıkılmaz hale gelince önüne boca ettik. Çoğu zaman problemleri halının altına süpürdük, gözden ırak tutarak çözüleceğini zannettik.

Bırakalım Hocaefendi sıkıntıları görsün, farklı düşünenlerle muhatap olsun. Hatta tabanda bir karşılığı olan kaygılar, eleştiriler özellikle iletilsin kendisine. Farklı düşünen arkadaşları münhasıran karşısına oturtup konuşturalım, düşüncelerini açıklasınlar. “Böyle düşünen arkadaşlar var siz de bir dinleseniz” diyelim ve muhatap edelim. Hep zihni berrakları çıkarmayalım karşısına. Sağlıklı çözümler üretebilmesi için reel problemlerle yüzleştirelim. Steril tutmaya çalışmayalım. Kadınlar ne düşünüyor bilsin. Yeni yetişen gençleri, batıda büyüyenleri yakından tanısın. Onların giyimini, konuşmasını reflekslerini doğal haliyle görsün, analiz etsin. Arızalara, gelişmelere, değişimlere muttali olsun ve çözümlemelerini ona göre yapsın.

Kendisi her dönem buna açık oldu. Ama bazı arkadaşlarımız onu "koruma", "canını sıkmama" mülahazasııyla etrafına yüksek duvarlar örüyor, bariyerler kuruyor. Gençliğe hitap etmede, özellikle batıda yetişenleri tatmin etmede zorlanıyoruz. Eğer bu gençler Hoca Efendi ile kendileri olarak ve rahat muhatap olur, sorularını sorabilirlerse gençlerle köprüler kurulabilir, yeni nesille iletişim kanalları açık tutulur.

Bırakın toprak suyla, deha problemlerle, hekim hastayla buluşsun. Bırakın bütün netliğiyle Hocaefendi sıkıntılara vakıf olsun, çözümler arasın, fikir üretsin, yeni açılımlar yapsın. Serada ve steril tutmaya çalıştıkça O’na ve Harekete iyilik yapmıyoruz. Aksine her ikisine de gadrediyoruz. Bir dehayı, ilim-fikir insanını dar bir mahbese hapsediyoruz. Hocaefendiyi gerçek verilerle, gerçek problemlerle karşılaştırmak lazım. Her gece depremin enkazından çiçekler derip kendisine sunarak, polyannacı davranışlarla problemleri yok sayarak, temennilerle kendimizi iyi hissederek bu sarmaldan çıkamayız. Böyle davranarak çözümü zorlaştırıyor, insanlarımızı umutsuzluğa itiyoruz. Zaman geçtikçe ve derde deva gelişme olmayınca insanlar kabuğuna çekiliyor, kendini pasifize ediyor.

Üzmeyelim, kırmayalım derken Hoca Efendiyi ve Hareketi gerçeklikten, dünyadan koparıyor olabilir miyiz!

Dahiler, önemli beyinler sağlıklı verilerle beslenir ve problemlerle yüzleşirse çıkış yolu bulabilir. Dar alana hapsetmek, kanallarını tıkamak, sağlıklı bilgilerin akışını engellemek o kabiliyetten, birikimden mahrum kalmaktır; sorunlarla çözümlerin arasını açmaktır. Potansiyelini sınırlamaktır. Bu ise sorumlulukla ve sevgiyle bağdaşmaz!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.2.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder