Yaşatma duygusuyla hareket eden adanmış ruhlar hakkında yazdığı “Zirvedeki Ruhlar” yazısında Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: “Düşünceleri duru, seciyeleri temiz, vücutları dinç, gözleri keskin, bakışları berrak; yürekleri topyekün insanlığa karşı insanî hislerle dolup boşalan, çevrelerine karşı da sevgi, merhamet ve hoşgörüyle çarpan ZİRVEDEKİ RUHLAR, dünden bugüne tarihî hâdiselere yön vermiş, tarihin yükünü ense kökünde taşımış bir düzine kudsilerdir ki, Zaman Onlarla ve Onların Sundukları Mesajlarla itibarilikten çıkarak değer kazanır, mekân ve mekanın bağrındaki karadelikler onların aydınlık düşünceleri sayesinde Cennet koridorları haline gelir.
“Tek bir düşünce, tek bir anlayış, tek bir Mâbuda inanç etrafında kenetlenerek, varlık ve birliklerinin şuurunda olmaları onların en önde gelen vasıflarındandır ve bu vasıfla hep zirvelerde dolaşır; şereften şerefe, zaferden zafere, koşarlar.
“Heyecanlanıp harekete geçmelerini gerektiren herhangi bir sebep olmadığı veya kendi iç dünyaları ile meşgul bulundukları dakikalarda, yüzleri yerde, fevkalâde sakin, uyumlu ve melek oldukları hissini uyandıracak kadar yumuşaktırlar. Vazife başında ve düşünceleri hesabına harekete geçtikleri zamanlarda ise, birdenbire çelikleşirler.”
Yaşadığımız sürece benzer musibet ve felaketler karşısındaki durumlarını da Hocaefendi, seneler önce şöyle dile getirmektedir: “Herhangi bir sebeple düzenleri bozulup kuvvetleri dağılsa, şevklerini söndürüp ümitlerini kıracak hâdiseler peşi peşine birbirini takip etse, semalarındaki bütün yıldızlar birer birer dökülüp çevrelerinde karanlıklar kol gezse, zerre kadar sarsılmaz; derhal Yaradan’larına döner, inançla kanatlanır ve muhteşem geçmişleriyle bütünleşerek yepyeni bir şevkle, YENİDEN DİRİLİR ve yeniden yollara koyulurlar.”
Seneler önce Nevzat Savaş arkadaşımız Mısır ulemasından birisine Hizmeti ve müthiş inkişafını anlatır. Âlim zât dinler, dinler fakat içinde ukde kalmış havasında bir tavır alır. Ama bu süreçten sonra karşılaşınca, “Nevzat Hoca, içimdeki ukde çözüldü… Siz doğru yoldasınız… Çünkü sen bana Hizmeti ilk anlattığın zaman, hiçbir engele, takılmadan, hiçbir ağır imtihana tâbi tutulmadan bu kadar güzelliğin sergilenmesi Allah’ın âdetlerine uygun değil, burada çözülmesi gereken bir problem var, diye düşünüyordum, ama şimdi başınıza gelenlere bakıyorum da isabetli bir yolda, hayırlı bir Hizmette olduğunuzu anlıyor ve sizleri takdir ve tebrik ediyorum.” diyor…
Hocaefendi bu zirvedeki ruhların kendi iç muhasebeleri ve Cenab-ı Hak huzurundaki durumlarıyla Hizmetteki fedâkarlıkları ve cefâkârlıkları hallerini şöyle ayırıyor: “Mabudlarıyla baş başa kaldıklarında herbiri incelerden ince birer kalb ve vicdan insanı olan bu yiğitler, er meydanlarında tamamen ayrı bir hâl, ayrı bir hüviyet alırlar.”
Bu muhabbet fedâilerinin temel prensiplerinden birisini de şöyle izah ediyor: “Nefretten nefret eder, kötülükleri iyilikle savmaya çalışır; hasımlarına karşı dahi âdiliğe tenezzül etmez, hep mertçe davranılar. Mağlup edip dize getirdikleri kimseleri, hiçbir şey olmamış gibi karşılar ve onlara centilmenlikten zevk duyarlar.”
Kördüğüm hâline gelmiş çözümsüz problemler karşısındaki tavırlarını da şöyle anlatıyor: “Her işlerinde akıllı ve basiretlidirler… zekâ ve ferasetleriyle, EN HALLEDİLMEZ GİBİ GÖRÜNEN MESELELERİ DAHİ HALLEDER; bedbinlik ve karamsarlık içinde çırpınıp duran sineleri ümit ve azimle şahlandırırlar. Dehâya denk bu üstün fıtratlar, o muhteşem zekâ ve kabiliyetlerini hep millet yararına kullanırlar; kullanırlar da, başkalarına zararlı olmadan fersah fersah uzak bulunurlar.”
Cenab-ı Hakkın ahsen-i takvim üzerine yarattığı insanlığın hayrı ve felahı uğruna, manevî makamların beklentisinden ve füyuzat hislerinden bile fedakârlıkta bulunan bu adanmış gönüller bir özelliğinin de Hocaefendi “Milletlerinin başına gelen bir felâket, onları tâ can evinden vurur; vurur da onlara dünya zevk ve lezzeti adına herşeyi unutturur. Bu felâketi atlatacakları güne kadar da, evlerinde obalarında DİRİLİŞ NİNNİLERİ söyleyerek gelecek nesillerde mücadele azim ve ruhunu geliştirip, onlara esaret altında zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmeyi öğretecek; dün ve bugün kaybettikleri şeyleri onlarda kazanmaya çalışırlar.” diyor.
Onların güç ve direnç kaynakları, cansiperane mücadelelerinin dayanma noktaları hakkında da Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi şunları söylüyor: “Her türlü güç ve kuvvete, her çeşit hıyanet ve ihanete karşı en metin, en sağlam kaleleri de, o durumlardan duru saf inançları ve o inançtan kaynaklanan yüksek heyecanlarıdır. Bu sağlam sığınakları sayesinde, en aşılmaz görünen şâhikaları aşar, en dev engelleri yener, en onulmaz dertlerin üstesinden gelebilirler.
“Onların meclislerinde gece ve kıştan söz edilmez; en karanlık durumlarda dahi, onların düşünce dünyalarında, cihanları aydınlatacak ışık kaynakları, karı-buzu yerle bir edecek hararet ve enerji menbaları feveran edip durmaktadır. Onların bu cennet iklimlerinin dışında, yığınlar, ümitsizlik içinde boğulurken, onlar inanç mekiklerini bir başka ümit haliçesinde hareket ettirerek gözlere ve gönüllere ayrı ayrı güzellikler sunar ve ayrı ayrı diriliş yollarını gösterirler.”
Hocaefendi, bu güzel yolun kaderi ile ilgili karşımıza çıkacak her meseleyi birer birer ele alarak söz ve yazılarında olacakları ve yapılması gerekenleri anlatmış; bunların hepsi yazılı ve çizili. Bize düşen bu pusula sözleri ele alıp iyi incelemek ve gereğini yapmak. İşte ben o yazılı ifadeleri sadece yeniden istifadeye sunuyorum.
[Safvet Senih] 28.2.2019 [Samanyolu Haber]
Zamana değer kazandıranlar [Safvet Senih]
Gadre uğramış bir Alim, İmam Nevevi [Ahmet Yılmaz]
İmâm Nevevî ya da tam adıyla Yahyâ b. Şeref en-Nevevî...
Ortalama bir Müslümanın günlük hayatında ihtiyaç duyacağı birçok âyet ve hadisi içeren Riyâzü’s-sâlihîn isimli konulu başucu eserin müellifi.
Zehebî (ö. 748/1348) gibi kudretli bir hadis münekkidinin “hadis âlimlerinin efendisi” olarak nitelediği, önemli bir hadis hâfızı, İmam Nevevî. Sahih hadisleri, zayıf ve uydurma rivayetlerden kolayca ayırabilen, râvilerin durumlarını, hadislerde geçen ğarîb kelimeleri çok iyi bilen bir otorite.
Hadislerden fıkhî hükümler istinbat etmede son derece yetenekli bir müçtehit aynı zamanda. Şâfiî fıkhında devrinin en büyük imamı, Ehl-i Sünnet’in kalesi ve “gerçek” ulemanın o günkü temsilcisi…
Zamanının devlet başkanı ise el-Melikü’z-Zâhir Rüknüddîn el-Bundukdârî idi. Nâm-ı diğer ile Baybars. Fakirlikten, yokluktan gelmiş ve basamakları bir bir tırmanarak saraylara sultan olmuş, zulüm ve kargaşa kokan Mısır-Suriye topraklarında on yedi yıl kadar saltanat sürmüş I. Baybars...
Kıpçak asıllı bu Türk sultanı, aslında haçlılara karşı kayda değer başarılar da kazanmıştı. Yönettiği ülke, devletler muvazenesinde hatırı sayılır bir noktaya gelmişti. Ancak onun zamanla, bir çeşit güç zehirlenmesine kapıldığı ve sonuçta bazı gaddarca uygulamalara giriştiği anlaşılıyor.
O, bir defasında, Moğolların saldırılarını gerekçe göstererek Suriye’nin bereketli topraklarını, bağlarını, bahçelerini kendi saray hazinesine katmak istemiş, bunun için de o bölgede bulunan âlimlerin fetvasını talep etmişti. Öcüye bak siyaseti! Marjinal fikirlerini halk nezdinde güçlü kılmak için sanal bir gerçeklik oluşturmak ve bunu yaparken de bir kısım yağdanlıkları kullanmak, onları kapı kuluna çevirmek, hatta bu uğurda hak dostlarını “dalâlet” ile yaftalamak, ümeramızın geleneğinde pek kadim bir uygulamadır, nitekim! O ulemâ-i sû’dan bazıları korktuklarından, bazıları mansıplarını korumak için, bazıları da dünya malına tav oldukları için sultanın istediği fetvayı verebilmişlerdi.
Baybars’ın fetva “emrine” İmam Nevevî’den başka inkıyat etmeyen ikinci bir âlim var mıydı, bilmiyoruz. Bilebildiğimiz, o işin sancaktarlığını yapmak, selef-i sâlihînin iz düşümünde yol almaya çalışan İmam Nevevî’ye düşmüştü, kader planında...
Sultan’ın bu konudaki ısrarları üzerine Nevevî ona şunları söyleyecekti: “İyi biliyorum ki, sen bir zamanlar Emîr Bunduktâr’ın kölesiydin. Hiçbir şeyin yokken Allah lütfedip seni melik yaptı. Duyduğuma göre sarayında, eyerlerinin kayışları altından mamul bin kölen, çeşit çeşit ziynet eşyalarına sahip iki yüz cariyen varmış. Bütün bunları onlardan alıp savaş hazırlığı için kullandığın hâlde devlet hazinesi yetersiz kalırsa, halkın malına el koyman için o zaman sana fetva veririm!”
O koca imam bununla da yetinmemiş, Suriyelilere yüklenen savaş vergilerinin ağırlığından söz ederek bu vergilerin kaldırılmasını, müderrislerin maaşlarının da azaltılmamasını talep etmişti.
Nevevî’nin bu adalet ve hakkaniyet kokan sözlerine ve istediği fetvayı vermemesine çok içerlemişti Baybars. Kendisinden bekleneni yaptı, Şam’ı hemen terk etmesini istedi. Meğer sürgün, bu toprakların bir olgusuymuş! Dudaklarından “baş üstüne!” sözleri dökülmüş ve Şam’ı terk ederek, kasabası Nevâ’ya dönmüştü, koca imam. Pasif bir direnişti onunki. Baybars ise hasede, kine ve intikam düşüncesine kilitlenmişti bir kere. Herkese hükmetmeliydi. Bir “hocaefendi” onun “muktedir” karizmasını çizemezdi. Sarayındaki özel yaşantısını açık ederek özenle kurguladığı imajını sarsamazdı. Nevevî merhum huzurundan ayrılır ayrılmaz, onun vazifesine son verilmesini ve maaşının da kesilmesini emretti. Adamları ona Nevevî’nin bir vazifesi bulunmadığını, dolayısıyla maaş da almadığını, söylediler. O gün, “Öyleyse ne ile geçiniyor?” diye soran Baybars, “Babasının gönderdikleriyle”, cevabını almıştı.
Rivayet odur ki, Baybars’a, İmam Nevevî’yi niçin öldürtmediğini sorduklarında: “Bunu istemedim değil. Fakat onu öldürtmeyi her arzu ettiğimde, ikimizin arasında ağzını kocaman açmış bir aslan buna engel oldu. Öldürülmesini emretseydim beni parçalayacaktı” cevabını verecekti.
Zorlukları bol ama mütevekkilâne bir hayat süren Nevevî, DİA “Nevevî” maddesinde anlatıldığına göre; Eşrefiyye Dârülhadîsi’nde hoca olarak görev yaparken, kendisine “sefer izni” çıktığını söyleyerek hocalarının kabirlerini ve tanıdıklarını ziyaret etmiş, kitaplarını medreseye vakfetmiş, Kudüs’ü de son bir ziyaret edip köyü Nevâ’ya dönmüş ve 676/1277 tarihinde orada vefat etmişti.
Yaşadığı devirde ümeranın türlü gaddarlıklarına maruz kalan Nevevî’nin adı “Yahya” idi. Yahya, Türkçede “Yaşar” demek. Gerçekten de Nevevî merhum, bugün dillerde her daim hayırla yâd ediliyor, dualar ediliyor, gönüllerde yaşıyor. Onun ihlas ve samimiyet tablolarıyla dolu hayatının en güzel semerelerinden olan Riyâzü’s-sâlihîn, öteden beri evlerimizin en nadide köşelerinde itina ile muhafaza ediliyor ve camilerimizde mevizelere kaynaklık teşkil etmeyi sürdürüyor. Hatta kimi İslam beldelerinde “hatim” usulüyle müzakere ediliyor. Dedelerimizin Osmanlısında, kız babalarının, damat adayları için, “Delikanlımız Riyâzü’s-sâlihîn okumuş, bitirmiş midir?” diye sual ettikleri anlatılır. Onun Hadis ve Fıkıh ilimleri başta olmak üzere, birçok dini disiplinle ilgili kaleme aldığı yüzlerce cilt eseri, bugün ilim ehline hizmet vermeye devam ediyor.
Kaynaklarda “aslında dindar bir kişilik olduğuyla ilgili” kayıtlar bulunan Baybars’a ne mi oldu? Kaderin cilvesine bakın ki İmam Nevevî merhum ile aynı senede vefat etti. Muktedir ama gaddar bir yönetici olarak ismi, tarih kitaplarının satır aralarında kaldı sadece…
YAPICI ELEŞTİRİ
Bir dostum aradı geçen gün. Tertemiz, seçkin, kâmil bir dost.
Hal hatırdan sonra konuya girdi. Kemâl-i edeple ve “beyefendi” üslubuyla bazı tavsiyelerde bulundu:
“Her ne yazarsan yaz, yazdıkların ile insanları kucaklayabildiğin kadar kucakla. Okuyucuların sende kendilerine ait bir şeyler bulabilsin. Kuşatıcı olmayı başarabilirsin.
Hayatın içinden bir dil yakalayabilir ve meramını çok daha kısa ifade edebilirsin. Sende bu kumaş var.
Din diliyle kendi özgün tarzını harmanlayıncaya kadar, -gerekirse- yazı üslubunu beğendiğin bir yazarı taklit et. O yazarın kişiliğini onaylamasan bile bunu yap.”
“Teşekkür derim” dedim, “Bana çok önemli üç husus söylediniz. İstifade edilesi nasihatler…”
“Hayır” dedi, “Ben sana dört husus söyledim. Seni sevdiğimi de söyledim ya!”
Eskilerin “et-tenkidü’l-îcâbî”, şimdikilerin “pozitif”, “yapıcı” ya da “onarıcı” eleştiri dedikleri tam da bu olsa gerek.
Bereketli bir ömür süresin, kıymetli dost!
TBMM MENÜSÜ
Mustafa Şentop, sonucu belli bir oylama neticesinde TBMM Başkanı seçilmiş.
Eski başkan Binali Yıldırım, uzun uğraşlar ve kamuoyu baskıları sonucunda zar zor istifa etmişti, malumlarınız olduğu üzere.
Şentop, her ne kadar İstanbul milletvekili olsa da aslen Tekirdağlı.
TBMM Lokantası, ona başkan seçildiği gün bir jest yapmış, Rumeli menüsü çıkarmış.
Menüden:
Tekirdağ Köftesi
Rumeli Patates Çorbası
Rumeli Beğendisi
Bilmem ne kadar maaş alan sayın milletvekillerimize afiyet olsun, ne diyelim...
Domates kuyruğundakilerin dikkatlerini çekmiş midir bilmiyorum ama benim dikkatimi çekti, yazayım istedim.
Bu arada, Ankara’da kurulan tanzim satış noktalarında bakliyat da satılmaya başlamış. Ejder meyveli smoothie, Rumeli Beğendisi filan onların olsun, bize kuru yeter diyen fasulye-pilavcılara duyurulur…
VİCDAN’I YAZARKEN VİCDANSIZLIĞA DÜŞMEK
Vicdansızlığın anatomisini tespit adına, emin olunuz yazacak çok şey var. Ancak, haftalardan beridir bu konuda yazıyorum. Siz kıymetli dostlara gına getirttim diye düşünmeye başladım.
Tamam mı? Yoksa vicdansızlığın karanlık dehlizlerinde yolculuk yapmaya devam mı? Ne dersiniz? Lütfen bana iletilerinizle ulaşıp görüşlerinizi paylaşın.
[Ahmet Yılmaz] 28.2.2019 [Samanyolu Haber]
drahmetyilmaz1@gmail.com
Ortalama bir Müslümanın günlük hayatında ihtiyaç duyacağı birçok âyet ve hadisi içeren Riyâzü’s-sâlihîn isimli konulu başucu eserin müellifi.
Zehebî (ö. 748/1348) gibi kudretli bir hadis münekkidinin “hadis âlimlerinin efendisi” olarak nitelediği, önemli bir hadis hâfızı, İmam Nevevî. Sahih hadisleri, zayıf ve uydurma rivayetlerden kolayca ayırabilen, râvilerin durumlarını, hadislerde geçen ğarîb kelimeleri çok iyi bilen bir otorite.
Hadislerden fıkhî hükümler istinbat etmede son derece yetenekli bir müçtehit aynı zamanda. Şâfiî fıkhında devrinin en büyük imamı, Ehl-i Sünnet’in kalesi ve “gerçek” ulemanın o günkü temsilcisi…
Zamanının devlet başkanı ise el-Melikü’z-Zâhir Rüknüddîn el-Bundukdârî idi. Nâm-ı diğer ile Baybars. Fakirlikten, yokluktan gelmiş ve basamakları bir bir tırmanarak saraylara sultan olmuş, zulüm ve kargaşa kokan Mısır-Suriye topraklarında on yedi yıl kadar saltanat sürmüş I. Baybars...
Kıpçak asıllı bu Türk sultanı, aslında haçlılara karşı kayda değer başarılar da kazanmıştı. Yönettiği ülke, devletler muvazenesinde hatırı sayılır bir noktaya gelmişti. Ancak onun zamanla, bir çeşit güç zehirlenmesine kapıldığı ve sonuçta bazı gaddarca uygulamalara giriştiği anlaşılıyor.
O, bir defasında, Moğolların saldırılarını gerekçe göstererek Suriye’nin bereketli topraklarını, bağlarını, bahçelerini kendi saray hazinesine katmak istemiş, bunun için de o bölgede bulunan âlimlerin fetvasını talep etmişti. Öcüye bak siyaseti! Marjinal fikirlerini halk nezdinde güçlü kılmak için sanal bir gerçeklik oluşturmak ve bunu yaparken de bir kısım yağdanlıkları kullanmak, onları kapı kuluna çevirmek, hatta bu uğurda hak dostlarını “dalâlet” ile yaftalamak, ümeramızın geleneğinde pek kadim bir uygulamadır, nitekim! O ulemâ-i sû’dan bazıları korktuklarından, bazıları mansıplarını korumak için, bazıları da dünya malına tav oldukları için sultanın istediği fetvayı verebilmişlerdi.
Baybars’ın fetva “emrine” İmam Nevevî’den başka inkıyat etmeyen ikinci bir âlim var mıydı, bilmiyoruz. Bilebildiğimiz, o işin sancaktarlığını yapmak, selef-i sâlihînin iz düşümünde yol almaya çalışan İmam Nevevî’ye düşmüştü, kader planında...
Sultan’ın bu konudaki ısrarları üzerine Nevevî ona şunları söyleyecekti: “İyi biliyorum ki, sen bir zamanlar Emîr Bunduktâr’ın kölesiydin. Hiçbir şeyin yokken Allah lütfedip seni melik yaptı. Duyduğuma göre sarayında, eyerlerinin kayışları altından mamul bin kölen, çeşit çeşit ziynet eşyalarına sahip iki yüz cariyen varmış. Bütün bunları onlardan alıp savaş hazırlığı için kullandığın hâlde devlet hazinesi yetersiz kalırsa, halkın malına el koyman için o zaman sana fetva veririm!”
O koca imam bununla da yetinmemiş, Suriyelilere yüklenen savaş vergilerinin ağırlığından söz ederek bu vergilerin kaldırılmasını, müderrislerin maaşlarının da azaltılmamasını talep etmişti.
Nevevî’nin bu adalet ve hakkaniyet kokan sözlerine ve istediği fetvayı vermemesine çok içerlemişti Baybars. Kendisinden bekleneni yaptı, Şam’ı hemen terk etmesini istedi. Meğer sürgün, bu toprakların bir olgusuymuş! Dudaklarından “baş üstüne!” sözleri dökülmüş ve Şam’ı terk ederek, kasabası Nevâ’ya dönmüştü, koca imam. Pasif bir direnişti onunki. Baybars ise hasede, kine ve intikam düşüncesine kilitlenmişti bir kere. Herkese hükmetmeliydi. Bir “hocaefendi” onun “muktedir” karizmasını çizemezdi. Sarayındaki özel yaşantısını açık ederek özenle kurguladığı imajını sarsamazdı. Nevevî merhum huzurundan ayrılır ayrılmaz, onun vazifesine son verilmesini ve maaşının da kesilmesini emretti. Adamları ona Nevevî’nin bir vazifesi bulunmadığını, dolayısıyla maaş da almadığını, söylediler. O gün, “Öyleyse ne ile geçiniyor?” diye soran Baybars, “Babasının gönderdikleriyle”, cevabını almıştı.
Rivayet odur ki, Baybars’a, İmam Nevevî’yi niçin öldürtmediğini sorduklarında: “Bunu istemedim değil. Fakat onu öldürtmeyi her arzu ettiğimde, ikimizin arasında ağzını kocaman açmış bir aslan buna engel oldu. Öldürülmesini emretseydim beni parçalayacaktı” cevabını verecekti.
Zorlukları bol ama mütevekkilâne bir hayat süren Nevevî, DİA “Nevevî” maddesinde anlatıldığına göre; Eşrefiyye Dârülhadîsi’nde hoca olarak görev yaparken, kendisine “sefer izni” çıktığını söyleyerek hocalarının kabirlerini ve tanıdıklarını ziyaret etmiş, kitaplarını medreseye vakfetmiş, Kudüs’ü de son bir ziyaret edip köyü Nevâ’ya dönmüş ve 676/1277 tarihinde orada vefat etmişti.
Yaşadığı devirde ümeranın türlü gaddarlıklarına maruz kalan Nevevî’nin adı “Yahya” idi. Yahya, Türkçede “Yaşar” demek. Gerçekten de Nevevî merhum, bugün dillerde her daim hayırla yâd ediliyor, dualar ediliyor, gönüllerde yaşıyor. Onun ihlas ve samimiyet tablolarıyla dolu hayatının en güzel semerelerinden olan Riyâzü’s-sâlihîn, öteden beri evlerimizin en nadide köşelerinde itina ile muhafaza ediliyor ve camilerimizde mevizelere kaynaklık teşkil etmeyi sürdürüyor. Hatta kimi İslam beldelerinde “hatim” usulüyle müzakere ediliyor. Dedelerimizin Osmanlısında, kız babalarının, damat adayları için, “Delikanlımız Riyâzü’s-sâlihîn okumuş, bitirmiş midir?” diye sual ettikleri anlatılır. Onun Hadis ve Fıkıh ilimleri başta olmak üzere, birçok dini disiplinle ilgili kaleme aldığı yüzlerce cilt eseri, bugün ilim ehline hizmet vermeye devam ediyor.
Kaynaklarda “aslında dindar bir kişilik olduğuyla ilgili” kayıtlar bulunan Baybars’a ne mi oldu? Kaderin cilvesine bakın ki İmam Nevevî merhum ile aynı senede vefat etti. Muktedir ama gaddar bir yönetici olarak ismi, tarih kitaplarının satır aralarında kaldı sadece…
YAPICI ELEŞTİRİ
Bir dostum aradı geçen gün. Tertemiz, seçkin, kâmil bir dost.
Hal hatırdan sonra konuya girdi. Kemâl-i edeple ve “beyefendi” üslubuyla bazı tavsiyelerde bulundu:
“Her ne yazarsan yaz, yazdıkların ile insanları kucaklayabildiğin kadar kucakla. Okuyucuların sende kendilerine ait bir şeyler bulabilsin. Kuşatıcı olmayı başarabilirsin.
Hayatın içinden bir dil yakalayabilir ve meramını çok daha kısa ifade edebilirsin. Sende bu kumaş var.
Din diliyle kendi özgün tarzını harmanlayıncaya kadar, -gerekirse- yazı üslubunu beğendiğin bir yazarı taklit et. O yazarın kişiliğini onaylamasan bile bunu yap.”
“Teşekkür derim” dedim, “Bana çok önemli üç husus söylediniz. İstifade edilesi nasihatler…”
“Hayır” dedi, “Ben sana dört husus söyledim. Seni sevdiğimi de söyledim ya!”
Eskilerin “et-tenkidü’l-îcâbî”, şimdikilerin “pozitif”, “yapıcı” ya da “onarıcı” eleştiri dedikleri tam da bu olsa gerek.
Bereketli bir ömür süresin, kıymetli dost!
TBMM MENÜSÜ
Mustafa Şentop, sonucu belli bir oylama neticesinde TBMM Başkanı seçilmiş.
Eski başkan Binali Yıldırım, uzun uğraşlar ve kamuoyu baskıları sonucunda zar zor istifa etmişti, malumlarınız olduğu üzere.
Şentop, her ne kadar İstanbul milletvekili olsa da aslen Tekirdağlı.
TBMM Lokantası, ona başkan seçildiği gün bir jest yapmış, Rumeli menüsü çıkarmış.
Menüden:
Tekirdağ Köftesi
Rumeli Patates Çorbası
Rumeli Beğendisi
Bilmem ne kadar maaş alan sayın milletvekillerimize afiyet olsun, ne diyelim...
Domates kuyruğundakilerin dikkatlerini çekmiş midir bilmiyorum ama benim dikkatimi çekti, yazayım istedim.
Bu arada, Ankara’da kurulan tanzim satış noktalarında bakliyat da satılmaya başlamış. Ejder meyveli smoothie, Rumeli Beğendisi filan onların olsun, bize kuru yeter diyen fasulye-pilavcılara duyurulur…
VİCDAN’I YAZARKEN VİCDANSIZLIĞA DÜŞMEK
Vicdansızlığın anatomisini tespit adına, emin olunuz yazacak çok şey var. Ancak, haftalardan beridir bu konuda yazıyorum. Siz kıymetli dostlara gına getirttim diye düşünmeye başladım.
Tamam mı? Yoksa vicdansızlığın karanlık dehlizlerinde yolculuk yapmaya devam mı? Ne dersiniz? Lütfen bana iletilerinizle ulaşıp görüşlerinizi paylaşın.
[Ahmet Yılmaz] 28.2.2019 [Samanyolu Haber]
drahmetyilmaz1@gmail.com
Etiketler:
Dr. Ahmet Yılmaz
Bebeğiniz düştüyse bu belirtilere dikkat edin; mutlaka doktora başvurun
Birçok aile bebeklerinin düşmesi veya kafalarının bir yere çarpması tehlikesi karşısında endişe taşıyor. Uzmanlar ise bu durumun gerçekleşmesi halinde yapılması gerekenlere dikkat çekiyor.
Bebeğin kafasına aldığı darbenin tehlikeli olabileceğini söyleyen Memorial Hizmet Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Muhammet Ali Varkal, anne-babaların bu tür durumlarda panik yapmadan düşen bebeklerini bir süre dikkatle izlemelerinin ve en küçük bir değişiklikte doktora başvurmalarının hayati önem taşıdığını belirtti.
