Saray'da, IQ Hiyerarşisi! [Kadir Gürcan]

Saray'da meskun First Family ile uğraştığımız için, bazı okuyucular bizim takıntı ve saplantılarımız olduğu vehmine kapılabilirler. İtiraf etmek gerekirse, iktidar ve muktedirlerin içine sıkışıp kaldıkları Saray Atmosferi, gündemi takip edenler için bulunmaz bir altın damarı. Son beş senedir, kilo almamak için, tuz, yağ ve şekere dikkat ettiğimiz gibi, Saray Komedisi ile, ruhi çöküntü ve depresyonlardan korunmanın makul yollarını arıyoruz. Malum, depresyon ilaçlarının en tehlikeli yan etkisi kilo yapmaları.Yazı yazmayı renkli ve zevkli hale getiren de, her dokunulan yerden binbir vah u eyvah'ın geldiği bu tür komediler. Kavga ve kargaşa için yaşımız çoktan geçti.

Geniş bir alana inşa edildiği bilinen Saray'ın proje aşamasında, mimari açıdan hangi kriterlere riayet edildiği noktasında bir bilgiye sahip değiliz. Milli Mimari anlayışımızın (Böyle bir 'millilik'e ihtiyaç yok ama, lafın gelişi işte! O kadar köprü ve alt geçit yapılırken, milli olmaktan çok dayanıklı ve modern olma şartları aranıyor da, saray yapılırken neden ille de milli mimari hastalığı nüksediyor ki?) mükemmel bir örneği olmadığında şüphe yok. Ne erken dönem Osmanlı Mimarisi, ne Orta, ne de Batı etkisindeki Osmanlı mimarisi, Cumhuriyet dönemi sanat anlayışına göre yetişmiş bugünün mimarları için uzaklarda kalmış renksiz, nostaljik bir takıntıdan öteye geçmiyor. Hazret'in, Saray girişine yerleştirdiği, sağlı-sollu, garip kostümlü asker ve lejyoner tipler ile neyin sembolize edildiği hala netleşmiş değil.

Tarihi arka planına sığınarak varlık ve mefahir ürettiğimiz sadece mimari değil. Milli damgasını vurduğumuz neyin peşine düşseniz, yolunuz bit pazarına ya da sahaflar çarşısına çıkar. Ben müzik diyeyim, siz, mimari, süsleme, oymacılık, dokuma, spor...deyin. Eğer, benim yönlendirmelerime sessiz kalıp, siz de  'spor' dediyseniz orada biraz duralım. Neden?

Geçtiğimiz hafta, IQ kalitesi açısından düşük skorda takılıp kalan, Saray Eşrafından birisi, Ata sporlarımızın ihmal edildiği noktasında alınganlık ve serzenişlerini dile getirdi. Olmayan mimari anlayışımızın modern bir ürünü olan Saray'da meskun olunur, arz-ı endam edilir de, ihmal edilen Ata yadigarı sporlar es geçilir mi? First Family mensubu olup, miri malından faydalanan, ancak iktidar ve saltanatın varislerinden olma şansını şimdiden kaybetmiş insanların da Saray Eşrafından kabul edilmesi sözün gelişi. Akli zaafları pahasına millet olarak onları sırtımızda taşımaya mecburuz.

Paşa Babalar'ın kız evlat zaafları müsellem. Erkek çocukları sevilmese de bütünüyle atıl bırakılıp, göz ardı edildiklerini var saymak fazla, idealizm olur. Nepotizm'in (Çoluğu-çocuğu, torunu, yeğeni, damadı...kayırma saplantısı!) altın çağını yaşadığı Türkiye'de, Saray İç Avlusuna bir şekilde bağlantısı olmayanların, bulundukları sosyal sınıfa razı olmaktan öte bir şansları yok.

IQ'ye göre İş dağılımı!

Medyaya daha çok, Osmanlı Akıncısı kostümü, ok ve yay talimi yapan, serhat yiğidi olarak poz veren, erkek First Family mensubuna iş bulmak oldukça zor olsa gerek. Seksen milyonun gözü önünde Babasının “Oğlum o şeyleri, sıfırladınız mı?” imasını anlamayamadığı için, kendisinden yaşca büyük başka bir aile mensubunu yardıma çağırdığı elim vak'a, zihinlerde hala tazeliğini koruyor. Ya hu, insan, kırk yıllık babasının ima, sembol ve şifrelerini anlamaz mı? Hiç bir şeye aklın ermiyorsa, “sıfırla” deyin, ateşe atıp yakarsın!

Damatların, ekonomi, uzay teknolojisi, dünyanın fark etmediği (!) enerji üretim metodları, uluslararası para kuruluşlarına ülkenin otuz senesini ipotek etmek gibi medya değeri yüksek konularla kameralara gülümsedikleri yerde, “Ata binelim. Ata sporlarımızı ihya edelim... Çok ayıp oluyor!” demeçleri ilgi çekmiyor. Hazret, yaşadığı gün ve çağdan iyice kopmuş olmalı ki, Paşa Babası'nın yurt dışı gezilerinde bulundurulmuyor. Ata sporuna teşvik ile alakalı yaptığı konuşma tam da, Türk Heyeti'nin ABD ve Avrupa seferlerine ('sefer' tabiri ziyaret ve seyahatten daha milli ve daha hamasi duruyor.) denk gelen günlerde olması da ilginç. “Baba ben de geleceğim!” diye tutturunca, avunsun diye, “Oğlum, sen geride kal. Milletimize ata sporu konusunda aydınlatıcı bilgiler ver! Ben geri gelince, dökülenleri toparlarım!” denmiş olabilir.

Ata sporlarımızın yeniden ihya şansları yok ama, muhabbet vesilesi olması hoş ve zevklidir. Spor çeşitlilik kalemi olarak pek renkli değiliz. Sağdan baksanız, güreş, soldan baksanız cirit. Okçuluk ve atıcılık konusunda ciddi bir skor ve mazimiz yok. Bu konuda Amazon Kadınları kadar bile kendimizden bahsettirememişiz. Bu savaşçı kadınların, iyi ok atmak için göğüslerini feda ettikleri efsanesi, meçhul Osmanlı Akıncılarının eğersiz ata bindikleri hikayesinden daha meşhurdur.

Yazı ve nesir tarihimize bitmez, tükenmez ve sonu gelmez kötü şöhretiyle anılan, “Pehlivan Tefrikaları”, ata sporu tutkumuzun, maalesef işe yaramaz ürünleridir. “Kaba kuvvet mi, taktik mi?” esprisine düğümlü pehlivan karşılaşmaları bu günün gençlerin bir şey söylemiyor. Bu edebiyat o kadar ucuzdur ki, güreş denince hemen herkesin aklına gelen Koca Yusuf'u bile, Cumhuriyet dönemi muktedirlerine “Sizi dünya yenemez!” riyakarlığına kurban etmekte tereddüt etmemiştir.

Ata binme ve cirit ise bütünüyle mahalli ve amatörlerin elinde kalmaya mahkum iki spor etkinliğidir. Eğer “millilikten” bu kastediliyorsa, bu ihtiyacı sonuna kadar karşılayacak lokal potansiyele sahipler. Dünya standartlarında ne binicimiz, ne de Saray'ın Arap dostlarından milyon dolarlara getirtip, bir o kadar da masraf ederek modern damlarda ölümüne terk ettikleri safkan at şeceresine sahibiz. Bu satırın yazarları da köylü çocuğu olma ayrıcalığı ile gurur duysa da, şimdiye kadar gördüğü atlar, çift ve sabana sürülmekten iflahı kesilmiş alelade yük hayvanlarının ötesine geçmez. O zavallılar hayvancıklar, Ata Sporlarını taşıyacak güç ve dermana sahip değiller.

Buraya aldığımız, mimari ve Ata sporu özelindeki “Millilik” etiketi vurulan hemen her şey, miadı dolmuş, kendini yenileme kabiliyetini yitirmiş, ve yaşanan çağın tercihlerine cevap vermeyen şahsi meraklar olmanın ötesinde bir değer ifade etmiyor.

Amatörlük ve acemiliğin katlanılamadığı üç konu var; Siyaset, spor ve müzik. Bu üç sektörde uluslararası tercih ve gelişmiş kaliteler söz konusu. Türkiye'de bu işlerin kendilene teslim edildiği ellere bir kez daha göz atarsanız, ne kadar haklı olduğumu anlayacaksınız. Saray'ın bile, Ata yadigarı sayılan sporları, ailenin IQ seviyesi en problemli ellerine teslim etmesi rastlantı mı?

[Kadir Gürcan] 30.9.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Soru: Reyhanlı sanıkları ÖSO ile mi çalıştı? Cevap: Evet efendim, olabilir

Milli İstihbarat Teşkilat (MİT) tarafından Suriye’de yakalanıp Türkiye’ye getirildiği öne sürülen Reyhanlı saldırısının faillerinden Yusuf Nazik’in mahkemede verdiği 11 sayfalık ifade ortaya çıktı.

Mahkemedeki sorgusunda emniyet ve savcılıktaki ifadelerini kabul eden Nazik, bombalı saldırının Türkiye sınırları içinde yapılacağını bilmediğini iddia ederek, “Bizim kendi milletimizin ve vatanımızın içinde yapmamak şartıyla, zorla beni orada rehin tutarak, olayın ‘Suriye sınırları içinde olacağını’ söyleyerek, kendi milletimize vatanımıza ihanet ettirdiler” dedi.

Mahkeme Başkanı Hacı Hüseyin Orhan’ın, “Ettirdi dedin, kim?” sorusuna Nazik, “Suriye istihbaratında görevli olan ‘Hacı’ kod adlı Muhammet Ali” cevabını verdi.

İfadesinde, kendisine saldırının Suriye topraklarında ÖSO ve El Nusra’ya karşı yapılacağını söylediklerini iddia eden Nazik, “Bütün olayların merkezinde Mehmet Gezer (uyuşturucu ve silah ticareti yaptığı gerekçesiyle ABD’de tutuklu) ve Hacı kod adlı Suriye istihbaratındaki Muhammet Ali adlı yüzbaşı var” dedi.

‘MEHMET GEZER MİHRAÇ URAL’A TELEFON AÇTI’

Mehmet Gezer’in, yanındayken Mihraç Ural’a telefon açtığını olayla ilgili konuştuklarını anlatan Nazik, “Ben oradan Ercan Bayat ile birlikte Sermini’den ayrıldım. Kiraladığımız eve gittik. Televizyon izlerken bir baktık Reyhanlı’da patlama gerçekleşmiş. Oradan da evden çıkmadık. O psikolojiyi atabilmek için” diye konuştu.

Ankara ve Konya’da keşif yaptığını, çektiği fotoğrafları Mehmet Gezer’e gönderdiğini söyleyen Nazik, “Saldırı Suriye’de olacaktı. Mehmet Gezer elini Kuran-ı Kerim’e basıp yemin etti. Çoluk çocuğunun başına yemin etti. Türkiye’de olmayacak şartıyla kabul ettim. Bunu kendi vatanımda, kendi milletime yapacak olsaydım ailemi Türkiye’de neden bırakayım” şeklinde konuştu.

’10 AY BİR GÜN HÜCREDE KALDIM’

Saldırıyı gerçekleştiren Nasır Eskiocak’ın kendisinden talimat aldığını kabul eden Nazik, patlama olduğunda Suriye’de olduğunu ve olaydan sonra Mehmet Gezer ile Suriye istihbaratındaki yüzbaşının pasaportuna el koyduğunu iddia ederek, kaçmasından korktukları için kendisini cezaevine attıklarını ve 10 ay bir gün tek başına hücrede kaldığını söyledi.

‘MİNİBÜSLERİ REŞİT ALMAMIŞ’

Mahkeme Başkanı,  Nazik’e, “Nasır’a talimatı ben verdim’ diyorsun. Ama sen saldırının Türkiye’de olacağını bilmiyorum diyorsun. Nasır’a Türkiye’de olmayacağını söylemedin mi?” diye soru yöneltti. Nazik bu soruyu, “Bize ‘oraya iki adet minibüs bırakın, anahtarları üzerinde olsun. Reşit adında biri iki kişiyle alacak’ dediler. Reşit almamış.” dedi.

‘MİHRAÇ URAL’LA DÜŞMANLIĞIMIZ VAR’

Mihraç Ural’la ilişkisinin sorulması üzerine Nazik, “Ben kendisine hiç yanaşmadım. Düşmanlığımız var. Benden faydalanmak istedi. Ben kesinlikle yanına hiç yanaşmadım” dedi. Mahkeme Başkanı’nın rejim yanlısı 500 kişiyi Suriye tarafına geçirerek hayatlarını kurtardığı için Mihraç Ural’ın kendisine sahip çıktığı yönündeki bilgileri sorması üzerine Nazik, şöyle konuştu: “Kaçakçılık yaptığımızda Kesekli Nişan İncecikyan bize mal veriyor. Biz mal alıyoruz, çay,viski gibi. Beraber Laskiye’ye inerken rejim askeri şehit olmuş. Muhammet Hatim isminde bir din aliminin torunuymuş. Cenazeye gitmemizi istedi. Mihraç Ural cenazedeydi. 500-600 kişiyi geçirdiğimi söyledi. Ural benimle iftihar ettiğini söylemiş.”

‘BOMBAYI İLK SEFERDE BİZ TAŞIDIK’

Nasır Şenocak’a saldırı için 30 bin dolar gönderdiğini de kabul eden Nazik’e Reyhanlı saldırısı davasının sanıkları tek tek soruldu. Nazik, sanıklardan birçoğunu tanımadığını belirterek, bombayı taşımalarını şöyle anlattı: “Cengiz Sertel, Ercan Bayat ve ben ilk seferinde Samara sahiline kadar getirdik. Mehmet Gezer kendi arabasıyla getirdiğinde Gezer’in yanında 6-7 adamı vardı. Tekneye kaçak malların arasına ilk seferde 3 çuval koydular. Benim pasaportum ve evraklarımla ilk seferde bu çuvalları getirdik. Cengiz Sertel, Ercan Bayat ve ben vardım Sonraki seferde tek başlarına yaptılar.”

‘SINIRLARDA GİRİŞ ÇIKIŞLAR SERBESTTİ’

Nazik, Mahkeme Başkanının, “Saldırı Suriye’de olacaksa neden bomba yüklü minibüsleri Reyhanlı’ya getirdiniz. Araçları sınırdan kim geçirecekti?”  yönündeki sorusuna   “Özel Suriye Ordusu’na veya El-Nusra’ya girip çıkan adamlar olması lazım. Yani o dönemde sınırlarda giriş çıkışlar serbestti” diye cevap verdi.

Mahkeme Başkanının, “Bahsettiğin adam ÖSO ile birlikte mi çalıştı?” sorusuna da Nazik, “Evet efendim olabilir” diye cevap verdi. Nazik, patlamadan sonra El-Nusra üyelerinin çektikleri fotoğrafları kendi internet sitelerinden yayınladıklarını da sözlerine ekledi.

[Kronos.News] 29.9.2018

Alacaklılar ‘McKinsey’ ile Türkiye ekonomisine kayyım atadı

HDP eski Eş Genel Başkanı Alp Altınörs, Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın ‘McKinsey ile çalışmaya karar verdik’ açıklamasını Gazete Duvar’a değerlendirdi. “Anlaşılan dış borç bulmakta zorlanan Türkiye AŞ’nin bütün bakanlıkları uluslararası sermayenin önde gelen danışmanlık şirketinin kontrolü altına verilecekti” diyen Altınörs’ün yazısı şöyle:

ALBAYRAK: McKinsey İLE ÇALIŞMAYA KARAR VERDİK 

Hazine ve Maliye Bakanı Damat Berat Albayrak, Birleşmiş Milletler 73’üncü Genel Kurul görüşmeleri için bulunduğu New York’ta, Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen 9’uncu Türkiye Yatırım Konferansı’nda konuştu. Ortam, Amerikan mali sermayesine mesaj vermek için özellikle seçilmiş gibiydi. Damat Berat burada yaptığı açıklamada, Yeni Ekonomi Programı (YEP) kapsamında kurulan “Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” dedi.

ULUSLARARASI SERMAYENİN DANIŞMANLIK ŞİRKETİ

Anlaşılan dış borç bulmakta zorlanan Türkiye AŞ’nin bütün bakanlıkları uluslararası sermayenin önde gelen danışmanlık şirketinin kontrolü altına verilecekti. Herhalde Saray erkânı bunu IMF’ye başvurup bir stand-by anlaşması imzalamaktan daha iyi bir seçenek olarak gördü. Fakat McKinsey’in yanında IMF nedir ki? Eğer alacaklılar Türkiye’ye borç vermeyi sürdürmeye McKinsey’den gelecek bir yeşil ışık ile karar vereceklerse hükümet McKinsey’den tavsiye değil emir alacak demektir.

McKinsey’i 2001 KRİZİNDEN SONRA TANIDIK

Piyasa köktenciliğinin savunucusu, kamunun toptan özelleştirilmesi taraftarı, işçi haklarının düşmanı, vahşi kapitalizmin dayatıcısı McKinsey’i 2001 krizinin ardından Derviş programı döneminde banka özelleştirmeleri için yazdığı raporlardan tanıyoruz. Dahası McKinsey, ABD tarihindeki büyük mali skandallardan enerji devi Enron’un batışının (2001) da mimarıdır. Enron çevirdiği dev finansal spekülasyon çarkı sonucunda batarken kurumsal danışmanlığını McKinsey yapıyordu.

TÜRKİYE AŞ. McKinsey’İN KONTROLÜNE VERİLİYOR

İşte şimdi başkanlık sistemiyle yönetilen Türkiye Anonim Şirketi’nin 16 bakanlığının 16’sının da temsilcilerinin bulunduğu bir ofis, McKinsey’in kontrolüne veriliyor. Ha Amerika’dan Kemal Derviş’i getirmişsin ha 16 bakanlığı McKinsey’in kontrolü altına vermişsin! Tek adam yönetimlerinin emperyalizm için nasıl da bulunmaz bir nimet olduğu bir kez daha görülüyor.

‘BİR ÇEŞİT KAYYIM’ DİYEBİLİRİZ

McKinsey, bir nevi alacaklıların kayyıma gibi ekonomiyle ve devlet yönetimiyle ilgili her konuda hükümete tavsiyeler verecek, bu tavsiyelere uyulmazsa yeşil ışığı sarı ışığa çevirecek. Bu da yetmezse gözü kendisinde olan uluslararası mali sermaye fonlarına kırmızı ışığı yakıp borç döngüsünü durduracak.

Başkanlık rejimiyle bütçe yapma hakkı Meclis’in elinden alınırken bir Amerikan danışmanlık şirketi ekonomiyle ilgili bütün bilgileri Saray hükümetinden alabilecek. Meclis’in denetleyemediği Türkiye Varlık Fonu’nu Amerikan McKinsey şirketi denetleyecek.

‘OSMANLI’NIN DÜYUN-U UMUMİYE’Sİ

McKinsey olayı çoklarının aklına II. Abdülhamid’in Muharrem Kararnamesiyle kurulan Düyûn-u Umumiye İdaresi’ni getirdiyse bu yok yere değildir. Muharrem Kararnamesi neydi? Borçlarını ödeyemeyen ve yeni borç bulamayan Osmanlı’nın vergi toplama yetkisini Düyûn-u Umumiye İdaresi aracılığıyla alacaklı devletlere devretmesiydi. Böylece Osmanlı yarı-sömürge haline gelmişti. Düyun-u Umumiye döneminde devletin vergi toplayacak merkezi bir aygıtı yoktu. Bu yüzden İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Almanlar vb. gönderdikleri memurları aracılığıyla vergiyi kendileri toplayıp borçlarına karşılık el koydular. Böylece Osmanlı da yeniden dış borç alabildi.

Bugün devletin maşallah vergi toplamakta hiçbir sıkıntısı yok. Vergi gelirlerinin yüzde 70’i dolaylı vergiler (KDV, ÖTV, ÖİV vb.) ile yoksul halkın sırtına bindirilmiş, doğrudan vergilerin yüzde 63’ü de yine bordro üzerinden emekçilerden kesilmektedir. Bu da yetmemiş olmalı ki, Damat Berat’ın Yeni Ekonomi Programı ‘verginin tabana yayılmasını’ yani az kazananlardan daha da çok vergi toplanmasını hedeflemektedir.

Ancak bu sefer vergiyi yabancılar toplamayacak olsa da vergilerin nereye harcanacağını ve tabii nereye harcanmayacağını McKinsey’in ‘tavsiyeleri’ belirleyecektir.

YENİ TÜRKİYE’NİN YENİ DÜYUN’U UMUMİYE’Sİ

Türkiye, Muharrem Kararnamesi’nin 137. yıldönümünde yeni bir Düyûn-u Umumiye ile karşı karşıyadır. Tıpkı geç dönem Osmanlı tarihinin en Batı karşıtı söylemli, pan-İslamizm iddialı padişahı II. Abdülhamid’in aynı zamanda Osmanlı’yı İngiliz-Fransız-Alman yarı-sömürgesi yapması gibi; ‘yerli’ ve ‘milli’ sloganları hiçbir konuşmasından eksik olmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tek adam yönetimi altında da Türkiye, ABD ve Batı Avrupa’nın mali-ekonomik sömürgesi haline gelmiştir.

Burada ilginç bir rastlantıya da dikkat çekelim: Berat Albayrak’ın McKinsey açıklamasını yaptığı 27 Ağustos günü, hicri takvimle 17 Muharrem 1440’a denk geliyordu. Yani tıpkı Düyûn-u Umumiye’nin kuruluşunu ilan eden kararname gibi bu da Muharrem ayına denk geldi.

IMF YERİNE Mckinsey & CO

Sözün özü, Yeni Ekonomik Program bir IMF’siz IMF programıdır, programı uygulatacak kurum olarak da IMF yerine McKinsey & Co. Danışmanlık Şirketi seçilmiştir. Türkiye’yi ağır bir borç krizine sürükleyen AKP iktidarı, bir tek biz yerli-milli, bizden olmayan herkes Amerikancı, ekonomik harp, Amerikan sabotajı diye diye ülkeyi Amerikan mali sermayesine teslim etmiştir.

[Kronos.News] 29.9.2018

Hastanelere ‘acil durumlar dışında ameliyat yapmayın’ talimatı

Eğitim ve araştırma hastaneleri başta olmak üzere tıp fakültesi ve devlet hastaneleri ekonomik krizin etkileriyle boğuşuyor.

Kurdaki artış nedeniyle kalp-damar, beyin cerrahisi gibi pahalı malzeme gerektiren ameliyatların aciliyet dışında yapılmaması yönündeki talimatların bazı devlet hastanelerine gitmeye başlanması, durumun diğer hastanelerde de benzer olduğunu ortaya koydu.

Ordu Devlet Hastanesi Başhekimliği’nden doktorlara giden talimat yazısında kalp damar cerrahi ameliyatlarında, acil durumlar dışında ameliyat yapılmaması istendi. İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip, İstanbul’da bazı hastanelerde de Ordu’ya benzer durumun yaşandığını açıkladı.

‘ACİL DIŞINDA AMELİYAT YAPMAYIN’

Cumhuriyet gazetesinden Sibel Bahçetepe’nin haberine göre acil durumlar dışında ameliyat yapılmaması istendi.

Ordu Devlet Hastanesi Başhekimliği’nden doktorlara giden talimat yazısı sağlıkta yaşanan krizin yansımasını bir kez daha ortaya çıkardı. Doktorlara gönderilen yazılarda, dolardaki artış nedeniyle doktorlara pahalı malzeme gerektiren kalp damar cerrahi ameliyatlarında, acil durumlar dışında ameliyat yapılmaması gerektiği belirtildi. İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip, pek çok hastanede benzer sorunların yaşandığını belirterek, yaşananların “kışkırtılmış sağlık talebinin” sonucu olduğunu söyledi.

Saip şunları söyledi: “Performans sistemi ile birlikte hastanelerde kışkırtılmış bir sağlık talebi yaratılmıştı. Bu da sonuçta çok fazla tetkik, gider demekti. Bu şekilde bu hastanelerin dönmeyeceği ortadaydı. Bir taraftan harcamalar, giderler artıyordu. Şimdi de ekonomik kriz ile birlikte sistem iyice çıkmaza girdi. Hiçbir yerde giderler karşılanamıyor.”

İthal ilaç sorunu yaşandığını, hammaddenin yurtdışından gelmesi nedeniyle ucuz ilaçlarda bile sıkıntı yaşandığını belirten Saip, sorunları şu şekilde sıraladı:

“Kanser ilaçların birçoğu piyasada bulunamıyor. İstanbul’da da pek çok hastanede Ordu’daki durumun benzeri yaşanıyor. Hastanelerde ameliyatlar için gerekli malzemeler alınamayınca tabi ki işlemler de yapılamıyor. Anestezi eleman yetersizliği, malzeme sorunları gibi nedenlerden zaten sorunlar yaşanıyordu, amealiyat günü verilemiyordu. Sağlık açısından sıkıntı verici bir durum var. İthal malzemelerin yanında, ucuz malzemelerde bile sıkıntılar yaşanıyor. Firmalar geri ödemeler alamadıkları için ihalelere girmiyorlar. Çapa’da örneğin hemşeriler, döner sermayeler daha az, taşınma tehditi ve aşırı iş yükü olduğu için devlet hastanelerine gidiyorlar, hemşire sayısı azaldığı için, ameliyat sonrası bakım gibi hizmetlerde yürümüyor. Cerrahpaşa’da da yine benzer sorun var.”

‘SORUNLAR DAHA DA KATLANACAK’

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Cerrahpaşa İşyeri Temsilcisi Aydın Erol, ödenek yetersizliğinin yanında döviz kurundaki artış nedeniyle medikal firmaların hastanedeki tıbbi malzeme ihalelerine girmediği, bu nedenle hastanede ameliyat ve tedaviler için malzemelerin bulunmadığı, hastaların ya eski malzemelerle tedavi edildiği ya da malzeme paralarını ceplerinden ödeyerek kendilerinin temin ettiğini söyledi.

Özellikle beyin cerrahisi gibi alanlarda ameliyatları yapılmadığını öne süren Erol, özetle şunları kaydetti:“İki fakültenin 600 milyon liraya  yakın borcunun olduğu söyleniyor. Hastanede zaten son birkaç aydır performans ödemeleri yapılmıyor. Öğretim üyeleri ya emekli oluyor ya da istifa ederek özel sektöre geçiyor. Beyin cerrahisi gibi hayati önem taşıyan ameliyatlar durma noktasına geldi. Yalnızca basit ameliyatlar ve poliklinik hizmeti verir durumda.”

‘KRİZ SAĞLIĞI DA VURDU’

SES Genel Başkanı Gönül Erden, bir süredir artan ilaç fiyatları nedeniyle tedavilerin aksadığını ameliyatların yapılamadığını ancak son ekonomik krizin sorunları katladığını belirtti. Erden, “Piyasada kalitesiz, kötü malzemeler bulunuyor. Bu malzemeler üzerinden de tedaviler yapılmaya çalışılıyor. Bunların hastalara yansıması da sıkıntıları beraberinde getiriyor. Üniversite hastanelerine ‘kendi yağınızda kavrulan’ politikası var. Bütün bu sıkışmışlıklar üniversitelerde daha fazla hissediliyor” dedi.

‘FİRMALAR İLAÇLARI DEPOLARDA TUTUYOR’

CHP Ankara Milletvekili Dr. Murat Emir, sağlıkta yaşanan krizi TBMM gündemine taşıdı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya yüksek dolar kuru sonrası tıbbi ilaç ve malzeme alımlarında yaşanan sıkıntıları soran Emir, Türk lirasında yaşanan değer kaybının ardından yaşanan ilaç krizine, hastanelerin klinik, acil servis ve ameliyathanelerinde tıbbi malzemelere ulaşım konusunda yaşanan sıkıntıların eklendiğini anlattı.

HASTALAR KABUL EDİLMİYOR

Verdiği önerge ile krizi gündeme taşıyan Emir, tıbbı malzemelerin büyük bir kısmının Sağlık Uygulama Tebliği’nde (SUT) yer alan fiyatlar üzerinden ithal edildiğini, SUT fiyatının kurun çok altında kalması nedeniyle zarar etmek istemeyen firmaların ellerindeki ürünleri piyasaya sunmayıp depolarında muhafaza ettiklerini ileri sürdü.

CHP’li Emir, yaşanan bu gelişmeler sonrasında bazı hastanelerimizin klinik ve acil servisine hasta kabul etmediğini, kimi sağlık kuruluşlarının ameliyat olması gereken hastalarını ameliyata alamadıkları yönünde şikayetler aldığını kaydederek, bakanlığı acilen önlem almaya davet etti.

[Kronos.News] 29.9.2018

15 Temmuz, 28 Şubat'ın devamı bir tasfiye operasyonu muydu?

You Tube 'ta yayın yapan Videon programında İsmail Sezgin'in sorularını cevaplayan Gazeteci Adem Yavuz Arslan, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in "28 Şubat'ın asıl hedefi Fethullah Gülen ve cemaatiydi açıklaması üzerine değerlendirmelerde bulundu..


[Samanyolu Haber] 29.9.2018

IMF'siz IMF programının taşeronu: AKP McKinsey'in kapısını neden çaldı

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, dünkü açıklamasında Yeni Ekonomi Programı (YEP) bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi'nin McKinsey adlı ABD merkezli uluslararası yönetim şirketiyle anlaştığını duyurdu.

Devleti bir firma gibi yapılandırarak piyasa mantığı içerisinde ele almayı hedefleyen Yeni Ekonomi Programı'nın en yeni enstrümanı, geçen günlerde kurulduğu açıklanan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi. 16 bakanlığın temsilcilerinin bulunduğu bu ofis, bundan böyle ABD kökenli McKinsey adlı şirketle çalışacak.

16 BAKANLIĞIN TEMSİLCİLERİ VE MCKİNSEY BİRLİKTE ÇALIŞACAK

Bakan Albayrak konuyla ilgili açıklamasında, “Yeni program bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek” demişti.

Öyle anlaşılıyor ki, McKinsey şirketiyle birlikte çalışacak olan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi, klasik kamu yönetiminde Sayıştay'ın üstlendiği "denetim" görevini de fiili olarak üstlenecek.

Yeni Ekonomi Programı'nda kamu emekçilerine "esnek istihdam" dayatması başta olmak üzere "tasarruf" başlığı altında bir dizi dayatma öngörülüyor. Söz konusu dayatmaların "mimarisi"nin daha önce enerji sektörünün özelleştirilmesi ve sermayeye açılması sürecinde rol üstlenen McKinsey'e emanet edildiği anlaşılıyor.

SAYIŞTAY'IN GÖREVİNİ Mİ ÜSTLENECEK?

İktisatçı Ümit Akçay, kişisel blogunda konuyla ilgili bir yazı yayımladı.

"Sayıştay kalmadı, McKinsey verelim" başlıklı yazıda Ümit Akçay şunları söyledi:

"Berat Albayrak'ın açıklamasını anlamı şudur: Türkiye'deki kurumlara ve siyasi iradeye yurt dışındaki güven o kadar düşük ki, ekonomi yönetimi IMF'ye gitmeden bu 'güven krizini' aşmak için ABD'li bir danışmanlık firmasıyla çalışmak zorunda kaldı. Bu sayede, bir IMF anlaşması yapmadan yapmış gibi yapmanın yolu bulunmuş oldu.

Kamuya açık olmayan bilgilerin bir özel firma ile paylaşılması ve daha da önemlisi devletin dönüşümü projesini bu firma üzerinden yürütülmesi için 'yeni bir kozmik odaya girilme' durumu olduğunu söylemek belki iddialı olur. Ancak her halükarda bu anlaşmanın detayları derhal açıklanmalı.

Eskiden, kamu reformu ve devletin dönüşümü tartışmasını, Devlet Planlama Teşkilatı'nın hazırladığı (YEP gibi değil, gerçek planlar!) planlarından, Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü tartışma metinlerinden, TÜSİAD raporlarından takip ederdik. Belli ki bundan sonra McKinsey raporlarını okuyacağız!

Kamu adına denetim işlevini yerine getiren Sayıştay gibi kurumların ve TBMM'nin işlevsizleştirilmesi ve daha kötüsü bunların yerine henüz bir şey konulamaması, Türkiye'deki devlet krizinin ne boyuta geldiğini gösteriyor."

SAYIŞTAY ESKİ DENETÇİSİ KADİR SEV: MCKİNSEY IMF'NİN GÖRÜNMEZ ELİ Mİ?

Sayıştay eski başdenetçisi ve soL yazarı Kadir Sev, McKinsey'e ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Bir şirkete devlet emanet ediliyor adeta. 16 bakanla birlikte çalışacak, kamuya ilişkin bütün bilgileri derleyecek; kamu kurumlarının yeniden yapılandırılması, bütçenin ve kamu kaynaklarının kimlere ve ne yöntemle dağıtılacağının öngörüldüğü, nerelerden tasarruf yapılması gerektiği gibi konularda raporlar hazırlayacak, yönlendirecek ve uygulamayı izleyecek. Sayıştay'ı işlevsiz bırakanlar, Sayıştay'ın yerine bu şirketi mi getiriyorlar?" dedi.

Kadir Sev soL'a yaptığı açıklamada şunları söyledi: 

Kaynakların verimli kullanılması, maliyet ve harcamaların azaltılması, gelir kalitesinin yükseltilmesi Yeni Ekonomi Programı'nın temel hedefleri arasında sıralanıyor.

Programın zaten üç hedefi var ve hepsinde kamu harcamalarından önemli kısıntılar öngörülüyor. "Sıkı maliye politikası uygulayacağız, bütçe açığını ve cari açığı azaltacağız" diyorlar. Bütçede tasarruf sözcüğü, çalışanların haklarına yeni saldırıları akla getiriyor. Nitekim 2019 yılı için harcamalardan kısarak bekledikleri 60 milyar lira tasarrufun 10 milyar lirasının SGK’den, 30 milyar lirasının da yatırımlardan vazgeçilerek sağlanacağı belirtiliyor. Vazgeçtikleri yatırımların neler olduğunu bilemiyoruz. Hiç mi yapmayacaklar? Hizmetten mi vazgeçtiler? Yap- işlet gibi bütçeye yansımayan bir yönteme mi başvurmayı düşünüyorlar. Belirsiz.

YEP'teki bu amaçlarını daha organize yürütebilmek için Maliye Bakanlığı örgüt yapısı içinde "Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” kurulması öngörülüyor. Ofis, tasarruf ve gelir dönüşüm programı hazırlayacak, uygulamasını izleyecek ve böylelikle kamu maliyesinde iyileştirmeler sağlanacak.

Berat Albayrak’ın dün Newyork’ta Türk-ABD İş Konseyi toplantısındaki konuşmasından, değişim programını hazırlamak ve izlemek üzere McKinsey ile çalışmaya karar verdiklerini öğrendik.
Bakan'ın ABD’deki trafiğine dikkat etmek gerekiyor. Dünya ölçeğinde 5 trilyon dolara egemen olan banka ve finans dünyasının temsilcileriyle ve Alman yatırımcılarla buluşarak onlara YEP’i anlattı. Dünya Bankasının Avrupa ve Orta Asya’dan sorumlu Başkan yardımcısıyla görüştü. Onunla neler konuştuğunu bilemiyoruz.

McKinsey, üst düzey yönetim danışmanlığı şirketi. İnternet sitelerinde dünya ölçeğinde 1400’den çok ortakları olduğu belirtiliyor. İstanbul’da bir büroları var. Telekomünikasyon, finans, bankacılık, özelleştirme, Türkiye’deki sektörler ile ilgilenen çok uluslu şirketler ve STK’lere hizmet veriyor. 2000’lerin başında 30 kişiye ulaşan danışman kadrosuyla bugüne değin, otomotiv sektörü standartlarını iyileştirmek, bir televizyon üreticisinin yeniden yapılandırılması, bir banka için genişleme programı hazırlanması gibi işler yapmışlar.

Bu şirkete devlet emanet ediliyor. 16 bakanla birlikte çalışacak, kamuya ilişkin bütün bilgileri derleyecek; Kamu kurumlarının yeniden yapılandırılması, bütçenin ve kamu kaynaklarının kimlere ve ne yöntemle dağıtılacağının öngörüldüğü, nerelerden tasarruf yapılması gerektiği gibi konularda raporlar hazırlayacak, yönlendirecek ve uygulamayı izleyecek. Herhalde şirketin kuruluşundan bugüne alabildiği dünyadaki en büyük işi bu olsa gerek!

Sayıştay’ı işlevsiz bırakanlar, planlama örgütünü yok edenler; bu işleri gördürmek üzere bir şirketle anlaşıyor.

Yeni Ekonomi Programı'nı bugünkü yazısında Korkut Boratav, "IMF’siz IMF Programı" olarak adlandırıyor. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Acaba IMF’nin görünmez eli olarak mı düşünüldü bu şirket?

Varlık fonuna aktarılan KİT'leri, imtiyazları, taşınmazları unutmayalım. Bunlar artık kamu malları gibi korunmuyorlar. Birlikte çalışmaya karar verdikleri şirket aynı zamanda özelleştirme konusunda da uzman. Berat Albayrak ise Varlık Fonu A.Ş.'nin başkan vekili. Bu durumda neler olabileceğini düşünebiliyor musunuz?

AKP'NİN MCKINSEY SEVGİSİ

1926'da James O. McKinsey ve Marvin Bower tarafından kurulan McKinsey&Company adlı şirket, bünyesinde 27 bin kişinin çalıştığı, merkezi New York'ta bulunan bir uluslararası yönetim şirketi. Şirket, çok uluslu bazı tekellere, büyük sermaye gruplarına hizmet sunuyor ancak bu kadarla kalmıyor. Çünkü McKİnsey'in çalışma alanları içerisinde, çok ilginç bir biçimde "kamu yönetimi" de bulunuyor.

Şirketin resmi internet sitesinde, "kamu yönetimi" alanına dair şu tanım yapılıyor: "Ulusal, bölgesel ve yerel devlet kurumlarına, etkinliklerini ve yarattıkları etkiyi geliştirme konusunda destek vererek kamuya karşı görevlerini gerçekleştirebilmelerini sağlamaktayız."

Şirketin kamu sektörüne yönelik uzmanlık alanları da şöyle sıralanıyor: Savunma ve Güvenlik, Ekonomik Kalkınma, Sağlık, Kamu Finansmanı, Bilgi Teknolojileri, Operasyonlar, Organizasyon, Strateji.

McKinsey, AKP iktidarının başından bu yana özelleştirmeler başta olmak üzere en fazla danışmanlık aldığı şirketlerden biri oldu.

2004 yılında kamu bankalarının özelleştirilmesi, 2001 krizi sonrası TMSF'ye devredilen bankaların satışı gibi süreçlerde kamuya danışmanlık yapan McKinsey'in en büyük icraatı ise enerji sektörünün "serbestleştirilmesi" süreci oldu.

Adı dünyanın en büyük enerji skandallarından birine, ABD'den Enron yolsuzluklarına karışmış olmasına rağmen McKinsey, önce Özelleştirme İdaresi Başkalığı'na elektrik dağıtım özelleştirmelerinde danışmanlık yaptı. Ardından Enerji Bakanlığı'na yine enerji piyasasının düzenlenmesine ilişkin konularda çeşitli danışmanlıklar üstlendi.

TÜRKİYE OFİSİ TEKFEN TOWER'DA, ANKARA YÖNETİCİSİ BEŞİR ATALAY'IN DAMADI

McKinsey şirketinin Türkiye merkez ofisi İstanbul'da Tekfen Tower'da bulunuyor. Bir başka ilginç rastlantı da, şirketin Ankara ofisi yöneticilerinden olan Ali Üstün'ün, eski Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay'ın damadı olması. İşadamı Bilal İbrahim Üstün'ün oğlu olan Ali Üstün, Beşir Atalay'ın kızı Zeynep'le 2008'de evlenmişti.

SUUDİ ARABİSTAN'IN PAZARLAMASINI DA BU ŞİRKET YAPIYOR

Suudi Arabistan krallığının yönetiminde bazı yönetim şirketlerinin önemli tol oynamaya başladığı, Suudi Arabistan'ın Cambridge Analytica'nın ana şirketi SCL Group'un yanı sıra McKinsey'le de çalıştığı geçen aylarda haberlere yansımıştı.

Ayrıca Suudi Arabistan petrol fiyatlarının düşmesinin ardından ekonomik olarak çökünce McKinsey'e başvurmuş, bir rapor hazırlatmıştı. Bu rapor ışığında "Vision 2030" diye adlandırılan bir kemer sıkma ve mali disiplin programı başlatmışlardı.

[Samanyolu Haber] 29.9.2018

Merkez Bankası'nın satacak dövizi kalmadı: Döviz satışında frene bastı

Üçüncü çeyrekte 16 milyar dolar döviz satan Merkez Bankası’nın net döviz rezervi yılbaşından bu yana 9 milyar dolar eridi, 18 milyar dolara indi. Rezervler eriyince Merkez Bankası döviz satışında frene bastı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) döviz satımlarını yarı yarıya azaltmaya karar verdi.

Merkez Bankası yılın son üç ayında 6,95 milyar dolarlık döviz satacak. Piyasalarda oynaklığın yükseldiği üçüncü çeyrekte 16 milyar dolarlık uzlaşmalı döviz satım ihalesi açılmıştı.

Dövizdeki gelişmelere göre likidite ayarlayan merkez bankası son çeyrekte yılın en düşük döviz satımını gerçekleştirmiş olacak. Merkez Bankası'nın yeni takvimiyle günlük ihale tutarı yarıdan fazla azalıyor. Üç ayın sonunda yıllık toplam ise 41,25 milyar dolara ulaşacak.

[Samanyolu Haber] 29.9.2018

Bu “Yalan Dünyadan” bir Neşet Ertaş geçti

“Ben ölürsem öldü demeyin,

Yoruldu gitti deyin…”

Bozkırın Tezenesi, sazın büyük üstadı, gariplerin gönül dili Neşet Ertaş vefatının 6. yıldönümünde saygıyla anılıyor. Ozan geleneğinin günümüze kadar gelmesini sağlayan usta sanatçı 25 Eylül 2012 tarihinde aramızdan ayrılmıştı.

1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinde dünyaya gelen Neşet Ertaş, doğduğu gün babasının sazıyla tanışır. Doğduğunda gelenek olarak göbeğinin üstüne babasının sazı konulan Ertaş, Abdal kültürünün o zamanki temsilcilerinden olan babası Muharrem Ertaş ile gittiği düğünlerde önce oyun oynayarak, daha sonra da sazıyla türküler söyleyerek hayata atıldı. Örnek aldığı tek ismin babası olduğunu söyleyen sanatçı, bunu “Babamla ben aynı ruhun insanıyız” şeklinde ifade etmişti. Müziğe doğuştan ilgisi olan Neşet Ertaş’ın ilk çalgısı annesi Döne Ertaş’ın çamaşır yıkama tokacına tel takmak suretiyle yaptığı oyuncak bağlama oldu. Okula gidemeyen ve okuma yazmayı ağabeyinden öğrenen Ertaş, küçük yaşlardan itibaren bağlama ve saz çalarak kendini geliştirdi.


Babası ile 8 sene boyunca Kırşehir’in ilçeleri, Nevşehir, Niğde, Kırıkkale, Yozgat ve Kayseri’de adeta köy köy gezerek kendi deyimiyle “düğünlere şenlik katan” Ertaş, daha sonra Kırşehir’de kendisi gibi yetenekli diğer müzisyenlerle Abdallar Topluluğu’nu kurarak düğünlerde sazını çalmaya devam etti.

İLK PLAĞINI 14 YAŞINDA ÇIKARDI

Neşet Ertaş, 1957 yılının sonunda İstanbul’a gitti ve ilk plağı olan “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” türküsünü babasıyla seslendirdi. Anadolu’da halk ozanı olarak tanınmaya başlayan Neşet Ertaş, o tarihten sonra yeni plaklar ve kasetler çıkararak sanat hayatını sürdürdü, İstanbul’da 2 yıl boyunca çalıştıktan sonra Ankara’ya yerleşti ve burada sahne almaya başladı. Ankara Radyosu’nda her gün 15 dakikalık programlar yapmaya başladı.

“HALKIN SANATÇISI OLARAK KALIRSAM, MUTLULUK BUDUR”

28 Şubat sürecinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel kendisine devlet sanatçılığı ünvanını sundu ancak Neşet Ertaş ayrımcılık olarak gördüğü bu ünvanı reddetti ve ardından herkesin gönlüne neden bu kadar girdiğini şu sözlerle kanıtladı: “O dönem Süleyman Demirel Cumhurbaşkanıydı. Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, ‘Hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim.’’

ALMANYA YILLARI

Neşet Ertaş, parmaklarındaki felç nedeniyle 1978 yılında Almanya’ya giderek bir süre burada tedavi gördü, bu nedenle ara verdiği sanat hayatına 2000 yılında İstanbul konseriyle geri döndü. Bozlak ustası Neşet Ertaş, UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında Yaşayan İnsan Hazineleri Türkiye Ulusal Envanteri’ne alınarak “yaşayan insan hazinesi” kabul edildi.

25 Eylül 2012’de yakalandığı prostat kanserine yenik düşen sanatçı vasiyeti üzerine babası Muharrem Ertaş’ın ayak ucuna defnedildi. (İPA)


NEŞET ERTAŞ BELGESELİNDEN….

[TR724] 29.9.2018

Erdoğan’ın mavi boncukları [Semih Ardıç]

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile “müeyyide” krizinin faturası şirketlere, gariban vatandaşa çıka dursun Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan “bize ekonomik harp ilan ettiler” dediği ABD ve Almanya’da önüne gelene mavi boncuk dağıttı.

ABD’de Başkan Donald Trump ile Birleşmiş Milletler (BM) koridorunda ayaküstü selamlaşmayı meziyet sayan yerli ve millî gazetelerin coşkusuna mukabil dün “Reis için” iPhone kıran gençlerin ne hissettiğinin artık ehemmiyeti yok.

16 BAKANLIĞI MCKINSEY’E EMANET

Hakikatle irtibatı kalmamış bir memlekette Erdoğan nasıl münasip görmüşse herkes aynen kabul ediyor. ABD’nin Türkiye’ye malî harp ilan ettiği söylendiği halde Boeing firması ile imzalanan 11 milyar dolar tutarında yolcu uçağı siparişi iptal edilmedi.

İptal bir yana Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak McKinsey müşavirlik firması ile el sıkıştı. Yeni Ekonomi Programı’na 16 bakanlığın ne kadar riayet ettiğini McKinsey takip edecek.

ABD’li firma bakanlıklara girip çıkacak, resmî evrakı inceleyecek. Türkiye’nin en hassas olması icap eden iktisadî hedeflerinin teferruatına kadar vakıf olacak. Ne kadar da yerli ve millî bir tavır değil mi?

Hazine, Merkez Bankası ve Maliye böyle ilk defa mı ekonomi programı tatbik ediyor? Müşavirlik hizmetine verilecek milyon dolarlar kasada kalmalıydı.

SİYASİ İKİ YÜZLÜLÜK!

Halka “kahrolsun Amerika!” sloganları attıranlar, devletin kapılarını sonuna kadar ABD’li firmalara açıyor. İkisinin aynı anda aynı kişiler tarafından icra olunması siyasî iki yüzlülük değil de nedir!

Erdoğan ve beraberindeki heyet ABD’den Almanya’ya geçti. İki sene boyunca “nazi artığı”, “bizim düşmanlarımız” hakaretleri ile hedef aldığı Almanlarla yüzleşti Erdoğan.

Kameralara aksettiği kadarıyla hayli rahattı ve herhangi bir mahcubiyet duymuyordu. U dönüşlerinin ustası ne de olsa!

BERLİN’DE GÜVENLİK ALARMI

Gelişini başşehir Berlin’de ikamet eden 3,5 milyon kişi iliklerine kadar hissetti. Sanki büyük bir terör saldırısından çıkan bir başşehiri andıran tedbirler herkesi canından bezdirdi.

Demiryollarının bazı seferleri iptal edildi. Erdoğan ziyareti boyunca 10 bin polis vazife aldı. Bir esnaf Alman Tele 1 kanalına, “Ben işime bakarım. Kaç gündür her yerde polisler var. İnsanlar dışarı çıkamıyor. İşlerim azaldı.” dedi.

Erdoğan’ı sevenler “Bozkurt” selamı, Türk bayrakları ile kaldığı otelin önünde toplandı. Erdoğan da onlara Rabia selamı ile mukabelede bulundu.

Tageszeitung gazetesi o anları fotoğraflı haber olarak okurları ile paylaştı.

ALMANLARDAN DEMOKRASİ VURGUSU

Almanlar ziyarete özel bir mana atfedilmesinden rahatsız.

Hazır gelmişken Erdoğan’a, “Demokrasi ve hukuk çizgisine rücu et. Tutuklu gazetecileri serbest bırak!” telkininde bulunmasını isteyen de var, “Bize ağır hakaretlerde bulunmuş, otoriter bir liderin Almanya’da askeri törenle karşılanmasını, ziyafetle ağırlanmasını kabul etmiyorum.” diyenler de var.

Devletler arasında münasebetler fertlerin hissiyatı ile birebir örtüşmüyor. Almanya’da Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Angela Merkel’in ev sahipliği ile halkın ziyarete bakışı birebir örtüşmedi.


Berlin’de düzenlenen gösterilerde Türkiye’de tutuklu bulunan gazetecilerin serbest bırakılması istendi.

“ERDOĞAN, BRÜKSEL’İN MİLYARLARINA MUHTAÇ”

Geniş bir mutabakattan bahsetmek mümkün değil. Gazeteler bile ikiye bölündü.

Handelsblatt gazetesi Almanya’nın tutarlı bir Türkiye siyaseti geliştirmeye ihtiyaç duyduğunu kaydetti ve şu tespitte bulundu: “Erdoğan’ın Brüksel’in milyarlarına muhtaç olduğu herkesin malumudur. Bu durumda Berlin’in taviz talep etmesi normal karşılanmalı.”

Gazete, Erdoğan’a seçtiği yolun hatalı olduğunu ve bunun Avrupa’ya, en fazla da Türkiye’ye zarar verdiğini gösterme vaktinin geldiğine işaret etti: “Bunun için ziyafet vermeye gerek yoktu.”

Neuen Osnabrücker Zeitung (NOZ) halkın itirazlarının şaşırtıcı olmadığın belirterek, “Uzun zamandır Almanya’ya duyguları bu kadar ayağa kaldıran bir devlet ziyareti yapılmadı. Erdoğan’ın despotça politikaları karşısında duyguların şahlanması normaldir.” ifadelerini kullandı.

DIE WELT: BUGÜN HEPİMİZ TARAF’IZ

Erdoğan’ın Almanya ziyaretini ilginç bir manşetle okurlarına duyuran Die Welt gazetesi, manşet başlığında “Bugün hepimizi Taraf’ız.” ifadesine yer verdi.

Die Welt gazetesi, “Bugün biz Taraf’ız” manşeti ile Ahmet Altan ve diğer tutuklu diğer gazetecilere dikkat çekti.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin akabinde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan 200’e yakın medya şirketinden biri olan Taraf’ın kurucu genel yayın yönetmeni Ahmet Altan’ın müebbet hapis cezasına çarptırıldığına dikkat çekilen manşette Türkiye’de halen 170 gazetecinin hapishanede olduğu kaydedildi.

EURO 2024 TÜRKİYE’YE VERİLMEDİ, ÇÜNKÜ…

Die Welt, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile Başbakan Angela Merkel Berlin’de Erdoğan’ı ağırlarken Türkiye’de insan hakları ihlallerinin devam ettiğine dikkat çekmek için de kendi taraflarının özgürlük ve demokrasiden yana olduğunu vurguladı.

Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier (sağda), Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi onuruna Bellevue Sarayı’nda akşam yemeği verdi. Yemeği Federal Meclis’teki (Bundestag) muhalefet partilerinin liderleri boykot etti.

Gazete, 2024 yılında yapılacak Avrupa Futbol Şampiyonası’nın (EURO 2024) Türkiye yerine Almanya’ya verilmesini şöyle yorumladı: “Kıta çapındaki turnuvanın Hamburg’dan Münih’e kadar olan stadyumlarda oynanması bir despot tarafından idare edilen Türkiye gibi bir ülkede düzenlenmesinden daha inandırıcıdır.”

İNSAN HAKLARININ DURUMU

Stuttgarterzeitung gazetesi de 2024 kararı hakkında, “Sonunda Almanya’nın daha yüksek not aldığı adaylık başvurusu ve Türkiye’deki insan haklarının durumundan duyulan endişeler 4’e karşı 12 oyla galip geldi.” değerlendirmesinde bulundu.

Bütün bu yorumların her birinde haklılık payı var. Amma velakin esas sebep çok yalın. Türkiye krizde ve Erdoğan para için kapı kapı dolaşıyor.

En son haber: Pakpen ve Arma Elektropanç gibi iki sanayi devi tahvil ihracının kupon ödemesini yapamadı.

Kaşıbeyaz, Günaydın Lojistik derken Türkiye’de 3’üncü köprüyü inşâ eden İbrahim Çeçen Holding’in İtalyan ortağı Astaldi “konkordato” ilan etti.

Ağustosta döviz kurlarının yüzde 34 yükselmesinin sebebiyet verdiği yıkımın maliyeti ortaya çıkıyor.

AKBANK YÜZDE 110 MALİYETE KATLANDI

Sabancı’nın amiral gemisi Akbank 950 milyon dolar tutarında sendikasyon kredisini mart ayına kıyasla yüzde 110 maliyete katlanarak yenileyebildi.

Şirketlerin, şahısların bankalara kredi ve kredi kartı borçlarının toplamı 21 Eylül 2018 itibarıyla 2,5 trilyon lira (yeni para ile!).

Bu borçlardan en az yüzde 10’unun, bir başka ifadeyle 250 milyar TL’nin batık olduğunu söylemek için Nobel ödüllü iktisatçı olmaya lüzum yok.

İflaslar, konkordatolar birbirini takip ediyor. İşsizlik, enflasyon ve yüksek faiz girdabında bir ekonominin yarını olamaz.

Erdoğan’ın kaptanlığındaki Türkiye gemisi açık denizde sürükleniyor. Gemi su alıyor, yakıt bitti bitecek.

İÇTEN İÇE CANI SIKILIYOR

Uçağa atlayıp ABD ve Avrupa’ya gelmesi sebepsiz değil. İçten içe canı sıkılıyor. Tam da Erdoğanizm’in zirvesine kurulmuşken, “Bu kriz de nereden çıktı?” diye hayıflanıyor olmalı.

Resmen başkan olduğu 9 Temmuz’dan bu yana tek bir müspet hâdise yok ekonomi cephesinde. Mütemadiyen hüsran ve hezimet haberleri geliyor.

Böyle bir iklimde yeniden Avrupa Birliği’ne (AB) yüzünü dönse de Brüksel’de muhatapları onun “oportünist bir lider olduğunu” gayet iyi biliyor. Bu sefer kendisine yüz vermeyecekler.

Almanya’nın ev sahipliği daha ziyade Türkiye’de şirketlerini muhafaza etme hassasiyetinin bir parçası. Alman bankalarının ve yatırımcılarının 25 milyar eurodan fazla riski var Türkiye’de.

ERDOĞAN: CAN DÜNDAR GELİRSE BEN GELMEM

Başbakan Merkel ile tertip edilen toplantı başlamadan manşet oldu. Zira sürgündeki gazeteci Can Dündar’ın toplantıya akredite olmasına Erdoğan itiraz etti: “Eğer o gelirse ben toplantıyı boykot edeceğim.”

Almanlar, medeni dünyada gazetecilere “toplantıya gelme” denilemeyeceğine Erdoğan’ı ikna edemeyince mecburen Dündar’dan gelmemesini rica ettiler.

Dündar gelmese de toplantıda Türkiye’de uzun tutukluluk süreleri ve gazetecilerin hapse atılması iki lidere sual edildi. Erdoğan bildik üslubu ile Dündar için, “Ajan, terörist” dedi.

MERKEL: GÜLEN YAPILANMASINI PKK İLE AYNI SEVİYEDE ELE ALAMAYIZ

Toplantıda Merkel’in Hizmet Hareketi hakkında Türkiye’den gelen gazetecilerden birinin tevcih ettiği suâle verdiği cevap mühimdi: “PKK’nın aktiviteleri Almanya’da yasaktır. Daha önceki görüşmelerimizde bunu ayrıntılı bir şekilde ele almıştık. (Gülen yapılanmasını) PKK ile aynı seviyede ele almamız için daha fazla delile ihtiyacımız var. ”

Merkel, “Dündar, bu basın toplantısına katılmama kararını kendisi vermiştir. (Erdoğan ile) bu konuda aramızda farklı görüşler olduğunu teyit edebilirim.” diyerek hükümetinin çizgisini ortaya koydu.

Anketler Erdoğan’ın ziyaretinin Merkel’in partisi CDU’ya oy kaybettirdiğini gösteriyor.

“BEN VERİRİM, HİÇ BAKMAM”

Erdoğan, Can Dündar için şunları söyledi: “Bir ajan olduğunu ve devletin sırlarını ifşa etme durumunda olan bir kişi olduğunu ve bunun 5 yıl 10 aya mahkum edildiğini herhâlde biliyorsunuz. Aradaki bir boşluğu fırsat bilerek Almanya’ya gelmiştir. Türk yargısına göre mahkumdur ve ajandır. Mahkumiyet kararı kesinleşmiş kişinin iadesini isteriz. Böyle bir şey benim başıma gelse ben veririm, hiç bakmam.”

Ortak basın toplantısı esnasında Avrupa Postası Yayın Yönetmeni Adil Yiğit, “Gazetecilere Özgürlük” yazan tişört giydiği için Türk tarafının ısrarı ile dışarı çıkarıldı.

Aynı saatlerde Berlin’de 10 bin kişi Erdoğan’ın otoriterliğini protesto etmek ve haksız yere hapishanede tutulan insanlara dikkat çekmek üzere bir araya geldi.

SIEMENS’E VERİLEN 32 MİLYAR EUROLUK İHALE

Erdoğan, Almanya’ya gelmeden evvel mavi boncuk dağıtmıştı. Doğuda ve Afrika’da hayli işe yarayan bir formül bu.

Alman Siemens firmasına demiryollarının modernizasyonu ihalesi verildi ki 32 milyar euro tutarında bir projeden bahsediyoruz. Aynı Siemens geçen sene 4 milyar euroluk rüzgâr enerjisi ihalesini de kazanmıştı.

Kriz devam ederken ABD’li veya Alman şirketler yarın ilk uçakla yatırım için Türkiye’ye gelmez. Trump dese de Merkel ısrar etse de her şirket kendi kararını elindeki verilere göre verir.

BATILI ŞİRKETLER NEYİN NE OLDUĞUNUN FARKINDA

Şirketler sadece siyasetçilerin beyanları ile iktifa edip emin olmadıkları yatırıma imza atmaz.

Dolayısı ile Erdoğan’ın dağıttığı mavi boncukların arkasındaki acı hakikatleri bizden daha iyi bilen batılı firmalar Türkiye’de yatırım bahsini ince eleyip sık dokuyor.

Hatta bugünlerde Türkiye’de yatırımı hiç düşünmüyorlar.

Erdoğan’ın Almanya seyahatinde esas hedefi ne miydi? Hizmet Hareketi’ni “terör örgütü” diye kabul ettirmek. Buna muvaffak olamadı. Diğeri de Altay tankının motoru için Merkel’den vize almaktı. O mevzuda da eli boş dönecek Ankara’ya.

Emine Erdoğan’ın lüks pırlanta alışverişleri haricinde bu gezilerin müşahhas bir neticesi olmadı.

Krizdeki firmalar boşuna Avrupa’dan, Almanya’dan para gelecek diye beklemesin, başlarının çaresine baksın…

[Semih Ardıç] 29.9.2018 [TR724]

Yok aslında kimsenin kimsesi! [Nakkaş]

“O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: «Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla. Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.” (Kehf – 10/11)


Bir sinema dehası (dikkat buyurun sanat değil, sinema) Steven Spielberg’in ilk projelerindendir İnanılmaz Öyküler (Amazing Stories)…

Dizinin ilk sezonunun 18. Bölümü muhteşemdir. Bizzat Spielberg’in kaleme aldığı hikâyede, Dorothy isimli bir çocuk geçirdiği bisiklet kazasıyla komaya girer. Hastanede bitkisel hayatta yaşarken bir takım sesler duyar. Aynı hastanedeki bir başka koma hastasına ait seslerdir bu. Ben ise Dorothy’nin aksine 40 yıldır komada tepkisi yatan bir hastadır. 40 yıl sonra aniden uyanır…

Düşünün kırk yıl uyuyorsunuz, sonra uyanıp değişen dünyayı algılamaya çabalarken, bir yandan da kendinize inanmakta zorlanıyorsunuz.

Ashab-ı Kehf’in psikolojisini anlayabilmek için sinema diliyle yapılan bir kolaylaştırıcı yaklaşımdır adeta Dorothy and Ben…

Bazen birkaç saatlik uyku bizi dünya realitesinden fırlatıveriyor bambaşka alemlere.

Dış dünyadan tamamen kopuk zaman dilimlerini düşünelim biraz.

Hayata sizi bağlayan her ne varsa onları bir süreliğine kapatın mesela. Telefonları kapatın, televizyonların fişini çekin, pencereleri hatta. Perdeleri sıkı sıkıya kapatın.

Bir saat böyle kaldığınızı düşünün.

Sonra mesafeyi uzatmayı deneyin.

Bir gün mesela, ardından bir hafta aynı şartlarda kaldığınızı varsayın.

Bir ay…

Belki bir yıl…

Hatta yıllar…

Ünlü Matrix filminin kahramanı Neo, uyandırıldıktan sonra gözü yanınca Morpheus ona şöyle demişti:

“Gözünü şimdiye kadar hiç kullanmadın ki!”

Kapkaranlık bir ortamdan sonra aniden gün ışığına çıkmak gibi bir şey…

Hepiniz uykudasınız!

Popüler sinemanın en iyi örneklerinden olan – 9,2 ortalamasıyla yıllardır IMDB’de de ilk sıradadır- Shawshank Redemption –Esaretin Bedeli (Ki yazarı yine Steven Spielberg’dir) her ne kadar zeki ve kurnaz mali müşavir Andy’nin öyküsü olsa da, filmin esas taşıyıcı kolonu Morgan Freeman’ın başarıyla canlandırdığı karakter Ellis Boyd’ur. Boyd, filmde hem anlatıcı hem de esas kahramanı dönüştürücü bir rol üstlenmiştir zira.

Genç yaşta dünyanın en rezil hapishanelerinden birine tıkılan beyaz yakalı Andy, Redding’in kılavuzluğunda aklını yitirmez ve kaybolmaz.

Redding ise gençken yaptığı bir hatanın bedelini ödüyordur.

Ömür boyu hapis cezası almıştır ama defalarca reddedildikten sonra 40. yılında şartlı tahliye kurulunun önüne çıkınca şöyle bir konuşma geçer:

“Dosyanız müebbet hapis cezanızın kırk yılını geçirdiğinizi yazıyor. Düzeldiğinizi hissediyor musunuz?”

Sorusuna şu cevabı veriyor:

“Düzelmek mi? Bir düşüneyim. Bunun ne olduğu konusunda bir fikrim yok. Yaptığım için pişman olmamı mı istiyorsunuz? Evet… Pişman olmadığım tek bir gün bile yok. Küçükken işlediğim bir suç için düzelip düzelmediğimi mi öğrenmek istiyorsunuz? Bu saçma bir şey. Bununla yaşamayı öğrenmek zorundayım…”

Sonunda tahliye edilir ama 40 yıldır toplumdan öylesine kopmuştur ki, özgürken kendini daha kötü hisseder Redding… Artık yaşamanın anlamı kalmamıştır onun için…

Necip Fazıl;

“Uyku katillerin bile çeşmesi.

Yorgan Allahsıza kadar sığınak” der bir şiirinde…

Bir tür sığınaktır uyku, toplumdan izole edilmek de bir çeşit uyku olsa gerek.

