İflas eden tavuk devi Şeker Piliç’e icradan bile alıcı yok
Ekonomideki kötü gidişat her sektöre yansıyor. Batık şirketler yok pahasına satışa çıksa da müşteri bulamıyor. Türkiye’nin en bilindik beyaz et üreticisi ve tavuk markası Şeker Piliç’in iflastan sonra üçüncü defadır satışı yapılamıyor. Balıkesir’in Bandırma ilçesinde, mahkemenin 2015 yılında iflasına karar verdiği Şeker Piliç fabrikasına, icradan yapılan 3’üncü satışta da alıcı çıkmadı.
Yakın zamana kadar Türkiye’nin en büyük beyaz et üreticilerinden olan Şeker Piliç’in, 2015 yılında iflasına karar verildi. İflas sonrasında Bandırma’daki dev fabrika, 30 milyon TL bedelle satılığa çıkarıldı. Daha önce yapılan 2 satışta fabrika için alıcı çıkmadı.
Bandırma 1’inci İflas Müdürlüğü, bu kez tesisi kesimhane ve idare binasının bulunduğu alan ile kalan 53 bin 18 metrekarelik arsa vasfındaki taşınmazı ayrı ayrı satışa çıkardı. 34 bin 731 metrekare alana sahip kesimhane ve idare binası için 18 milyon 72 bin 165 lira; 53 bin 18 metrekarelik arsa için 14 milyon 338 bin 666 lira bedel biçildi. Bandırma 1’inci İcra Dairesi mezat salonunda gerçekleştirilen satışta, fabrikaya yine alıcı çıkmadı.
Fabrikaya ait taşınmazların, 3 Eylül tarihinde tekrar satışa çıkarılacağı belirtildi.
Temeli 1960 yılında 225 civcivin olduğu bir kümeste Bandırmalı Hüseyin Bor tarafından atılan Şeker Piliç, Türkiye’nin en büyük beyaz et üreticisi arasında yer alıyordu. Şirketin yüzde 29.8’lik hissesi 2000 yılından iflasına kadar borsada işlem gördü. 2008 ve 2009’da yeniden yapılanan şirket 100 bin ton kapasite ile çalışıyordu. Şubat 2015’te mahkeme eliyle iflas kararı çıkarıldı.
[TR724] 31.7.2018
Acılar, Mağduriyet Çocuklarda Kimlik Bunalımına Neden Olmasın! [Mahmut Akpınar]
Çocuklarımla konuşurken Erdogan’a, AKP’ye muhalefet edecegiz, mağduriyetimizi dile getireceğiz diye batıyı ve batı değerlerini fazlaca idealize edip, ülkemizi ve insanımızı ölçüsüz eleştirdiğimizi farkettim. Yaşanan acılar, sıkıntılar ve buna karşı çıkmasını beklediğimiz dindarların suskunluğu bizde maksadı aşan tepkilere, duygusal tavırlara neden olabiliyor. Zorunlu göçe maruz kalanlar olarak Türkiyede yaşanan insanlık dışı tavırlarla ve suskunlukla batıdaki insanların ilgili ve merhametli yaklaşımını sıkça karşılaştırıyoruz. “Müslüman” dediklerimiz zulme seyirci hatta destekçi iken “gavur” denilenlerin ilkeli, duyarlı tavrı “bunlar nasıl Müslüman?” “bunlar nasıl gavur?” sorusunu akla getiriyor. Müslümanın önce insan olması, Allah’ın yarattığı eşrefi mahlukat özelliklerini üzerinde taşıması gerektiğini unutuyoruz. Yaşadığımız sıkıntıların etkisiyle mevcut Müslümanlar üzerinden Müslümanlara güveni sarsacak; batıda yaşayanların insanlığı üzerinden de onların din, inanç ve kültürünü yücelten, öne çıkaran konuşmalar yapabiliyoruz. “Su-i misal misal olmaz” kaidesine aykırı şekilde yanlış karşılaştırmalarla hem kendimizin hem de çevremizin inanç, kültür ve değerlerimiz hakkında sarsılma yaşamasına, güven bunalımına girmesine neden olabiliyoruz.
İslam dünyasının 6-7 asırdır gelişmelerden ve kendi değerlerinden, dinamiklerinden kopuk ve ciddi bir bunalım içinde. Batı medeniyeti ise skolastik inançlardan kutulup seküler, liberal, insani değerler üzerinden yaşanabilir ve büyük oranda kabul edilebilir bir düzen kurdu. Ağır zulme, baskıya maruz kalarak ülkesini terk edip batıya göçmek zorunda kalan insanlar iki dünya arasındaki farkı çok net görüyor ve karşılaştırmalar yapıyor. Seküler, Allah’a, ahirete inancı olmayan insanlar alabildiğine sorumlu, merhametli, yardımsever, ilgili davranırken; kul hakkı, hesap, mahşer, adalet, zulüm gibi kavramlarla ilgili sürekli dini telkine muhatap Müslümanlar taş kesilince olayları izahta zorlanıyoruz. Bu durum bazılarının batıya ve batılılara hayranlığına sebep olurken, bazılarında kendi din ve inanç sisteminden şüphe duymaya, uzaklaşmaya, sorgulamalara neden olabiliyor.
“Nerde yanlış yapılıyor? Neden onlar öyle, biz böyleyiz?” gibi sorgulamaları yanlıştan dönme, hakikati bulma adına gerekli görüyorum. İmanı tahkiki dediğimiz en makbul iman türü de böylesine derinlemesine sorgulamalar ve muhasebe sonucu kazanılabiliyor zaten. Ancak yaşadıklarımız, maruz kaldıklarımız, kendi insanımızın vefasızlığı, buralarda gördüğümüz iyi muamele nedeniyle kantarın topuzunu kaçırma ve savrulmalar yaşama ihtimalimiz var. Zira öfkeyle, nefretle, reaksiyonla verilen kararlarda isabet olmaz. İfrat tefrit arası gelgitler yaşarız ve aklı selimle karar verme yetimizi yitirebiliriz. O nedenle hem kendimizin, hem de çevremizin, ama özellikle gelişme, çağında olan çocuklarımızın ruh sağlığını, sağlıklı düşünme ve karar verme kabiliyetini koruyabilmek için ani ve tepkisel kararlar vermekten, kanaatlar oluşturmaktan kaçınmalıyız. Kaldı ki derinlemesine bakınca idealize edilen batının ve batılıların da çok farklı problemlerinin, defolarının olduğunu görüyoruz.
Yaşadığımız süreç bizi ne Müslümanlar ne de batılılar hakkında genellemeci, şablonik ön kabuller edinmeye sevketmemeli. “Hikmet Müslümanın yitiğidir” Hadisi Şerifi gereği elbette buralarda var olan güzel şeyleri takdir edecek, alacak ve kendimize maledeceğiz. Ama bu bizde ve çocuklarımızda İslam’dan, kendi değerlerimizden soğumaya, kopmaya neden olmamalı. Bazı Müslümanlarda var olan, tasvip edilmez tavırları, tutumları reddetmekle birlikte pekala kendi değerlerimizi koruyarak ama batıdan bazı güzellikleri alarak kendimizi revize edebiliriz.
Yaşadığımız ağır süreç, yoğun duygusallık ve bunun neden olduğu ölçüsüz tepkiler zihin dünyası, ahlakı, inançları şekillenen çocukları ve gençleri çok etkiliyor. Bizler bir taraftan bu çocukları Müslüman ahlakıyla yetiştirmeye ve batının bazı olumsuzluklarından uzak tutmaya çalışıyoruz ama öte yandan yaptığımız bazı yorumlarla onların zihnine Müslüman ve Müslümanlıkla ilgili olumsuz girdiler bırakıyoruz, Müslümanlardaki kötü vasıfları çokça öne çıkarıp olur olmaz konuşuyoruz. Öte yandan her vesile ile batılıların dürüstlüğünden, yardımseveriğinden, batı sisteminin işleyişinden vs bahsederek körpe zihinlerde batı hayranlığını besliyoruz. Bizim gayrı ihtiyari ve itinasız söylediğimiz sözler, tavırlarımız, tutumlarımız çocukların datalarına akıyor ve çocuklar İslam, Batı, Hristiyan, Müslüman kavramlarını o datalara göre şekillendiriyor. Kavramların içini bizden aldığı bilgiler, veriler, davranışlarla dolduruyorlar. Bu noktada hepimizin: “yaşadıklarımla ve anlattıklarımla, verdiğim örneklerle çocuğuma nasıl bir Müslüman profili çiziyorum?” diye düşünmesi ve çocuğunun zihin dünyasını nasıl etkilediğini sorgulaması lazım.
Özellikle vatanından göç etmek zorunda kalan, hayatı sıfırlanmış ailelerin çocuklarında zaten “Müslüman” kimliğinin ve “İslami” bazı kavramların zulümlerde kullanmasından dolayı bir tepki var. Zira çocuklar hayatlarını dini kavramlar kullanan bir zümrenin çaldığını, aileyi onların parçaladığını, geleceğini onların kararttığını, anne veya babasını, yakınını onların hapsettiğini düşünüyor. Olayların oluşturduğu negatif “dindar” “Müslüman” “İslamcı” tablosuna bizim her vesileyle söylediğimiz olumsuzluklar da eklenince çocuklarda din, İslam, Müslümanlık namına olumlu bir şey kalmayacaktır. İslam adına anlatılanlar çocuğun gördükleriyle tezat teşkil ettiğinden inandırıcı gelmeyecek ve tesir etmeyecektir. Böyle bunalımlar, tereddütler içinde olan gençler kolaylıkla deizmeden ateizme farklı felsefi akımların etkisine kapılabilecek ve savrulacaklardır. Eğer çocuklar batı eğitim sisteminin içinde yetişiyorsa İslamla, kütürümüzle ilgili değerleri-ilkeleri korumak ve sürdürmek çok daha zor olacaktır. Zira bizim duygusal ve tepkisel girdilerimizle batıda çevreden aldıkları olumsuz düşünceler birleşince çocuklarda İslamla ilgili menfi sorgulamalar derinleşecektir.
Anne-babanın söyledikleri, telkinleri çocuğun çevrede gördükleriyle, okulda öğrendikleriyle örtüşmeyeceği için daha güçlü ve tutarlı olan fikir çocukların zihin dünyasına hakim olacak ve en iyi ihtimalle çocuklar kimlik buanlımları, düşünce karışıklıkları yaşayacaklardır. Buna bir de Ortadoğu ülkesinden gelmiş olmanın, batıda Müslüman olarak yaşamanın, İslamafobik eğilimlerin etkisini eklediğimizde zihni bulanıklığın kendi değerlerinden kopup batı hayranlığına, hatta komplekse dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir.
Özellikle batıya zorunlu hicret etmiş olan aileler çocuklarıyla muhatap olurken kanaatimce:
- Ülkemizdeki olumsuzluklara odaklanmak yerine ülkemizin ve insanımızın, medeniyetimizin güzelliklerinden de bahsetmeliyiz. Münhasıran ideal Müslümanlardan, gerçek örnek hayatlardan, sahabeden bahsetmeliyiz ki mevcut Müslümanlardan doğan olumsuzlukları izale edebilsin.
- Çocukların sorduğu soruları ve sorgulamaları kafadan reddetmek, bastırmak yerine onlara ikna edici, makul izahlar getirmeliyiz. Çocuklarımızı zihnen beslemezsek bizi büyük sıkıntılar bekliyor. Genelde çocuklar anne babayı öğretmen, rehber olarak görmüyor; ebeveyn-çocuk ilişkisi öne çıkıyor. Bu nedenle hal ile etkileme olmalı, ama çocuklarımızı mutlaka ehil rehberlere, abilere-ablalara emanet etmeli, temel İslami itikadi, konularda kafa kalp tatminini sağlayacak şekilde beslenmelerini sağlamalıyız.
- Batıda yaşayan ailelerin çocukları için rehberlik bu çocukların okulda çevrede karşılaşabilecekleri olumsuzluklar dikkate alınarak hazırlanmalı, konular ona göre seçilmeli ve “medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir” yolu tercih edilmelidir. İcbar, ilzam, baskı ile verilen eğitim, rehberlik kopuşlarla, keskin kırılmalarla sonuçlanabiliyor.
- Batıda insan hakları ve demokratik değerler, birey ve hakları bütün eğitim sisteminin temeli. Bu değerler bazı ekstrem durumlar hariç çok büyük oranda İslam’la ve Kur’anın emirleriyle, Asrı Saadet uygulamalarıyla örtüşüyor. Çocuklarımıza İslam’ın gelenek ve görenek tarafından öte dinin ruhunu, temel esaslarını vermeli, Kur’ana, Hz Peygamberin hayatına dayalı bir İslam öğretmeliyiz. Aldıkları rehberlik/eğitimle çocuklar Müslümanların Müslümanlıkla örtüşmeyen yanlarını görebilmeli ve bir yıkıma, inkısara maruz kalmamalılar. Mevcut Müslümanları gerçek İslam ölçüleri ile değerlendirecek verilere sahip olmalılar.
- Rehberlikte batıda yetişmiş ama İslami bilen ve yaşayan abi/abla modeli çok önemli diye düşünüyorum. Sadece Türkiye kafasıyla bu çocuklara model olmak ve ikna etmek mümkün görünmüyor. Ne yapıp edip bu modelin geliştirilmesi lazım. Bu sebeple rehberlerin batı düşüncesinden ve bunlara verilebilecek cevaplardan haberdar olması, fikri/zihni derinliğe sahip olması fevkalade önemli. Buna matuf hem İslamı, hem batıyı bilen hocalarımız rehber kitaplar, broşürler hazırlayabilirler. Bunu başarabilen başka Müslüman toplumlardan tecrübe aktarımı yapılabilir.
Eğer tedbir almaz ve bir süre daha geç kalırsak Allah korusun yeni kayıp nesiller çıkabilir.
[Mahmut Aakpınar] 31.7.2018 [https://mahmutakpinar.wordpress.com]
‘İnanıyorsanız, Üstünsünüz’ [Mehmet Ali Şengül]
Yol uzun, dünyâ kısa vâdeli bir misafirhâne.. Mü’minlerin omuzlarında, Allah’ın peygamberlere, husûsiyle Efendimiz’e (sav) yüklediği tebliğ ve temsil yükü ve sorumluluğu var. Bu sorumluluğu sırtında taşıyan fertler, âileleler, cemaatler ve milletler, sürekli Allah’a karşı bir tecdit hareketi içinde olmaları gerekmektedir.
Efendimiz (sav), “Îmânınızı; ‘Lâ ilâhe illallah’ ile tecdit ediniz, yenileyiniz’ buyurmaktadır. Âhiret yolcusu, hayat gemisini sürekli yenilemeli, bakımını iyi yapmalıdır. Çünkü, geçmişte ve bugün olduğu gibi, gelecekte de aşılması zor deryâlar, tepeler âhiret yocusunun karşısına çıkabilir.
Efendimiz (sav) Ebu Zer hazretlerinin (ra) şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e;
“-Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.
-Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.
-Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.
-Amelinde ihlâslı ol, zirâ herşeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabbin senin yapıp ettiklerinden haberdârdır.”
tavsiyesinde bulunmuştur. (İbn-i Hacer)
İnsan husûsiyle ehl-i îman, bu deryâları geçebilmek için hayat yolculuğunda, haram ve günah denizinde batıp boğulmayacak şekilde yüzmeyi iyi öğrenmeli, dağ ve tepeleri aşacak şekilde tâlimde bulunmalı, hayâtını da Allah ve Resûlüllah’ın emirleri doğrultusunda tanzim etmelidir.
Îmanı yenileme meselesi, devamlılık isteyen bir husustur. Bu yenilenme, mü’minin tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmelidir ki; o devamlı sûrette îmanı derinleştirsin ve nihâyet tahkîki îmana erişsin.
Bu îtibarla her mü’minin, kendi îman gemisini yenilemesi, âhiret azığını tedârik etmesi, sırtındaki yükünü hafifletmesi ve bütün bunları yaparken yalnız Allah’ın rızâsını ve hoşnutluğunu hedeflemesi gerekir.
Mü’minler, insanları aldatıcı değil, inandırıcı ve imrendirici ve başkalarına örnek ve model olacak bir hayat yaşamalıdırlar. Yaratılış gayesine uygun, ahlâk-ı İslâmiyye ve ahlâk-ı Kur’âniyye’ye uygun bir hayat yaşama idealini gerçekleştirmelidirler.
Dâvây-ı İslâm’a gönül vermiş mü’minler, hiçbir zaman dünyevî-uhrevî bir beklenti içinde olmadan, irâdî olarak âhireti bırakıp dünyâya meyletmeden, istiğnâ ruhuyla yaşamalı ve en yakından en uzağa kadar çevresine hâlis bir niyetle güven telkin etmelidirler.
Bu ruhun gerçekleşmesi için mü’minler, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân yeni nâzil oluyor gibi O’na sahip çıkmalı ve hayatlarına mâl etmelidirler. Îmanla şereflenen ilk Sahâbe Efendilerimiz (r.anhüm) Kur’ân’ın üçte biri ancak nâzil olmuştu ki; hak bildikleri ve îman ettikleri dâvâları adına dik durdular, geriye adım atmadılar, her türlü sıkıntılara katlanmanın yanında, Allah ve Resûlüllah yolunda canlarını fedâ ettiler. Ammar bin Yâsirler, Bilâl-i Habeşîler, Mus’ab bin Umeyrler bu gerçeğin en canlı örnekleridirler.
Bugün, îmanla şereflenmiş ehl-i îman, Kur’ân’ın bütününe sâhiptir. On dört küsur asırdan bugüne milyonlarca insanlar O’nu tahrif etmek için uğraşmışlar, ama onun bir harfine bile dokunamamışlardır. Çünkü O’nun sâhibi Allah’tır. O, en doğru şekilde, en doğru söz Sultânı Efendimiz (sav) tarafından, en doğru beyanlarıyla tefsir edilerek ümmet-i Muhammed’e (sav) emânet edilmiştir. Mü’minlere düşen vazîfe de, O’na sahip çıkmak, emir ve yasakları doğrultusunda hayatlarını tanzim etmektir.
Âl-i imran sûresi 103.âyette Allah (cc); “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın!...” buyurmakta, Allah Resûlü Efendimiz (sav) de; “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin” gerçeğini hatırlatmaktadır. (Suyûti)
Yanılmayan ve yanıltmayan Kelam-ı İlâhi ve Sünnet-i Resûlüllah (sav) bizler için ne güzel rehberdir!
İnsanı husûsiyle ehl-i îmânı, insan dışındaki bütün canlılardan ayıran en önemli özelliklerden birisi de, sorumluluk şuuru ve mes’uliyet duygusudur.
Efendimiz (sav), “Benden sonra sımsıkı yapışıp gereğince amel ederseniz, aslâ yanlış yola gitmiyeceğiniz iki emânet, iki rehber bırakıyorum size. Bunlar Allah’ın kitâbı Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân ve benim Sünnetimdir.” buyurmuşlardır. (Hâkim)
Allah (cc) yanılmaktan ve yanıltmaktan münezzehtir. Resûlüllah Efendimiz (sav), ufku kararmış insanlığın dünyâ ve âhiret hayâtını aydınlatmak, saâdet-i dâreyni insanlığa kazandırabilmek için, şefkat ve merhameti sonsuz Allah tarafından Hâtem-ün Nebî olarak vazîfelendirilmiş bir rehber, bir mürşid, bir tesellicidir.
O (sav); sözleriyle, tavır ve davranışlarıyla hep Allah’ı hatırlatıyordu. Onun için yüce Mevlâ (cc); “...O’nun emrettiği şeyleri eksizsiz yerine getirin, nehyettiği şeylerden de içtinâb edin, kaçının!” buyurmaktadır. (Haşir,7)
Efendimiz’i (sav) öldürme niyetiyle evinden çıkan Hz.Ömer (ra), eniştesi Saîd (ra) ve kızkardeşi Fâtıma (r.anhâ)’nın; ‘Öldürsen de dönmeyeceğiz’ diyerek îmanlarında sebât edip dik durmaları neticesinde Hz.Allah, Ömer’in (ra) kalbini yumuşatmış, o da gelip Resûlüllah’a (sav) teslim olmuştur.
O Hz.Ömer (ra), Allah’a öyle samîmi ve gönülden îmân etmiş, îmânını inkişâf ettirmiştir ki, Allah O’nu kıyâmete kadar adâletin temsilcisi, halîfe-i rûy-i zemin olma şerefine yükseltip yüceltmiştir.
