Ben merkezlilik (Egosantrizm) hayatın merkezine “ben”i koyup kendine odaklanmaktır. Egosantrik düşünme grup merkezli de olabilir. Bireysel olarak kendi “ben”ini sıfırlayan, önemsizleştiren insanlar bazen grup adiyetini çok fazla öne çıkarabilir. Şahsıyla ilgili konularda mütevazı davranan, riyadan, süm’adan çekinen insanlar bazen tevhid akidesiyle izah edilemeyecek şekilde sosyal aidiyetini kutsayabiliyor. Bir gruba/cemaate İslam itikadıyla bağdaşmayacak olağanüstülükler atfedebiliyor. Bu durum sosyal grup üzerinden egoyu tatmine giriyor mu bilemiyorum. Ama kendini bir grupla özdeşleştirenler zamanla grup aidiyetini birincil kimlik haline getirip başarısızlıklarını, eksiklerini örtmeye çalışabiliyor. Bilinç altındaki açlıkları grup kimliği üzerinden tatmin edebiliyor. Rasyonel bir izahı olmayan takım tutmalar, futbol topuna vurmamış bazı amigoların takım için ölümüne taraftarlık yapması, bazen nefrete, şiddete yönelmesi grup kimliği/aidiyeti üzerinden kendini tatmine girebilir diye düşünüyorum.
Eleştirel düşünce üzerine yazılmış bir akademik makale: “egosantrik düşünen insanlar bakış açılarının sınırlı olduğunun farkına varmazlar. Bilgiyi benmerkezci bir şekilde kullanıp verileri benmerkezci bir şekilde yorumlarlar. Yalnızca kendilerine hizmet eden bakış açısına sahip olduklarının farkında değillerdir. Hatalı olsalar bile sezgisel algılarına inanırlar. Ben veya biz merkezli düşünme süreçlerinde entellektüel standartları kullanmazlar. İnanacaklarını ve reddedeceklerini belirlerken ben/biz odaklı psikolojik standartları kullanırlar.” diyor.
Egosantrik veya sosyosantrik (grup odaklı) düşünme süreçlerinde insanlar davranışlarını meşrulaştırmak, içselleştirmek için bazı psikolojik standartları kullanırlar:
“O doğrudur çünkü ben öyle inanıyorum”
“O doğrudur çünkü biz öyle inanıyoruz.”
“O doğrudur çünkü ben ona inanmak istiyorum”
“O doğrudur çünkü ben hep ona inandım”
“O doğrudur çünkü ona o şekilde inanmak daha çok işime geliyor”
İnsanoğlu iktidar, para ve kişisel avantajlar edinmeye yarayacak şeyleri mantıksal temelleri olmamasına rağmen kabullenebilir. Çünkü -makaleye göre- insan türü “kendi kendini kandıran hayvanlar” dır.[1] Pek çok hatasına, gayrı meşru iş ve ilişkilerine, şirke varan sözlerine ve ülkeye verdiği zarara rağmen iktidardan nemalanan kesimlerin hala AKP’ye inanıyor, destekliyor olmaları ancak son madde ile açıklanabilir.
Egosantrizm, ben merkezcilik, enaniyet vb. İslamda da şiddetle reddedilmiş, zemmedilmiştir. İnsanlardan bir insan olma, mütavazı olma, kibre girmeme, başkalarını aşağılamama İslam ahlakının esaslarındandır. O kadar ki İslam’a göre Peygamber’e yapacağınız övgünün, vereceğiniz değerin dahi sınırı vardır. Peygamber de olsa O bir beşerdir ve O’na uluhiyete dair sıfatlar atfedemezsiniz. Kelime-i şehadette, önce “Abduhu” sonra “Resulühü” gelir. Hz. Peygamber önce Allah’ın kulu, sonra Resulüdür. Kendisi çok defa “ben de sizin gibi bir insanım” diyerek sürekli beşeriyetini vurgulamıştır. Hz. Aişe validemiz bir kişi için “cennete gitti” dediğinde “Peygamber olduğum halde ben bilmiyorum, sen nereden biliyorsun!” diyerek sevgili eşine sert çıkmış ve kendisi ile Allah/uluhiyet arasındaki mesafeyi hep korumuştur.