Bebeklerde en sık görülen kazaların başında mama sandalyeleri, beşik, kucak, koltuk ve kanepe gibi yerlerden kafa üstü düşmelerin yer aldığını, daha büyük çocuklarda ise bu tür kazaların oyun parkları, kreş ve okullarda meydana geldiğini dile getiren Varkal, “Bu tür düşmelerde ilk 24 saat çok önemlidir. Düşen bebek ya da çocuk en az 2 saat uyutulmadan gözetim altında tutulmalıdır. Herhangi bir yaralanma, kanama, şuur kaybı ya da havale varsa hemen sağlık ekiplerini arayarak şunları yapın;
Havale ya da kusma varsa çocuğunuzun boynunu düz tutarak yan yatırın.
Kanama varsa gazlı bez ya da temiz bir havlu ile üzerine baskı uygulayın.
Ambulansın gelmesini bekleyin” dedi ve uyarılarına şöyle devam etti:
BU BULGULAR VARSA MUTLAKA DOKTORA BAŞVURUN!
“Aşağıdaki belirtilerden biri bebekte görülmüyorsa, bebeğin vücudu yaralanmalar açısından kontrol edilmelidir. Çocukta rahatsız edecek bir bulgu yoksa hastaneye gitmeye gerek kalmayabilir fakat bazı durumlar açısından çocuğun gözlemlenmesi gerekmektedir. Tehlikeli olabilecek belirtiler şöyle sıralanabilir:
Küçük bebeklerde anlamsız ve uzun süren ağlama varsa, bebek bir türlü sakinleştirilemiyorsa,
Bıngıldağında şişlik, bombelik oluşmuşsa,
Uykuya meyil varsa, her zamankinden daha uzun süre uyuyorsa ya da onu uyandırmakta zorlanıyorsanız,
Göz bebeği boyutları eşit değilse,
Tekrarlayan kusma oluyorsa,
Burun veya kulaktan kan, sarı-beyaz renkli sıvı geliyorsa,
Şiddetli ve tiz sesle ağlama varsa,
Yürüyebilen çocuklarda dengesiz yürüme, kol ve bacaklarda güç kaybı varsa,
Işığa ve sese duyarlılık varsa,
Gözlerde kayma, el ve kollarda istemsiz atımlar gibi havale bulguları varsa vakit kaybetmeden uzmana başvurulmalıdır.
Annelerin çoğu bebeklerini daha rahat emzirebilmek için yanlarında yatırmaktadır. Ancak bebekler büyüdükçe hareketlenmeleri artacağı için düşme riskleri de artmaktadır. Bu düşmelerin çoğu ciddi bir yaralanmaya neden olmamaktadır. Fakat kafa üstüne düşme önemli sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle bebeği kendi yatağında uyutmak beklenmedik düşmeleri önleyecektir. Ayrıca bebeklerin kendi yataklarında uyuması onların uyku eğitimlerine de önemli bir katkı sağlamaktadır.
KAZALARA KARŞI ÖNLEM ALIN!
Evde alacağınız basit önlemler bebeğinizin sağlığını korurken, sizin de kaygılarınızı azaltacaktır. Bu önlemler şöyle sıralanabilir:
Bebeğin yatağının bariyerlerini aşarak düşmesi ihtimaline karşı, yatağın altındaki kısımlara minder tarzı yumuşak malzemeler koyarak yatak çevresini güvenli hale getirin.
Bebeğinizi emekleme döneminde uzun süre tek başına bırakmayın.
Pencerelere bebek kilidi yapın, üzerine çıkabileceği eşyaları sabitleyin.
Bebeğinizi balkon ve merdivenlerden uzak tutun.
Mobilyaların sivri olan köşelerini plastik köşe koruyucular ile kapatın.
Yüksekte bulunan eşyaların kablo ve iplerini bebeğinizin ulaşamayacağı şekilde ayarlayın, aksi halde çekip üzerine düşürebilir.”
[TR724] 28.2.2019
Bebeğin kafasına aldığı darbenin tehlikeli olabileceğini söyleyen Memorial Hizmet Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Muhammet Ali Varkal, anne-babaların bu tür durumlarda panik yapmadan düşen bebeklerini bir süre dikkatle izlemelerinin ve en küçük bir değişiklikte doktora başvurmalarının hayati önem taşıdığını belirtti.
Bebeklerde en sık görülen kazaların başında mama sandalyeleri, beşik, kucak, koltuk ve kanepe gibi yerlerden kafa üstü düşmelerin yer aldığını, daha büyük çocuklarda ise bu tür kazaların oyun parkları, kreş ve okullarda meydana geldiğini dile getiren Varkal, “Bu tür düşmelerde ilk 24 saat çok önemlidir. Düşen bebek ya da çocuk en az 2 saat uyutulmadan gözetim altında tutulmalıdır. Herhangi bir yaralanma, kanama, şuur kaybı ya da havale varsa hemen sağlık ekiplerini arayarak şunları yapın;
Havale ya da kusma varsa çocuğunuzun boynunu düz tutarak yan yatırın.
Kanama varsa gazlı bez ya da temiz bir havlu ile üzerine baskı uygulayın.
Ambulansın gelmesini bekleyin” dedi ve uyarılarına şöyle devam etti:
BU BULGULAR VARSA MUTLAKA DOKTORA BAŞVURUN!
“Aşağıdaki belirtilerden biri bebekte görülmüyorsa, bebeğin vücudu yaralanmalar açısından kontrol edilmelidir. Çocukta rahatsız edecek bir bulgu yoksa hastaneye gitmeye gerek kalmayabilir fakat bazı durumlar açısından çocuğun gözlemlenmesi gerekmektedir. Tehlikeli olabilecek belirtiler şöyle sıralanabilir:
Küçük bebeklerde anlamsız ve uzun süren ağlama varsa, bebek bir türlü sakinleştirilemiyorsa,
Bıngıldağında şişlik, bombelik oluşmuşsa,
Uykuya meyil varsa, her zamankinden daha uzun süre uyuyorsa ya da onu uyandırmakta zorlanıyorsanız,
Göz bebeği boyutları eşit değilse,
Tekrarlayan kusma oluyorsa,
Burun veya kulaktan kan, sarı-beyaz renkli sıvı geliyorsa,
Şiddetli ve tiz sesle ağlama varsa,
Yürüyebilen çocuklarda dengesiz yürüme, kol ve bacaklarda güç kaybı varsa,
Işığa ve sese duyarlılık varsa,
Gözlerde kayma, el ve kollarda istemsiz atımlar gibi havale bulguları varsa vakit kaybetmeden uzmana başvurulmalıdır.
Annelerin çoğu bebeklerini daha rahat emzirebilmek için yanlarında yatırmaktadır. Ancak bebekler büyüdükçe hareketlenmeleri artacağı için düşme riskleri de artmaktadır. Bu düşmelerin çoğu ciddi bir yaralanmaya neden olmamaktadır. Fakat kafa üstüne düşme önemli sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle bebeği kendi yatağında uyutmak beklenmedik düşmeleri önleyecektir. Ayrıca bebeklerin kendi yataklarında uyuması onların uyku eğitimlerine de önemli bir katkı sağlamaktadır.
KAZALARA KARŞI ÖNLEM ALIN!
Evde alacağınız basit önlemler bebeğinizin sağlığını korurken, sizin de kaygılarınızı azaltacaktır. Bu önlemler şöyle sıralanabilir:
Bebeğin yatağının bariyerlerini aşarak düşmesi ihtimaline karşı, yatağın altındaki kısımlara minder tarzı yumuşak malzemeler koyarak yatak çevresini güvenli hale getirin.
Bebeğinizi emekleme döneminde uzun süre tek başına bırakmayın.
Pencerelere bebek kilidi yapın, üzerine çıkabileceği eşyaları sabitleyin.
Bebeğinizi balkon ve merdivenlerden uzak tutun.
Mobilyaların sivri olan köşelerini plastik köşe koruyucular ile kapatın.
Yüksekte bulunan eşyaların kablo ve iplerini bebeğinizin ulaşamayacağı şekilde ayarlayın, aksi halde çekip üzerine düşürebilir.”
[TR724] 28.2.2019
Hüda Kaya: 28 Şubat’la bugünkü zulmü kıyaslamak mümkün değil
28 Şubat sürecinde üç kızıyla birlikte cezaevinde yatan, adı başörtüsü eylemleriyle özdeşleşen HDP milletvekili Hüda Kaya, “Bugün toplumun her kesimine sirayet etmiş büyük bir zulüm yaşanıyor” dedi.
O dönemde binlerce kadının zulüm gördüğünü savunan Kaya, bugünkü iktidarınsa başörtüsünü ve 28 Şubat’ı istismar ettiğini öne sürdü ve “Bugünle 28 Şubat’ı kıyas mümkün değil” şeklinde konuştu. Kaya, “Sadece Saray’ın destekçisi olursanız, siz onların başörtülü bacısısınız, muhalefet ediyorsanız başörtülü olup olmamanızın hiçbir anlamı yoktur” ifadelerini kullandı.
VEKİL OLMAMA RAĞMEN BAŞÖRTÜMÜ BAĞLATMADILAR
28 Şubatta defalarca evinin basıldığını, takip edildiğini, gözaltına alındığını, yargılandığını aktaran Kaya, “Fakat ben üstümü başımı giyiniyordum, kapıları açıyorduk. 2017’de gözaltına alındığımda, hem de bir milletvekili olarak bile gözaltına alındığım yerde, yatak odamda, daha başörtümü bile bağlayamadan, gece yarısı, uyku saatinde, üstümü başımı giyinmeme bile müsaade edilmedi” dedi.
BEN BUNU 28 ŞUBATTA BİLE YAŞAMADIM
Kadın, erkek polislerin odasına daldığını dile getiren Kaya, “Benim şiddetle karşı koymamla, tepki göstermemle, aramızda fiziki bir müdahale yaşandı ve beni kelepçeleyerek çıkardılar gözaltına alıp götürdüler. Bunu ben 28 Şubatlarda bile yaşamadım, bir vatandaş olarak bile yaşamadım” ifadelerini kullandı.
21. YILINDA 28 ŞUBAT VE AKP
21. yılında 28 Şubat’la ilgili BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Kaya, 28 Şubat sürecinin başladığı dönemde, boşanma davası açtığı, eşinin boşanmamak istememesiyle, iki oğlu ve üç kızıyla İstanbul’dan gittiği Malatya’da bulunduğunu belirtti. Kaya bu süreçteki başörtüsü eylemleri ve İslamcı çizgideki yayınlardaki, kılık kıyafet yönetmeliklerini eleştiren yazıları nedeniyle ceza döneminin başladığını söyledi.
AKP BAŞÖRTÜSÜ VE 28 ŞUBAT’I İSTİSMAR EDİYOR
Kaya, o dönem dindar kesimlerin ve özellikle kadınların büyük zorluklar yaşadığını belirtti. Ancak Kaya’ya göre bugünkü AKP iktidarı hem başörtüsünü hem de 28 Şubat’ı istismar ediyor. Kaya, “AKP, bugün 28 Şubat’ın acıları üzerinden, bedelleri üzerinden, dindar çevrelerin özellikle de başörtülü kadınların ödedikleri bedeller, yaşadıkları krizler üzerinden, kendine büyük bir istismar alanı, söylem alanı açmış durumda” ifadelerini kullandı.
KONJONKTÜREL BİR BAŞÖRTÜSÜ ÖZGÜRLÜĞÜ VAR
Kaya şunları dile getirdi: “Şimdi konjonktürel bir başörtüsü özgürlüğü olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunun hala bir yasal güvencesi yok. Hala bu yarayı kaşımak, iktidarın en fazla sömürdüğü alanlardan bir tanesi. ‘Biz gidersek bakın yine aynı şey başımıza gelir’ diye, sürekli bu yarayı kaşımaya devam ediyor. 17 yıllık iktidar istese bunun yasal güvencesini zaten oluştururdu.”
HER KESİME SİRAYET ETMİŞ BİR ZULÜM VAR
Haklar ve özgürlükler açısından, 28 Şubat’a kıyasla bugünkü şartların çok daha ağır olduğunu öne süren Kaya, toplumun tümüne yönelik bir zulüm yaşatıldığını savundu.
Kaya, “28 Şubat’ın gerçekten çok çok üzerinde, farklı bir süreci yaşadığımızı düşünüyorum. Bugünkü bu iktidarın politikaları ile sadece 28 Şubat’ta olduğu gibi halkın belli bir kesimine ait bir zulüm yok, şu anda genelleşmiş ve toplumun her kesimine sirayet etmiş büyük bir zulüm yaşanıyor. Siz sarayın yanında değilseniz, kim olursanız olun, başörtülü başörtüsüz, inanan inanmayan, partili partisiz farketmez…”
[MedyaBold.com] 28.2.2019
O dönemde binlerce kadının zulüm gördüğünü savunan Kaya, bugünkü iktidarınsa başörtüsünü ve 28 Şubat’ı istismar ettiğini öne sürdü ve “Bugünle 28 Şubat’ı kıyas mümkün değil” şeklinde konuştu. Kaya, “Sadece Saray’ın destekçisi olursanız, siz onların başörtülü bacısısınız, muhalefet ediyorsanız başörtülü olup olmamanızın hiçbir anlamı yoktur” ifadelerini kullandı.
VEKİL OLMAMA RAĞMEN BAŞÖRTÜMÜ BAĞLATMADILAR
28 Şubatta defalarca evinin basıldığını, takip edildiğini, gözaltına alındığını, yargılandığını aktaran Kaya, “Fakat ben üstümü başımı giyiniyordum, kapıları açıyorduk. 2017’de gözaltına alındığımda, hem de bir milletvekili olarak bile gözaltına alındığım yerde, yatak odamda, daha başörtümü bile bağlayamadan, gece yarısı, uyku saatinde, üstümü başımı giyinmeme bile müsaade edilmedi” dedi.
BEN BUNU 28 ŞUBATTA BİLE YAŞAMADIM
Kadın, erkek polislerin odasına daldığını dile getiren Kaya, “Benim şiddetle karşı koymamla, tepki göstermemle, aramızda fiziki bir müdahale yaşandı ve beni kelepçeleyerek çıkardılar gözaltına alıp götürdüler. Bunu ben 28 Şubatlarda bile yaşamadım, bir vatandaş olarak bile yaşamadım” ifadelerini kullandı.
21. YILINDA 28 ŞUBAT VE AKP
21. yılında 28 Şubat’la ilgili BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Kaya, 28 Şubat sürecinin başladığı dönemde, boşanma davası açtığı, eşinin boşanmamak istememesiyle, iki oğlu ve üç kızıyla İstanbul’dan gittiği Malatya’da bulunduğunu belirtti. Kaya bu süreçteki başörtüsü eylemleri ve İslamcı çizgideki yayınlardaki, kılık kıyafet yönetmeliklerini eleştiren yazıları nedeniyle ceza döneminin başladığını söyledi.
AKP BAŞÖRTÜSÜ VE 28 ŞUBAT’I İSTİSMAR EDİYOR
Kaya, o dönem dindar kesimlerin ve özellikle kadınların büyük zorluklar yaşadığını belirtti. Ancak Kaya’ya göre bugünkü AKP iktidarı hem başörtüsünü hem de 28 Şubat’ı istismar ediyor. Kaya, “AKP, bugün 28 Şubat’ın acıları üzerinden, bedelleri üzerinden, dindar çevrelerin özellikle de başörtülü kadınların ödedikleri bedeller, yaşadıkları krizler üzerinden, kendine büyük bir istismar alanı, söylem alanı açmış durumda” ifadelerini kullandı.
KONJONKTÜREL BİR BAŞÖRTÜSÜ ÖZGÜRLÜĞÜ VAR
Kaya şunları dile getirdi: “Şimdi konjonktürel bir başörtüsü özgürlüğü olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunun hala bir yasal güvencesi yok. Hala bu yarayı kaşımak, iktidarın en fazla sömürdüğü alanlardan bir tanesi. ‘Biz gidersek bakın yine aynı şey başımıza gelir’ diye, sürekli bu yarayı kaşımaya devam ediyor. 17 yıllık iktidar istese bunun yasal güvencesini zaten oluştururdu.”
HER KESİME SİRAYET ETMİŞ BİR ZULÜM VAR
Haklar ve özgürlükler açısından, 28 Şubat’a kıyasla bugünkü şartların çok daha ağır olduğunu öne süren Kaya, toplumun tümüne yönelik bir zulüm yaşatıldığını savundu.
Kaya, “28 Şubat’ın gerçekten çok çok üzerinde, farklı bir süreci yaşadığımızı düşünüyorum. Bugünkü bu iktidarın politikaları ile sadece 28 Şubat’ta olduğu gibi halkın belli bir kesimine ait bir zulüm yok, şu anda genelleşmiş ve toplumun her kesimine sirayet etmiş büyük bir zulüm yaşanıyor. Siz sarayın yanında değilseniz, kim olursanız olun, başörtülü başörtüsüz, inanan inanmayan, partili partisiz farketmez…”
[MedyaBold.com] 28.2.2019
2,5 milyon istihdam için ‘rica’ formülü! [İlker Doğan]
İktidar temsilcileri 2019 yılında 2,5 milyon yeni istihdam alanı açacaklarını söyledi. Toplam işsiz sayısının resmi rakamlara göre 4 milyona dayandığı Türkiye için 2,5 milyon çok ciddi bir hedef. Bunu nasıl ‘başaracaklarını’ ise Türkiye’nin partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önceki gece açıkladı. İş dünyasının patronlarından rica edeceklermiş. Ancak eldeki somut ve gerçek ekonomik veriler işsizlik oranının azalması bir yana daha da artacağını gösteriyor. İşsizliğin azaltılmasının tek formülü üretimin artırılması…
Önce Hazine ve Maliye’nin başındaki isim Berat Albayrak, İstihdam Seferberliği Toplantısı’nda açıkladı. Ardından önceki gece konuk olduğu programda AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuyu gündemine aldı ve aynı şeyleri söyledi. İddiaya göre iktidar, 1 yıl içinde 2,5 milyon yeni istihdam alanı oluşturacak. Peki bunu nasıl yapacak? Ayrıntısını Erdoğan açıkladı aynı programda: “Bu 2 buçuk milyonluk istihdamı bütün oda, borsa bunlarla beraber dayanışma içerisinde yapmak için biz iktidar olarak üzerimize düşeni yapacağız.”
PATRONLARDAN RİCA EDECEKLER!
Erdoğan’ın söyledikleri şu anlama geliyor; iktidarın istihdamı artırmak için yeni bir ekonomik programı vs. yok. Ellerindeki tek şey patronlara rica edip, maaş ve sigorta primi gibi bir takım teşvikler vererek, daha fazla işçi alımı yapılmasını sağlamak. Peki bu ne kadar mümkün? Her ay daha da artan işsizlik oranları, sanayi üretimindeki düşüş ve kapasite kullanım oranlarındaki azalma işsiz sayısının bu yılın sonunda daha da artacağını gösteriyor.
TÜİK’E GÖRE İŞSİZLİK ORANI 12,3
Türkiye’de işsizlik oranı, TÜİK’in rakamlarına göre Kasım 2018’de bir önceki yılın aynı ayına göre 2 puan artarak yüzde 12.3’e yükseldi. Söz konusu dönemde işsiz sayısı 706 bin kişilik artışla 3 milyon 981 bin kişi olarak kayıtlara geçti. Yani bir yılda işsiz kalanların sayısı 700 binden fazla. TÜİK dar tanımlı ‘işsizlik oranı’ açıklıyor. TÜİK, iş için herhangi bir iş bulma (İŞKUR) kanalına başvurmayanları ‘işsiz’ bile saymıyor. Hatta son dört hafta içinde iş aramayanlar ama beş hafta önce iş aramış olanlar bile işsiz kabul edilmiyor. Dolayısıyla TÜİK’in rakamları gerçek işsizlik oranlarını yansıtmaktan uzak.
GERÇEK İŞSİZLİK ORANI YÜZDE 17-19 ARASI
Peki gerçekte durum ne? Ekonomistler, Türkiye’deki gerçek işsizlik oranının yüzde 17 ile 19 arasında olduğunu tahmin ediyor. Buna göre işsiz sayısı ise 5 milyondan fazla. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi’nin (DİSK-AR) hesaplamalarına göre ise Ekim, Kasım ve Aralık aylarını içeren Kasım döneminde işsizlik oranı yüzde 19,3. DİSK-AR’ın İşsizlik ve İstihdam Raporu’na göre, Kasım döneminde geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyon 646 bin. TÜİK’in açıkladığından yaklaşık yüzde 60 daha fazla. Merak edenler için yazalım; AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılındaki işsizlik oranı yüzde 10,3’dü.
DARALMA DEVAM EDİYOR
Her şeye rağmen istihdam artırılabilir mi? Hayır! Kısa vadede bu mümkün gözükmüyor. Şöyle ki; Türkiye’de aynı anda hem yüksek enflasyon ve faiz, hem işsizlik hem de ekonomik daralma yaşanıyor. Patronlara ‘rica’ etmek sorunu çözmez, çözmeyecek. Zira sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranlarına ilişkin aralık ve ocak ayı verileri ekonomide küçülmenin artarak devam ettiğini gösteriyor. Son açıklanan rakamlara göre, sanayi üretimi Ekim 2018’de bir önceki yılın aynı ayına göre %5.7 daralırken, kasımda bu düşüş %6.5’e çıktı. Aralık 2018’de ise sanayi üretim endeksi tam %9.8 azaldı. Üretim azalırken patronların yeni işçi alması mümkün mü?
MEVCUT ÇARKLAR DÖNMÜYOR
Bir başka oran da Aralık ayı kapasite kullanımı. Kayıtlara yüzde 74 olarak geçti. Bu sanayinin şu anda sadece yüzde 74 kapasiteyle çalıştığını gösteriyor. Sanayinin mevcut dişlileri bile dönmezken, yeni istihdam alanları nasıl oluşturulacak? Bütün bu veriler şunu gösteriyor: işsizlikteki artış önümüzdeki aylarda da sürecek. Türkiye daha uzun süre yüksek işsizlik sorunuyla yaşamak zorunda kalacak.
ILO’NUN ÖNGÖRÜSÜ ŞİMDİDEN AŞILDI
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), dünyada istihdam ve sosyal görünüme ilişkin son raporunda, Türkiye’deki işsizlik sorununa da yer ayırdı. ILO, 2019’da Türkiye’deki işsizlik oranının yüzde 11.9 olacağını söylüyor. İşsiz sayısının 2020’de 4.1 milyon kişiye ulaşacağı öngörüldü. Türkiye’deki muhalefetin ekonomi kurmaylarına göre ise hali hazırda ülkedeki işsiz sayısı 7 milyonun bile üzerinde.
İŞSİZLİK ÖDENEĞİNE REKOR BAŞVURU
İŞKUR verilerine göre Ocak 2019’da işsizlik ödeneği başvurularında rekor başvuru yaşandı. Başvuru sayısı Ocak 2018’de 145 bin iken yüzde 77 artarak Ocak 2019’da 257 bini aştı. Aylık toplam işsizlik ödeneği alanların sayısı Ocak 2018’de 439 bin iken yüzde 50 artarak Aralık 2018’de 655 bine yükseldi.
[İlker Doğan] 28.2.2019 [TR724]
Önce Hazine ve Maliye’nin başındaki isim Berat Albayrak, İstihdam Seferberliği Toplantısı’nda açıkladı. Ardından önceki gece konuk olduğu programda AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuyu gündemine aldı ve aynı şeyleri söyledi. İddiaya göre iktidar, 1 yıl içinde 2,5 milyon yeni istihdam alanı oluşturacak. Peki bunu nasıl yapacak? Ayrıntısını Erdoğan açıkladı aynı programda: “Bu 2 buçuk milyonluk istihdamı bütün oda, borsa bunlarla beraber dayanışma içerisinde yapmak için biz iktidar olarak üzerimize düşeni yapacağız.”
PATRONLARDAN RİCA EDECEKLER!
Erdoğan’ın söyledikleri şu anlama geliyor; iktidarın istihdamı artırmak için yeni bir ekonomik programı vs. yok. Ellerindeki tek şey patronlara rica edip, maaş ve sigorta primi gibi bir takım teşvikler vererek, daha fazla işçi alımı yapılmasını sağlamak. Peki bu ne kadar mümkün? Her ay daha da artan işsizlik oranları, sanayi üretimindeki düşüş ve kapasite kullanım oranlarındaki azalma işsiz sayısının bu yılın sonunda daha da artacağını gösteriyor.
TÜİK’E GÖRE İŞSİZLİK ORANI 12,3
Türkiye’de işsizlik oranı, TÜİK’in rakamlarına göre Kasım 2018’de bir önceki yılın aynı ayına göre 2 puan artarak yüzde 12.3’e yükseldi. Söz konusu dönemde işsiz sayısı 706 bin kişilik artışla 3 milyon 981 bin kişi olarak kayıtlara geçti. Yani bir yılda işsiz kalanların sayısı 700 binden fazla. TÜİK dar tanımlı ‘işsizlik oranı’ açıklıyor. TÜİK, iş için herhangi bir iş bulma (İŞKUR) kanalına başvurmayanları ‘işsiz’ bile saymıyor. Hatta son dört hafta içinde iş aramayanlar ama beş hafta önce iş aramış olanlar bile işsiz kabul edilmiyor. Dolayısıyla TÜİK’in rakamları gerçek işsizlik oranlarını yansıtmaktan uzak.
GERÇEK İŞSİZLİK ORANI YÜZDE 17-19 ARASI
Peki gerçekte durum ne? Ekonomistler, Türkiye’deki gerçek işsizlik oranının yüzde 17 ile 19 arasında olduğunu tahmin ediyor. Buna göre işsiz sayısı ise 5 milyondan fazla. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi’nin (DİSK-AR) hesaplamalarına göre ise Ekim, Kasım ve Aralık aylarını içeren Kasım döneminde işsizlik oranı yüzde 19,3. DİSK-AR’ın İşsizlik ve İstihdam Raporu’na göre, Kasım döneminde geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyon 646 bin. TÜİK’in açıkladığından yaklaşık yüzde 60 daha fazla. Merak edenler için yazalım; AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılındaki işsizlik oranı yüzde 10,3’dü.
DARALMA DEVAM EDİYOR
Her şeye rağmen istihdam artırılabilir mi? Hayır! Kısa vadede bu mümkün gözükmüyor. Şöyle ki; Türkiye’de aynı anda hem yüksek enflasyon ve faiz, hem işsizlik hem de ekonomik daralma yaşanıyor. Patronlara ‘rica’ etmek sorunu çözmez, çözmeyecek. Zira sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranlarına ilişkin aralık ve ocak ayı verileri ekonomide küçülmenin artarak devam ettiğini gösteriyor. Son açıklanan rakamlara göre, sanayi üretimi Ekim 2018’de bir önceki yılın aynı ayına göre %5.7 daralırken, kasımda bu düşüş %6.5’e çıktı. Aralık 2018’de ise sanayi üretim endeksi tam %9.8 azaldı. Üretim azalırken patronların yeni işçi alması mümkün mü?
MEVCUT ÇARKLAR DÖNMÜYOR
Bir başka oran da Aralık ayı kapasite kullanımı. Kayıtlara yüzde 74 olarak geçti. Bu sanayinin şu anda sadece yüzde 74 kapasiteyle çalıştığını gösteriyor. Sanayinin mevcut dişlileri bile dönmezken, yeni istihdam alanları nasıl oluşturulacak? Bütün bu veriler şunu gösteriyor: işsizlikteki artış önümüzdeki aylarda da sürecek. Türkiye daha uzun süre yüksek işsizlik sorunuyla yaşamak zorunda kalacak.
ILO’NUN ÖNGÖRÜSÜ ŞİMDİDEN AŞILDI
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), dünyada istihdam ve sosyal görünüme ilişkin son raporunda, Türkiye’deki işsizlik sorununa da yer ayırdı. ILO, 2019’da Türkiye’deki işsizlik oranının yüzde 11.9 olacağını söylüyor. İşsiz sayısının 2020’de 4.1 milyon kişiye ulaşacağı öngörüldü. Türkiye’deki muhalefetin ekonomi kurmaylarına göre ise hali hazırda ülkedeki işsiz sayısı 7 milyonun bile üzerinde.
İŞSİZLİK ÖDENEĞİNE REKOR BAŞVURU
İŞKUR verilerine göre Ocak 2019’da işsizlik ödeneği başvurularında rekor başvuru yaşandı. Başvuru sayısı Ocak 2018’de 145 bin iken yüzde 77 artarak Ocak 2019’da 257 bini aştı. Aylık toplam işsizlik ödeneği alanların sayısı Ocak 2018’de 439 bin iken yüzde 50 artarak Aralık 2018’de 655 bine yükseldi.
[İlker Doğan] 28.2.2019 [TR724]
Bu fotoğrafa iyi bakın: Bu kimin 28 Şubat’ı [Sevinç Özarslan]
Bugün 28 Şubat… Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) ‘irtica ile mücadele’ gerekçesiyle 28 Şubat 1997’de aldığı başörtü yasağı kararının üzerinden 22 yıl geçti. Tarihe post modern darbe olarak geçen dönem, başta üniversite öğrencileri olmak üzere kamu kurumlarında görev yapan geniş kitleleri mağdur etti. Binlerce öğrenci üniversiteden atıldı, yine binlercesi ikna odalarında örtülerini açmaya zorlandı.
28 Şubat’ın simge fotoğraflarından biri olan bu kare Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi bahçesinde çekilmişti.
1998-2002 arasında 5 bin başörtülü kadın işten çıkarıldı, 10 bine yakını istifaya zorlandı. Örtülü kadınlar kamusal alandan ve eğitim hayatından dışlandı. O dönemde milletvekili seçilen Merve Kavakçı meclise alınmadı. Genç kızların hayalleri yarım kaldı. İmkanı olan ülkesini terk edip eğitim için Amerika’ya, Avrupa‘ya gitti. Çevik Bir öncülüğünde kurulan Batı Çalışma Grubu binlerce kamu çalışanını, askeri fişledi, eşi başörtülü diye subaylar görevinden uzaklaştırıldı. Birçok kadın ise uğradığı baskıdan dolayı tedavi gördü.
Bugün de başörtülü kadınlar mağdur… 22 yıl önce kadınların yaşadığı bu zulüm ve mağduriyet azalmadı, aksine katlanarak arttı. Bu kez başörtülü kadınlar, Hizmet Hareketi mensubu oldukları gerekçesiyle, bir fikri destekledikleri için 2,5 yıldır kitleler halinde tutuklanıyor. Yaşlı, genç, hamile, yeni doğum yapmış demeden…
Polis, doğum yapan kadınları hastane kapısında gözaltına almak için bekledi. Karnı burnunda kadınlar 25-30 kişilik koğuşlarda yaşamak zorunda kaldı, doğum yapanlar bir gün sonra tekrar cezaevine gönderildi. TC Anayasası’nda olmasına rağmen 6 ay bile cezaları ertelenmedi. Bank Asya’da hesap açmak, derneklere ya da sendikalara üye olmak ya da Bylock kullanmak gibi yine Anayasa’da suç sayılmayan sebeplerden dolayı binlerce kadın haksız, hukuksuz yere özgürlüğünden mahrum edildi. Eline silah almamış insanlar ‘terörist’ damgası yedi. Toplumda ötekileştirildi, uzaklaştırıldı, fişlendi. Birçok kadın KHK ile işinden atıldı. Kimse yeni iş vermedi. Kimi de cezaevlerindeki kötü uygulamalar vesilesiyle ya da zorlandıkları sürgün yollarında hayatını kaybetti, kaybediyor. İşte onlardan birkaçı…
TUTUKLUYKEN İKİZ BEBEKLERİNİ KAYBEDEN BİR ANNE
Evhanımı Nurhayat Yıldız (28), 29 Ağustos 2016’da tutuklandığında 2,5 aylık hamileydi. Üç yıllık evliydi ve ikiz bekliyordu. Sinop Kapalı Cezaevi’ndeki 25 kişilik koğuşa konulduğunun 40. günü, hamileliğinin 19. haftasında bebeklerini kaybetti. İki günlük hastanede kaldıktan sonra tahliye edilmeyerek tekrar cezaevine gönderildi. Bebekler defin için aileye verilmesi uygun bulunmadı. Sinop Ağır Ceza Mahkemesi, 1,5 yıllık tutukluluğunu ardından Nurhayat Yıldız‘ı 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı, hala aynı cezaevinde bulunuyor.
ADIM ADIM ÖLÜME GÖNDERİLEN HASTA BİR ÖĞRETMEN
Sistemik LUPUS hastalığı olan İngilizce öğretmeni Halime Gülsu, ilaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için 28 Nisan 2018’de tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevi’nde hayatını kaybetti. Gülsu, mağdur ailelere yardım için içli köfte yapıp satan 80 kadın ile birlikte 5 Şubat 2018’de gözaltına alınmış, 20 Şubat’ta tutuklanmıştı. Defalarca istemesine, yazı yazmasına rağmen 15 günlük gözaltı sürecinde ilaçları verilmedi. Kardeşi sosyal medya üzerinden yetkililere ve kamuoyuna bunları duyurmaya çalıştı. Fakat kimse duymadı. Gülsu hapisteyken iki kez komaya girdi, bir defasında dili boğazına kaçtı, yine de tahliye edilmedi. 21 kişilik koğuşta durumu giderek ağırlaştı ve 28 Nisan 2018’de hayatını kaybetti.
BİMER’E MEKTUP YAZDI AMA…
Vefatından aylar sonra Gülsu’nun Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) yazdığı mektup ortaya çıktı. Mektupta ilaçlarını alabilmek için 2,5 aylık süreçte yaptığı girişimleri anlatan Gülsu’nun cümleleri, adım adım ölüme nasıl gönderildiğinin kanıtı: “20.04.2018 günü 112 acil servisten ambulans geldi. Ambulans görevlilere hastalığımı anlattığım halde tansiyonumu ve nabzımı ölçerek ‘inşallah bir şey olmaz diyerek’ beni koğuşuma geri gönderdiler. Hastalığım fiziki olarak bir etki göstermediği için cezaevinde görevli İKM’ler yalan söylediğimi düşünmekteler ve beni azarlamaktalar.”
EŞİ VE BEBEKLERİ GÖZÜNÜN ÖNÜNDE BOĞULAN BİR KADIN
Gülfem Yeni, Hizmet Hareketi mensubu olduğu için tutuklanma korkusu yaşamış, toplumdan tecrit edilmiş, terörist olmakla damgalanmış, zorunlu sürgünün en talihsiz isimlerinden sadece biri. 28 Temmuz 2018’de eşi Gökhan Yeni ve çocukları 8 aylık Nurbanu ile 2.5 yaşındaki Burhan‘ı, Ayvalık’tan Midilli Adası’na geçmek üzere bindikleri bot alabora olunca kaybetti. Kendisi yüzme bilmediği halde boğulmadı ve bir yat tarafından kurtarıldı. Daha sonra gelen sahil güvenlik ekipleri tarafından ise hemen gözaltına alındı. Gözaltı sürecinde polisler tarafından ‘katilsin sen, çocuklarını sen öldürdün’ ithamlarına maruz kaldı.
‘BİZ DARBENİN NERESİNDEYDİK’
Cenazelerin kaldırılma süreci ise ayrı bir skandaldı. Bursa Belediyesi, Yeni ailesine Hizmet Hareketi’nden oldukları için cenaze aracı tahsis etmedi. Olay meclise taşınıp sosyal medyada çok tepki çekince Bursa Belediye Başkanı geri adım atmak zorunda kaldı. Yaşadıklarından sonra ‘insafa gelen mahkeme’ tarafından adli kontrol ile serbest bırakılan Gülfem Yeni, birkaç ay sonra Emine Bilgiç’e verdiği röportajda şöyle demişti:
“Darbenin neresinde idik biz… Bize yargısız infaz yapanlar, iş vermeyenler, bizi dışlayanlar, aileleri ile sıcak yuvalarında yaşayanlar şunu unutmasınlar ki bir baba ailesine bakmak, yaşatmak için her şeyi göze alır. Bize de bu ülkede tek yol bırakıldı, o da kaçmaktı. Kendi ülkemizde ailecek yaşamak bize çok görüldü. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın… Ve bugün… yarım kalan ikinci üniversiteme tekrar başladım. Şükür ki aileler beni her konuda destekliyorlar. Bir gün olur da üstümüzdeki ‘terörist’ damgası kalkarsa, tekrar çalışıp insanlara faydalı olmak isterim. Geleceğe dair maddi hiçbir beklentim yok. Umutlarım hep, ülke olarak huzurlu günler görmek üzerine kurulu…”
EĞİTİM AŞKI VE OKUMA AZMİYLE DOLU BİR MEMUR
İzmir’de memur olarak görev yapan, üç çocuk annesi Esma Uludağ (32), 29 Nisan 2018’de Yunanistan-Almanya yolunda hayatını kaybetti. Uludağ, 15 Temmuz’dan sonra 3 ay hapis yatıp denetimli serbestlikle tahliye oldu. KHK ile ihraç edilen eşi Mehmet Ali Uludağ için evlerine defalarca baskın yapıldı. Eşi de kendisi de aylarca birbirinden ayrı yaşadı. Baskılardan dolayı önce eşi Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra kendisi 3 çocuğu ile Yunanistan’a geçmeyi başardı. Eşi Almanya’da oturum almıştı. Birkaç hafta içerisinde aile birleşimi yapacaklardı. Ancak, Esma Uludağ’ın buna ömrü yetmedi.
KALBİ YAŞADIĞI ACILARA DAYANMADI
Esma Uludağ, kendisini eğitime adamış bir Hizmet Hareketi gönüllüsüydü. İki üniversite okudu, üç çocuğu olmasına rağmen ikinci üniversitesini birincilikle tamamladı. Önce 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü bitirdi, 2009’da Celal Bayar Üniversitesi’nde lisanüstü eğitimi gördü. Bu arada evlendi, memur oldu, anne oldu ama öğrenciliği bırakmadı. Daha sonra Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu kazandı. Bir yandan Karabağlar Kaymakamlığı’nda çalışmaya devam etti. Memurluğa ve anneliğe öğrenciliği ekleyen Esma Uludağ, derslerinde de üstün başarı elde etti, 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla bölüm birincisi oldu. Diplomasını 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda ile beraber aldı. Fakat Esma Uludağ’un kalbi yaşadıkları acılara dayanmadı. Kalp krizi geçirerek Atina’da hayatını kaybetti.
Benzer acıları yaşamaya devam eden daha yüzlerce başörtülü kadın var Türkiye’de. 28 Şubat 1997 mağduru başörtülü kadınlar, 22 yıldır olduğu gibi bugün de o gün kendilerine yapılan baskıyı, haksızlığı, adaletsizliği anlatacaklar. Her biri sosyal medya hesabından fotoğraflarını paylaşacak, ‘o gün kimse yanımızda değildi‘ diye konuşacak, bu tarihi zulmü unutturmayacaklar. Unutturmasınlar da… O kadınların bir kısmı şimdi ya siyasette, ya gazeteci ya doktor, ya avukat ya da diğer başka bir işle meşgul. Fakat hiçbiri fikirlerinden dolayı başörtülü kadınlara yapılan haksızlıkları, zulmü görmek, duymak istemiyor. ‘Hapse atılmışlarsa bir suçları vardır’ cümlesiyle vicdanlarını rahatlatıp hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi yaşıyor.
28 Şubat’ın aktörlerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, o karanlık günlerde dindarları ve özellikle başörtüsünü işaret ederek ‘İrtica PKK’dan daha büyük bir tehlike’ demişti. 22 yıl sonra aynı açıklamayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Hizmet Hareketi Gönüllüleri’ni işaret ederek yaptı. Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat, 17 yıldır iktidarda olan ve başörtü mağduriyetini her fırsatta kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi eliyle sürüyor.
Meclis’te AKP’den başörtülü 21 milletvekili bulunuyor. Konya Milletvekili Leyla Şahin, Tokat Milletvekili ve AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin, Bursa Milletvekili Emine Yavuz Gözgeç isimler, 28 Şubat mağduru oldukları için seçimlerde aday gösterilmişti.
Gördüğünüz tarihî nitelik taşıyan bu fotoğraf ise Bursa’da bir cezaevinde birkaç ay önce çekildi. Yüzlerindeki tebessüm ve dik duruşları sizi yanıltmasın, ‘içeri‘de eğlenmiyorlar. Cezaevinde değil de bir evde, kendi aralarında pastalarını yemiş, çaylarını içmiş gibi poz vermelerinin sebebi acılarını birbirlerine tutunarak azaltmak… Fotoğraftaki kadınların isimlerini değil ama mesleklerini söyleyelim: Doktor, öğretmen, mimar, evhanımı, hemşire, akademisyen, ikiz bebek sahibi bir anne… Aralarında 28 Şubat’ta memurluktan atılan (adı ve görev yaptığı yer şimdilik bizde saklı) bir kadın bile var. Yani 28 Şubat mağduru bir kadın, iktidarda olan diğer 28 Şubat mağdurları tarafından hapsedildi. Peki o zaman bu 28 Şubat kimin?
[Sevinç Özarslan] 28.2.2019 [MedyaBold.com]
28 Şubat’ın simge fotoğraflarından biri olan bu kare Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi bahçesinde çekilmişti.
1998-2002 arasında 5 bin başörtülü kadın işten çıkarıldı, 10 bine yakını istifaya zorlandı. Örtülü kadınlar kamusal alandan ve eğitim hayatından dışlandı. O dönemde milletvekili seçilen Merve Kavakçı meclise alınmadı. Genç kızların hayalleri yarım kaldı. İmkanı olan ülkesini terk edip eğitim için Amerika’ya, Avrupa‘ya gitti. Çevik Bir öncülüğünde kurulan Batı Çalışma Grubu binlerce kamu çalışanını, askeri fişledi, eşi başörtülü diye subaylar görevinden uzaklaştırıldı. Birçok kadın ise uğradığı baskıdan dolayı tedavi gördü.
Bugün de başörtülü kadınlar mağdur… 22 yıl önce kadınların yaşadığı bu zulüm ve mağduriyet azalmadı, aksine katlanarak arttı. Bu kez başörtülü kadınlar, Hizmet Hareketi mensubu oldukları gerekçesiyle, bir fikri destekledikleri için 2,5 yıldır kitleler halinde tutuklanıyor. Yaşlı, genç, hamile, yeni doğum yapmış demeden…
Polis, doğum yapan kadınları hastane kapısında gözaltına almak için bekledi. Karnı burnunda kadınlar 25-30 kişilik koğuşlarda yaşamak zorunda kaldı, doğum yapanlar bir gün sonra tekrar cezaevine gönderildi. TC Anayasası’nda olmasına rağmen 6 ay bile cezaları ertelenmedi. Bank Asya’da hesap açmak, derneklere ya da sendikalara üye olmak ya da Bylock kullanmak gibi yine Anayasa’da suç sayılmayan sebeplerden dolayı binlerce kadın haksız, hukuksuz yere özgürlüğünden mahrum edildi. Eline silah almamış insanlar ‘terörist’ damgası yedi. Toplumda ötekileştirildi, uzaklaştırıldı, fişlendi. Birçok kadın KHK ile işinden atıldı. Kimse yeni iş vermedi. Kimi de cezaevlerindeki kötü uygulamalar vesilesiyle ya da zorlandıkları sürgün yollarında hayatını kaybetti, kaybediyor. İşte onlardan birkaçı…
TUTUKLUYKEN İKİZ BEBEKLERİNİ KAYBEDEN BİR ANNE
Evhanımı Nurhayat Yıldız (28), 29 Ağustos 2016’da tutuklandığında 2,5 aylık hamileydi. Üç yıllık evliydi ve ikiz bekliyordu. Sinop Kapalı Cezaevi’ndeki 25 kişilik koğuşa konulduğunun 40. günü, hamileliğinin 19. haftasında bebeklerini kaybetti. İki günlük hastanede kaldıktan sonra tahliye edilmeyerek tekrar cezaevine gönderildi. Bebekler defin için aileye verilmesi uygun bulunmadı. Sinop Ağır Ceza Mahkemesi, 1,5 yıllık tutukluluğunu ardından Nurhayat Yıldız‘ı 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı, hala aynı cezaevinde bulunuyor.
ADIM ADIM ÖLÜME GÖNDERİLEN HASTA BİR ÖĞRETMEN
Sistemik LUPUS hastalığı olan İngilizce öğretmeni Halime Gülsu, ilaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için 28 Nisan 2018’de tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevi’nde hayatını kaybetti. Gülsu, mağdur ailelere yardım için içli köfte yapıp satan 80 kadın ile birlikte 5 Şubat 2018’de gözaltına alınmış, 20 Şubat’ta tutuklanmıştı. Defalarca istemesine, yazı yazmasına rağmen 15 günlük gözaltı sürecinde ilaçları verilmedi. Kardeşi sosyal medya üzerinden yetkililere ve kamuoyuna bunları duyurmaya çalıştı. Fakat kimse duymadı. Gülsu hapisteyken iki kez komaya girdi, bir defasında dili boğazına kaçtı, yine de tahliye edilmedi. 21 kişilik koğuşta durumu giderek ağırlaştı ve 28 Nisan 2018’de hayatını kaybetti.
BİMER’E MEKTUP YAZDI AMA…
Vefatından aylar sonra Gülsu’nun Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) yazdığı mektup ortaya çıktı. Mektupta ilaçlarını alabilmek için 2,5 aylık süreçte yaptığı girişimleri anlatan Gülsu’nun cümleleri, adım adım ölüme nasıl gönderildiğinin kanıtı: “20.04.2018 günü 112 acil servisten ambulans geldi. Ambulans görevlilere hastalığımı anlattığım halde tansiyonumu ve nabzımı ölçerek ‘inşallah bir şey olmaz diyerek’ beni koğuşuma geri gönderdiler. Hastalığım fiziki olarak bir etki göstermediği için cezaevinde görevli İKM’ler yalan söylediğimi düşünmekteler ve beni azarlamaktalar.”
EŞİ VE BEBEKLERİ GÖZÜNÜN ÖNÜNDE BOĞULAN BİR KADIN
Gülfem Yeni, Hizmet Hareketi mensubu olduğu için tutuklanma korkusu yaşamış, toplumdan tecrit edilmiş, terörist olmakla damgalanmış, zorunlu sürgünün en talihsiz isimlerinden sadece biri. 28 Temmuz 2018’de eşi Gökhan Yeni ve çocukları 8 aylık Nurbanu ile 2.5 yaşındaki Burhan‘ı, Ayvalık’tan Midilli Adası’na geçmek üzere bindikleri bot alabora olunca kaybetti. Kendisi yüzme bilmediği halde boğulmadı ve bir yat tarafından kurtarıldı. Daha sonra gelen sahil güvenlik ekipleri tarafından ise hemen gözaltına alındı. Gözaltı sürecinde polisler tarafından ‘katilsin sen, çocuklarını sen öldürdün’ ithamlarına maruz kaldı.
‘BİZ DARBENİN NERESİNDEYDİK’
Cenazelerin kaldırılma süreci ise ayrı bir skandaldı. Bursa Belediyesi, Yeni ailesine Hizmet Hareketi’nden oldukları için cenaze aracı tahsis etmedi. Olay meclise taşınıp sosyal medyada çok tepki çekince Bursa Belediye Başkanı geri adım atmak zorunda kaldı. Yaşadıklarından sonra ‘insafa gelen mahkeme’ tarafından adli kontrol ile serbest bırakılan Gülfem Yeni, birkaç ay sonra Emine Bilgiç’e verdiği röportajda şöyle demişti:
“Darbenin neresinde idik biz… Bize yargısız infaz yapanlar, iş vermeyenler, bizi dışlayanlar, aileleri ile sıcak yuvalarında yaşayanlar şunu unutmasınlar ki bir baba ailesine bakmak, yaşatmak için her şeyi göze alır. Bize de bu ülkede tek yol bırakıldı, o da kaçmaktı. Kendi ülkemizde ailecek yaşamak bize çok görüldü. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın… Ve bugün… yarım kalan ikinci üniversiteme tekrar başladım. Şükür ki aileler beni her konuda destekliyorlar. Bir gün olur da üstümüzdeki ‘terörist’ damgası kalkarsa, tekrar çalışıp insanlara faydalı olmak isterim. Geleceğe dair maddi hiçbir beklentim yok. Umutlarım hep, ülke olarak huzurlu günler görmek üzerine kurulu…”
EĞİTİM AŞKI VE OKUMA AZMİYLE DOLU BİR MEMUR
İzmir’de memur olarak görev yapan, üç çocuk annesi Esma Uludağ (32), 29 Nisan 2018’de Yunanistan-Almanya yolunda hayatını kaybetti. Uludağ, 15 Temmuz’dan sonra 3 ay hapis yatıp denetimli serbestlikle tahliye oldu. KHK ile ihraç edilen eşi Mehmet Ali Uludağ için evlerine defalarca baskın yapıldı. Eşi de kendisi de aylarca birbirinden ayrı yaşadı. Baskılardan dolayı önce eşi Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra kendisi 3 çocuğu ile Yunanistan’a geçmeyi başardı. Eşi Almanya’da oturum almıştı. Birkaç hafta içerisinde aile birleşimi yapacaklardı. Ancak, Esma Uludağ’ın buna ömrü yetmedi.
KALBİ YAŞADIĞI ACILARA DAYANMADI
Esma Uludağ, kendisini eğitime adamış bir Hizmet Hareketi gönüllüsüydü. İki üniversite okudu, üç çocuğu olmasına rağmen ikinci üniversitesini birincilikle tamamladı. Önce 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü bitirdi, 2009’da Celal Bayar Üniversitesi’nde lisanüstü eğitimi gördü. Bu arada evlendi, memur oldu, anne oldu ama öğrenciliği bırakmadı. Daha sonra Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu kazandı. Bir yandan Karabağlar Kaymakamlığı’nda çalışmaya devam etti. Memurluğa ve anneliğe öğrenciliği ekleyen Esma Uludağ, derslerinde de üstün başarı elde etti, 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla bölüm birincisi oldu. Diplomasını 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda ile beraber aldı. Fakat Esma Uludağ’un kalbi yaşadıkları acılara dayanmadı. Kalp krizi geçirerek Atina’da hayatını kaybetti.
Benzer acıları yaşamaya devam eden daha yüzlerce başörtülü kadın var Türkiye’de. 28 Şubat 1997 mağduru başörtülü kadınlar, 22 yıldır olduğu gibi bugün de o gün kendilerine yapılan baskıyı, haksızlığı, adaletsizliği anlatacaklar. Her biri sosyal medya hesabından fotoğraflarını paylaşacak, ‘o gün kimse yanımızda değildi‘ diye konuşacak, bu tarihi zulmü unutturmayacaklar. Unutturmasınlar da… O kadınların bir kısmı şimdi ya siyasette, ya gazeteci ya doktor, ya avukat ya da diğer başka bir işle meşgul. Fakat hiçbiri fikirlerinden dolayı başörtülü kadınlara yapılan haksızlıkları, zulmü görmek, duymak istemiyor. ‘Hapse atılmışlarsa bir suçları vardır’ cümlesiyle vicdanlarını rahatlatıp hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi yaşıyor.
28 Şubat’ın aktörlerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, o karanlık günlerde dindarları ve özellikle başörtüsünü işaret ederek ‘İrtica PKK’dan daha büyük bir tehlike’ demişti. 22 yıl sonra aynı açıklamayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Hizmet Hareketi Gönüllüleri’ni işaret ederek yaptı. Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat, 17 yıldır iktidarda olan ve başörtü mağduriyetini her fırsatta kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi eliyle sürüyor.
Meclis’te AKP’den başörtülü 21 milletvekili bulunuyor. Konya Milletvekili Leyla Şahin, Tokat Milletvekili ve AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin, Bursa Milletvekili Emine Yavuz Gözgeç isimler, 28 Şubat mağduru oldukları için seçimlerde aday gösterilmişti.
Gördüğünüz tarihî nitelik taşıyan bu fotoğraf ise Bursa’da bir cezaevinde birkaç ay önce çekildi. Yüzlerindeki tebessüm ve dik duruşları sizi yanıltmasın, ‘içeri‘de eğlenmiyorlar. Cezaevinde değil de bir evde, kendi aralarında pastalarını yemiş, çaylarını içmiş gibi poz vermelerinin sebebi acılarını birbirlerine tutunarak azaltmak… Fotoğraftaki kadınların isimlerini değil ama mesleklerini söyleyelim: Doktor, öğretmen, mimar, evhanımı, hemşire, akademisyen, ikiz bebek sahibi bir anne… Aralarında 28 Şubat’ta memurluktan atılan (adı ve görev yaptığı yer şimdilik bizde saklı) bir kadın bile var. Yani 28 Şubat mağduru bir kadın, iktidarda olan diğer 28 Şubat mağdurları tarafından hapsedildi. Peki o zaman bu 28 Şubat kimin?
[Sevinç Özarslan] 28.2.2019 [MedyaBold.com]
28 Şubat’tan ‘bin’ beter
Postmodern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde büyük acılar yaşandı. 1997’de MGK kararıyla dindarlara zulmedildi. 1000 yıl sürecek denildi. Yıllar sonra başörtüsü sorunu çözüldü, imam-hatiplerin önü açıldı. Bugün ise dönemin mağdurları iktidarda fakat zulümde darbecileri geride bıraktılar. ‘İrtica’ paranoyasının yerini ‘f..ö’ safsatası aldı. 28 Şubatın zulümlerinden bin beter uygulamalara imza atılıyor.
Bebekler, lohusa kadınlar cezaevine atılıyor, Kur’an kursları ve yurtlar kapatılıyor, hayırseverler tutuklanıyor, şirketlere el konuluyor, başörtülülere kelepçe takılıyor, hakkını savunanlar polis tarafından taciz ediliyor. Cazaevleri, karakollar işkence merkezlerine döndü. Cezaevlerindeki tutuku kadın sayısı 17 bin, bebek sayısı ise 743…
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının ardından ‘paralel darbe’ söylemine sarılan iktidar, masum insanları hedef almaya başladı. 28 Şubat’tan daha beter uygulamalara imza atılmaya başladı. Ardından 15 Temmuz kurgu darbe girişimi bahanesiyle kıyım katlandı. Yeni Türkiye adıyla yürütülen süreçte 28 Şubat’tan bin beter şekilde Kur’an kursları yıkılıp camiler kapatıldı, eğitim kurumları gaspedildi, ediliyor. İhtiyaç sahibi öğrencilere burs veren, burs bulan iktidarın sürekli sömürdüğü ‘başörtülü’ kadınlar kelepçelenerek cezaevine atıldı. 90 yaşındaki yatalak hastaların, doğumhanelerin bile kapısına polis ekipleri gönderiliyor. Hayır faaliyetleri yapan esnaf ve işadamları, öğrenci okutup kurban yardımı yaptıkları gerekçesiyle cezaevlerine dolduruldu. İçişleri bakanının ifadesiyle 500 bin gözaltı yapıldı. 120 bin kişi tutuklandı. Güpegündüz insanlar kaçırılıyor ve yetkililerden tek kelime açıklama yapılmıyor.
Bursa Yenişehir Cezaevi’ndeki bu kareyi gazeteci Sevinç Özarslan tarihe maletti. Özarlan, Bold’daki yazısında ‘Bu kimin 28 Şubat’ı? diye sordu.
Meriç Nehrinde, Ege Denizinde özgürlüğe yelken açarken boğularak can veren anneler, babalar ve bebekler var. Ülkeden çıkmayı başarabilenler ulaşabildikleri ülkelerde mülteci oldu.
Gazeteciler 28 Şubat’taki gibi hain olarak yaftalanıp cezaevlerine gönderiliyor. Bu alanada dünya lisderi bir Türkiye var. 200’den fazla gazeteci cezaevlerinde. 28 Şubat’ta muhafazakar işadamları ‘yeşil sermaye’ denilerek hedef gösterilirken, günümüzde bankalar ve milyarlarca liralık özel şirketler gasp edildi. Kamuda çalışan memurlar işlerini yaptıkları için meslekten ihraç edildi. Çoğu tutuklandı. Cadı avı insanların ailelerine bile sıçradı.
[TR724] 28.2.2019
Bebekler, lohusa kadınlar cezaevine atılıyor, Kur’an kursları ve yurtlar kapatılıyor, hayırseverler tutuklanıyor, şirketlere el konuluyor, başörtülülere kelepçe takılıyor, hakkını savunanlar polis tarafından taciz ediliyor. Cazaevleri, karakollar işkence merkezlerine döndü. Cezaevlerindeki tutuku kadın sayısı 17 bin, bebek sayısı ise 743…
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının ardından ‘paralel darbe’ söylemine sarılan iktidar, masum insanları hedef almaya başladı. 28 Şubat’tan daha beter uygulamalara imza atılmaya başladı. Ardından 15 Temmuz kurgu darbe girişimi bahanesiyle kıyım katlandı. Yeni Türkiye adıyla yürütülen süreçte 28 Şubat’tan bin beter şekilde Kur’an kursları yıkılıp camiler kapatıldı, eğitim kurumları gaspedildi, ediliyor. İhtiyaç sahibi öğrencilere burs veren, burs bulan iktidarın sürekli sömürdüğü ‘başörtülü’ kadınlar kelepçelenerek cezaevine atıldı. 90 yaşındaki yatalak hastaların, doğumhanelerin bile kapısına polis ekipleri gönderiliyor. Hayır faaliyetleri yapan esnaf ve işadamları, öğrenci okutup kurban yardımı yaptıkları gerekçesiyle cezaevlerine dolduruldu. İçişleri bakanının ifadesiyle 500 bin gözaltı yapıldı. 120 bin kişi tutuklandı. Güpegündüz insanlar kaçırılıyor ve yetkililerden tek kelime açıklama yapılmıyor.