İşte bu şerefe mazhar olmuş Hz.Ömer (ra); (Ölüm gelip) ‘Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz’ tavsiyesinde bulunmuştur.
Hz.Ali (ra), Hz.Ömer (ra)’in halife olarak idâreciliği döneminde şöyle dediğini rivâyet etmiştir: ‘Hz.Muhammed’i hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir kuzuyu veya bir oğlağı kurt kapsa korkarım ki, onun hesâbı Ömer’den sorulur!’
Evet Hz.Ömer (ra), ‘Kenâr-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu, gelir de adl-i İlâhi Ömer’den sorar onu!’ hassasiyetiyle yaşamış ve insanlığa örnek olmuştur.
Allah’ın dinine sâhip çıkmanın, dünya barışına katkıda bulunmanın dışında hiçbir kötü düşünceye sâhip olmayan, îmânı, ahlâkı, fazîleti muhtaç gönüllere duyurabilme gayreti içinde çırpınan, rüyâlarında bile görmedikleri terör ismiyle karalanmaya çalışılan, kadın, çocuk, hasta, yaşlı demeden zulmedilen bu insanları; müslüman sıfatıyla yalan, isnat ve iftirâlarda bulunarak zulmedip, onları yok etmeye çalışan zâlimleri Allah görüyor, biliyor.
Allah (cc); bugün olmasa bile yarın bu zâlimlerden mazlumun hakkını alarak gözyaşlarını silip, zâlimlere de hak ettiği cezâyı mutlakâ verecektir.
Denizlerde, ırmaklarda masum yavruların annelerine sarılarak boğulmaları, cesetlerini dalgaların kenara atmaları karşısında, zâlimlerin ve onlara destek verenlerin vicdanları sızlamıyor mu? Acaba Allah (cc), kalplerinden şefkati, merhameti silip aldı da farkında mı değiller? Liyâkati olanların Allah basîretini açsın, bilerek yapanlar hakkında da ‘Allâhümme aleyke bihim’ diyor, onları Rabb-ül âlemin olan Allah’a havâle ediyoruz.
Dünyâ markası hâline gelmiş böyle bir hizmete, insanlar kendi zâviyelerinden bakarak; ‘Acaba dünyâda bunların gâyesi, hedefi nedir?’ gibi kafalarında şüphe ve sorular oluşabilir.
Allah’ın rızâsına kilitlenmiş, farklı farklı kültür ortamlarında neşet etmiş insanları uzlaştırıp, kaynaştırıp, mü’minleri îmanda, diğerlerini de insan olarak kardeş bilme ve bu niyet ve hareketleriyle dünyâ barışına katkıda bulunma gayreti içinde bulunan kalp ve gönül erleri; söz, hâl ve tavırlarıyla bu şüpheleri giderecek şekilde insanlığa güven telkin etmelidirler.
Hakîkat erleri, bulundukları bütün ülkelerde, samîmiyetleri ve davranışlarıyla güven telkin etmenin yanında; rengi, dili, dini ne olursa olsun insan olan herkese insan olduğu için değer vermeli, yaratılan varlıkların en şereflisi olduğunun farkında olabilmesi için telkinde bulunup, yaratanını tanımaya vesîle olmayı en büyük gâye bilmeli ve ömürlerini bu yüce gâyeye göre değerlendirmelidirler.
İftirâlar, yalan ve isnatlar, her türlü zulüm ve tecâvüzler karşısında bile, dâvâsına kendisini adamış yüce ruhlar, hiçbir zaman sırât-ı müstakimden ayrılmamalı, duygu ve düşüncede hep dengeli olmalıdırlar. “Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şâhitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şâhit olsun...” (Bakara, 143)
Misâfir olarak bulunulan bu dünyâda başa gelen bütün belâ ve musîbetler, fitne ve mihnetler, hak yolda olmanın ve bulunmanın değişmez kaderidir. Ehl-i îman olarak mü’minler, karşılaştıkları bu zulümler karşısında, Efendimiz’in (sav) ve Sahâbe-i Kirâm’ın katlandığı gibi dişini sıkıp sabretmeli, dünyâ kamuoyuna Allah ve Resûlüllah’ı (sav), din-i Mübîn-i İslâm’ı ve müslümanları sevdirmelidirler.
Bununla beraber aynı kaderi paylaşan ehl-i îmanın, birbirleriyle basit şeylere takılıp didişmelerden, hissî harekette bulunmalardan ve vahdet-i rûhiyeyi sarsıcı her türlü şeylerden uzak durmaları gerekmekte ve kendilerine ait olmazsa olmaz vazîfeleri, her ne pahasına olursa olsun geriye adım atmadan temsil etmeleri gerekmektedir.
Âlem-i İslâm’ın şu anki durumundan dolayı, insanlar ve müslümanlar İslâm’dan nefret edip uzaklaşmaktadırlar. Dünyânın birbirine karşı kin ve nefretle baktığı böyle bir dönemde, ortak akılla barış dili ve ortamı oluşturmak, bu mevzûda inandırıcı proje ve planlar geliştirmek ve bunları hayata geçirmek suretiyle ümit telkin etmek gerekmektedir. Bu mevzûda gerçek mü’minlere büyük sorumluluk düşmektedir.
İnsanlar hakka, hukûka, adâlete, demokrasi ve insan haklarına riâyet ettiği ölçüde icraatları alkışlanır, desteklenir ve kendilerine güven duyulur. İnandığı halde kendi insanını kendi ülkesinde yaşama hakkı tanımadan, bütün servetlerine el konularak kovulan halis muhlis insanlara sahip çıkan medenî ülke insanları bunun en canlı örneğidir.
Buna rağmen mü’min, emniyet ve güven insanıdır. Asayiş ve huzurun temsilcisidir. O bulunduğu her ülkede, her zaman kanunlar çerçevesinde hareket eder. Şartlar ne olursa olsun, nizâmın, adâletin ve insan haklarına saygının yanında yer alır.
Âl-i İmran sûresi 139.âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın. İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”
Evet, üstün olmanın, gâlip gelmenin en önemli vasfı; îman-ı iz’an haline getirmiş, gayz, kin ve nefretten uzak, şefkat ve merhametle insanlığa kucak açmış, düşmanın bile takdir ettiği muvâzene unsuru bir insan olabilmektir.
[Mehmet Ali Şengül] 31.7.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Ebediyet Macunu [Abdullah Aymaz]
Ezelî kelâmdan gelen ve ebedlere uzanan İlâhî Mesaj Kur’an-ı Kerim, sınırlı harflerle ve kelimelerle sonsuz mânâ ifade etmektedir. Ama bu mânâ hazinelerini, birer gavvas gibi Kur’an-ı Kerimin enginliklerine ve derinliklerine dalıp oradan bu hârika cevherleri çıkaracak müctehidleri ve mücedditler gerekecektir. Onun için, Kur’an-ı Kerim’de: “Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken, hemen anında bellemek için dilini kımıldatma. Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak BİZE ait bir iştir. O halde BİZ, Kur’an’ı okuduğumuzda, sen de onun okunuşunu izle. Ayrıca AÇIKLAYIP BEYAN ETMEK de BİZE ait bir iştir.” (Kıyamet Suresi, 75/16-19) ve Hadis-i Şerifte: “Muhakkak ki, Allah, bu ümmet için her YÜZ SENE başında ümmetin dinini yenileyip tecdid edecek bir müceddit gönderir.” (Ebu Davud; Melâhim, 1.) buyurulmaktadır.
Başta Ebu Hanife, İmam-ı Şâfiî gibi mezhep imamları ve İmam Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi mücedditler bu mübarek hizmeti yerine getirmişler, Kitap ve Sünnetten feyiz, ilham ve sünuhat olarak aldıkları, istihraç ve istinbat olarak çıkardıkları ilaçları birer âb-ı hayat gibi bu ümmete takdim etmişlerdir…
Günümüzün hastalığı hem de dünya çapında ilhad ve inkâr olduğu için, hem de insanlığa musallat olan bu illetin ilim ve fen kisveli bir felsefeye dayandığından dolayı bu marazın panzehirinin Kur’an makuliyetinde çok tesirli iksirlerden meydana gelmiş bir EBEDİYET MACUNU olması gerekiyordu… Cenab-ı Hak da bu derde çare olarak hekimlerden nâdire-i fıtrat hakîmleri gönderdi. Okuduğu bir sayfayı bir okuyuşta, en fazla iki okuyuşta ezberleyecek, hakaikten doksan cilt kitabı hâfızasında tutup hergün ilimden ilim doğurtacak şekilde hâfızasındakileri tekrarlayacak, bu bilgileri Kur’an-ı Hakîmi anlamak için basamaklar yapacak ve bu kesbî ilimleri Allah’ın lütuf ve ihsanı ise vehbî ilimlere vesile yapacak irfan erleri bilgeler… Bunlar İslâmî ilimleri, geçmişin berrak kaynaklarını da temel alarak bugün âyet ve hadisler bize ne ifade ediyor devamlı bunları araştırarak, yeni rönesansımızı gerçekleştirip, yepyeni bir medeniyet projesi ortaya koydular… Bu proje tahayyül ve tasavvurlarda bırakılmadı izan ve iltizam haline getirildi.
Yaklaşık otuz sene önce M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyordu: “Şafakları şafakların takip ettiği şu günlerde, şayet bir kere daha kendi HİKMET UFKUMUZ açısından, içinde yaşadığımız dünyayı iyi değerlendirebilir, eşya ve hadiseleri iyi yorumlayabilir ve insanımızın iç yapısının temel malzemelerini iyi belirleyebilir ve sonsuza kadar var olma mefkûresine bağlanabilirsek, her zaman onlar gibi, hatta onların da önünde olabiliriz. Aslında dünü, bugünü, yarını birden perspektife alıp değerlendirebilen, içinde yaşadığı toplumun örflerini, âdetlerini, tarihî dinamiklerini korumaya alan ve tarihî tekerrürler devr-i dâimini kendini yenileme istikametinde çok iyi yorumlayabilen basiretli nesiller niye her zaman önde olmasınlar ki?
“Evet biz, yarınki hayatımızın bütün unsurlarını mâziden getirmiş bulunuyoruz. Onlar, dinin nuru ve ilmin ışığıyla kendi kültür potamızda yoğurabilirsek, KENDİ EBEDİYETİMİZİN MACUNUNU hazırlamış olacağız.
“Şimdi bütün bu dağınıklıkları gidermek ve durgunlaşan aktivitemizi kendi düşünce ufkumuza göre harekete geçirmek yine bize ve ülkesini seven herkese düşüyor. Evet bir kere daha ruh harimine çekilip İRADELERİMİZİN HAKKINI son santimine kadar kullanarak, bunca yıllık mazlumiyetlerin, mağduriyetlerin bilediği bir azim ile, tıpkı HAVARÎLER ve İLK MÜSLÜMANLAR gibi, ‘Bir kere daha yolculuk!..’ deyip, nerede bir insan var, orada iman, iz’ân ve irfan da olmalıdır, duygusu ile ömürlerimizi HİCRETTEN HİCRETE göçlerle derinleştirerek, bundan sonraki hayat dantelamızı, Hakkın hoşnutluğuna ermiş hakikat erlerinin düşünce ve aksiyon kaneviçeleri üzerinde örgülemeye çalışmalıyız.
“Biz inanıyoruz ki, bugün yeryüzünde hemen herkes, bu kıvamda gönüllerin kendilerine uzatacağı elleri öpüp başına koyacaktır. Yapılabildiği takdirde; dinimizin, ülkemizin, ülkümüzün bayraktarlığını yapacak bu olgun ve oturmuş iradeler, ülke ülke seyahatler tertip edip, kapı kapı dolaştıkları her yerde, Hızır gibi karşılanacak ve sundukları düşünceler de âb-ı hayat gibi içilecektir. Evet onlar, uğradıkları her yerde Musa-Hızır arkadaşlığı içinde sonsuza açılacak; Zülkarneyn bekleyenlere koruyucu setler inşâ edecek ve asırlardan beri ömrünü mağaralarda geçiren münzevilere de ‘ba’sü ba’del mevt’ e (dirilişe) giden geçitleri göstereceklerdir. Kim bilir belki de uğradıkları her yere, asırlardan beri beklenen en kapsamlı bir ULU RÖNESANS düşüncesinin ilk KIVILCIMLARINI da onlar götüreceklerdir…”
Bu yazılanlardan bu kadar sene sonra geldiğimiz noktada pek çok şey gerçekleşti. Sulh-i umuminin yani dünya barışının temsilcileri oldukları son mazlûmiyet ve mağduriyetlerinde tavırları ile tescillenen bu adanmış ruhlara karşı cihan çapında bir evrensel merak uyandı. Bu merak onların çok iyi tanınmasına vesile olacaktır inşaallah… Potansiyel halde Anadolu’da odaklanan bu güzelliklerin cebri lütfiyle bütün cihana yayılıp dağılışını görmek, ayrı bir hikmet tecellisi olsa gerek…
[Abdullah Aymaz] 31.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluıhaber.com
Başta Ebu Hanife, İmam-ı Şâfiî gibi mezhep imamları ve İmam Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi mücedditler bu mübarek hizmeti yerine getirmişler, Kitap ve Sünnetten feyiz, ilham ve sünuhat olarak aldıkları, istihraç ve istinbat olarak çıkardıkları ilaçları birer âb-ı hayat gibi bu ümmete takdim etmişlerdir…
Günümüzün hastalığı hem de dünya çapında ilhad ve inkâr olduğu için, hem de insanlığa musallat olan bu illetin ilim ve fen kisveli bir felsefeye dayandığından dolayı bu marazın panzehirinin Kur’an makuliyetinde çok tesirli iksirlerden meydana gelmiş bir EBEDİYET MACUNU olması gerekiyordu… Cenab-ı Hak da bu derde çare olarak hekimlerden nâdire-i fıtrat hakîmleri gönderdi. Okuduğu bir sayfayı bir okuyuşta, en fazla iki okuyuşta ezberleyecek, hakaikten doksan cilt kitabı hâfızasında tutup hergün ilimden ilim doğurtacak şekilde hâfızasındakileri tekrarlayacak, bu bilgileri Kur’an-ı Hakîmi anlamak için basamaklar yapacak ve bu kesbî ilimleri Allah’ın lütuf ve ihsanı ise vehbî ilimlere vesile yapacak irfan erleri bilgeler… Bunlar İslâmî ilimleri, geçmişin berrak kaynaklarını da temel alarak bugün âyet ve hadisler bize ne ifade ediyor devamlı bunları araştırarak, yeni rönesansımızı gerçekleştirip, yepyeni bir medeniyet projesi ortaya koydular… Bu proje tahayyül ve tasavvurlarda bırakılmadı izan ve iltizam haline getirildi.
Yaklaşık otuz sene önce M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyordu: “Şafakları şafakların takip ettiği şu günlerde, şayet bir kere daha kendi HİKMET UFKUMUZ açısından, içinde yaşadığımız dünyayı iyi değerlendirebilir, eşya ve hadiseleri iyi yorumlayabilir ve insanımızın iç yapısının temel malzemelerini iyi belirleyebilir ve sonsuza kadar var olma mefkûresine bağlanabilirsek, her zaman onlar gibi, hatta onların da önünde olabiliriz. Aslında dünü, bugünü, yarını birden perspektife alıp değerlendirebilen, içinde yaşadığı toplumun örflerini, âdetlerini, tarihî dinamiklerini korumaya alan ve tarihî tekerrürler devr-i dâimini kendini yenileme istikametinde çok iyi yorumlayabilen basiretli nesiller niye her zaman önde olmasınlar ki?
“Evet biz, yarınki hayatımızın bütün unsurlarını mâziden getirmiş bulunuyoruz. Onlar, dinin nuru ve ilmin ışığıyla kendi kültür potamızda yoğurabilirsek, KENDİ EBEDİYETİMİZİN MACUNUNU hazırlamış olacağız.
“Şimdi bütün bu dağınıklıkları gidermek ve durgunlaşan aktivitemizi kendi düşünce ufkumuza göre harekete geçirmek yine bize ve ülkesini seven herkese düşüyor. Evet bir kere daha ruh harimine çekilip İRADELERİMİZİN HAKKINI son santimine kadar kullanarak, bunca yıllık mazlumiyetlerin, mağduriyetlerin bilediği bir azim ile, tıpkı HAVARÎLER ve İLK MÜSLÜMANLAR gibi, ‘Bir kere daha yolculuk!..’ deyip, nerede bir insan var, orada iman, iz’ân ve irfan da olmalıdır, duygusu ile ömürlerimizi HİCRETTEN HİCRETE göçlerle derinleştirerek, bundan sonraki hayat dantelamızı, Hakkın hoşnutluğuna ermiş hakikat erlerinin düşünce ve aksiyon kaneviçeleri üzerinde örgülemeye çalışmalıyız.
“Biz inanıyoruz ki, bugün yeryüzünde hemen herkes, bu kıvamda gönüllerin kendilerine uzatacağı elleri öpüp başına koyacaktır. Yapılabildiği takdirde; dinimizin, ülkemizin, ülkümüzün bayraktarlığını yapacak bu olgun ve oturmuş iradeler, ülke ülke seyahatler tertip edip, kapı kapı dolaştıkları her yerde, Hızır gibi karşılanacak ve sundukları düşünceler de âb-ı hayat gibi içilecektir. Evet onlar, uğradıkları her yerde Musa-Hızır arkadaşlığı içinde sonsuza açılacak; Zülkarneyn bekleyenlere koruyucu setler inşâ edecek ve asırlardan beri ömrünü mağaralarda geçiren münzevilere de ‘ba’sü ba’del mevt’ e (dirilişe) giden geçitleri göstereceklerdir. Kim bilir belki de uğradıkları her yere, asırlardan beri beklenen en kapsamlı bir ULU RÖNESANS düşüncesinin ilk KIVILCIMLARINI da onlar götüreceklerdir…”
Bu yazılanlardan bu kadar sene sonra geldiğimiz noktada pek çok şey gerçekleşti. Sulh-i umuminin yani dünya barışının temsilcileri oldukları son mazlûmiyet ve mağduriyetlerinde tavırları ile tescillenen bu adanmış ruhlara karşı cihan çapında bir evrensel merak uyandı. Bu merak onların çok iyi tanınmasına vesile olacaktır inşaallah… Potansiyel halde Anadolu’da odaklanan bu güzelliklerin cebri lütfiyle bütün cihana yayılıp dağılışını görmek, ayrı bir hikmet tecellisi olsa gerek…
[Abdullah Aymaz] 31.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluıhaber.com
Hicret-gurbet yolcularına... [Taşkın Deryagil]
Kaç kişi can verdi, kaç kişi kayboldu bilmiyoruz.
İnsan kaçakçılarının, botlara bindirdikleri kişilerin yanlarına can yeleği almasına izin vermedikleri için ölüp giden o kadar çok kimse oldu ki.
Türkiye’de yıllardan beri profesyonel olarak dalgıçlık yapan “vicdanlı” bir tanıdığım bana bir e-mail yolladı.
Aşağıda okuyacağınız mektupta nehri/denizi geçmek zorunda kalacaklara çok önemli bir tavsiye var.
Umarım faydalı olur.
“Deniz ya da nehir yoluyla sınırı geçmek isteyen mağdur ailelere faydalı olabileceğini düşündüğüm, suda başlarına gelebilecek sıkıntılarda hayatta kalma şansını ciddi manada arttıracağını düşündüğüm nacizane bir tavsiyem olacak. Yıllardır profesyonel olarak serbest dalış ve yüzme sporuyla uğraşıyorum ve bu sporlar genellikle saatlerce konforlu bir şekilde suda batmadan ve üşümeden kalmayı gerektiriyor. Bunu sağlayan en önemli malzeme ise giyilen “wetsuit” şeklinde tabir edilen elbiseleridir.
Wetsuit (ıslak elbise) denen bu kıyafetler çok ince “neopren” malzemeden (suyun soğukluğuna göre kalınlıkları 2.5 mm’den, 8mm’ye kadar değişebiliyor) yapılmakta olup en önemli özelliği suda kişiye yüzerlik sağlayıp batmasını engellerken aynı zamanda elbisenin içine giren suyu içerde tutarak (vücut dışında soğuk suyun devinim yapmasını engelleyerek) kullanan kişiyi saatlerce vücut ısısında tutmasıdır. Rahatlıkla kışın giyilen gündelik elbiselerin altına giyilebilir ve aynı işlevi görmeye devam eder.
Wetsuit-Dalış kıyafetlerinin sudaki kaldırma gücü o kadar fazladır ki bu kıyafetleri kullanan ve su altına dalmak isteyen dalgıçlar bel ve sırtlarına fazladan 2-3 kg kurşun ağırlık takmak zorundadırlar ki bu etkiyi sıfırlayabilsinler.
Böyle bir elbiseyi giyen bir kişi suda batmadan kalabilmek için el ve ayaklarını çırpmak zorunda değildir; başını suyun dışında tutarak saatlerce efor sarfetmeden yüzüstü ya da sırtüstü yatarak suda batmadan durabilir.
Dolayısıyla bu elbiseler denize/nehre düşen bir kişi için bir tür can yeleği görevi görebilir. Can yeleğinin aksine, kullanan kişiyi suda ısı kaybı nedeniyle zamanla donma hissinden (hipotermi) de korurlar.
Bunun yanı sıra can yeleği vs. gibi aparatların hacim kaplaması ve insan kaçakçılığı yapan kişilerce az sayıda bulundurulması istendiğini de göz önünde bulundurursak, böyle bir yolculukta normal elbiselerin altına giyilecek dalış elbisesi, can yeleği olmaması durumunda, beklenmedik bir durumda, ekstra güvence sağlayacaktır.
Ancak, bota binen herkes için en güzeli ve doğrusu, hem bu elbiseyi giyip hem de üzerine can yeleği takmak olacaktır.
Bu tür elbiseler aynı zamanda çevredeki kaya, ağaç dalı vs gibi cisimlere sürtmekten doğacak yaralanmaları da engeller.
Aşağıda bazı örnek fotoğraflarda kısa kollu (“shorty” deniyor) ya da uzun wetsuit elbise örnekleri var.
Kullanımı kolay olması açısından önden ya da arkadan fermuarlı elbiseler, anne baba ve çocuklar için piyasadan kolaylıkla temin edilebilir.
Ailelere tavsiyem, özellikle çocuklar için, yola çıkmadan bu elbiseleri bir havuz vs gibi bir ortamda da deneyip suda paniğe kapılmadan uzun süre kalabilme yetenek ve özgüvenini kazanmaları, yolculuktaki risklere karşı faydalı bir ön hazırlık sağlayacaktır.
Tekrarlamak gerekirse, bu elbise can yeleğine alternatif olarak düşünülmeyip, özellikle yüzme bilmeyen kişiler için, ikisini bir arada kullanmak en doğru tercih olacaktir.
Elbiseyle beraber kullanılacak can yeleği suda uzun süre kalmış (ya da sürüklenip kendi başına kıyıya vurmuş bir kişi için ) hayatta kalma şansını ciddi olarak arttıracaktır.
Örnek fotoğraflar: (Piyasada hesaplı pek çok çeşit ve marka mevcut. Online marketlerde fiyatlar 200 TL civarı başlıyor. Mağazalardan daha uyguna ya da eski modeller bulunabilir. )
Bebekler için:
Bunlara ilave olarak da bebekler için de aşağıdaki tarz, boynun etrafına takılan ve boynu destekleyip başın su üstünde kalmasını sağlayan “bubby” denen simitlerden kullanılabilir.''
Allah, “gurbet-hicret yolculuğuna” çıkacak herkesi muhafaza eylesin ve hedeflerine kazasız belasız varmayı nasip etsin.
[Taşkın Deryagil] 31.7.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/taskinderyadil
e-mail: taskinderyadil@gmail.com
İnsan kaçakçılarının, botlara bindirdikleri kişilerin yanlarına can yeleği almasına izin vermedikleri için ölüp giden o kadar çok kimse oldu ki.
Türkiye’de yıllardan beri profesyonel olarak dalgıçlık yapan “vicdanlı” bir tanıdığım bana bir e-mail yolladı.
Aşağıda okuyacağınız mektupta nehri/denizi geçmek zorunda kalacaklara çok önemli bir tavsiye var.
Umarım faydalı olur.
“Deniz ya da nehir yoluyla sınırı geçmek isteyen mağdur ailelere faydalı olabileceğini düşündüğüm, suda başlarına gelebilecek sıkıntılarda hayatta kalma şansını ciddi manada arttıracağını düşündüğüm nacizane bir tavsiyem olacak. Yıllardır profesyonel olarak serbest dalış ve yüzme sporuyla uğraşıyorum ve bu sporlar genellikle saatlerce konforlu bir şekilde suda batmadan ve üşümeden kalmayı gerektiriyor. Bunu sağlayan en önemli malzeme ise giyilen “wetsuit” şeklinde tabir edilen elbiseleridir.
Wetsuit (ıslak elbise) denen bu kıyafetler çok ince “neopren” malzemeden (suyun soğukluğuna göre kalınlıkları 2.5 mm’den, 8mm’ye kadar değişebiliyor) yapılmakta olup en önemli özelliği suda kişiye yüzerlik sağlayıp batmasını engellerken aynı zamanda elbisenin içine giren suyu içerde tutarak (vücut dışında soğuk suyun devinim yapmasını engelleyerek) kullanan kişiyi saatlerce vücut ısısında tutmasıdır. Rahatlıkla kışın giyilen gündelik elbiselerin altına giyilebilir ve aynı işlevi görmeye devam eder.
Wetsuit-Dalış kıyafetlerinin sudaki kaldırma gücü o kadar fazladır ki bu kıyafetleri kullanan ve su altına dalmak isteyen dalgıçlar bel ve sırtlarına fazladan 2-3 kg kurşun ağırlık takmak zorundadırlar ki bu etkiyi sıfırlayabilsinler.
Böyle bir elbiseyi giyen bir kişi suda batmadan kalabilmek için el ve ayaklarını çırpmak zorunda değildir; başını suyun dışında tutarak saatlerce efor sarfetmeden yüzüstü ya da sırtüstü yatarak suda batmadan durabilir.
Dolayısıyla bu elbiseler denize/nehre düşen bir kişi için bir tür can yeleği görevi görebilir. Can yeleğinin aksine, kullanan kişiyi suda ısı kaybı nedeniyle zamanla donma hissinden (hipotermi) de korurlar.
Bunun yanı sıra can yeleği vs. gibi aparatların hacim kaplaması ve insan kaçakçılığı yapan kişilerce az sayıda bulundurulması istendiğini de göz önünde bulundurursak, böyle bir yolculukta normal elbiselerin altına giyilecek dalış elbisesi, can yeleği olmaması durumunda, beklenmedik bir durumda, ekstra güvence sağlayacaktır.
Ancak, bota binen herkes için en güzeli ve doğrusu, hem bu elbiseyi giyip hem de üzerine can yeleği takmak olacaktır.
Bu tür elbiseler aynı zamanda çevredeki kaya, ağaç dalı vs gibi cisimlere sürtmekten doğacak yaralanmaları da engeller.
Aşağıda bazı örnek fotoğraflarda kısa kollu (“shorty” deniyor) ya da uzun wetsuit elbise örnekleri var.
Kullanımı kolay olması açısından önden ya da arkadan fermuarlı elbiseler, anne baba ve çocuklar için piyasadan kolaylıkla temin edilebilir.
Ailelere tavsiyem, özellikle çocuklar için, yola çıkmadan bu elbiseleri bir havuz vs gibi bir ortamda da deneyip suda paniğe kapılmadan uzun süre kalabilme yetenek ve özgüvenini kazanmaları, yolculuktaki risklere karşı faydalı bir ön hazırlık sağlayacaktır.
Tekrarlamak gerekirse, bu elbise can yeleğine alternatif olarak düşünülmeyip, özellikle yüzme bilmeyen kişiler için, ikisini bir arada kullanmak en doğru tercih olacaktir.
Elbiseyle beraber kullanılacak can yeleği suda uzun süre kalmış (ya da sürüklenip kendi başına kıyıya vurmuş bir kişi için ) hayatta kalma şansını ciddi olarak arttıracaktır.
Örnek fotoğraflar: (Piyasada hesaplı pek çok çeşit ve marka mevcut. Online marketlerde fiyatlar 200 TL civarı başlıyor. Mağazalardan daha uyguna ya da eski modeller bulunabilir. )
Bebekler için:
Bunlara ilave olarak da bebekler için de aşağıdaki tarz, boynun etrafına takılan ve boynu destekleyip başın su üstünde kalmasını sağlayan “bubby” denen simitlerden kullanılabilir.''
Allah, “gurbet-hicret yolculuğuna” çıkacak herkesi muhafaza eylesin ve hedeflerine kazasız belasız varmayı nasip etsin.
[Taşkın Deryagil] 31.7.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/taskinderyadil
e-mail: taskinderyadil@gmail.com
‘İnsanlık da boğuldu, bu iki yavrunun suçu neydi?
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Midilli açıklarında alobara olan botta hayatını kaybedenlerin cenazelerini taşımak üzere araç vermemesi Türkiye ve dünya gündemine oturdu. Devletin haber ajansı ve iktidar yanlısı medya tarafından hayatını kaybeden 6 kişi ve iki bebeği ‘terörist’ olarak sunması vicdanları yaraladı. Ana akım medya haberlerini iktirar yanlısı basın ve ajansa göre ayarlarken, Cumhuriyet gazetesi yaşanan drama farklı bir pencereden bakar objektif kaldı.
Olayı yakından takip eden HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu konuşturan gazete ‘İnsanlık da boğuldu’: Bebeklere cenaze arabası verilmedi’ başlığıyla şu habere yer verdi:
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ayvalık’tan Midilli Adası’na gitmeye çalışırken can veren F..ö şüphelilerinin cenazelerine ilişkin, trajik bir iddia dile getirdi.
Fiber teknenin batması sonucu ölen 6 kişiden Gökhan Yeni, 2.5 yaşındaki oğlu Burhan Yeni ve 8 aylık kızı Nurbanu Yeni için Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Cenaze aracı vermediğini, ailenin kendi imkânları ile cenazeleri Amasya’ya götürdüğünü belirten Gergerlioğlu, “Orada boğulan bence insanlık oldu” dedi. Ağabeyini ve iki yeğenini kaybeden Gökçen Yeni ise “Abimin tek suçu onların okullarında çalışmak. Bu iki yavrunun ne suçu var? Acımızı yaşayamadık. Cenaze aracı verilmedi, kendimiz Cenaze aracı bulmak zorunda kaldık” dedi. Bursa Büyükşehir Belediyesi ise “Tüm vatandaşlara Cenaze imkânı sağlandığını Cenaze sahiplerinin bu imkândan yararlanmayarak cenazeleri kendilerinin naklettiği” yönünde açıklama yaptı. Baba Gökhan Yeni ile iki çocuğunun cenazesi bugün Amasya’da toprağa verilecek. İşlemlerin ardından serbest bırakılan bebeklerin annesi Gülfem Yeni’nin Cenaze için Amasya’ya doğru yola çıktığı belirtildi.
‘BAŞKANLIK VERMEYİN DEDİ’
HDP milletvekili Gergerlioğlu, gazetemize yaptığı açıklamada ailenin önceki gece saat 22.30’da kendisine ulaşarak yardım istediğini, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin cenazeleri Amasya’ya götürmek için kendilerine araç vermediğini söylediğini anlattı. Belediye başkanını arattığını ancak ulaşamadığını, bunun üzerine Cenaze İşleri Müdürü’nün kendisine “Vekilim aslında ben de verilmesi gerektiğini düşünüyorum ama başkanlık bize araç vermeyin dedi” dediğini belirten Gergerlioğlu şöyle konuştu:
“Bu dini olarak, vicdani olarak doğru bir şey mi sayın müdürüm’ diye sordum. Müdür ‘evet haklısınız, ben de öyle düşünüyorum’ diye karşımda kıvranmaya başladı. ‘İçişleri Bakanlığı’na kadar ben bunu şikâyet ederim, lütfen, bu durumu düzeltin’ dedim. Müdür bizi ne geri aradı, ne de telefonlarımı bir daha açtı. Aile gitmiş özel bir ambulans bulmuş, cenazelerini kendi imkânları ile Amasya’ya götürmüşler. Ben bu olayı sosyal medyada paylaşınca kıyamet koptu. Bunların paçaları tutuşmuş, aileyi aramışlar, hatta ‘uçak bulduk, uçakla götürelim demişler’ Cenaze sahipleri araçla yoldalar, Amasya’ya ulaşmak üzereler, ‘Yok istemiyoruz, aracımızı bulduk, biz kendi imkanlarımızla cenazelerimizi memleketimize götürüyoruz’ diye cevap vermişler.”
İNSANLIK DA BOĞULDU’
Yaşananları değerlendiren Gergerlioğlu, “Çok üzücü bir durum. İnsanlık bu kadar mı dibe vurdu? Orada boğulan bence insanlık oldu. Vicdanlar bu kadar mı köreldi dedirten bir olay. Bir kamu kuruluşu bir cenazeye nasıl araç vermez? Anne gözaltında, çocuklar boğularak yaşamını yitirmiş, siz kalkıp hala siyasi hareket ediyorsunuz. Türkiye’nin geldiği akıl fikir çılgınlığının en kötü noktayı gösteriyor. İki tane bebeğe bir ambulans vermiyorsunuz. Tepkiler üzerine bir de yalan atıyorsunuz. Türkiye’nin geldiği noktada ağır bir düşmanlaştırma, ötekileştirme ile karşı karşıya olduğumuz durumun acı bir örneği diyorum” diye konuştu.
AĞABEYİ VE İKİ YEĞENİNİ KAYBEDEN GÖKÇEN YENİ: GÖTÜRMEK İSTEMİYORLAR DEDİLER
Ağabeyi Gökhan Yeni ve iki yeğenini kaybeden Gökçen Yeni de gazetemize yaptığı açıklamada, Bursa Büyükşehir Belediye’si Cenaze İşleri Müdürlüğü sorumlularının, önce çocukların cenazelerini uçakla götürmeyi teklif ettiğini, sonra bundan vazgeçip Ankara’ya gidecek iki cenazenin yanında göndermek istediğini anlattı. Daha sonra yine fikir değiştirildiğini, bilgi verenlerin çelişkili davrandığını anlatan Yeni, Adli Tıp’taki yetkililerin yönlendirmesi üzerine şikâyette bulunduklarını, bundan sonra cenazelerinin hepten ortada kaldığını anlattı. Telefon arama kayıtlarının kendisinde bulunduğunu anlatan Yeni, “Siz müdürlere kadar aramışsınız dedi, müdürümüzün cevabı ‘bugün de yok yarın da olmayacak’ dedi. Biz Adli Tıp’ın önünde beklerken orada çalıştığı anlaşılan bir kişi ‘Burada niçin bekliyorsunuz?’ dedi. Biz de ‘cenaze aracı gelecek, cenazelerimizi alıp götüreceğiz dedik. O da bize ‘Siyasi sebeplerden dolayı araç iptal oldu, sizin Cenazeleri götürmek istemiyorlar, siz özel araç ayarlayın’ dedi” diye konuştu.
BU İKİ YAVRUNUN SUÇU NEYDİ?
İşlemlerin gece saat 24.00’te bittiğini ve özel araçla cenazelerini alarak yola çıktıklarını belirten Gökçen Yeni, “Yola çıktıktan yarım saat sonra belediyeden biri aradı, ‘sizin cenazeleri götüreceğim’ dedi. Biz de özel bir araç tuttuğumuzu, yolda olduğumuzu söyledik. Abimin tek suçu onların okullarında çalışmak. Okulu açtıran bu devlet zaten. 8 aylık bir bebek, 2,5 yaşında başka bir bebek, bu iki yavrunun ne suçu var? Acımızı yaşayamadık” ifadelerini kullandı.
BELEDİYE: KENDİLERİ İSTEMEDİ
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan açıklamada ise belediyenin tüm vatandaşlara yakın bölgelere karayoluyla uzak bölgelere ise uçakla ücretsiz Cenaze hizmeti verdiği belirtilerek, “Balıkesir’deki olayın ardından cenazelerden 4’ü Bursa’ya getirilmiş ve Adli Tıp Kurumu’na kaldırılmıştır. Bursa Büyükşehir Belediyesi ise dün gece saatleri itibariyle cenazelerin nakli için gerekli tüm bilgileri Cenaze sahiplerine iletmiş, cenazelerin uçakla naklinin gerçekleştirilebileceğini bildirmiştir. Aynı saatlerde cenazelerin uçakla Amasya ve Sinop’a nakledilmesi için de Adli Tıp Kurumu’na araç göndermiştir. Ancak Cenaze sahipleri, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin tüm vatandaşlara olduğu gibi kendilerine de sağladığı bu imkandan yararlanmamış, cenazelerin naklini kişisel olarak gerçekleştirmişlerdir” denildi.
[TR724] 31.7.2018
Olayı yakından takip eden HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu konuşturan gazete ‘İnsanlık da boğuldu’: Bebeklere cenaze arabası verilmedi’ başlığıyla şu habere yer verdi:
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ayvalık’tan Midilli Adası’na gitmeye çalışırken can veren F..ö şüphelilerinin cenazelerine ilişkin, trajik bir iddia dile getirdi.
Fiber teknenin batması sonucu ölen 6 kişiden Gökhan Yeni, 2.5 yaşındaki oğlu Burhan Yeni ve 8 aylık kızı Nurbanu Yeni için Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Cenaze aracı vermediğini, ailenin kendi imkânları ile cenazeleri Amasya’ya götürdüğünü belirten Gergerlioğlu, “Orada boğulan bence insanlık oldu” dedi. Ağabeyini ve iki yeğenini kaybeden Gökçen Yeni ise “Abimin tek suçu onların okullarında çalışmak. Bu iki yavrunun ne suçu var? Acımızı yaşayamadık. Cenaze aracı verilmedi, kendimiz Cenaze aracı bulmak zorunda kaldık” dedi. Bursa Büyükşehir Belediyesi ise “Tüm vatandaşlara Cenaze imkânı sağlandığını Cenaze sahiplerinin bu imkândan yararlanmayarak cenazeleri kendilerinin naklettiği” yönünde açıklama yaptı. Baba Gökhan Yeni ile iki çocuğunun cenazesi bugün Amasya’da toprağa verilecek. İşlemlerin ardından serbest bırakılan bebeklerin annesi Gülfem Yeni’nin Cenaze için Amasya’ya doğru yola çıktığı belirtildi.
‘BAŞKANLIK VERMEYİN DEDİ’
HDP milletvekili Gergerlioğlu, gazetemize yaptığı açıklamada ailenin önceki gece saat 22.30’da kendisine ulaşarak yardım istediğini, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin cenazeleri Amasya’ya götürmek için kendilerine araç vermediğini söylediğini anlattı. Belediye başkanını arattığını ancak ulaşamadığını, bunun üzerine Cenaze İşleri Müdürü’nün kendisine “Vekilim aslında ben de verilmesi gerektiğini düşünüyorum ama başkanlık bize araç vermeyin dedi” dediğini belirten Gergerlioğlu şöyle konuştu:
“Bu dini olarak, vicdani olarak doğru bir şey mi sayın müdürüm’ diye sordum. Müdür ‘evet haklısınız, ben de öyle düşünüyorum’ diye karşımda kıvranmaya başladı. ‘İçişleri Bakanlığı’na kadar ben bunu şikâyet ederim, lütfen, bu durumu düzeltin’ dedim. Müdür bizi ne geri aradı, ne de telefonlarımı bir daha açtı. Aile gitmiş özel bir ambulans bulmuş, cenazelerini kendi imkânları ile Amasya’ya götürmüşler. Ben bu olayı sosyal medyada paylaşınca kıyamet koptu. Bunların paçaları tutuşmuş, aileyi aramışlar, hatta ‘uçak bulduk, uçakla götürelim demişler’ Cenaze sahipleri araçla yoldalar, Amasya’ya ulaşmak üzereler, ‘Yok istemiyoruz, aracımızı bulduk, biz kendi imkanlarımızla cenazelerimizi memleketimize götürüyoruz’ diye cevap vermişler.”
İNSANLIK DA BOĞULDU’
Yaşananları değerlendiren Gergerlioğlu, “Çok üzücü bir durum. İnsanlık bu kadar mı dibe vurdu? Orada boğulan bence insanlık oldu. Vicdanlar bu kadar mı köreldi dedirten bir olay. Bir kamu kuruluşu bir cenazeye nasıl araç vermez? Anne gözaltında, çocuklar boğularak yaşamını yitirmiş, siz kalkıp hala siyasi hareket ediyorsunuz. Türkiye’nin geldiği akıl fikir çılgınlığının en kötü noktayı gösteriyor. İki tane bebeğe bir ambulans vermiyorsunuz. Tepkiler üzerine bir de yalan atıyorsunuz. Türkiye’nin geldiği noktada ağır bir düşmanlaştırma, ötekileştirme ile karşı karşıya olduğumuz durumun acı bir örneği diyorum” diye konuştu.