Pardon…

1975’te, Wiley Bridgeman ve Kwame Ajamu ile birlikte Harold Franks’ı öldürmekle suçlanmıştı Ricky Jackson. 13 yaşında bir çocuğun şahitliği ile ömür boyu hapse mahkum edildi ve tam 39 yıl sonra suçsuz olduğu ortaya çıktı. Devlet koca bir “pardon” ile beraber 2 milyon dolar tazminat ödedi ama umurunda bile olmadı yaşlı adamın. Artık 59 yaşındaydı ve ne para onun için önemliydi ne da hayat. Tüm dostlarını yitirmişti, ailesinden neredeyse kimse kalmamıştı. Hayatı çalınmıştı adeta…

Yaşlı adam kalabalıkların içine daldığında korkuyla karışık adeta donup kalmıştı.

Ne çok ajan dolaşıyordu sokaklarda ve insanlar nasıl yürümeyi beceriyorlardı ellerindeki minik pusuladan gözlerini ayırmadan!

Bir başka benzer kaderi yaşayan kişi ise yine ABD’li Otis Johnson’dı. Bir polis memurunu ağır yaraladığı için hapse mahkum olan Johnson tam 44 yıl hapishanede yaşadı.

Özgür kaldıktan sonra sokağa çıktığında kendini uzaylı gibi hissettiğini açıkladı.

İnsanların sokakta kendi kendine konuştuğunu görüp şaşırmıştı.

Kısa süre sonra ona herkesin kulaklıkla konuştuğunu söylediler. Oysa kendi zamanında sadece CIA ajanları böyle şeyler kullanıyorlardı. Sokaktaki herkesi ajan zannetmişti yaşlı adam.

İnsanların birbirinin yüzüne hiç bakmadan sadece ellerindeki bir ekrana odaklanmaları da çok tuhafına gidiyordu. Yola bakmadan yürüyen insanlar onu şaşırtmış ve korkutmuştu.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler!

Bir markete gitti sonra…

Kafası daha da çok karıştı.

44 yıl önce insanların beslenmek için bu kadar çok karmaşık raflara ihtiyaç duymadığını hatırlıyordu. Raflar o kadar doluydu ki, kendine bir yiyecek seçemedi bahtsız adam.

Dış dünyaya şaşkınlık ve hüzünle bakan Otis için otobüs de özlenesi bir içli hayal aslında. Otobüste insanlarla sohbet edip daha rahat oturulduğunu düşündüğünden, sıkışık metrolar onu hiç memnun etmemiş. Kendini yapayalnız ve teknolojinin kucağına bırakılıp kaçılmış gibi hisseden bu adamın yüzünü güldüren tek şey olan fıstık ezmesi markasını görünce resmen gözleri doluyor. Konuşacak tek bir dostu olmayan adam, bir kutu fıstık ezmesine, kaybolan yıllarını geri vermişler gibi bakıyor…

Otis’in günümüz insanına baktığında gördüğü şey delilik aslında. Bu çılgın “cangıl”da yaşabileceğinden emin değil.  Garip olan ise; bizim kendimizi özgürleştirdiğini düşündüğümüz şeyler, ona göre insanları tutsak etmiş durumda.

Cep telefonlarının esiri olduğunu düşünüyor insanların. İnternete modern bir büyücü, hatta yaşlı bir hayat kadını gibi bakıyor. Saatlerce oyalayıp sonunda sadece pişmanlık veren bir “meta” ona göre internet. Yıllarca duvarlar ardında kalıp tüm gelişmeleri kaçırmış bir insan olarak o, bunların hiçbirine muhtaç değil. Telefonsuz, kulaklıksız, Instagram’sız, Twitter’sız yaşayabilir çünkü bunlara ucundan kıyısından dahi yaklaşmamış.

Yok aslında kimsenin kimsesi!

New York sokaklarında gezerken insanların çevreye ve birbirlerine hiç bakmayıp sadece ellerindeki ekranlara yoğunlaşmasına anlam veremiyor hala. “Eskiden buralarda sadece yürürdük, sohbet ederdik” diyor. İnsanların kendi içine yönelmesine zıt, dört bir yandaki reklam panolarının, ışıklı billboardların kimler için olduğunu da bilmiyor Johnson.

Esas darbeyi ise ailesiyle bağlantısının tamamen kopmasından sonra yaşamış. Şöyle diyor; “1998’de bütün ailemi kaybettim ve hapisten çıktığımda tamamen yalnızdım. Bu durum beni rahatsız ediyor çünkü ailemi özlüyorum.”

İnsanın özleyeninin olmaması kadar acı bir şey var mıdır acaba?

Johnson sürekli titreyen ve her an ağlayacakmış gibi duran yaşlı ve nemli gözleriyle kameralara baktıktan sonra dönüyor ve ürkek bir antilop yavrusu gibi insan kalabalığının arasında kayboluyor.

Şair ise sessizce düşürüyor kelimeleri kâğıda tane tane:

“Yok aslında kimsenin kimsesi.

Herkesin elmasında kendi diş izi!”

[Nakkaş] 29.9.2018 [TR724]

Messi – Ronaldo boşluğu derin olacak [Hasan Cücük]

Messi’nin adaylar arasında olmadığı FİFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülünü beklendiği gibi Hırvat Luka Modric aldı. Adaylar arasında Cristiano Ronaldo’nun olmasına rağmen favori Hırvat oyuncuydu. Ronaldo ile beraber geçen sezon Real Madrid’in başarısı için ter döken Luka Modric’in farkı Dünya Kupası’nda ortaya çıktı. Hırvatlar tarihinde ilk kez Dünya Kupası’nda finale kadar gelirken, başrolde Modric vardı. Hırvat oyuncu yılın futbolcusu seçildi ama seneye aynı başarıyı gösterir mi? Bu oldukça zor. Ronaldo – Messi arasındaki yarış bitti ama peki yerini kim dolduracak?

FİFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülü sahibini ilk kez 1991’de bulurken, bu isim Alman Lothar Matthaus oluyordu. Matthaus bu ödülü ilk ve son kazanan Alman olurken, ilerleyen yıllarda ödülün sahiplerinde ağırlık Brezilyalılardan oluyordu. 1994’de Romario bu ödülü kazanan ilk Brezilyalı olurken ilerleyen yıllarda listeye Ronaldo, Rivaldo, Kaka ve Ronaldinho gibi sambacı yıldızlar ekleniyordu. Ronaldo, ödülü üst üste iki yıl kazanan ilk oyuncu oluyordu. Ödül, Ronaldo, Zidane, Figo, Ronaldinho arasında gidip geliyordu. O dönemde birden fazla yıldız oyuncunun olması ödülün bir oyuncunun tekeline geçmesine engel oluyordu.

2008’de Cristiano Ronaldo’nun ödülün sahibi olmasıyla farklı bir kulvar açılıyordu. Bu tarihten sonra ödül Cristiano Ronaldo – Messi arasında gidip geliyordu. 10 yıl sonra ödülü ilk kez üçüncü bir isim kazanmış oldu.

Luka Modric 33 yaşında ödülün sahibi oldu. Bir anlamda futbol yaşamının son çeyreğini yaşıyor. Önümüzdeki yıllarda Modric’i listede görmek bile mümkün olmayabilir. Modric örneğini daha önce Fabio Cannavaro ile yaşamıştık. 2006 Dünya Kupası’nı İtalya kazanırken, yılın futbolcusu ödülünün sahibi Fabio Cannavaro olmuştu. Ödül tarihinde ilk kez bir defans oyuncusu dünyada yılın futbolcusu seçilmişti. Cannavaro’nun Zidane’nin önünde ödülün sahibi olması eleştirilmişti. Zidane’nin 2006 Dünya Kupası finalinde Materazzi’ye kafa atıp kırmızı kart görmesi ödülü almasına engel olmuştu. Ancak çoğunluk herşeye rağmen ödülün Zidane’nin hakkı olduğunu savunmuştu. 33 yaşında ödülün sahibi olan Cannavaro ilerleyen yıllarda listenin yakınına bile yaklaşamamıştı.

Cristiano Ronaldo – Messi döneminde elbette çok başarılı yıldız oyuncular çıktı. Ancak bu ikili çıtayı oldukça yükseğe koydukları için diğer oyunculara bariz fark attılar. Örneğin Andres İniesta ve Xavi Hernandez dünya çapında birer orta saha oyuncularıydı. Ama şansızlıkları Messi ile aynı takımda olmalarıydı. Gareth Bale büyük bir yıldızdı. Ama Real Madrid’e gelince Cristiano’nun gölgesinde kaldı. Adınız Neymar bile olsa Messi’nin olduğu yerde listenin en fazla ikinci sırasına kadar yükseliyorsunuz.

Messi – Ronaldo dönemi bittiğinde filmin tekrar başına döneceğiz. Muhtemelen her yıl yeni oyuncular FİFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülünün sahibi olacak. 10 yıl aradan sonra Messi ve Ronaldo’dan biri ödülü almadı ama önümüzdeki yıl bu ikiliden biri ödülün sahibi olursa şaşırmamak gerek. Ronaldo’nun 33 yaşında olması, Messi’nin 30’u geride bırakması yarışın pekte uzun sürmeyeceğini gösteriyor. Messi – Ronaldo sonrası ödülün en büyük favorisi Neymar ve Mbappe gösteriliyor. Bu ikilinin en büyük handikapı oynadıkları kulüp olacak. PSG, Fransa liginin tartışmasız bir numarası. Bu yılda daha şimdiden şampiyonluk yolunda farkını ortaya koydu. PSG’yi şampiyon yapmak başarı değil. Başarıda tek ölçü Neymar ve Mbappe için Şampiyonlar Ligi olacak. PSG, Avrupa’nın bir numaralı kupasını alırsa bu ikilinin yılın futbolcusu olma yolu açılmış olacak.

Yılın futbolcusu olmada ölçü artık uluslararası başarıdır. Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’nda ülkesini başarıya taşıyan veya Şampiyonlar Ligi kupasını kulübüne getiren oyuncu ödüle herkesten daha yakın oluyor. Listede Neymar’ın olmamasının en büyük nedeni Brezilya ile 2014’den sonra 2018’de de hüsran yaşamasıydı. Ronaldo ve Messi’nin ödüle ambargo koymasının nedeni ise kulüpleriyle Şampiyonlar Ligi’nde zirveye çıkmalarıydı.

Bu yıldan itibaren Dünyada Yılın Futbolcusu adayları çoğalacak. Ama şurası bir gerçek ki; Messi – Ronaldo’nun koyduğu başarı çıtasına ulaşacak oyuncu çok az çıkacak. Futbolseverlerin en talihli yılları da bu ikiliyle birlikte sona erecek.

[Hasan Cücük] 29.9.2018 [TR724]

Despot Erdoğan’a ‘eleştirel angajman’ söker mi? [Bülent Keneş]

Avrupa’nın büyük abisi Almanya, Erdoğan dikta rejimine karşı tavır geliştirme konusunda ekonomik çıkarları, hayati mülteci pazarlığı ile ahlaki hassasiyetleri arasında sıkışıp kaldı. Almanya, bir taraftan sadece kendisinin değil Avrupa siyasetinin de en önemli meselesi haline gelen mülteci krizine karşı İslamofaşist Erdoğan rejimini bir çözüm aracı olarak görürken, diğer taraftan bizzat kendisi başlı başına bir tehdit haline gelen bu rejime can simidi olmaktan kendisini kurtaramıyor.

Avrupalılara soracak olursanız bunda yadırganacak bir durum bulunmuyor. ABD’nin köşeli  ve heyecanlı stratejik tercihlerine nazaran Avrupa siyaseti zaten soğukkanlılığı ve en kritik durumlarda bile süreçleri telaşe etmeden yönetmesi ile biliniyor. Belki de “ölmedik candan ümit kesilmez” düsturuyla, ellerinde demokrasi, hak, hukuk ve özgürlüklerin can çekişirken gün be gün azmanlaşan diktatörlerle iş tutmanın o ülkenin mukadder akıbetine bir çare olabileceğini düşünüyorlar.

Bu naif tavrın demokrasi ve hukuk devletlerinin canına od tıkayan o mukadder akıbeti engellediğine dair, ne yazık ki, bugüne kadar herhangi bir örnek bulunmuyor. Tam tersine “eleştirel angajman” ya da “eleştirel diyalog” denen bu strateji, çoğunlukla, kendi ülkelerinde temellerini attıkları totaliter ya da otoriter dikta rejimlerini konsolide etme sürecindeki hukuk ve ahlak tanımaz despotların işine yarıyor. Bu despotlar, eleştirel ya da değil, demokratik hukuk devletlerinin liderlerinden şu ya da bu gerekçeyle azıcık yüz bulunca  abartıp astarını da istiyor. Tıpkı despot Erdoğan’ın Almanya ziyareti sırasında yaptığı gibi.

Halbuki Avrupa siyaseti ve diplomasisi totaliter ya da otoriter dikta rejimleriyle nasıl iş tutulacağına, onlara karşı nasıl tavır alınacağına dair köklü bir geçmişe ve derin bir tecrübeye sahip. Öyle ki, hangi tavrın ne sonuç vereceği konusundaki bilgi birikimleri dünya siyasetenin hala varoşlarında yer alan Türkiye’nin anlayabilme kapasitesinin bile çok fevkinde. Yaşanan onca acı tecrübelere rağmen, Avrupa’nın bu naif siyasette hala ısrarcı olmakla kalmayıp hala sonuç vereceğini düşünebilmesini anlamanın imkanı bulunmuyor.

ALMANYA VE AVRUPA ELEŞTİREL ANGAJMAN SİYASETİNE YABANCI DEĞİL

Mesela, 1979’dan beri keskin Amerikan siyasetinin hedefinde yer alan totaliter İran teokrasisi, en kritik zamanlarda, en sıkıştığı durumlarda hayati derecede ihtiyaç duyduğu zamanı her defasında kazandıran Avrupa’nın “eleştirel diyalog/eleştirel angajman” siyasetine çok şey borçlu. Aynı şekilde, Avrupa siyasetinin ve diplomasisinin, önce Gürcistan’a, sonra Ukrayna’ya fiilen girinceye kadar, Rusya’daki apaçık otoriterleşmeye yaklaşımı da farklı olmadı. Aldığı bazı tedbirlere ve yaptırım kararlarına rağmen, Avrupa bugün bile Putin despotizminin en büyük ekonomik payandası durumunda hala.

Bununla beraber, Fransa ile birlikte Avrupa Birliği’nin abiliği rolünü oynayan Almanya’nın İran dikta rejimine yönelik katı Amerikan siyasetinin karşısında izlediği “eleştirel diyalog/eleştirel angajman” siyasetinin, uzun yıllara dayalı bir stratejinin parçası olduğunu  yine de söyleyebiliriz. Peki aynı şeyi Merkel ve Steinmeier’in Erdoğan’la yürüttüğü eleştirel diyalog ve angajman siyaseti için de söyleyebilmemiz ne kadar mümkündür? Bu konuda çok büyük kuşkularım olduğunu peşinen ve açıkça ifade etmek isterim.

Merkel Yönetimi’nin İslamofaşist Erdoğan dikta rejimi ile olan gayr-i ahlaki ilişkilerinin önemlice bir kısmının, Erdoğan’ın mülteci sorununu Almanya ve Avrupa’ya karşı bir şantaj aracı olarak kullanma kapasitesi ile yakından ilişkili olduğu herkesin malumu. Bu tuhaf ilişkinin bir başka ve önemli boyutunu ise, Almanya’nın Erdoğan dikta rejimiyle olan ekonomik ve ticari angajmanları oluşturuyor. Bu angajmanları tanımlayanın da ahlakilikten ziyade pragmatizm olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mı?

Yine de Almanya’nın, Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier aracılığıyla, en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde despot Erdoğan’a resmi ziyaret davetinde bulunduğu halde ziyaretin gerçekleşmesine ramak kala ya da ziyaret esnasında gözler görülür bir tavır ve üslup değişikliği olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Alman Yönetimi, gerek Türk hapishanelerinde rehin tutulan Alman vatandaşları, gerek mülteci sorunu ve gerekse ekonomik çıkarlarını korumanın bir gereği olarak, yani anlaşılabilir sebeplerle, Erdoğan rejimi ile iyi ilişkiler kurmanın arayışına girmişti. Bu arayışın zorladığı davet düşüncesi ile Erdoğan’ın ziyaretine saatler kala yapılan eleştirilerin dozu ve diplomatik gelenekte yeri olmayan kamuoyu önünde yüzüne söylenen eksiklikler arasında ciddi bir farklılık bulunuyor.