Bursa Yenişehir Cezaevi’ndeki bu kareyi gazeteci Sevinç Özarslan tarihe maletti. Özarlan, Bold’daki yazısında ‘Bu kimin 28 Şubat’ı? diye sordu.
Meriç Nehrinde, Ege Denizinde özgürlüğe yelken açarken boğularak can veren anneler, babalar ve bebekler var. Ülkeden çıkmayı başarabilenler ulaşabildikleri ülkelerde mülteci oldu.
Gazeteciler 28 Şubat’taki gibi hain olarak yaftalanıp cezaevlerine gönderiliyor. Bu alanada dünya lisderi bir Türkiye var. 200’den fazla gazeteci cezaevlerinde. 28 Şubat’ta muhafazakar işadamları ‘yeşil sermaye’ denilerek hedef gösterilirken, günümüzde bankalar ve milyarlarca liralık özel şirketler gasp edildi. Kamuda çalışan memurlar işlerini yaptıkları için meslekten ihraç edildi. Çoğu tutuklandı. Cadı avı insanların ailelerine bile sıçradı.
[TR724] 28.2.2019
Dehayı Darlığa Mahkûm Etmek! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Toprağı suyla buluşturmazsanız verim ve ürün alamazsınız. Cins dimağları, analitik beyinleri problemlerle karşı karşıya bırakmaz ve zorluklarla yüzleştirmezseniz onlardan çözüm, çıkış südur etmez. Zorluklar, ihtiyaçlar icatların hocasıdır. Önemli kafalar, duyarlı vicdanlar beşerin dertlerine kafa yorma fırsatı bulmazsa problemler çözüme kavuşmaz. Arızayı tamirci ile, hastayı doktorla, problemi çözebilecek kişilerle buluşturmak sorunu anlamanın ve çözmenin en önemli safhasıdır.
Fazla korumacı yaklaşımlar kabiliyetlerin önünü tıkar. Çok sevdiği(!) ve başına birşey gelmesinden korktuğu için çocuğunu problemlerden uzak tutan, hayatın gerçeklerinden kaçıran ebeveyn ona en büyük kötülüğü yapıyor, kabiliyetlerini köreltiyordur. Ayakta kalma becerisinin gelişmesini engelliyordur. Bünyeyi sürekli steril tutmak immün sistemini devre dışı bırakır. Önleyici hekimlik gereği vucuda kontrollü mikrop verilir, aşı yapılır ve insan muhtemel hastalıklara hazırlanır, direnç kazanır.
Dahiler, devlet adamları, önemli beyinler problemlerle yüzleşir, değişimleri bizzat gözlemler, farklı kişi, kültür ve ortamları tanırsa hadiselere kuşatıcı bakabilir. Çoğu zaman bu tür insanlar etrafında bulunan kişilerce hayattan koparılır. Güya onu üzmediğini, sağlığını düşündüğünü sanan “korumacı” kişiler suni bir duvar örer, onu gerçek problemlerden uzaklaştırır. Meseleleri süzerek, azaltarak verirler. Lideri sadece uyumlu, arızasız kimselerle buluşturmaya çalışırlar. Aykırı kişileri, sivri ve farklı soru soranları halkadan uzak tutar, sözde üzülmesine mani olurlar. Ama gerçekte onun potansiyelini öldürmekte, darlığa mahkum etmektedirler.
Hocaefendi’nin Fransız Le Monde gazetesine yazdığı yazı pek çok insanda heyecan uyardı ve birşeylerin değişeceğine dair umutları yeşertti. Çünkü yazıda bariyerleri yıkan, sınırları zorlayan, gündem oluşturan ve açılımlar yapan Hoca Efendi’yi tekrar gördü insanlar.
Gülen, yerleşik düşünceleri sarsan makalede: “İslam’ın Demokrasiyle uyumlu olduğunu” söylüyordu. “İslam’ın idareyle alakalı temel değerleri hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına saygı, iktidardakilerin hesap verebilmeleri ve her insanın temel haklarının ve hürriyetlerinin korunmasıdır” diyordu. “Herkesi aynı yapmaya çalışmayı insanlığa karşı saygısızlık” kabul ediyordu.”Hiçbir grubun diğerleri üzerine istibdat kurmadığı katılımcı demokratik yönetimi en uygun yönetim şekli”. görüyordu. “İfade hürriyeti başta olmak üzere temel hürriyetlerini kullanma insanı gerçek manada insan yapar. İslam, bir yönetim şekli veya yönetimle alakalı bir ideoloji değildir, bir dindir. ..İslam’ı siyasal bir ideolojiye indirgemek İslam’ın ruhuna karşı işlenmiş büyük bir suçtur. ..Hakimiyetin millete ait olması, –hâşâ– onun Allah’tan alınarak insanlara verilmesi değil, Allah tarafından insanların tasarrufuna tevdi edilen bir hususun herhangi bir müstebit şahıs veya oligarşiden alınıp cumhura tevdi edilmesidir. ..İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. ..Devlet “İslami” veya “kutsal” olamaz. Bir grubun başka bir grup üzerinde baskı kurmaması aynı zamanda İslami bir idealdir. Monarşi veya oligarşiye nazaran, katılımcı demokrasi veya cumhuriyetçi yönetim şeklinin İslam’ın ruhuna daha uygun olduğu görülür. ..Vatandaşların hukukun önünde eşitliği, temel insan hak ve hürriyetleri gibi konuların daha ilkokul yıllarında gençlere verilmesi gerekir ki onlar büyüdüklerinde bu değerlerin hamisi olabilsinler…Türk demokrasisi İslami değerlere uyulduğu için değil, o değerlere ihanet edildiği için başarısız oldu[1]” diyordu.
Hoca Efendi farklı kesimlerle, kişilerle muhatap olduğunda, hayatın zorluklarıyla karşılaştığında hep velud, üretken oldu. En önemli açılımlar, fikri sıçramalar Cem Karaca’yla, Toktamış Ateş’le, Bülent Ecevit’le M. Ali Birand’la buluştuğu, konuştuğu dönemlerde oldu. Alevilerle, Hristiyanlarla, Yahudilerle, Ateistlerle ülke problemlerini konuştuğunda, o dimağ çok değerli şeyler üretti. 1980 öncesi gençlikle bizzat muhatap oluyor ve onların halini gözlemleyip sancı çekiyordu. Genç yaşlarında ateizmle, anarşi ile yüzleşti ve bunlara dair konferanslar düzenledi, kitaplar yazdı, vaazlar verdi. En verimli sohbetler kontrolsüz, sansürsüz şekilde her sorunun sorulabildiği ve cevaplarının spontane verildiği dönemlerde ortaya çıktı. 1990’larda insanlar konferanslarda dilediği soruyu bir kağıtla ulaştırabiliyordu. Bunlardan çok güzel, verimli, yararlı sohbetler çıkıyordu. Hoca Efendi 28 Şubat tehdidiyle muhatap oldu ve o zor dönemde makul, dengeli çıkış yolları buldu.
Ama son yıllarda farklı kişilerle ve düşüncelerle muhatap olmada eskisi gibi imkan bulamadı. “Aman üzmeyelim”, “tansiyonu çıkmasın”, “kalbi var” diye problemler kendisinden saklandı. Bir şekilde ulaşabilenler sınırlandırıldı. “Aman kötü haber verme!”, “aman sıkıntılı konulara girme!” diye tahditler kondu. Sonuçta problemler birikti, birikti ve patladı. Zamanında yüzleşilse ve çözüm aransa halledilecek konuları kangren olunca, içinden çıkılmaz hale gelince önüne boca ettik. Çoğu zaman problemleri halının altına süpürdük, gözden ırak tutarak çözüleceğini zannettik.
Bırakalım Hocaefendi sıkıntıları görsün, farklı düşünenlerle muhatap olsun. Hatta tabanda bir karşılığı olan kaygılar, eleştiriler özellikle iletilsin kendisine. Farklı düşünen arkadaşları münhasıran karşısına oturtup konuşturalım, düşüncelerini açıklasınlar. “Böyle düşünen arkadaşlar var siz de bir dinleseniz” diyelim ve muhatap edelim. Hep zihni berrakları çıkarmayalım karşısına. Sağlıklı çözümler üretebilmesi için reel problemlerle yüzleştirelim. Steril tutmaya çalışmayalım. Kadınlar ne düşünüyor bilsin. Yeni yetişen gençleri, batıda büyüyenleri yakından tanısın. Onların giyimini, konuşmasını reflekslerini doğal haliyle görsün, analiz etsin. Arızalara, gelişmelere, değişimlere muttali olsun ve çözümlemelerini ona göre yapsın.
Kendisi her dönem buna açık oldu. Ama bazı arkadaşlarımız onu "koruma", "canını sıkmama" mülahazasııyla etrafına yüksek duvarlar örüyor, bariyerler kuruyor. Gençliğe hitap etmede, özellikle batıda yetişenleri tatmin etmede zorlanıyoruz. Eğer bu gençler Hoca Efendi ile kendileri olarak ve rahat muhatap olur, sorularını sorabilirlerse gençlerle köprüler kurulabilir, yeni nesille iletişim kanalları açık tutulur.
Bırakın toprak suyla, deha problemlerle, hekim hastayla buluşsun. Bırakın bütün netliğiyle Hocaefendi sıkıntılara vakıf olsun, çözümler arasın, fikir üretsin, yeni açılımlar yapsın. Serada ve steril tutmaya çalıştıkça O’na ve Harekete iyilik yapmıyoruz. Aksine her ikisine de gadrediyoruz. Bir dehayı, ilim-fikir insanını dar bir mahbese hapsediyoruz. Hocaefendiyi gerçek verilerle, gerçek problemlerle karşılaştırmak lazım. Her gece depremin enkazından çiçekler derip kendisine sunarak, polyannacı davranışlarla problemleri yok sayarak, temennilerle kendimizi iyi hissederek bu sarmaldan çıkamayız. Böyle davranarak çözümü zorlaştırıyor, insanlarımızı umutsuzluğa itiyoruz. Zaman geçtikçe ve derde deva gelişme olmayınca insanlar kabuğuna çekiliyor, kendini pasifize ediyor.
Üzmeyelim, kırmayalım derken Hoca Efendiyi ve Hareketi gerçeklikten, dünyadan koparıyor olabilir miyiz!
Dahiler, önemli beyinler sağlıklı verilerle beslenir ve problemlerle yüzleşirse çıkış yolu bulabilir. Dar alana hapsetmek, kanallarını tıkamak, sağlıklı bilgilerin akışını engellemek o kabiliyetten, birikimden mahrum kalmaktır; sorunlarla çözümlerin arasını açmaktır. Potansiyelini sınırlamaktır. Bu ise sorumlulukla ve sevgiyle bağdaşmaz!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.2.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Fazla korumacı yaklaşımlar kabiliyetlerin önünü tıkar. Çok sevdiği(!) ve başına birşey gelmesinden korktuğu için çocuğunu problemlerden uzak tutan, hayatın gerçeklerinden kaçıran ebeveyn ona en büyük kötülüğü yapıyor, kabiliyetlerini köreltiyordur. Ayakta kalma becerisinin gelişmesini engelliyordur. Bünyeyi sürekli steril tutmak immün sistemini devre dışı bırakır. Önleyici hekimlik gereği vucuda kontrollü mikrop verilir, aşı yapılır ve insan muhtemel hastalıklara hazırlanır, direnç kazanır.
Dahiler, devlet adamları, önemli beyinler problemlerle yüzleşir, değişimleri bizzat gözlemler, farklı kişi, kültür ve ortamları tanırsa hadiselere kuşatıcı bakabilir. Çoğu zaman bu tür insanlar etrafında bulunan kişilerce hayattan koparılır. Güya onu üzmediğini, sağlığını düşündüğünü sanan “korumacı” kişiler suni bir duvar örer, onu gerçek problemlerden uzaklaştırır. Meseleleri süzerek, azaltarak verirler. Lideri sadece uyumlu, arızasız kimselerle buluşturmaya çalışırlar. Aykırı kişileri, sivri ve farklı soru soranları halkadan uzak tutar, sözde üzülmesine mani olurlar. Ama gerçekte onun potansiyelini öldürmekte, darlığa mahkum etmektedirler.
Hocaefendi’nin Fransız Le Monde gazetesine yazdığı yazı pek çok insanda heyecan uyardı ve birşeylerin değişeceğine dair umutları yeşertti. Çünkü yazıda bariyerleri yıkan, sınırları zorlayan, gündem oluşturan ve açılımlar yapan Hoca Efendi’yi tekrar gördü insanlar.
Gülen, yerleşik düşünceleri sarsan makalede: “İslam’ın Demokrasiyle uyumlu olduğunu” söylüyordu. “İslam’ın idareyle alakalı temel değerleri hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına saygı, iktidardakilerin hesap verebilmeleri ve her insanın temel haklarının ve hürriyetlerinin korunmasıdır” diyordu. “Herkesi aynı yapmaya çalışmayı insanlığa karşı saygısızlık” kabul ediyordu.”Hiçbir grubun diğerleri üzerine istibdat kurmadığı katılımcı demokratik yönetimi en uygun yönetim şekli”. görüyordu. “İfade hürriyeti başta olmak üzere temel hürriyetlerini kullanma insanı gerçek manada insan yapar. İslam, bir yönetim şekli veya yönetimle alakalı bir ideoloji değildir, bir dindir. ..İslam’ı siyasal bir ideolojiye indirgemek İslam’ın ruhuna karşı işlenmiş büyük bir suçtur. ..Hakimiyetin millete ait olması, –hâşâ– onun Allah’tan alınarak insanlara verilmesi değil, Allah tarafından insanların tasarrufuna tevdi edilen bir hususun herhangi bir müstebit şahıs veya oligarşiden alınıp cumhura tevdi edilmesidir. ..İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. ..Devlet “İslami” veya “kutsal” olamaz. Bir grubun başka bir grup üzerinde baskı kurmaması aynı zamanda İslami bir idealdir. Monarşi veya oligarşiye nazaran, katılımcı demokrasi veya cumhuriyetçi yönetim şeklinin İslam’ın ruhuna daha uygun olduğu görülür. ..Vatandaşların hukukun önünde eşitliği, temel insan hak ve hürriyetleri gibi konuların daha ilkokul yıllarında gençlere verilmesi gerekir ki onlar büyüdüklerinde bu değerlerin hamisi olabilsinler…Türk demokrasisi İslami değerlere uyulduğu için değil, o değerlere ihanet edildiği için başarısız oldu[1]” diyordu.
Hoca Efendi farklı kesimlerle, kişilerle muhatap olduğunda, hayatın zorluklarıyla karşılaştığında hep velud, üretken oldu. En önemli açılımlar, fikri sıçramalar Cem Karaca’yla, Toktamış Ateş’le, Bülent Ecevit’le M. Ali Birand’la buluştuğu, konuştuğu dönemlerde oldu. Alevilerle, Hristiyanlarla, Yahudilerle, Ateistlerle ülke problemlerini konuştuğunda, o dimağ çok değerli şeyler üretti. 1980 öncesi gençlikle bizzat muhatap oluyor ve onların halini gözlemleyip sancı çekiyordu. Genç yaşlarında ateizmle, anarşi ile yüzleşti ve bunlara dair konferanslar düzenledi, kitaplar yazdı, vaazlar verdi. En verimli sohbetler kontrolsüz, sansürsüz şekilde her sorunun sorulabildiği ve cevaplarının spontane verildiği dönemlerde ortaya çıktı. 1990’larda insanlar konferanslarda dilediği soruyu bir kağıtla ulaştırabiliyordu. Bunlardan çok güzel, verimli, yararlı sohbetler çıkıyordu. Hoca Efendi 28 Şubat tehdidiyle muhatap oldu ve o zor dönemde makul, dengeli çıkış yolları buldu.
Ama son yıllarda farklı kişilerle ve düşüncelerle muhatap olmada eskisi gibi imkan bulamadı. “Aman üzmeyelim”, “tansiyonu çıkmasın”, “kalbi var” diye problemler kendisinden saklandı. Bir şekilde ulaşabilenler sınırlandırıldı. “Aman kötü haber verme!”, “aman sıkıntılı konulara girme!” diye tahditler kondu. Sonuçta problemler birikti, birikti ve patladı. Zamanında yüzleşilse ve çözüm aransa halledilecek konuları kangren olunca, içinden çıkılmaz hale gelince önüne boca ettik. Çoğu zaman problemleri halının altına süpürdük, gözden ırak tutarak çözüleceğini zannettik.
Bırakalım Hocaefendi sıkıntıları görsün, farklı düşünenlerle muhatap olsun. Hatta tabanda bir karşılığı olan kaygılar, eleştiriler özellikle iletilsin kendisine. Farklı düşünen arkadaşları münhasıran karşısına oturtup konuşturalım, düşüncelerini açıklasınlar. “Böyle düşünen arkadaşlar var siz de bir dinleseniz” diyelim ve muhatap edelim. Hep zihni berrakları çıkarmayalım karşısına. Sağlıklı çözümler üretebilmesi için reel problemlerle yüzleştirelim. Steril tutmaya çalışmayalım. Kadınlar ne düşünüyor bilsin. Yeni yetişen gençleri, batıda büyüyenleri yakından tanısın. Onların giyimini, konuşmasını reflekslerini doğal haliyle görsün, analiz etsin. Arızalara, gelişmelere, değişimlere muttali olsun ve çözümlemelerini ona göre yapsın.
Kendisi her dönem buna açık oldu. Ama bazı arkadaşlarımız onu "koruma", "canını sıkmama" mülahazasııyla etrafına yüksek duvarlar örüyor, bariyerler kuruyor. Gençliğe hitap etmede, özellikle batıda yetişenleri tatmin etmede zorlanıyoruz. Eğer bu gençler Hoca Efendi ile kendileri olarak ve rahat muhatap olur, sorularını sorabilirlerse gençlerle köprüler kurulabilir, yeni nesille iletişim kanalları açık tutulur.
Bırakın toprak suyla, deha problemlerle, hekim hastayla buluşsun. Bırakın bütün netliğiyle Hocaefendi sıkıntılara vakıf olsun, çözümler arasın, fikir üretsin, yeni açılımlar yapsın. Serada ve steril tutmaya çalıştıkça O’na ve Harekete iyilik yapmıyoruz. Aksine her ikisine de gadrediyoruz. Bir dehayı, ilim-fikir insanını dar bir mahbese hapsediyoruz. Hocaefendiyi gerçek verilerle, gerçek problemlerle karşılaştırmak lazım. Her gece depremin enkazından çiçekler derip kendisine sunarak, polyannacı davranışlarla problemleri yok sayarak, temennilerle kendimizi iyi hissederek bu sarmaldan çıkamayız. Böyle davranarak çözümü zorlaştırıyor, insanlarımızı umutsuzluğa itiyoruz. Zaman geçtikçe ve derde deva gelişme olmayınca insanlar kabuğuna çekiliyor, kendini pasifize ediyor.
Üzmeyelim, kırmayalım derken Hoca Efendiyi ve Hareketi gerçeklikten, dünyadan koparıyor olabilir miyiz!
Dahiler, önemli beyinler sağlıklı verilerle beslenir ve problemlerle yüzleşirse çıkış yolu bulabilir. Dar alana hapsetmek, kanallarını tıkamak, sağlıklı bilgilerin akışını engellemek o kabiliyetten, birikimden mahrum kalmaktır; sorunlarla çözümlerin arasını açmaktır. Potansiyelini sınırlamaktır. Bu ise sorumlulukla ve sevgiyle bağdaşmaz!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.2.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
İşte yeni partinin seçim beyannamesi [Ahmet Dönmez]
Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun yeni bir parti kurup kurmayacakları tartışıladursun ben çok önemli bir belgeye ulaştım. “Ulaştım” diyorum, çünkü bu belgeyi bir yerlerde bulabilmek imkansız gibi. Sözünü ettiğim bu belge, Gül ve beraber hareket ettiği kadronun ilk seçim beyannamesi. “Seçime giremeyecek partinin beyannamesi mi olur?” demeyin. Önce içinde neler yazıyor bir bakalım, sonra bu soruyu da cevaplayacağım.
Buraya beyannamenin içinden bazı maddeleri alıyorum. Buyurun, hep beraber okuyalım:
GENÇ BEYİNLER YURTDIŞINA GİDİYOR: “Ülke, iç ve dış yatırımcılar açısından cazibesini kaybetmiş, bunun sonucunda Türkiye ürkütücü boyutlarda mali ve beşeri sermaye kaybına uğramıştır. İyi yetişmiş, nitelikli insanlarımız arasında bile işsizlik had safhaya ulaşmış, yetenekli genç beyinler, geleceklerini yurt dışında aramanın telaşına düşmüşlerdir.”
ENERJİMİZİ İÇ MESELELERLE TÜKETİYORUZ: “Dünyada köklü dönüşümler yaşanırken, Türkiye, zamanını ve enerjisini iç meseleleriyle uğraşarak tüketmektedir. Elli yılı aşan çok partili siyaset tecrübesine rağmen, Türkiye yeterince demokratikleşemeyen, temel hak ve özgürlüklerin tam olarak kullanılamadığı ülkeler arasında yer almaktadır.”
ADİL SEÇİM YOK: “Seçimler, genel, eşit ve gizli oy esasına göre yapılmalı ve yönetime talip olan değişik siyası görüşlerin eşit şartlarda yarışmasına izin verilmelidir.”
ÖZGÜRLÜKLER, ÜLKENİN İÇ ŞARTLARINA BAĞLI DEĞİLDİR: “Ülkenin iç şartlarıyla bağlantılı düşünülemeyecek kadar önemli olan temel hak ve özgürlükler, uluslararası düzenlemelere konu olmaktadır. Bir ülkenin sadece kendi şartlarını dikkate alarak düzenleme yapamayacağı alanların başında, temel hak ve özgürlükler gelmektedir.
İNSANLIK BİR DAHA TOPLU FELAKET GÖRMEMELİ: “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insanlığın bir daha toplu felaketlerle karşılaşmasını önleme yönündeki çabalar, insan haklarının evrensel düzeyde tanımlanmasını ve güvencelerinin oluşturulmasını gerektirmiştir. Bu çabalar sonucunda İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Paris Şartı gibi belgeler yürürlüğe konularak temel hak ve özgürlüklerin uluslararası boyutta güvence altına alınması yönünde önemli bir adım atılmıştır.”
İŞKENCE VE KAYIPLAR OLMAYACAK: “İşkence, kayıp, göz altında ölüm, faili meçhul cinayet gibi demokratik hukuk devletinde kabul edilemez insan hakları ihlallerinin üzerine ciddiyetle gidilecektir.”
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ SINIRLANAMAZ: “Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenlenecektir.”
KATILIMCI DEMOKRASİ: “Partimiz demokrasiyi, halkın geniş boyutlu katılımı ile sürekli geliştirilmesi gereken bir süreç olarak görmektedir. Bu kapsamda, çoğulcu ve katılımcı demokratik siyasal sürecin sivil toplum örgütlerine açılması ve karar verilecek konularda ilgili toplum kesimlerinin görüş ve önerilerinin alınması sağlanacaktır.”
SEÇİMDEN SEÇİME DEMOKRASİ OLMAZ: “Sivil toplum kuruluşlarının yönetime daha aktif katılımı ile temsili demokrasinin katılımcı demokrasiye doğru gelişmesi sağlanacaktır. Böylece vatandaş, sadece seçimden seçime değil, güncel gelişmeler için de iradesini siyasal sürece yansıtma fırsatı kazanacaktır.”
MEDYA DENETİM GÖREVİ GÖRÜR: “Partimiz, çoğulcu demokrasi ve rekabetçi piyasa anlayışının bir gereği olarak, modern toplumlarda doğru bilgi edinme ve denetim görevi yürüten medyanın çoğulcu ve rekabetçi bir yapıda gelişmesini savunur. Kamusal bir hizmetin farklı taraflarını oluşturan siyaset ile medya ilişkisinin, karşılıklı saygıya dayalı bir diyalog içinde yürütülmesinden yanadır.”
TEPEDEN İNMECİ YÖNETİM SON BULACAK: “Kamu yönetiminde tepeden inmeci ve tek yönlü anlayışlar terk edilecek, yönetişimci bir anlayışla devlet-toplum diyaloğuna ve eğitim, sağlık, çevre gibi sosyal boyutu olan hizmetlerde işbirliğine dayanan modeller geliştirilecektir.”
HUKUK, KORKUTMA VE CEZALANDIRMA ARACI OLMAMALI: “Demokratik ülkelerde, hukukun evrensel ilkelerine saygı, hak arama yollarının açık tutulması, kanun önünde eşitlik, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması, idarenin hukuka bağlılığının sağlanması temel değerlerdir. Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir.”
HUKUK YOKSA EKONOMİK KALKINMA DA YOKTUR: “Partimiz hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının teminatı olacaktır. Ülkemizde yaşanan krizlerin temelinde, evrensel normlara uygun bir hukuk devleti ve adalet sisteminin eksikliği yatmaktadır. Demokratik bir hukuk devleti anlayışını hayata geçiremeyen ve adalete güveni tesis edemeyen ülkelerin, ekonomik yönden kalkınması da mümkün değildir.”
İDARE, YARGI DENETİMİ DIŞINDA OLAMAZ: “Hukuk alanındaki reformlara yeni bir anayasa yapılarak başlanmalıdır. Bu anayasa, hukuk devleti ilkelerini hayata geçirecek, bireyleri devlete ve örgütlü güçlere karşı koruyacak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin getirdiği ilke ve standartlarda temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını sağlayacaktır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkiler açık, net ve anlaşılabilir bir şekilde belirlenecek, idarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı denetimi dışında bırakılmayacaktır.”
YARGI BAĞIMSIZLIĞI ŞART: “Yargı gücünü kullananların görevlerini yasaların emrettiği doğrultuda tarafsız olarak kullanmaları kişi hak ve özgürlüklerinin en önemli teminatıdır. Ülkemizde yargıya çeşitli şekillerde müdahalelerin olduğu, yargıçların tarafsız olarak karar vermelerinin engellendiği, yüksek yargı organlarının başkanları tarafından da sürekli olarak dile getirilmektedir.”
HUKUKUN SİYASALLAŞMASININ ÖNÜNE GEÇECEĞİZ: “Partimiz, yargı yetkisini kullanan kişi ve kurumların bağımsız ve tarafsız karar vermelerini sağlayacak bir yargı reformunu gerçekleştirmek için; Anayasa ve yasalardaki yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı ile bağdaşmayan hükümleri yeniden düzenleyecek, hakimlerin tarafsızlığını ve hukukun siyasallaşmasını engelleyen önlemler alacaktır.”
****
Bu cümleler, yeni partinin ilk seçim beyannamesinden. İlk kez bir seçime girecek olan bu partinin adı ise Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP).
Tabi ki 31 Mart yerel seçimlerinden söz etmiyoruz.
Bu, AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi hazırladığı beyannameydi.
AKP, bu vaatlerle seçmenin karşısına çıkıyor ve kurulmasının üzerinden 14 ay geçtikten sonra tek başına iktidara geliyordu.
Şimdilerde yeni bir parti veya partilerin kurulacağından söz ediliyor. Kurucularının da yukarıdaki seçim beyannamesini hazırlayan AKP’nin ilk kadrosunda yer alan Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu olacağı konuşuluyor. Gül ve Davutoğlu’nun ayrı ayrı parti kuracağı iddiaları dikkate alınırsa 2 ayrı siyasi oluşum yolda.
Şimdi tekrar dönüp bildirgeye baktığımızda, aslında Türkiye’nin siyaseten 2002 şartlarının bile gerisine düştüğünü görüyoruz. Aynı zamanda bu beyanname, yeni bir partiye olan ihtiyacın da delili.
Çünkü AKP 17 yıl önce bu hedefleri göstererek mevcut siyasi iktidarı yerle bir ettiğine ve bugün Türkiye tekrar aynı noktaya (hatta çok çok daha gerisine) döndüğüne göre; yeni bir iktidarın şartları da oluşmuş demektir. Bugün Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu şartlara bakarak yeni bir parti kurmak isteyen kadrolar, aynı söylemlerle, aynı manifesto ile AKP’ye meydan okuyabilir.
Peki bu mümkün mü? Sadece şartların oluşmuş olması yeterli mi? O ayrı bir yazı konusu.
Erdoğan ve partisi, bu beyanname ile bugün kendisine muhalefet eder konuma düşmüştür. Belki de o yüzden, AKP’nin resmi internet sitesinde artık bu beyannameyi bulabilmek mümkün değildir. Sitede bulamazsınız. O yüzden yazıya başlarken, ’Bu belgeye ulaşmak artık çok zor’ dedim.