AĞABEYİ VE İKİ YEĞENİNİ KAYBEDEN GÖKÇEN YENİ: GÖTÜRMEK İSTEMİYORLAR DEDİLER
Ağabeyi Gökhan Yeni ve iki yeğenini kaybeden Gökçen Yeni de gazetemize yaptığı açıklamada, Bursa Büyükşehir Belediye’si Cenaze İşleri Müdürlüğü sorumlularının, önce çocukların cenazelerini uçakla götürmeyi teklif ettiğini, sonra bundan vazgeçip Ankara’ya gidecek iki cenazenin yanında göndermek istediğini anlattı. Daha sonra yine fikir değiştirildiğini, bilgi verenlerin çelişkili davrandığını anlatan Yeni, Adli Tıp’taki yetkililerin yönlendirmesi üzerine şikâyette bulunduklarını, bundan sonra cenazelerinin hepten ortada kaldığını anlattı. Telefon arama kayıtlarının kendisinde bulunduğunu anlatan Yeni, “Siz müdürlere kadar aramışsınız dedi, müdürümüzün cevabı ‘bugün de yok yarın da olmayacak’ dedi. Biz Adli Tıp’ın önünde beklerken orada çalıştığı anlaşılan bir kişi ‘Burada niçin bekliyorsunuz?’ dedi. Biz de ‘cenaze aracı gelecek, cenazelerimizi alıp götüreceğiz dedik. O da bize ‘Siyasi sebeplerden dolayı araç iptal oldu, sizin Cenazeleri götürmek istemiyorlar, siz özel araç ayarlayın’ dedi” diye konuştu.
BU İKİ YAVRUNUN SUÇU NEYDİ?
İşlemlerin gece saat 24.00’te bittiğini ve özel araçla cenazelerini alarak yola çıktıklarını belirten Gökçen Yeni, “Yola çıktıktan yarım saat sonra belediyeden biri aradı, ‘sizin cenazeleri götüreceğim’ dedi. Biz de özel bir araç tuttuğumuzu, yolda olduğumuzu söyledik. Abimin tek suçu onların okullarında çalışmak. Okulu açtıran bu devlet zaten. 8 aylık bir bebek, 2,5 yaşında başka bir bebek, bu iki yavrunun ne suçu var? Acımızı yaşayamadık” ifadelerini kullandı.
BELEDİYE: KENDİLERİ İSTEMEDİ
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan açıklamada ise belediyenin tüm vatandaşlara yakın bölgelere karayoluyla uzak bölgelere ise uçakla ücretsiz Cenaze hizmeti verdiği belirtilerek, “Balıkesir’deki olayın ardından cenazelerden 4’ü Bursa’ya getirilmiş ve Adli Tıp Kurumu’na kaldırılmıştır. Bursa Büyükşehir Belediyesi ise dün gece saatleri itibariyle cenazelerin nakli için gerekli tüm bilgileri Cenaze sahiplerine iletmiş, cenazelerin uçakla naklinin gerçekleştirilebileceğini bildirmiştir. Aynı saatlerde cenazelerin uçakla Amasya ve Sinop’a nakledilmesi için de Adli Tıp Kurumu’na araç göndermiştir. Ancak Cenaze sahipleri, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin tüm vatandaşlara olduğu gibi kendilerine de sağladığı bu imkandan yararlanmamış, cenazelerin naklini kişisel olarak gerçekleştirmişlerdir” denildi.
[TR724] 31.7.2018
İnsanlar kaçarken [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Kaçıyorlar. Arkalarına bakmadan. Canlarını riske atarak. Mallarını-mülklerini geride bırakarak. Anılarını, çocukluklarının ve ilk gençlik yıllarının dostluklarını, anne ve babaları ya da onların mezarlarını geride bırakarak. Kaçıyorlar. Ölmemek için, ya da mahzenlerde sürünmemek… Aç kalmamak için, ya da damgalanmamak… Arkalarına bakmadan, uğruna nice fedakârlıklar yaptıkları, katkıda bulundukları, vergi verip askerlik yaptıkları, atalarının canlarını feda ederek savunduğu vatanlarından kaçıyorlar. Çocuklarını, o hayattaki en değerli varlıkları olan, büyük tehlikelere atacak kadar korktukları, usandıkları zulümden kaçıyorlar. Duyarsız toplumlarının yaz tatillerinde serinledikleri mavi enginler bebeklerine mezar oluyor. Ellerinde tek bir çanta, içinde belki biraz yolluk – kuru köfte midir yoksa sadece ekmek-peynir mi bilinmez – her şeyi geride bırakarak, gemileri yakarak, her şeyden vazgeçerek kaçıyorlar.
Sen bunun ne demek olduğunu bilir misin dostum? Evinin kapısını son kez kapatırken, artık kapıyı kilitlemenin bile manası kalmadığının ne demek olduğunu? Bilir misin bakkala uzaktan el sallarken onu ve o evinin sokağını bir daha göremeyecek olmanın nasıl bir ruh fırtınası estirdiğini? Bilir misin, söylesene, mahalleni terk ederken şöyle bir başını geriye çevirip uzaktan sarı ışıkları görünen evlerdeki insanlara öykünmenin, yola çıkarken nasıl bir burukluğa yol açtığını? Sen bilir misin dostum, bilinmeze giderken, hayata yeniden başlamak zorunda kalmanın ne demek olduğunu? Yıllarca emek verdiği diploması “iptal edilen” (!) gençlerin veya yıllarca çalıştığı işyerinden “vatana ihanet ettiği için” (!) KHK ile atılan kamu görevlilerinin iç dünyalarını? Bilir misin SGK kayıtlarına düşülen notlarda vatan haini olduğu yazan hâkimlerin, savcıların, akademisyen ve öğretmenlerin, polis ve askerlerin, yüksek ve küçük bürokratların pazarda meyve bile satamayıp yollara, uzun yollara düşmelerindeki dramı?
Okumuş, eğitimli, bilgili, deneyimli bir nesil terk ediyor Türkiye’yi
Fiziksel olarak terk edemeyenler ruhsal olarak koptular zaten. Annelerinin babalarının kucağında sınırı kaçak yollarla geçerken boğularak can veren bebeklerden gazetelerde “terörist” (!) olarak bahsedildiği ülkenin geleceğini inşa edecek insanlar, katar-katar gecenin karanlığında, ağaçların ardında sessizce ilerliyor. Kafalarında hep aynı soru – özgürlüğe kilitli. Yüreklerindeyse hep aynı burukluk – otuzundan, kırkından, ellisinden sonra hayatını hayat yapan anlamlı ne kadar şey varsa hepsinden kopmak, anılarının olmadığı bir diyarı anılarla doldurmaya doğru harekete geçmek. Lise arkadaşlarım neredesiniz? İlkokul öğretmenim, sağsan uzun ömür, değilsen rahmet dilediğim mübarek insan, neredesin? Mahallede görüştüğüm arkadaşlarım, kuyu ve baş altı oynadığım gaflikleri iri karşı mahallelerin çocukları, kaşarlı sandviç yaptırdığım bakkal, amele kebapçısına be Halil’e gittiğimiz günler – geride kaldı hepsi. Ve sen bilir misin dostum, aslında benim ülkemi değil ülkemin beni terk ettiğini?
Nazım’ın “Karlı Kayın Ormanı” şiirindeki gibi, Livaneli’nin ölümsüzleştirmeye katkıda bulunduğu, “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak, kayınların arasında bir pencere sarı sıcak, tam ordan geçerken biri, ‘amca’ dese, ‘gir içeri’, girip yerden selamlasam, hane içindekileri…”. Bu toprakların dünyaca en tanınan şairini, Nazım Hikmet’i bile hapishanelerinde süründüren ve sonra da kaçmaya mecbur bırakan kadim Anadolu topraklarının insanları! O geride bırakılanın sadece taş-toprak olmadığını, anılarla dolu hayatı hayat yapan bütün içeriğin Ege’de veya Meriç’te zaten boğulup yok olduğunu bilir misiniz? Karşı kıyıya çıkan bedenlerin aileleri, anıları, dostları, semtleri, okulları, işleri, eski yaşamlarından ne varsa kalan geriye, her şeylerinin serin sulara karışıp minik ruhunu anneciğinin babacığının kollarında teslim eden bebeciklerle aynı yere gittiğini bilir misiniz! Bir toplumun ruhu yitip gitmiş. Hangi ağıt, hangi dua, hangi terapi bununla başa çıksın!
Ayvalıkta beş yaşında yüzmeyi öğrendim. Her yazım Cunda’da, Badavut’ta, Sarımsaklı’da engin kumsallarda geçti. Anılar üstüne anılar. Gitar sesi gelir uzaktan, çok uzaklardan, ta gençlik yıllarından. “Akdeniz akşamları, bir başka oluyor, hele bir de aylardan Temmuz ise, bambaşka!”. Aylardan Temmuzdu, Akdeniz’in küçük kolu Ege’ydi. Bir plastik bottu. İçinde yine anneciğine sarılmış, babasının elini de tutmuş mudur, o bebecikler vardı. Babaların gözleri anlatır her şeyi. Kısıktır çoğu zaman. Başı önde, susar. Kalbinin sesini çocuklarına ve eşine duyurmaktan çekinir. Serde erkektir, ama herkes gibi o da bir insan işte. Botun ince tabanında Ege’nin koyu mavi, sabaha karşı o saatin verdiği griliğin verdiği bir soğukluk alttan vurur. İşte o kumsalda yüzmeyi öğrenen çocuk 1980’lere gider – parmakları klavyenin tuşlarına vururken, Ayvalık’ın mis kokan masmavi Ege’sine bir zamanlar âşık olduğunu düşünür.
Akdeniz akşamları bir başka artık, bambaşka…
O deniz kalbinin sesini oğluna ve kızına duyurmaktan çekinen babalardan sonra aynı yer mi artık? Önce Suriyeli, şimdi Türkiyeli ne fark eder? Akdeniz akşamları bir başka artık, bambaşka. Gitar sesi uzaklarda yitip gidiyor, uzaklardan Nazım’ın sesi “memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak” diyor. Cunda’da, Badavut’ta, Sarımsaklı’da, yüzme öğrenirken ellerimin ve akaklarımın değdiği ipek kumullarda cansız bebeklerin cesetleri yatıyor. Dedim ya, kaçıyorlar. Gittikleri yeri umarak, ama çıkacakları kıyıyı bilmeden. Bazen o kıyı, Ege’nin ve Meriç’in karşı kıyısı, bazense kâinatın. Geride kalmaktan iyidir deyip, vuruyorlar yola. Arkaya bakmadan. Her şeyi gerilerde bırakıp. Anılar, denizden yansıyan ayın şavkı gibi bulanıktır artık. Türkülerin neden hep içinde hüzün barındırdığının sırrı da burada mıdır yoksa? Acaba bu coğrafya hep acıyla mı yoğruldu? Birbirine kavuşamadan ölen âşıkların, Bolu Beyi’nin babasının gözüne mil çektiği Köroğlu’nun, Ayvaz ve Kırat’ın, Aydın ilinin Şeyh Bedrettin’inin, fermanların, 1915’te çoluk çocuk katledilen Ermenilerin uzaklardan sesleri gelir kulak verirseniz. Hüzün Anadolu insanının genlerinde de olsa, kaderin bir cilvesi midir, bu topraklar hüznü daima hatırlatmak ister insanına. Bugün olan da budur belki. Yine insanlar bağrından çıktığı topraklarına ve toplumlarına yabancılaştırılıyor, sonra şeytanlaştırılıyor, cadı avında adları artık sorulmayan sayısız kurbanlar arasında yerlerini alırken, canını kurtarmaya çalışanların bir kısmı ay yüzlü güzeller güzeli bebekleriyle beraber kıyıya vuruyor. Turizm sezonuysa tüm hızıyla devam ediyor! Kaçıyorlar dostum, kaçıyorlar. Arkalarına bakmadan!
Dünya tarihi hep kaçanlar ve kovalayanlarla dolu
Her ne kadar kovalayanlar kovaladıkları müddetçe kaçanların kaderi pek kimse tarafından önemsenmese de, sonuçta tarih hep kovalananların çektikleri acılarla yoğruluyor, kovalayanlar tarihin karanlık sayfalarında yerlerini alıyor. Yine, her ne kadar muktedir de olsa kovalayanlar, güç avuçlardaki su misali, parmakların arasından kayıp gidiyor. Gücün esir aldığı muktedir gibi eriyor. Kaçanlar yanlış yaptıklarından değil, kendilerine yanlış yapıldığından kaçıyorlar. Boğazı yırtılırcasına, ağzından köpükler çıkarak bağıran çağıran diktatörlerle dolu tarik kitaplarında yeni bölümler yazılıyor. Kaçanları kovalayanlar, ezenler, onların bebeklerine son dinlenme yeri olacak bir avuç toprağı ve insan onuruna yaraşacak bir vedayı çok görenler, kovalayanları baki sanıyorlar, ama yanılıyorlar! Çok kötü yanılıyorlar!
Zulümden kaçarken ruhunu teslim eden tüm kurbanların anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.7.2018 [TR724]
Sen bunun ne demek olduğunu bilir misin dostum? Evinin kapısını son kez kapatırken, artık kapıyı kilitlemenin bile manası kalmadığının ne demek olduğunu? Bilir misin bakkala uzaktan el sallarken onu ve o evinin sokağını bir daha göremeyecek olmanın nasıl bir ruh fırtınası estirdiğini? Bilir misin, söylesene, mahalleni terk ederken şöyle bir başını geriye çevirip uzaktan sarı ışıkları görünen evlerdeki insanlara öykünmenin, yola çıkarken nasıl bir burukluğa yol açtığını? Sen bilir misin dostum, bilinmeze giderken, hayata yeniden başlamak zorunda kalmanın ne demek olduğunu? Yıllarca emek verdiği diploması “iptal edilen” (!) gençlerin veya yıllarca çalıştığı işyerinden “vatana ihanet ettiği için” (!) KHK ile atılan kamu görevlilerinin iç dünyalarını? Bilir misin SGK kayıtlarına düşülen notlarda vatan haini olduğu yazan hâkimlerin, savcıların, akademisyen ve öğretmenlerin, polis ve askerlerin, yüksek ve küçük bürokratların pazarda meyve bile satamayıp yollara, uzun yollara düşmelerindeki dramı?
Okumuş, eğitimli, bilgili, deneyimli bir nesil terk ediyor Türkiye’yi
Fiziksel olarak terk edemeyenler ruhsal olarak koptular zaten. Annelerinin babalarının kucağında sınırı kaçak yollarla geçerken boğularak can veren bebeklerden gazetelerde “terörist” (!) olarak bahsedildiği ülkenin geleceğini inşa edecek insanlar, katar-katar gecenin karanlığında, ağaçların ardında sessizce ilerliyor. Kafalarında hep aynı soru – özgürlüğe kilitli. Yüreklerindeyse hep aynı burukluk – otuzundan, kırkından, ellisinden sonra hayatını hayat yapan anlamlı ne kadar şey varsa hepsinden kopmak, anılarının olmadığı bir diyarı anılarla doldurmaya doğru harekete geçmek. Lise arkadaşlarım neredesiniz? İlkokul öğretmenim, sağsan uzun ömür, değilsen rahmet dilediğim mübarek insan, neredesin? Mahallede görüştüğüm arkadaşlarım, kuyu ve baş altı oynadığım gaflikleri iri karşı mahallelerin çocukları, kaşarlı sandviç yaptırdığım bakkal, amele kebapçısına be Halil’e gittiğimiz günler – geride kaldı hepsi. Ve sen bilir misin dostum, aslında benim ülkemi değil ülkemin beni terk ettiğini?
Nazım’ın “Karlı Kayın Ormanı” şiirindeki gibi, Livaneli’nin ölümsüzleştirmeye katkıda bulunduğu, “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak, kayınların arasında bir pencere sarı sıcak, tam ordan geçerken biri, ‘amca’ dese, ‘gir içeri’, girip yerden selamlasam, hane içindekileri…”. Bu toprakların dünyaca en tanınan şairini, Nazım Hikmet’i bile hapishanelerinde süründüren ve sonra da kaçmaya mecbur bırakan kadim Anadolu topraklarının insanları! O geride bırakılanın sadece taş-toprak olmadığını, anılarla dolu hayatı hayat yapan bütün içeriğin Ege’de veya Meriç’te zaten boğulup yok olduğunu bilir misiniz? Karşı kıyıya çıkan bedenlerin aileleri, anıları, dostları, semtleri, okulları, işleri, eski yaşamlarından ne varsa kalan geriye, her şeylerinin serin sulara karışıp minik ruhunu anneciğinin babacığının kollarında teslim eden bebeciklerle aynı yere gittiğini bilir misiniz! Bir toplumun ruhu yitip gitmiş. Hangi ağıt, hangi dua, hangi terapi bununla başa çıksın!
Ayvalıkta beş yaşında yüzmeyi öğrendim. Her yazım Cunda’da, Badavut’ta, Sarımsaklı’da engin kumsallarda geçti. Anılar üstüne anılar. Gitar sesi gelir uzaktan, çok uzaklardan, ta gençlik yıllarından. “Akdeniz akşamları, bir başka oluyor, hele bir de aylardan Temmuz ise, bambaşka!”. Aylardan Temmuzdu, Akdeniz’in küçük kolu Ege’ydi. Bir plastik bottu. İçinde yine anneciğine sarılmış, babasının elini de tutmuş mudur, o bebecikler vardı. Babaların gözleri anlatır her şeyi. Kısıktır çoğu zaman. Başı önde, susar. Kalbinin sesini çocuklarına ve eşine duyurmaktan çekinir. Serde erkektir, ama herkes gibi o da bir insan işte. Botun ince tabanında Ege’nin koyu mavi, sabaha karşı o saatin verdiği griliğin verdiği bir soğukluk alttan vurur. İşte o kumsalda yüzmeyi öğrenen çocuk 1980’lere gider – parmakları klavyenin tuşlarına vururken, Ayvalık’ın mis kokan masmavi Ege’sine bir zamanlar âşık olduğunu düşünür.
Akdeniz akşamları bir başka artık, bambaşka…
O deniz kalbinin sesini oğluna ve kızına duyurmaktan çekinen babalardan sonra aynı yer mi artık? Önce Suriyeli, şimdi Türkiyeli ne fark eder? Akdeniz akşamları bir başka artık, bambaşka. Gitar sesi uzaklarda yitip gidiyor, uzaklardan Nazım’ın sesi “memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak” diyor. Cunda’da, Badavut’ta, Sarımsaklı’da, yüzme öğrenirken ellerimin ve akaklarımın değdiği ipek kumullarda cansız bebeklerin cesetleri yatıyor. Dedim ya, kaçıyorlar. Gittikleri yeri umarak, ama çıkacakları kıyıyı bilmeden. Bazen o kıyı, Ege’nin ve Meriç’in karşı kıyısı, bazense kâinatın. Geride kalmaktan iyidir deyip, vuruyorlar yola. Arkaya bakmadan. Her şeyi gerilerde bırakıp. Anılar, denizden yansıyan ayın şavkı gibi bulanıktır artık. Türkülerin neden hep içinde hüzün barındırdığının sırrı da burada mıdır yoksa? Acaba bu coğrafya hep acıyla mı yoğruldu? Birbirine kavuşamadan ölen âşıkların, Bolu Beyi’nin babasının gözüne mil çektiği Köroğlu’nun, Ayvaz ve Kırat’ın, Aydın ilinin Şeyh Bedrettin’inin, fermanların, 1915’te çoluk çocuk katledilen Ermenilerin uzaklardan sesleri gelir kulak verirseniz. Hüzün Anadolu insanının genlerinde de olsa, kaderin bir cilvesi midir, bu topraklar hüznü daima hatırlatmak ister insanına. Bugün olan da budur belki. Yine insanlar bağrından çıktığı topraklarına ve toplumlarına yabancılaştırılıyor, sonra şeytanlaştırılıyor, cadı avında adları artık sorulmayan sayısız kurbanlar arasında yerlerini alırken, canını kurtarmaya çalışanların bir kısmı ay yüzlü güzeller güzeli bebekleriyle beraber kıyıya vuruyor. Turizm sezonuysa tüm hızıyla devam ediyor! Kaçıyorlar dostum, kaçıyorlar. Arkalarına bakmadan!