MERKEL’İN TAVRI STRATEJİK Mİ, YOKSA ZORUNLU BİR TEPKİSELLİK Mİ?

Alman liderlerin oyun planı baştan beri mi böyleydi, yoksa dünyadan ve kendi kamuoylarından gelen yoğun tepkiler üzerine mi bu hale geldi orasını bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da, şayet bunu en baştan böyle planlamış olsalardı resmen davet ettikleri Erdoğan’a yönelik bazı rezervlerini ve eleştirilerini çok daha önceden de dile getirmeye başlamaları gerekirdi.

Oysa Merkel ve Steinmeier’den Erdoğan’ın ziyaretinin gerçekleşeceği son ana kadar bu yönde kayda değer bir ifade göremedik.

Ne zaman ki Erdoğan Almanya’ya doğru yola çıkmak üzere uçağının basamaklarını tırmanmaya başladı, Steinmeier diplomatik ilişkilerde hiç de alışık olunmadık bir açıklama yapma ihtiyacı duydu. Merkel ise, Erdoğan’la birlikte yaptıkları tartışmalı ortak basın toplantısında konuk Erdoğan’ı kamuoyu önünde ciddi bir şekilde hırpalamaktan geri durmadı. Despotluğunu ve söyledikleri sözleri hiç inandırıcı bulmadığını kamuoyu önünde yüzüne aleni bir şekilde söylemekten çekinmedi.

Erdoğan’ın, nasıl bir kompleks ya da korkuysa artık, basın toplantısına akredite edilmesini çok büyük bir probleme dönüştürerek ciddi bir diplomatik krize çevirmeye kalktığı gazeteci Can Dündar, Hizmet Hareketi ve Türkiye’de yargının bağımsızlığı hakkında söylediklerine dair Merkel’in Erdoğan’ın kendisine söylediklerinin tam tersini düşündüğünü kamuoyu önünde paylaşması ilginçti doğrusu.

Dündar konusunda Erdoğan’dan farklı düşündüğünü kayıtlara geçiren Merkel, Erdoğan’ın bir “terör örgütü” olarak kabul edilmesini talep ettiği Hizmet Hareketi konusunda da kamuoyu önünde şunları söyleme ihtiyacı duydu: “PKK, Almanya’da yasaklıdır. Gülen Hareketi konusunda daha çok nesnel bulguya ihtiyacımız var. PKK ile aynı katagoride değerlendirmemiz için daha çok bilgiye ihtiyacımız var.”

Despot Erdoğan’ın Türkiye’de yargının bağımsızlığından bahsettikten hemen sonra “Can Dündar’ın bir ajan olduğunu, devletin sırlarını ifşa ettiğini ve 5 yıl 10 aya mahkum olduğunu biliyorsunuzdur. Bu kişi kaçıp Almanya’ya gelmiştir… Bizim böyle bir suçlunun iadesini istemek en doğal hakkımızdır. Bir Alman hakikaten burada yargılanmış mahkum olmuşsa, bizden Almanya isteyebilir. Biz de bunu vermek durumundayız. Böyle bir şey benim başıma gelse, ben veririm, hiç bakmam,” sözlerinin alay konusu olmak dışında bir değeri olup olmayacağını ise takdirlerinize havale ediyorum.

MERKEL YÖNETİMİ ERDOĞAN REJİMİYLE CİDDİ CİDDİ İŞ TUTMA ARAYIŞINDA

Mazisinde Hitler ve Nazizm gibi utanç verici bir tecrübe olan Almanya’nın “eleştirel diyalog / eleştirel angajman” siyaseti sadece Erdoğan düzeyiyle sınırlı kalsa belki bu ilişkiden bir hayır çıkmasını umabilirdik. Ama durum pek öyle gözükmüyor. Merkel Yönetimi, tek adam diktasının en doğal sonuçlarından sadece biri olan ekonomik kriz içerisinde debelenen Erdoğan dikta rejimi ile ciddi ciddi iş tutmanın sinyallerini veriyor.

Erdoğan’ın da Berlin’deki ortak basın toplantısında bahsettiği gibi, geçtiğimiz haftalarda Alman Dışişleri Bakanı, geçen hafta ise Alman Hazine ve Maliye Bakanı ile Ticaret ve Enerji Bakanları Ankara’ya ziyarette bulundu. Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanı’nın ise Ekim ayında kalabalık bir iş heyetiyle Türkiye’yi ziyaret etmesi planlanıyor. Bu durum, Alman Yönetimi’nin yaptığı işin, medyadan ve kamuoyundan yükselen yoğun tepkiler karşısında son anda giriştikleri bazı alelacele eylemlerle eleştirel diyalog ya da angajman diye sunmaya çalıştıkları şeyden çok farklı olduğuna dair ciddi emareler taşıdığına işaret ediyor.

Bütün bu olup bitenler, Merkel’in demokrasi, hukuk ve insan hakları konusundaki duyarlılığına dair bazı şüphelerin oluşmasına yol açıyor. Bu şüpheleri gidermeye, Erdoğan’la görüşmesi öncesi yaptığı bir açıklamada, Türkiye’de insan haklarının görmek istediği gibi olmadığına dair sözleri ve cezaevlerinde bulunan Alman vatandaşlarının durumunu hatırlatması da yetmiyor. Çünkü, bu sözlerini iki ülkenin ekonomik olarak birlikte çalışmak zorunda olduğuna dair  çok daha kesin ifadeleri takip ediyor. Bu ikircikli durumu, Steinmeier’ın RND gazetesine yaptığı bir açıklamada, “Bu ziyaret, normalleşmenin gerçekleştiğinin işareti değil. Ama başlangıcı olabilir,” sözleri de kurtarmıyor.

Görünen fotoğraf Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğü, hukuk ihlalleri ve insan hakları ihlallerine yönelik Alman kamuoyu ve medyasındaki duyarlılığın Alman Yönetimi’ne tam anlamıyla yansımadığı şeklinde. Kamuoyu baskısı olmasa Merkel Yönetimi’nin yapmak zorunda kaldığı bazı eleştirileri bile yapmaktan imtina edebileceğine dair kuşkularda ise, ciddi bir haklılık payı var.  Maalesef, Alman Yönetimi’ni teslim alan ekonomik ve siyasi pragmatizm, somut bir dikta rejimine karşı bir ahlaki tavır almasının önünde engel oluyor. Bu yüzden, Erdoğan’ın zindanlarında aylarını geçiren Türk kökenli Alman gazeteci Meşale Tolu’nun gördüğünü Merkel Yönetimi göremiyor, görmüyor ya da bir türlü görmek istemiyor.

MERKEL’İN YERİNDE OLSA CHURCHILL ERDOĞAN’LA GÖRÜŞÜR MÜYDÜ?

Tolu, aynen şunları söylüyordu: “Adım adım tek adam rejimine dönen bir politikacı var karşımızda. Tek vatan, tek bayrak, tek millet sloganıyla yoluna devam etti ve bunu da Avrupa’nın gözleri önünde gerçekleştirdi. Ancak Türkiye’nin ekonomik durumu o kadar kötüye gitti ki başka bir çaresi kalmadı. Çünkü, kendi sistemini hala ancak başka ülkelere bağımlı bir halde devam ettirebiliyor. Kurduğu bu sistemin çöküşünü izlememek için Almanya’ya geliyor… Erdoğan, gelmeden önce ekonomik destek almak için bu ziyareti yapacağını beyan etmişti. Bu ekonomik destekle de kendi tek adam rejimini sağlamlaştıracak… (Alman) Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı, Türkiye’den demokratikleşme ve insan hakları hukukuna sadık kalmasını isteyeceklerini söylediler. Böyle bir ziyaret kapsamında bu ne kadar gerçekleşebilecek? Sadece eleştiri mi yapacaklar, yoksa sadece çıkar anlaşmaları mı gerçekleştirecekler bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz.”

Soğuk Savaş sonrası Alman ve Avrupa siyasetinin en önemli ismi olarak öne çıkan Şansölye Merkel’in, gün be gün kendisini daha da konsolide eden İslamofaşist Erdoğan despotizmine karşı vakti zamanında (her ne kadar oldukça geç kalmış olsa da) Winston Churchill’in Adolf Hitler karşısında oynadığı tarihi role benzer bir rol oynama yükümlülüğü bulunuyor. Sorun şu ki, Avrupa’nın istikrar ve güvenliği için de çok büyük bir risk ve tehdit oluşturan Erdoğan faşizmine karşı Merkel’in böyle bir insani, siyasi ve tarihi yükümlülüğünün bulunduğunun ne kadar farkında olduğu bilinmiyor.

Merkel, böylesine hayati bir sorumluluğun yeterince farkında olsaydı şayet, Erdoğan’la hangi gerekçeyle olursa olsun görüşmeyi, ona ekonomik ve siyasi destek vermeyi aklından bile geçirmez, onunla aynı kareye girmekten bile imtina ederdi. 1940’ların başında bazı eleştiriler getirmekle birlikte işbirliği yapmak üzere Churchill’in Hitler’le dostane bir görüşme yapma ihtimali nasıl ki düşünülemez idiyse, Merkel’in Erdoğan’la giriştiği angajman da o kadar tuhaf işte…

[Bülent Keneş] 29.9.2018 [TR724]

Kriz üretime sıçrıyor: Renault’dan 4 hafta ‘üretim durdurma’ kararı

Türkiye’de giderek etkisini artıran ekonomik kriz finans piyasalarından sora üretimde de etkisini göstermeye başlıyor. Otomotiv pazarında görülen sert daralmanın ardından, sektörün en önemli üreticilerinden Renault üretim kısıtlamasına gitti.

Evrensel gazetesinin haberine göre, işçilere 4-12 vardiyasında cumartesi günleri 4 hafta boyunca üretim olmayacağı bildirildi.

Daha önce de TOFAŞ, KAP’a yaptığı açıklamada, yurtiçi pazarda son dönemde yaşanan daralma nedeniyle ekim ayında Bursa fabrikasında üretime 9 gün ara vereceğini duyurmuştu. TOFAŞ, geçtiğmiz temmuz ve ağustos ayında da yıllık planlı bakım/onarım çalışmaları ve stok planlaması nedeniyle toplam 18 gün üretime ara vermişti.

[Kronos.News] 28.9.2018

‘MİT TIR’larının silah sevkiyatı görüntülerini devletin jandarması çekti’

AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya şansölyesi Angela Merkel ile birlikte düzenlediği basın toplantısında “Dündar Türk yargısına göre mahkum ve ajandır” sözleri hakkında Can Dündar basın toplantısı düzenledi.

“Erdoğan, basın toplantısında dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyledi. Yayınladığımız görüntüler devletin jandarmaları tarafından çekilmiş görüntülerdi. Dolayısıyla ortada bir devlet sırrı yoktu. Erdoğan, basın toplantısında dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyledi. Ajan olduğumu kanıtlarsa mesleği bırakacağım” dedi.” diyen Dündar şunları söyledi:

“Erdoğan eğer ben basın toplantısına katılırsam kendisinin katılmayacağını açıkladı. Bir liderin bir gazeteci yüzünden basın toplantısını iptal etmesi Alman meslektaşlarım için tuhaf olabilir.

Erdoğan’ın bu tavrı bile basın özgürlüğü kavramından ne kadar uzak olduğu, gerçek gazetecilerden gelen sorulara ne kadar kapalı olduğunu gösterdi.

Almanya, ancak demokratik, hukukun üstünlüğünü, basının özgürlüğünü esas alan bir Türkiye ile eşit düzeyde müzakere edebilir.

Ben ajan değilim, gazeteciyim. Bir haber yaptım ve bu haber yüzünden yargılandım. Erdoğan benim ajan olduğumu kanıtlarsa mesleği bırakmaya hazırım.

Erdoğan, basın toplantısında dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyledi. Ajan olduğumu kanıtlarsa mesleği bırakacağım.

Erdoğan, kendisine soru sorulmasını istemeyen bir lider ve basın toplantısına katılacak kişileri de kendisi belirlemek istedi. Eğer basın toplantısına katılırsam kendisinin bu basın toplantısını boykot edeceğini söylemiş.

“GAZETECİ OLARAK HABER OLMAK İSTEMEDİM”

Birincisi, bir gazeteci olarak haber olmak istemedim, ikincisi bir diplomatik skandalın parçası olmak istemedim, üçüncüsü, orada yaşanacak diplomatik skandala taraf olmak istemedim.

Erdoğan’ın bunu alman gazetecilerden gelecek sorulardan kaçınmak için bir bahane olarak kullanacağını anladım ve buna fırsat vermek istemedim.

Ben Türkiye ve Almanya’nın ilişkilerinin iyileşmesinden yanayım. Ama bir koşulla. Almanya, demokratik ve basın özgürlüğünün olduğu bir Türkiye ile eşit müzakere edebilir.

Benim bugün basın toplantısında izlediğim Erdoğan, yıllardır duyageldiğim Erdoğan’dan farklı biri değildi. Ne basın özgürlüğü, ne de demokratik reformlar konusunda en ufak bir ipucu vermedi.

Erdoğan bu suçtan dolayı mahkumiyet kararı aldığımı söyledi. Bu da onun bir diğer yalanıydı. Hakkımda kesinleşmiş hiçbir yargı kararı yoktur. Mahkemenin verdiği 5 yıl 10 aylık hapis cezası kararı yargıtay tarafından bozuldu.

Bir, ben ajan değilim, iki, hakkımda kesinleşmiş bir karar yok, üç, ülkemden kaçmadım ve devlet sırlarını ifşa etmedim. Erdoğan’ın tavrından sonra Almanya nasıl bir liderle mücadele ettiğimizi anlamıştır.

“ERDOĞAN’IN ZİGZAGLARINA ALIŞKINIZ”

Hatırlayacaksınız, daha önce Deniz Yücel için Erdoğan ‘Ben bu makamda olduğum sürece izin vermeyeceğim’ demişti. Sonra rüzgar değişti, Erdoğan da iade etmek zorunda kaldı. Erdoğan’ın bu tür zigzaglarına çok alışkınız.

Bizler sorular sormaya devam edeceğiz. Erdoğan nereye giderse gitsin sorularımızı karşısında bulacak.

Türkiye’de tutuklu bulunan bütün gazeteci arkadaşlarımın haklarını savunmak zorundayım. O insanlar terörist değil, görevlerini yaptıkları için tutuklandılar.”

ERDOĞAN’IN DÜNDAR İLE İLGİLİ SUÇLAMALARI

Erdoğan, Dündar için basın toplantısında şunları söylemişti:

Türk yargısı bırakılması gerekli olanları tutuksuz yargılanmak üzere de olsa bırakmıştır. Hiç bırakılmasına gerek olmayanı da bırakmıştır. İsim vermeyeceğim. Can Dündar’ın bir ajan olduğunu, devletln sırlarını ifşa etme durumunda olduğunu, 5 yıl 10 aya mahkum edildiğini herhalde biliyorsunuzdur. Bu kişi aradaki bir boşluğu fırsat bilerek buraya gelmiştir. Şu anda bu kişi Türk yargısına göre bir mahkumdur. Bir ajandır. Devletin sırlarını ifşa etmiştir. Devletin sırlarını ifşa etmek suç teşkil eder. Biz Almanya’yla iade anlaşması yaptık. Böyle bir suçlunun iadesini istemek en doğal hakkımızdır. İadesini istedik. Aynı durum Almanya için de geçerli olabilir. Bizde böyle biri olsa, isteyebilir ve biz de bunu vermek durumundayız. Benim başıma gelse veririm, hiç bakmam. Olayın aslı budur.

CAN DÜNDAR POLEMİĞİ

Berlin’de bugün resmi temaslarına başlayan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ziyaretinde, gazeteci Can Dündar’a Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Erdoğan’ın yapacağı basın toplantısı için akreditasyon verilmesinin diplomatik gerilime yol açması üzerine Dündar, bir açıklama yaparak toplantıya katılmayacağını söyledi.