Geriye dönüp herhangi bir AKP seçim bildirgesini açıp okuyun, sanki bugün kendi kurdukları sisteme karşı bayrak açmış gibidirler.
Kendi kendini inkârın bundan daha net bir ifadesi olamaz.
İddia ediyorum; AKP’nin seçim beyannameleri içinde bugün tam tersi noktaya evrilmediği tek bir cümle bile bulabilmek çok zordur.
Bir parti düşünün ki 17 sene sonra kendi programını, kendi beyannamelerini, kuruluş mantığını, misyonunu bu derece ters-yüz etmiş olsun.
Üstelik bu ilk beyanneminin alt başlığı da ‘İlkeli Siyaset’ idi.
Acıklı ki ne acıklı…
Dönüp dolaşıp yine aynı yere gelmişiz.
Banker Maho’nun Almanya diye kamyona doldurup İstanbul’da bıraktığı köylüler gibiyiz.
Türkiye’de aslında hiç bir şey değişmiyor.
[Ahmet Dönmez] 27.2.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]
Buraya beyannamenin içinden bazı maddeleri alıyorum. Buyurun, hep beraber okuyalım:
GENÇ BEYİNLER YURTDIŞINA GİDİYOR: “Ülke, iç ve dış yatırımcılar açısından cazibesini kaybetmiş, bunun sonucunda Türkiye ürkütücü boyutlarda mali ve beşeri sermaye kaybına uğramıştır. İyi yetişmiş, nitelikli insanlarımız arasında bile işsizlik had safhaya ulaşmış, yetenekli genç beyinler, geleceklerini yurt dışında aramanın telaşına düşmüşlerdir.”
ENERJİMİZİ İÇ MESELELERLE TÜKETİYORUZ: “Dünyada köklü dönüşümler yaşanırken, Türkiye, zamanını ve enerjisini iç meseleleriyle uğraşarak tüketmektedir. Elli yılı aşan çok partili siyaset tecrübesine rağmen, Türkiye yeterince demokratikleşemeyen, temel hak ve özgürlüklerin tam olarak kullanılamadığı ülkeler arasında yer almaktadır.”
ADİL SEÇİM YOK: “Seçimler, genel, eşit ve gizli oy esasına göre yapılmalı ve yönetime talip olan değişik siyası görüşlerin eşit şartlarda yarışmasına izin verilmelidir.”
ÖZGÜRLÜKLER, ÜLKENİN İÇ ŞARTLARINA BAĞLI DEĞİLDİR: “Ülkenin iç şartlarıyla bağlantılı düşünülemeyecek kadar önemli olan temel hak ve özgürlükler, uluslararası düzenlemelere konu olmaktadır. Bir ülkenin sadece kendi şartlarını dikkate alarak düzenleme yapamayacağı alanların başında, temel hak ve özgürlükler gelmektedir.
İNSANLIK BİR DAHA TOPLU FELAKET GÖRMEMELİ: “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insanlığın bir daha toplu felaketlerle karşılaşmasını önleme yönündeki çabalar, insan haklarının evrensel düzeyde tanımlanmasını ve güvencelerinin oluşturulmasını gerektirmiştir. Bu çabalar sonucunda İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Paris Şartı gibi belgeler yürürlüğe konularak temel hak ve özgürlüklerin uluslararası boyutta güvence altına alınması yönünde önemli bir adım atılmıştır.”
İŞKENCE VE KAYIPLAR OLMAYACAK: “İşkence, kayıp, göz altında ölüm, faili meçhul cinayet gibi demokratik hukuk devletinde kabul edilemez insan hakları ihlallerinin üzerine ciddiyetle gidilecektir.”
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ SINIRLANAMAZ: “Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenlenecektir.”
KATILIMCI DEMOKRASİ: “Partimiz demokrasiyi, halkın geniş boyutlu katılımı ile sürekli geliştirilmesi gereken bir süreç olarak görmektedir. Bu kapsamda, çoğulcu ve katılımcı demokratik siyasal sürecin sivil toplum örgütlerine açılması ve karar verilecek konularda ilgili toplum kesimlerinin görüş ve önerilerinin alınması sağlanacaktır.”
SEÇİMDEN SEÇİME DEMOKRASİ OLMAZ: “Sivil toplum kuruluşlarının yönetime daha aktif katılımı ile temsili demokrasinin katılımcı demokrasiye doğru gelişmesi sağlanacaktır. Böylece vatandaş, sadece seçimden seçime değil, güncel gelişmeler için de iradesini siyasal sürece yansıtma fırsatı kazanacaktır.”
MEDYA DENETİM GÖREVİ GÖRÜR: “Partimiz, çoğulcu demokrasi ve rekabetçi piyasa anlayışının bir gereği olarak, modern toplumlarda doğru bilgi edinme ve denetim görevi yürüten medyanın çoğulcu ve rekabetçi bir yapıda gelişmesini savunur. Kamusal bir hizmetin farklı taraflarını oluşturan siyaset ile medya ilişkisinin, karşılıklı saygıya dayalı bir diyalog içinde yürütülmesinden yanadır.”
TEPEDEN İNMECİ YÖNETİM SON BULACAK: “Kamu yönetiminde tepeden inmeci ve tek yönlü anlayışlar terk edilecek, yönetişimci bir anlayışla devlet-toplum diyaloğuna ve eğitim, sağlık, çevre gibi sosyal boyutu olan hizmetlerde işbirliğine dayanan modeller geliştirilecektir.”
HUKUK, KORKUTMA VE CEZALANDIRMA ARACI OLMAMALI: “Demokratik ülkelerde, hukukun evrensel ilkelerine saygı, hak arama yollarının açık tutulması, kanun önünde eşitlik, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması, idarenin hukuka bağlılığının sağlanması temel değerlerdir. Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir.”
HUKUK YOKSA EKONOMİK KALKINMA DA YOKTUR: “Partimiz hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının teminatı olacaktır. Ülkemizde yaşanan krizlerin temelinde, evrensel normlara uygun bir hukuk devleti ve adalet sisteminin eksikliği yatmaktadır. Demokratik bir hukuk devleti anlayışını hayata geçiremeyen ve adalete güveni tesis edemeyen ülkelerin, ekonomik yönden kalkınması da mümkün değildir.”
İDARE, YARGI DENETİMİ DIŞINDA OLAMAZ: “Hukuk alanındaki reformlara yeni bir anayasa yapılarak başlanmalıdır. Bu anayasa, hukuk devleti ilkelerini hayata geçirecek, bireyleri devlete ve örgütlü güçlere karşı koruyacak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin getirdiği ilke ve standartlarda temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını sağlayacaktır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkiler açık, net ve anlaşılabilir bir şekilde belirlenecek, idarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı denetimi dışında bırakılmayacaktır.”
YARGI BAĞIMSIZLIĞI ŞART: “Yargı gücünü kullananların görevlerini yasaların emrettiği doğrultuda tarafsız olarak kullanmaları kişi hak ve özgürlüklerinin en önemli teminatıdır. Ülkemizde yargıya çeşitli şekillerde müdahalelerin olduğu, yargıçların tarafsız olarak karar vermelerinin engellendiği, yüksek yargı organlarının başkanları tarafından da sürekli olarak dile getirilmektedir.”
HUKUKUN SİYASALLAŞMASININ ÖNÜNE GEÇECEĞİZ: “Partimiz, yargı yetkisini kullanan kişi ve kurumların bağımsız ve tarafsız karar vermelerini sağlayacak bir yargı reformunu gerçekleştirmek için; Anayasa ve yasalardaki yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı ile bağdaşmayan hükümleri yeniden düzenleyecek, hakimlerin tarafsızlığını ve hukukun siyasallaşmasını engelleyen önlemler alacaktır.”
****
Bu cümleler, yeni partinin ilk seçim beyannamesinden. İlk kez bir seçime girecek olan bu partinin adı ise Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP).
Tabi ki 31 Mart yerel seçimlerinden söz etmiyoruz.
Bu, AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi hazırladığı beyannameydi.
AKP, bu vaatlerle seçmenin karşısına çıkıyor ve kurulmasının üzerinden 14 ay geçtikten sonra tek başına iktidara geliyordu.
Şimdilerde yeni bir parti veya partilerin kurulacağından söz ediliyor. Kurucularının da yukarıdaki seçim beyannamesini hazırlayan AKP’nin ilk kadrosunda yer alan Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu olacağı konuşuluyor. Gül ve Davutoğlu’nun ayrı ayrı parti kuracağı iddiaları dikkate alınırsa 2 ayrı siyasi oluşum yolda.
Şimdi tekrar dönüp bildirgeye baktığımızda, aslında Türkiye’nin siyaseten 2002 şartlarının bile gerisine düştüğünü görüyoruz. Aynı zamanda bu beyanname, yeni bir partiye olan ihtiyacın da delili.
Çünkü AKP 17 yıl önce bu hedefleri göstererek mevcut siyasi iktidarı yerle bir ettiğine ve bugün Türkiye tekrar aynı noktaya (hatta çok çok daha gerisine) döndüğüne göre; yeni bir iktidarın şartları da oluşmuş demektir. Bugün Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu şartlara bakarak yeni bir parti kurmak isteyen kadrolar, aynı söylemlerle, aynı manifesto ile AKP’ye meydan okuyabilir.
Peki bu mümkün mü? Sadece şartların oluşmuş olması yeterli mi? O ayrı bir yazı konusu.
Erdoğan ve partisi, bu beyanname ile bugün kendisine muhalefet eder konuma düşmüştür. Belki de o yüzden, AKP’nin resmi internet sitesinde artık bu beyannameyi bulabilmek mümkün değildir. Sitede bulamazsınız. O yüzden yazıya başlarken, ’Bu belgeye ulaşmak artık çok zor’ dedim.
Geriye dönüp herhangi bir AKP seçim bildirgesini açıp okuyun, sanki bugün kendi kurdukları sisteme karşı bayrak açmış gibidirler.
Kendi kendini inkârın bundan daha net bir ifadesi olamaz.
İddia ediyorum; AKP’nin seçim beyannameleri içinde bugün tam tersi noktaya evrilmediği tek bir cümle bile bulabilmek çok zordur.
Bir parti düşünün ki 17 sene sonra kendi programını, kendi beyannamelerini, kuruluş mantığını, misyonunu bu derece ters-yüz etmiş olsun.
Üstelik bu ilk beyanneminin alt başlığı da ‘İlkeli Siyaset’ idi.
Acıklı ki ne acıklı…
Dönüp dolaşıp yine aynı yere gelmişiz.
Banker Maho’nun Almanya diye kamyona doldurup İstanbul’da bıraktığı köylüler gibiyiz.
Türkiye’de aslında hiç bir şey değişmiyor.
[Ahmet Dönmez] 27.2.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]
Milan’ın ümitlerini yeşerten forvet: Krzysztof Piatek [Hasan Cücük]
Avrupa’da büyüklüğünü unutan takımlar listesi yapılsa ilk sıraya Milan adı yazılır. Sadece İtalya’nın değil bir zamanlar Avrupa’nın en iyi takımlarından biri olan Milan, 2011’den sonra sessizliğe büründü. Milan için şampiyonluk son yıllarda hayal oldu. Transferde harcanan milyonlarca Euro’nun karşılığını alamayan Milan’ın yüzünü güldüren oyuncu ise ara transferde kadroya katılan Polonyalı forvet Krzysztof Piatek oldu.
Son iki sezonda 400 milyon Euro’luk transfer yapan AC Milan’ın hedefi yıllardır uzak kaldığı şampiyonluk hasretine son vermekti. 2011’de son şampiyonluğunu gören Milan, o tarihten sonra ligin hegomanyasını Juventus’a kaptırdı. Serie A’da 18 şampiyonluğu bulunan Milan, transferde harcadığı milyonların karşılığını bir türlü alamadı. Gattuso yönetimindeki Milan’ın bu yıl hedefi ligi ilk 4 içinde bitirip Şampiyonlar Ligi biletini almaktı. Milan’ın bu hedefini canlı tutan isim ara transferde Genoa’dan 35 milyon Euro bedelle takıma kazandırılan Piatek oldu.
Milan’ın tarihine baktığımızda karşımıza efsane forvetler çıkıyor. George Weah, Marco van Basten, Filippo İnzaghi, Andry Schevchenho, Ronaldo ve Kaka gibi yıldızlar Milan formasıyla rakip defansların korkulu rüyası oldu. Sezon başında kadroya bir başka efsane golcü Gonzalo Higuian’i katan Milan, gol sıkıntısına çare bulamadı. Napoli ve Juventus formasıyla golleri sıralayan Higuian, Milan’a gelince gol atmayı unutan bir görüntü çizdi. Milan formasıyla çıktığı 15 maçta 6 gol atan Higuian’i Chelsea’ya kiralık gönderen Milan, gol sıkıntısını Genoa’da harika bir ilk devre geçiren Polonyalı Krzysztof Piatek’le çözme planı yaptı.
Sezon başında Polonya’nın Cracovia Krakow takımından 4,5 milyon Euro bedelle Serie A takımlarından Genoa’nın yolunu tutan Piatek bilinmezleri içeriyordu. 23 yaşındaki genç forvetin göstereceği performans geleceğini şekillendirme adına önemli olacaktı. Kimilerine göre Piatek, Polonya futbolunun efsane forveti Robert Lewandowski’nin halefiydi. Polonya futbolu Bayern Münih formasıyla gollerini sıralayan Lewandowski’den sonra yeni bir forvet çıkarmış olacaktı. Tüm bunların olması Piatek’in Serie A’da göstereceği performansa bağlıydı.
Polonya Ligi’nden Avrupa’nın en iyi 5 ligi arasında bulunan İtalya Serie A’ya gelip, hem de ilk sezonunda başarıya ulaşmak kolay değildi. Geldiği takımın ligin sıradan ekiplerinden olmasıda ayrı bir dezavantajdı. Piatek, sezonun startıyla birlikte gollerini sıralamaya başlıyordu. Genoa formasıyla çıktığı 21 lig ve kupa maçlarında 19 gole imza atınca, merceklerin üzerine çevrildiği isim oluyordu. Neredeyse maç başına bir gol ortalamasına ulaşıyordu.
Gonzalo Higuian gibi bir yıldıza rağmen Milan, Piatek öncesi 20 maçta 28 gol atıyordu. Gennaro Gattuso yönetimindeki Milan eleştilerin odağı olduğunda Piatek imdadına yetişti. Piatek’in gelmesiyle Milan oynanan 5 maçta 10 gol buldu. Maç başına 2 gol ortalamasını yakalayan Milan, puan sıralamasında üstlere tırmanıp 4. sıraya yerleşti.
Milan formasıyla lig ve kupada 7 maça çıkan Piatek, 7 gol bulup, Genoa performansını yeni takımında da devam ettirdi. Ligde Roma, Cagliari ve Empoli maçlarında birer kez fileleri havalandıran Piatek, Atalanta’ya karşı 2 gol attı. Polonyalı forvet, İtalya Kupası’nda Napoli kalesine iki kez sarsmayı başardı. Milan formasıyla çıktığı ligde Napoli ve kupada Lazio’ya karşı oynanan yarı final ilk maçında gol atamadı. Bu sezon Genoa ve Milan formalarıyla lig ve kupada 28 maçta sahaya çıkan Piatek, toplam 26 gol kaydetti. Piatek, Serie A gol krallığı yarışında Juventus’un 19 gollü Portekizli yıldız futbolcusu Cristiano Ronaldo’nun arkasında 18 golle ikinci sırada yer alıyor.
Cracovia Krakow formasıyla iki sezonda çıktığı 65 maçta 32 gol atan genç oyuncu, golcülüğünü İtalya’da daha da geliştirdi. Milan yeni bir forvet kazanmanın sevincini, Genoa yarım sezonda 30 milyon Euro kar etmenin, Polonya ise Lewandowski sonrası milli takımı sırtlayan forvete kavuşmanın mutluluğunu yaşıyor. Piatek bu performansını devam ettirirse adını Milan’ın efsane forvetleri arasında kısa sürede yazdırır.
[Hasan Cücük] 28.2.2019 [TR724]
Son iki sezonda 400 milyon Euro’luk transfer yapan AC Milan’ın hedefi yıllardır uzak kaldığı şampiyonluk hasretine son vermekti. 2011’de son şampiyonluğunu gören Milan, o tarihten sonra ligin hegomanyasını Juventus’a kaptırdı. Serie A’da 18 şampiyonluğu bulunan Milan, transferde harcadığı milyonların karşılığını bir türlü alamadı. Gattuso yönetimindeki Milan’ın bu yıl hedefi ligi ilk 4 içinde bitirip Şampiyonlar Ligi biletini almaktı. Milan’ın bu hedefini canlı tutan isim ara transferde Genoa’dan 35 milyon Euro bedelle takıma kazandırılan Piatek oldu.
Milan’ın tarihine baktığımızda karşımıza efsane forvetler çıkıyor. George Weah, Marco van Basten, Filippo İnzaghi, Andry Schevchenho, Ronaldo ve Kaka gibi yıldızlar Milan formasıyla rakip defansların korkulu rüyası oldu. Sezon başında kadroya bir başka efsane golcü Gonzalo Higuian’i katan Milan, gol sıkıntısına çare bulamadı. Napoli ve Juventus formasıyla golleri sıralayan Higuian, Milan’a gelince gol atmayı unutan bir görüntü çizdi. Milan formasıyla çıktığı 15 maçta 6 gol atan Higuian’i Chelsea’ya kiralık gönderen Milan, gol sıkıntısını Genoa’da harika bir ilk devre geçiren Polonyalı Krzysztof Piatek’le çözme planı yaptı.
Sezon başında Polonya’nın Cracovia Krakow takımından 4,5 milyon Euro bedelle Serie A takımlarından Genoa’nın yolunu tutan Piatek bilinmezleri içeriyordu. 23 yaşındaki genç forvetin göstereceği performans geleceğini şekillendirme adına önemli olacaktı. Kimilerine göre Piatek, Polonya futbolunun efsane forveti Robert Lewandowski’nin halefiydi. Polonya futbolu Bayern Münih formasıyla gollerini sıralayan Lewandowski’den sonra yeni bir forvet çıkarmış olacaktı. Tüm bunların olması Piatek’in Serie A’da göstereceği performansa bağlıydı.
Polonya Ligi’nden Avrupa’nın en iyi 5 ligi arasında bulunan İtalya Serie A’ya gelip, hem de ilk sezonunda başarıya ulaşmak kolay değildi. Geldiği takımın ligin sıradan ekiplerinden olmasıda ayrı bir dezavantajdı. Piatek, sezonun startıyla birlikte gollerini sıralamaya başlıyordu. Genoa formasıyla çıktığı 21 lig ve kupa maçlarında 19 gole imza atınca, merceklerin üzerine çevrildiği isim oluyordu. Neredeyse maç başına bir gol ortalamasına ulaşıyordu.
Gonzalo Higuian gibi bir yıldıza rağmen Milan, Piatek öncesi 20 maçta 28 gol atıyordu. Gennaro Gattuso yönetimindeki Milan eleştilerin odağı olduğunda Piatek imdadına yetişti. Piatek’in gelmesiyle Milan oynanan 5 maçta 10 gol buldu. Maç başına 2 gol ortalamasını yakalayan Milan, puan sıralamasında üstlere tırmanıp 4. sıraya yerleşti.
Milan formasıyla lig ve kupada 7 maça çıkan Piatek, 7 gol bulup, Genoa performansını yeni takımında da devam ettirdi. Ligde Roma, Cagliari ve Empoli maçlarında birer kez fileleri havalandıran Piatek, Atalanta’ya karşı 2 gol attı. Polonyalı forvet, İtalya Kupası’nda Napoli kalesine iki kez sarsmayı başardı. Milan formasıyla çıktığı ligde Napoli ve kupada Lazio’ya karşı oynanan yarı final ilk maçında gol atamadı. Bu sezon Genoa ve Milan formalarıyla lig ve kupada 28 maçta sahaya çıkan Piatek, toplam 26 gol kaydetti. Piatek, Serie A gol krallığı yarışında Juventus’un 19 gollü Portekizli yıldız futbolcusu Cristiano Ronaldo’nun arkasında 18 golle ikinci sırada yer alıyor.
Cracovia Krakow formasıyla iki sezonda çıktığı 65 maçta 32 gol atan genç oyuncu, golcülüğünü İtalya’da daha da geliştirdi. Milan yeni bir forvet kazanmanın sevincini, Genoa yarım sezonda 30 milyon Euro kar etmenin, Polonya ise Lewandowski sonrası milli takımı sırtlayan forvete kavuşmanın mutluluğunu yaşıyor. Piatek bu performansını devam ettirirse adını Milan’ın efsane forvetleri arasında kısa sürede yazdırır.
[Hasan Cücük] 28.2.2019 [TR724]
Maalesef bu seçim bir ‘beka sorunu’dur… [Erhan Başyurt]
Demokrasilerde her seçim önemlidir.
İktidar her seçimi bir ‘beka sorunu’, ‘varlık yokluk’ sorunu olarak tabanına sunuyor.
Böylece seçmen tabanını birleştirip, hatalarını ve kusurlarını görmeden bir kez daha kendisine oy vermesini sağlamaya çalışıyor.
Bugüne kadar bu politikadan sonuç almayı da başardı.
***
29 Mart Yerel Seçimleri’ni de ‘beka sorunu’ olarak açıkladılar.
Ne var ki bu kez haklılar!
Bu seçimin bir ‘beka sorunu’ olduğuna inananlardanım.
İktidar, bugüne kadar elde ettiği gücü korumak ve artırmak için bu seçimi de kazanmaya ihtiyaç duyuyor.
En basit ifadeyle ‘’belediyelerin havuz sistemi’’nden nemalanmayı sürdürmek için istiyor.
29 Mart seçimlerini tam da aksi nedenlerle ‘’ileri demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve özgürlüklerin beka sorunu’’ olarak görüyorum.
***
Geleceği bilmek kimse için mümkün değil.
Gelecek adına ‘’siyasi kahinlik’’ yapacak da değilim.
Her şey siz bu yazıyı okurken bitmiş bile olabilir…
Bizim yapabileceğimiz ancak, daha önce dünyada yaşanan benzer siyasal süreçleri analiz ederek, öngörülerde bulunmak.
Ve çok sayıda ülkede yaşanan ‘Tek Adam’ örnekleri ve süreçleri pek umut verici değil maalesef…
Onun için bu seçimin bir ülkenin geleceği ve halkın kurtuluşu için bir ‘beka sorunu’ olduğuna inanıyorum.
***
Konuyu biraz daha açalım…
Erdoğan’ın siyasi yükselişi 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi ile başladı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için İstanbul ve Ankara’yı kaybetmek, sonun başlangıcı olabilir.
Tabii ki bu durum Erdoğan’ın ‘başkanlık’ görevini sürdürmesine bir zarar vermeyecektir.
Ancak, yerel seçim sonucu kendilerini sarsarsa iktidarın kendisi çeki-düzen vermesi mümkün olacaktır.
İktidar, ileri demokrasiden geri adım atmasına, hukukun üstünlüğü ve özgürlükleri yok etmesine, halkın tepkisini görerek, baskılama, gözdağı verme ve sindirme operasyonlarına ara verecektir.
Türkiye’nin bir süre nefes alması, normalleşme yaşaması mümkün olacaktır.
‘’Havuz gelirleri’’ ellerinden gideceği için seçimlerde kullandıkları önemli bir kayıt dışı kalem ortadan kalkacak ve eşit şartlarda mücadele imkanı doğacaktır.
Muhalefetin kendisine güven duymaya başlaması ve 4 yıl sonraki genel seçimlere iddialı hazırlanmasına teşvik edici olacaktır.
***
Sandıktan, iktidarın istediği gibi bir sonuç çıkarsa, yani ezici olmasa da mevcuda yakın başarı elde ederlerse, bundan sonrası için çok daha kötü günlerin ülkeyi bekleyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yerel seçimlerden sonra 4 yıl ülkede seçim olmayacak. İktidar, ekonomik krizi aşabilmek için 3 yıl çok yoğun bir şekilde ‘kemer sıkacak’ son bir yıl da muslukları açarak gönül alacaktır.
İkincisi, iktidar şu ana kadar her kesime yönelik hukuksuz uygulamalarının ve baskıların satın alındığını ve destek bulduğunu düşünerek, daha da fazla baskı ve gücü tekeline alma yoluna yönelecektir.
29 Ekim 2015’te, İpek Medya’ya kanlı baskın gerçekleştiğinde, BBC Türkçe’ye şöyle bir demeç vermiştim:
‘’BBC: Cumhuriyet gazetesi de “Geçmiş hesaplaşmaları konuşma günü değil” mesajı verdi. O dönemin sorgulamaları, hesaplaşmaları ileride yapılacak mı?
Türkiye’de gazetecilik bitiyor, gazetecileri bitiriyorlar, topyekün meslek ölüyor. Tabii ki analizini, öz eleştirisini, geriye dönük hesaplaşma yapmak lazım. Geriye dönük suçlarda “Sen beni vurdun, ben seni vurdum, sen yanlış haber yaptın beni katlettin, ben seni katlettim…” noktasında değiliz.
Topyekün medya saldırısı var. Bir kesimle ilgili bir şey yok şu an. Topyekün medya özgürlüğünü yok etme var. Otoriter ve totaliter bir rejime kayış söz konusu. Demokrasi içerisinde bir mağduriyet kalmadı artık. Ülkede özgürlükler yok oluyor.
BBC: Bu dönemde de ülke içinde medya grubunuza yönelik bir dayanışma olacağını düşünüyor musunuz?
Olması gerektiğini düşünüyorum, olmazsa sonrasında çok geç olacak…’’
***
O gün bu çağrımıza önemli bir destek bulduk ama iktidarın ‘‘hukuk kılıfında kayyım eliyle gaspı’’nı engelleyemedik.
1 Kasım 2015 Genel Seçimleri’nden yani İpek Medya baskınından bir kaç gün sonra iktidar seçimi açık ara kazanınca kaygılarımız gerçeğe dönüştü.
İktidar, halktan bulduğu destekle medya özgürlüğünü tamamen yok etmeye yöneldi…
Bugün de aynı kaygıyı taşıyorum. İktidar 2014’ten bu yana kazandığı her seçimden, daha şımararak daha da pervasızlaşarak çıkıyor.
Yerel seçimde kaybetmelerinin bir fren mekanizması görmesi ihtimali güçlü…
Aksi halde ayakları gaz pedalında ülkeyi uçuruma doğru sürüklemeye devam edecekler.
***
Çok daha ileri bir kaygımı dile getireyim.
Siyasal sistemler otoyollar veya demiryolları gibidir.
Türkiye, ‘Tek Adam’ sistemine geçiş kararı vererek ‘’köprüden önceki son çıkışı’’ kaçırdı.
29 Mart seçimleri ‘’köprüden sonraki son demokrasi çıkışıdır’’. O nedenle ‘beka sorunu’ özelliği taşımaktadır.
Bundan sonra daha otoriter bir rejim inşasına doğru tren yol alacak veya araç istese de otoyoldan çıkamayacaktır.
İktidar, yerel seçimi kazanırsa, 2023 Genel Seçimi’ni kaybetme ihtimali yoktur. Asıl kişisel ‘beka sorunu’ oradadır.
29 Mart seçimlerini kaybetseler bile iktidarda kalmaya devam edecekler. Sadece frene basmaları, en azından otoriterleşme yolundan doğru yola dönüş yapmaları mümkün gözüküyor.
29 Mart seçimlerini kazansalar, genel seçimleri kaybetmemek için ‘sopalı seçimlere’ girişmekten bile kaçınmayacaklar.
***
Daha da ötesi, bu Türkiye’nin son özgür seçimi de olabilir.
Tüm ‘Tek Adam’ seçimlerinde, iki dönem için ‘başkan’ seçilme hakkı vardır.
İkinci dönemleri bitmeden, referanduma giderek kişiye özel sınırsız seçilme hakkı getiriyorlar. Sandık artık göstermelik olduğundan kazanmama ihtimalleri de olmuyor.
Sisi son olarak bunu yaptı, Mübarek de, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin liderleri de bunu yaptı… Türkiye’de de benzeşen süreçler bunun olacağını gösteriyor.
Bir felaket tablosu çizmek istemem ama, bu seçimler trene makas değiştirmek için son fırsat olabilir.
Aksi halde halkın kararıyla trenin varacağı durak Esed’in Suriyesi, Saddam’ın Irakı, Mübarek’in Mısırı, Aliyev’in Azerbaycanı, Maduro’nun Venezuelası, Kaddafi’nin Libyası olacaktır.
Seçimle liderlerin değişmediği, otoriter ülkeler gibi olma riski yüksektir.
***
Seçimlerin adil bir yarış olarak gerçekleşmediği tezine katılıyorum. Ancak seçimim hileli olup olmadığının bugüne kadar resmi ispatı yapılamamıştır.
Muhalefet aday belirleme sürecini bitirince, olanca gücüyle sandık sonuçlarının alternatif şekilde toplanmasına konsantre olmalı ve yapılsa bile bir hile delilli ispatlanmalıdır.
İspatlansa bile itiraz edecek bir bağımsız üst mercinin kalmadığı da doğrudur.
Ancak seçime hile karıştığının, bunun sistematik olduğunun ispatı, Türkiye’de mevcut rejimin uluslararası meşruiyetinin sonu olacaktır.
Bu seçimde henüz bunu yapabilme fırsatı vardır ve bu seçim tam da iktidarın iddialarının aksi nedenlerle maalesef Türkiye için bir ‘beka sorunu’dur…
[Erhan Başyurt] 28.2.2019 [TR724]
İktidar her seçimi bir ‘beka sorunu’, ‘varlık yokluk’ sorunu olarak tabanına sunuyor.
Böylece seçmen tabanını birleştirip, hatalarını ve kusurlarını görmeden bir kez daha kendisine oy vermesini sağlamaya çalışıyor.
Bugüne kadar bu politikadan sonuç almayı da başardı.
***
29 Mart Yerel Seçimleri’ni de ‘beka sorunu’ olarak açıkladılar.
Ne var ki bu kez haklılar!
Bu seçimin bir ‘beka sorunu’ olduğuna inananlardanım.
İktidar, bugüne kadar elde ettiği gücü korumak ve artırmak için bu seçimi de kazanmaya ihtiyaç duyuyor.
En basit ifadeyle ‘’belediyelerin havuz sistemi’’nden nemalanmayı sürdürmek için istiyor.
29 Mart seçimlerini tam da aksi nedenlerle ‘’ileri demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve özgürlüklerin beka sorunu’’ olarak görüyorum.
***
Geleceği bilmek kimse için mümkün değil.
Gelecek adına ‘’siyasi kahinlik’’ yapacak da değilim.
Her şey siz bu yazıyı okurken bitmiş bile olabilir…
Bizim yapabileceğimiz ancak, daha önce dünyada yaşanan benzer siyasal süreçleri analiz ederek, öngörülerde bulunmak.
Ve çok sayıda ülkede yaşanan ‘Tek Adam’ örnekleri ve süreçleri pek umut verici değil maalesef…
Onun için bu seçimin bir ülkenin geleceği ve halkın kurtuluşu için bir ‘beka sorunu’ olduğuna inanıyorum.
***
Konuyu biraz daha açalım…
Erdoğan’ın siyasi yükselişi 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi ile başladı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için İstanbul ve Ankara’yı kaybetmek, sonun başlangıcı olabilir.
Tabii ki bu durum Erdoğan’ın ‘başkanlık’ görevini sürdürmesine bir zarar vermeyecektir.
Ancak, yerel seçim sonucu kendilerini sarsarsa iktidarın kendisi çeki-düzen vermesi mümkün olacaktır.
İktidar, ileri demokrasiden geri adım atmasına, hukukun üstünlüğü ve özgürlükleri yok etmesine, halkın tepkisini görerek, baskılama, gözdağı verme ve sindirme operasyonlarına ara verecektir.
Türkiye’nin bir süre nefes alması, normalleşme yaşaması mümkün olacaktır.
‘’Havuz gelirleri’’ ellerinden gideceği için seçimlerde kullandıkları önemli bir kayıt dışı kalem ortadan kalkacak ve eşit şartlarda mücadele imkanı doğacaktır.
Muhalefetin kendisine güven duymaya başlaması ve 4 yıl sonraki genel seçimlere iddialı hazırlanmasına teşvik edici olacaktır.
***
Sandıktan, iktidarın istediği gibi bir sonuç çıkarsa, yani ezici olmasa da mevcuda yakın başarı elde ederlerse, bundan sonrası için çok daha kötü günlerin ülkeyi bekleyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yerel seçimlerden sonra 4 yıl ülkede seçim olmayacak. İktidar, ekonomik krizi aşabilmek için 3 yıl çok yoğun bir şekilde ‘kemer sıkacak’ son bir yıl da muslukları açarak gönül alacaktır.
İkincisi, iktidar şu ana kadar her kesime yönelik hukuksuz uygulamalarının ve baskıların satın alındığını ve destek bulduğunu düşünerek, daha da fazla baskı ve gücü tekeline alma yoluna yönelecektir.
29 Ekim 2015’te, İpek Medya’ya kanlı baskın gerçekleştiğinde, BBC Türkçe’ye şöyle bir demeç vermiştim:
‘’BBC: Cumhuriyet gazetesi de “Geçmiş hesaplaşmaları konuşma günü değil” mesajı verdi. O dönemin sorgulamaları, hesaplaşmaları ileride yapılacak mı?
Türkiye’de gazetecilik bitiyor, gazetecileri bitiriyorlar, topyekün meslek ölüyor. Tabii ki analizini, öz eleştirisini, geriye dönük hesaplaşma yapmak lazım. Geriye dönük suçlarda “Sen beni vurdun, ben seni vurdum, sen yanlış haber yaptın beni katlettin, ben seni katlettim…” noktasında değiliz.
Topyekün medya saldırısı var. Bir kesimle ilgili bir şey yok şu an. Topyekün medya özgürlüğünü yok etme var. Otoriter ve totaliter bir rejime kayış söz konusu. Demokrasi içerisinde bir mağduriyet kalmadı artık. Ülkede özgürlükler yok oluyor.
BBC: Bu dönemde de ülke içinde medya grubunuza yönelik bir dayanışma olacağını düşünüyor musunuz?
Olması gerektiğini düşünüyorum, olmazsa sonrasında çok geç olacak…’’
***
O gün bu çağrımıza önemli bir destek bulduk ama iktidarın ‘‘hukuk kılıfında kayyım eliyle gaspı’’nı engelleyemedik.
1 Kasım 2015 Genel Seçimleri’nden yani İpek Medya baskınından bir kaç gün sonra iktidar seçimi açık ara kazanınca kaygılarımız gerçeğe dönüştü.
İktidar, halktan bulduğu destekle medya özgürlüğünü tamamen yok etmeye yöneldi…
Bugün de aynı kaygıyı taşıyorum. İktidar 2014’ten bu yana kazandığı her seçimden, daha şımararak daha da pervasızlaşarak çıkıyor.
Yerel seçimde kaybetmelerinin bir fren mekanizması görmesi ihtimali güçlü…
Aksi halde ayakları gaz pedalında ülkeyi uçuruma doğru sürüklemeye devam edecekler.
***
Çok daha ileri bir kaygımı dile getireyim.
Siyasal sistemler otoyollar veya demiryolları gibidir.
Türkiye, ‘Tek Adam’ sistemine geçiş kararı vererek ‘’köprüden önceki son çıkışı’’ kaçırdı.
29 Mart seçimleri ‘’köprüden sonraki son demokrasi çıkışıdır’’. O nedenle ‘beka sorunu’ özelliği taşımaktadır.
Bundan sonra daha otoriter bir rejim inşasına doğru tren yol alacak veya araç istese de otoyoldan çıkamayacaktır.
İktidar, yerel seçimi kazanırsa, 2023 Genel Seçimi’ni kaybetme ihtimali yoktur. Asıl kişisel ‘beka sorunu’ oradadır.
29 Mart seçimlerini kaybetseler bile iktidarda kalmaya devam edecekler. Sadece frene basmaları, en azından otoriterleşme yolundan doğru yola dönüş yapmaları mümkün gözüküyor.
29 Mart seçimlerini kazansalar, genel seçimleri kaybetmemek için ‘sopalı seçimlere’ girişmekten bile kaçınmayacaklar.
***
Daha da ötesi, bu Türkiye’nin son özgür seçimi de olabilir.
Tüm ‘Tek Adam’ seçimlerinde, iki dönem için ‘başkan’ seçilme hakkı vardır.
İkinci dönemleri bitmeden, referanduma giderek kişiye özel sınırsız seçilme hakkı getiriyorlar. Sandık artık göstermelik olduğundan kazanmama ihtimalleri de olmuyor.
Sisi son olarak bunu yaptı, Mübarek de, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin liderleri de bunu yaptı… Türkiye’de de benzeşen süreçler bunun olacağını gösteriyor.
Bir felaket tablosu çizmek istemem ama, bu seçimler trene makas değiştirmek için son fırsat olabilir.
Aksi halde halkın kararıyla trenin varacağı durak Esed’in Suriyesi, Saddam’ın Irakı, Mübarek’in Mısırı, Aliyev’in Azerbaycanı, Maduro’nun Venezuelası, Kaddafi’nin Libyası olacaktır.
Seçimle liderlerin değişmediği, otoriter ülkeler gibi olma riski yüksektir.
***
Seçimlerin adil bir yarış olarak gerçekleşmediği tezine katılıyorum. Ancak seçimim hileli olup olmadığının bugüne kadar resmi ispatı yapılamamıştır.
Muhalefet aday belirleme sürecini bitirince, olanca gücüyle sandık sonuçlarının alternatif şekilde toplanmasına konsantre olmalı ve yapılsa bile bir hile delilli ispatlanmalıdır.
İspatlansa bile itiraz edecek bir bağımsız üst mercinin kalmadığı da doğrudur.
Ancak seçime hile karıştığının, bunun sistematik olduğunun ispatı, Türkiye’de mevcut rejimin uluslararası meşruiyetinin sonu olacaktır.
Bu seçimde henüz bunu yapabilme fırsatı vardır ve bu seçim tam da iktidarın iddialarının aksi nedenlerle maalesef Türkiye için bir ‘beka sorunu’dur…
[Erhan Başyurt] 28.2.2019 [TR724]
Hırsızlığın yatay hali [Alper Ender Fırat]
1994 yılından beri İstanbul’u yöneten Recep T. Erdoğan 25 yıl sonra yani 500 yıllık medeniyetimizin hülasası olan Boğaz havzasında yüzlerce gökdelen dikilmesine onay verdikten sonra, dikey mimarinin çok zararlı olduğunun farkına vardı.
Anadolu yakasından boğaza baktığınızda bir heyula gibi kentin üzerine çöken gökdelenlerden elde edilecek tüm gelir ve rantlar elde edildikten sonra dikey yapılaşmanın aleyhine konuşmanın, yazmanın ne anlamı olabilir? Recep T. Erdoğan dikey mimariden bir an önce sıyrılarak yatay şehirleşmeye öncelik vermek istediklerini söylüyor ve ‘zaten bizim medeniyetimizde, bizim kültürümüzde yatay şehirleşmeyi görürsünüz’ diyor. Binlerce yıllık bir kentin üzerine hunharca beton dökenlerden ‘medeniyetimiz’ kelimesini duydukça insanın kusası geliyor ama konumuz şimdilik bu değil.
Burada hemen şu soruyu sormakta fayda var, bu yatay şehirleşmeyi nerede yapacaksınız? İstanbul’un neresinde yatay şehirleşecek yer var? Bağcılarda mı, Şişli’de, Beşiktaş’ta, Bahçelievler’de mi? Küçükçekmece’de mi? Şu haliyle İstanbul’un mevcut kent alanında yatay şehirleşme ihtimali var mı? Elbette yok.
Yatay şehirleşmeyi gündeme taşımanın arkasında, bir hatayı anlama ve bundan nedamet etme duygusunun olduğunu hiç zannetmiyorum. Yatay şehirleşmeyi gündemlerine almalarının nedeni çok başka!
Bunu gündeme getirmekteki asıl amacın kentin büyük bölümü orman olan kuzey bölgelerini yapılaşmaya açacak olmalarıdır. Dikey yapılaşmadan alabilecekleri bütün rantları alan kent soyguncuları yeni havalimanı, üçüncü köprü ve kanal İstanbul bahanesiyle daha önceden el altından topladıkları alanları yavaş yavaş imara açarken bunun psikolojik alt yapısını oluşturuyorlar. Sonradan Karun’un tarafına geçen Numan Kurtulmuş’un da arazisinin olduğu bölgeden imara açma çalışmalarına başladılar.
Bundan sonra İstanbul’un yemyeşil Kuzey Ormanları çok daha hunharca bir hızla katledilecek. Burada yaşayan hayvan ve bitki türleri çok daha hızlı bir şekilde yok olacak. Yatay şehirleşme adı altında bu bölgelerin tamamı imara açılacak.
AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan’ın ve betonperestlerin İstanbul’un Kuzey bölgesinde, boğazın iki yakasında birer milyon nüfuslu iki kent inşa etmek projesi olduğunu, Kanal İstanbul’u ilk açıkladığında ifade etmişti zaten. Yatay mimariyi gündeme almalarından sonra Ankara’da da Atatürk Orman Çiftliğinin 1000 dönümü daha imara açtıklarını da hatırlayın.
Daha önce de ifade etmeye çalışmıştım siyasetin kirli finansmanı büyük oranda imar üzerinden sağlanıyor. Sadece AKP değil bütün siyaset imar üzerinden yemleniyor, parti ayrımı olmaksızın hesapsız zenginlik imar oyunlarıyla gerçekleştiriliyor. İmar rantı, Türkiye’nin petrol kuyularıdır, bu kuyulara ulaşanlar çalışmayla asla elde edemeyecekleri hesapsız bir zenginleşmeye ulaşır. Plan tadilatı kesinlikle yasaklanmadıkça, meralar, ormanlık alanları, yeşil alanlar, tarım alanları hoyratça imara açılması engellenmedikçe ülke siyasetinin düzelme ihtimali de yoktur.
İnşaat bugün krize girmiş olabilir ama unutmamak gerekir ki bu geçici bir durumdur. İnsanoğlunda bu bitmez hırs ve aç gözlülük olduğu müddetçe ormanlara ve tarım alanlarına beton dökmeye devam edecekler.
Kızılderili Seatle’nin tasvir ettiği beyaz adama ne kadar çok benziyorlar öyle değil mi?
Beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.
Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentlerde huzur ve barış yoktur.
Bu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarını açarken çıkardığı tatlı sesler ve bir kelebeğin kanat çırpınışları duyulamaz.
Beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde anlayacak.
[Alper Ender Fırat] 28.2.2019 [TR724]
Anadolu yakasından boğaza baktığınızda bir heyula gibi kentin üzerine çöken gökdelenlerden elde edilecek tüm gelir ve rantlar elde edildikten sonra dikey yapılaşmanın aleyhine konuşmanın, yazmanın ne anlamı olabilir? Recep T. Erdoğan dikey mimariden bir an önce sıyrılarak yatay şehirleşmeye öncelik vermek istediklerini söylüyor ve ‘zaten bizim medeniyetimizde, bizim kültürümüzde yatay şehirleşmeyi görürsünüz’ diyor. Binlerce yıllık bir kentin üzerine hunharca beton dökenlerden ‘medeniyetimiz’ kelimesini duydukça insanın kusası geliyor ama konumuz şimdilik bu değil.
Burada hemen şu soruyu sormakta fayda var, bu yatay şehirleşmeyi nerede yapacaksınız? İstanbul’un neresinde yatay şehirleşecek yer var? Bağcılarda mı, Şişli’de, Beşiktaş’ta, Bahçelievler’de mi? Küçükçekmece’de mi? Şu haliyle İstanbul’un mevcut kent alanında yatay şehirleşme ihtimali var mı? Elbette yok.
Yatay şehirleşmeyi gündeme taşımanın arkasında, bir hatayı anlama ve bundan nedamet etme duygusunun olduğunu hiç zannetmiyorum. Yatay şehirleşmeyi gündemlerine almalarının nedeni çok başka!
Bunu gündeme getirmekteki asıl amacın kentin büyük bölümü orman olan kuzey bölgelerini yapılaşmaya açacak olmalarıdır. Dikey yapılaşmadan alabilecekleri bütün rantları alan kent soyguncuları yeni havalimanı, üçüncü köprü ve kanal İstanbul bahanesiyle daha önceden el altından topladıkları alanları yavaş yavaş imara açarken bunun psikolojik alt yapısını oluşturuyorlar. Sonradan Karun’un tarafına geçen Numan Kurtulmuş’un da arazisinin olduğu bölgeden imara açma çalışmalarına başladılar.
Bundan sonra İstanbul’un yemyeşil Kuzey Ormanları çok daha hunharca bir hızla katledilecek. Burada yaşayan hayvan ve bitki türleri çok daha hızlı bir şekilde yok olacak. Yatay şehirleşme adı altında bu bölgelerin tamamı imara açılacak.
AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan’ın ve betonperestlerin İstanbul’un Kuzey bölgesinde, boğazın iki yakasında birer milyon nüfuslu iki kent inşa etmek projesi olduğunu, Kanal İstanbul’u ilk açıkladığında ifade etmişti zaten. Yatay mimariyi gündeme almalarından sonra Ankara’da da Atatürk Orman Çiftliğinin 1000 dönümü daha imara açtıklarını da hatırlayın.
Daha önce de ifade etmeye çalışmıştım siyasetin kirli finansmanı büyük oranda imar üzerinden sağlanıyor. Sadece AKP değil bütün siyaset imar üzerinden yemleniyor, parti ayrımı olmaksızın hesapsız zenginlik imar oyunlarıyla gerçekleştiriliyor. İmar rantı, Türkiye’nin petrol kuyularıdır, bu kuyulara ulaşanlar çalışmayla asla elde edemeyecekleri hesapsız bir zenginleşmeye ulaşır. Plan tadilatı kesinlikle yasaklanmadıkça, meralar, ormanlık alanları, yeşil alanlar, tarım alanları hoyratça imara açılması engellenmedikçe ülke siyasetinin düzelme ihtimali de yoktur.
İnşaat bugün krize girmiş olabilir ama unutmamak gerekir ki bu geçici bir durumdur. İnsanoğlunda bu bitmez hırs ve aç gözlülük olduğu müddetçe ormanlara ve tarım alanlarına beton dökmeye devam edecekler.
Kızılderili Seatle’nin tasvir ettiği beyaz adama ne kadar çok benziyorlar öyle değil mi?
Beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.
Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentlerde huzur ve barış yoktur.
Bu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarını açarken çıkardığı tatlı sesler ve bir kelebeğin kanat çırpınışları duyulamaz.
Beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde anlayacak.
[Alper Ender Fırat] 28.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Çalınan ahlak! [Naci Karadağ]
“Kaybedilen para bir şey değildir ama kaybedilen ahlak çok şeydir.”
(Alfred Krupp)
Bugünlerde en çok sanki bu ülkede her şey normalmiş gibi, yapılacak olan seçimlerin neticesi ile ilgili konuşulanlara gülüyorum.
Anketlere, oy oranlarına, mikrofonlara “bu kez işleri zor” türünden konuşanlara da…
Bakınız şu cümleyi bizzat Recep Tayyip Erdoğan söylemişti:
“Belediye başkanlarının atamayla göreve gelmesi daha doğru, 2019’dan sonra gündeme gelecek”
10 Kasım 2017 tarihinde söyledi bunu.
Bundan bir yıl sonra, 2018’de, Kızılcahamam’daki toplu açılış töreninde ise şöyle dedi: “Bu seçimlerde, (yani Mart yerel seçimleri) teröre bulaşmış olanlar sandıktan çıkarsa, anında gereğini yapıp, kayyum tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz.”
Erdoğan’ın kimlere “Terörist” dediğini artık herkes biliyor.
Kendine ve partisine oy vermeyen herkes teröristtir nokta!
Dolayısıyla kendi partisinden olmayan bir belediye başkanı; hani olur ya eskaza seçildi diyelim, anında koltuğundan edecek, kendi adamını yollayacaktır.
Gerçi, YSK’yı ele geçirmesi, yazılımları, sayımları filan kendi kontrolüne alması seçimleri kaybetmesini artık imkansız hale getirmiş ama diyelim ki, bir iş siyasi entrika kazası oldu ve arzu etmediği biri başkan seçildi.
Ne yapacağını açık açık söylemiş zamanında…
Bugünlerde yaptığı her seçim çalışmasında bunu destekleyen argümanlar kullanmaktan ve söylemler geliştirmekten de geri durmuyor zaten.
Yani artık çekindiği kimse de yok!
Bakın son konuşmasında neler söyledi:
Erdoğan’ın, Cumhur İttifakı dışındaki partilere oy verenleri ‘terör destekçisi’ ilan ettiği tweet sosyal medyada büyük tepki çekti.
Gayet açık değil mi?
Kendisi ittifak yaparsa vatan millet Sakaryadır!
Başkası yaparsa ihanettir, terördür, hainliktir…
Türkiye’yi nasıl bir düşmanlık ve ikiye bölme siyasetinin finaline getirdiğini hala göremeyen varsa şu alttaki görsele bir baksın!
Bir dönemin siyasi liderleri…
Yıllarca siyaset yaptılar, yıllarca oy istediler seçime girdiler.
Hiç ama hiç biri diğerini hainlikle, teröristlikle suçlamadı.
Hele zilletle, sinsilikle, zalimlikle suçlamadı…
Erdoğan’ın ektiği nefret tohumlarının bir gün kendisine döneceği muhakkak..
Ancak o zamana kadar ortada ülke adına bir şey kalır mı, bundan emin değil artık hiç kimse!
Kaldı ki, yaptıkları ile söyledikleri arasındaki uçurumun bu kadar korkunç olduğu başka bir siyasetçi görmüş müdür tarih ondan da emin değiliz artık!
Demokraside ülkeyi üst lige çıkardığını söylediği gün yüzlerce onlarca gazeteci yüzlerce yıllık ceza aldılar.
Tabii, Erdoğan ve iktidarına göre onlar gazeteci değil terörist.
Zaten herkesin iki seçimi var bu ülkede.
Ya Erdoğan’a biat edeceksin ya da terörist olacaksın!
Başka seçenek yok.
Pazarcılar bile hain ve terörist oldu.
Soğancılar zaten su katılmamış vatan hainiydi!
Sisi’ye söylediklerini okumuşsunuzdur. Hatırlatayım;
“Şimdi diyecek (idam kararlarını) ‘yargı verdi.’ Tamam da orada yargı, seçim falan bunların hepsi hikaye. Orada tamamen otoriter, totaliter bir yapı var. Kimi istersen onu oraya getiriyorsun, istediğin anda da onları alıyorsun. Genel afla insanları serbest bırakmalı.”
Elin oğlu Türkiye’de yaşamadığı için susturamıyorlar tabii. Mısır Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ahmet Hafız şöyle cevap verdi Erdoğan’a “Türkiye’deki tutuklu gazeteci ve siyasilerin çokluğunun da Türkiye Cumhurbaşkanı’nın inanılırlığına gölge düşürüyor. Türkiye’de 70 bin siyasi mahkum, 175 tutuklu gazetecini yanı sıra 130 bin kişi işten çıkarıldı. Bu rakamlar da Türk Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin inanılırlığını ortadan kaldırıyor.”
Klişe ifadeyle “Adam haklı beyler!”
Mevcut iktidar ve Tayyip Erdoğan’ın söyledikleriyle yaptıklarının çelişme süresini gösteren bir grafik olsa sanırım istatistik bilimi de hayretler içinde kalıp, tüm varsayımlarını ve sabitlerini değiştirirdi.
Öylesi bir dönemden geçiyoruz ki, sadece yaptıkları zulüm, insafsızlık, ahlaksızlık ve yolsuzluklarla değil, akıl ve mantığın, pişkinlik ve aymazlığın da uç örnekleriyle süslenen tarihin ender dilimlerinden biri oluyor.
Ve galiba kıyamete kadar da böylesi bir dönem tekrar gelmeyecek.
Artık ne kadar şanslı mı yoksa bahtsız mı olduğumuza siz karar verin!
Bırakınız bir yılı, bir ayı, hatta bir haftayı. Bir güne bile o kadar muazzam devasa çark yerleştiriyorlar ki, dönme hızları ve yuttukları lokmanın büyüklüğüne artık yandaşlar da inanmamaya, kendini sorgulamaya başladı.
OHAL kararlarından fişlemeye, kadrolaşmaktan yalan dolana kadar bir milyon başlık açabiliriz bu “söylediği başka, yaptığı başka” faslı için.
Çok değil, üç yıl önce “Uzun tutukluluk süresi zulmüne son verdik” diye afra tafra yapanlar bugün KHK (artık devleti yönetmenin adı bu oldu, çünkü mevcut kanunlara göre yaptıkları her şey suç tanımına giriyor) ile bu süreyi eskisinden bile daha fazlasına getirdiler. Artık tutukluluk süresi 7 yıl… Yani al kişiyi at içeri, 7 yıl tut. Sebep yok, gerekçe yok. Paşa gönül kriterleri!
Mevcut iktidarın hayatımızdan (ç)aldığı pek çok şeyi sıralayabiliriz ama galiba en önemli şey olan ahlakı çaldılar bu ülkenin hamurundan.
Ahlak imha edildikten sonra geriye pek bir şey kalmadı zaten…
[Naci Karadağ] 28.2.2019 [TR724]
‘Af’la ilgili sorular ve cevaplar [Ramazan Faruk Güzel]
“Af çıkacak mı, çıkacaksa ne zaman çıkacak, kimleri kapsayacak?” gündemi en çok meşgul eden ve cevabı internette en çok aranan soru bu…
Özellikle şu son üç yıl içerisinde o kadar çok insan cezaevlerine dolduruldu ki, artık koğuşlar yeni adam alamaz vaziyette! 7 kişilik koğuşlara 30-40 kişi yerleştiriliyor, insanlar yerlerde yanyana yatıyor, merdiven altları bile dolu! Ve bu insanların ekseri siyasi suçlu. Böyle olunca da af beklentisi, toplumsal bir uzlaşı umudu herkeste.
Yargıtay açıklamasına göre, 31 Aralık 2018 tarihi itibariyle derdest (devam eden) toplam dosya sayıları şöyle:
– Yargıtay Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu’nda 224 bin 11,
– Ceza Daireleri ile Ceza Genel Kurulu’nda 282 bin 330,
– Cumhuriyet Başsavcılığı’nda 435 bin 496,
– Genel toplam itibariyle 2018 sonunda Yargıtay’daki derdest dosya sayısı 941 bin 957 adet.
“Af” ile ilgili konuşan Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit ise kurumsal bir görüş olmamakla birlikte şahsen affa karşı olduğunu söyledi. Ancak, “Belki infaz sistemindeki cezaevinde kalma süresi yüzde 50’lere çekilebilir, daha adil bir çözüm olur.” diye de açık kapı bıraktı. Gerçi bıraksa ne bırakmasa ne, siyasi irade, iktidar, daha doğrusu Erdoğan “Olacak” derse, otomatik olarak olacak. Tabii ki onun keyfine göre.
Şimdi “Af meselesini enine boyuna ele almaya çalışalım. Bunu da soru ve cevaplar şeklinde yapalım.
“AF MESELESİ” NEREDEN ÇIKTI?
Haddizatında Erdoğan iktidar sıkışmış vaziyette. Tulumbada su bitti! Sarayın ihtiyaçları bitmek bilmiyor, o yüzden de sürekli olarak kaynak gerekiyor. Çin, Katar, S.Arabistan derken şimdi borç için AB ülkelerinin kapısına dayandı. Çözüm için dense de IMF’ye kesinlikle yanaşılmaz, zira ekonomiyi bu uluslararası kuruluşa teslim etmeye kalksalar bütün hesapların kontrolü onlara geçecek. Her istediğinde “Damat, ordan bana 1 milyar Dolar yolla bakalım, yeni bir uçak daha alacağım da..” diyemeyecek… O yüzden o alternatifi geçiniz.
Batı ülkelerinden borç istiyorsunuz, AB müzakeleri durmuş vaziyette. Siz “para” dedikçe, onlar size içerideki gazetecileri, on binlerce tutukluları hatırlatıyor, ağır insan hakları ihlallerinden, AİHM’i hınca hınç dolduran hak ihlalleri davalarını hatırlatıyorlar. O yüzden de, bu talepleri de dikkate alarak bir şeyler yapmalı.
Öte yandan 31 Mart’ta yapılacak seçimlere de sayılı günler kaldı; 1 ay var. Kekler, çaylar havada uçuşuyor, tanzimde ucuz meyve-sebze kuyrukları devam. Hani her seçim öncesi bir de “zulüm cenderesi az gevşetilecek, hele bir el atın” söylentisi ve beklentisi de yayılıyor ya…
“Af” deniyor ama bir çok insan buna haklı olarak tepki de gösteriyor; “Af, suçlu olanlara verilir, ben suçlu değilim ki! Af değil, masumluğumun tescilini istiyorum.” Ama her ne olursa olsun af ivedilikle çıkmalı, hem de herkesi, özellikle de siyasi tutuklu ve hükümlüleri kapsamalı.
AF FİKRİ NE ZAMAN- NASIL ORTAYA ÇIKTI?
Hatırlarsanız af konusunu ilk MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gündeme getirmişti, mafya lideri Alaattin Çakıcı ile yaptığı görüşme sonrasında. Bahçeli “MHP olarak af yasası ile ilgili teklifi Meclise verdik. Mecliste Adalet Komisyonu’nda görüşülmesini bekliyoruz” demişti..
MHP’nin 8 maddeden oluşan teklifinin adı “Bazı Suçlarla İlgili Ceza Sürelerinden Şartlı İndirim ile Tutuklu ve Hükümlülerin Salıverilmesine Dair Kanun Teklifi”.
Teklinin gerekçesinde, “16 Nisan 2017’de yapılan halk oylaması ile Anayasa değişikliğinin kabul edildiği, 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri’nden sonra Anayasa’da yapılan (yönetim reformu) değişikliği ile de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildiği” hatırlatılıyor ve ülkede siyasal anlamda köklü bir değişiklik meydana geldiği için “genel bir barışmayı gerekli kıldığı” vurgulanıyordu. Ki, öz itibariyle bu sonuna kadar doğru!
Gerekçede ayrıca, “ülkede yıllar içinde meydana gelen sosyal ve ekonomik değişikliklerin, zaman içinde ekonomik yapının yozlaşması, gelir adaletsizliğinin yol açtığı yoksulluk ve ahlaki değerlerde aşınmanın yanı sıra sağlıksız kentleşme, işsizlik, ücret, enflasyon, kişi başına düşen gelir gibi makroekonomik değişkenler ve yazılı, görsel ve dijital yayınlarla sosyal paylaşım sitelerindeki şiddet öğelerinin, suçların artmasına yol açtığı” ifade ediliyor.
AF İLE İLGİLİ TARİHLER?
MHP, 19 Mayıs 2018 tarihine kadarki suçlara ilişkin 5 yıl şartlı indirim öngören kanun teklifini 24 Eylül’de TBMM Başkanlığına sundu. Teklif, MHP Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız, MHP Grup Başkanvekilleri Erkan Akçay ve Erhan Usta ile MHP milletvekillerinin imzasını taşıyordu.
AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım ise, “MHP’nin verdiği af teklifi üzerinde çalışılıyor tek tek. Kamu vicdanını nasıl rahatsız olmaz onun ortaya çıkması lazım. Acele karar verirsen bu sefer başka mağduriyetler olur” demişti.
MHP Kırıkkale Milletvekili Avukat Halil Öztürk: “MHP Genel Başkan Yardımcımız Feti Yıldız tarafından kanun teklifimiz verildi. Teklif inceleniyor. Hükümetin de düşündüğü yöntem var. Seçimden sonra her ikisi ortaya konur, konuşulur.” Öztürk yaptığı açıklamada mahkumlara af ile ilgili incelemenin devam ettiğini, af konusunda AK Parti ‘nin de düşündüğü bir yöntem olduğunu söyledi.
AK Parti Genel Başkanvekili Kurtulmuş da, “Seçime kadar gündeme gelmesi zor. Adalet Bakanı bir hazırlık aşamasında.” açıklamasını yapmıştı.
Dolayısıyla da AK Parti’nin de yeni yöntemi ile birlikte af meselesi TBMM ‘ye gelecek ve en erken Nisan ayının son günlerinden sonra –duruma göre- görüşülmeye başlanacak. Ve kabulü halinde kanun, yayımı tarihinde yürürlüğe girecek.
Fakat Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun şu açıklamasına yer vermek istiyorum:
“Affa ne zaman ihtiyaç duyulur diye sormamız gerekiyor. Büyük toplumsal krizler yaşanmıştır, ondan sonra toplumun koskocaman bir kucaklaşmaya ihtiyacı vardır, o ortam oluşmuştur, o zaman af olabilir. Ama bunun dışındaki aflar, kamu düzenini ağır şekilde ihlal ediyor. Bunu, 1999’da adına yine ceza indirimi denilen ama özü itibarıyla af olan düzenlemede yaşadık ve bu afla dışarı çıkanların çok büyük kısmı, iki sene içerisinde yeni suçlar işleyerek, yeni canlar yakarak geri döndüler. O kadar hassas bir konu ki bu. ‘Af’ sözü, söylentisi çıktığında içeridekilerin canı yanıyor, onları bekleyenlerin canı ayrı yanıyor, sokaktaki insanların canı ayrı yanıyor ve endişe ediyorlar. O yüzden buna çok hassas yaklaşmak lazım.”
Feyzioğlu’nun bu sözlerini özellikle buraya eklemek istiyorum, zira derin bir duruşu olan kendisi durup dururken bu konuda kendi kendine konuşmuş olamaz. Demek ki derinlerde birileri bu af meselesine halen mesafeli. Doalyısıyla da verilen tarihlerin, vaadlerin gerçekleşmesi bazı grupların iknası ile mümkün. Şu haliyle de ikna olmuşa benzemiyorlar.
“AF”IN İÇERİĞİ NEDİR?
19 Mayıs 2018 tarihinden sonraki suçları kapsam dışı bırakan teklif; TCK kapsamında çekilmesi gereken toplam ceza sürelerinden (5 yıla kadar) şartlı indirim yapılmasını öngörüyor bunun sonucu infazı kalmayan hükümlü ve tutukluların salıverilmesini amaçlıyor. Adalet Bakanı Gül konuyla ilgili açıklamalarından anladığımız kadarıyla, affın içeriği şöyle:
– 19 Mayıs 2018 tarihi dahil olmak üzere bu tarihten önce işlenen, (kanunda ayrık tutulanlar hariç) tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken toplam ceza sürelerinden şartlı indirim yapılması
– Ve bunun sonucu olarak infazı gereken cezası kalmayan hükümlü ve tutukluların salıverilmesi,
– Kanun kapsamındaki suçlardan dolayı hükümlü ve tutuklu olanların, kesinleşmiş hükümlerde, hükmolunan cezaların toplamından, tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken cezadan bir defaya mahsus olmak üzere beş yıl indirilmesi,
– İndirim yapıldıktan sonra infazı gereken ceza kalmaması durumunda hükümlülerin salıverilmesi.
– Hükümlünün birden fazla cezası varsa indirim, her bir ceza için ayrı ayrı uygulanmayacak, tabi olunan infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken toplam cezadan bir defaya mahsus olmak üzere yapılacak.
– Alt sınırın belirlenmesinde TCK’nın 61. maddesindeki ölçütler esas alınarak teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, ceza indirimi gerektiren şahsi sebepler göz önünde bulundurulacak.
– Hem ceza adaletini sağlama, hem de infaz sistemiyle ilgili ihtiyaç olması durumunda denetimli serbestlik ve benzer uygulamalarla ilgili düzenlemeler yapılması da söz konusu.
– Teklife göre, kanun hükümleri uyarınca salıverilme işlemleri; soruşturma evresinde cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hakimliğince, kovuşturma evresinde, yargılamanın devam ettiği mahkemece; dosyanın İstinaf Mahkemesi, Yargıtay ilgili dairesi ya da Yargıtay Ceza Genel Kurulunda bulunması halinde İstinaf Mahkemesi, Yargıtay Ceza Dairesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca; kesinleşmiş hükümlerde, mahkumiyet hükmünü veren mahkemece dosya üzerinden inceleme yapılarak derhal yerine getirilecek.
– Ayrıca salıverilen hükümlülerin, tahliye tarihine kadar hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işlemeleri ve bu hapis cezasının kesinleşmesi halinde, yapılan indirim geri alınarak cezaların infazına başlanacak.
BU “GENEL AF” MI, YOKSA “ÖZEL AF” MI?
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 65’de “Genel” ve “Özel” “Af”ı düzenlemektedir.
TCK M.65/1’a göre Genel af halinde: “Kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar.” denilmektedir.
TCK M.65/2’a göre Genel af halinde: “Hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da adlî para cezasına çevrilebilir.”
TCK M.65/3’da ise: “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir.” Kaydı düşülmektedir.
Genel af, kamu yararına uygunluğu anlaşıldığı belli başlı suç çeşitlerinin kovuşturulmasının durdurulması, verilmiş olan cezaların kaldırılması ya da azaltılması olup, 74. maddeye göre adli para cezasının geri alınmaz ve yargılama giderleri de istenmez.
Türkiye’de genel af örnekleri bir hayli fazla…
– 71 Muhtırasından sonra 74’de böyle bir uygulama gerçekleşmişti.
– 6 Şubat 2003 tarihinde cezaların ertelenmesi sağlanmış ve 27 Nisan 2002 tarihine kadar işlenen suçlardan dolayı hapis cezasına mahkum edilenlerin, 4758 numaralı kanun gereği toplam cezaları on yıl indirilmişti.
Genel af çıkmasıyla birlikte, soruşturması yürütülen ve henüz dava açılmayan soruşturmalarla ilgili davalar açılmaz. Hakkında hüküm verilip henüz kesinleşmeyenlerin ve davası açılıp mahkemeye devam edenlerin hakkında davaları düşmesine karar verilir.
Yargıtay Başkanı cirit’in de işaret ettiği gibi, bu genel af ile infaza dair bazı düzenlemeler yapılıp, cezaevlerinin yükü hafifletilmek isteniyor. Zira önceki dönemlerde yüzde 40 cezaevine giriliyordu, şu an yeni ceza ve infaz yasası ile hem cezalar, hem de cezaevinde kalış süreleri arttırıldı, yeni infaz sistem ile bu oran yüzde 66 oldu. Yani 10 yıl ceza alan eskiden 4 yıl yatarken şimdi 6,5 yıl yatıyor.
Bu düzenleme ile cezavlerinde yüzde 50 bir düşüş bekleniyor. Acaba yer boşaltılırken, eksilen yerlere yeni muhalif kimseler mi doldurulacak? Bekleyip göreceğiz.
TEKLİFE GÖRE KİMLER AFTAN YARARLANACAK, KİMLER YARARLANAMAYACAK?
Kanun teklifinde kapsama alınmayan suçlar “İstisna” başlığı altında düzenlenmiş. İstisna tutulmayan diğer suçları kapsayacak teklif..
İstisna tutulan suçlar genel olarak şunlar:
– Askere, askerliğe karşı suçlar ( “Askerleri itaatsizliğe teşvik ve aleniyet”, “devletin ülkesine ve egemenliğine karşı cürümler” gibi…)
– “İşkence” ile ilgili suçlar (“işkence suçu”, “kötü muamelede bulunma-cismen eza verme”)
– Cumhurbaşkanı ile ilgili “suikast”, “fiili saldırı” gibi,
– “Örgüt”,”silahlı çete kurma cürümleri”, “silahlı çeteye yardım”, “silah sağlama”,
– “Cinsel suçlar” (“mefruz cebirle ırza geçme”, “mefruz cebirle ırz ve namusa tasaddi”, “cebren ırza geçme, cebren ırza tasaddi, reşit olmayan 15 yaşını bitirmiş küçüklerle rızaen cinsi münasebet”, “söz atma ve sarkıntılık cürümleri”)
– “Soykırım”, “insanlığa karşı suçlar”,
– Atatürk aleyhine işlenen suçlar,
– Orman Kanunu’nda yer alan suçlar,
– Ve son olarak “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamındaki suçlar kapsam dışında yer aldı. MHP’nin açıklamasında ’’terör örgütleri ile çocuk istismarı ve kadın cinayetleri mahkumları kapsam dışında tutuldu” denilmişti. Buradaki “terör örgütleri”, mevcut iktidara muhalif kimselerin kast edildiğini ve onların da çok rahat bu torbaya konulabileceğini tahmin edersiniz.
Yani af konusunda en çok beklentiye girenler, “siyaseten suçlanmış kimseler” olsa da, aftaki maksadın bu insanlar olmadığı söylenebilir. Zaten bu tür aflar hükümet değişikliklerinde, eski hükümetlerin mağdur ettiklerinin sıkıntılarını telafi arayışlarında sözkonusu olmaktadır. Burda ise öyle bir konjonktür görülmüyor.
Kaldı ki, AB’ye karşı daha demokratik gözükmek için belli kimseler affedilmiş, kalan cezaları kaldırılmış gibi gösterilse de, başka soruşturmalarla süreç devam ettirebilir. (“OHAL kalkıyor, pasaport ve yurtdışına çıkış durumu düzelecek” derken daha beter hale gelmesi gibi.)
“Mafya örgütlerini rahatlatacağı ve üyelerini serbest bırakacağı” söyleyenen teklifte “çete ve örgütlerler” istisna tutulmuş gözüküyor. Buna rağmen çete, mafya üyelerinin bu aftan nasıl faydalandırılacağı merak konusu.
VE SON OLARAK: KİMLER AFFEDİLMELİ?
Medeni Kanunu’muzun etkilendiği Roma Hukuku’nun en temel, güzel ve anlamlı kurallarından bir tanesi olan ve Borçlar Hukuku’nda da yer alan evrensel bir kural vardır:
“Nema Plus İuris Transferre Potest Quam İpse Habet” yani, “Kimse Sahip Olduğundan Fazlasını Bir Başkasına Devredemez.”
Yani devlet, affedecekse sadece kendisi ile ilgili suçları affetmeli hakkaniyet gereği. O da özellikle “siyasi suçlular” olmalı.
Yoksa özel şahısların ve kurumların üzerinden af getirmek, keyif bağışlamak hakkaniyete uymaz.
Fakat her darbe sonrası bir af getirilmesi adettendir. Zira bu olağan üstü durumlarda sınırlar aşılmış, temel haklar çiğnenmiş, devlet bütün kurumları ve mensupları ile insanlık suçlarına bulaşmıştır. Özellikle şu 15 Temmuz 2016 tarihinden beridir yani şu 2,5 yıldır diğer darbe dönemlerinde yaşananlardan çok fazla hak ihlalleri gerçekleştirilmiştir. Bu çıkarılacak olan yasalarla hem devleti, hem de onun ihlallerini uygulayan memurları rahatlatmak, elleri güçlendirilmek istenmiş olabilir.
Bunlarla birlikte eğer yine de vatandaşların mağduriyetleri bir nebze olsun giderilebilecekse ne ala! O yüzden de ısrarla umudumu korumaya çalışıyorum. Şu an devletin başında “Bu cadı avı hayatıma da mal olacak olsa, ömrümün sonuna kadar devam ettireceğim!” diyen bir siyasinin olduğu yerde de tam bir adalet ve hakkaniyet beklemenin aşırı iyimserlik olacağı kanaatindeyim.
*KHK’lı Ağır Ceza Hakimi
[Ramazan Faruk Güzel]* 28.2.2019 [TR724]
Özellikle şu son üç yıl içerisinde o kadar çok insan cezaevlerine dolduruldu ki, artık koğuşlar yeni adam alamaz vaziyette! 7 kişilik koğuşlara 30-40 kişi yerleştiriliyor, insanlar yerlerde yanyana yatıyor, merdiven altları bile dolu! Ve bu insanların ekseri siyasi suçlu. Böyle olunca da af beklentisi, toplumsal bir uzlaşı umudu herkeste.
Yargıtay açıklamasına göre, 31 Aralık 2018 tarihi itibariyle derdest (devam eden) toplam dosya sayıları şöyle:
– Yargıtay Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu’nda 224 bin 11,
– Ceza Daireleri ile Ceza Genel Kurulu’nda 282 bin 330,
– Cumhuriyet Başsavcılığı’nda 435 bin 496,
– Genel toplam itibariyle 2018 sonunda Yargıtay’daki derdest dosya sayısı 941 bin 957 adet.
“Af” ile ilgili konuşan Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit ise kurumsal bir görüş olmamakla birlikte şahsen affa karşı olduğunu söyledi. Ancak, “Belki infaz sistemindeki cezaevinde kalma süresi yüzde 50’lere çekilebilir, daha adil bir çözüm olur.” diye de açık kapı bıraktı. Gerçi bıraksa ne bırakmasa ne, siyasi irade, iktidar, daha doğrusu Erdoğan “Olacak” derse, otomatik olarak olacak. Tabii ki onun keyfine göre.
Şimdi “Af meselesini enine boyuna ele almaya çalışalım. Bunu da soru ve cevaplar şeklinde yapalım.
“AF MESELESİ” NEREDEN ÇIKTI?
Haddizatında Erdoğan iktidar sıkışmış vaziyette. Tulumbada su bitti! Sarayın ihtiyaçları bitmek bilmiyor, o yüzden de sürekli olarak kaynak gerekiyor. Çin, Katar, S.Arabistan derken şimdi borç için AB ülkelerinin kapısına dayandı. Çözüm için dense de IMF’ye kesinlikle yanaşılmaz, zira ekonomiyi bu uluslararası kuruluşa teslim etmeye kalksalar bütün hesapların kontrolü onlara geçecek. Her istediğinde “Damat, ordan bana 1 milyar Dolar yolla bakalım, yeni bir uçak daha alacağım da..” diyemeyecek… O yüzden o alternatifi geçiniz.
Batı ülkelerinden borç istiyorsunuz, AB müzakeleri durmuş vaziyette. Siz “para” dedikçe, onlar size içerideki gazetecileri, on binlerce tutukluları hatırlatıyor, ağır insan hakları ihlallerinden, AİHM’i hınca hınç dolduran hak ihlalleri davalarını hatırlatıyorlar. O yüzden de, bu talepleri de dikkate alarak bir şeyler yapmalı.
Öte yandan 31 Mart’ta yapılacak seçimlere de sayılı günler kaldı; 1 ay var. Kekler, çaylar havada uçuşuyor, tanzimde ucuz meyve-sebze kuyrukları devam. Hani her seçim öncesi bir de “zulüm cenderesi az gevşetilecek, hele bir el atın” söylentisi ve beklentisi de yayılıyor ya…
“Af” deniyor ama bir çok insan buna haklı olarak tepki de gösteriyor; “Af, suçlu olanlara verilir, ben suçlu değilim ki! Af değil, masumluğumun tescilini istiyorum.” Ama her ne olursa olsun af ivedilikle çıkmalı, hem de herkesi, özellikle de siyasi tutuklu ve hükümlüleri kapsamalı.
AF FİKRİ NE ZAMAN- NASIL ORTAYA ÇIKTI?
Hatırlarsanız af konusunu ilk MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gündeme getirmişti, mafya lideri Alaattin Çakıcı ile yaptığı görüşme sonrasında. Bahçeli “MHP olarak af yasası ile ilgili teklifi Meclise verdik. Mecliste Adalet Komisyonu’nda görüşülmesini bekliyoruz” demişti..
MHP’nin 8 maddeden oluşan teklifinin adı “Bazı Suçlarla İlgili Ceza Sürelerinden Şartlı İndirim ile Tutuklu ve Hükümlülerin Salıverilmesine Dair Kanun Teklifi”.
Teklinin gerekçesinde, “16 Nisan 2017’de yapılan halk oylaması ile Anayasa değişikliğinin kabul edildiği, 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri’nden sonra Anayasa’da yapılan (yönetim reformu) değişikliği ile de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildiği” hatırlatılıyor ve ülkede siyasal anlamda köklü bir değişiklik meydana geldiği için “genel bir barışmayı gerekli kıldığı” vurgulanıyordu. Ki, öz itibariyle bu sonuna kadar doğru!
Gerekçede ayrıca, “ülkede yıllar içinde meydana gelen sosyal ve ekonomik değişikliklerin, zaman içinde ekonomik yapının yozlaşması, gelir adaletsizliğinin yol açtığı yoksulluk ve ahlaki değerlerde aşınmanın yanı sıra sağlıksız kentleşme, işsizlik, ücret, enflasyon, kişi başına düşen gelir gibi makroekonomik değişkenler ve yazılı, görsel ve dijital yayınlarla sosyal paylaşım sitelerindeki şiddet öğelerinin, suçların artmasına yol açtığı” ifade ediliyor.
AF İLE İLGİLİ TARİHLER?
MHP, 19 Mayıs 2018 tarihine kadarki suçlara ilişkin 5 yıl şartlı indirim öngören kanun teklifini 24 Eylül’de TBMM Başkanlığına sundu. Teklif, MHP Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız, MHP Grup Başkanvekilleri Erkan Akçay ve Erhan Usta ile MHP milletvekillerinin imzasını taşıyordu.
AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım ise, “MHP’nin verdiği af teklifi üzerinde çalışılıyor tek tek. Kamu vicdanını nasıl rahatsız olmaz onun ortaya çıkması lazım. Acele karar verirsen bu sefer başka mağduriyetler olur” demişti.
MHP Kırıkkale Milletvekili Avukat Halil Öztürk: “MHP Genel Başkan Yardımcımız Feti Yıldız tarafından kanun teklifimiz verildi. Teklif inceleniyor. Hükümetin de düşündüğü yöntem var. Seçimden sonra her ikisi ortaya konur, konuşulur.” Öztürk yaptığı açıklamada mahkumlara af ile ilgili incelemenin devam ettiğini, af konusunda AK Parti ‘nin de düşündüğü bir yöntem olduğunu söyledi.
AK Parti Genel Başkanvekili Kurtulmuş da, “Seçime kadar gündeme gelmesi zor. Adalet Bakanı bir hazırlık aşamasında.” açıklamasını yapmıştı.
Dolayısıyla da AK Parti’nin de yeni yöntemi ile birlikte af meselesi TBMM ‘ye gelecek ve en erken Nisan ayının son günlerinden sonra –duruma göre- görüşülmeye başlanacak. Ve kabulü halinde kanun, yayımı tarihinde yürürlüğe girecek.
Fakat Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun şu açıklamasına yer vermek istiyorum:
“Affa ne zaman ihtiyaç duyulur diye sormamız gerekiyor. Büyük toplumsal krizler yaşanmıştır, ondan sonra toplumun koskocaman bir kucaklaşmaya ihtiyacı vardır, o ortam oluşmuştur, o zaman af olabilir. Ama bunun dışındaki aflar, kamu düzenini ağır şekilde ihlal ediyor. Bunu, 1999’da adına yine ceza indirimi denilen ama özü itibarıyla af olan düzenlemede yaşadık ve bu afla dışarı çıkanların çok büyük kısmı, iki sene içerisinde yeni suçlar işleyerek, yeni canlar yakarak geri döndüler. O kadar hassas bir konu ki bu. ‘Af’ sözü, söylentisi çıktığında içeridekilerin canı yanıyor, onları bekleyenlerin canı ayrı yanıyor, sokaktaki insanların canı ayrı yanıyor ve endişe ediyorlar. O yüzden buna çok hassas yaklaşmak lazım.”
Feyzioğlu’nun bu sözlerini özellikle buraya eklemek istiyorum, zira derin bir duruşu olan kendisi durup dururken bu konuda kendi kendine konuşmuş olamaz. Demek ki derinlerde birileri bu af meselesine halen mesafeli. Doalyısıyla da verilen tarihlerin, vaadlerin gerçekleşmesi bazı grupların iknası ile mümkün. Şu haliyle de ikna olmuşa benzemiyorlar.
“AF”IN İÇERİĞİ NEDİR?
19 Mayıs 2018 tarihinden sonraki suçları kapsam dışı bırakan teklif; TCK kapsamında çekilmesi gereken toplam ceza sürelerinden (5 yıla kadar) şartlı indirim yapılmasını öngörüyor bunun sonucu infazı kalmayan hükümlü ve tutukluların salıverilmesini amaçlıyor. Adalet Bakanı Gül konuyla ilgili açıklamalarından anladığımız kadarıyla, affın içeriği şöyle:
– 19 Mayıs 2018 tarihi dahil olmak üzere bu tarihten önce işlenen, (kanunda ayrık tutulanlar hariç) tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken toplam ceza sürelerinden şartlı indirim yapılması
– Ve bunun sonucu olarak infazı gereken cezası kalmayan hükümlü ve tutukluların salıverilmesi,
– Kanun kapsamındaki suçlardan dolayı hükümlü ve tutuklu olanların, kesinleşmiş hükümlerde, hükmolunan cezaların toplamından, tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken cezadan bir defaya mahsus olmak üzere beş yıl indirilmesi,
– İndirim yapıldıktan sonra infazı gereken ceza kalmaması durumunda hükümlülerin salıverilmesi.
– Hükümlünün birden fazla cezası varsa indirim, her bir ceza için ayrı ayrı uygulanmayacak, tabi olunan infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken toplam cezadan bir defaya mahsus olmak üzere yapılacak.
– Alt sınırın belirlenmesinde TCK’nın 61. maddesindeki ölçütler esas alınarak teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, ceza indirimi gerektiren şahsi sebepler göz önünde bulundurulacak.
– Hem ceza adaletini sağlama, hem de infaz sistemiyle ilgili ihtiyaç olması durumunda denetimli serbestlik ve benzer uygulamalarla ilgili düzenlemeler yapılması da söz konusu.
– Teklife göre, kanun hükümleri uyarınca salıverilme işlemleri; soruşturma evresinde cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hakimliğince, kovuşturma evresinde, yargılamanın devam ettiği mahkemece; dosyanın İstinaf Mahkemesi, Yargıtay ilgili dairesi ya da Yargıtay Ceza Genel Kurulunda bulunması halinde İstinaf Mahkemesi, Yargıtay Ceza Dairesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca; kesinleşmiş hükümlerde, mahkumiyet hükmünü veren mahkemece dosya üzerinden inceleme yapılarak derhal yerine getirilecek.
– Ayrıca salıverilen hükümlülerin, tahliye tarihine kadar hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işlemeleri ve bu hapis cezasının kesinleşmesi halinde, yapılan indirim geri alınarak cezaların infazına başlanacak.
BU “GENEL AF” MI, YOKSA “ÖZEL AF” MI?
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 65’de “Genel” ve “Özel” “Af”ı düzenlemektedir.
TCK M.65/1’a göre Genel af halinde: “Kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar.” denilmektedir.
TCK M.65/2’a göre Genel af halinde: “Hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir ya da adlî para cezasına çevrilebilir.”
TCK M.65/3’da ise: “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir.” Kaydı düşülmektedir.
Genel af, kamu yararına uygunluğu anlaşıldığı belli başlı suç çeşitlerinin kovuşturulmasının durdurulması, verilmiş olan cezaların kaldırılması ya da azaltılması olup, 74. maddeye göre adli para cezasının geri alınmaz ve yargılama giderleri de istenmez.
Türkiye’de genel af örnekleri bir hayli fazla…
– 71 Muhtırasından sonra 74’de böyle bir uygulama gerçekleşmişti.
– 6 Şubat 2003 tarihinde cezaların ertelenmesi sağlanmış ve 27 Nisan 2002 tarihine kadar işlenen suçlardan dolayı hapis cezasına mahkum edilenlerin, 4758 numaralı kanun gereği toplam cezaları on yıl indirilmişti.
Genel af çıkmasıyla birlikte, soruşturması yürütülen ve henüz dava açılmayan soruşturmalarla ilgili davalar açılmaz. Hakkında hüküm verilip henüz kesinleşmeyenlerin ve davası açılıp mahkemeye devam edenlerin hakkında davaları düşmesine karar verilir.
Yargıtay Başkanı cirit’in de işaret ettiği gibi, bu genel af ile infaza dair bazı düzenlemeler yapılıp, cezaevlerinin yükü hafifletilmek isteniyor. Zira önceki dönemlerde yüzde 40 cezaevine giriliyordu, şu an yeni ceza ve infaz yasası ile hem cezalar, hem de cezaevinde kalış süreleri arttırıldı, yeni infaz sistem ile bu oran yüzde 66 oldu. Yani 10 yıl ceza alan eskiden 4 yıl yatarken şimdi 6,5 yıl yatıyor.
Bu düzenleme ile cezavlerinde yüzde 50 bir düşüş bekleniyor. Acaba yer boşaltılırken, eksilen yerlere yeni muhalif kimseler mi doldurulacak? Bekleyip göreceğiz.
TEKLİFE GÖRE KİMLER AFTAN YARARLANACAK, KİMLER YARARLANAMAYACAK?
Kanun teklifinde kapsama alınmayan suçlar “İstisna” başlığı altında düzenlenmiş. İstisna tutulmayan diğer suçları kapsayacak teklif..
İstisna tutulan suçlar genel olarak şunlar:
– Askere, askerliğe karşı suçlar ( “Askerleri itaatsizliğe teşvik ve aleniyet”, “devletin ülkesine ve egemenliğine karşı cürümler” gibi…)
– “İşkence” ile ilgili suçlar (“işkence suçu”, “kötü muamelede bulunma-cismen eza verme”)
– Cumhurbaşkanı ile ilgili “suikast”, “fiili saldırı” gibi,
– “Örgüt”,”silahlı çete kurma cürümleri”, “silahlı çeteye yardım”, “silah sağlama”,
– “Cinsel suçlar” (“mefruz cebirle ırza geçme”, “mefruz cebirle ırz ve namusa tasaddi”, “cebren ırza geçme, cebren ırza tasaddi, reşit olmayan 15 yaşını bitirmiş küçüklerle rızaen cinsi münasebet”, “söz atma ve sarkıntılık cürümleri”)
– “Soykırım”, “insanlığa karşı suçlar”,
– Atatürk aleyhine işlenen suçlar,
– Orman Kanunu’nda yer alan suçlar,
– Ve son olarak “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamındaki suçlar kapsam dışında yer aldı. MHP’nin açıklamasında ’’terör örgütleri ile çocuk istismarı ve kadın cinayetleri mahkumları kapsam dışında tutuldu” denilmişti. Buradaki “terör örgütleri”, mevcut iktidara muhalif kimselerin kast edildiğini ve onların da çok rahat bu torbaya konulabileceğini tahmin edersiniz.
Yani af konusunda en çok beklentiye girenler, “siyaseten suçlanmış kimseler” olsa da, aftaki maksadın bu insanlar olmadığı söylenebilir. Zaten bu tür aflar hükümet değişikliklerinde, eski hükümetlerin mağdur ettiklerinin sıkıntılarını telafi arayışlarında sözkonusu olmaktadır. Burda ise öyle bir konjonktür görülmüyor.
Kaldı ki, AB’ye karşı daha demokratik gözükmek için belli kimseler affedilmiş, kalan cezaları kaldırılmış gibi gösterilse de, başka soruşturmalarla süreç devam ettirebilir. (“OHAL kalkıyor, pasaport ve yurtdışına çıkış durumu düzelecek” derken daha beter hale gelmesi gibi.)
“Mafya örgütlerini rahatlatacağı ve üyelerini serbest bırakacağı” söyleyenen teklifte “çete ve örgütlerler” istisna tutulmuş gözüküyor. Buna rağmen çete, mafya üyelerinin bu aftan nasıl faydalandırılacağı merak konusu.
VE SON OLARAK: KİMLER AFFEDİLMELİ?
Medeni Kanunu’muzun etkilendiği Roma Hukuku’nun en temel, güzel ve anlamlı kurallarından bir tanesi olan ve Borçlar Hukuku’nda da yer alan evrensel bir kural vardır:
“Nema Plus İuris Transferre Potest Quam İpse Habet” yani, “Kimse Sahip Olduğundan Fazlasını Bir Başkasına Devredemez.”
Yani devlet, affedecekse sadece kendisi ile ilgili suçları affetmeli hakkaniyet gereği. O da özellikle “siyasi suçlular” olmalı.
Yoksa özel şahısların ve kurumların üzerinden af getirmek, keyif bağışlamak hakkaniyete uymaz.
Fakat her darbe sonrası bir af getirilmesi adettendir. Zira bu olağan üstü durumlarda sınırlar aşılmış, temel haklar çiğnenmiş, devlet bütün kurumları ve mensupları ile insanlık suçlarına bulaşmıştır. Özellikle şu 15 Temmuz 2016 tarihinden beridir yani şu 2,5 yıldır diğer darbe dönemlerinde yaşananlardan çok fazla hak ihlalleri gerçekleştirilmiştir. Bu çıkarılacak olan yasalarla hem devleti, hem de onun ihlallerini uygulayan memurları rahatlatmak, elleri güçlendirilmek istenmiş olabilir.
Bunlarla birlikte eğer yine de vatandaşların mağduriyetleri bir nebze olsun giderilebilecekse ne ala! O yüzden de ısrarla umudumu korumaya çalışıyorum. Şu an devletin başında “Bu cadı avı hayatıma da mal olacak olsa, ömrümün sonuna kadar devam ettireceğim!” diyen bir siyasinin olduğu yerde de tam bir adalet ve hakkaniyet beklemenin aşırı iyimserlik olacağı kanaatindeyim.
*KHK’lı Ağır Ceza Hakimi
[Ramazan Faruk Güzel]* 28.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
N’oldu zorunuza mı gitti? [Levent Kenez]
Erdoğan’ın Millet İttifakı’na hakaretler sıraladığı tweetine büyük tepkiler yağdı. Bütün gün meydanlarda söylediklerini bir de tweet atmış. Açıkçası yeni bir şey söylemiyor. Bunların çok daha ağırlarını televizyonda çok daha geniş kitlelere devamlı söylüyor zaten. Havuz medyasının özellikle televizyonlarının Millet İttifakı aleyhinde yaptıkları yalan haberler yalan olduğunu bilerek izleyen insanı bile hayrete düşürecek cinsten.
Erdoğan’ın seçim stratejisi öncekiler gibi kutuplaşmaya ve nefrete dayalı. Milliyetçi ve dini duyarlılığı olan kitlenin kendisine seçim kazandırdığı bildiği için karşı tarafı ne kadar din düşmanı, ne kadar Kürt dostu gösterirse, ne kadar büyük yalanlar söylerse dayandığını tabanın kendisine destek vereceğine oynuyor. Bu düşman siyasetinin bir karşılığının olması acı olduğu kadar bir Türkiye gerçeği. Ve Türkiye eninde sonunda bunun bedelini ödeyecek. Ekilen ve her gün özenle sulanan bu nefret tohumlarının başak vermemesi mümkün değil.
Erdoğan’ın bunları neden yaptığı da malum. Yerel seçim de olsa eğer bir gün seçim kaybederse bu demokratik ülkelerdeki gibi bir koltuk devir teslimi olmayacak çünkü. Erdoğan’ın koltuktan hayattayken inmesi demek kendisinin, hanedanın ve çevresindeki hırsız ve memurların işlediği suçlardan yargılanması demek ki Erdoğan’ın seçimle gideceğini herhalde düşünen kalmamıştır. Kaybetmek neredeyse ölmekle eşdeğer olduğu için Erdoğan gerekirse iç savaş çıkartmaktan ve yine örgütlü-silahlı olmanın avantajıyla bunu göze almaktan çekinmeyeceğini unutmamak gerekiyor.
Her ne kadar Cemaat ve PKK’yı aynı düzlemde kullansalar da bu seçimin argümanı yine PKK. Çünkü cemaat ile ilgili mağduriyetlerin ciddi bir siyasi karşılığı yok. Fetöcü suçlamaları da artık eskisi kadar prim yapmıyor. PKK HDP dışında herkesin ittifak edeceği düşman olduğu için muhalefeti bununla dövmek çok kolay.
Erdoğan’ın bu taktiklerini çok önceden tahmin etmesi gereken muhalefetin bir kez daha bu kutuplaşma oyununa düşmeden hamasi lafların domates kuyruklarını, artan fiyatları ve kötüye giden ülkeyi unutturmaması gerektiğine çalışması lazım ama bir bir kapatılırken seyrettiği hatta zımni destek verdiği televizyonları mumla arıyor. Her seçime hazırlıksız giren muhalefetin en büyük avantajı artık destekçilerine hiçbir beklentiye girmemeyi öğretmiş olması.
HDP’nin ve cemaatin şeytanlaştırıldığı ve kimsenin bu ikisi ile beraber yan yana görünmek istemediği malum. Propaganda makinesi ve emrindeki yargı ile bunu başardı. HDP’nin, yapılan operasyonlarla güçsüzleştiği, Demirtaş’ın yerine aynı performası sağlayacak bir liderlik tesis edemediği malum. HDP kemik tabanını oyunu almakta zorlanmayacak ama 7 Haziran’da yakaladığı rüzgarı mevcut şartlarda bir daha yakalaması imkansız.
Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasını sağlayan kimdi? Tabii ki CHP’nin ta kendisi. CHP tabanındaki Kürt alerjisinin azımsanmayacak sayıda olduğunu unutmamak lazım. Milliyetçi bir parti olan İYi Parti daha geçen gün Ardahan’da HDP kazanmasın diye seçime girmeyeceğini açıkladı. Yani siz bu kadar savunmada kalır bu kadar aman laf söz gelmesin, aman şunu da demesinler diye kutuplaşma siyasetinin bir parçası olursanız bedelini de ödersiniz. Cumhurbaşkanlığı adayı hapisteyse biz de aday çıkarmıyoruz hayalini gerçekleştiremediğini için. Ev hanımlarına terörist diyemezsin, hamile kadınları hapse tıkamazsın diyecek cesaretiniz ve tıynetiniz olmadığı için.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura gidememesinin en temel nedeni Akşener, Demirtaş ve Karamollaoğlu’nun beklenen oyu alamamış olmasıdır. Seçim sonuçlarını hileli olduğunu bilip de seçim oranları üzerinden yorum yapmak çok doğru değil ancak muhalefet sayesinde elimizde başka bir veri yok. Her birinin istenen oyu alamamış olmasının tek sebebi de kutuplaşma siyaseti. Ancak hala bu gerçeği gören yok.
Son olarak muhalefetin kendilerine terörist denmesine bozulmasına da anlam vermek mümkün değil. 150 bine yakın kişi terörist diye kamudan atılırken sesiniz çıkmıyor, milyonlarca mensubu olan bir terör örgütü olduğuna inanıyorsunuz, her gün orduya operasyon üzerine operasyon yapılırken bunları izliyorsunuz da sizin terör ittifakı kurmanız neden inandırıcı olmasın ki?
[Levent Kenez] 28.2.2019 [TR724]
Erdoğan’ın seçim stratejisi öncekiler gibi kutuplaşmaya ve nefrete dayalı. Milliyetçi ve dini duyarlılığı olan kitlenin kendisine seçim kazandırdığı bildiği için karşı tarafı ne kadar din düşmanı, ne kadar Kürt dostu gösterirse, ne kadar büyük yalanlar söylerse dayandığını tabanın kendisine destek vereceğine oynuyor. Bu düşman siyasetinin bir karşılığının olması acı olduğu kadar bir Türkiye gerçeği. Ve Türkiye eninde sonunda bunun bedelini ödeyecek. Ekilen ve her gün özenle sulanan bu nefret tohumlarının başak vermemesi mümkün değil.
Erdoğan’ın bunları neden yaptığı da malum. Yerel seçim de olsa eğer bir gün seçim kaybederse bu demokratik ülkelerdeki gibi bir koltuk devir teslimi olmayacak çünkü. Erdoğan’ın koltuktan hayattayken inmesi demek kendisinin, hanedanın ve çevresindeki hırsız ve memurların işlediği suçlardan yargılanması demek ki Erdoğan’ın seçimle gideceğini herhalde düşünen kalmamıştır. Kaybetmek neredeyse ölmekle eşdeğer olduğu için Erdoğan gerekirse iç savaş çıkartmaktan ve yine örgütlü-silahlı olmanın avantajıyla bunu göze almaktan çekinmeyeceğini unutmamak gerekiyor.
Her ne kadar Cemaat ve PKK’yı aynı düzlemde kullansalar da bu seçimin argümanı yine PKK. Çünkü cemaat ile ilgili mağduriyetlerin ciddi bir siyasi karşılığı yok. Fetöcü suçlamaları da artık eskisi kadar prim yapmıyor. PKK HDP dışında herkesin ittifak edeceği düşman olduğu için muhalefeti bununla dövmek çok kolay.
Erdoğan’ın bu taktiklerini çok önceden tahmin etmesi gereken muhalefetin bir kez daha bu kutuplaşma oyununa düşmeden hamasi lafların domates kuyruklarını, artan fiyatları ve kötüye giden ülkeyi unutturmaması gerektiğine çalışması lazım ama bir bir kapatılırken seyrettiği hatta zımni destek verdiği televizyonları mumla arıyor. Her seçime hazırlıksız giren muhalefetin en büyük avantajı artık destekçilerine hiçbir beklentiye girmemeyi öğretmiş olması.
HDP’nin ve cemaatin şeytanlaştırıldığı ve kimsenin bu ikisi ile beraber yan yana görünmek istemediği malum. Propaganda makinesi ve emrindeki yargı ile bunu başardı. HDP’nin, yapılan operasyonlarla güçsüzleştiği, Demirtaş’ın yerine aynı performası sağlayacak bir liderlik tesis edemediği malum. HDP kemik tabanını oyunu almakta zorlanmayacak ama 7 Haziran’da yakaladığı rüzgarı mevcut şartlarda bir daha yakalaması imkansız.
Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasını sağlayan kimdi? Tabii ki CHP’nin ta kendisi. CHP tabanındaki Kürt alerjisinin azımsanmayacak sayıda olduğunu unutmamak lazım. Milliyetçi bir parti olan İYi Parti daha geçen gün Ardahan’da HDP kazanmasın diye seçime girmeyeceğini açıkladı. Yani siz bu kadar savunmada kalır bu kadar aman laf söz gelmesin, aman şunu da demesinler diye kutuplaşma siyasetinin bir parçası olursanız bedelini de ödersiniz. Cumhurbaşkanlığı adayı hapisteyse biz de aday çıkarmıyoruz hayalini gerçekleştiremediğini için. Ev hanımlarına terörist diyemezsin, hamile kadınları hapse tıkamazsın diyecek cesaretiniz ve tıynetiniz olmadığı için.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura gidememesinin en temel nedeni Akşener, Demirtaş ve Karamollaoğlu’nun beklenen oyu alamamış olmasıdır. Seçim sonuçlarını hileli olduğunu bilip de seçim oranları üzerinden yorum yapmak çok doğru değil ancak muhalefet sayesinde elimizde başka bir veri yok. Her birinin istenen oyu alamamış olmasının tek sebebi de kutuplaşma siyaseti. Ancak hala bu gerçeği gören yok.
Son olarak muhalefetin kendilerine terörist denmesine bozulmasına da anlam vermek mümkün değil. 150 bine yakın kişi terörist diye kamudan atılırken sesiniz çıkmıyor, milyonlarca mensubu olan bir terör örgütü olduğuna inanıyorsunuz, her gün orduya operasyon üzerine operasyon yapılırken bunları izliyorsunuz da sizin terör ittifakı kurmanız neden inandırıcı olmasın ki?
[Levent Kenez] 28.2.2019 [TR724]
Salim Zeybek ve Gökhan Türkmen MİT tarafından kaçırıldı [Cevheri Güven]
Yasin Ugan ve Özgür Koca’nın 13 Şubat’ta kaçırılmasının ardından iki kaçırılma olayı daha gün yüzüne çıktı. BTK uzmanı Salim Zeybek 21 Şubat’ta kaçırıldı. Tarım Bakanlığı’na bağlı Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu’nda (TKDK) memur olarak çalışan Gökhan Türkmen’in ise 7 Şubat’ta kaçırıldığı belirtiliyor. Böylece Şubat ayında MİT tarafından kaçırılan kişi sayısı 4’e yükseldi.
POLİS KULLANILDI
2016 ve 2017 yılında gerçekleşen kaçırılma olayları Siyah Transporter’la doğrudan MİT tarafından gerçekleştirilirken, son dört kişinin kaçırılmasında Emniyet güçlerinin kullanıldığı, ardından sözkonusu kişilerin MİT’e teslim edildikleri görülüyor.
7 Şubat’ta kaçırılan Gökhan Türkmen
GÖKHAN TÜRKMEN 7 ŞUBAT’TA KAÇIRILDI
7 Şubat’ta kaçırılan Gökhan Türkmen, Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle OHAL döneminde Türkiye Zirai Donatım Kurumu’ndaki işinden atılan 42 yaşında bir kimyager.
15 Temmuz’dan sonra 9 Ağustos 2016’da evi ağır silahlı 7 kişilik Özel Harekat tarafından basılan Gökhan Türkmen’in işkence göreceği korkusuyla teslim olmayıp saklanmaya başladığı belirtiliyor.
Yaklaşık 2.5 yıl kaçak durumda yaşayan Gökhan Türkmen’in bu süre zarfında ailesiyle görüşmediği zaman zaman annesini aradığı ifade ediliyor. Kaçırılmadan 10 gün kadar önce son kez oldukça tedirgin biçimde annesini arayan Türkmen’in, “Eğer benden bir hafta haber alamazsanız suç duyurusunda bulunun” dediği belirtiliyor.
Bu sözlerinden sonra annesinin haber alamaması üzerine Antalya Emniyeti’ne giderek durumu bildirdiği ancak Emniyet’ten “Oğlunuzun arabası 10 gün önce Ankara’nın Ulus semtinde görüldü” bilgisi verildiği öğrenildi. Ancak Türkmen’in otomobilinin iki yılı aşkın süredir ve halen Antalya’da garajda, üstü brandalı olarak park halinde olduğu, Ulus’ta görülmesinin imkansız olduğu belirtiliyor.
Türkmen’le ilgili gariplikler bundan ibaret değil. 15 Temmuz’dan sonra kredi kartını eve bırakıp ayrılan ve bir daha hiç kullanmayan Gökhan Türkmen’in kredi kartından alışveriş yapıldığı ve adına iki adet hat açıldığı belirtiliyor. Avukatların bu iki hattı kimin açtığı, kimlerin üzerine açtırıldığına ilişkin suç duyurusu da sürüncemede bırakılmış durumda.
Aile, açılan bu iki hat ve aracın Ankara Ulus’ta görüldüğü bilgisinin kurgu olduğu, Gökhan Türkmen’in üzerine bir suçun yıkılmaya çalışılıyor olabileceğini belirtiyor.
KHK’LI BTK UZMANI KAÇIRILDI
Kaçırılan diğer isim ise KHK’yla ihraç edilen BTK uzmanı Salim Zeybek. Eşi de KHK’lı olan Zeybek’in 21 Şubat’da Edirne Havsa gişelerinde silahlı kişilerce kaçırıldığı belirtiliyor. Gişelerde aracı durdurulan Salim Zeybek’i kelepçeleyerek alan ağır silahlı sivil kişilerin kendilerini “Edirne Polisi” olarak tanıttıkları hatta kimlik gösterdikleri belirtiliyor. Ancak yapılan başvurularda Salim Zeybek’in gözaltında olduğu bilgisini Emniyet doğrulamıyor.
Zeybek’in de diğer üç kişi gibi Emniyetçe alınıp MİT’e teslim edildiği belirtiliyor.
Konuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımlarda bulunan Salim Zeybek’in eşi Fatma Betül Zeybek, kaçırılma anını ve sonrasını anlatıyor:
“Ben Fatma Betül Zeybek, eşim Salim Zeybek 21 Şubat 2019 Perşembe akşamı Edirne Havsa gişelerinde silahlı kişilerce kaçırıldı. İçinde 6 ve 9 yaşındaki çocuklarımızın da bulunduğu aracımız silahlı kisiler tarafından durduruldu. Eşimi kaçıran kişiler beni Emniyete gitmemem için ailemle tehdit ettikleri için bugüne kadar Savcılığa suç duyurusunda bulunamadım. Ancak bugün gidip savcılığa suç duyurusunda bulundum. Eşimden 5 gündür haber alamıyorum. Hayatından endişe ediyorum, nerede olduğunu bilmiyorum. Lütfen sesimizi duyurup bize yardim edin. Yolumuzu keserek eşimi kaçıran silahlı şahıslara ait araçlardan bir tanesi beni Ankara’daki evimize kadar devamlı takip etti. 34 FF 9017 plakalı araç güvenlik kamerası kayıtlarında da görülüyor.”
39 yaşındaki Salim Zeybek ve eşi Fatma Betül Zeybek, Hizmet Hareketi’yle ilişkili oldukları gerekçesiyle OHAL KHK’ları ile ihraç edilmiş iki eski kamu çalışanı. Fatma Betül Zeybek, eşi için savcılığa yaptığı suç duyurusuna hiçbir cevap verilmediğini belirtiyor. Zeybek, eşinin hayatından endişe ettiğini belirtiyor ve bir an önce kendilerine resmi bir bilginin verilmesini istiyor.
KAÇIRILANLAR BUGÜNE DEK HEP AYNI YERE GÖTÜRÜLDÜLER
MİT’in Siyah Transporter kullanarak bizzat kaçırdığı ya da Emniyet’e kaçırttıktan sonra teslim aldığı kişilerin tamamının Ankara Atatürk Orman Çiftliği arazisi içerisindeki Özel Faaliyetler Başkanlığı’na götürüldüğü iddia ediliyor.
Buraya götürülen kişilerden Sunay Elmas ve Ayhan Oran gibi isimlerden yıllardır haber alınamıyor. Bazı isimler ise aylarca işkence gördükten sonra Ankara’nın Gölbaşı semtinde açık araziye bırakıldılar ve kısa süre sonra polis tarafından gözaltına alındılar ve cezaevine gönderildiler.
“Çiftlik” olarak anılan MİT Özel Faaliyetler Başkanlığı, Hizmet Hareketi dışında Kürt ve sol hareketlerle ilişkili kişilerin ağır işkenceler gördüğü bir merkez olarak kullanılıyor. Sistematik işkencenin aylarca devam ettiği merkezde istenilen ifade kabul edilinceye kadar işkence kesintisiz olarak devam ediyor.
24 KİŞİ KAÇIRILDI
Bugüne kadar bilinene göre Hizmet Hareketi ile ilişkili olarak Türkiye’de kaçırılan ve MİT’in işkence çiftliği olarak bilinen Özel Faaliyetler Başkanlığı’na götürülen kişi sayısı 24’e yükseldi.
Sunay Elmas
Mustafa Özgür Gültekin
Hüseyin Kötüce
Turgut Çapan
Mesut Geçer
Önder Asan
Ayhan Oran
Mustafa Özben
Cemil Koçak
Murat Okumuş
Fatih Kılıç
Durmuş Ali Çetin
Cengiz Usta
Ümit Horzum
Hıdır Çelik
Enver Kılıç
Zabit Kişi
Orçun Şenyücel
Hasan Kala
Ahmet Ertürk
Yasin Ugan
Özgür Kaya
Gökhan Türkmen
Salim Zeybek
[Cevheri Güven] 26.2.2019 [MedyaBold.com]
POLİS KULLANILDI
2016 ve 2017 yılında gerçekleşen kaçırılma olayları Siyah Transporter’la doğrudan MİT tarafından gerçekleştirilirken, son dört kişinin kaçırılmasında Emniyet güçlerinin kullanıldığı, ardından sözkonusu kişilerin MİT’e teslim edildikleri görülüyor.
7 Şubat’ta kaçırılan Gökhan Türkmen
GÖKHAN TÜRKMEN 7 ŞUBAT’TA KAÇIRILDI
7 Şubat’ta kaçırılan Gökhan Türkmen, Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle OHAL döneminde Türkiye Zirai Donatım Kurumu’ndaki işinden atılan 42 yaşında bir kimyager.
15 Temmuz’dan sonra 9 Ağustos 2016’da evi ağır silahlı 7 kişilik Özel Harekat tarafından basılan Gökhan Türkmen’in işkence göreceği korkusuyla teslim olmayıp saklanmaya başladığı belirtiliyor.
Yaklaşık 2.5 yıl kaçak durumda yaşayan Gökhan Türkmen’in bu süre zarfında ailesiyle görüşmediği zaman zaman annesini aradığı ifade ediliyor. Kaçırılmadan 10 gün kadar önce son kez oldukça tedirgin biçimde annesini arayan Türkmen’in, “Eğer benden bir hafta haber alamazsanız suç duyurusunda bulunun” dediği belirtiliyor.
Bu sözlerinden sonra annesinin haber alamaması üzerine Antalya Emniyeti’ne giderek durumu bildirdiği ancak Emniyet’ten “Oğlunuzun arabası 10 gün önce Ankara’nın Ulus semtinde görüldü” bilgisi verildiği öğrenildi. Ancak Türkmen’in otomobilinin iki yılı aşkın süredir ve halen Antalya’da garajda, üstü brandalı olarak park halinde olduğu, Ulus’ta görülmesinin imkansız olduğu belirtiliyor.
Türkmen’le ilgili gariplikler bundan ibaret değil. 15 Temmuz’dan sonra kredi kartını eve bırakıp ayrılan ve bir daha hiç kullanmayan Gökhan Türkmen’in kredi kartından alışveriş yapıldığı ve adına iki adet hat açıldığı belirtiliyor. Avukatların bu iki hattı kimin açtığı, kimlerin üzerine açtırıldığına ilişkin suç duyurusu da sürüncemede bırakılmış durumda.
Aile, açılan bu iki hat ve aracın Ankara Ulus’ta görüldüğü bilgisinin kurgu olduğu, Gökhan Türkmen’in üzerine bir suçun yıkılmaya çalışılıyor olabileceğini belirtiyor.
KHK’LI BTK UZMANI KAÇIRILDI
Kaçırılan diğer isim ise KHK’yla ihraç edilen BTK uzmanı Salim Zeybek. Eşi de KHK’lı olan Zeybek’in 21 Şubat’da Edirne Havsa gişelerinde silahlı kişilerce kaçırıldığı belirtiliyor. Gişelerde aracı durdurulan Salim Zeybek’i kelepçeleyerek alan ağır silahlı sivil kişilerin kendilerini “Edirne Polisi” olarak tanıttıkları hatta kimlik gösterdikleri belirtiliyor. Ancak yapılan başvurularda Salim Zeybek’in gözaltında olduğu bilgisini Emniyet doğrulamıyor.
Zeybek’in de diğer üç kişi gibi Emniyetçe alınıp MİT’e teslim edildiği belirtiliyor.
Konuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımlarda bulunan Salim Zeybek’in eşi Fatma Betül Zeybek, kaçırılma anını ve sonrasını anlatıyor:
“Ben Fatma Betül Zeybek, eşim Salim Zeybek 21 Şubat 2019 Perşembe akşamı Edirne Havsa gişelerinde silahlı kişilerce kaçırıldı. İçinde 6 ve 9 yaşındaki çocuklarımızın da bulunduğu aracımız silahlı kisiler tarafından durduruldu. Eşimi kaçıran kişiler beni Emniyete gitmemem için ailemle tehdit ettikleri için bugüne kadar Savcılığa suç duyurusunda bulunamadım. Ancak bugün gidip savcılığa suç duyurusunda bulundum. Eşimden 5 gündür haber alamıyorum. Hayatından endişe ediyorum, nerede olduğunu bilmiyorum. Lütfen sesimizi duyurup bize yardim edin. Yolumuzu keserek eşimi kaçıran silahlı şahıslara ait araçlardan bir tanesi beni Ankara’daki evimize kadar devamlı takip etti. 34 FF 9017 plakalı araç güvenlik kamerası kayıtlarında da görülüyor.”
39 yaşındaki Salim Zeybek ve eşi Fatma Betül Zeybek, Hizmet Hareketi’yle ilişkili oldukları gerekçesiyle OHAL KHK’ları ile ihraç edilmiş iki eski kamu çalışanı. Fatma Betül Zeybek, eşi için savcılığa yaptığı suç duyurusuna hiçbir cevap verilmediğini belirtiyor. Zeybek, eşinin hayatından endişe ettiğini belirtiyor ve bir an önce kendilerine resmi bir bilginin verilmesini istiyor.
KAÇIRILANLAR BUGÜNE DEK HEP AYNI YERE GÖTÜRÜLDÜLER
MİT’in Siyah Transporter kullanarak bizzat kaçırdığı ya da Emniyet’e kaçırttıktan sonra teslim aldığı kişilerin tamamının Ankara Atatürk Orman Çiftliği arazisi içerisindeki Özel Faaliyetler Başkanlığı’na götürüldüğü iddia ediliyor.
Buraya götürülen kişilerden Sunay Elmas ve Ayhan Oran gibi isimlerden yıllardır haber alınamıyor. Bazı isimler ise aylarca işkence gördükten sonra Ankara’nın Gölbaşı semtinde açık araziye bırakıldılar ve kısa süre sonra polis tarafından gözaltına alındılar ve cezaevine gönderildiler.
“Çiftlik” olarak anılan MİT Özel Faaliyetler Başkanlığı, Hizmet Hareketi dışında Kürt ve sol hareketlerle ilişkili kişilerin ağır işkenceler gördüğü bir merkez olarak kullanılıyor. Sistematik işkencenin aylarca devam ettiği merkezde istenilen ifade kabul edilinceye kadar işkence kesintisiz olarak devam ediyor.
24 KİŞİ KAÇIRILDI
Bugüne kadar bilinene göre Hizmet Hareketi ile ilişkili olarak Türkiye’de kaçırılan ve MİT’in işkence çiftliği olarak bilinen Özel Faaliyetler Başkanlığı’na götürülen kişi sayısı 24’e yükseldi.
Sunay Elmas
Mustafa Özgür Gültekin
Hüseyin Kötüce
Turgut Çapan
Mesut Geçer
Önder Asan
Ayhan Oran
Mustafa Özben
Cemil Koçak
Murat Okumuş
Fatih Kılıç
Durmuş Ali Çetin
Cengiz Usta
Ümit Horzum
Hıdır Çelik
Enver Kılıç
Zabit Kişi
Orçun Şenyücel
Hasan Kala
Ahmet Ertürk
Yasin Ugan
Özgür Kaya
Gökhan Türkmen
Salim Zeybek
[Cevheri Güven] 26.2.2019 [MedyaBold.com]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


