Çoban olursun İnşaallah... [Safvet Senih]

*Ahmet Faik Arslantürkoğlu, Üstad Bediüzzaman’ın ziyaretine gider… Üstadın huzurunda onun isteği ile bir Kur’an okur. Kendisi hâfızdır. Üstad ona “Evladım! Sana dua ettim inşaallah çoban olursun” der. Daha sonraki bir ziyaretinde Üstad ona “Çoban oldun mu?” diye sorar… Ahmed Faik Hoca anlayamaz. Onun için şöyle cevap verir: “Efendim, bizlerde eskiden koyun vardı. Ama onları sattık!” Üstad onun bu cevabına gülüp sorar: “Şimdi ne işle meşgulsünüz?” Cevaben der ki: “Efendim ben Denizli’nin Buldan ilçesinde vaizim.” Üstad da “İşte evladım, vâiz demek ÇOBAN demektir. Çoban nasıl koyunları bir araya topluyorsa, VÂİZ  de insanları HAKKA yaklaştırır ve buluşturur.” der.

*Dr. Mustafa Oruç (Ramazanoğlu), Kastamonu’da öğrenci iken şâhit olduğu  Üstad Hazretleriyle ilgili bir hatırasını anlatıyor: “Günlerden Çarşamba idi. Üstad’ın arkasında namaz kılabilmek için okuldan erken çıkıp ikindi vakti ziyaretlerine gitmiştik. Üstad, bizler de yetişip arkasında namaz kılabilmek için değil, tam HUZURU BULABİLMEK  için birkaç defa ‘Allahü Ekber’ derdi. Son defasında öyle bir haşmet ve haşyetle ‘Allahü Ekber’ demişti ki… Daha önce böyle bir TEKBİR  işitmemiştim. Böyle bir ‘Allahü Ekber’ ile huzura varmıştı. O anda YÜKSEK GERİLİMLİ  BİR  ELEKTİRİĞE  çarpılmış gibi olmuştu.  Aynı gün Üstad Hazretlerini abdest alırken de görmüştüm. Üstad o gün bizlere farz namazlarımızı kılmamızı ciddiyetle anlatmıştı. O zamana kadar namazlarıma pek de dikkat etmiyordum açıkçası… Ama Üstad Hazretlerinin bu nasihatlarından sonra ciddiyetle namazlarımı kılmaya ve vakit kaçırmadan devam etmeye başladım.

*Mehmed Feyzi Ağabeyimiz diyor ki: “Ankara üzerinden bizleri Denizli Hapishanesine götürmüşlerdi. Bizi götüren jandarmaların nezaretinde, Hacı Bayram Camiinde namaz kılmıştık. Ben o jandarmaların nezaretinde kıldığım namazın lezzetini hiçbir zaman unutmadım. Oradaki namazın lezzetini hiçbir namazımda almamıştım.”

*Dr. Mustafa Oruç diyor ki: 1953 senesinin bahar aylarında Üstad İstanbul’a geldiğinde, İstanbul’da büyük fethin (1453) beş yüzüncü yıldönümü büyük bayram merasimleriyle kutlanmıştı. 29 Mayıs fetih günü dolayısıyla Süleymaniye Camiinde mevlüt okutmuştu. Üstad Hazretleri o mevlidi sevinçle ve memnuniyetle dinlemişti…

*Tüccardan Nazif Çelebinin arabasıyla kırlara gitmiştik. İstanbul’un Avrupa yakasında, Belgrad Ormanlarına yakın bir yerlere gitmiştik. Yanımızda bir de, yine Nur talebelerinden, Muhsin Alev Bey vardı. Üstad Hazretleri, RADYO bahsini yazdırmıştı. Orada, bir Hristiyan geldi. Herhalde bir ilim adamıydı. Üstad Hazretlerinin ellerini öptü. Üstad Hazretleri bu ecnebi adama Risale-i Nurları okumanın faziletlerinden bahsetti. “Siz, şayet okuyup istifade ederseniz iki ecir alırsınız. Birisi Hristiyan olduğunuz için, birisi de (Kur’an tefsiri) Nurları kabul ettiğiniz için. Çok kârlı çıkarsınız. O Hristiyan herhalde Bakırköy Hastanesinde çalışıyormuş. Üstad’ın yanında bir müddet kaldı ve çok nurlu ve feyizli dersler almış oldu. Bizler de çok faydalanıp feyzlendik. Hatta Muhsin Alev (Konevî) o gün çok şevklenmişti. Namaz vakti gelince, aşk ve şevk içinde ve cezbe halinde bir ezan okumuştu. Üstad da bu durumu zevkle ve tebessümle seyre dalmıştı. Daha sonraları ben de o zamanki nurlu dersleri alarak iktibas etmiş ve kendime yazmıştım.

*Mustafa Sungur Ağabeyimiz diyor ki: “Mübarek, muazzez Nur Üstadımızın, Risale-i Nur telifi, neşri, gelen gidenlerle sohbeti, ehl-i idare, ehl-i maârif ve ehl-i siyasete hakikat dersleri veren şahsiyetinden başka; Rabbi ile baş başa, O’nu zikir ve fikir ile huzur-u daimî kazanmak, iman ve marifetullahda 80 sene daima terakkiyat ile Hakkalyakîne  yükselen mukaddes bir hâlini ise, bizim bu hususu anlatmaya takatimiz yetmez. Her gece istisnâsız, yalnız olarak o kudsî mazhariyetini devam ettirdi. Evet, Van’daki hayatında dahi böyle olduğunu Molla Hamid ismindeki talebesi ve hizmetkârları da defalarca beyan etmiştir.

“Üstadımızın namazı, namazdaki mazhariyeti, heybeti, huzuru ve huşûu bambaşkadır. Biz onu ifade edemeyiz. Onun namazdaki nihayetsiz tecelliyata mazhariyetinden hissettiğimiz, milyarda bir dahi olmaz. Evet bu katidir… Namaza duruşu, ilk tekbiri alışı, ellerini bağlayışı ve Cenab-ı Hakka dua ve tezellülü, Fâtiha’yı kıraati, Fâtiha’nın her bir kelimesini teker teker cümle cümle ve bütün mertebeleriyle okuyup hissetmesindeki ve dergâh-ı İlahiyeye takdim etmesindeki vüs’at, külliyet ve ulviyet bizim gibi hiç enderlerin beyanına gelemez. Hele namaz teşehhüdündeki ‘Ettehiyyatü’ deki mübarek kelimeleri Cenab-ı Hakka takdim ederken nasıl bütün kainatı, ruhunun eline alıp öylece arz etmesindeki kudsiyeti ifade edemeyiz. Yalnız bu hususlara dair, On Beşinci Şua’da ilm-i İlahî bahsinde ve diğer Risalelerde uzun izahat vardır. Onun okunması mutlaka, huzura da vesiledir. Aynı zamanda ‘Nur Âleminin Bir Anahtarı’ Risalesinde de izahlar yapılmıştır. Bu gibi eserlerden, Üstadımızın hal ve tavrından katiyen anlaşılıyordu ki, o, müstesnâ bir tecelliye mazhardır. Talebelerinde, hatta en ileri talebelerinde görünen hâller, Üstadımıza nisbetle çok cüz’î kalır. Hele geceleyin 4-5 saat meşguliyetinden sonraki dua vaktinde, kainatın mümessili, semavat ve arzın Sâhibinin  arz üzerinde en nuranî bir halife-i arzı olduğu âşikar belli olurdu. Onun dış âleme taşan, insanlara kurtuluş reçetesi sunan azîm şahsiyetinden başka bir kudsî ubudiyet hali, zikir ve tefekkür hali vardır ki, herhalde Risale-i Nur hakikatlerini, bu gibi, mânevî miracı olan halinde iken taallüm ederdi.

“Üstadımız, ‘İnsan namazda iken, teşehhüd esnasında Ettehiyyâtü derken, aynı günün o vaktinde Ettehiyyatü diyen bütün mahlukatın tahiyyelerini (hayat hediyeleri olan tesbihatlarını) kendi namına, Cenab-ı Hakka takdim edebilir. Hatta biraz daha ileri gitse, bütün zamanlardaki tahiyyat ve tesbihatları da kendi namına takdim edebilir’ meâlinde buyurmuştu.”

İnşaallah bizler de bu yüksek şuura ulaşabiliriz.

[Safvet Senih] 31.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Etiketlerdeki ‘E’ koduna dikkat!

Toplum olarak gıda etiketlerinin üzerindeki ‘E’  kodlarına karşı önyargılarımız var. ‘E’ kodunu görür görmez “Bu yiyecek/içecek zararlıdır” yaftasını yapıştırıyoruz. Lakin gıda maddelerinin yapay ve doğala özdeş katkı maddeleri gibi, doğalları da ‘E’ kodlarıyla numaralandırılıyor.

‘E’ kodunun nereden geldiğine bir göz atalım. ‘E’, Europe (Avrupa) sözcüğünün ilk harfidir. Ve bu kodun yer alması, bu katkı maddesinin üzerinde tüm güvenlik çalışmalarının tamamlandığı, Avrupa Birliği tarafından da onaylandığı anlamına geliyor. ‘E’ harfiyle ayrıca katkı maddeleri, tüm dünyada bütünlük sağlamış oluyor.

Gıda katkı maddelerinin kimi yapay, kimi doğala özdeş, kimi de doğal maddelerden yapılıyor. Yapaylar, tabiatta hiç bulunmayıp insan eliyle yapılırken, doğala özdeş olanlar ise doğadakinin eşdeğeri niteliğinde. Ancak yine de tamamen doğal değiller. Haliyle tamamen zararsız diyemeyiz.

E471 bitkisel mi hayvansal mı!..

Bilinen tüm yağlar (bitkisel ve hayvansal) 1 molekül gliserol ve 3 molekül yağ asitten oluşur. E 471 ise gıda katkı maddesi olarak bilinen ve mono ve digliseritlere verilen isimdir. Mono gliseritler 1 molekül gliserol, 2 molekü yağ asidinden; digliseritler ise 1 molekül gliserol ve 2 molekül yağ asidinden oluşmaktadır.

Görüldüğü gibi E 471 bildiğimiz yağ yapısındadır. Gıdalarda yağ ve su fazını bir arada tutması amacıyla kullanılır. Mono ve digliseritler yani E 471, çoğunlukla hidrojenize edilmiş (hidrojenle muamele edilmiş) soya yağından üretilmektedir. Ancak hayvansal yağlardan da üretilebilir. Bir ürünün E 471 içermesi domuz yağı içerdiği anlamına gelmemektedir. Eğer gıdanın üzerinde “domuz yağı ve katkılarını içermez” ifadesini görmüyorsanız ve bu gıda E 471 içeriyorsa bu üründen şüphelenebilirsiniz. Ancak üzerinde domuz yağı içermez ifadesi bulunuyorsa bu katkı maddesinin bitkisel kaynaklı kullanıldığı anlamına gelir. UHT krema, pasta kremaları, dondurma, toz patates püresi, gofret, puding, sıcak çikolata karışımları, margarin ve bazı unlu mamuller E471’in en çok kullanıldığı ürünlerdir.

Zararlı olmayan ‘doğal’ gıda katkı maddelerine birkaç örnek…

E -100 (kurkimin): Zerdeçal bitkisinin köklerinden elde edilir.

E -140 (klorofil): Tüm bitkilerde bulunur, renklendirici olarak kullanılır.

E -160(a)/ karoten (alfa/beta/gama): Havuçta, turunçgillerde ve turuncu sarı renkteki sebzelerde bulunur. Gıdalara renklendirici olarak eklenir.

E -160(d) (likopen): Domates ve pembe greyfurtta bulunur.

E -162 (betanin): Pancar özünden elde edilir. Renklendirici boyar madde olarak kullanılır.

E -163 (antosiyaninler): Çiçeklerden elde edilen renklendirici bitki özüdür.

E -181 (tannik asit): Fındık ve meşe ağacı dallarından elde edilir. Berraklaştırıcı olarak kullanılır.

[TR724] 31.10.2018

Devlet-i Ebed Müddet’ten Mondros Ateşkes Antlaşması’na [Dr. Serdar Efeoğlu]

Yüz yıl önce 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’ni tarihten silen Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, antlaşma sonrasında elde kalan Anadolu toprakları da işgale uğramıştı. Birinci Dünya Savaşına girerken Osmanlı toprakları yaklaşık 1.700.000 kilometre kare iken İstiklal Harbi sonrasında yarısından az bir kısmı Türk devletinin elinde kalmıştı.

Hâlbuki Osmanlı devlet telakkisine göre Devlet-i Aliyye, kıyamete kadar varlığını devam ettirecekti. Bu nedenle “devlet-i ebed müddet” anlayışı öne çıkmış ve “nizam-ı âlem” ifadesiyle birlikte devletin temel felsefelerinden birisi olmuştu.

DEVLET-İ EBED MÜDDET

Osmanlı klasik döneminden itibaren yazılan eserlerde devletin “ebed müddet” yaşayacağı düşüncesi vurgulanıyordu. Böylece devletin sürekliliğiyle beraber siyasi güç ve zaferler öne çıkarılıyordu. Bu anlayış, devlete “kutsallık” veriyor ve padişahların yanlış olsa bile bütün icraatlarına meşruiyet kazandırıyordu.

18.yüzyıldan itibaren devletin kötü gidişini durdurmak için yapılan girişimler sonuç vermedi ve 19. Yüzyılda daha radikal reformlara girişildi. Ancak ne Tanzimat’ın batıcı çözümleri, ne de Abdülhamit’in baskıyla ülkeyi bir arada tutma girişimleri çöküşü durduramadı.

Artık Osmanlı Devleti devletlerarası rekabet sayesinde ayakta kalabiliyordu. Abdülhamit’in ilk yıllarında Sırbistan, Karadağ, Romanya Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazanmış; Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilmiş ve Bosna-Hersek Avusturya idaresine bırakılmıştı.

Abdülhamit devrinde bundan sonra da kayıplar devam edecek; Kıbrıs ve Mısır İngilizlerin, Teselya Yunanistan’ın, Tunus Fransızların eline geçecek, özerk Bulgaristan da 1887’de Doğru Rumeli’yi ilhak edecekti.

İkinci Meşrutiyetin ilanı da bir şey değiştirmedi ve Abdülhamit’in padişah olduğu, İttihatçıların dışarıdan hükümeti yönlendirmeyi tercih ettiği bir ortamda, Bulgaristan tam bağımsızlığını ilan ederken Yunanistan Girit’i ilhak etti. Avusturya da Bosna-Hersek’i topraklarına kattı.

Bu kayıpları Trablusgarp Savaşı ve Balkan Harbi izledi. Bu savaşlarla Libya, Ege adaları ve Avrupa Türkiye’si elden çıktı.

ÇÖKÜŞE DOĞRU

İttihatçılar yaşanan felaketler sonrasında Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girerek kaybedilen toprakları geri alabileceklerine inanıyorlardı. Ayrıca Almanlar ve İttihat ve Terakki yönetimi, savaşın başında Padişah Mehmet Reşad’ın cihat fetvası ile bütün Müslümanların İngiltere ve Fransa’ya karşı harekete geçeceği ve böylece zaferin kazanılacağı düşüncesindeydiler. Ancak “topyekûn bir Müslüman kitle isyanı” hiçbir zaman gerçekleşmedi.

İttihatçılara göre bu savaşla Mısır geri alınacak, Abdülhamit devrinde Ruslara bırakılan elviye-i selase kurtarılacak, Balkan topraklarının bir kısmı geri alınacak, hatta “Turan devleti” kurulabilecekti.

Osmanlı Devleti savaş esnasında Makedonya, Romanya, Galiçya’dan İran içleri ve Kafkasya’ya, Hicaz ve Yemen’den Filistin ve Kanal’a kadar çok farklı cephelerde savaştı. Balkan Harbinde bir ayda dağılan Osmanlı ordusu her türlü olumsuzluğa rağmen dört yıl boyunca mücadele etti.

Savaşta Çanakkale, Kut muharebeleri, 1918 yılında 3. Ordu’nun ileri harekâtı ve Azerbaycan harekâtı gibi başarılar da kazanıldı.

ALMANLAR YENİLDİĞİ İÇİN YENİK SAYILMADIK

Kazanılan başarılara karşılık Kafkas cephesinde Sarıkamış’la başlayan felaketler zinciri Rus ilerleyişinin Erzincan’a kadar sürmesiyle devam etti. Bu bölgede Osmanlı’nın imdadına 1917’de yaşanan Bolşevik İhtilali yetişti.

Kut zaferine rağmen İngilizler, Irak cephesinde Bağdat’ı ele geçirerek Musul önlerine kadar geldiler. Hicaz’da Şerif Hüseyin’le yapılan mücadele, sadece Medine ve Medine-Şam demiryolunu elde tutma stratejisine dönüştü.

Cemal Paşa’nın iki Kanal harekâtı da başarısızlıkla sonuçlandığı gibi İngilizler Filistin’de de büyük zaferler kazandılar. Kudüs kaybedildi ve bir süre sonra İngiliz kuvvetleri Şam’a girdiler.