Dünya tarihi hep kaçanlar ve kovalayanlarla dolu
Her ne kadar kovalayanlar kovaladıkları müddetçe kaçanların kaderi pek kimse tarafından önemsenmese de, sonuçta tarih hep kovalananların çektikleri acılarla yoğruluyor, kovalayanlar tarihin karanlık sayfalarında yerlerini alıyor. Yine, her ne kadar muktedir de olsa kovalayanlar, güç avuçlardaki su misali, parmakların arasından kayıp gidiyor. Gücün esir aldığı muktedir gibi eriyor. Kaçanlar yanlış yaptıklarından değil, kendilerine yanlış yapıldığından kaçıyorlar. Boğazı yırtılırcasına, ağzından köpükler çıkarak bağıran çağıran diktatörlerle dolu tarik kitaplarında yeni bölümler yazılıyor. Kaçanları kovalayanlar, ezenler, onların bebeklerine son dinlenme yeri olacak bir avuç toprağı ve insan onuruna yaraşacak bir vedayı çok görenler, kovalayanları baki sanıyorlar, ama yanılıyorlar! Çok kötü yanılıyorlar!
Zulümden kaçarken ruhunu teslim eden tüm kurbanların anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.7.2018 [TR724]
Maduro’nun altınlarını kim işleyecek? [Semih Ardıç]
Venezuela altınlarının izini sürüyorum. Şu ana kadar Venezuela Madencilik Bakanı Victor Cano haricinde kimse anlaşma hakkında tek satır malumat vermedi.
Sanki anlaşma tek taraflı imzalandı! Rutin bir dış ticaret faaliyetinin “nükleer” sır gibi saklanması şayan-ı dikkat.
İlgili bakanlar ve Saray müşavirleri o altınları unutturmak için hususî bir gayret sarfediyor.
3,5 MİLYAR DOLAR ÇİN KREDİSİ DEMİŞKEN…
Venezuela altınlarını Türkiye’de külçeye çevirip ihraç etmenin (henüz prensipte mutabakata varılan) 3,5 milyar dolar Çin kredisi kadar kıymeti yok mu?
Çin bankalarının itiraz etmeden anlaşmaya riayet ettiğini kabul etsek bile o kredi piyasaya can suyu olmayacak ki!
Siyasetçiler anlaştığı her krediyi bankacılar verecek diye bir kaide yok. “Tamam” denilen kredini adresine ulaşması aylar, hatta seneler sürebiliyor.
Adresi belli. 3,5 milyar doların ekseriyeti üçüncü köprü ve bağlantı otoyollarının ihalesini kazanan Limak, IC ve Cengiz İnşaat gibi hükûmetin gözde müteahhitlerine aktarılacak. Yana yakıla para arıyorlar…
KREDİNİN MALİYETİ NE?
Çin kredisinin vade ve faiz oranları bile açıklanmadığına göre Hazine’nin ödemek mecburiyetinde kalacağı bu kredinin maliyeti sır olarak kalacak.
Türkiye’nin dünyanın her tarafından kredi bulması itibardır. Amma velakin batıdan kredi bulamayıp sadece Çin’den para temin etmesi işlerin yolunda gitmediğinin ispatıdır.
Bu kadar müphem tarafları olan Çin kredisini ballandıra ballandıra anlatan Hazine ve
Maliye Bakanı Berat Albayrak, Venezuela altınları hakkında da iki çift söz sarfedecektir herhalde.
ABD DİKKATLE TAKİP EDİYOR
ABD’nin son “malî müeyyide” çıkışında Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Venezuela’ya can simidi olma hamlesinin payı olduğu günden güne berraklaşıyor.
Beyaz Saray’ın kırmızı dosyasında F-35 savaş uçakları, S-400 füzeleri, Rahip Andrew Brunson ve kredi tahsisatı gibi başlıklar elbette var.
Bunların haricinde başka maddeler de var ki kulislerde kulaktan kulağa yayılıyor o iddialar.
Hazine’den bir kaynak, “İran’da nasıl başımız ağrıdıysa Venezuela ile imzalanan son anlaşma yüzünden de başımız ağrıyacak. Amerikalılar bankaları bu işlemlere aracılık etmemeleri hususunda şimdiden uyardı.” diyor.
Venezuela lideri Nicolas Maduro ile Erdoğan’ın ABD’nin tecrit duvarını aşmak için Türkiye merdivenini kullanmaya karar verdiği artık sır değil.
MERKEZ BANKASI’NDAN HEYET GİTTİ Mİ?
Venezuela Madencilik Bakanı Victor Cano’nun, “Bu, Türkiye ile Venezuela Merkez Bankası arasında varılmış olan bir anlaşma. Bu (işlem) iki müttefik ülke arasında yapılıyor. Çünkü düşünün; eğer altınımızı İsviçre’ye gönderirsek, bize yaptırımlar nedeniyle altınımızın orada kalacağını söyleyebilirler.” beyanatı kuvveden fiile geçildiğini gösteriyor.
Anlaşmaya imza atan Merkez Bankası’nın (TCMB) yanısıra Enerji Bakanlığı’ndan uzmanlardan müteşekkil bir heyetin Venezuela’ya gittiği iddiası teyite muhtaç. Karşılıklı ziyaretler artmış.
Net bir dille tekzip edilmeyen bu iddia sahada işlerin hızlandığının ilk işareti olabilir.
İSTANBUL ALTIN RAFİNERİSİ ANLAŞMAYI “RİSKLİ” BULUYOR
Altınları külçeye dönüştürecek iki büyük rafineriden biri İstanbul Altın Rafinerisi (İAR). Diğeri de Nadir Rafineri.
Venezuela ile imzalanan altın anlaşmasına ve rafine işlemine mesafeli duran İAR’ın Genel Müdürü Ayşen Esen, dünyadaki en önemli 10 rafineden biri olduklarını kaydederek ticari kararlarında şeffaflıktan taviz vermediklerini söylüyor.
Dünyada en büyük 10 rafineriden birinin Genel Müdürü Esen, Venezuela altınları için ne diyor?
“İstanbul Altın Rafinerisi’nde bu yönde bir çalışma yok, rafineri olarak biz böyle bir çalışma yapmadık.” diyen Esen dünya çapında elde ettikleri itibarı kaybetmektense kazançtan mahrum kalmayı tercih ettiklerini söylüyor.
İAR Genel Müdürü Esen’in şu sözlerinin altını çizdim: “Geçmişte nasıl İran işinin içinde yer almadıysak Venezuela işinin de içinde yer almayız. İAR kapasite olarak büyük olduğu için dünyadaki 10 altın rafinerisinden biridir. Dünyada Türkiye’yi temsil eden bir yapı. Buna zarar getirecek hiçbir şeyin içinde yer alamazsınız.”
LBMA SERTİFİKASI RAFİNERİYİ BAĞLAR
Kuyumculuk, altın ve rafineri işlerine vakıf insanlar Londra Külçe Pazarı Birliği’nin (LBMA) sertifikasını taşımanın ne manaya geldiğini gayet iyi bilir. O sertifika kolay alınmaz, en basit hatada geri alınır.
İstanbul Altın Rafinerisi, LBMA sertifikası taşıdığına göre netameli gördüğü Venezuela işinden uzak duracak.
İstanbul Altın Rafinerisi bunun farkında ve buz dağının sudaki kısmıyla uğraşırken vurgun yemek istemiyor.
Bunun içindir ki Venezuela altınlarına el sürmeyeceklerini ifade ediyorlar. Tıpkı Reza Zarrab’ın taşıdığı İran altınlarına el sürmedikleri gibi…
İAR risk almadı ve kendisi adına en doğru kararı verdi.
Erdoğan’ın Maduro’ya “Gönder, hallederiz.” dediği Venezuela altınlarını ABD’nin müeyyide kararını çiğneme pahasına Türkiye’de kim işleyecek?
Giderek parıldayan bir dosya bu…
[Semih Ardıç] 31.7.2018 [TR724]
Sanki anlaşma tek taraflı imzalandı! Rutin bir dış ticaret faaliyetinin “nükleer” sır gibi saklanması şayan-ı dikkat.
İlgili bakanlar ve Saray müşavirleri o altınları unutturmak için hususî bir gayret sarfediyor.
3,5 MİLYAR DOLAR ÇİN KREDİSİ DEMİŞKEN…
Venezuela altınlarını Türkiye’de külçeye çevirip ihraç etmenin (henüz prensipte mutabakata varılan) 3,5 milyar dolar Çin kredisi kadar kıymeti yok mu?
Çin bankalarının itiraz etmeden anlaşmaya riayet ettiğini kabul etsek bile o kredi piyasaya can suyu olmayacak ki!
Siyasetçiler anlaştığı her krediyi bankacılar verecek diye bir kaide yok. “Tamam” denilen kredini adresine ulaşması aylar, hatta seneler sürebiliyor.
Adresi belli. 3,5 milyar doların ekseriyeti üçüncü köprü ve bağlantı otoyollarının ihalesini kazanan Limak, IC ve Cengiz İnşaat gibi hükûmetin gözde müteahhitlerine aktarılacak. Yana yakıla para arıyorlar…
KREDİNİN MALİYETİ NE?
Çin kredisinin vade ve faiz oranları bile açıklanmadığına göre Hazine’nin ödemek mecburiyetinde kalacağı bu kredinin maliyeti sır olarak kalacak.
Türkiye’nin dünyanın her tarafından kredi bulması itibardır. Amma velakin batıdan kredi bulamayıp sadece Çin’den para temin etmesi işlerin yolunda gitmediğinin ispatıdır.
Bu kadar müphem tarafları olan Çin kredisini ballandıra ballandıra anlatan Hazine ve
Maliye Bakanı Berat Albayrak, Venezuela altınları hakkında da iki çift söz sarfedecektir herhalde.
ABD DİKKATLE TAKİP EDİYOR
ABD’nin son “malî müeyyide” çıkışında Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Venezuela’ya can simidi olma hamlesinin payı olduğu günden güne berraklaşıyor.
Beyaz Saray’ın kırmızı dosyasında F-35 savaş uçakları, S-400 füzeleri, Rahip Andrew Brunson ve kredi tahsisatı gibi başlıklar elbette var.
Bunların haricinde başka maddeler de var ki kulislerde kulaktan kulağa yayılıyor o iddialar.
Hazine’den bir kaynak, “İran’da nasıl başımız ağrıdıysa Venezuela ile imzalanan son anlaşma yüzünden de başımız ağrıyacak. Amerikalılar bankaları bu işlemlere aracılık etmemeleri hususunda şimdiden uyardı.” diyor.
Venezuela lideri Nicolas Maduro ile Erdoğan’ın ABD’nin tecrit duvarını aşmak için Türkiye merdivenini kullanmaya karar verdiği artık sır değil.
MERKEZ BANKASI’NDAN HEYET GİTTİ Mİ?
Venezuela Madencilik Bakanı Victor Cano’nun, “Bu, Türkiye ile Venezuela Merkez Bankası arasında varılmış olan bir anlaşma. Bu (işlem) iki müttefik ülke arasında yapılıyor. Çünkü düşünün; eğer altınımızı İsviçre’ye gönderirsek, bize yaptırımlar nedeniyle altınımızın orada kalacağını söyleyebilirler.” beyanatı kuvveden fiile geçildiğini gösteriyor.
Anlaşmaya imza atan Merkez Bankası’nın (TCMB) yanısıra Enerji Bakanlığı’ndan uzmanlardan müteşekkil bir heyetin Venezuela’ya gittiği iddiası teyite muhtaç. Karşılıklı ziyaretler artmış.
Net bir dille tekzip edilmeyen bu iddia sahada işlerin hızlandığının ilk işareti olabilir.
İSTANBUL ALTIN RAFİNERİSİ ANLAŞMAYI “RİSKLİ” BULUYOR
Altınları külçeye dönüştürecek iki büyük rafineriden biri İstanbul Altın Rafinerisi (İAR). Diğeri de Nadir Rafineri.
Venezuela ile imzalanan altın anlaşmasına ve rafine işlemine mesafeli duran İAR’ın Genel Müdürü Ayşen Esen, dünyadaki en önemli 10 rafineden biri olduklarını kaydederek ticari kararlarında şeffaflıktan taviz vermediklerini söylüyor.
Dünyada en büyük 10 rafineriden birinin Genel Müdürü Esen, Venezuela altınları için ne diyor?
“İstanbul Altın Rafinerisi’nde bu yönde bir çalışma yok, rafineri olarak biz böyle bir çalışma yapmadık.” diyen Esen dünya çapında elde ettikleri itibarı kaybetmektense kazançtan mahrum kalmayı tercih ettiklerini söylüyor.
İAR Genel Müdürü Esen’in şu sözlerinin altını çizdim: “Geçmişte nasıl İran işinin içinde yer almadıysak Venezuela işinin de içinde yer almayız. İAR kapasite olarak büyük olduğu için dünyadaki 10 altın rafinerisinden biridir. Dünyada Türkiye’yi temsil eden bir yapı. Buna zarar getirecek hiçbir şeyin içinde yer alamazsınız.”
LBMA SERTİFİKASI RAFİNERİYİ BAĞLAR
Kuyumculuk, altın ve rafineri işlerine vakıf insanlar Londra Külçe Pazarı Birliği’nin (LBMA) sertifikasını taşımanın ne manaya geldiğini gayet iyi bilir. O sertifika kolay alınmaz, en basit hatada geri alınır.
İstanbul Altın Rafinerisi, LBMA sertifikası taşıdığına göre netameli gördüğü Venezuela işinden uzak duracak.
İstanbul Altın Rafinerisi bunun farkında ve buz dağının sudaki kısmıyla uğraşırken vurgun yemek istemiyor.
Bunun içindir ki Venezuela altınlarına el sürmeyeceklerini ifade ediyorlar. Tıpkı Reza Zarrab’ın taşıdığı İran altınlarına el sürmedikleri gibi…
İAR risk almadı ve kendisi adına en doğru kararı verdi.
Erdoğan’ın Maduro’ya “Gönder, hallederiz.” dediği Venezuela altınlarını ABD’nin müeyyide kararını çiğneme pahasına Türkiye’de kim işleyecek?
Giderek parıldayan bir dosya bu…
[Semih Ardıç] 31.7.2018 [TR724]
Sambacılar transferin gözdesi [Hasan Cücük]
‘Her çocuk futbolcu doğar’ sözünün darb-ı mesel olduğu Brezilya’da, futbol bir spordalı olmasının yanı sıra fakirlikten kurtulmanında en kestirme yoludur. Meşin yuvarlakla daha çocuk yaşta mahalle arasında buldukları toprak sahalarda tanışan Brezilyalı çocukların gözleri kendilerini keşfedecek bir kulüpte olur. Futbolculuğun giderek bir meslek olduğu Brezilya’da, oyuncu satışlarından hatırı sayılır miktarda döviz ülkeye giriyor. Brezilya’da yıldızını parlatan oyuncuların gözü Avrupa’dan gelen tekliflerde olur. Genç yaşta Avrupa’ya açılan Brezilyalı oyuncular futbollarını daha da geliştirdikçe değerine değer katar. Devam eden transfer sezonunda her yıl olduğu gibi bu yılda gözde futbolcuların başında Brezilyalılar geliyor.
2013 yılında transferde yeni bir döneme giriliyordu. İlk kez bir oyuncu için 3 rakamlı milyon dolar ödeniyordu. Tottenham formasını giyen Galli forvet Gareth Bale tam 101 milyon Euro bedelle Real Madrid yolunu tutuyordu. Bale’nin en pahalı futbolcu olma serüveni sadece 3 yıl sürerken 2016’da Manchester United, Juventus’tan kadrosuna kattığı için Paul Pogba için 105 milyon Euro ödüyordu. Futbolun gündemi her yıl artan transfer ücretleri oluyordu. Hem Bale’nin hem de Pogba’nın gösterdiği performans ödenen paraların karşılığı alınmıyor sorusunu yüksek sesle dile getirilmesine yol açıyordu.
2017-18 sezonunda transfer bombaları peş peşe patlıyordu. Tarihin akışını değiştiren transfere PSG imza atıyordu. Barcelona’nın Brezilyalı yıldızı Neymar için tam 222 milyon Euro ödüyordu. Neymar, kendinden önceki en pahalı oyuncu Pogba’nın tam iki katına bir ücretle takım değiştiriyordu. Transfer piyasasında ilk kez böyle bir durum yaşanıyordu. Neymar ücrette adeta tavan yapıyordu. Barcelona, Neymar’ın boşluğunu doldurmak için Borussia Dortmund’dan Ousmane Dembele için 117 milyon Euro, Liverpool’dan Philippe Coutinho için ise 125 milyon Euro ödüyordu. Tarihin en pahalı futbolcular listesinde ilk iki sırasında Brezilyalılar Neymar ve Coutinho yer alıyordu.
2018-19 sezonunda ise bir başka tarihi transfer geliyordu. Cristiano Ronaldo, 9 yıldır formasını giydiği Real Madrid’den ayrılıyordu. Bu ayrılığın sinyalini Ronaldo, Şampiyonlar Ligi finalinden sonra vermişti ama çoğunluk yıldız oyuncunun takımından ayrılmayacağına inanıyordu. 9 yıllık Madrid macerasına son veren Ronaldo, 117 milyon Euro bedelle 33 yaşında Juventus yolunu tutuyordu. Bir de geçen yıldan imzası atılıp, bu yıl gerçekleşen Kylian Mbappe transferi vardı. Geçen yıl Monaco’dan satın alma opsiyonuyla Mbappe’yi kiralayan PSG, serbest kalma bedeli olan 135 milyon Euro’yu ödeyip genç oyuncunun tapusunu alıyordu.
Dünyanın en pahalı futbolcu sıralamasında hala açık ara ilk sırada bir Brezilyalı Neymar bulunuyor. Kendinden sonraki en yakın oyuncudan 87 milyon Euro daha değerli olan Neymar’ın adı bu yılda transfer piyasasında üst sıralarda yer bulmasına karşlılık şuana kadar takımından ayrılmadı. Neymar’ın en pahalı oyuncu olmaya devam ettiği futbol dünyasında bu sezon Sambacı oyuncular milyonlarca Euro’ya kulüp değiştirmeye devam etti.
Sezonun en gözde Sambacısı kaleci Alisson oldu. Roma kalesnin yanı sıra Brezilya milli takımında bir numaralısı olan Alisson için Liverpool tam 75 milyon Euro ödedi. Futbol tarihine en pahalı kaleci olarak geçen Alisson artık Liverpool için kurtarışlarını yapacak. Kalesini Sambacı Alisson’a teslim eden Liverpool, defans hattı için Monaco’da top koşturan Brezilyalı Fabinho için ise 45 milyon Euro ödedi.
Jose Mourinho yönetiminde iki sezonu geride bırakan Manchester United, şampiyonluk hasretine bu yıl son vermek için kadrosunu güçlendirmeye devam ediyor. Mourinho’nun kadrosuna kattığı isimlerden biri de Fred. Ukrayna’nın Shakthar Donetsk formasını giyen Fred için tam 52 milyon Euro bonservis ödedi. Everton, Watford’tan Richarlison’a 44 milyon, West Ham, Lazio’dan Felipe Anderson’a 33 milyon Euro ödedi. Her iki futbolcununda Sambacı olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım.
Barcelona, geçen yıl Çin liginden kadrosuna kattığı Paulinho’yu sürpriz bir şekilde yeniden bu lige 50 milyon Euro karşılığında satarken, kadrosunu yine Brezilyalı oyuncularla güçlendirdi. Barcelona; Brezilyalı Arthur’u 40 ve Malcom’u 41 milyon Euro’ya aldı. Real Madrid ise Vinicius Junior ve Rodrygo’nun her birine 45 milyon Euro ödedi. Bu sezonun en pahalı 20 transferin 10’unda Brezilyalı oyuncuların adı var. Bu 10 Sambacı için kulüplerin kasasından 464 milyon Euro çıktı.
[Hasan Cücük] 31.7.2018 [TR724]
2013 yılında transferde yeni bir döneme giriliyordu. İlk kez bir oyuncu için 3 rakamlı milyon dolar ödeniyordu. Tottenham formasını giyen Galli forvet Gareth Bale tam 101 milyon Euro bedelle Real Madrid yolunu tutuyordu. Bale’nin en pahalı futbolcu olma serüveni sadece 3 yıl sürerken 2016’da Manchester United, Juventus’tan kadrosuna kattığı için Paul Pogba için 105 milyon Euro ödüyordu. Futbolun gündemi her yıl artan transfer ücretleri oluyordu. Hem Bale’nin hem de Pogba’nın gösterdiği performans ödenen paraların karşılığı alınmıyor sorusunu yüksek sesle dile getirilmesine yol açıyordu.