Türkiye’de hakkında yakalama kararı bulunan Dündar, Özgürüz isimli haber portalının Twitter hesabından yayınladığı videoda yaklaşık 40 yıldır gazetecilik yaptığını ve sorular sorduğunu söyledi. Dündar, sorduğu sorular yüzünden en sonunda ülkesini terk etmek zorunda kaldığını belirtti.

Almanya’da yaşayan Dündar, “Erdoğan soru sorulmasını seven bir lider değil” diyerek, “Bir sorunun onu bu kadar korkutacağını düşünemedim. Bir gazeteci haber yapmak zorundadır. Haber olmak istemez. Toplantıya gitseydim haber olurdum” diye konuştu. Dündar, ayrıca “Erdoğan beni bahane ederek sorulardan kaçacaktı buna izin vermek istemedim” dedi.

‘SORULARIM ORADA OLACAK’

Dündar, “Toplantıya katılmayacağım ama sorularım orada olacak” dedi. Almanya’da yaşayan gazeteci Can Dündar’ın Erdoğan’ın Merkel’le yapacağı basın toplantısına akredite olması ve Erdoğan’a soru soracağını açıklaması iki ülke arasında krize yol açmıştı. Federal Basın Dairesi’nin (BPA) Dündar’ın akreditasyon talebine onay vermesine Türk heyetinin tepki gösterdiği, Alman tarafının ise geri adım atmak istememesi üzerine tansiyonun tırmandığı öğrenilmişti.

Deutsche Welle Türkçe servisinin haberine göre Türk heyetin Alman makamlarına, Dündar’ın ortak basın toplantısına alınması halinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın toplantısını iptal etmeyi tercih edebileceğini ilettiği belirtilmişti.

Dündar, Alman haber ajansı dpa’ya verdiği mülakatta Erdoğan’ın ziyareti sırasında Başbakan Merkel ile düzenleyecekleri ortak basın toplantısında Erdoğan’a soru sormayı planladığını söylemişti. Dündar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Neden Türkiye’de cezaevlerinde gazetecilerin değil teröristlerin olduğunu söylediğini” sormak istediğini belirterek, bu kişilerin “terörist değil gazeteci” olduklarını kolayca kanıtlayabileceğini ifade etmişti.

[Kronos.News] 28.9.2018

Berat Albayrak’ın ‘McKinsey ile anlaştık’ sözü ne anlama geliyor [Harun Odabaşı]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan iki gün arayla iki önemli açıklama geldi. Önce Amerika’daki bir konferansta Türkiye’de bankacılık sektöründe son dönemde yaşanan gelişmeler nedeniyle ihtiyaç oluşması durumunda Türk hükümetinin bankalara gereken desteği vermeye hazır olduğunu söyledi. Ardından Yeni Ekonomi Programı (YEP) çerçevesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için ABD’li uluslararası denetim ve danışmanlık şirketi McKinsey ile çalışacaklarını ifade etti. Öyle anlaşılıyorki Türkiye McKinsey’in denetiminden ziyade danışmanlığından istifade etmeyi planlıyor. Zira AKP hükümetinin denetimden kaçmak için Sayıştay’dan kendisini nasıl azad ettiğini biliyoruz. Ayrıca sürekli not düşürdüğü gerekçesi en ünlü üç kredi derecelendirme kuruluşu, Standard and Poor’s, Moody’s ve Fitch ile anlaşmasını sonlandırmıştı. Uluslararası finans kurumları ve fon yöneticileri ellerinde güvenilir veriler olmayınca Türkiye’nin borç bulma sorunu ağırlaşarak devam etti.

Krizin maliyetleri büyümeden IMF seçeneği değerlendirilmiş olsa idi ekonomi bu kadar ağır hasar almayabilirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan IMF hakkında o kadar ağır ifadelerle kendini ve hükümeti bağladı ki bu seçenek şimdilik masada bile değil. Bu sebeple olsa gerek şimdi McKinsey’in himmetine muhtaç hale gelindi. ABD ile bu kadar kavga ettikten sonra bir ABD şirketi ile anlaşmanın çelişkisini not düşmeden olmaz. Albayrak’ınTürk bankaları ile alakalı söylediği ‘destek verebiliriz’ ifadesi de kanserin sadece reel sektöre değil finans kesimine de yayıldığının kabulü diyebiliriz. Bankaların mali yapısını güçlü göstermesi için her türlü makyajlama faaliyetinin önü bizzat AKP iktidarı tarafından açılmıştı. Ancak dış güçler (yabancı sermaye) bankaların kendi bilançolarına artık güvenmiyor. Ayrıca kredi borçlarını ödeyemeyen şirketlere anlayışlı olunması yönünde bankalara talimatların gittiği biliniyor. Dövizdeki tırmanışla zaten diken üstünde oturan bankalar özel sektörün yükünü çekmek zorunda kalınca sıkıntıların büyüdüğünü tahmin etmek zor değil. Hükümet bu tavrı ile reel sektördeki krizi bankalara da bulaştırmış oldu.

Uzun süreden beri performans zaafiyeti yaşayan Türkiye ekonomisi özellikle 2017’nin sonlarından itibaren kriz atmosferine girdi. Ne döviz ne de faiz durdurulabiliyor. Ekonomi yavaşlamasına tüketim iştahı azalmasına rağmen ürün fiyatları artıyor. Hayat özellikle dar gelirliler için her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ay sonunu getirmek büyük bir maharet istemeye başladı. Ekonomistlerimiz ise bozulan dengeleri çok iyi resmediyor. Peki ama çıkış ne? Geçenlerde bir youtubekanalında akademisyen Ümit Akçay’a bu soru yöneltildi. Akçay’ın verdiği spontane cevap çok hoşuma gitti:‘Kafamda bu sorunun bir cevabı yok. Ama biz sorunları ortaya koyalım belki içinde çıkış yolunu da bulabiliriz.’

Hükümette kıyıya yaklaşan dev dalgaları görmüş olacak ki o muhteşem kibrinden uzaklaşarak “tasarruf” demeye başladı. Gerçi 500 milyon dolarlık gizemli uçak krizi tasarruf tedbirlerini anlamsızlaştırsa da en azından damat cephesinde bir kıpırdanma işareti göze çarpıyor. Şimdiye kadarkilerden çok farklı olacağı ifade edilen Orta Vadeli Plan ise gerçekten dedikleri gibi oldu. Şimdiye kadarkilerin çok çok gerisinde bir heyecanla açıklandı. Ve piyasalar OVP yokmuş gibi yapmanın dayanılmaz hafifliği içinde. Ortadoks ve muhalif ekonomistler ise AKP iktidarının bu krizden kendi çabası ile çıkamayacağını ve hiç vakit kaybetmeden IMF ile anlaşması gerektiğini söylüyorlar. 187 milyar dolar dış borç ve 57 milyar dolarlık cari açığın bir yıl içerisinde nasıl çevrileceği kocaman bir soru işareti. Sıcak para akışı durduğu için Merkez Bankası peş peşe faiz artışları yaptı. Yıl başından itibaren toplamda artış yüzde 11’i buldu. Yüzde 6,25’lik faiz artışı tüm zamanların rekoru olmaya aday ama o bile sıcak para musluklarını açamadı. Merkez Bankası’nın elinde döviz rezervi kalmadığına göre hükümetin elindeki cephanenin tükendiğini söylemek mübalağa olmayacaktır.

[Harun Odabaşı] 28.9.2018 [Kronos.News]

Euro 2024’ü neden kaybettik [Yıldırım Şimşek]

Almanya ile Türkiye’nin ev sahipliği için yarıştığı Euro 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası oylaması nihayet sonuçlandı. İsviçre’nin Nyon kentinde yapılan oylamada gülen taraf Almanlar oldu. Daha önce Euro 2008 ve Euro 2016’ya da talip olan Türkiye ise bir kez daha üzüldü. Yapılan oylamada Türkiye’ye 4, Almanya’ya 12 oy verildi.

UEFA Başkanı Aleksander Ceferin, Euro 2024’ü düzenleme hakkının Almanya’ya verilmesinin ardından yaptığı açıklamada “Türkiye’de düzenlemenin bazı riskleri vardı. Türkiye’nin insan hakları aksiyon planı eksikti. Otel kapasitesi limitliydi. Birçok şehir için bazı endişeler vardı.” dedi.
Caferin, Türkiye’nin kaybetmesiyle ilgili bunları söyledi ama biz biraz daha derinden ve farklı bakmaya çalışalım olaya. Evet; Türkiye, Euro 2024’ü neden kaybetti? İşte madde madde o sebepler:

– Sloganımız ‘Birlikte Paylaşalım’ (Share Together) idi. Tek tek baktığımızda ‘birlik’ ve ‘paylaşmak’ kelimeleri göze ve kulağa hoş geliyordu ama tam olarak neyi birlikte paylaşacağımızın altı tam doldurulamadı galiba!

– Tanıtımlarda ve sunumlarda İstanbul, Bursa, Antalya, Eskişehir, Trabzon, Gaziantep, Kocaeli ve Konya gibi şehirlerde yapılan yeni statlara vurgu yapılarak ‘statlarımız hazır’ mesajı verilmeye çalışılıyordu ama statların gösterildiği bazı karelerde kadraja giren gecekondular UEFA İcra Kurulu üyelerinin gözünden kaçmadı galiba!

– Yine tanıtımlarda ve sunumlarda dolu ve coşkulu tribünler gösterilerek Türk halkının futbola ne kadar tutkulu olduğu gösterilmeye çalışılıyordu ama son yıllarda vatandaşın futboldan soğuduğu, statlardan uzaklaştığı ve birçok maçta tribünlerin boş kaldığı, UEFA’nın kadrajından çıkmadı galiba!

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, oylamadan önce yaptığı açıklamada, 2024 Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak için Türkiye’nin tüm gerekli koşulları yerine getirdiğini vurgulayarak “Adil bir değerlendirme bekliyoruz.” diyordu. Erdoğan adalet bekleyedursun, Başkan Aleksander Ceferin’in de dediği gibi UEFA İcra Kurulu, Türkiye’de adaletin çok yara aldığının, yargının bir kişinin iki dudağı arasında olduğunun ve insan haklarıyla ilgili ciddi endişelerin bulunduğunun farkındaydı galiba!

– Oylama yapılmadan çok kısa süre önce, Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye yönelik 70 milyon Euro’luk yardımı iptal etme kararı aldı. Kararın gerekçesi, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve insan hakları konusunda ilerleme sağlayamamasıydı. Aynı UEFA İcra Kurulu, medyaya yansıyan bu gelişmeden de haberdardı galiba!

– Sunum dosyamız mevcut statların iyileştirileceğini, havaalanı ve hızlı tren gibi ulaşım altyapılarının tamamlanacağını, konaklamayla ilgili sorunların giderileceğini, güvenliğin sağlanacağını ve ekonomik hiçbir sıkıntının yaşanmayacağını taahhüt ediyordu ama tam da oylama sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikili ilişkileri yeniden geliştirmek ve ekonomik yardım talebinde bulunmak için oylamadaki rakibimiz olan Almanya’da bulunduğu, UEFA heyetinin dikkatlerinden kaçmadı galiba!

– Sunum dosyasında, UEFA’nın kasasına daha fazla para girmesini taahhüt eden kolaylıklar (vergi alınmaması, saha içi reklam panolarının bedava verilmesi vs. gibi) bol keseden savruluyordu ama UEFA heyeti, ülkedeki ekonomik krizin yanı sıra vatandaşların, şirketlerin ve kulüplerin borç içinde yüzdüğünün, oğluna pantolon alamayan babaların intihar ettiğinin, dört büyüklerin eskisi gibi transfer yapamadığının, milli maçları yayınlayacak kanalın çıkmadığının farkındaydı galiba!

– Sunumlarda Nusret’i, baklavayı, lokumu, kebabı, denizi, kumu, güneşi göstererek Avrupalı futbolseverlere farklı tatlar, kültürler ve coğrafyalar vaat ediyorduk ama UEFA heyetinin bilinçaltında Türkiye’de yolda yürürken tacize, tecavüze uğrayan turist kadınlar, çeşitli sebeplerle dövülen ya da öldürülen yabancılar bulunuyordu galiba!

– Yine sunumlarda, 2024’te güllük gülistanlık bir Türkiye vaat ediliyordu ama UEFA İcra Kurulu üyeleri, hükümetin gizli ortağı MHP’nin verdiği ve tecavüzcülerin, hırsızların, katillerin, gaspçıların, uyuşturucu tüccarlarının yararlanacağı af yasası teklifinden oldukça korktu galiba!

– “Futbol asla sadece futbol değildir” diye meşhur bir söz var biliyorsunuz. Euro 2024’ün ev sahibinin belirlenmesinde iki ülke sadece futbolla değil, ekonomi, kültür, medeniyet, hukuk ve insan hakları gibi kriterlerle de ciddi bir elemeden geçirildi. Biz statların çatısına, demirine, çimentosuna, betonuna bakıp sunum yapılan salondan moralli çıkarken; aynı salondaki UEFA İcra Kurulu üyeleri, ülkelerin çatısını ayakta tutan en önemli kaldıraçlar olan hukuka, insan haklarına ve özgürlüklere bakıyordu galiba!

– Oylamadan önceki bazı Bundesliga maçlarında Alman Futbol Federasyonu’nun yönetim şekli ve Euro 2024 adaylığı ciddi şekilde protesto edilmesine rağmen bu büyük organizasyon, daha önce hem Avrupa Şampiyonası’nı hem de Dünya Kupası’nı düzenleyen Almanya’ya verildi. Biz sadece stat yaparak organizasyonu alacağımızı hayal ederken; UEFA heyeti, realiteyi dikkate alıp her şeyiyle hazır Almanya’yı seçerek riske girmek istemedi galiba!

– Oylama öncesindeki son sunumun ardından Türk heyetindeki isimler, Nusret’in de yer aldığı sunum videosunu izleyince tüylerinin diken diken olduğunu söylüyorlardı ya… Artık o dikenleri kendimize batırma vakti galiba! Sadece statla, tesisle, betonla, boş hayallerle olimpiyat ve Avrupa Şampiyonası’nı alamayacağımızı anlamamız için…

Bundan sonraki organizasyonları almak istiyorsak hukuku yeniden ayağa kaldırmamız, özgürlükleri sağlamamız, birlik ve beraberliği yeniden inşa ederek güçlü bir Türkiye olmamız gerektiğini idrak etmemiz için…

[Yıldırım Şimşek] 28.9.2018 [Kronos.News]

Sivri dilli muhalif: Nuh Gönültaş [Bahadır Polat]

Onunla ilk tanışıklığımız, Zaman’ın Meclis’teki o küçük bürosunda olmuştu. Sanırım 1994 yılıydı. ‘Bırakın bizimde bir Jirinovskimiz olsun’ başlıklı yazısı epey ses getirmişti. Merakla okumuştum bende. Zaten yazılarındaki kendine özgü rahat üslubu çok dikkatimi çekiyordu. Başlığı ve içeriği hala hatırımda olduğuna göre, en fazla da bu yazıyı beğenmişim demekki. Zaman’ın genç, sıradışı ve gelecek vaat eden yazarlarındandı. Nuh Gönültaş’tan bahsediyorum elbette. Hayatı boyunca elinden bırakmadığı kalemi zorla elinden alınan, bir yıldır Silivri’de zindanında çile dolduran Nuh Abi’yi anlatacak bu yazı. Lakin onu anlatmadan önce, onunla ilk karşılaşmamızın ilginç öyküsünden bahsetmek istiyorum.

Gazeteciliğe meraklı bir iletişim öğrencisi sıfatıyla ziyaret etmiştim Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni. Meclis’e ilk gidişimdi ve bana fırsatı sağlayan Tamer Korkmaz’dı. O yıllarda yazılarını büyük keyifle takip ettiğim, mesleki becerilerine hayranlık duyduğum Korkmaz’ı bir kaç kez meraklı bir okuru sıfatıyla aradığım da olmuştu. Her seferinde beni nezaketle karşılamış, yorumlarımı sabırla dinlemiş ve ilgimi görünce en sonunda Meclis’e de davet etmişti.