Bölgedeki dört Osmanlı ordusundan geriye, perişan durumdaki Yıldırım Grubu kalmıştı ve M. Kemal Paşa bu kuvvetleri imha olmamak için Halep’in kuzeyine çekti.

Osmanlı ordusu 1917’den itibaren büyük bir hezimet yaşamış, özellikle Arapların yoğun olduğu yerler çok mücadele etme imkânı bulamadan kaybedilmişti. Artık gündem, savaştan çekilmek ve teslim olmaktı.

Görüldüğü gibi “Almanya yenildiği için biz de yenik sayıldık” sözü sadece bir efsaneden ibarettir ve Osmanlı orduları hemen her cephede büyük bozgunlar yaşamışlardır.

DAMAT’TAN MEDET UMMAK

İttihat ve Terakki hükümetinin 1917’den itibaren savaşın kaybedileceğini öngördüğü ve buna göre strateji geliştirerek elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’yu korumaya yöneldiği anlaşılmaktadır.

1918 yılında yaşanan hezimetler, ateşkesin gerekli olduğu kanaatini güçlendirmiş ve Sadrazam Talat Paşa Almanya’ya giderek görüşmeler yapmıştı. Talat Paşa’nın geri dönüşünde Bulgaristan 29 Eylül 1918’de Selanik Mütarekesi ile savaştan çekildi. Bunun anlamı, İstanbul-Berlin bağlantısının kopması demekti ve artık ateşkes sırası Osmanlı Devleti’ne gelmişti.

Osmanlı Devleti ateşkes için ABD başta olmak üzere çeşitli devletlere başvurdu. Bu sırada Talat Paşa Hükümeti istifa etmiş ve yeni hükümet Mareşal A. İzzet Paşa tarafından kurulmuştu. İttihatçı liderler ülkeyi terk etmişler, yenilginin ağır faturasını yeni hükümete bırakmışlardı.

Bu sırada Kut zaferinde teslim alınan ve Büyükada’da yaşayan İngiliz General Townsend’ın aracılığıyla İngilizlerle bağlantı kuruldu ve Londra hükümeti görüşmeler için Amiral Calthorpe’u görevlendirildi.

İstanbul’da ise heyetin belirlenmesi konusu büyük tartışmalara yol açtı. Padişah Vahdettin, eniştesi Damat Ferit Paşa’yı heyet başkanı yapmak istiyor ve İngilizlerle iyi bir antlaşma yapılabileceğini düşünüyordu. Padişah ancak İzzet Paşa’nın “aman efendim, bu adam bir çılgındır” sözleriyle ısrarından vazgeçirilebildi ve Rauf Bey (Orbay) başkan olarak görevlendirildi.

Bu aşamada Osmanlı heyetinin görüşmelere iyi hazırlanamadığı kesindir. Bir taraftan tecrübesizlik, diğer taraftan çaresizlik heyetin görüşmelerde silik kalmasına yol açmıştır.

VAY MAĞLUPLERİN HALİNE!

Osmanlı Devleti’nin aksine İngilizler, görüşmelere çok iyi hazırlanmışlardı. Müttefiklerinin onayını almışlar ve Boğazlara yönelik olan dört maddenin kabulünü asıl hedef olarak belirlemişler, diğer maddelerde değişiklik yapılabileceğine karar vermişlerdi.

Amiral Calthorpe görüşmelerde başarılı bir strateji izlemiş ve maddeleri birer birer gündeme getirerek Osmanlı heyetinin itirazlarını azaltmaya çalışmıştı. Osmanlı heyetinin ise İstanbul’u ve padişaha korumayı asıl hedef olarak belirlemesi, diğer önemli maddelerin geri planda kalmasına yol açmıştır.

Bir taraftan Calthorpe’un tehditlerinin diğer taraftan kötü hava şartlarından dolayı İstanbul’la telgraf bağlantısında yaşanan sıkıntıların, Osmanlı heyetinin moralini iyice bozduğu anlaşılmaktadır.

Heyet, İngiliz tekliflerini çok az değişikliklerle kabul etmiş ve böylece Boğazlar ve Toros tünelleri işgale açık hale getirilmiş, Osmanlı ordusunun terhisi ve diğer cephelerdeki askerlerin teslim olması kararlaştırılmış, ulaşım ve haberleşme İtilaf devletlerinin kontrolüne bırakılmıştır.

Ateşkesin en önemli maddesi kuşkusuz 7. Maddedir ve “İtilaf devletleri güvenlikleri tehlikeye düştüğünde stratejik noktaları işgal edebileceklerdir“ gibi muğlak bir hükümle o zamana kadar işgale uğramayan yerler de işgale açık hale getirilmiştir.

Osmanlı heyetinin görüşmelerdeki kötü performansına en önemli örnek 24. Maddedir. Antlaşmada geçerli nüshanın İngilizce kopya olduğu belirtilmesine rağmen Türkçe nüshanın 24. Maddesinde “vilayat-ı sitte” ifadesi yer alırken İngilizce nüshada “Altı Ermeni Vilayeti” yazılmış ve Osmanlı heyeti bunu bile fark edememiştir.

DEVLET-İ EBED MÜDDETİN SONU

Mondros sonrasında hem Rauf Bey’in, hem de Vahdettin’in “iyimser” açıklamaları gerçeklerden ne kadar uzak olduklarını göstermektedir. Hâlbuki ateşkes sonucunda kısa zamanda işgaller başlayacak ve Osmanlı ülkesi “kontrol altında olan İstanbul” ve Orta Anadolu bozkırından ibaret kalacak, “Devlet-i Aliyye-i Ebed Müddet” tarihe karışacaktır.

Osmanlı Devleti’nin yüzyıllarca kullandığı bu kavram, Türkiye Cumhuriyeti’ne de intikal etmiştir. Bu durum Cumhuriyetin kurucularının da Osmanlı’nın “meşruiyet” aracını aynen miras aldıklarını ve “dünyadaki tek bağımsız Türk devleti” söylemiyle destekleyerek yeni kurulan devleti “kutsallaştırdıklarını” göstermektedir.

Bugün de AKP “kutsal devlet” söylemiyle hareket ederek “devletin bekası için” her türlü icraatını meşru hale getirmektedir.

Günümüzde ordunun tamamen siyasete bulaştırılması, yargının evrensel hukuk yerine tek parti emrine girmesi ve hatalar zincirinin bir sonucu olarak yaşanan ekonomik kriz, bu durumun en önemli göstergesidir. En son Tunceli’de iki askerin donarak şehit olması, devleti kutsallaştırıp insana değer vermeyen zihniyetin bir sonucu olarak görülmelidir.

Devletlerin üst üste hata yapma lüksü yoktur ve bu yönüyle Mondros Ateşkes Antlaşması, reel politiğe uygun davranmayan bir devletin “geçmişi ne kadar zaferlerle dolu olsa da“ yıkılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 31.10.2018 [TR724]

Nur topu gibi bir diktatörümüz daha oldu! [Naci Karadağ]

Felaket tellallığı değil derdim elbette. Ama biz kendi dünyamızda yuvarlanıp dururken bir ülke daha faşizme teslim oldu.

Havuzcu gevezelerin Erdoğan yalakalığı için üflediği gibi değil ama Ronald Inglehart ve Jean-Marie Guéhennogibi önemli beyinlerin kul yapısı her sistem gibi Demokrasi’nin de bir finale doğru gittiğine dair kafa yoruyorsa vardır bir gerçeklik payı. (BKZ) ve (BKZ)

Kaldı ki, kendimizden biliyoruz artık, toplumlar kendi elleriyle verebiliyorlar özgürlüklerini totaliter kimselere.

Demokrasi ve özgürlükler konusunda yüzümüzü döndüğümüz toplumlarda da ciddi bir evrilme ve yöneliş var. Batı demokrasilerinde otoriter popülist partilerin aldığı oyların ortalaması yüzde 15’lere ulaşıyor artık. Macaristan, Polonya ve ABD gibi ülkelerde iktidar bile oluyorlar, Hollanda, Danimarka, İsviçre, Avusturya ve Fransa’da ise iktidar ortağı adayları…

Kuzey Kore, Rusya, Azerbaycan, Arap ve Ortadoğu ülkeleri, Afrika’da irili ufaklı onlarca ülke, Suriye, Kolombiya ve bizimkisi…

Tablo hiç iç açıcı değil ve gidişat da iyi değil maalesef.

Geçtiğimiz hafta Brezilya’da seçimler yaşandı…

Brezilya’da düzenlenen başkanlık seçimlerini aşırı sağcı aday Jair Bolsonaro büyük bir oy farkıyla kazandı.

Seçimlerin ikinci turunda solcu İşçi Partisi’nin adayı Fernando Haddad’a karşı yarışan Bolsonaro, oyların yüzde 55’ini aldı. Haddad’ın oyları ise yüzde 45’te kaldı.

Ülkede yolsuzluğu bitirme ve suç oranını düşürme vaadiyle oy toplayan Bolsonaro, hem seçim kampanyası döneminde hem de siyasi kariyeri boyunca yaptığı açıklamalarla tartışmaların odağında olan bir isim.

Bolsonaro, siyasete yaklaşımı, Twitter’ı oldukça aktif kullanıyor olması ve savunduğu politikalar nedeniyle ABD Başkanı Donald Trump’a da benzetiliyor ve ‘Tropiklerin Trump’ı’ olarak da anılıyor.

Yüzde 55 gibi ciddi bir oy oranıyla başa geldi bu emekli Faşist asker.

Kafa bizim Ergenekoncuların aynı kafa.

Kenan Evren’in güncellenmiş hali adeta.

Faşist emekli yüzbaşı Jair Bolsonaro, hem seçim kampanyası döneminde hem de önceki siyasi kariyerinde sık sık yaptığı sert açıklamalarla gündeme gelmişti.

Herkeste bir korku olmakla beraber “Brezilya halkı kafayı peynir ekmekle yemedi” diyerek ihtimal de vermiyordu. Ama korktukları oldu.

(Bolsonaro taraftarlarının zafer sevinci bizim AKP takımına epey benziyor)

Bakın size BBC’den bu adamın yaptığı bazı konuşmaları derledim, görün dünya nasıl bir bela aldı başına!

“Diktatörlük döneminin hatası işkence edip öldürmemekti.”

– Haziran 2016’da Jovem Pan radyosuna verdiği röportajdan.

“Diktatörlük döneminde daha fazla insan öldürülmüş olsaydı ülke bugün çok daha iyi bir yerde olurdu.”

– Haziran 1999, Folha de Sao Paulo gazetesine verdiği röportajdan.

“Pinochet (1973’ten 1990’a kadar Şili’yi yöneten diktatör) daha fazla kişiyi öldürmeliydi.”

– 2 Aralık 1998, Veja dergisine verdiği röportajdan.

“Acre’de İşçi Partisi destekçilerini vuracağız.”

– 1 Eylül 2018, ülkenin Batı’sındaki Acre kentinde İşçi Partisi’nin bir toplantısı devam ederken söylediği sözler. Bolsonaro’nun kampanya iletişim departmanı bu sözlerin ardından ‘Her zamanki gibi sadece şaka yapıyordu’ demişti.

“Quilombola’ya (Afrika’dan getirilmiş olan kölelerin soyundan gelenlerin yaşadığı bir yerleşim yeri) gittim. En hafif Afrikalı torunu 80 kiloydu. Hiçbir şey yapmıyorlar. Üreme konusunda bile işe yaramıyorlar.”

– Eylül 2018, Rio de Janerio’da düzenlenen bir konferansta söylediği sözler.

“Siyahlara ne gibi bir tarihsel borcumuz varmış? Ben kimseyi köleleştirmedim. Portekizliler de Afrika’ya ayak bile basmadılar. Siyahları buraya köle olarak getirenler yine siyahlardı.”

– Haziran 2018, Roda Viva programındaki konuşmasından.

“Sana asla tecavüz etmezdim çünkü sen buna bile layık değilsin.”

– Kasım 2003, Kadın milletvekili Maria do Rosario’ya söylediği sözler.

“Metresler? Onlar da yasak mı?”

– Nisan 2005, Kamu kuruluşlarında nepotizmi yasaklayan bir yasa tasarısının görüşülmesi sırasında söylediği sözler.

Kendisini Brezilya’da sokakları yeniden güvenli hale getirecek Başkan adayı olarak tanımlayan Bolsonaro, ülkede güvenliği sağlamak için bireysel silahlanma önündeki engelleri azaltıcı adımlar atacağını söylemişti.

11 Ekim’de Rede TV televizyon kanalında konuşan Bolsonaro, “Erkek ya da kadın olsun, tüm dürüst vatandaşlar evlerinde silah bulundurmak istiyorlarsa belli kriterlere bağlı olarak bunu yapabilecek” demişti.

Kamuda israfı azaltmayı vadeden Bolsonaro, piyasa ekonomisine devlet müdahalesini de azaltma sözü vermişti ancak ağzından kaçırdığı bazı cümleler ile uygulamanın hiç de öyle olmayacağını gösteriyor. Ancak aşırı sağcı lider, zaman zaman ekonomi konusunda milliyetçi açıklamalar da yaptı. Mesela, ulusal çıkarlar açısından stratejik olarak görülen sektörlerin devlet kontrolünde kalması gerektiğini düşünüyor.

Bolsonaro bir Twitter mesajında “Bakanlık sayısını azaltacağız, kamunun elindeki çok sayıda tesisi ya kapatacağız ya da özelleştireceğiz” demişti.

Yeni diktatörün meslektaşlarından kendi karakterine yakın olanlarıyla epey sıkı-fıkı bir ilişki içinde olması bekleniyor. Başta Trump olmak üzere elbette.

Zaten politik anlayışları arasında (Her totaliter liderde olduğu gibi) büyük benzeşmeler var.

Bolsonaro’nun Trump’ın politikaları ile örtüşen bir diğer yaklaşımı ise Brezilya’nın İsrail’deki büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımak istiyor oluşu.

Ayrıca Brezilya’daki Filistin büyükelçiliğini de kapatmak istediğini de söylüyor ve “Filistin bir ülke mi? Filistin bir ülke değil. O zaman burada bir büyükelçiliğinin de olmaması gerekir” diyor.

Filistin yönetimi 2016’da Brezilya’nın başkenti Brasilia’da bir büyükelçilik açmıştı.

Bolsonaro başkan seçilmesi durumunda ilk resmi yurtdışı ziyaretini İsrail’e yapacağını da söylemişti.

Yahudi ya da İslam nefreti üzerinden popülist siyaset her diktatörün öncelikli tercihlerinden biri. Ancak yan yana gelince nefret sopalarını saklamak gibi bir ustalıkları da oluyor bunların.

Allah Brezilya başta olmak üzere tüm Dünya halklarının yardımcısı olsun!

[Naci Karadağ] 31.10.2018 [TR724]

Zenginimiz bedel öder, şehidimiz buzdandır [Levent Kenez]

Acı olan şu ki, Tunceli’de şehit olan askerler eğer donmamış olsalardı şu an onlarla ilgili herhangi bir şey konuşuyor olmayacaktık. “Tunceli kırsalında çıkan çatışmada iki asker şehit oldu, kaçan teröristlerin yakalanması için bölgede güvenlik güçleri geniş çaplı operasyonlara devam ediyor”. Bu kadar. Yazılmış olmak için yazılan sadece yer ve  isimlerin değiştiği taziye mesajları arasında kaybolup gidecekti olay. Elbette yine öyle olacak. Ateş düştüğü yeri yakacak. Çoktandır şehit haberleri maç skoru ile magazin haberi arasında timeline’da bir satır, televizyonda kayıp giden bir altyazı. Eğer iktidarın yiyeceği rant varsa en duygusal haliyle gözü yaşlı hikayeler, olay kapatılsın isteniyorsa ara ki bulasın haberleri.

Farklı seslerin çıktığı tek yer olan sosyal medyada da tepkiler olayın donma ayrıntısı üzerine. Neden öldüklerinden ziyade nasıl öldükleri mesele. O kadar kanıksanmış ki ölmek… Ölmeye itiraz yok, itiraz donarak ölmeye.

Dün grup toplantılarında konu gündeme geldi. Erdoğan tahmin edildiği gibi şehadetten girdi, dinsiz Kemal’den devam etti, CHP camileri ahıra çevirdi kısmını bu kez okumadan bitirdi. Her zamanki mide bulandırıcı üslup ve ajitasyonuyla. Şehit olduktan sonra ha donmuş ha vurulmuş ha yakılmış ne önemi vardı. Başkasının evlatları üzerinden güzelleme yapmak ne güzel ya. “Bakan açıkladı nasıl öldüklerini” diyor. En dehşet kısım da orası. Açıklama dediği “Hava bozdu, helikopterler gidemedi, Allah rahmet eylesin”…Kılıçdaroğlu’nun da herhangi bir samimiyeti olduğunu sanmıyorum.

Soruşturma açılmış. Bir kaç subayın, astsubayın siciline malolacak o kadar. Erler bilmese, tanıklar olmasa belki donarak öldüklerini bile hiç bilemeyecektik. Yok başkaları da varmış ama onlar donmadığına göre çocuklar mı acaba narinmiş! Mersinli olduklarına göre soğuğa alışkın mı değillermiş! Neredeyse ölenlere çıkacak fatura. Belki öyle bile olur. Pilot öldüyse raporun pilotaj hatası çıkması gibi. Acaba bu kaçıncı donma olayı bu kirli savaşta hiç duymadığımız.

Bu olay üzerine bir üst düzey istifa olacağını zerre aklına getiren var mı? Tabii ki yok. Kim istifa etsin? Kendi ülkesinin sınırları içerisinde bir ordunun personelini dağda dondurarak kaybetmesi medeni bir ülkede istifa silsilesi getirecek, günlerce manşetlerden, haber bültenlerinden düşmeyecek bir olay. Hadi diyelim kimsenin bu çatışmalara, savaşa prensipte bir itirazı yok; düşünsene, oğlunu askere gönderiyorsun yakıyorlar, dağda donduruyorlar, tenekeden araçla havaya uçuruyorlar, 1-2 ay kıytırık eğitimle eline silah verip ölmeye ve öldürmeye yolluyorlar ve bu 40 yıldır devam ediyor. Ve kimse isyan edemiyor. Sana “Vatan sağolsun” dedirtene kadar başka zaman kapının önünden geçmeyecek sıralı protokol evine hücum ediyor. Tabutuna kolunu koyuyor sesini çıkaramıyorsun. Geride kalanlara tutulmayacak sözler, maddi-manevi vaatler. Bu şerbet bu kadar lezzetli ve değerliyse neden sadece fakirlerin ve kimsesizlerin çocukları içiyor yıllardır öğrenemedik. En artist milliyetçi, sorsan vatana-millete canı feda olacak tosun bedelli kuyruğunda. Bir defasında İzmir’de kahraman bir anne ‘vatan sağolsun’ demiyorum dedi vatan haini ilan edeceklerdi. Kardeşinin ölümüne isyan eden, “Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonuna kadar savaş diyor? Saraylarda 30 tane korumayla gezip zırhlı arabalara binip ‘Şehit olmak istiyorum’ diye bir şey yok” diye bağıran yarbaya o gün dokunamamışlardı, 15 Temmuz bahanesi ile ordudan attılar. Hukuk mezunuymuş şimdi avukatlık dahi yaptırmıyorlar.

Seçim sonuçlarının masada belirlendiği, bunu bilmesine rağmen sesini çıkaramayan muhalefetin bu kadar boş, işlevsiz olduğu hatta önemli kısmının mevcut durumdan epey hoşnut olduğu yerde her trajik olayı Saray’daki ihtişam ve israfla kıyaslamanın da bir anlamı kaldı mı bilmiyorum. Skandallar yaşanmasa da bir diktatör var başımızda, ailesi ve suç örgütü ile birlikte ülkeyi idare ediyor. Ülkenin kaynaklarını emiyor. Servetlerine servet katıyor. Ve şüpheniz olmasın yaygın kanaatin aksine AKP’ye oy veren kesimin ezici çoğunluğu herşeyi biliyor. Bunu bir sonraki yazı konusu yapalım.

Hepimiz defalarca şahit olduk ve biliyoruz ki mesele insan hayatının bir öneminin olmaması. Bu, dün de böyleydi, bugün daha acı bir şekilde geçerli. Sadece çatışmalar için geçerli değil bu. İş cinayetlerinde de böyle, trafikte de böyle. 1 ölümde kıyamet kopmayınca diğer ölümler sadece istatistik oluyor. Bize de neden dondular demek kalıyor.

[Levent Kenez] 31.10.2018 [TR724]

Real Madrid, amatörlüğün bedelini ağır ödedi [Hasan Cücük]

Futbol sezonu bitmiş, tüm gözler Rusya’da yapılacak Dünya Kupası’na çevrilmişti. Futbolun bir anlamda kısa bir mola yaşadığı günlerdi. Molayı bozan Real Madrid teknik patronu Zinedine Zidane’ınn ani bir kararla görevinden istifa etmesi oldu. Dünyanın bir numaralı kulübü teknik adamsız kalacak değildi. Nitekim kısa sürede yeni isim belli oldu. Ama bu isim bir heyecan dalgası yerine kaosa sebebiyet veriyordu.

İspanya milli takımı 2008’den itibaren futbola damgasını vurmuştu. Euro 2008’de başlayan altın süreç 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 ile devam etmişti. Üst üste 3 büyük turnuvada şampiyon olarak adını tarihe yazdıran İspanyollar için 2014 Dünya Kupası tam bir kabus olmuştu. Son şampiyon ünvanıyla geldikleri Brezilya 2014’te gruptan çıkamayıp, hüsranın adresi olmuştu. Euro 2026’yı telafi olarak gören İspanyollar, ikinci turda İtalya’ya elenip evine dönmüştü. Üst üste iki turnuvada yaşanan hüsranın telafi adresi olarak Rusya 2018 görülüyordu.

2018 Dünya Kupası yolunda İtalya ile aynı gruba düşen İspanya kelimenin tek anlamıyla adeta şov yapıyordu. Grupta oynadığı 10 maçın 9’unu kazanıp, birinde berabere kalarak ikinci İtalya’nın 5 puan önünde adını Rusya’da mücadele edecek 32 ülke arasına yazdırıyordu. İspanya’nın parmak ısırtan bir performansı vardı. 36 gol atıp, kalesinde sadece 3 gol görmüştü. Brezilya’daki hüsranın hesabını kesmeye gelen bir İspanya vardı. Takımın dümeninde ise Julen Lopetegui vardı.

İspanya, Dünya Kupası’nda Portekiz, İran ve Fas’ın yer aldığı B Grubu’na düşerken, Avrupa şampiyonu Portekiz’le birlikte grubun mutlak favorisiydi. Kafalarda cevap arayan soru, grupta hangi ülkenin birinci olacağıydı. Herkes 15 Haziran’da oynanacak gruptaki Portekiz – İspanya maçına kilitlenmişti.

Takvim yaprakları 31 Mayıs’ı gösterirken, Real Madrid Başkanı Florentino Perez ve teknik direktör Zinedine Zidane basının karşısına geçiyordu. Sadece 5 gün önce Zidane yönetimindeki Real Madrid bir tarih yazıp, üst üste 3. kez Şampiyonlar Ligi kupasını kazanmıştı. Real Madrid, Zidane ile çıktığı finalleri kaybetmeme geleneğini sürdürüyordu. Bu zaferden 5 gün sonra düzenlenen basın toplantısının özel bir anlamı olmalıydı? Bunun cevabı basın toplantısının daha ilk dakikalarında alınıyordu. Zidane, ’Görevimden ayrılıyorum’ diyordu. Başkan Perez ise, ’Bu habere hazırlıklı değildim’ deyip yaşadığı şoku ifade ediyordu.

Zidane defterini kapatan Real Madrid yeni teknik direktör arayışına giriyordu. Piyasada dolaşan isim çoktu ama her teknik adamda Real Madrid’i çalıştıramazdı. Hele 2,5 yıla 3’ü Şampiyonlar Ligi ve biri La Liga şampiyonluğu olmak üzere 9 kupa sığdıran Zidane’nin yerini doldurmak o kadar kolay değildi. Ama takımda hocasız kalamazdı.

Takvim yaprakları 12 Haziran’ı gösterdiğinde Real Madrid 3 yıllığına anlaştığı yeni teknik direktörünün adını açıklıyordu. Bu isim İspanya ile Rusya’da bulunan Julen Lopetegui idi. 2 yıldır İspanya Milli Takımı’nın teknik direktörlüğünü yapan Lopetegui, Real Madrid’e 2018 Dünya Kupası’nın ardından katılacaktı. Bu açıklama şok etkisi yapıyordu. İspanya’nın Dünya Kupası’ndaki ilk maçını oynamasına sadece 3 gün vardı. Real Madrid, Lopetegui ile anlaştığını kupa sonrası ilan edebilirdi. Real Madrid’in bu kararına İspanya Futbol Federasyonu’nun tavrı oldukça sert oluyordu. İspanya’yı finallere taşıyan Lopetegui’nin biletini 13 Haziran’da kesip, takımı Fernando Hiero’ya teslim ediyordu. Lopetegui’siz İspanya gruptan lider çıkıyordu ama ikinci turda ev sahibi Rusya’ya elenip, evine dönüyordu. Hezimetin sorumluları ise, Real Madrid ve Julen Lopetegui gösteriliyordu.

Zidane’nin koltuğunu doldurmak için göreve gelen Lopetegui, daha koltuğu oturmadan eleştiri oklarının hedefi oluyordu. Real Madrid’in büyük strateji ve iletişim hatası Lopetegui’nin zor olan işini daha da zorlaştırıyordu. Bütün bunların üstüne bir de Criatioano Ronaldo’nun satılması ekleniyordu. Sancılı başlayan Real Madrid dönemi Lopetegui’nin ömrünü fazla tutmadı. La Liga’da çıktığı 10 maç sonunda 14 puan toplayan Real Madrid, son 5 maçında sadece bir beraberlik alıp, 4 kez sahadan mağlup ayrıldı. El Clasico’da Barcelona karşısında alınan 5-1’lik hezimet Lopetegui’nin biletini kestirdi. İlk düğmenin yanlış iliklenmesinin bedelini hem kulüp hem de teknik adam ödemiş oldu.

[Hasan Cücük] 31.10.2018 [TR724]

Bir intihar eylemcisi olarak Melih Gökçek [Bülent Korucu]

Kuralsız ve ilkesiz ortamda siyasi analiz yapmanın anlamsız ve sonuçsuz  bir uğraş olduğunu bilecek kadar kötü tecrübem var. O yüzden bu başlığın altında siyasi analiz okumayı bekleyenler yanıldığını birazdan farkedecek. Takip ettiğim ve tanıdığım kadarıyla adı geçenlerin mevcut ve muhtemel tepkilerini kayıtlara geçirmekle yetineceğim.

Siyaset arenasında -eskilerin tabiriyle- yaprak kımıldamıyor. Onun için Ankara eski Belediye Başkanı Melih Gökçek’in odağında yer aldığı anlık esintilere fırtına muamelesi çekiliyor. Gökçek ve muhatapları nehrin karşı yakasından birbirine laf atıp peşrev çeken pehlivanlar gibi. İki taraf da sonuç alıcı hamlelerden kaçınıyor. Bu tavrı bir Soğuk Savaş terimi ile izah edebiliriz: Dehşet Dengesi. İronik biçimce yeni bir dünya savaşının önündeki engel, NATO ve Sovyet bloklarının elindeki nükleer silahlardı. Birbirini, hatta dünyayı yok etme gücü barışın teminatıydı! Cumhurbaşkanı Erdoğan vekalet verdikleri üzerinden yoklama ve taciz atışları yapıyor; Gökçek de bunlara aynı oranda ve elindeki bombaları hatırlatarak cevap veriyor.

Halefi yeni başkan Mustafa Tuna’nın katıldığı bir programda hafriyat gelirinin aylık 30 bin TL iken, belediyeye devrolduktan sonra ortalama 15 milyon TL’ye yükseldiğini açıklaması ilk salvoydu. Gökçek, sosyal medya üzerinden ‘Mustafa Tuna bana hırsız demiş…’ diye başlayan uzun bir cevap verdi. “Yazdıklarım sadece nefs-i müdafaa. İnan partime zarar vermeyeceğime inansam, seni insan yüzüne çıkamaz hale getiririm” cümlesiyle noktayı koydu. Tuna geri adım atar gibi yaptı ama atı alan Üsküdar’ı geçti.

Yeni kapışma sahası Gökçek’in MHP’den adaylık ihtimali. MHP kaynakları, Gökçek’in Ankara’dan aday yapılabileceğini sızdırdı. MHP lideri Devlet Bahçeli bırakın yalanlamayı üstüne ‘Onur duyarız’ minvalinde açıklama yaptı. Karşılıklı jestler devam ederken, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, bu konudaki soruya “Melih Gökçek’in görevden alınması iş olsun diye istenmedi” cevabını verdi. Bu sözlere Gökçek’ten sert ve Tuna’ya benzer bir cevap geldi. Gökçek, “Davama zarar vermemek için susmaya devam ediyorum. Hadi yiğitsen devam et. Sabrımı taşırma. Vallahi tozunu atarım” diyerek tehditlerini tekrar etti.

Son dakikada kerhen aday yapıldığı süreçlerle de birleştirdiğimde Gökçek gözümün önünde şöyle beliriyor: üzerine bomba düzeneği sarmış, pimi eline almış bir intihar bombacısı. Ve belli aralıklarla aynı cümleyi tekrarlıyor; “belki ben ölürüm ama sizin de tozunuzu atarım.”

Dehşet dengesinin farkında olan Erdoğan, kontrollü gerginliği tercih ediyor. Tartışmalardan sonra Gökçek’i arayarak ‘beraber geldik, beraber gideriz’ dediği rivayet ediliyor. Erdoğan’ın yegane korkusu Gökçek’in bireysel hırsları değil. Sırtını dayadığı derin yapının yeni ortak bulmasından endişe ediyor. Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman’ın sondan önceki iki yazısını tekrar okumakta fayda var. http://www.tr724.com/derin-yapi-kendi-guc-alanini-mi-test-ediyor-derin-devlet-2/ . Erdoğan etkisiz eleman ya da basit bir maşa değil ancak ağırlıklı olarak ortaklarının ajandası hüküm sürüyor. Ve onlar aralarda asıl patronu hatırlatmaya çalışıyor. Danıştay’ın Türklük andı herhalde böyle bir adım. Erdoğan, ne olduğunu anlamak için birkaç gün bekledi ve ona göre tepki verdi. Şimdi her zamanki gibi kontra atakla üste çıkmaya çalışıyor. Hem tabanına öcünün dirilme ihtimalini gösterip konsolide ediyor, hem de mahkeme kararlarının pek de matah bir şey olmayacağını gösteriyor.

Gökçek, her kritik dönemeçte derin devlete kendini beğendirmeye uğraştı. AKP kurulurken ve kapatma davası sırasındaki yoğun temaslarını en iyi Erdoğan biliyor. Asıl endişesi mavi boncuğun Gökçek’e geçmesi. Ama dere geçilirken at değiştirilmesi mümkün görünmüyor. Uyarı atışlarını, koalisyonun gerçekten bittiğini sanma riski var. MHP’li Cemal Enginyurt’un asfalta bıraktığı fren izi hepimize ders olmalı.

Benim asıl merak ettiğim konu şu; Erdoğan acaba derin yapıyla dehşet dengesini kurabildi mi, kendini emniyete alacak yığınağı yapabildi mi? Onların elleri her açıdan güçlü, tek başına 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları bile yeter. Sadece cemaat değil, organik solcular, Kürtler ve gerçek liberallerin tasfiye edilmesinin normal sonucu Erdoğan’ın alternatifsiz kalışı. Kendi tabanında fazla karşılığı kalmayan, hatta ileri gidildi algısı oluşan ‘FETÖ’ sakızına dönüşü de bu yüzden. ‘Beni hâlâ kullanabilirsiniz, son kullanma tarihim gelmedi!’ mesajı veriyor bence.

[Bülent Korucu] 31.10.2018 [TR724]

Bu dalga bizi boğar! [Adem Yavuz Arslan]

Brezilya’nın yeni başkanı Jair Bolsonaro sadece ülkesinde değil dünyanın birçok yerinde gündem oldu.

‘Radikal fikirleri’ ve ‘pervasızlığı’ ile bilinen, bu yüzden de ‘Latin Trump’ olarak adlandırılan Bolsonaro’nun başkan seçilmesi tam anlamıyla küresel bir endişe kaynağına dönüştü.

Çünkü uzunca bir zamandır, özellikle de akademik çevrelerde devam eden ‘Demokrasi ölüyor mu ?’ tartışması Brezilya seçimleri ile yeni bir aşamaya geçti.

HUNTINGTON HAKLI MI ÇIKIYOR ?

Bilindiği gibi ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi ile bilinen Samuel Huntington demokratik süreçleri de ‘dalga’ metaforu ile açıklar. Ona göre demokrasi dalga gibidir, yükselir ve alçalır.

Huntington’un sınıflandırması ise şöyledir ;

1828 ile 1926 arası ilk ve uzun demokrasi dalgasıdır. Bu dönemde demokrasi yükselişe geçmiştir. ‘Karşı dalga’ ise 1926 ile 1942 arasındadır. 1943 ile 1962 arasında ikinci yükseliş dalgası yaşanmıştır.

1958-1974 ise yeni bir karşı dalganın yaşandığı dönemdir. Huntington’a göre üçüncü demokrasi dalgası 1974 Portekiz Karanfil Devrimi ile başlamıştır. İstatistiklere göre bu dönemde dünya genelinde demokrasi ile yönetilen ülke sayısı 46 iken 119’a yükselmiştir.