2017-18 sezonunda transfer bombaları peş peşe patlıyordu. Tarihin akışını değiştiren transfere PSG imza atıyordu. Barcelona’nın Brezilyalı yıldızı Neymar için tam 222 milyon Euro ödüyordu. Neymar, kendinden önceki en pahalı oyuncu Pogba’nın tam iki katına bir ücretle takım değiştiriyordu. Transfer piyasasında ilk kez böyle bir durum yaşanıyordu. Neymar ücrette adeta tavan yapıyordu. Barcelona, Neymar’ın boşluğunu doldurmak için Borussia Dortmund’dan Ousmane Dembele için 117 milyon Euro, Liverpool’dan Philippe Coutinho için ise 125 milyon Euro ödüyordu. Tarihin en pahalı futbolcular listesinde ilk iki sırasında Brezilyalılar Neymar ve Coutinho yer alıyordu.
2018-19 sezonunda ise bir başka tarihi transfer geliyordu. Cristiano Ronaldo, 9 yıldır formasını giydiği Real Madrid’den ayrılıyordu. Bu ayrılığın sinyalini Ronaldo, Şampiyonlar Ligi finalinden sonra vermişti ama çoğunluk yıldız oyuncunun takımından ayrılmayacağına inanıyordu. 9 yıllık Madrid macerasına son veren Ronaldo, 117 milyon Euro bedelle 33 yaşında Juventus yolunu tutuyordu. Bir de geçen yıldan imzası atılıp, bu yıl gerçekleşen Kylian Mbappe transferi vardı. Geçen yıl Monaco’dan satın alma opsiyonuyla Mbappe’yi kiralayan PSG, serbest kalma bedeli olan 135 milyon Euro’yu ödeyip genç oyuncunun tapusunu alıyordu.
Dünyanın en pahalı futbolcu sıralamasında hala açık ara ilk sırada bir Brezilyalı Neymar bulunuyor. Kendinden sonraki en yakın oyuncudan 87 milyon Euro daha değerli olan Neymar’ın adı bu yılda transfer piyasasında üst sıralarda yer bulmasına karşlılık şuana kadar takımından ayrılmadı. Neymar’ın en pahalı oyuncu olmaya devam ettiği futbol dünyasında bu sezon Sambacı oyuncular milyonlarca Euro’ya kulüp değiştirmeye devam etti.
Sezonun en gözde Sambacısı kaleci Alisson oldu. Roma kalesnin yanı sıra Brezilya milli takımında bir numaralısı olan Alisson için Liverpool tam 75 milyon Euro ödedi. Futbol tarihine en pahalı kaleci olarak geçen Alisson artık Liverpool için kurtarışlarını yapacak. Kalesini Sambacı Alisson’a teslim eden Liverpool, defans hattı için Monaco’da top koşturan Brezilyalı Fabinho için ise 45 milyon Euro ödedi.
Jose Mourinho yönetiminde iki sezonu geride bırakan Manchester United, şampiyonluk hasretine bu yıl son vermek için kadrosunu güçlendirmeye devam ediyor. Mourinho’nun kadrosuna kattığı isimlerden biri de Fred. Ukrayna’nın Shakthar Donetsk formasını giyen Fred için tam 52 milyon Euro bonservis ödedi. Everton, Watford’tan Richarlison’a 44 milyon, West Ham, Lazio’dan Felipe Anderson’a 33 milyon Euro ödedi. Her iki futbolcununda Sambacı olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım.
Barcelona, geçen yıl Çin liginden kadrosuna kattığı Paulinho’yu sürpriz bir şekilde yeniden bu lige 50 milyon Euro karşılığında satarken, kadrosunu yine Brezilyalı oyuncularla güçlendirdi. Barcelona; Brezilyalı Arthur’u 40 ve Malcom’u 41 milyon Euro’ya aldı. Real Madrid ise Vinicius Junior ve Rodrygo’nun her birine 45 milyon Euro ödedi. Bu sezonun en pahalı 20 transferin 10’unda Brezilyalı oyuncuların adı var. Bu 10 Sambacı için kulüplerin kasasından 464 milyon Euro çıktı.
[Hasan Cücük] 31.7.2018 [TR724]
Hizmet gönüllüleri festivalin gelirini Atina’daki afetzedelere bağışlayacak [Necdet Çelik]
Romanya’daki Hizmet gönüllüleri Atina’daki yangından etkilenenlere anlamlı bir jest yaptı. Bu hafta sonu Köstence’de düzenlenen Türk festivalinin geliri, afetzedeler için açılan hesaba yatırılacak.
Romanya’daki Hizmet gönüllülerince kurulan Tuna Vakfı, her yaz çeşitli şehirlerde düzenlediği festivallerle Türk kültürünü tanıtıyor. Türk festivali bu hafta sonu otağını Karadeniz kıyısındaki Köstence iline kurdu. Açılan standlarda kebapların yanı sıra geleneksel ev yemekleri ve tatlıları Romen konukların beğenisine sunuldu. Standlarda Hizmet okullarında çalışan öğretmenler ve eşleri görev aldı. Yağmura rağmen ilgi beklenenin üzerinde oldu.
Vakıf yönetimi, Köstence’de düzenlenen festivalin gelirini Yunanistan’daki yangında zarar görenlere gönderme kararı aldı. Düşen ateşin herkesi yaktığı bilinciyle hareket ettiklerini kaydeden vakıf başkan yardımcısı Yusuf Küçük, ‘’Böyle bir işi severek yapıyoruz. Çünkü bu insanlık vazifesi.’’ dedi.
‘’EŞİTTEN ÖTE KARDEŞİZ BİZ!’’
Türk dostlarının jesti Köstence’deki Yunan toplumunu mutlu etti. Romanya’daki Yunan Toplumu Başkanı Anton Traian Antoniadis takdirlerini ‘’Buradaki tüm insanlar olarak eşitten öte kardeşiz biz. Kimliğin fark etmiyor. Fark eden, yakınındaki insanın ihtiyacı için ne hissettiğindir.’’ sözleriyle dile getirdi.
Festivalde Türk, Romen ve Yunan halk oyunları ilgiyle izlendi. Sema gösterisi beğeni topladı. Tuna Vakfı’nın gelirini mağdurlara adadığı festivallerin bir sonraki etabı,önümüzdeki hafta ülkenin batısındaki Oradea kentinde düzenlenecek.
[Necdet Çelik] 31.7.2018 [TR724]
Romanya’daki Hizmet gönüllülerince kurulan Tuna Vakfı, her yaz çeşitli şehirlerde düzenlediği festivallerle Türk kültürünü tanıtıyor. Türk festivali bu hafta sonu otağını Karadeniz kıyısındaki Köstence iline kurdu. Açılan standlarda kebapların yanı sıra geleneksel ev yemekleri ve tatlıları Romen konukların beğenisine sunuldu. Standlarda Hizmet okullarında çalışan öğretmenler ve eşleri görev aldı. Yağmura rağmen ilgi beklenenin üzerinde oldu.
Vakıf yönetimi, Köstence’de düzenlenen festivalin gelirini Yunanistan’daki yangında zarar görenlere gönderme kararı aldı. Düşen ateşin herkesi yaktığı bilinciyle hareket ettiklerini kaydeden vakıf başkan yardımcısı Yusuf Küçük, ‘’Böyle bir işi severek yapıyoruz. Çünkü bu insanlık vazifesi.’’ dedi.
‘’EŞİTTEN ÖTE KARDEŞİZ BİZ!’’
Türk dostlarının jesti Köstence’deki Yunan toplumunu mutlu etti. Romanya’daki Yunan Toplumu Başkanı Anton Traian Antoniadis takdirlerini ‘’Buradaki tüm insanlar olarak eşitten öte kardeşiz biz. Kimliğin fark etmiyor. Fark eden, yakınındaki insanın ihtiyacı için ne hissettiğindir.’’ sözleriyle dile getirdi.
Festivalde Türk, Romen ve Yunan halk oyunları ilgiyle izlendi. Sema gösterisi beğeni topladı. Tuna Vakfı’nın gelirini mağdurlara adadığı festivallerin bir sonraki etabı,önümüzdeki hafta ülkenin batısındaki Oradea kentinde düzenlenecek.
[Necdet Çelik] 31.7.2018 [TR724]
‘Yalan söylemeyin bari özür dileyin’
Türkiye’deki hukuksuzluktan kaçarken Ayvalık açıklarında batan botta hayatını kaybeden 3’ü bebek, 2’si kadın 6 kişi cenaze aracı vermeyen Bursa Belediye Başkanı Alinur Aktaş tepkiler üzerine geri adım attı. Belediyeden yapılan açıklamada, cenaze aracı vermedikleri bilgisi inkâr edildi. Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, kayıtların ellerinde olduğunu belirterek, ‘Yalan söylemeyin bari özür dileyin’ diye tepki gösterdi.
Denizden cenazeleri çıkarılan 3’ü bebek 6 kişinin cenazeleri Ayvalık Devlet Hastanesi morgundan alınarak Bursa Adli Tıp Kurumu morguna gönderildi.
HDP Kocaeli Milletvekili ve eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Bursa Büyükşehir Belediyesi Cenaze İşleri Müdürlüğü’nü aradığını, müdürlüğe belediye başkanı Alinur Aktaş tarafından “F…’cüye araç yok” talimatı verildiğini öğrendiğini açıkladı. “Bursa Adli Tıp’taki 3 mülteci GÖKHAN YENİ ve evlatları BURHAN VE NURBANU YENİ’nin cenazeleri için araç verilmemiş. Aradım cenaze müdürünü Bursa B.Şehir Başkanı ‘f…’cüye araç yok’ demiş. Bu skandaldır, bu rezalettir, bu insanlık dışı bir olaydır..! Niye bu ölümler oluyor, hala anlamıyor musunuz?” dedi.
AİLE KENDİ İMKANLARIYLA AMASYA’YA GÖTÜRDÜ
Gelişmeleri yakından takip eden Gergerlioğlu, daha sonra 2’si bebek 3 cenazenin Amasya’ya ailenin imkanlarıyla götürüldüğünü aktardı. İnsan Hakları savunucusu “İnsani yargı ve Allah, bunu, yapanların yanına bırakmasın. Masum bebek cenazelerine bu muamelenin yapıldığı bir devlette yaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.
CENAZE MÜDÜRLÜĞÜNÜN SÖYLEDİKLERİ KAYITLARIMIZDA
Belediyenin haberleri yalanlamasına tepki gösteren Gergerlioğlu, “Bursa BB açıklama yapmış, olayı güya yalanlamış. Bursa BB Cenaze işleri müdürünün söyledikleri kayıtlarımızda mevcut. Aile ve tarafımca biliniyor, tepkiyi görünce çark etmenin alemi yok. Bari icraatınızın arkasında durup, özür dileseydiniz.” değerlendirmesinde bulundu.
BELEDİYE BAŞKANI HİZMET’İN MÜDAVİMİ!
Bebeklere ‘terörist’ yakıştırması yapıp cenaze aracı vermeyen ve görevden alınan Bursa Belediye Başkanı Recep Altepe’nin yerine AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından atanan Alinur Aktaş geçmişte Hizmet Hareketinin birçok programına katılmış.
[TR724] 31.7.2018
Denizden cenazeleri çıkarılan 3’ü bebek 6 kişinin cenazeleri Ayvalık Devlet Hastanesi morgundan alınarak Bursa Adli Tıp Kurumu morguna gönderildi.
HDP Kocaeli Milletvekili ve eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Bursa Büyükşehir Belediyesi Cenaze İşleri Müdürlüğü’nü aradığını, müdürlüğe belediye başkanı Alinur Aktaş tarafından “F…’cüye araç yok” talimatı verildiğini öğrendiğini açıkladı. “Bursa Adli Tıp’taki 3 mülteci GÖKHAN YENİ ve evlatları BURHAN VE NURBANU YENİ’nin cenazeleri için araç verilmemiş. Aradım cenaze müdürünü Bursa B.Şehir Başkanı ‘f…’cüye araç yok’ demiş. Bu skandaldır, bu rezalettir, bu insanlık dışı bir olaydır..! Niye bu ölümler oluyor, hala anlamıyor musunuz?” dedi.
AİLE KENDİ İMKANLARIYLA AMASYA’YA GÖTÜRDÜ
Gelişmeleri yakından takip eden Gergerlioğlu, daha sonra 2’si bebek 3 cenazenin Amasya’ya ailenin imkanlarıyla götürüldüğünü aktardı. İnsan Hakları savunucusu “İnsani yargı ve Allah, bunu, yapanların yanına bırakmasın. Masum bebek cenazelerine bu muamelenin yapıldığı bir devlette yaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.
CENAZE MÜDÜRLÜĞÜNÜN SÖYLEDİKLERİ KAYITLARIMIZDA
Belediyenin haberleri yalanlamasına tepki gösteren Gergerlioğlu, “Bursa BB açıklama yapmış, olayı güya yalanlamış. Bursa BB Cenaze işleri müdürünün söyledikleri kayıtlarımızda mevcut. Aile ve tarafımca biliniyor, tepkiyi görünce çark etmenin alemi yok. Bari icraatınızın arkasında durup, özür dileseydiniz.” değerlendirmesinde bulundu.
BELEDİYE BAŞKANI HİZMET’İN MÜDAVİMİ!
Bebeklere ‘terörist’ yakıştırması yapıp cenaze aracı vermeyen ve görevden alınan Bursa Belediye Başkanı Recep Altepe’nin yerine AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından atanan Alinur Aktaş geçmişte Hizmet Hareketinin birçok programına katılmış.
[TR724] 31.7.2018
Gökte Cibril’in kanatları yanar [Doğan Ertuğrul]
Hayır, öyle derin teolojik ya da Miltonvari şiirsel tartışmalar yapmak değil amacım. İşim de değil zaten. Yukarıdaki sözü eden de, derin entelektüel ve edebi birikime sahip bir diplomattı. Doğru tahmin ettiniz, İranlı bir diplomat.
Hani şu ‘insanın canının bir tane daha… çektiği’, başbakanımız ile cumhurbaşkanımızın ‘talimatı ben verdim’ yarışına girdiği, Rus uçağı düşürdüğümüz günler. Çoğu meslektaşı gibi eğitiminin bir kısmını Moskova’da yapmış eski diplomat ile evinde konuşuyoruz.
Şöyle dedi: ‘Olmasaydı iyiydi ama, tamam, restleştiniz anlarım…Kamuoyuna ‘kabadayı lider’ mesajı verdiniz onu da anlarım, ama yahu Rus uçağı düşürmek nedir arkadaş. Hiç mi umur görmüş insan yok sizinkilerin etrafında. Rus uçağı düşürürsen, bunun bir bedeli olur’…
‘Ne gibi bir bedel mesela’ diye sordum… ‘Ne bileyim, gökte Cibril’in kanatları yanar mesela…O ateş nerelere sıçrar düşün…’
Korkarım, dediği gibi oldu… Gökte Cibril’in kanatları yandı… Ve o ateş ülkenin her metrekaresine düştü… Karlov Suikastı da 15 Temmuz da, o ateşin parçaları belki…
Ama anlaşılan henüz bitmedi.
O ateş ülkeyi içine almaya devam edecek bir süre daha…
ABD Başkanı Trump ve yardımcısı Pence’in yaptırım kararı açıkladıkları saatlerde Erdoğan ve Putin, ‘yakınlaşmamızı kıskanıyorlar’ açıklaması yapıyordu. Hatta Putin, bir yemek davetinden söz ediyordu, ‘etin Rus eti’ olması şartıyla…
Belki mangal partisi de yapar iki lider…Nasıl olsa ateş bol…
Bu kadarla kalacak mı. Hiç sanmam. Erdoğan en son ‘Yaptırımlar biizii yıldıraamaz’ sloganları eşliğinde bir cümle sarf etti.
‘İran’a ambargo uyguladılar, İran battı mı…’
İşte Erdoğan’ın bu sözü hatırlattı bana İranlı diplomatın ‘Cibril’in kanadı yanar’ ifadesini. Nedeni şu; bir süre önce uzun bir görüşme yaptım aynı diplomatla…Doğal olarak ambargoyu sordum. ‘Sen buradayken 1 dolar 3200 Tümendi. Şimdi 8000’ diyerek -artık 10 bini aştı- girdi söze ve ambargonun etkilerini anlattı:
“Çin, ‘tamam senden petrol alırım, ama karşılığında sadece ‘yuan’ öderim” diyor. İran dünyadan ne alacak Çin yuanı ile. Yani Çin, sana ödediğim parayla benden bir şeyler alacaksın, para geri bana dönecek’ diyor.
Rusların ise umurunda bile değil ambargo. Zaten İran’dan petrol ve doğalgaz alacak halleri yok… AB’nin gücü yetmiyor, ABD baskısına karşı direnemiyor. Avrupalı şirketler ülkeden çekiliyor.” ‘Yani?’… ‘Yanisi şu, İran’ın nükleer anlaşmada kalması dışında seçenek yok…’
Petrol ve doğalgaz zengini İran’ın elinde bile başka seçenek yoksa…
Erdoğan’ın aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun vahametini gösteren ‘İran batmadı biz de batmayız’ açıklaması üzerine bir daha düşünün derim.
Bu arada Ruslar ne mi yapıyor İran konusunda? Nükleer anlaşmayla Batı’ya yeni bir kanal açmak isteyen Ruhani’nin, Trump’ın anlaşmadan çekilme ve ambargo kararından sonra dünya tarafından terk edilmişliğini, çaresizliğini (bence derin bir hazla) izliyor…
Üstelik İran, Cibril’in kanadını hiç yakmadı…
[Doğan Ertuğrul] 29.7.2018 [Kronos.News]
Kabı ve kapağı yalamaz [Abdullah Aymaz]
İlahiyatçı bir doktor, asistanına “Kütüphaneden (kırmızı kaplı bir kitap için) ‘Falanca yazarın mavi kaplı şu isimli kitabını getirir misin?’ diyor. Asistan gidiyor, ama gözünün önündeki kitabı bir türlü bulup getiremiyor. Bu anlattığım gerçek bir olay, süreç dolayısı ile güvenlik gerekçesiyle isimleri veremiyorum. Kitap da Bediüzzaman Hazretlerinin kırmızı kaplı bir Risalesi…
Neden bulamıyor? Çünkü baştan kafası mavi renge kodlandı. Maviye takılı kalan kafa artık, kırmızılara veya onların üzerindeki yazılara bakmıyor. İsterse, büyük harflerle açıkça, kitabın ve yazarın ismi yazılı olsun…
İşte insanlar ve cemaatler hakkında kafalar bir yanlışla kodlanırlarsa, artık gerçeği bir türlü göremezler. Karalamalar, iftiralarda bütün algı operasyonları bunun içindir. Şahıslar hakkında yanlış şifrelerle beyinler kirletilirse, bilhassa tahkik etmekten uzak büyük kitleler, avam halk yığınları hiçbir doğruyu görmek istemez, hiçbir gerçeğe iltifat etmez. Kitleler psikolojisine göre, artık yığınlar beyinleriyle değil; sürü psikolojisi ile omurilikten (murdar ilik diyen de var) aldıkları emir ve telkinlerle hareket ederler… Gerçekleri de bir türlü göremezler, işlerin özüne nüfuz edemezler…
Bu süreçte Türkiye’de Hizmete uygulanan işte bu zâlimane muameledir. Toplum kirletilmiş, insanlar günaha sokulmuştur…
Üstad Hazretleri 1910’da yazdığı Muhakemat Risalesi'nde insanların ülfet ve ünsiyet perdesi altında Allah’ın harika icraatlarını mucizeli sanat eserlerini görmemelerine karşılık onlar üzerine kasem (yemin) ederek dikkatleri çektiğini, şu ifadelerle anlatıyor: “Kur’an, fikirleri, hakikatler tarafına yöneltmekte, teşvik etmekte ve uyarıda bulunmaktadır. Bilhassa Kur’an’da üzerine yemin edilen büyük-küçük şeyler ve ulvî-süflî âlemlerdeki varlıklar, bilhassa dikkati çekmektedir. Çünkü bu hususta Kur’an’ın üslûbu, gafletli kafalara inen bir sopa ikazı gibidir.”
Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Risalesinin İkinci Nüktesinde de şöyle diyor: “Cenab-ı Hak, Kur’an’da çok şeylere kasem (yemin) etmiş. Kur’anî yeminlerde çok büyük nükteler var, çok sırlar var. Mesela: ‘Güneşe ve onun aydınlığına yemin olsun (Şems Suresi, 91/1) âyetindeki kasem, On Birinci Söz’deki muhteşem temsilin esasına işaret eder. Kainatı, bir saray ve bir şehir suretinde gösterir. Hem ‘Yâ Sîn. Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki’, (36/1-2) âyetlerindeki kasem ile Kur’anî mucizcelerin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir hürmet derecesinde olduğunu ihtar eder. ‘Hayır’ Vakit vakit inen Kur’an’a ( Yıldızların yerlerine) yemin olsun ki! Eğer anlarsanız (Kur’an’a olan) bu yemin gerçekten büyük bir yemindir.’ (Vâkıa Suresi, 56/75-76) ve ‘Kayan yıldıza yemin olsun ki!’ (Necm Suresi, 53/1) ayetlerindeki kasem, yıldızların düşmesiyle vahye şüphe vermemek için cin ve şeytanların gaybi haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işaret etmekle beraber; yıldızları dehşetli azametleriyle ve tam bir intizamla yerlerine yerleştirmek ve seyyareleri hayret verici bir surette döndürmekteki Kudretin Azametini ve Hikmetini Kemâli, o kasem ile ihtar ediyor. ‘İyilik için birbirinin peşinden gönderilenlere yemin olsun ki!’ (Mürselat Suresi, 77/1) ve ‘Tozarıp savuran zerrelere yemin olsun ki!” (Zâriyat Suresi, 51/1) deki, kasemde; havanın dalgalanması ve evrilip çevrilmesi içinde mühim hikmetleri ihtâr etmek için, rüzgarlara memur melâikelere kasem ile nazar-ı dikkati celbediyor ki, tesadüfî zannolulan unsurlar, çok nâzik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar ve hâkeza…
“Her bir mevkiin, ayrı ayrı nüktesi ve faydası vardır. Vakit müsait olmadığı için, yalnız özetle ‘İncire ve zeytine yemin olsun ki!’ (Tin Suresi, 95/1) âyetindeki kasemin çok nüktelerinden bir nükteye işaret edeceğiz. Şöyle ki:
“Cenab-ı Hak incir ve zeytin ile kasem vasıtasıyla azamet-i Kudretini ve kemâl-i Rahmetini ve büyük nimetlerini ihtar ederek, esfel-i sâfilin (aşağıların aşağısı) tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür, fikir, iman ve amel-i sâlih ile tâ âlâ-yı illiyyine (yüceler yücesine) kadar mânevî terakkilere mazhar olabilmesine işaret ediyor. Nimetler içinde incir ve zeytinin tahsis edilmesinin sebebi; o iki meyvenin çok mübarek ve faydalı olması ve yaratılışlarında da dikkat ve nimete vesile çok şeyler bulunmasıdır. Çünkü ictimaî, ticarî ve aydınlatma hayatında, insanî gıda için zeytin, en büyük bir esas teşkil ettiği gibi, incirin yaratılışı, zerre gibi bir harika Kudret mucizesini gösterdiği gibi; tadında, yemesinde, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha diğer menfaatlerinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve başka faydalarındaki İlahî nimeti kasem ile hatıra getiriyor. Buna mukabil, insanı iman ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i sâfiline düşürmemek için bir ders veriyor.”
Üstad Hazretleri On Üçüncü Söz’ün Birinci Makamında şöyle diyor: “İşte Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın bütün kainattaki âdiyat (her zaman olagelen, normal, sıradan şeyler) nâmıyla yâd olunan, (aslında) harikulade ve birer kudret mucizesi olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânatı ile yırtıp, hayret ve hayranlık verici hakikatları, şuur sâhibi varlıklara açıp ibret nazarlarını celbedip, akıllara tükenmez bir ‘ilimler hazinesi’ açar.”
İmanî tefekkür açısından bu mesele, bu kadar önemlidir. İnsan hakları açısından da algı operasyonlarından sıyrılıp gerçekleri görmeye çalışmak, en azından bilmediğimiz konularda insanlar hakkında hüküm vermekten onları kötülemekten sakınmak gerekiyor.
[Abdullah Aymaz] 30.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Cemaatler ve Anıtkabir size lazım! [Kadir Gürcan]
Seçimin üzerinden kaç hafta geçti ama, hala heyecan uyandıran ve yeni bir döneme geçişin farlılıklarını dışa vuran bir hareketlilik kaydedilemedi. “Daha ne olacaktı ki? Nur topu gibi bir başkanımız oldu. Bundan iyisi Şam'da kayısı!” demeyin. Akşam demokrasi ile yatıp sabaha Başkanlık ile uyanmak, kulağa hoş gelen bir el çabukluğu. Aynı Şark Kurnazlığı ile yatıp-kalkan iktidar talepleri her zaman söz konusu olabilir. Bahsettiğim memnuniyetsizlik ve tatminsizlik o “Nur topu gibi Başkan” için de geçerli.
Yeni Sistemin takdim ettiği makam için seçilen isimler konusunda da rahat değiliz. “Cumhurreisi, Cumhurbaşkanı,...” gibi kulağa hoş gelen, oturaklı, makama uygun ve hoş tedaileri olan adlandırmalar yerine, 24 Haziran Seçimlerinin ikram ettiği tek isim “Başkan” biraz hafif kaçtı. Dernek Başkanı, Futbol kulübü başkanı, camii mütevelli başkanı gibi karışıklıkların önüne geçmek için ne gibi zihni egzersizler denenecek zamanla göreceğiz. Eski Cumhurbaşkanı, yeni Başkan'ın da gözünün geçmiş günlerin görkeminde olduğunu hissediyoruz.
Sistem değişikliği getiren bir seçimden sonra bu tatsızlık, öyle ya da böyle zafer sarhoşluğunda sevindirik olanların bile neşelerini yüzlerde asılı kalan tebessümlere bıraktı. “Bu kadar kolay olmamalıydı!” ürkeklik ve endişelerini taşıyan sadece biz değiliz. Temmuz Sıcağında başına güneş geçmiş birisinin, artık heyecan uyarmayan Anıtkabir provakasyonu, Başkanlık gemisi için gerekli rüzgar oluşturmaya yetmez. Bu tür agresif eylemler tedavülden kalkalı neredeyse üç on yıl oldu. Eski Cumhuriyetin muhafızları, ard arda yedikleri darbelerden sonra, düşe-kalka girdikleri seçimlerin yorgunluğunu altı ayda üzerlerinden atamıyorlar. Şu an Anıtkabir için kazan kaldıracak dermanları yok.
Yine Eski Cumhuriyetin yadigarı olarak kabul edilen Türk Ordusu açısından da ardçı sarsıntılar devam ediyor. Kurumun 15 Temmuz Depremi'nin merkez üssü töhmetinden kurtulmak için harcadığı enerji, son elli yılın toplam insan gücü sarfiyatından çok hem de çok fazla. Genelkurmay Başkanı'nın üniformasından bir anda sıyrılıp, takım elbise giyip, meclis açılışında ismi zikredilince ayağa kalkıp asker selamı vermesi garipliğine hala gülüyoruz. Yeni sistem onun da kafasına oturmamış.
Yaşadığımız bölgede sistem değişikliği tecrübelerinin yakın tarihi hiç de iç açıcı değildir. Bu tür doğumlar hiç bir zaman tabii yolla olmadığı gibi, yabancıların C Section dedikleri, bizde Sezeryan denilen tarzın en çilelisi hatta en ölümcül olanıdır. Düşük yapma ve doğum esnasında hem çocuğa hem de anneye hayati tehlike yaşatma her zaman mümkündür. Bu ağır operasyonlardan dolayı, bir çok ülke sistem değişiklikleri konusunda ya tamamen kısırlaşmıştır ya da erken kalkanların yeni hayaller kurduğu illetli bir bünye haline gelmiştir.
Yeni sistemin inandırıcı olması için ciddi malzemeye ihtiyaç var. Türkiye'deki Anıtkabir Provo0kasyonları tek başına yetmez. Geçtiğimiz seksen yıllık katı Halk Partisi sinir uçlarının bu tür düzme teşebbüslerle taze tutulması gayet mümkün. Ama bu, Marksist-Leninist yönelimler için tatmin edici olmaz. Onları tatmin etmek için başka şeyler bulmak gerekiyor.
Cumhuriyet Tarihi boyunca, insan avının en kolay hedefi olan cemaatlerin son başkanlık seçiminden sonra gündeme gelmesi rastlantı değil. Zaten bu proje rafta bekletiliyordu. Nufusunun yüzde doksanı müslüman bir ülkede, müslümanların dahil olduğu cemaatlerin gizli-açık koğuşturmalarla arası hep sıcak tutulmuş. Her ihtilalde, her toplumsal sarsıntıda o gün için iktidarı elinde bulunduranlar, cami ve mescid avlusundaki gariban müminleri camiye gidemez hale getirmişlerdir. Masum insanlar, “Kafama şapka mı giysem, fötr mü taksam? Cübbeyi çıkarıp, smokin mi giysem?” şaşkınlığını üzerlerinden bir türlü atamadılar. Şöyle ya da böyle, bir kaç on yıldır, tam, sistem ve yaşanan yüzyıl ile entegre olduklarını zannederken, yine giyotinler onlar için arşiyeler çizmeye başladı.
“Cemaatlerin köküne kibrit suyu dökme!” projesini dile getiren ve bu konuda son günlerde fikir egzersizi yapanlar, kendisini Siyasal-İslamcı olarak tarif edip, gelirlerini Saray'a bağlayanlar. Şu an aceleden akıllarına gelen ilk çözüm, Türkiye'de bilinen cemaatleri Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlamak. Yeni bir kurum ve başkanlık icadına vakitleri yok. Bunun için kredisi Alman Mühendislik harikası Audi marka milyarlık arabalara takılan devlet memurları akıllarına geldi. Yani inanmış insanlar, gırtlaklarına kadar dünyaya ve sekülerizme batmış adamlara, Diyanet Teşkilatına, ahiretlerini teslim edecekler.
Seçim sonrası, Türkiye'nin kronik meselelerinin üzerine örtmek için sarfedilen gayretin haddi hesabı yok ama, başarılı olamıyorlar. Beş kuruşluk kıymet-ı harbiyesi olmayan Anıtkabir saldırısı ve cemaatlerin Diyanet'e bağlanması projeleri sarılabildikleri zayıf damarlar. Onlar işe yaradığını düşünüyorlar.
Yeni Başkan'ın, Eski Genelkurmay Başkanı ve büyük ümitlerle 24 Haziran'da oylarıyla yeni bir sistemin kapılarını açan seçmenler beklediklerini bulamadılar. Şimdilik Anıtkabir'e saldırarak seçmen kesimini tatmin seçmeni, cemaatleri Diyanet İşlerine bağlayarak da bir süre gündemi meşgul edebilirler ama süre daha idare edebilirler.
Bu yüzden Anıtkabir'in ortadan kaldırılmasından çok, altı ayda bir provakatif saldırıların hedefi olarak korunması, cemaatlerin de her an ortadan kaldırılacakmış gibi yapılıp, cankeş tutulması tamamıyla ortadan kaldırılmalarından daha çok işe yarıyor. Bu iki fenomenin muhafaza edilmesi iktidarın önemli önceliklerinden birisi olarak duruyor.
[Kadir Gürcan] 30.7.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Devlete etki eden ajanlar, PKK, IŞİD ve diğerleri [Ali Emir Pakkan]
Almanya İçişleri Bakanlığı'nın açıkladığı 353 sayfalık istihbarat raporunda, Alman devletinin "Milli Görüş", "Ülkücü dernekler", "DHKP-C", "MLKP" ve "PKK"yı izlediği belirtiliyor. Atatürkçü/Kemalistler ve Hizmet hareketi ise izlenmiyor.
Aslında bunda şaşılacak bir durum yok.
Türk devletinin raporlarında da yukarıdaki örgütlerden bazıları terör örgütü diye geçiyor.
Sadece bir örnek vereyim...
1993’te DYP, SHP, ANAP, CHP ve Refah Partisi’nin verdiği üyelerden oluşan TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, faali meçhul cinayetleri ve arkasındaki örgütlerini araştırdı. İçişleri, Dışişleri, Emniyet, MİT ve Jandarma yetkilileri ile görüşüldü. Devletin istihbarat raporlarına dayanılarak; "Türkiye’deki terör örgütlerinin genel sıralaması: "PKK, Dev-Sol, Hizbullah, İBDA-C ve TİKKO' dur." dendi.
AKP iktidarında güvenlik stratejileri değişti. Selam Tevhid gibi dosyalar kapatıldı. Ajanların peşine düşülmedi. IŞİD ve PKK'nın yerine, Hizmet Hareketi kondu!
Acaba neden?
Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu raporundaki bazı ayrıntıları paylaşmak istiyorum. Raporda, Hizbullah'ın istihbarat faaliyetleri anlatılırken örgütün emniyet, askeriye ve MİT planlarından söz ediliyor. Şu cümleler örgüt dökümanlarından alınma. Örgüt, elemanlarına görev veriyor:
1-Devlet kadrosunu oluşturan önemli kişiler hakkındaki her türlü bilgiyi toplayıp değerlendirin.
2-Emniyet ve MİT karargahlarının bulunduğu yerler ve bu kuruluşlarda yer alan şahıslar hakkında bilgi toplayıp değerlendirin, gerektiğinde bu kuruluşlarda yer alan elemanları maddi imkanlar kullanarak satın alın ve böylece geniş çaplı bir istihbarat sağlayın.
3-Her türlü resmi evrakın yapım, değiştirme, tanzim işlemini yapın, teşkilat mensupları için gerekli olan resmi belgeleri temin edin.
Hizbullah'ın kuruluşu bir muamma.
Bir terör örgütü, cemaatleri neden hedef alır?
Rapordan okuyalım:
"Türkiye çapındaki İslami grupların arasına adam göndererek metod, strateji ve sayı durumları hakkında bilgiler toplayın, teşkilata dahil olabilecek şahısları tesbit edip tebliğ koluna bildirin. İslami görünen cemaat ve grupların konumlarını araştırın, elebaşlarının ve ileri gelenlerinin özel hayatlarını araştırın, faaliyetlerinden haberdar olun. "
Anadolu'da binlerce ocağa ateş düştü.
Terör örgütleri kitlesel katliamlar gerçekleştirecek güce ulaştılar. Güvenlik ve istihbarat zaafları hep konuşuldu.
Sadece AKP'nin büyük oy kaybına uğradığı 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra 13 bombalı saldırıda 249 kişi hayatını kaybetti. Kasıma gelindiğinde sayı 800'ü geçmişti...
Terör olaylarındaki soru işaretlerini bir yana bırakalım....
Bu korkunç bilançodan sonra bile, terör örgütlerinin uzantıları ve destekçilerine yönelik ne yapıldı? Militanlar, ön kapıdan alınıp arka kapıdan bırakıldılar! Finans kaynaklarına kayyım atandığını duydunuz mu? Veya yurtdışından bir terörist getirildi mi?
Hizmet hareketi konusunda yurt içinde milyonları zehirlediler ama dünyayı aldatmaları zor. Ciddi devletler hizmeti de biliyor hizmet düşmanlığının arkasındaki zihniyet ve kadroları da...
[Ali Emir Pakkan] 30.7.2018 [Samanyolu Haaber]
aliemirpakkan@gmail.com
ASO Başkanı: Şirketlerin çoğu kanunen batık durumda
Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, Türkiye’deki şirketlerin çoğunun Türk Ticaret Kanunu’na göre batık durumda olduğunu söyledi. ASO Başkanı Özdebir, “Türkiye ekonomisi öyle bir hale geldi ki işletmelerimizden çoğu Türk Ticaret Kanunu’na göre batık durumda” dedi. Özdebir, Türkiye’de bazı işlerin yapılamaz hale geldiğini ifade etti. Özdebir, 7 ay önce düzenlenen ASO 54. Yıl Ödül töreninde Erdoğan’ın ekonomiyi büyüttüğünü söylemişti.
Dünya’da yer alan habere göre, şirketlerin varlıklarından çok borçlarının olduğuna dikkati çeken Özdebir, “Hayatta kalabilmeleri için iş yapabilmeleri, bunun için de piyasanın hareketlenmesi lazım. Belki bu tedbirler 3-4 sene önce alınsaydı, faturası bu kadar ağır olmayabilirdi. Maliye politikaları ve KGF devreye sokuldu, 200 milyar liralık bir garanti karşılığında bankalarımız Merkez Bankası da biraz karşılıkları düşürerek, hem TL hem döviz anlamında daha fazla kredi vermelerini sağladı. Maliye Bakanlığı alacakların bir kısmından vazgeçti. ÖTV, KDV’yi bazı ürünlerde indirdi” diye konuştu.
‘TÜRKİYE’DE BAZI İŞLER YAPILAMAZ HALE GELDİ’
Nurettin Özdebir’in değerlendirmeleri şöyle devam etti:
“Tüketici enflasyonu yüzde 15 seviyesine geldi ama bagajımızda tüketici fiyatlarını daha yukarı taşıyabileceğimiz üretici enflasyonu var. Arada ciddi makas var ve bu öbür tarafa aktarılacak. Şu anda yaşanan talep değil, maliyet yönlü bir enflasyon. Türkiye ABD ve AB gibi tek paralı bir ekonomi değil, herkesin cebinde döviz var. Uzun süre yurt dışından fazla döviz geldi, TL değerlendi, ithal mal ucuzlayınca bunlara yönelik talep arttı ve Türkiye’de bazı işler yapılamaz hale geldi.”
‘İNŞAAT KATMA DEĞER YARATMIYOR’
Özdebir, imalata da destek olunmasına dikkat çekerek, ” ASO olarak, inşaata yapılan desteğin, imalat sanayine de yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Üstelik, sanıldığının tam tersine, inşaat sektöründe binaları inşa ederken yaratılan katma değer de ithal girdi oranlarının artmasıyla beraber ekonomiye çok fazla bir şey kalmıyor. Her geçen gün de bu marj azalıyor. Burada para kimde varsa insanlar onların ihtiyaçlarına göre bina yaptılar, o lüks binaların satılacağı kişiler de sıkıntıya girmeye başladı. Bunların sayısı arzı karşılayamaz durumda. Fert başına düşen milli geliri 10 bin dolar olan ülkede, süper iş yapma, akıllı bina yapma, pazarın talebini aşan bir arz oluyor.” dedi
7 AY ÖNCE ERDOĞAN’I ÖVÜYORDU
Özdebir bundan 7 ay önce AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi politikalarını desteklediğini söylemişti. Erdoğan’ın da katıldığı ASO 54. Yıl Ödül Töreni’nde konuşan Özdebir, Türkiye’nin tüm paradigmaları kıran bir Cumhurbaşkanına sahip olduğunu ifade ederek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemleri ve uygulamalarıyla yenilikçi bir bakış açısını hayata geçirdiğini ve toplumu olaylara hazırladığını kaydetmişti.
Özdebir ayrıca, Erdoğan’ın istihdam seferberliği ve faiz konusundaki görüşlerini de desteklediklerini dile getirmişti.
[TR724] 30.7.2018
Ege’de insanlık battı!
Hizmet Hareketi’ne yönelik kitlesel imha operasyonları her gün bir başka drama yol açıyor. Dün Ege Denizi 6 cana daha mezar oldu.
Balıkesir’in Ayvalık ilçesinden Yunanistan’ın Midilli Adası’na geçmek için doktor, öğretmen ve esnaflardan oluşan 16 kişilik grubun bindiği şişme bot alabora oldu. Faciada 3’ü bebek 2’si kadın 6 kişi can verdi, 1 kişi kayboldu. Ayvalık’ın Çıplak Ada açıklarında yaşanan olayda, Sahil Güvenlik Komutanlığı botları 9 vatandaşı kurtardı.
BEBEKLERİ BİLE TERÖRİST İLAN ETTİLER
Haberi servis eden iktidara yakın Anadolu Ajansı, bottakileri terörist ilan edip abonelerine duyurdu. Havuz ve biat medyasının tamamı, 3 bebeğe bile terörist yaftası vuran bu haberi olduğu gibi kullandı. Ayvalık Kaymakamı Gökhan Görgülüarslan’ın acı haberi teyit ederken sarfettiği ’16 F..’cü’ ifadesi ve sağından soluna medyanın kullandığı ortak dil sosyal medyada tepkilere sebep oldu. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hayko Bağdat, Kerem Altıparmak, Sezgin Tanrıkulu, Kazım Güleçyüz, Can Dündar, Ümit Kıvanç, Natali Avazyan, Ahmet Şık, Abdülbaki Erdoğmuş, gibi vicdanlı isimler, ‘Ege’de insanlık da battı. Ne vicdan ne ahlak kaldı. Ölenler bebek, bebek…’ diye vicdan çağrısı yaptı. İktidara yakın gazetecilerden Adem Özköse, ‘Ege’de boğulan bebekler sadece bizim vicdanımızı mı kanatıyor? Yoksa insanlık tamamen yeryüzünden çekildi mi ALLAH’ım?’ diye sordu.
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş ise verdiği kararla yürekleri bir daha dağladı. AKP’li Başkan, Ege’de batan botta vefat eden Gökhan Yeni ve oğlu Burhan ve kızı Nurbanu’ya cenaze aracı verilmesi için talimat yayınladı.
3’Ü BEBEK 2’Sİ KADIN 6 CAN
Olay, Ayvalık’ın Çıplak Ada açıklarında yaşandı. Ayvalık Sahil Güvenlik Komutanlığı bünyesindeki botların devriye yaptığı saatlerde termal kameralarla belirlenen sığınmacılardan 9’u kurtarıldı. Kurtarılanların botta toplam 16 kişi olduklarını söylemeleri üzerine Ayvalık Sahil Güvenlik Komutanlığı, İlçe Jandarma Komutanlığı ve İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri ile İzmir’in Dikili ilçesinden gelen bir helikopterin havadan yardımıyla arama çalışmaları başlatıldı. Kayıp 1 kişiyi arama çalışmaları sürüyor.
Boğularak can veren 3’ü bebek, 2’si kadın 6 kişinin kimlikleri belli oldu. Bartın’da Lise Müdürü iken OHAL dönemi KHK’sı ile ihraç edilen ve hakkında soruşturma başlatılan öğretmen Hasan Aksoy, kendisi gibi öğretmen olan eşi Sena Aksoy ve oğulları Y. Baha Aksoy ile birlikte aynı bottaydı. Botun alabora olmasında sonra Hasan Aksoy’un eşi ve oğlu hayatını kaybetti.
EŞİ VE ÇOCUĞUNU TOPRAĞA VERMEDEN TUTUKLANDI
Daha eşinin ve oğlunun naaşını görmeden gözaltına alınan Hasan Aksoy öğretmen, adliye sevk edildi. Aksoy’un eşi ve oğlunun defnini yapamadan tutuklanarak cezaevine konuldu.
İKİ EVLADINI KAYBEDEN ACILI ANNEYE DE GÖZALTI
Baha’nın yanısıra hayatını kaybeden 3 bebekten diğer ikisi kardeş; 8 aylık Nurbanu ile 2.5 yaşındaki Burhan. Bebekleriyle birlikte eşi Gökhan Yeni‘yi de kaybeden anne Gülfem Yeni acısını bile yaşayamadan gözaltına alındı. Emniyette nezarethanede tutulan Gülfem Hanım bugün mahkemeye çıkarılacak. Vefat eden diğer isim ise yine bir öğretmen; Sümeyye Avcı.
MADEN AİLESİNİN UMUDA YOLCULUĞU DA MİDİLLİ YOLUNDA SON BULMUŞTU
Türkiye’deki zulümden kaçan KHK ile işlerinden olan Maden Ailesinden 5 kişi de Kasım 2017’de Midilli açıklarında botlarının batması sonucu hayatlarını kaybetmişti. Fizik Öğretmeni Hüseyin Maden ve anasınıfı öğretmeni Nur Maden ile Nadire(13) Nur (10) isimli iki kızı ve Feridun(7) isimli oğulları ailenin kendi imkanlarıyla Yunanistan’a geçmek isterken vefat etmişti. 10 gün boyunca haber alınamayan ailenin fertlerinden üçünün (Midilli) Lesvos sahilinde cansız bedenlerine ulaşılmıştı.
ZULÜMDEN UMUDA KAÇIŞIN HİKAYESİ
Hizmet Hareketi’ne yönelik zulmün bu boyutlara ulaşmadığı dönemde, benzer dikta rejimlerinin uygulandığı ülkelerden kaçan mültecilerin Ege sularındaki can pazarını Zaman Gazetesi yazı dizisi yapmıştı. Muhabirlerin göçmenlerle yolculuğu kısa belgesel haline getirilmişti. Zulümden umuda kaçışın hikayesinin anlatıldığı belgeselin benzerini şimdi Türkiye’den kaçmak zorunda bırakılan hizmet Hareketi mensupları yaşıyor.
İşte o video:
[TR724] 30.7.2018
Bir çeşme hikayesi [Veysel Ayhan]
Kayıtlarda “Bursa’da yaşanan bir hikaye” diye geçiyor da aşırı tekellüflü olduğundan “aslı yoktur herhalde.” diye düşünüyorum.
Ama gerçeği hatta bugünü çok iyi yansıtan bir yanı var.
Geçmiş zamanda Bursa’da yaşayan bir hayırseverin hikayesi:
Bu zat, bugünki adı Arap Çeşme olan muhitte çeşme yaptırmış ve çeşmenin başına şöyle yazmış; “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”
Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye… Gitmişler kadıya şikâyete. Hayırsever, yakalanıp yaka-paça huzura getirilmiş.
“Bu nasıl fitnedir, dini İslâm, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, diye çeşme yap, suyunu ama Müslüman’a yasakla! Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?” diye çıkışmışlar adama.
Hayırsever:
– Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…, dedikçe kadı kızmış:
– Ne delili, ne ispatı? Sen fitne çıkardın, Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın, katlin vaciptir! demiş. Ama bir yandan da merak etmiş:
– Nedir gerekçen? diye sormuş. Hayırsever:
– Bir tek Sultan’a derim… diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş…
Adam yaka paça saraya götürülmüş. Padişah da sinirlenmiş ama bir yandan da meraklanmış:
– De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iş ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de “Her kula helâl, Müslüman’a haram” yazarsın? Adam,başı önünde konuşur:
– Delilim vardır, lâkin ispat ister.
– Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?
– O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultanım… Demiş ve şunları istemiş:
– Sultanım,herhangi bir havradan (Sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak.
Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm?
Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” ortalığı ayağa kaldırmışlar.
Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş. Bir hafta dolunca, adam:
– Sultanım, artık bırakmak zamanıdır, demiş. Haham bırakılmış, Yahudiler mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler.
– Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım, demiş.
Aynı şekilde papaz derdest edilip yaka-paça alınmış. Pazar ayininde kıyamet kopmuş. Tepkiler ayyuka çıkmış. Haftasına da serbest bırakılmış.
Sevinç gösterileri daha da fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar.
Sultan:
– Bitti mi? demiş adama.
– Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle, demiş. Efendim, payitahtımız Bursa’nın en sevilen, falan âlimini alınız minberinden…
Dediği yapılmış.
Ulu Cami’nin meşhur imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…
Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz? Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz” gibi tek bir kelâm etmemiş.
İmamın peşinden giden, arayan-soran olmamış. Bir hafta geçmiş, “Nerde imam” diye gelen-giden yok! Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu:
“Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik”, “Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”, “Vah vah! Acırım arkasında kıldığım namazlara…”
Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
– Eee, ne olacak şimdi?
Hayırsever
– Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hepsinden.
– Haklısın demiş padişah.
Padişah denilenin yapılması için emir buyurmuş ve ne diyeceğini bekleyerek adama dönmüş. Hayırsever, taşı gediğine koymuş:
– Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?
Sultan acı acı tebessüm etmiş:
– Hava bile haram hava! demiş.
Hikayenin aslı olmayabilir ama “faslı” doğru ve bugünü çok güzel anlatıyor.
İşin ötesi şu ki eskiden sadece iftira ve yalanlar varmış ve de buna sessizce seyirci olanlar. Şimdi katliamlar hatta bebek cinayetleri var.
Ekser “insan” dilsiz bir şeytanmış.
Dünya üstünde “insan” nüfusunun en az olduğu coğrafya ne yazık ki bizim topraklar çıktı.
Kuyudan kurtarılan köpeğin manşet olduğu ama öldürülen bebeklerin haber bile olmadığı topraklar.
Bunu görmenin faturası çok ağır oldu.
[Veysel Ayhan] 30.7.2018 [TR724]
Ne oldu, İran battı mı? [Semih Ardıç]
ABD ile Türkiye arasında gerilim tırmanıyor. Başkan Donald Trump ve yardımcısı Mike Pence, “Rahip Andrew Brunson tamamen serbest bırakılana kadar müeyyide uygulamaya hazırız.” çizgisinde duruyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki günlük sessizliği müteakip Beyaz Saray’ın tehditkâr beyanlarına cevap verdi. Erdoğan da üst perdeden konuştu.
ERDOĞAN: BİZİM DE GELECEĞE YÖNELİK FARKLI PROJELERİMİZ VAR
“Bize müeyyidelerle geri adım attıramazsınız. ABD’ye göbek bağı ile bağlı değiliz. Bizim de geleceğe yönelik daha farklı projelerimiz var. Bunun ABD farkındadır, değildir, bilemem. Avrupa ülkeleri farkındadır, değildir, bilemem.” cümlelerinin her biri Erdoğan’ın da kapıyı çarpıp gitmeye dünden hazır olduğunu gösteriyor.
Böyle bir tarz-ı siyaset Türkiye’yi NATO’dan koparabilir ki dünyada dengeleri altüst edecek bu adımın sarsıntısı sadece Ankara-Washington arasında mahdut kalmaz.
Erdoğan S-400’de itirazlara rağmen geri adım atmamalarını misal verdiğine göre krizin yegane sebebi Rahip Brunson’ın tamamen serbest bırakılması değil.
F-35 savaş uçaklarının teslimatından kredilere, Venezuela altınlarından diğer malî mevzulara kadar görünen görünmeyen çok sebep var.
BUNLARI BİLMİYOR MU Kİ İRAN’A ATIF YAPTI?
Erdoğan’ın ABD’nin müeyyide tehdidine mukabil neye itimat ettiğini kimse bilmiyor. Türkiye’nin altından kalkamayacağı bir teşebbüste bulunması ekonomiyi yerle bir eder.
ABD’nin İran müeyyidelerine dikkat çeken Erdoğan’ın, “Bunlar İran’a da yaptırım uygulamadılar mı? Ne oldu, battı mı İran?” ifadeleri bütün stratejinin esasını teşkil ediyorsa vay Türkiye’nin haline.
Memleketi hakikaten zor günler bekliyor.
YANLIŞ HESAP ALTIN KONSEYİ’NDEN DÖNDÜ
Erdoğan Afrika turuna devam ederken uçakta ahkam kestiğinde Dünya Altın Konseyi (WGC) ilk hamleyi yaptı.
Konsey, Merkez Bankası’nın (TCMB) altın rezervlerinin hormonlu olduğunu ve 364 ton altını bundan böyle rezerv olarak kabul etmeyeceğini kaydetti.
20 Temmuz 2018 itibarıyla 22,9 milyar dolara tekabül eden altın rezervlerinin 14,1 milyar doları (364 ton) bankaların emaneten tuttuğu altınlardan teşekkül ediyor.
WGC bu miktarı artık hesap haricinde tutacak. Altın rezervleri de 8,8 milyar dolara gerileyecek. Brüt döviz rezervimizi 79 milyar dolar idi. Altın dahil toplam rezerv 87,8 milyar dolara indi. Yanlış hesap WGC’den döndü.
Üstelik brüt rezervlere bankaların munzam karşılık olarak tuttukları dövizler dahil.
Onlar da düşüldüğünde TCMB’nin kasasında 28 milyar dolar civarında net döviz rezervi kalıyor. Bahsi geçen rakam Türkiye’nin 1,5 aylık ithalatını bile karşılamaktan uzak.
HORMONLU REZERVLERE DAHA EVVEL DİKKAT ÇEKMİŞTİM
Zaman zaman tr724.com okurlarına ilan edilen rezervlerin hakiki rezerv olmadığını ifade etmiştim.
WGC’in ABD’nin son çıkışı ile aynı dönemde bu hormonlu rakamlara müdahale etmesi fevkalade manidar. Onlar da biliyordu rezervlerin ilan edilenden daha az olduğunu. ABD’nin dolaylı yollardan Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığını görelim.
Yarın da başka kuruluşlar Türkiye’ye matuf müsamahakâr tavırlarını terk edebilir.
Dünyada para sistemi ABD’nin elinde. Döviz transfer sistemi swiftten IBAN’a, kredi kartlarından merkez bankalarının girift işlemlerine kadar hepsi ABD’nin müsaade ve imkânları ile icra ediliyor.
Neticelerine razı olan için ABD ile bilek güreşine girmesi kolay. Kaybedeceğini bile bile beyhude bir kahramanlık gösterisi olarak tarihe geçer böyle bir bilek güreşi.
İRAN RİYALİ 4 AYDA YÜZDE 94 ERİDİ
Erdoğan’ın, “İran battı mı?” suâlinin cevabı da piyasaların tatil yaptığı pazar günü verildi.
Reuters ve Fransız Haber Ajansı (AFP) İran para birimi riyalin perişan halini dünyaya duyurdu. Adeta Erdoğan’a cevap veren o haberlerde, 1 ABD Doları’nın 29 Temmuz 2018 Pazar günü 116 bin 500 İran Riyali’ne tekabül ettiği belirtiliyordu.
Mayıs ayında ABD Başkanı Donald Trump, İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklamıştı. İşte o gün başlayan soğuk savaşın ayak sesleri bunlar.
ABD 7 Ağustos’tan itibaren İran’ın altın ve kıymetli madenleri ticaretine yasak getirecek. Ham veya yarı işlenmiş metaller, kömür ve endüstriyel yazılımlar da müeyyide listesinde yer alıyor.
İRAN HALISINA DA AMBARGO VAR
Müeyyide paketi İran’da imal edilmiş halı ve gıda maddelerinin ithalatını da ihtiva ediyor.
ABD, İran’dan petrol ve doğalgaz ithal eden ülkelere bu ticareti durdurmaları için 4 Kasım 2018’e kadar süre vermişti. Müeyyidelerin ikinci safhası da 4 Kasım’da başlamış olacak.
Ham petrolün yüzde 65’ini İran’dan tedarik eden Koç (TÜPRAŞ) ne yapacak? Türkiye’nin buna dair bile hazırlığı yok.
Bu hususta “Koç yine arada kaldı” (http://www.tr724.com/koc-yine-arada-kaldi/) başlıklı makalemi tekrar nazar-ı dikkatinize arzediyorum.
İRAN, 42 BİNE SABİTLEDİĞİ DOLARI YİNE TUTAMADI
İran batmasa bile yerlerde sürünüyor. İki sene evvel 1.000 riyal bile etmeyen dolar bugün 116 bin riyali geçti.
Mart ayında 60 bin seviyelerini geçmesi üzerine 1 ABD Doları 42 bin riyale sabitlenmişti. Hükümet karaborsacılık yapanların ve 42 bin riyalin üzerinde dolar alıp satanların en ağır şekilde cezalandırılacağını açıklamıştı.
O tarihten bu yana değer kaybı yüzde 100’e yaklaştı. Son iki senelik devalüasyon yüzde 11 bin 347. Paranın pul olduğunu gösteren başka emareye ihtiyaç var mı?
Kurdaki artışın nerede duracağını kimse bilmiyor. Şirketlerin yanısıra şahısların muazzam bir dolar talebi olduğu belirtiliyor.
ABD’NİN İRAN’A ÇIKARDIĞI FATURA KABARACAK
İran petrol ve doğalgaz kaynakları sayesinde nükleer anlaşmanın imzalanmasının akabinde yeniden yabancı sermaye çekmeyi başarmıştı.
Mamafih ABD, verilen sözlerin tutulmadığını iddia ederek masayı tekmeledi. Geriye dönük fatura çıkarıyor. İran’ın ticarî istikbalini de ipotek ediyor.
Erdoğan’ın, “İran’a da müeyyide uyguladılar. Ne oldu, İran battı mı?” suâlinin cevabı o kadar berrak ki!
Şirketlerin yerinde olsam bugün itibarıyla İran’dan tası tarağı toplar çıkarım.
Nakit ve ABD’nin çizdiği çerçeve içinde ödeme garantisi almadan toplu iğne dahi satmam.
ZARARLARI ERDOĞAN ÖDEMEYECEĞİNE GÖRE
Türkiye’den onlarca şirket daha evvel müeyyideler yüzünden İran’da 100 milyonlarca dolar batırdı.
Bundan sonraki zararları da Erdoğan ödemeyeceğine göre herkesin aklını başına devşirmesinde fayda var.
Temennim o ki bu içi boş hamaset ile Türkiye daha fazla vakit ve sermaye kaybedilmez.
[Semih Ardıç] 30.7.2018 [TR724]
Alman usulü [Hakan Zafer]
Bilgi ve değer üretememenin en belirgin göstergelerinden biri, başkalarına “benim gibi ol, yeter” teklifidir. Bu, kişinin inandığına güvenmesiyle sınırlı kalacaksa anlaşılabilir ama beraberinde getirdiği iki temel sorun var.
1- Kendisi gibi yapmıyorsun diye sizi bilmiyor zannettirebilir. Durduk yere aynılaştırma eğitimi alırsınız. Öğretmesi de sorunludur. Kendine benzemeden de beraber devam edebileceğini öğretme enginliği yerine, yeni doğan bebeğin hangi tarafı andırdığı tartışmasında yersiz alınganlık gösteren damat tavırları havada uçuşur. Biraz ileri götürünce iş, “ya benim gibi ya da karşımda düşmanım olursun” ayrışmasına varabilir. Karşısında sadece taklidini yapan birini meydana getirmiş olmanın garip bir hazzı var anlaşılan.
2- Aynı yol yöntemi izlemedin diye yoldan çıkmış zannettirebilir. İlginç olan bir süre sonra kendisinin basit bir taklidi olmak için eğitildiğiniz kimse(ler) gibi davranmadığınızı fark edince kendi kendinizi kınama, “ayağım kaydı” deyip yoldan çıkmış zannetmenin dönüş zorlaştırıcı değersizlik takıntılarına yakalanma ihtimaliniz yüksektir.
Kimseye eyvallah etmemek için deneme yanılmayla, tek başına yol yöntem öğrenme çabasının da kendine has inadı oluyor. Kendini kapatınca öğrenmek ve ilerlemek zorlaşıyor. Diğerlerini reddettiği için de git gide yalnızlaşıyor.
Kişiliksizleştirmeyen büyük kümelerde aynı olmak, kendi seyrinde kötü değildir bilakis hastalıklı olan aynılaştırmaktır. Farklılaşmak adına inadın savurup dağıttığı kişilikler her nerede oluyorsa yeni yerinde aynı olduğu kimseler yok değil mi sanki?
*****
Şahsen, insandaki değer kaybını beraberinde getiren taklide yatkınlığın, peygamber sünneti ile güvenli bir şekilde sonlanacağına inanıyorum. Allah, bizi el âlemin basit taklitleri olmaktan, elçisinde belirlediği yönlere benzememizi istemekle kurtarır.
Peki, maksadı taklitten kurtarmakken sünnette sıkça karşılaştığımız “bana uymayan benden değildir” nedir o halde?
Peygamber ya da çölde bedevi de olsan, insani yozlaştırmaya kapalı, Allah’a bakan dini alanda inanç ve pratikte aynılaşmadır. Burada akla önce Hz. Peygamber’in (sav) etrafındakileri kendine benzetme çabası varmış gibi geliyor ama işin aslı hiç öyle değil. Sonraki plana baktığınızda içinde olduğu topluluktan ipucu verilmediği sürece kolay kolay ayırt edilemeyecek kadar onları kendine değil, kendini onlara benzetmiş oluyor. Yükseklere bir yere kınayıcı, aşağılayıcı koltuğu kurup aradaki farkın kapanmasını asla istemeyen biri olsaydı böyle yapmazdı muhakkak.
Eğer insandan hepi topu altı tane iman şartından biri olarak, kimsenin kimseye faydasının dokunmayacağı, herkesin hesaba tek tek çağırılacağı bir güne erişeceğine inanması isteniyorsa (Enam 94, Bakara 166-167) bu, yaşadığın hayatı, hesabını tek verebilecek şekilde yaşa demekten başkası değildir. Çünkü oranın yalnızlığı, aidiyet ve etiketle giderilecek türden değil. Öyle olsa Resulullah (sav), henüz sekiz-on yaşındaki kızına bile “babana güvenme” der miydi?
Son Söz:
Ağır günler yaşıyoruz. Olandan bitenden kayıtsız ne bireyselcilik güzellemesi yapacak ne de derin sohbet ediyormuş edasıyla vahidî-ehadî tecelli arasına belirgin çizgiler çekecek değilim. Ama bu tek hesap meselesinin dağınıklığa çare olabileceğine inanıyorum. Ötesi, lokantada bir hışımla ayağa kalkarak “herkes ayrı ayrı masalarda, ne bu dağınıklık” diyerek komik duruma düşen adama benzemek olur.
[Hakan Zafer] 30.7.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)