Güzel bir mayıs gecesiydi. İzmir, baharı çoktan uğurlamış, yaz halini bütün cömertliğiyle sergilemeye başlamıştı. Eski otogardan kalkan Ankara otobüsüne bindiğimde seyahat planım beni fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Zira Ankara’da Tamer Korkmaz dışında hayranlık duyduğum başka yazarlar da vardı. Yine birkaç kez telefonla aradığım Zaman Başyazarı Fehmi Koru, o yıllarda Rejim ve Asker kitabıyla büyük ilgi gören, sıra dışı akademisyenlerden Dr. Hikmet Özdemir ve nihayet Hürriyet Gazetesi’nin merhum liberal demokrat yazarı Yavuz Gökmen, ziyaret listemde yer alıyordu. O dönemin bu kadar önemli kalem erbabı, nasıl bir iletişim öğrencisine rahatlıkla randevu verebiliyordu bunu şu anda anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Ya ben çok yüzsüzdüm, ya onlar çok mütevazı. Muhtemelen ikinci ihtimal geçerliydi ama sebep her ne olursa olsun, 90’larda hayatımızda ‘eski Türkiye’ gerçeği vardı. Bütün sıkıntılarına, bütün eksikliklerine rağmen, daha mütevazı ve daha medeni bir ülkeydik…

Ankara yolunda ilk şoku otobüste yaşamıştım. Yan koltuğumda seyahat eden bey biraz sohbetten sonra, ‘madem öğrencisin, bu güzel mevsimde ne işin var Ankara’da. Gitsene Güneye, Antalya’ya, şimdi plajlar cıvıl cıvıl olmuştur’ demişti. Ne diyeceğimi bilememiştim! Ona uzun uzun gazetecilik merakımdan, yazarlarla randevumdan, ideallerimden bahsetmedim tabi. İzmir’de bulamadığım ders kitaplarını almak için mecburen gittiğimi söylemekle yetinmiştim. Onun gözünde genç olmak sadece eğlenceyle eş anlamlıydı belki ama benim motivasyonum daha çok gazetecilik ve yazarlık üzerineydi.

İşte o seyahat, her ne kadar küçük bir kültür şokuyla başlamış olsa da, benim düşünce dünyamın rotasını çizdi diyebilirim. Önce Fehmi Koru’ya uğramıştım. Zaman’ın Kızılay’daki temsilcilik ofisinde bana vakit ayırıp, Taha Kıvanç müstearıyla yazdığı gezi yazılarından oluşan kitabını imzalamıştı. Dr. Hikmet Özdemir’i ise evinde ziyaret etmiş ve Türkiye’nin geleceği, demokrasi sorunu, askerin siyasete etkisi gibi güncel konular üzerine aklıma gelen bütün soruları sormuştum. Hikmet Hoca her soruma sabırla cevap vermiş ve ayrılırken, hala kitaplığımda bulunan Bernard Lewis’in, ‘Modern Türkiye’nin Doğuşu’ isimli kitabını hediye etmişti. Ankara’daki diğer randevum Hürriyet Gazetesi’ndeydi ve merhum Yavuz Gökmen’in ofisinde yaptığımız uzun görüşmeyi hayatım boyunca unutamadım. Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a en yakın gazetecilerden Yavuz Gökmen, onun ölümünden sonra, ‘Özal Yaşasaydı’ adlı bir kitap kaleme almıştı. Kitap, Özal’ın kalp krizinden kurtulduğu kurgusuyla başlıyor ve kafasındaki projeleri uyguladığı bir Türkiye’nin geldiği (geleceği) noktayı nefis bir uslüpla anlatıyordu. O kitabı iki saatte okuyup bitirdikten bir hafta sonra Yavuz Gökmen’in ofisinde onunla oturup sohbet edebilmek, bir iletişim öğrencisi için paha biçilmezdi.

Ankara seyahatinin en verimli bölümünü elbette Meclis ziyareti oluşturmuştu. Tamer Korkmaz Meclis büroda beni Nuh Gönültaş ile tanıştırmıştı. O kısa ziyarette Gönültaş’ın her gazeteden muhabir ve yazarlarla kurduğu diyaloglara, samimiyete ve esprili kişiliğine şahit olmuştum. Zaman’ın çıkış yıllarıydı ve gazete hala, ‘tersten okununca Namaz oluyor dimi’ seviyesinde bir algıya sahipti. Gönültaş, hem dindar olup, hem de iyi gazetecilik yapılabileceğini ortaya koyan bir figür gibi gelmişti bana. Sezen Aksu’nun o muhteşem bestelerini (ki o yıllarda Sezen dinlemek bizim mahallede hiç de hoş karşılanmazdı) ne kadar sevdiğini anlatmıştı. Onunla sohbet etmek, biraz meslekten, biraz hayattan konuşabilmek kendimi iyi hissettirmişti. Üstelik sadece 28 yaşındaydı. O yaşta, ulusal gazetede yazar olabilmesi, gazetenin bu fırsatı ona vermesi heyecan vericiydi. Elbette Jirinovski yazısını da tartışmıştık. SHP’nin Sivas milletvekili ve insan hakları komisyonu üyesi Azimet Köylüoğlu o dönem Meclis’in en renkli ve en sivri çıkışları yapan milletvekiliydi. Gönültaş onda biraz, Rusların sivri dilli politikacısı Jirinovski tadı bulmuş ve ikisini karşılaştıran bir yazı kaleme almıştı. Girişte bahsettiğim Jirinovski meselesinin ilham kaynağıydı Azimet Köylüoğlu.
Nuh Gönültaş, genç yaşında başladığı yazarlık hayatına hiç ara vermedi, ta ki Silivri günlerine kadar. Sanırım 2003 yılıydı, Zaman’dan ayrılarak, Tercüman Gazetesi’ne transfer olmuştu. Gazetenin Bugün’e dönüşmesinden sonra, 2015’teki kayyım kıyımına kadar yazmaya devam etti. Yazılarında hiç vazgeçmediği özgür çizgisi zaman zaman başını çok ağrıttı. Eleştirel aklı her daim devredeydi. Kendi mahallesinin bile sinir uçlarına dokunmaktan imtina etmezdi. ‘Bunu yazarsam bana ne derler, acaba işsiz kalır mıyım’ duygusuna kapılmadan, muhafazakar bir camiada yazar olarak kalmayı başarması bile, onun farkını ortaya koymaya yeter aslında. Sivri ve muhalif kalemiyle başına epey iş de açtı haliyle. Köşe yazılarında değindiği konulardan dolayı hem Zaman’da, hem de Bugün’de yazılarına ara vermek zorunda kaldığı olmuştu. Patronlar, yöneticiler onu uslandırmayı başaramayınca bir süre susturmayı tercih ederdi. Buna rağmen çizgisini hiç bozmadı, suya sabuna dokunan yazılar yazmaya devam etti.

Nuh Abi, 1 Kasım 2017’de gözaltına alınıp tutuklanıncaya kadar yazılarına, kurucusu olduğu haber portallarında devam etti. İşsiz kalsa da kalemini hiç yere bırakmadı. Malum süreçte hakkında ilk gözaltı kararı verildiğinde Moskova seyahatindeydi. Havuz paçavralarında, ‘cemaaten ilk kaçan Gönültaş oldu’ haberlerinin daha mürekkebi kurumadan geri geldi. Metrobüse binerek Çağlayan adliyesine gitti, savcı serbest bırakınca yine aynı yolla geri gelerek yazısının başına oturdu.

Nuh Gönültaş aslında 17/25 öncesinde cemaatin önde gelen bazı isimleriyle ciddi sorunlar yaşamış, kavgalar etmiş, fikir ayrılığına düşmüştü. Buna rağmen, malum süreçte kırgınlıklarını kenara atarak, havuz kanallarına çıkıp, hukuksuzca mağdur edilen cemaat mensuplarının hakkını savunmaktan hiç geri durmadı. Hatta iki ayrı tartışma programında gösterdiği sert tepkiler, haksızlıklara ve hakaretlere isyanı gündem oldu, günlerce tartışıldı.

Nuh Gönültaş elbette bu esaretten kurtulacak, yine suya sabuna dokunacak. Sivri dili ve kıvrak kalemiyle hem kendi mahallesi, hem de başka mahallelerdeki haksızlıklara yine isyan edecek.

[Bahadır Polat] 28.9.2018 [Kronos.News]

Ejderin meyvesi, Suriye’nin patatesi [Vehbi]

Ay sonuna yaklaştığımızdan cebimde beş kuruş yoktu. Ay başında da cebimde pek kuruş olmuyordu genelde ama doların dolup boşalıp durmasından dolayı bu ayın sonuna doğru toptan ipi çekmiştim. Akşam da yemeği biraz az kaçırdığımdan sabah şiddetli bir mide kazıntısıyla uyandım. Gözümün önünde pataşurlu çerkes tavukları, zencefilli somonlu suşiler, ejder meyveli smoothieler uçuşuyordu. Daha önce hiçbirini görmediğimden hangisi hangisi tam seçemedim ama lezzetli görünüyorlardı. Bir ara araya beyaz çay da karışır gibi olunca onu tanıdım. Onu daha önce bir kere haberlerde görmüştüm.

Hızlı adımlarla mutfağa girdim. Ekmek sepetinde kuru ekmek, buzdolabında kibrit kutusu kadar peynir, iki tek de zeytin kalmıştı. Sebzeliği mebzeliği her yeri karıştırdım ama ne pataşur, ne çerkes ne de tavuk bulabildim. Suşiyle ejder meyvesini aramadım bile. Bulsam ekmek arasına konup yiyebilir miyim tam kestiremedim çünkü.

Ne yapsam, ne etsem, kahvaltıyı nasıl kotarsam diye düşünürken geceden açık kalmış televizyondan cumhurbaşkanımızın sesini duydum. Yine bir konu hakkında açıklama yapıyordu. Oturdum biraz dinledim. Aslında saygısızlık olmasın diye ayakta dinlemem gerekirdi ama açlıktan dayanabilir miydim pek gözüm kesmedi. O yüzden oturdum. Uçak muçak bir şeyler anlatıyordu cumhurbaşkanı. Biraz dinledikten sonra kafamda şimşekler çaktı. “İşte bu ya” dedim. “Bu benim aklıma nasıl gelmedi?”

Hemen giyinip attım kendimi dışarı. Bugün bizim mahallenin pazarı vardı. Koşar adım pazara doğru yollandım. Mahalle pazari her zamanki gibi kalabalıktı ama poşetler artık boştu. Herkesin elinde ikişer soğan, üçer domates vardı en fazla. Dedim “He heyt. Taktik bilmiyorsunuz da ondan. Strateji bilmiyorsunuz. Aç kalmaya mahkumsunuz”. Sağımdan solumdan geçen bütün amcalara, teyzelere küçümseyen bakışlar attım. Anlamadılar. Anlasınlar diye biraz daha belirgin küçümser bakışlar attım. Yine anlamadılar. İyice küçümseyen bakışlar attım. Yüzümün aldığı şekilden herhalde, amcanın biri karısına iş attığımı sanıp bastonuyla beni kovalamaya başladı. “Ya amca” dedim, “Teyzem afedersin yüz yirmi yaşında ya. Lütfen. Hem ben de bu mahallenin çocuğuyum. Yapar mıyım abi öyle şey? Ben sizin yol yordam bilmezliğinizi bakışlarımla eleştiriyordum. Çünkü nedir? Fakir, istediğini adam gibi istemeyi bilmediğinden fakirdir. Değil mi efendim?”. Bunları kaçarken anlatmaya çalıştığımdan nefes nefese kalmıştım. Amca hiçbirini dinlemedi. Bana yetişemeyince poşetinden irice bir soğan kapıp arkamdan fırlatmaya kalktı. Tam o esnada teyze hızlı bir hareketle kocasının elindeki soğanı sıkıca kayrayıp kurtarınca, atamadı. “Herif herif” diye bağırdı teyze, “O tek tane soğan için ben dört eve temizliğe gidiyorum senin haberin var mı? Boyun devrilmesin, koy onu bakayım poşete”. Amca süt dökmüş kedi gibi oldu. Bi elindeki soğana baktı, bi hala kaçmakta olan bana. Soğana kıyamadı, döndü arkasını gitti.

Ben, amca bir çakallık peşinde olabilir diye bir süre daha koşmaya devam ettim. Pazarın sonuna gelmiştim artık. Durdum. Bulduğum ilk patates tezgahına yanaştım. Sabah sabah güzel bir patates kızartması iyi giderdi. Fiyatlara baktım. Patateslerin üstündeki küçük kartonda yazılı fiyatların üstü çiziklerle doluydu. 4 lira, çizilmiş, 5 lira, çizilmiş 6 lira, çizilmiş 7 lira. Pazarcı en son 7 lirada karar kılmıştı. Dedim “Abi bu ne?. Sandıkla mı satıyorsun patatesi? Kilosu ne kadar bunun kilosu?” Adam bana deliymişim gibi baktı. Ben de ona deli değilmişim gibi baktım. “Okuma yazman yok mu birader? Yazıyor ya orada” dedi. “Benim okumam var da, senin de maşallah yazman var. Yazıp çizip durmuşsun kağıdı. 7 liraya patates mi olur ya?” dedim. “Suriye patatesi kardeşim bunlar. İthal. Yurt dışından geliyor” dedi. “Ney?” dedim. “Suriye patatesi mi? Bütün Suriyeliler burada lan, kim yetiştiriyor bu patatesi Suriye’de?”. Adam şaşırdı. “İşine geliyorsa kardeşim. Almıyorsan tezgahın önünü kapatma.” diye cevapladı. Arada ağzımdan kaçan ‘lan’a kızmış olabilirdi. Halbuki “Lan mı? Canın sağolsun” deyip geçmesi gerekiyordu. Haberlerde öyle oluyordu. Neyse. Pazarcıyı kaybetmeden aklımdaki stratejiyi hemen devreye sokmam gerekiyordu. Tezgaha iyice yaklaştım. Patateslerin sağıyla soluyla oynadım biraz. Ciddi bir ses tonuyla, “Satıyormuşsun galiba bunları. Ben ilgileniyorum” dedim. Öyle yüzüme baktı. Biraz daha yüksek sesle, “İlgileniyorum abiciğim. Bunlarla ilgileniyorum” dedim. Şaşırmıştı. “İlgileniyorsan doldur işte, poşetler orada. Kilosu 7 lira” dedi. Dayanamadım bi ya sabır çektim. Yanına iyice yaklaştım. “Yahu sen bunları satmıyor musun? Ben de ilgileniyorum işte. Tamam. Şimdi hediye etmen gerekiyor” dedim. Afalladı. Bir süre dikkatlice beni süzdü. “Hasta mısın birader? Satıyorum ben bunları. Ne diye hediye edeyim sana?” diye çıkıştı. “E” dedim “Televizyonda öyle oluyor. Daha bu sabah izledim. Sen ilgileniyorsun. Almak istiyorum diyorsun. Karşıdaki de hediye ediyor.”. Pazarcının bakışları bi bulandı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. Arkadaki sopaya doğru uzandığını farkedince hemen bir hamle daha yaptım: “Abiciğim tamam. Sizde tam öyle olmuyor demek ki. Anladım. Peki şöyle yapsak? Ben şu arkadaki ormanlık alan var ya. Akşam hafiften gazlasam ben onu, benzinlesem. Versem ateşi bi tüttürsem. Yansa bitse kül olsa. Sabaha da hop ölü fiyatına satsak sana. Karşılığında bunları bana hediye eder misin?”. “Senin mi ki o alan?” diye sordu pazarcı. Şaşırmıştı. “Yoo” dedim. “Benim mi olması gerekiyor. Haberlerde öyle oluyor. Yakıp yakıp duruyorlar, haciler de gelip gelip alıyor.” Adam sopayı kaptı artık. Bunu farkedince hızlı bir hareketle kaçmaya başladım. Patatesçi gündemi iyi takip etmiyordu anlaşılan. Şansımı suşicide denemek daha mantıklı bir fikir olabilirdi.

Pazarcı beni biraz kovaladıktan sonra vazgeçti, bıraktı. Koşa koşa tezgahının başına döndü. Beni kovalarken boş bıraktığı tezgah, küçük çaplı bir kuyumcu dükkanı sayılırdı ne de olsa.

[Vehbi] 28.9.2018 [TR724]