Freedom House verilerine göre 2006 ile birlikte demokrasi tüm dünyada duraklama ve hatta gerileme dönemine girdi. İstatistiklere göre 2006’den bu yana demokrasilerde bir artış yok. Arap Baharı ile ‘4.yükseliş dalgası mı ?’ tartışmaları başlamış fakat yaşananın bahar olmadığı görülünce tartışma tersine döndü.

Siyaset bilimcilere göre ‘salıncak devlet’ olarak kabul edilen -aralarında Türkiye’nin de bulunduğu- ülkelerde ciddi bir düşüş yaşanıyor. Dahası otoriter eğilimler büyük ve stratejik açıdan önemli ülkelerde derinleşmeye başladı.

Bu tabloyu daha da karamsar hale getiren ise başta ABD olmak üzere ‘köklü demokrasilerin’ giderek daha kötü performans sergilemesi.

‘LATİN TRUMP’ KÜRESEL ENDİŞE KAYNAĞI OLUYOR

Bu aşamada ‘demokrasi ölüyor mu?’ tartışmalarını alevlendiren Brezilya seçimlerine daha yakından bakmakta fayda var.

Bolsonaro son yıllarda ‘seçimlerle iş başına gelip hızla ülkelerini demokrasiden uzaklaştıran, yargı ve ifade özgürlüğünü rafa kaldıran, ‘check and balance’ diye bilinen kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakan, devlet imkanlarını sonuna kadar lehine kullanıp şaibeli seçimlerle kendine meşruiyet alanı açan popülist liderler’den.

Hatta ‘onların bir tık üstü’ denebilir.

Diğer popülist liderler gibi Bolsonaro’da ‘vatan-millet-sakarya’muhabbetini seviyor. Halkın korkularına oynamayı tercih ediyor. Mesela seçim kampanyası sırasında ‘Brezilya kimliğinin saldırı altında olduğunu’ savundu.

Azınlıklara, farklı din temsilcilerine ‘sıcak bakmıyor. Açıkça ‘benim gibi düşünmeyen herkes yabancı ve tehlikelidir’ diyor.

Hatta Brezilya’nın siyah kökenli vatandaşlarını ‘hayvanat bahçesine geri gönderilmesi gereken havyanlar’ olarak tanımlıyor. Ortadoğu kökenlileri ise ‘pislik tabakası’ olarak görüyor.

Bolsonaro herhangi bir şekilde muhalefeti kabul etmiyor.

Bunu da açıkça söylüyor. Nitekim kampanya sırasında rakibini ‘seçilince hapse attırmakla’ tehdit bile etti. Bir dönem Türkiye’de popüler olan ‘ya sev ya terk et’e benzer bir slogana sahip.

Doğrudan ‘beğenmiyorsanız ya cezaevine ya da yurt dışına gidin’ diyor.

Laiklikle problemli, ‘gayri Hıristiyan politikacı olamaz, burası bir Hıristiyan ülke’ şeklinde kampanya yürüttü. Azınlıkların da din değiştirmesi gerektiğini savundu.

Batı medyasında çok ses getiren ‘işkenceyi destekleyen açıklamaları’ ise Bolsonaro için rutin sayılıyor. Hatta Nazi Partisi’ne yeşil ışık yakıyor.

Bolsonaro’nun ‘radikal fikirleri’ bunlarla da sınırlı değil. Brezilya tarihinin en karanlık dönemlerinden olan 1964 darbesinin lideri Ustra’yı ‘ulusal kahraman’ olarak tanımlıyor. Hatta işkenceleri ile ünlü Ustra’nın ‘tek hatasının’ o dönemde ‘yeterince işkence etmemesi’ olduğunu savundu.

Diktatör Pinochet’i öven demeçler verirken çocuklarını arayan kayıp yakınları için “sadece köpekler sağda solda kemik arar” bile diyebildi.

Eğer ‘yok artık , bu kadarda olmaz’ diyenlerdenseniz daha bitmedi.

Bolsonaro ‘yargısız infaz’ taraftarı.

‘Suçluların görüldüğü yerde öldürülmesini’ savunuyor. Seçim kampanyası sırasında polisin silahlarını güçlendireceğini açıklamıştı.

Kadınlara karşı söylemleri de ülkedeki kadınların büyük tepkisini çekiyor. Mesela Brezilya İnsan Hakları Bakanından Maria Do Rosario’dan bahsederken ‘tecavüzü hak etmeyecek kadar çirkin’ dedi.

Brezilya’nın yeni başkanının eşcinsellerle ilgili de hayli ilginç değerlendirmeleri var.

Örnekleri uzatmak mümkün. Normal şartlarda bu lafları edebilen , iktidara gelirse bunları yapacağını vaad eden birinin Brezilya gibi bir ülkede yüzde 55 oy almaması gerekirdi.

Fakat oldu.

Tıpkı Trump’ın seçilmesinin beklenmemesi gibi. Bu arada hemen hatırlatalım, Bolsonaro’yu hemen arayıp tebrik eden lider Trump oldu. Trump, Bolsonaro ile ‘çok iyi çalışacağını’ açıkladı.

ALTERNATİF ‘OTORİTER MODERNLİK’ Mİ ?

Peki ama ne oluyor ? Bolsonaro gibi bir siyasetçinin seçimi kazanması ‘demokrasi ölüyor’ tezini teyit mi ediyor ?

Huntington’un ‘dalga’ metaforu doğruysa biz yeniden ‘otoriter bir dalga’ ile karşı karşıya mıyız ?

Bu ve benzeri sorular uzunca bir zamandır siyaset bilimi uzmanlarınca tartışılıyor. ‘Demokrasinin ölümü’ temalı sayısız kitap ve bilimsel makale yayınlandı.

Öne çıkan değerlendirmelerden kısa bir özet yapacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor ;

Demokrasi 1930’lardan bu yana en büyük krizini yaşıyor. Popülizm ve otoriterlik yükseliyor, ‘demokrasi ile otoriterlik’ arasında ‘melez bir sistem’ giderek yayılıyor ve demokrasiye inanç her geçen gün azalıyor.

Bazıları bu durumu Huntington gibi ‘tersine dalga’ olarak tanımlarken bazı akademisyenler daha da karamsarlar ve ‘demokrasi çağının sonunun geldiğini’ iddia ediyorlar.

Aslına bakılırsa endişeler yersiz değil. Zira yükselen popülizm düne kadar demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile populist liderleri iktidara taşıyor.

Kuvvetler ayrılığı dengesi bozulması, yürütmenin ‘başkanlaşması’, yargı ve bürokrasinin siyasallaşması, demokrasiye ‘yatay katılım kanallarının’ kapanması, basın ve ifade özgürlüğünün saldırı altında olması demokrasi tarihindeki en kapsamlı gerilemelerden birinin yaşandığı tezini destekliyor.

Endişeyi büyüten verilerden birisi de ‘demokrasi ile iktisadi gelişme arasındaki ilişki’ tezinin çökmesi. Siyaset teorisyenlerine göre ‘otoriter ülkeler ekonomik büyüme ile demokrasiye evrilir’. Fakat Freedom House kıstaslarına göre ‘özgür olmayan’ ülkelerin dünya gelirinden aldığı pay 1990’da yüzde 12 iken bu rakam 2018 itibariyle yüzde 33’e çıktı.

Projeksiyonlar yakın gelecekte bu rakamın yüzde 50’ye ulaşacağını öngörüyor. Yani ülkeler hem zenginleşip hem otoriter rejimlerle yaşayabiliyorlar.

‘MELEZ DEMOKRASİLER’ YÜKSELİYOR 

Siyaset bilimi teorisyenlerine göre melez bir model olarak ‘rekabetçi otoriter’ rejimler yükseliyor.

Türkiye örneğinde olduğu gibi; bu ülkelerde seçimler var, bir den fazla parti seçime giriyor ve bu yüzden ‘demokrasi’ olarak kabul ediliyorlar.

Ancak özgürlükler, hukukun üstünlüğü, rekabet ve katılım eşitliğinin olmaması, basın ve ifade özgürlüğünün sağlanamaması noktasında ‘otoriter’ rejimlerin özelliklerini gösteriyorlar.

İstatistikler bu yeni ‘melez rejim’in giderek yükseldiğini teyit ediyor.

Ürkütücü olan ise birbirine paralel süreçlerin yaşanıyor olması. Bir yandan otoriter rejimler güç kazanır, saygınlık görürken öbür taraftan ‘demokrasi’nin günümüz sorunlarına yeterince cevap veremediği fikri yaygınlaşıyor.

DALGA TERSİNE DÖNER Mİ ?

Huntington’un dalga teorisiyle toparlayacak olursak.

Veriler hiç parlak değil. Dünyanın her yerinde popülist liderler iktidara geliyor. Otoriter liderler adım adım demokratik değerleri aşındırıyorlar ve demokrasiye olan inanç her geçen gün azalıyor.

Bu trendin doğal sonucu olarak da özgürlük alanları daralıyor.

Dahası, Çin ve Rusya’nın başını çektiği ülkeler çok etkili bir şekilde rejim ihracı yapıyorlar. Bu tredi daha da tehlikeli hale getiren Trump’ın başkanlığı.

Hem siyasi hem ekonomi politikaları ile yükselen otoriter dalgaya gaz veren bir lider Trump.

Trump öyle laflar ediyor, öyle icraatlara imza atıyor ki, ABD’nin çıkıp başka bir ülkeye tavsiye de bulunma imkanı artık yok. Hatta Trump yargı ve basın özgürlüğü gibi demokrasinin olmazsa olmazı kurumları yıpratarak yükselen otoriter dalgaya destek veriyor.

Sonuç itibariyle; tablo pek parlak değil. Dünya da yükselen dalga demokratları, azınlıkları, fikir insanlarını ve dini grupları tehdit eder hale geliyor.

Bu yükselen dalga iktidarlara biat etmeyen herkesi boğacak gibi.

[Adem Yavuz Arslan] 31.10.2018 [TR724]

Almanya mektubu [Abdullah Gök]

Tam 57 yıl önce, 31 Ekim 1961‘de imzalanan anlaşmayla başlamıştı Türklerin Almanya‘ya olan büyük göçü. Birkaç yıl çalışıp, memleketlerinde tarla ve traktör alma niyetiyle, sevdiklerini, yaşadıkları toprakları, tanıdığı insanları ve her şeyi geride bırakıp, ucuz işgücü olarak Almanya‘ya gelmişlerdi. Sirkeci Garı‘ndan yola çıkıp, misafir işçi olarak Almanya‘ya, Münih‘te ilk defa ayak bastıkları on bir nolu perona, kendi hafif fakat gam yükü ağır bavullarla umudu,hasreti, özlemi taşımışlardı. Kaderlerinde ya gurbetçi olup bantlara sesini kaydedip, özlemlerini memlekete göndermek vardı, ya da geride kalan olup, yol gözleyip, hasretle selam beklemek. Gurbet, zaman ve mekan çizgisinde garipliğin en uç noktasını hissettiriyor olmalıydı ki, kızının mektupta çizdiği ayakkabıyı, dönmesine sekiz ay olmasına rağmen bir saat içinde aldırabiliyordu bir gurbetçi babaya. Dönmek için yola çıkmışlardı ama yolun sonunda gurbetin vatan olması vardı.

Kısa sürede binlerce gurbetçinin büyük umutlarla yola çıkmasından yıllar önce “Bir zaman ehli dünya beni herşeyden tecrit ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düştüm (1)” diyen üstadın da yine bir zulüm deryası olan Rusya‘dan firar etmesiyle düşmüştü yolu Almanya’ya (2).  Gurbeti ve ayrılıkları anlatırken, “Firaklardan gelen feryatlar, aşkı bekâdan gelen ağlamaların tercümanı hükmündedir.(3)” diyen Bediüzzaman, iki ay kadar burada kalıp, üç parçalı İsviçre‘nin ahvalini merak etmiş, birlik beraberlik felsefelerini yerinde tetkik ederek Osmanlı‘nın birlik ve beraberliğini muhafaza etmesini ve yıkılmamasının çarelerini aramıştı.

Efendimiz’e (as) hitaben “Seninle aynı asır ve zaman diliminde yaşayamadığımdan dolayı üzüntülüyüm.(4)” diyen  meşhur düşünür ve hükümdarın ülkesi olan bahtiyar Almanya, üstadın Mektubat’ta ” İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sedasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.(5)” sözleriyle anlattığı  duruma düşüp, dünyanın dört bir yanından, zulüm ateşinden kaçanlar için günümüzde bir kez daha serin bir gölgelik olmuştu.

Öz yurdundan sürgün edilmişlerin kimi orta asya steplerinde öğretmendi, kimi yıllarca  emek verdiği halde bir çırpıda işinden atılan memur, kimi efendimiz hicretteyken, Mekke‘deki evini satan amcasinin oğlu Âkil‘in(6) yaptığı gibi malına mülküne el konulan esnaftı…Hepsinin ortak bir hikayesi ve ulvi bir hedefi vardı.  Dinlerinin izzetini koruma adına, nefislerine gem vurup, mülteci kamplarında yaşamayı onur sayıyor, yemek kuyruklarında bekleyip, verilen harçlıkla geçiniyorlardı. Esas musibetin dine gelen musibetler olduğunu bildikleri için önceleri nispeten rahat ve büyük mekanlarda yaşamış olsalar da, hedefleri ve idealleri arza sığmayanlar, kamp odalarından küçücük bir mekana sığabilmişti. Zalimi alkışlayarak elde edecekleri dünyalıkları geri teperek, mütevazi  sofralarda kurulan kuru lokmalara razı olmuşlardı. Gidecek bir evleri bile kalmamıştı tıpkı gidecek evi kalmayanlardan olan Hazreti İbrahim gibi. Hazreti Musa su ile sınanmıştı, Hazreti İbrahim ateşle… Alevler arasına atılırken, içinde neşet ettiği toplumdan hiçbir itiraz sesi yükselmemişti ve Hz İbrahim gibi sürgün edilmişlerin  nasibine de  “O yerlerin sahibi”ne iltica ederek yola koyulmak düşmüştü.

Gurbetin yalnız adının değil aslının da sinelere işlediği günlerde  “Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım kimselerdir, ne kadar  az da olsalar manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.(7)” diye tarif edilen ölçüyü son nefesine kadar yakalamaya çalışan birinin yolu daha düşmüştü bahtiyar Almanya‘ya. Bartın‘da saygın bir iş adamıyken, Bediuzzaman‘ın Divani Harbi Örfi‘de: “Şeriatın yüzde doksan dokuzu ahlaktır, fazilettir, ahirettir, ibadettir, ancak yüzde biri siyasettir.(8)” sözünden bihaber kişilerin zulmünden hissesini alıp, imanının gereği olarak Rabbinden başkasının önünde  eğilmemek için önce Ruanda‘ya hicret eden sonra tedavi için geldiği Almanya‘da, son nefesini verirken bile “Hizmetler Dûr olmasın” diyen Birol Dikyurt da, bir gurbet şehrinde, bir gurbet hastanesinde, son nefesini  vermiş, hakka yürürken mezarı da  yine  bir gurbet şehrinde eşilmişti.

Efendimizin, zulme rıza göstermeyen bir hükümdar olması sebebiyle gidilmesini tavsiye ettiği  Habeşistan‘ın hükümdarı olan Necaşi‘nin babası, taht mücadelesi sırasında öldürülmüştü bu sebeple çocukluk yıllarını, sürgünde, Bedir civarında, araplar arasinda çobanlık yaparak geçirmişti hükümdar Necaşi(9). Sahip olduğu  engin ahlâk ve vicdan sayesinde, topraklarına doğru yapılan kutlu göçte, sahip çıktığı muhacirler gibi, çağın muhacirleri de asırlar sonra yine bir zalime boyun eğmedikleri için, kimi zaman sürgün edildikleri memleketlerinde, kimi zaman da yanlarında getiremedikleri için başka gurbet ellerde, Rablerine emanet ederek, sevdiklerinden ayrılıp çıkmışlardı bu yolculuğa. Yüreğinin yarısını  medreseyi yusufiyede bırakanlar da vardı, parmaklıklar ardındaki eşine selam gönderirken, sıkıntı vermesinler diye “benden de selam söyleyin ama ismimi söylemeyin” diyenler de, elinde duadan ve kırık gönülle gönderilen selamdan başka bir şey kalmayan da… canından  çok sevdiği evlatlarından ayrı düşen anne ve babalar da vardı,  babasını yalnızca telefonun ekran görüntüsünden tanımak zorunda bırakılan çocuklar da… Şehadet şerbeti içen de vardı, geride kalıp gözyaşı döken de…

Mevlana Celaleddin‘in nefsine hitaben ” Cenâb-ı Hak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediğinde “evet, Sen bizim Rabbimizsin” dedim.
Teşekkür ve minnet bu “Evet” sözünün neresindedir? Zîra o söz hüznün ve sıkıntıların kaynağıdır.
Bilir misin hüzün ve sıkıntı sırrı nedir?
O, fakr ve fenâfillah kapısını çalmaktır.” dediği gibi üstad  Bediüzzaman da “Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır.(10)” der.

“Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül. (11)


****
1-Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s. 58
2-„Bahtiyar Almanya“ ifadesinin referansı: Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 603
3-Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, s.19
4-Otto von Bismarck
5-Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.26
6-Muhammet Emin Yıldırım, Asr-ı Saadet ve Tüccar Sahabiler
7-Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası 1/265
8-Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28
9-Levent Öztürk, NecâşîEshame, XXXII,476.
10-Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.28
11-Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s.188

[Abdullah Gök] 31.10.2018 [TR724]

'...En Yuhmedu Bimala Yef'alü' [Abdullah Aymaz]

“Nefs-i Emmâreme Bir Sille-i Te’dib” başlığı altında Bediüzzaman Hazretleri, “Kendilerine verilenlerden ötürü ferah fahür olan öbür taraftan yapmadıkları işlerden dolayı övülmekten sevinen kimseler azaptan kurtulacaklarını zannetmesin, sen de onlar için bir kurtuluşun olduğunu sanma!.. Çünkü onlar o can yakıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmran Suresi, 3/188)  âyetini izah ederken diyor ki:

“Ey fahre (övünmeye) meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, bencillik ve kendini beğenmişlikte eşsiz sersem nefsim! Eğer binler meyve veren İNCİR’in menşei olan KÜÇÜCÜK  ÇEKİRDEĞİ  ve kendisine YÜZ  SALKIM  takılan ÜZÜM’ün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları KENDİ  HÜNERLERİ  olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için  fahirlenmeye ve gururlanmaya belki bir hakkın olabilir. Halbuki sen (ey hep kötülük emreden nefsim) daima zemmedilip yerilmeye müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin zayıf, küçük bir iraden bulunmakla, o nimetlerin kıymetini fahirlenip övünmekle azaltıyorsun, gururlanmakla tahrip ediyorsun, yaptığım nankörlükle iptal ediyorsun ve sahiplenmekle gasbediyorsun. Senin vazifen övünmek değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil tevazudur, utanmaktır. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir. Senin kemâlin ve faziletin hodbinlik (bencillik) değil, hüdâbinliktir. (Allah marifetinde derinleşip hidayet yolunu tutmaktır. )”  (On Sekizinci  Söz, Birinci Makam) 

Bu âyet-i kerimede en mühim iki husus var. Birincisi, Cenab-ı Hakkın yaratıp verdiği ihsan ve ikramlarla, sanki o nimetlerin sahibi kendisi imiş gibi insanın övünmesi… Bu vücud ve ona bağlı kabiliyetler, akıl zekâ gibi donanımlar bizim eserimiz değil ki, onlarla gururlanıp övünelim, sevinelim. Onları Cenab-ı Hak yaratıp bizlere vermiş… Bu gurur ve kibir ne oluyor? İkincisi, yapmadığımız şeylerden, işlemediğimiz amellerden dolayı övülmeyi sevmemiz yani sanki onları biz yapmışız gibi hak gasbında bulunmamız… Ama maalesef insan nefsinde böyle bir arzu var. Çoğu zaman da insan toplulukları farkına varmadan bir topluluğun çalışma ve gayretiyle meydana gelen bir güzelliği bir başarıya o işin önünde görülenlerine veriyorlar. Koskoca bir millet erleriyle, hatta kadınıyla, erkeğiyle hatta çoluğuyla çocuğuyla bir istiklâl zaferi kazanıyor ama bunu tek bir kişiye veriyorlar. O kişi tek başına bir kurtarıcı oluyor. Bunda iki şey var. Birincisi bir milletin bir toplumun yaptığı, onların emekleri, fedakârlıkları ve cefâkarlıklarıyla yapılan işler bir kişiye mâl ediliyor ve şirk işleniyor; Allah’ın inayeti ve o kadar insanın say ve gayreti bir kişiye verilip putlaştırılıyor. Allah’ın hârika inayet ve nusreti unutulup, teker teker gayret gösteren insanların emekleri silinip yok ediliyor. Meddahlar vasıtasıyla ve algı operasyonlarıyla bu haksızlıklar yapılıyor. Aslında burada daha derin ve ince bir husus da var. O da şu; “Sizi de yaptığınız iş ve amelleri de yaratan Allah’tır” )  (Saffat Suresi, 94-100. )  âyetine göre, zaten yaptığımız güzel ve hayırlı şeyleri de Allah yarattığı için, bizim övünmeye, gururlanmaya, hele hele kibirlenmeye hiçbir hakkımız yok… Bu âyetleri ve Üstadımızın bu izahlarını çok iyi mütalaa edip ince ince ve derin derin düşünmemiz lâzım…

Hz. Üstad, Lemaat Risalesinde, güzelliklerin ve şereflerin, reislere ve baştakilere  peşkeş çekildiğini, fenalık, kötülük ve çirkinliklerin, avama ve alttakilere taksim edildiğini şöyle ifade ediyor: “Gâlip gelen bir aşirette şeref hâsıl olunca ‘Hasan Ağa âferin’ denilir. Hâsıl olan şer ise  efrada, olur nefrin… Beşerde şerr-i hazîn.” Yani büyük bir aşiret bütün fertleriyle bir zafer kazanıyor ama âferin şeref ve taltifini Hasan Ağa alıyor. Ama bir mağlubiyet varsa, bütün fertlere nefret yağıyor mesela “Allah cezanızı versin, beceriksiz herifler!..” deniliyor. Halbuki mükafatlar bütün efrada taksim edilip paylaştırılmalı. Kusur ve hatalara gelince, onlar sorumlu başlara verilmelidir. Tâ ki, durum muhakemelerini ve derin muhasebelerini yapıp bir daha hatalara düşmesinler  kusurlu hareketlerde bulunmasınlar… İbret ve ders alma olmazsa, hatalar katlanır gider…

Yapılan hizmetler ve gösterilen gayretlerde fertler takdir ve iltifat edilirse, herkes üzerine düşeni en güzel şekilde yapmak için elinden geleni yapmaya çalışır. Bir nevi, ferdin çiçek açması, kendi rengini ve güzelliğini potansiyel durumdan fiilî hâle getirmesi tetiklenmiş olur.

Şimdi öyle fedâkârlar var ki, dağlar aşılmış ve dere tepe denilmeden köy köy her taraf dolaşılmış zekâ tohumları toparlanıp tahsil ettirilerek ülkenin geleceği güzelleştirilip zenginleştirilmiş… Başlara taç bu güzel gayretlerin sahiplerini bugün hiçbir iş yapmamış bir sıradanlık içinde çim biçerken, ortalığı süpürürken, hatta inşaatta çalışırken, pizza dağıtırken şahit oluyorsun ve gözlerin doluyor… Bu sessiz kahramanlar, bu mütevazi yiğitler hiçbir hakkı temettuda bulunmadan sessiz sâkin arkalardan yürüyüp geliyorlar. Hiçbir hak talepleri yok… Ama dünyanın pek çok yerinde onların yetiştirdikleri elitlerle, akademisyenlerle karşılaşıyorsunuz… Çok iyi  biliyorsunuz ki, onları Anadolu’nun bir dağ köyünden, bir çadırından getiren cefakâr ağabeyi hiçbir şey yapmamış ve sanki hiçbir  şeyden haberi yok gibi bir kenarda çoklarımızın yüksüneceği basit gibi görünen işleri o yaşında yapıp durmakta hiçbir kimseye de en ufak bir şikayet ve sitemde bulunmamakta… Hep haline şükretmekte…

[Abdullah Aymaz] 30.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Pes dedirten çarpıtma: Gülen ‘Af’ dedi; onlar yine ‘suikast’ çıkardı!

İktidarın yayın organı Star’ın yazarı Ersoy Dede’nin, akla ziyan bir şekilde çarpıttığı videoya, yine kendisi gibi operasyonel isimlerden destek geldi. Fethullah Gülen’in son sohbetinde Metin Külünk’e suikast emri verdiğini yazan ve montajladığı videoyu paylaşan Dede, söz konusu çarpıtma tweet’ine Metin Külünk’ü de etiketledi.

Dede’nin ifadelerini alıntılayan Külünk de takipçileriyle, “Çok teşekkür ediyorum Ersoy Kardeşim. Dikkat ve duyarlılığınız çok değerli” mesajını paylaştı. Dolaşıma sokulan ‘tamamlanmamış cümle’yi Ersoy Dede gibi iftira ve yalanlarıyla tanınan Fatih Tezcan, Ömer Turan gibi isimler ile AKP terolü hesaplar ardı ardına paylaştı.

Oysa ki Fethullah Gülen, son sohbetinde örnekler vererek Hizmet Hareketi gönüllülerine, ‘Size bu eziyet ve zulümleri yapanları affetmeye hazırlanın, kendinizi buna hazırlayın’ nasihatinde bulunuyor. ‘Size de bana da düşen başınıza balyozlar indirenleri, külünkle vuranları affetmektir. Buna hazırlanın. Büyüklük budur.’ diyen Gülen’in cümlesindeki af kısmı montajlandı. ‘Külünk’e subliminal suikast mesajı diye çarpıtıldı. Videodaki cümlenin tamamı dinlendiğinde, Gülen’in ‘külünk’ ifadesini, TDK’nın ‘Taşları, kayaları parçalamakta kullanılan sivri iki ucu sivri kazma’ anlamında kullandığı net olarak anlaşılıyor.

Çarpıtma videoyu yayan isimlere tepki gösteren herkul.org Editörü Osman Şimşek, videodaki ifadelerin bütününü yayımladı. Şimşek, ”Şeytanın aklına gelmez bunların çarpıtma, hud’a ve entrikaları. “Külünk” kelimesinin manasını cahilliklerinden bilmiyorlar diyeceğim ama siyak-sibaktan olsun anlardı kıt akılları. Hayır, şeytanlık bütün sermaye ve sanatları! İşte kesip parçalayıp yaydıkları videonun ilgili kısmı.” mesajını paylaştı.

İşte o sohbetin ilgili kısmı:


[TR724] 30.10.2018

Neden ‘geçici’ isim koydular? Anlatayım… [Tarık Toros]

Meşhur öyküdür.

Alman rahip, Hitler faşizmini anlatır.

Son cümlesi şudur:

“Sonra benim için geldiler ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Kimse üzerine alınmıyor, alınmayacak.


**

Gemi batarken direk boyanmaz, diye bir laf var.

Bu sözü de kimse üzerine alınmıyor, sonuçta iş oraya gitse bile.


**

Türkiye dün bir bayram “kutladı” yine.

Dini ve milli bayramların anlamı kaldı mı, o ayrı da…

Muhalifler günü nasıl geçirdi, soru bu.

Hoş, ne yapacaklar.

Her zamanki gibi egemenlerin gündemine teslim oldular.

Aynı sakızı çiğnediler.

Ağız birliği etmişçesine…

Yeni havaalanının ismini tartıştılar.


**

Ülkede ne Atatürk, ne herhangi bir ilkesi, ne kurduğu cumhuriyet, ne de adı verilen havaalanı kalmamışken…

Bu konuşuldu.


**

Adının belli olmaması…

Son ana kadar açıklanmaması…

Konulan ismin, yarın yenisiyle rahat değiştirilecek olması…

Bahçeli’nin son dakika çıkışıyla “Metehan” ismini ortaya atması, filan…

Çocuk oyalarken bile yapılmayacak şeyler yapılıyor ülkede.

Neresini, niye ciddiye alıp tartışıyorlar, tuhaf.

Çok tahıl tükettikleri için olabilir mi, acaba.


**

Espri bir yana.

O bile, muazzam kutuplaşmanın tezahürü.

Canan Karatay, “Vegan demek tahıl beyinli demek, veganlık hastalıktır. Tahıl yiyip koyun beyinli olmayın” gibi laflar etti, malum.

Canan Hoca, bir yandan zeytini ve yağını köpürtürken kendiyle çelişmiş o ayrı da…

Yerli tahıl kalmadı onu ne yapacağız?


**

Un ihracatı yapan firmalar şalter indirmiş.

Neden?

İthal unla çalışma zorunluluğu yüzünden.

Öyle bir ülke ki, yerli unu “ithal un şartı” yüzünden satamıyor.


**

Canan Karatay, ülkenin bir rengi.

Hayli kasvetli bir ortamda, mühim enerji boşalmasına yol açtı, Allah razı olsun.

Zararsız bir konuda, insanlar içini döktü.


**

5 yıl kadar oluyor.

Canan Hoca’ya telefon dolandırıcıları musallat olmuştu.

Kendini polis ve savcı olarak tanıtan kişiler…

Bankadan para çektirdiler. Taksiye bindirip Balat’a yönlendirdiler. Taksi fişini bile aldırdılar, gider göstermek için. Parayı poşete koydurup park halindeki otomobilin altına bıraktırdılar.


**

Bitmedi.

Dolandırıcılar tekrar arayıp yine para isteyince…

Canan Hoca, bu sefer çalıştığı hastaneden bunu temin edip Kalamış parkına gitti. Parayı bir ağacın altına bıraktı.


**

Hoca, çok matrak.

Diyor ki, “Devletle çok gizli bir operasyon yaptığım için heyecanlandım. Şimdi bu halime gülüyorum.”


**

Diyorum ya…

Ülkenin bir rengi, gülün geçin.

Et yemekle “et kafalı” olunmadığı gibi…

Ot yiyen de “ot beyinli” olmuyor.

Yukarıdaki gibi dolandırılmamak için normal, mantıklı ve sağlıklı bir zihin kâfi.


**

Son söz işte o düşünen zihinlere:

Havaalanına “geçici” bir isim verilmesi…

Geçiş sürecinin bitmediğini gösteriyor.

Geçip gitmeden bir şey yapın.

Değilse çok geç olacak, tahıl da bulamayacaksınız.

[Tarık Toros] 30.10.2018 [TR724]

Mehmet Cengiz’in o sözleri ve İstanbul Havalimanı [Semih Ardıç]

Düne kadar ismi 3’üncü havalimanı, artık İstanbul Havalimanı. İlk etapta hizmet verilmeye başlandı.

İhaleyi 2013 senesinde üstlenen Limak-Cengiz-Kolin-Mapa-Kalyon şirketlerine verilen ayrıcalıklara geçmeden havalimanının bulunduğu bölgeye dair bazı tespitleri hatırlatayım.

600 BİNDEN FAZLA AĞAÇ KESİLDİ

Havalimanı, uçakların iniş-kalkışı açısından (Karadeniz’den esen hâkim rüzgârların en etkili olduğu bölge) en riskli mahalden birine inşâ edildi.

Bölgede 600 binden fazla ağaç kesildi. İstanbul’un içme suyu (Terkos, Sazlıdere ve Alibeyköy havzası) kaynaklarının hemen yakınında bulunuyor.

Havalimanında uçak seferleri arttıkça bölgedeki göl, gölcük ve göletler “sulak” vasfını kaybedecek.

Su havzasında canlılar birer birer yok olacak. Artan havayolu trafiği sebebiyle akarsular da zarar görecek. İçme suyunun sağlandığı barajların suları kirlenecek ve seviyeleri düşecek.

RÜZGAR SANTRALİ PROJE SAHASI!

Pilotlar bölgenin ne kadar çok rüzgâra maruz kaldığını zaten biliyor. Bilmeyenler için müşahhas hale getireyim: İstanbul Havalimanı sivil havacılık kurallarına aykırı şekilde Gaziosmanpaşa Rüzgâr Santrali proje sahasında.

Bölgede çok sayıda rüzgâr santrali ruhsatı bulunuyor. Pilotlar adeta rüzgâr denizisinin ortasına inmek mecburiyetinde kalacak.

Meteorolojinin geriye dönük verileri tetkik edilseydi bölgenin senenin 107 günü fırtınalı, 65 günü ise yoğun bulutlu olduğuna dair verilere çok rahat ulaşılabilirdi.

Havalimanının inşa edildiği Tayakadın bölgesi gerek ekolojik ve gerekse uçuş emniyeti açısından uygun değildi.

YAKININDA ÇÖP BERTARAF TESİSİ VAR

Havalimanı bölgesine sadece 6 kilometre mesafede İSTAÇ bertaraf tesisleri bulunuyor.

Oysa dünyada kabul görmüş kurallara göre bir havalimanı yapılacak yerin 13,5 kilometrelik civarında kuşları kendine çeken çöp bertaraf tesislerinin bulunmaması lazım.


Erdoğan terminal binası içerisinde golf arabası kullandı. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
Havalimanı kuş hareketliliğinin en yoğun olduğu bölgelerden birinin tam ortasında yer alıyor. Göç dönemlerinde her hafta yaklaşık 50 bin leylek bu bölgeden geçiyor.

KOT 30 METRE DÜŞÜRÜLDÜ, 1,3 MİLYAR DOLAR FİRMALARA KALDI

İhale şartnamesinde 90 metre dolgu yapılması şartı ihalenin akabinde değiştirildi. Dolgu yüksekliği 60 metreye indirildi.

Bölgede daha evvel kömür ocakları bulunduğu için uzmanların yaptıkları incelemeler sonucunda 90 metrelik dolgu yapılmasına karar verilmişti. İstenen teknik şartların ancak bu yükseklikte sağlanacağı belirtilmişti.

Maç ortasında oyun kuralı değiştirildi denilecek kadar basit bir hâdise değil bu. Teknik şartname ihlal edildiği gibi 30 metrelik farkla ihaleyi alan 5’li konsorsiyuma 1,3 milyar dolar haksız kazanç da sağlandı.

İNŞAAT RANTI KİMLERE YARADI?

Sayıştay’ın dikkatinden kaçmayacak kadar afaki bir kamu zararı unutturuldu.

Kot seviyesindeki düşüş çevrede inşaat ruhsatı alanlar için havalimanı seviyesine göre 30 metre daha yüksek bina inşa edebileceği manasına da geliyor.

Rantı kimlerin sömüreceğini söylememe lüzum var mı? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) en mahir olduğu bir mevzudan bahsediyoruz.

BULGARİSTAN VE ROMANYA’YA ÖDENECEK PARA

İstanbul Havalimanı’nı kullanacak uçakların yanaşma ve alçalma sahaları Bulgaristan ve Romanya hava sahasına giriyor. Bu ayrıntı da halktan saklandı.

Her sene bu iki devlete 45 milyon euro (300 milyon TL) hava sahası bedeli ödenecek. Bilin bakalım bu ücreti kim ödeyecek?

Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) ödeyecek. Yani işletmecilerin cebinden değil vatandaşın vergilerinden çıkacak o masraf.


İstanbul Havalimanı, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın ettiği duaların ardından hizmete girdi. Dua esnasında farklı dinlere mensup liderler de sahnedeydi. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
İLK 12 YILDA 6,3 MİLYAR EURO YOLCU GARANTİSİ VERİLDİ

25 yıllık işletme karşılığı havalimanını inşa ve işletmesini üstlenen 5’li konsorsiyuma 22 milyar euro ödenecek. Senelik 880 milyon euroya tekabül ediyor.

İlk 12 yılda 6,3 milyar euro yolcu garantisi verildi. Garanti tutarı yolcu başına dış hat giden yolcu için 20 euro, dış hattan gelip dış hata giden transit yolcu için 5 euro ve iç hattan gelip dış hata giden transit yolcu için 3 euro servis ücreti üzerinden hesaplanacak.

Havalimanında elde edilecek toplam gelir üzerinden değil de sadece dış hat ve transit yolcu sayısına göre garanti verildi.

Oysa ofis, dükkan, banko, kontuar ve otopark kiralamaları gibi onlarca kalemde elde edilecek gelirler işletmecinin hanesine yazılacak. Fakat garantiden düşürülmeyecek bu rakamlar.

ATLANTA HAVALİMANI’NI 100 MİLYON KİŞİ KULLANDI

Dünyanın en fazla yolcu trafiğine sahip Atlanta Havalimanı 1.625 hektar üzerine kuruldu. Atlanta 2017 senesinde 100 milyon yolcuya ev sahipliği yaptı. İstanbul Havalimanı 7 bin 650 hektar üzerine inşa ediliyor.

DHMİ’nin hesabına bakılırsa senede 150 milyon yolcu kullanacak İstanbul Havalimanı’nı

Hakikatte ne kadar mümkün?

İstanbul’da Atatürk Havalimanı’nın senelik yolcu rekoru 60 milyon. Anadolu Yakası’ndaki Sabiha Gökçen Havalimanı’nı da 30 milyon yolcu kullandı.

İstanbul Havalimanı’nın açıldığı 29 Ekim 2018 tarihi itibarıyla senelik 90 milyon yolcu garantisi yürürlüğe girmiş oldu.

2025’TE 200 MİLYON YOLCU GARANTİSİ

Gelmeyen her yolcu için ödenecek rakamları yukarıda belirttim. 2025 senesinde garanti edilen yolcu sayısı 200 milyona çıkacak. Bu rakamlar hayalden ibaret. Maksat hırsızlığa kılıf hazırlamak. Başka dertleri yok

Bu da demek oluyor ki senelik 90 milyon yolcu hedefine ulaşılmadığında Kütahya Zafer Havalimanı, İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli ve Kocaeli Osman Gazi Köprüsü’nde olduğu gibi aradaki fark havalimanını kullanmayan Karslı Mehmet amcanın cebinden çıkacak.

KREDİYİ DE GARANTİSİNİ DE DEVLET VERDİ

İhaleyi daha manidar kılan bir tarafı daha var. Yaklaşık 10 milyar euro maliyeti olan havalimanı ihalesini kazanan Limak-Cengiz-Kolin-Mapa-Kalyon konsorsiyumu güya krediyi yurt dışından getirecekti.

Türkiye ekonomisinin nereye gittiğini gayet iyi bilen yabancı bankalar kredi vermedi. Hal böyle olunca 5’li konsorsiyumun patronları yine devletin kapısını çaldı.

Kamu bankaları Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank öncülüğünde Türk bankalarından alındı kredi. Hazine de bankalara garanti verdi. Yani kredi ödenmezse bankaların tahsilatı Hazine’den, yani vatandaşın cebinden yapacak.

MEHMET CENGİZ’İN TELEFONDAKİ O SÖZLERİ…

Atatürk Havalimanı’nın mukavelesi 2021 senesi ocak ayına kadar devam ettiği için işletmeci Tepe ve Akfen gruplarına (TAV) ödenecek tazminat da işin cabası.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a İstanbul Havalimanı hakkında bilgi veren Cengiz Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz’in (sağdan 2’nci) neşeli olması dikkatten kaçmadı. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
DHMİ TAV’ın 3 yıl içinde ödeyeceği 520 milyon euro gelirin de üzerine çizgi çekti. İstanbul Havalimanı’ndaki çukur daha büyük olduğu için Atatürk Havalimanı’nda sebep olunan kamu zararı ortaya bile gelmiyor.

Mehmet Cengiz’in telefonda ortağı Nihat Özdemir ile paylaştığı galiz ifadeler maalesef İstanbul Havalimanı ile ete kemiğe bürünmüştür.

Devlet eliyle vatandaşın nasıl soyulduğunu merak edenler İstanbul Havalimanı’nın serencamına bakabilir.

Asrın en büyük soygununda emeği geçen herkes efendileri tarafından fazlası ile mükâfatlandırıldı… Bu kadar aleni soygunun her defasında 50 liralık benzin alanların nezdinde kıymeti de yok zaten.

Keşke “hayırlı olsun” diyebilseydim…

[Semih Ardıç] 30.10.2018 [TR724]

‘İyi Ermeni’ ile ‘tavşan gibi üreyen Suriyeliler’ [Mehmet Efe Çaman]

“Tavşan gibi üreyen 5 milyon Suriyeliyi ısıttıkta 2 vatan evladını ısıtamadık” diyor Natali Avazyan. Tabi, bu cümlenin yanlışı, sadece dahi anlamındaki –de ve –da ekinin ayrı yazılmaması değil. Majör bir yanlış var, etik bir yanlış bu cümlede.

İki dramdan, kolayına kaçıp bir iktidar devşirme, bir diskura uyum gayreti söz konusu olan. Adı ve soyadı ile bile tek başına veya beraberce Türkiye’de birilerinin nefretini çekmeye aday, dahası soykırıma uğramış bir etnik grubun üçüncü veya dördüncü nesli, her zaman büyük saygıyla yorumlarını okuduğum bir insan kurdu bu cümleyi. Böylesi bir cümleyi, milyonlarcası yollarda, bir yerlere göç ettirilirken zorla, ama hastalıktan, ama kötü muameleden, ama da kasten katledilerek, bir coğrafyadan varlığı silinmeye çalışılan bir toplumun kızı söylüyorsa, ben durup resmi diskurun gücü üzerine düşünürüm.

Duyunca, sarsılmamak elde mi? Dudaklarını kıpırdatırken arkadan seslendirme yapılan yabancı filmlerde hissettiğim yadırgama ve yabancılama gibi, sanki birileri o klavyede tuşlamış o elim cümleyi. Tavşan gibi üreyen Suriyeliler, içinizde kimler yok ki! Üzerinde cicili bicili tişörtü ve tokası olan, saçları kirli ama yine de misler gibi kokan anasına, mini minnacık kızlar. Saçları sıfıra yakın kazıtılmış, gözlerinde 70 yaşındaki yaşlı adamların hayal kırıklığı izlerini gördüğüm selpak satan beş yaşındaki emer oğlan. Konuşurken sizinle gözünüze bakamayan ve yerde bir yerlerde dolaştıran bakışlarını, o sürme gözlü ama sürmesiz genç anne. İnşaatta ya da ne bileyim helâ temizliğinde, öğrendiği üç beş kelime Türkçeyle sizinle muhabbet etmek isteyen, gülerken ağladığını düşündüğüm genç adam. Sağken yaşadığına sevinmediğini gülerken bile görebildiğim canlar. Geride babasının anasının mezarını bıraktığında çektiği acısını ancak benim de başıma gelince anladığım garibanlar. Tavşan gibi üremeyin, nüfusunuz 3,5 milyon civarı olsa da Anadolu’da, Anadolu sizi dört beş milyon diye algılar durur. Ortak olmayın müthiş refahına bu cumhuriyetin der, sizin yüzünüze sizin uğradığınız dramı vurur. Okula giden çocuklarınız az da olsa huzur bulmuşken, siz, ben ve diğerleri gibi, olan her türlü olumsuzluğun, kötülüğün, doğal ve yapay belanın, başarısızlık ve kifayetsizliklerin, hatta ve hatta katılaşan kalplerin bedelini ödemeye mecbur bırakılacaksınız!

Hani güvenilen dağlara yağan kar vardır ya! Ağrı’ya mı Ararat’a mı yağdı o kar, bu sorudaki kadar o kadar içerik ve anlam farklılığı aklımı kurcalayan Avazyan’ın ifadesinde. Ermeni olmanın anti-faşizm ve kirli milliyetçilik karşıtlığıyla aynı anlama geldiğini sanan ben ve benim gibiler, sanırım hâkim diskurun ve onun dayattığı kimliğin bulduğu geniş karşılığın şokunu uzun süre üzerinden atamayacak. Evet, Ayşe Hür’ün dediği gibi, bütün faşistler aynı analojiyi kullanıyorlar. Naziler Yahudiler için, Türk faşistleri de Kürtler ve Ermeniler için. Hatta Kürdün “en kötü Kürt olduğunu” da onun “sünnetsiz” oluşuyla ve bunun da “Ermeni olması anlamına gelmesiyle” ele güne “ispat ediyor, edemese de propaganda ediyor. Benim de aklıma Schindler’in Listesi (Schindler’s List) filmindeki bir sahneyi getirdi bu tweet. “Özel muamele” (Sondernehandlung) terimini kullanan Schindler’e, Stern bu terimin ölüm kampına gönderilme anlamına geldiğini ima edince, Yahudileri kurtarmak için gayret eden Schindler sitem ederek, “ayrı bir dil mi yaratmamız gerek!” diyor. Stern, “sanırım öyle!” diye yanıtlıyor bu sitemi. Galiba bizim de yeni bir yaratmamız gerekecek. Suriyelilerin tavşanlar gibi çoğaldığı, senin çocuğun olurken Kürtlerin “çoğaldığı”, Ermenilerin çocuklarına da kendi soylarından gelenlerin “dölü” dendiği bir dil yerine, insanın insan olmaktan dolayı değerli ve dokunulmaz olduğu, insanın hakkını ve hukukunu korumanın salt (o da uyulmayan) yasal prosedüre indirgenmediği, farklılığın doğal ve güzel kabul edildiği bir toplum rüyası kurmak!

Sığınmacılara aktarılan sosyal ve finansal kaynaklardan memnun olmak durumunda değilsiniz. Ama sığınmacıların da sizin gibi insan olduğunu, tavşan gibi çoğalmadığını yani, kabul etmek zorundasınız! Zorundasınız! Suriyelilerin sizinle eşit vatandaş olmamasına karşın, sizinle eşit insan olduklarını, eşit insan olduklarını kabul etmek zorundasınız, zorundasınız! Analoji yaparken, kinaye yaparken, kelime oyunu yaparken, benzetme yaparken, espri ve şaka yaparken, düşünürken, evet hatta düşünürken bile, insanlarla muhatap olduğunuzu, insanlarla muhatap olduğunuzu unutmamak, hatırlamak, hatırlamak zorundasınız, zorundasınız! Geometrik artış yapanlara ne diyelim türünden ırkçılığın bile daniskası olan yorum altı yorumları, dikkate almak, hangi kitlenin size destek olduğunu, sizden medet umduğunu, sizden medet umduğunu düşünmek, düşünmek zorundasınız, zorundasınız! Ve Ermeni’ye bile kabul ettirttik, söylettik işte türünden düşüncelerin, düşünce kanalizasyonlarının sizin destekçiniz olduğunu, sizi desteklediklerini görmek, görmek zorundasınız!

Sığınmacıların Türkiye’deki varlığından rahatsız olduğunuz anlaşılıyor. “Çok veciz şekilde” – gurur duyulacak şekilde olmasa da – ifade etmişsiniz zaten, akılda kalıcı ve unutulması olanaksızca. O zaman, bu sığınmacıları Türkiye’ye kabul edenleri eleştirsenize! Hatta bunu yapmadan önce, isterseniz bu göç dalgasına neden olan, Şam Emevi Camisi’nde Cuma namazı kılmak üzere Ortadoğu’da neo-Osmanlıcı politika izleyen “reis ve reisçilere” dil uzatsanıza? Kendini savunmayı bırak, sizi anlayacak veya takip edebilecek imkânları olmayan, zaten hayatın darbesini yemiş, savaş görmüş, iç savaş görmüş, ölüm ve tecavüz görmüş, anasını babasını kaybetmiş, kolunu ayağını kaybetmiş, en kötüsü de canım ülkesini kaybetmiş zavallı insanları malzeme yapmak mı doğru tutum? Aynı koşullarda sizin anneanne-babaanne-dedeleriniz yalın ayak, acılı, ağrılı, kalbi kırık, süngü ucunda öz vatanlarını terke zorlanırken, soyları kırılır, anne karnındaki bebeklerine kadar katledilirken, Suriye topraklarına göçtüklerinden de mi ders çıkarmaz, ibret almazsınız? İnsan olmamız için insan doğmamız yeterli olmuyor, Natali Hanım. Ermeni olmadan önce insan olmak lazım diyecektim, ama aklıma bir önceki cümle gelip onu kurmuş bulununca vazgeçtim!

Sizin bu yorumu yapmanız, Türkiye’de hâkim diskurun, egemen dilin, ceberut devletin, faşizan rejimin, derinlerin galibiyetidir. İyi bir Ermeni olan ve iyi de solcu olduğuna inanan Hrant Dink’in o cümlesini profilinizden silin atın, çünkü onu hak etmiyorsunuz. Onu öldürenle aynı retoriği kullanan biri, isterse “en iyi Ermeni olsun”, soykırımın acılarına ortak olmayı hak etmiyordur, soykırımcısıyla aynı dili üçüncü bir zavallı halk için kullanıyorsa Natali Hanım! Ben babamdan annemden insanların tavşan gibi çoğaldıklarını öğrenmedim. İnsan olanın dünyalar güzeli insan çocuklarını bu dünyayı zenginleştirdiğini, bu dünyanın çiçekleri olduğunu öğrendim. Bu öğrendiğim romantik dünyanın gerçeklerimize tekabül etmediğimi görsem de, kendi okuluma ve yazı-çizime yoğunlaştım, gerçekte var olmayan acımasız dünyanın o masalsı hülyaya dönüşmesi için kendimi ve kalemimi sakındım özenle. Hata yapınca ki çok hata yaptım, özür diledim, insanım, hata yaparım affedin be beni demekten imtina etmedim. Şimdi siz bunu okur musunuz, okumaz mısınız bunu bilmiyorum, ama okursanız eğer, bilin ki size yakıştıramadığım için yazıyorum bunu, tarihe not düşerek.

Donarak ölen iki gariban askerin ahı, Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeli garibanlarda değil. Askeri donduranla Suriyelilerin dramına yol açanların aynı rejim olduğunu anladığınızda, belki günün birinde demokratik bir Cumhuriyetin bayramını da Türkiye’deki herkese nasip olur. O gün gelecekse eğer, gelişi kullandığımız dilden anlaşılacak. Umarım askerler donmaz. Umarım insanlar ölmez. Umarım insan olma ümidi sönmez. Umarım. Umarım.

[Mehmet Efe Çaman] 30.10.2018 [TR724]

Fenerbahçe kayıp yılını kazanç yılına çevirebilir [Hasan Cücük]

Ve beklenen oldu. Fenerbahçe, Phillip Cocu defterini kapattı. Ligin 10. haftasında sahasında renktaşı Ankaragücü’ne 3-1 yenilen Fenerbahçe, ligde son 5 haftada galibiyet yüzü görmemiş oldu. Maçın hemen sonunda Fenerbahçe adına yapılan kısa açıklamada, “Futbol A takımı teknik direktörümüz Phillip Cocu bu akşam itibariyle görevinden alınmıştır. Kamuoyunun bilgisine sunarız,” denildi. Cocu gitti ama tartışma bitmedi.

HOLLANDALILARLA KAN UYUŞMAZLIĞI

Fenerbahçe takımı geçmişte iki kez Hollandalılara emanet edilmişti. Biri Guus Hiddink diğeri Dick Advocaat’tı. Guus Hiddink, 1987-90 arasında 3 yıl PSV’yi üst üste lig şampiyonluğuna taşımış, bu başarısını 1988’de şimdinin Şampiyonlar Ligi olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ile taçlandırmış bir isimdi. Fenerbahçe dönemi ise daha ilk maçında kabusa dönüştü. Hiddink’le çıkılan maçta sahasında Aydınspor’u ağırlayan Fenerbahçe sahadan 6-1 mağlup ayrılarak, tarihi bir hezimete imza atıyordu. Hiddink – Fenerbahçe kan uyuşmazlığı daha ilk maçta kendini belli ederken, sezonun bitimine bir hafta kala ünlü hocanın bileti kesildi. Hiddink yönetiminde 33 maça çıkan sarı-lacivertiler 11 galibiyet, 10 mağlubiyet ve 8 beraberlik aldı. Kalesinde 53 gol görerek bir sezonda en çok gol yeme rekorunu kırdı.

Fenerbahçe’nin ikinci Hollandalısı 2016-17 sezonunda görev yapan Dick Advocaat oldu. Yeni sezonun başlamasına günler kala Portekizli Vitor Pereira’nın biletini kesen Aziz Yıldırım takımı artık emekli olmaya hazırlanan 69 yaşındaki Advocaat’a teslim etti. Advocaat yönetimindeki Fenerbahçe, sezonu üçüncü sırada tamamlarken, şampiyon Beşiktaş’ın 13, ikinci Başakşehir’in 9 puan gerisinde kaldı. Sahasında aldığı beraberlikler ve yenilgilerle dikkat çekti. Türkiye Kupası’nda yarı finalde elenen Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Monaco engeline takıldı. Sezonun bitimiyle Advocaat gönderilirken, Fenerbahçe kayıp yıllarından birini daha yaşadı.

EKONOMİK SIKINTILAR KENDİNİ GÖSTERDİ

Son 4 yıldır şampiyonluğa hasret Fenerbahçe sezona Ali Koç’un başkan olması moraliyle girmeye hazırlanıyordu. 20 yıllık Aziz Yıldırım dönemi 3 Haziran’da bitmiş koltuğun sahibi taraftarın gözdesi Ali Koç olmuştu. Türkiye’nin en zengin ailesinin üyesi Ali Koç’la yeni bir Fenerbahçe hayali kuruluyordu. Ali Koç, sportif direktörlük görevine Damien Comilli’yi getirirken, mevcut teknik direktör Aykut Kocaman’la devam edilip edilmeyeceği konusunda uzun bir süre net bir açıklama yapılmadı.

Sonunda Kocaman’la yollar ayrılıp, takımın yeni patronunun Hollandalı Phillip Cocu olduğu ilan edildi. Fenerbahçe’nin sorunu sadece teknik direktör değildi. Geniş bir kadrosu vardı. Kadronun genişliği kaliteden ziyade yüktü. Oyunculara ödenen yüksek bonservis ve maaş Fenerbahçe’nin FİFA’nın Finansal Fair Play kuralına takılmasını sağlamıştı. Yattığı yerden para alan oyuncular için kadroya girmek pek de önemli olmuyordu. Maaş indirimine yanaşmayanları satmak ise kolay değildi. Transferde rota mecburen bonservissiz oyunculara ve kiralıklara çevrildi. Yeni transfer için eldeki oyuncuların satılması gerekiyordu. Josef de Souza ve Giuliano’nun satışından gelen 22,5 milyon Euro Fenerbahçe’ye nefes aldırdı. Ligin başlamasına günler kala takıma yeni isimlerin katılması gelecek başarısız sonuçların bir anlamda habercisiydi.

TARİHİNİN EN KÖTÜ SEZONU

Yeni bir hoca ve bir düzine yeni oyuncuyla sezona başlanıyordu. Ne hoca takımı ne de oyuncular hocayı tanıyordu. Kronikleşen bölgelere transfer yapılmaması ayrı bir handikaptı. Caner Erkin ve Gökhan Gönül’ün ayrılmasıyla yıllardır sağ ve sol bekte sorun yaşayan Fenerbahçe’nin sezona Hasan Ali Kaldırım ve Şener Özbayraklı ile başlaması taraftarın ümidini kıran etkenlerden biri oluyordu. İlk maçlarda gençlere yer veren Cocu ilerleyen haftalarda herkese sürpriz gelen kadrolar sahaya sürüyordu. Gol atmakta zorlanan, gol yemede cömert bir Fenerbahçe vardı.

Alınan kötü sonuçlara rağmen Ali Koç, uzun vadeli hesap yaptıklarını belirtip, hoca değişikliğine yeşil ışık yakmıyordu. Bardağı taşıran Ankaragücü yenilgisi oldu. Cocu ile çıkılan 15 resmi maçta alınan sadece 3 galibiyet vardı. Sahadan 7 maçta mağlup ayrılmış, 5 kez ise berabere kalmış bir Fenerbahçe bırakmıştı. Tarihinin en kötü sezonunu yaşıyordu. Rakip ağları 13 kez havalandıran Fenerbahçe kalesinde 21 gol gördü.

BU SEZON, HAZIRLIK SEZONU SAYILMALI

Fenerbahçe kaliteli bir kadroya sahip. Yeni transferin kumaşı kaliteli. Ancak uyum sorunu yaşadıkları bir gerçek. Tıpkı hoca gibi oyuncularda takıma ve kulübe uyum sağlayamadı. Cocu’nun değişken kadro kurması uyumu uzattı. Bu sezon Fenerbahçe için kayıp sezon olarak tarihte yerini aldı. Aklı selimle sadece sezon sonuna kadar önümüzdeki sezonlar için hoca bulunmalıdır. Kadrodaki yük oyuncularla ara transferde yollar ayrılır, ihtiyaç duyulan mevkilere oyuncu takviyesi yapılırsa yaz transfer döneminden önce kadro da netleşmiş olur.  Şuan Avrupa’da kaliteli olup da boşta olan çok sayıda teknik adam var. Bu sezonu önümüzdeki yıllar için hazırlık dönemi olarak görürse Fenerbahçe kazanır. Yoksa sezon sonuna kadar geçici bir hocayla önümüzdeki yıllar da kaybedilir.

[Hasan Cücük] 30.10.2018 [TR724]

Kaşıkçı suikastı üzerinden imaj pazarlamak! [Erhan Başyurt]

Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda planlı bir tuzak ile öldürülmesinin üzerinden 4 hafta geçti. “Kaşıkçı’nın cansız bedeni nerede?” ve “Bu vahşet cinayetin emrini kim verdi?” sorularının cevabı halen bulunabilmiş değil.

Görünen o ki, bu sorulara cevap bulacak bir soruşturma ihtimali de her geçen gün azalıyor.

Türkiye ile Suudi Arabistan ilişkileri son dönemde gergin bir dönem yaşıyor.

Türkiye, Suriye ve Mısır’da ters düştüğü Suudi Arabistan’ın adeta ‘Soğuk Savaş’ yürüttüğü Katar ile de çok güçlü ilişkilere sahip.

Kaşıkçı suikastı, Suudi Arabistan’ı suçüstü yapan Türkiye’ye diplomatik hamle imkanı verdi.

Olayın ilk anından itibaren Suudi Arabistan’ı tüm dünyada köşeye sıkıştıran bilgileri yabancı basına sızdırdı ve Kraliyet’in suikastı itiraf etmesini sağladı.

Ankara, Kaşıkçı olayında elde ettiği yüksek ilgiyi ve fırsatı, başarılı bir şekilde bir nevi imaj pazarlamaya dönüştürdü.

Türkiye, sürekli eleştirilerle manşet olduğu Batı basınında bu kez, kanlı bir infazı aydınlatmaya çalışan popüler ‘dedektif’ rolünde yer aldı.

Türkiye son olarak, sorumluların Türkiye’de yargılanmasını talep edecek kadar elini yükseltti, Kaşıkçı suikastında…

TÜRKİYE, SUİKAST TİMİNİN KAÇMASINA GÖZ YUMDU!

Gelelim gerçeklere…

Türkiye, Kaşıkçı’nın can güvenliğini sağlamakta yetersiz kaldı. Kaşıkçı’nın öldürülmesi anına ait ‘dinleme kayıtları’ elinde olduğu ve nişanlısının da durumu bildirmesine rağmen şu an iadesini istediği 15 kişilik suikast timinin elini kolunu sallayıp gitmesine göz yumdu.

Tüm bu süreçlerde, Kaşıkçı’nın bedeninin yok edilmesine neden olan temizliğin Konsolosluk içinde yapılmasına müsaade etti.

AK Parti’nin ilk Dışişleri Bakanı Emekli Büyükelçi Yaşar Yakış’ın, bu ihmallere ışık tutan harika bir değerlendirmesi “Türkiye’nin yaptıkları ve yapmadıkları” başlığıyla Ahval’de yayınlandı.

Yakış, ilgili BM Sözleşmeleri’ne atıfta bulunarak “Türk güvenlik makamlarının yapmaları gereken şey, Başkonsolosluk binasına girip oradakileri tutuklayıp en kısa zamanda Ankara’daki Suudi Büyükelçiliği’ni durumdan haberdar etmekti” diyor.

“Türk güvenlik makamlarının Başkonsolosluk personelini Suudi makamlarından izin almaksızın tutuklama yetkisi vardı” diyen Yakış şunları ekliyor: “Başkonsolosluk binasının ve Başkonsolosun ikametgâhının kuşatma altına alınıp kimsenin girip çıkmasına izin verilmemesi mümkündü. Başkonsolosluğa o gün girip çıkan tüm otomobillerin, İstanbul sokaklarındaki kameralarla izlenmesi ve gerektiğinde durdurulup kontrol edilmesi uygun olurdu…”

Yakış’ın işaret ettiği ihmaller, aslında Türkiye’nin de başlangıçta olayı uzaktan izlemeyi ve müdahil olmamayı tercih ettiğini gösteriyor. Sonrasında yaşanan strateji değişikliği bu kusurları yok etmez…

DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİNDEN…

Çok daha önemlisi, Türkiye’de yurt dışında gazeteci ve eğitimci kaçırıp, onları elçilik binasında elleri kelepçeli fotoğraflayıp, bunu bir başarılı bir istihbarat çalışması gibi duyuran bir ülke.

Yurtdışında suikast çağrılarının canlı yayında ekranda yapıldığı, bırakın cezalandırmayı soruşturma bile açılmayan bir ülke…

Türkiye, basın özgürlüğüne, ifade ve fikir hürriyetine büyük kısıtlamalar getiren, dünyada en fazla gazeteciyi halen hapiste bulunduran bir ülke…

Türkiye, sadece 15 Temmuz sonrası 200 medya kuruluşuna  el konulan, 350’den fazla gazetecinin gözaltına alınıp tutuklandığı, 150 gazeteci hakkında gıyabi tutuklama kararı verilen ve yüzlerce gazetecinin halen yargılandığı bir ülke…

Türkiye, yargı bağımsızlığının ve şeffaflığın olmadığı, MİT’e işlediği suçlar nedeniyle hesap sorulamayan bir ülke…

Türkiye ve Suudi Arabistan’ın diplomatik ilişkileri bu şekilde gerilimli bir döneme denk gelmemiş olsaydı, iddia ediyorum Türkiye bu olayı köpürtmek yerine soğutmayı yeğlerdi.

Türkiye’de, Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirildiği sonradan ortaya çıkan Çeçen suikastlarına, yine İranlı muhalif bir medya patronunun İstanbul’da öldürülmesi olayları karşısında gösterilen ‘suskunluk’ bunu teyit ediyor…

BM, TÜRKİYE’DEN BAŞVURU BEKLİYOR!

Tüm bu bilgiler, Kaşıkçı suikastının aydınlatılması için faillerin Suudi Arabistan yerine Türkiye’de yargılanmasının da adaletin yerini bulması anlamına gelmeyeceğini gösteriyor.

Şayet ‘suikast emri’ iddia edildiği gibi Veliaht Prens’ten ise, Suudi Arabistan’da da hiçbir yargı mercii ‘emri veren’i ortaya çıkaracak cesareti gösteremez ve orada da tüm devlet yetkilerini elinde bulunduran bir Veliaht’ı yargılayabilecek özgür yargı olmadığı ortadır.

O halde gerçeklerin tam olarak ortaya çıkarılması için tek seçenek kalıyor: Uluslararası bir soruşturma…

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres sözcüsü aracılığıyla açıkladı, “Bağımsız bir soruşturma başlatabilmesi için ülkelerden talep gelmesi gerekiyor, Türkiye’den resmi bir talep gelirse değerlendireceğiz ve bir karar vereceğiz.”

Kaşıkçı suikastının aydınlatılması, sorumluların tespiti ve adaletin tecellisi konusunda Türkiye gerçekçi ve samimiyse, iki yüzlü bir diplomasi gütmüyor ve kanlı bir infazı imaj pazarlama fırsatına dönüştürme ve Suudi Yönetimi’nin kolunu bükmek için kullanmıyorsa, BM’ye bağımsız bir soruşturma için başvuru yapsın.

Hem gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlar hem de ortaya dökülecek bilgiler ve üst düzey isimlere uzanan suçlamalar nedeniyle siyasi bir baş ağrısı da yaşamaz.

[Erhan Başyurt] 30.10.2018 [TR724]

Şebnem Şahin: “Biz takke örer, şapka örer, ayakkabı boyar, limon satar bu işi devam ettiririz. Kardeşlerimizi kimseye muhtaç etmeyiz ve bu kervan yürür.”(Röportaj) [Mahfi, The Circle]

Eskiler, “Kadının elinde iğne, mücâhidin elinde mızrak gibidir.” derler. Ve şimdilerde toplumların kadın şefkatine ihtiyacı olduğu gerçeği, her gün biraz daha derinden hissediliyor. Bunun yanı sıra geri kalmış ve gelişmekte olan toplumların da en çok mağdur olanları yine kadınlar. Yani tutarsızlığı, tutup kaldıran hep kadınlar, yine kadınlar…

Meselemizin şimdiki bahsi olan ve elindeki iğnesi ile mücâhidelik yapan bir başka kadın, hanımefendi ise Şebnem Şahin. Kendisini sosyal medyadan tanıdığım ve şimdilerde bir aile dostu olarak görüştüğümüz Şebnem hanım, bir İstanbul hanımefendisi olsa da varoşların çileli kadınını yansıtıyor günümüzün pembe hayatlarına… Onun en önemli özelliği, vefa ve sadakati aksiyonla birleştirip hiç durmadan yoluna devam etmesi. Kendisi, yaptığı el emeği göz nuru işleriyle insanlara hem umut oluyor, hem kardeş, hem anne oluyor, hem de yoldaş. Belki de hepimizin ihtiyacı olan en önemli şey, vefamızı ve inandığımız değerleri bir kere daha sorgulamak! Bunu kendim de yer yer sorguluyor, Meriç’i geçmiş bir insan olarak “kendisinden vefa beklendiğinde dolu dolu vefa hissiyle coşmuş insanlara” hep imreniyorum. Çünkü bugün vefanın ve sadakatin adı, dimdik durmakla beraber, “kardeşim nasılsın, var mı bir isteğin arzun” sorusunu birilerine sorup, hacet gidermek olsa gerek… Bunun yokluğunu derinden yaşamış biri olarak vefanın eksikliğini yine vefalı dostlarda buldum… Ve bir kere daha inandım ki hizmet hareketinin yetiştirdiği çok nadide gönüller var hem de dünyanın her yerinde. Bu vesileyle Şebnem ablaya bu samimi röportaj için ayrıca teşekkür ediyor, hayırlı ömürler diliyorum.

 Kendinizi tanıtır mısınız?

İstanbul doğumluyum üç kızım var. 18 yıl önce Paris’e eğitim amaçlı geldik ve halâ burada yaşıyoruz. O gün bugündür derdimizin peşindeyiz.

Peki şu an ne ile meşgulsünüz?

Ev hanımıyım. Tabii bunun yanı sıra dernek, diyalog işleri ve sosyal etkinlikler, kermesler derken arkadaşlarla beraber çeşitli uğraşlar içerisindeyim. İşim bu yani benim. Bunu kendime iş edindim.

Hizmet Hareketi’yle ne zaman tanıştınız?

Orta okulda tanıştım. Yaklaşık otuz yıllık bir mazi ve bunun yirmi yılı mütevelli olarak geçti. Aslında beni Hizmete bağlayan en önemli mesele bir gün okul çıkışı eve giderken bir ablanın otobüste benim biletimi de basmış olmasıydı. Çok onore olmuştum işte o gün hizmet benim gönlümü çaldı ve bir aşka dönüştü. Sürekli hediyeleşmeler olurdu. Bu yüzden hediyeleşmeye çok önem veririm çok da severim hediye verip, almayı… Sonra çok sıkıntılar yaşamış olsak da aşkı hep sıkıntının önünde oldu.
O çayı içmeyecektin diyor ya şair bir başka yerde, sizin mesele de işte öyle bir şey.

Ah o bileti hiç basmayacaktım, o çayı hiç içmeyecektim ve o maklubeyi yemeyecektim   O yüzden hediyeleşmeleri hep önemsemişimdir. Dediğim gibi ortaokuldan beri hep hayat ağacım oldu Hizmet. Bazen meyve verdi, bazen vermedi, işte bazen baltalandı ama kökünden yine sürgün veriyor bakalım. Benim süreçte bir tespitim olmuştu: Nasıl ki kırık bir kemik yanlış kaynamıştır da onu tekrar kırıp yerine yerleştirirler ve çok acı çekeriz. Bu hayatı bir meseledir ve olmak zorundadır.

Evet acı çekiyoruz, türlü acılar çekiyoruz… peki neden? Çünkü Allah bizi doğruluyor,  canımızın yanması bundan…

 Tam da burada sorayım: Sizce Hizmet Hareketi nedir?

Emanet bir vazifedir Hizmet. Malımız değil, miras değil, bizden sonrakilere devredeceğimiz bir vazife; ama emanet titizliği isteyen bir vazife bu… Hizmet’e sahip çıkmak ayrı, sahibi olmak ayrı, bambaşka, yekpare bir şuur diyelim.

Yunanistan’a yakın zamanda Hizmet Hareketi’ne mensup mültecilere yardım kampanyası kapsamında bir ziyaretiniz oldu bildiğim kadarıyla. Oradaki izlenimlerinizi anlatır mısınız?
Kendimi çok zorlayarak gittiğim bir geziydi bu. Ne duyacağım, ne göreceğim, ne yaşayacağım kendimi nasıl tutacağım mülahazalarıyla gittim. Hani kalbim durur mu diye çok düşündüm. Ama gittiğimde çok ümitvar oldum. Buradan bir kaç aile gittik ve bir amaç uğruna kardeşlerimizi ziyarete gidiyor olmamız beni çok duygulandırdı. Sonuçta biz hiç tanımadığımız insanları ziyarete gittik fakat ziyaret ettiğimiz evlerdeki kardeşlerimizin de “ailemizden birileri geldi” nidalarıyla bizi karşılaşmaları ve “bütün yakınlarımız ve ailemizin bize sırt döndüğü bir zamanda siz geldiniz bizi ziyaret ettiniz” sözleri beni çok duygulandırdı ve orada daha çok gençlerle karşılaşmaktan çok ümitvar oldum. Çünkü hem kendileri çok genç hem de her bir gencin küçük çocuklarını görmek bana şu hissiyatı verdi. Sonra içimden şöyle dedim “Rabbim bu çocukları dünyanın her bir yerine tohum gibi ekiyor.” Ve bu manzara gözümde bir resim gibi canlandı iyi ki gitmişim deyip çok mutlu oldum. Ümitvar olarak geri döndüm ve hiçbirini mutsuz görmedim. Yani kurtulduk, özgürüz bundan sonra hizmetimize bakacağız diyorlardı. Bir şey dikkatimi çekti gittiğimiz her evde kaloriferlerin üzerinde hemen edinilmiş bir risale, küçük dua kitapları ve cevşenler vardı. Sayfaları karıştırılmış o kitapları öyle görünce çok mutlu oldum. Ve orda Yunan halkı ve ev sahipleriyle kaynaşmaları da çok içtendi. Hep iyi ki gitmişim diyorum ve nasip olursa inşallah yakında yine gideceğim.

Bu soru sizi çok mutlu etti yüzünüz güldü.

Evet yüzümü güldürdü. Şimdi anlatırken hayâlen oradayım o kadar genci bir arada görmek bana enerji verdi. Ve bu arada Atina dua ettiğim bir şehir oldu benim için. Allah bu şehre selamet versin. Kardeşleri barındırıyor kimler var sinesinde ne hikayeler var inşallah hepsinin yüzü gülsün.
Evet o şehir, bizim de gönlümüzün ince bir kenarında artık.

Özellikle Yunanistandaki eşsiz hanımlar ve çocuklar konusundaki izlenimlerinizi alabilir miyim?
Böyle bir aileyi ziyaret ettik. İki bayan ve küçük çocukları bir arada aynı evde geçinen. Sonra ikisi de Almanya ya geçebildiler çok şükür. Yaşanılan onca sıkıntılara rağmen onları çok güçlü gördüm. Tabi ki kendini her an bırakabilecek bir başka bayan da vardı, içi kan ağlıyordu. Halini hatırını sorduğumda cevabı, nasıl olabiliriz ki şeklindeydi. Çok zor şartlarda karşıya geçmiş. Yalnızlık onu özel bir psikolojiye sokmuş ve çok duygusaldı. Küçük çocukları vardı hem de onlara sahip çıkmaya çalışıyordu. Ben de ona bütün bu sıkıntılara rağmen bir şeylerle meşgul olabileceğini söyledim. Çünkü benim de bir manada çıkış yolum böyleydi. Ufak tefek uğraşıların, el emeğinin hem ona iyi geleceğinden hemde biraz olsun maddi problemlerine çözüm olabileceğinden bahsettim. Fakat o an beni hiç anlamıyor bakıyor ama göremiyorum. Ve ben ona anlatıyor ama ulaşamıyordum. Gariptir ertesi gün o müteessir bayanın arkadaşı aradı beni “Abla arkadaşa bir şeyler söylemiştin o da sizin gibi bir şeyler yapmaya karar vermiş ve bu konuda da oldukça heyecanlı. Biz bu konuda ne yapabiliriz?” Ben de onlara biraz malzeme falan gönderdim hakeza yaptı biraz da harçlık kazanmış çok iyi olmuştu. Sonra eşiyle kavuştu hasar kalmadan toparladı çok şükür. Şu anda halâ daha görüşüyorum bana hep dua ediyor ben de ona dua ediyorum.

Yani sizin o an bedenine dahi ulaşamadığınız bir insanla şimdi ruhen birliktesiniz. Ne güzel.
Aslında bu konu elime ayağıma buz kestiren, kalbimin çok dayanmadığı bir konu. Bunu ben yaptığım için söylemiyorum basite almamak lazım ama küçük bir hobi bir insanı hayata bağladı. Ve sonra bu bayan üç, beş kişiye daha öğretti bunu. Ve heyecanla bana resimler atıyordu. Bazen nelere vesile olduğunuzu bilemiyorsunuz. Bunlar belki söylenecek şeyler değil ama yaptığımızda başkaları adına hayata tutunma vesilesi olabiliyor ve sizin buna vesile olmanız insan olarak size haz veriyor.

Malumunuz yakın zamanda merhum Esma Uludağ hanımın yaşadıkları kamuoyuna yansımıştı, siz bir anne ve eş olarak bu konuda söyleyeceklerinizi duymak isterim.

(Derin bir sessizlik…)  Esma kardeş, Esma abla… Esma kardeşin vefatıyla tam üç gün hiç uyuyamadım. Beni en çok yoran ise nasıl vefat ettiğini anlatmıştı bir arkadaş, kapıya kadar sürünerek inmiş ambulans gelmiş ve birine çocuklarımı sana emanet ediyorum demiş. Benimle uğraşmayın çocuklarıma bakın dediğini duymuştum. Esma kardeş bizim gülen şehidimiz gibi oldu. İnşaallah onu vefatı çok şeye paratoner olmuştur. Yani dünya cihetiyle evet çok üzücü ama onlar inşallah kazananlardan oldular. Ben kendimi hep böyle diyerek sakinleştiriyorum. Bilmiyorum belki de bir kaçış yoludur… Aslında çok daha düşündüğümde hayati fonksiyonlarımı etkileyen bir konu. Yani bakamıyorum o videolara tek başına üç çocuğu Meriçten geçirebilmesi bunlar varlıkta bizim yapamayacağımız şeyler. Kendime hep şunu diyorum “Meriçin dibi doluyor kardeşlerinle, senin derdine bak be kadın!” Ben bunu arkadaşlara da hep söylüyorum hatta bazen sopalık ilan ediliyorum. Çünkü başka her türlü konu tali bir mevzu şimdilerde…

 Burayı biraz açar mısınız?

Şöyle ki; sosyal medyada bile bana soruyorlar sen kimi referans aldın ki böyle şeyler yapıyorsun? Benim kimseyi referans alma gibi bir arayışım olmadı. Ama çok merak edenlere hep şunu diyorum. Hocaefendi dedi ki “biz takke örer, şapka örer, ayakkabı boyar, limon satar bu işi devam ettiririz. Kardeşlerimizi kimseye muhtaç etmeyiz ve bu kervan yürür.” Benim referansım budur ve ben o gün konuyu kapattım çünkü çocukluğumdan beri yaptığım hobiler, el işleri, kendimi oyalama yöntemlerim… Ben gurbeti bugün değil tam on sekiz yıl önce tanıdım… Aslında hizmet benim yaşamım olmuş, benim hayat ağacım. Hizmet benim hayat ağacım. Orta okuldan beri tanıdığım dünyanın en güzel insanlarıyla çıktığım bir yolculuk hizmet…

Sizi sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla ev hanımlarına ve hizmet arkadaşlarınıza örnek, güzel çalışmalarınızı görüyorum. Yaptığınız çalışmalardan elde ettiğiniz gelirlerin tek gayesi mağdur ailelere muavenet olduğunu şahsınızdan da duydum. Bu yardımlar belki çok cüzi fakat özellikle yardım ettiğiniz aileler açısından nasıl bir tesiri var?

Hocaefendi’nin verdiği o slogan. “Biz takke örer, şapka örer, ayakkabı boyar, limon satar bu işi devam ettiririz. Kardeşlerimizi kimseye muhtaç etmeyiz ve bu kervan yürür.” Bu basit gibi görünebilir evet bir çok kişiye göre de basit ama devamlılık arzeden bir şey.

 Sizi bu kadar şevklendiren nedir öğrenebilir miyim?

Bir bayan olarak yapabileceğim şey bu benim. Bir anne olarak elimden gelen şey bu. Ve sosyal medyada gideri olduğunu düşündüğüm için gayretleniyorum. Ürün gönderdiğim yerlerden çok güzel mailler, mektuplar alıyorum ve bunu beni çok şevklendiriyor. Arada üzücü şeyler de olsa benim yapabileceğim şey bu az dahi olsa bir katkımın olması niyetindeyim. Meriçi dibi doluyor ben boş duramam yani! Referansım hocamızın o cümlesi ve elimden gelen bu, içimden gelen bu ve derdim bu… Şu ana kadar hobi olarak başlayıp, yaptığım el sanatlarım paraya dönüşüp birilerinin ihtiyacını görüyor ve ben çok mutlu oluyorum. Aslında şevke de gerek yok yaşıyoruz yani, dağıldık hercü mer(i)ç olduk!

 Bütün bu yaptıklarınızı neden yapıyorsunuz? Sonuçta Şebnem Şahin bunca strese girmeden elinde olan imkanlarla muavenet yapsa yetmez mi?

Şu dönemde kardeşlerime sahip çıkmak için yapıyorum. Ve bunu kendim için, vicdanım için inandığım değerler hatırına yapıyorum. Yarın her şey bittiğinde elimden bir şey gelmiyordu dememek için ve inandığım davadaki kardeşlerimi yalnız bırakmamak adına yapıyorum. Çünkü onlar çektiği sıkıntıları benim için de çekiyorlar. O sıkıntılara eğer maddi şeyler bir nebze derman olabilecekse ben o dermanın peşindeyim. Kardeşlerime sahip çıkmaya çalışıyorum ve onlara sahip çıkarken aslında kendime sahip çıkıyorum. Bütün mesele bu.

 Süreç’in kazanımı olarak değerlendirebileceğiniz neler var?

Süreç çok zor geçiyor. Bu sürecin beni mutlu eden tarafı da dünyaya dalma meyilli olan o nefsimdeki sivrilikleri torpülemesi. Dünya benim gözümde bitti artık.. Çok özendiğim şeydir benim; ayakkabılarım, çantalarım, yüzüklerim, takılarım saatlerim ve hepsinin birbirine uyumları çok özendiğim şeylerdir bunlar ama şimdi hiçbiri gözümde yok. Eşyalarımı veriyorum ikinci elden satıyor arkadaşlar muavenet için. Asıyorum baş ucumda iki tunik, iki pantolon ve iki ayakkabı. Demek ki hayat böyle de geçebiliyormuş. Artık dünya gözümde sıfır! Bir de etrafımda çok gereksiz insanlar varmış onları da süpürüp götürdü süreç. Bu benim için sürecin en büyük kazanımı…

Gelecekle ilgili  beklentileriniz?

Gelecekten hiçbir beklentim yok. Şu insanların çektikleri sıkıntılar bir geçse. Bizim anlayamadığımız, anladığımızı zannettiğimiz, yaşadığımızı zannettiğimiz ve eminim ilerde de acı yarıştıracağımızı düşündüğüm; ben de çok çekmiştim de ama söylememiştim falan… Bunları yaşamadan şu insanların yaşadıkları sıkıntılar geçsin, mutlu olsunlar. İnsanca, rahatça yaşayabileceği ve şu hizmetin hakkının geri verildiği zaman bir gelsin benim beklentim budur. Gelecekten başka hiçbir şey ummuyorum. Bu işin dramı yada demogojisi değil olay, hissiyatım bu. İçeridekilerin çıkması ailelerine kavuşması, bir anne olarak en damarıma dokunan, en kanıma dokunan çocuklu annelerin eziyet görmesidir. Annelerin ve bebelerin o kıyamadığımız bebeklerin, sıkıntılı ortamlarda yaşamalarının artık son bulması. O kuşlar artık özgürlüğüne uçsun başka hiçbir şey istemiyorum. Ve hizmet böyle bu güzel insanlarla kaldığı yerden devam ederse ne mutlu. O ana kadar da biz işin içinde kaymadan durabilir ve bir işin ucundan tutarsak bu beni mutlu edecek. Ve beklenti olarak bunu bir beklenti sayabilirim…

Peki kırgınlıklarınız var mı?

Kırgınlıklarım var elbet! Fakat pişmanlığım, keşkelerim yok. Kırılabiliyor insan çünkü oldukça hassas bir dönem kırılmak için… Ne büyük bir mesele keşkesiz olabilmek… Evet üzüldük, üzülmemiz de lazım. Kırıldık, kırılmamız da lazım; toparlanmak için…

 Hali hazırda okudugunuz kitaplar, varsa kitap tavsiyeniz?

Şu anda Risalelerden Lemaları takip ediyorum. Tavsiye edebileceğim kitap ise Osman Şimşek beyin İnkisar kitabı.

Güzel bir tavsiye. Zaten hicranlı gönüllere de İnkisar giderdi…

Uzun zamandır Fransa da yaşıyorsunuz. Fransa'da yaşayan biri olarak yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalan hizmet gönüllülerine tavsiyeleriniz nelerdir?

Yüzümüzü doğudan, batıya çevirmemiz lazım. Etrafımızdaki yerlilerden dostlarımız olmalı. Dil bilsek de bilmesek de ilk etapta hâl diliyle anlaşıp dostluklar edinmeliyiz. Hatta bizim çocuklarımızın anadili bulundukları ülkenin dili olmalı.

Peki bu insanlarla nasıl iletişim kurmak lazım?

Avrupa insanı bilgili ve kültürlü insanlar. Bazen sizi, sizden daha iyi bilirler. İnançlardan kültüre kadar malumat sahibidirler. Ona göre bilerek yaklaşmak konuşmak lazım. Konuşamıyorsak hâl diliyle, tebessümle mukabelede bulunmak lazım. Çünkü bu bizim sünnet diye bildiğimiz bir davranış ama bu insanlar bunu yapıyor. Dışarıda, trende, sosyal ortamlarda onlar size hep gülümsüyorlar. Adab-ı muaşeret kurallarıyla bu insanların arasına karışmak lazım. Sosyal ortama katılmadan bu insanlarla kaynaşmak neredeyse imkansız. Sosyalleşmek çok önemli. Ben bunu tavsiye edebilirim.
 Son olarak söylemek istedikleriniz?

Bu röportajda, sadece hüsnü misal olsun ve yaptıklarımın bir şeylere vesile olması niyetindeyim. Dermanımız oldukça koşacağız… Vesselam

[TheCrCl.Ca] 25.10.2018