İnsanlar inandığı, bağlandığı şeyi doğal olarak savunur. Çünkü inanmıştır, güvenmiştir, güzelliklerini görmüştür. Ama güzellikler zamanla pörsüyebilir; anlayışlar, yaklaşımlar değişebilir. İyi şeylerin daha iyileri ortaya çıkar. Yeni gelişmeler, teknolojiler karşısında dünün en iyisi demode kalabilir. O nedenle eşyadaki değişim ve gelişime benzer şekilde fikirlerin, düşüncelerin de yenilenmesine, revize edilmesine, tekamül etmesine ihtiyaç vardır. Eğer yenilenme, tekamül yollarını kapar ve “Biz harikayız! Mükemmeliz! Hiç bir eksiğimiz yok!” derseniz, inandığınız şeylere en büyük zararı vermiş olursunuz. Gelişme yollarını bizzat kendiniz tıkarsınız. Hataları tashih etme kanallarını siz kapatmış olursunuz. Ancak insanoğlu inandığı/güvendiği şeyin eleştirilmesine katlanamaz. Hatalı olduğunun ortaya çıkmasından hoşnut olmaz. Oysa Üstad Bediüzzaman “birisi size sırtında akrep var dese buna memnun olmaz mısınız?” diyor. Hataları kusurları gündeme getirenlere hemen “hain”, “ajan”, “satılmış” demek sadece hataları düzeltme imkanını yok etmez. Aynı zamanda ağır bir günahtır, bühtandır, vebaldir. Cenabı Hak Kitabında: “Ey inananlar zanların, varsayımların çoğundan kaçının! Bazı zanlar/varsayımlar günahtır, kişiyi doğrulardan uzaklaştırır” (Hucurat:12) diyor.[2] Efendimiz “zandan kaçınınız zira zannın çoğu yalandan ibarettir” buyuruyor (Tirmizî, Birr 56).
Fikri sabitelerimiz, ideolojik saplantılarımız veya ideoloji haline gelmiş dini anlayışımız nedeniyle hoşumuza gitmeyen, zihin konforumuzu bozan yazılara, yorumlara hemen bir kulp takma eğiliminde oluyoruz. Provokatif ve edepten mahrum kişiler zaten bahsimizin dışında. Zira “usul esasa tekaddüm eder” (Mecelle). Lakin usule riayet etmese de adamı linç etme, yok etme, söz söyleme hakkını elinden alma hakkımız olamaz. Ama mesela adamı bloklayabilirsiniz veya üslubunu kınayan yorum yazabilirsiniz. Fakat fikri herhangi bir itirazda, açılımda, yorumda bulunmadan: “Ben bu adama öteden beri gıcığım zaten”, “onun tipini beğenmedim”, “bana hiç samimi gelmiyor”, “falanlarla yakınlığı olabilir” gibi subjektif yorumlarla insanları ötekileştirmek, dışlamak, karalamak hem düşüncelerden istifadeye engel olur, hem de ağır vebale, itham ve iftiraya girer. Köken spekülasyonları üzerinden, komplocu-uçuk yaklaşımlarla ve genellemelerle insanları kategorileştirmek ve düşüncelerini, yazılarını itibarsızlaştırmak dini kıstaslar açısından ne gibi haramlara, günahlara tekabül eder onu ilahiyatçılara bırakıyoruz.
Son zamanlarda kült olmadığımızı sürekli vurgulama ihtiyacı duyuyoruz ama bazılarımızın yaklaşımları ve refleksleri “kült” iddiasını güçlendirecek tarzda. Bir izah-yorum getirmeden linç etme, herkese tepeden bakma, kendini tek doğru görme, grup aidiyetini herşeyin önüne koyma ve sosyal egosantrizm kült iddiasını güçlendiriyor. Pek çok cemaat-tarikat yapısında yaygın olarak gözlenen bu durum yer yer Hizmet hareketinde de görülüyor. Bireysel olarak “estağfirulah mücrimiz!” dense de, kollektif yapılar “semadan inme”, “hatasız” görülebiliyor. Eleştirilere ağır ithamlarla, kastı aşan ifadelerle karşılık verilebiliyor. Farklı düşünenler hemen kategorize edilebiliyor.
Hoca Efendi en önemli vartalardan birisinin meylü’t-tefevvük (üstünlük hissi) ve cemaat enaniyeti olduğunu söyler. “Fâikiyet mülahazası, yani, daha üstün ve daha kıymetli olma arzusu, bazen insanın şahsî enaniyetinden kaynaklanır. ..Bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir. ..Kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanın hemen her ülkesinde ortaya koyduğu eğitim faaliyetleriyle milletimizin adını bayraklaştıran ve insanlık tarihi boyunca eşine az rastlanır şekilde büyük bir hızla faaliyet alanını genişleterek istikbalin sulh adacıklarını kuran bir hareketin gönüllüleriyiz” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapılırlar. “Ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, başlangıç itibarıyla takdire şayan bir adım olsa bile, şayet “ene”nin yerini “nahnü” alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. ..“Hüve”yi işaret etmesi gereken kimseler “bu cemaat gibisi gelmedi âleme” şeklinde “biz” duygusuna bağlı bir fâikiyet düşüncesini seslendirirlerse, işte o zaman, ilahi ihsanları ferdî enaniyete veya âidiyet mülahazasına bağlamak suretiyle nankörlük yapmış ve Allah korusun bir çeşit şirke düşmüş olurlar. Dolayısıyla, bir insanın sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi ve kendisinden bahsetmesi ne kadar çirkin ise, bir toplumun fertlerinin her fırsatta mensup oldukları cemaatin hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip oldukları düşüncelerin isabetliliğini vurgulamaları da o denli çirkindir; dahası böyle bir tavır da fâikiyet mülahazasını tetikleyen ve şişiren büyük bir tehlikedir. .. Hazreti Üstad, farklı ve üstün olma duygusunun bir müstebid gibi gelip hizmet erlerinin himmet hislerine hücum ettiğini ve onları Allah için çalışıp çabalamaktan, din uğrunda gayretten uzaklaştırdığını belirtmektedir. ..Evet, insan, tabiatı itibarıyla farklılık ve üstünlük düşüncesine açıktır. O, bu türlü mülahazalardan tecrîd edilmemiş ve daha baştan fıtratı bunlara kapalı olarak yaratılmamıştır. Mesuliyet duygusunun ve imtihanın bir gereği olarak o, bütün nefsanî ve şeytanî düşünceleri iradesiyle aşmak zorundadır.”[3] “Esas tevhîde ulaşma, ene’yi yırtıp nahnü’den geçip Hüve’yi göstermekle olur. Acz, fakr yolunun esası da budur.”[4]
Osmanlı’nın güç vehmi, üç kıtada at koşturması, Avrupa’da fırtınalar estirmesi değişim arayışına, yenilenme cehdine girmesine engel oldu. Avrupa ise İstanbulun Fethi ve Akdeniz’in, Karadeniz’in Türk gölü olması ve hayat alanlarının daralması sonrası çıkışlar aradı. Yeni kıtalar, ticari yolları keşfetti. Reformla kilisenin dar çeperlerini kırdı, Rönesansla yenilendi. Kendini hep yukarda gören, resmi yazışmalardaki hitaplarına kadar bunu yansıtan Osmanlı Avrupa’nın modern ordusu ve gelişmiş silahları karşısında yenik düşene kadar güçlü/hakim olduğunu düşünüyordu. Uzun süre dünyaya tepeden bakarak durağanlaşan, kendini yenilemeyen Osmanlı Devleti aradaki mesafeyi farkettiğinde epeyce geç olmuştu. Son 2 asırda değişime yöneldi; ama bu değişimi de kendi dinamikleriyle ve iradi olarak değil, dıştan zorlamayla veya taklide dayalı yaptı.
İbn-i Rüşd’e atfen söylenen önemli bir tespit var: “Bireyler ve toplumlar yumurta gibidir. Yumurtayı kıran kuvvet dışarıdan gelirse kırıcı ve hayatı sonlandırıcı bir etki yaparken, yumurtayı kıran kuvvet içeriden gelirse hayatın başlangıcı olur”
Kanaatimce bizdeki yenilenme ihtiyacı 15 Temmuz ve hatta 17/25 sonrası dönemden bağımsız ele alınmalı. Son 10 yıldır bir durağanlık, yenilenme ihtiyacı vardı. Bu, çok defa farklı heyetlerde dile getirildi, hatta projelendirildi ama bir şekilde uygulamaya geçilemedi. Müdahaleler oldu ve meşverete, katılımcılığa dayalı değişim süreci sabote edildi. Bu konuda yapılan en son ve esaslı çalışmanın da sabote edilmesiyle bir yönüyle 15 Temmuz türü senaryolara karşı korunma fırsatları kaçırılmış oldu. Kanaatimce İhsan Yılmaz gibi hareketin yetiştirdiği dimağların bazen uslubu kaçırarak tepki vermesinin altında bu süreçleri bilmesi ve ortaya çıkan sonuçlarını görmesi yatmaktadır.
"Bunu neden zamanında ve ilgililere söylemediniz?" türü eleştirilerle sıkça karşılaşıyoruz. Aslında normal dönemlerde ilgili ve yetkililere pek çok öneriler getirildi, problemler ortaya kondu, çözümler üretildi. Ama insanların zihin konforuna, kurulu düzenine dokunacağı için genellikle ihtiyacın şiddeti ortaya çıkana kadar değişim talepleri ötelenir, dikkate alınmaz.
Çok güzel bir sistem kurarsınız, çok hayırlı ve bereketli işler yaparsınız ama zaman, gelişmeler onu eskitir, verimsizleştirir. Yapıyı, çalışmaları yenilemeye, güncellemeye ihtiyaç vardır ama bazen oluşan özgüven ve körlük bunu engeller. Ne var ki zaman içinde harici etkenlerin arızalarınızı-zaaflarınızı gözünüze sokmasından kaçamazsınız.
Bazen dış etkenler, felaketler, doğal afetler, harici saldırılar bünyedeki zaafları ortaya çıkarır. Dış etkilerden bağımsız ama dışlayıcı dilden uzak, bünyeyi daha sağlam yapmak, arızalardan kurtulmak için kafa yorulursa, çaba sarfedilirse kriz dönemleri daha güçlü bir yapı/yürüyüş için fırsata dönüşebilir.
[1] https://www.criticalthinking.org/data/pages/15/0dd60e987cbcd57c689a721d880478e85535532d5b5b0.pdf
[2] http://kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=49&ayet=12
[3] http://ozgurherkul.org/kirik-testi/ustunluk-tutkusu-ve-cemaat-enaniyeti/
[4] https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/kirik-testi-serisi/fethullah-gulen-gurbet-ufuklari/12383-fethullah-gulen-tevhid-yorungeli-konusmak
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 29.1.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder