Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! En sevdikleri metafordu sıcak suya atılan kurbağa ile soğuk suya atılan kurbağanın öyküsü. Hani kaynar suya kurbağayı atıyorlar, kurbağa can havliyle sıçrayıp kendini dışarı atmayı başarıyor ve hayatını kurtarıyor. Ama sonra, kurbağayı soğuk suya atıyorlar ve suyu ağır-ağır ısıtıyorlar. Kurbağa suyun ısındığının farkına varamıyor ve su öldürücü ısıya ulaştığında artık kurtulmak için çok geç kalmış oluyor. Bu metaforu sistemi içerden nasıl değiştireceklerine ilişkin yaparlardı. Adım-adım, aşama-aşama, etap-etap yerleşik sistemi nasıl ele geçireceklerinin hayalini kuruyorlardı.
İyi niyetli liberaller, vesayet sisteminin demokratikleşmesi zannediyorlardı hedefi – kısmen de haklıydılar. Gerçekten de olan başta buydu ve bunun masum, hak edilen ve diğer demokratikleşen Avrupa ülkelerinin de başından geçen bir şey olması, bahsedilen olumlu algılarını güçlendiriyordu. Kurbağayı birkaç kez zıplatarak kaçıran Türkiye demokratları, İslamcıların muhafazakâr demokrat olup değiştiğine inanıyorlardı. İnanmak istiyorlardı. Kürtlerle İslamcılar Cumhuriyetin üvey çocukları olmaktan bir kurtulsalardı! Bir ortak vatandaşlığın değerini anlasak, çocuklarımızın geleceğine sahip çıkma bağlamında uzlaşabilsek diyorduk hepimiz. Ramak kalmıştı aslında. Tek ihtiyaç güven ve iyi niyetti. Hepsi bu.
Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü Türkiye’de insanlar yalan söylemeyi normal karşılıyordu. Bunun İslami manada kutsanmış şekli, takıyyeydi. Ve muhatabımız olan iktidarın temsilcileri bu konuda çok ustaydılar. Kandırmak, aldatmak, olduğundan farklı görünmek, nabza göre şerbet vermek, ilkelerin salt kâğıt üzerinde kalması, verilen sözlerin tutulmaması, manipüle etmek – tüm bunlar olağandı.
***
Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Gerçek tek değildir diyorlardı. Hakikat ama kimin hakikati değil mi sonuçta? Oysa bizler gerçeğin tek, doğrunun yanlışın aksi olduğunu öğrenmiştik anne-babalarımızdan. Onlar ne öğrenmişlerdi sahi? Pervasızca kullandılar her şeyi, samimiyetimizin ve masumiyetimizin mahremiyetinin ve dokunulmamışlığının hoyratça ırzına geçerek! 1980 darbesinden beri asker yasama-yürütme-yargı dengesi içinde son sözü söyleyen denge-fren mekanizmasıydı. Liberaller bunun olması gereken liberal demokrasi standartlarından sapma olduğunu görüyordu. Bu nedenle AB reformları sürecinde sivilleşme ve normalleşme adı altında askerin kışlaya çekilmesi ve siyaset dışı kalmasını savunuyorduk. Bu gerçekleşiyor, sivil siyaset askeri ve sivil bürokrasiyi Türkiye tarihinde ilk kez kontrol altına almayı başarıyordu.
***
Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Bu arada darbelerle ve darbe girişimleriyle hesaplaşılıyor, Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı vs. askeri müdahale planlarıyla ve girişimleriyle alakalı bir yargı süreci başlıyordu. Fakat büyük yanlışlar yapıldı bu esnada. Yargı süreçlerinde hukuk devleti hassasiyetinde gerekli özen gösterilmedi. Kurunun yanında yaşların yanmasından rahatsız olunmadı. Yaşlı ve hasta İlhan Selçuk’lar, Türkan Saylan’lar ve birçok başka sanık bu süreçte anlamsız ve muğlâk “kanıtlar” çerçevesinde zulme uğratıldı. Gemisiyle seferde olan subaylar yapay şekilde savcılık iddianamelerine girdi, hayatlar karartıldı, büyük haksızlıklar yapıldı. Ve tüm bu adaletsizlikler, derin devletle mücadele demek olan bu davaları sulandırdı, inandırıcılıklarının altını oydu. Oysa adalete, hakka-hukuka en çok dikkat edilmesi gereken zamandı!
Çünkü 1800’lerden beri gerçekleşen modernleşme serüveninde liberal demokrasiye en çok yaklaşılan dönemde, bir defalık bir askeri vesayetle hesaplaşma fırsatı, hukuki hoyratlıklarla ve Türk devlet geleneğinin yargısal sürece önem vermeme geleneğine paralel şekilde harcanmamalıydı. Çok can yakıldı. Fakat burada boynunun borcudur vicdanımın: Bu davalardaki tüm haksızlıklara karşın bu mağdur insanların aileleri, eşleri, çocukları, anne-babalarına kimse dokunmadı. NAZİ tipi bir hukuksuzluk rejimi işletilmedi. Suçun şahsiliği ilkesine uyuldu. Parantezi kapatıyorum.
Kürtler, 1980’lerden beri etnik ve kültürel haklarını talep ediyorlardı. İlk kez bu dönemde Kürt kimliği amasız-fakatsız şekilde resmi olarak kabul edildi. Kürtçe diye bir dil olduğu kabul edildi. Gülmeyin bıyık altı. Mahkeme tutanaklarında Kürtçe konuşan insanlara “anlaşılmayan bir dilde konuştu” şeklinde bahsedilen Kürtçe, Türk derin devletinin en büyük tabusu olmuştur. Anne-babalar evlatlarına istedikleri adı koyamazken, köylerin ve kasabaların binlerce yıllık isimleri değiştirilirken bu devlet utanmadan Todor Jivkov döneminde asimilasyona tabii tutulan Bulgaristan Türklerini mesele yapabilmiş, Naum Shalamonov diye adı değiştirilen Naim Süleymanoğlu için mücadele edebilmiştir.
Oysa Kürtler Cumhuriyet tarihi boyunca en ağır asimilasyonlara, insan hakları ihlallerine ve ağır katil ve zulümlere tabi tutulmuştur. Bugün dahi yaşanan eziyetin ve ağır hukuksuzluk rejiminin birincil kurbanı, ana mağduru Kürtlerdir – lütfen kimse bu gerçeği yadsımasın. Ve yine, bu günler gelene kadar kimse (Kürtler dışında!) Kürtlerin bu korkunç mağduriyetlerine sesini yükseltmemiştir. Herkes Türk kimliğini kabul eden Kürtleri örnek göstererek “bak işte var mı bizlerden farkı” demiş, devletin reflekslerini haklı çıkarma gayretinde olmuştur. Oysa bu yanlıştı. Bugün bunu daha iyi anlıyoruz – çünkü derin devlet bizim de üzerimize geliyor. Liberaller, Cemaat, gerçek solcular, demokratlar, kısacası İslamo-faşizme karşı çıkan ve eleştiren herkes bugün Kürtlere derin devletin 1980’lerden beri neler yaptığını anlıyor. Cizre’ye, Sur’a bakan, oralarda ağır silahlarla yerle bir edilen mahalleri, evleri, katledilen insanları gören, nasıl bunu kabul edebilir? Roboski katliamını örtbas eden iktidara nasıl gözlerini kapatabilir?
***
Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Cumhurbaşkanı oldu. Ve anında anayasayı sistematik bir biçimde ihlal etmeye başladı. Mesela ilk başlarda Saray’da kabineyi toplamasını eleştiriyorlardı. Ne oldu? Anayasa mahkemesini, yüksek yargıyı, mahkeme kararlarını aleni olarak eleştirmeye başladı. Gazetecilere açıktan tehditler sıradanlaştı. Can Dündar’a “Öyle bırakmam onu!” dediğinde bunu kuru gürültü sananlar yanıldıklarını çabuk anladılar. Etrafını saran İslamcı fanatikler onu yeni bir devlet kurucusu gibi ilahlaştırıyorlardı. Cesaretlendiler. Kurbağa artık geri dönülmesi imkânsız ısısında suyun, ölmeyi beklemek dışında bir şey yapamazdı. Yine de daha yaklaşan ılıklık-sıcaklık arası noktanın rehavetini belki de hoş buluyordu, kim bilir?
***
Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Ve 17/25 Aralık. Perde! Darbe teşebbüsü, “paralel devlet”, “Orduya kumpas”… Büyük koalisyon. Voltran’ı oluşturan, simbiyoza giren Erdoğancılar ve derin devlet. Ergenekon’da yapılan hukuksal savrukluk ne kadar haksızdıysa, bir menfaat anlaşması nedeniyle suçlu-suçsuz ayrımı olmaksızın tüm tutukluların bir çırpıda serbest bırakılması da o denli yanlıştı. Ama dedim ya, doğruluk ve hakikat artık izafileştirilmişti. Yani iktidar muktedirdi, söylemi belirliyor, yeni bir öykü anlatıyor ve herkes bu hikâyeye inanıyordu. Fareli köyün kavalcısı gibi, bir sihrin, bir büyünün ardına kapılan güruh, kitlesel mahvoluşa doğru bir hipnotik amok koşusuna başlamıştı. Dizginleri tutanlar bu sihrin karizmatik liderinden azami faydalanmak niyetindeydiler.
***
Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Ve her şeyde yeni bir milat oldu. AB reformları bitti. Kürt açılımı bitti. Özgürlükçü reform süreci bitti. AKP içi dinamik sona erdi. Ağır topların ipi sırasıyla çekildi. Liberallik en ağır küfür oldu. Anayasanın on yıllık demokratikleşmesi bir tehlikeyken, 15 Temmuz Allahın lütfu geldi – ve evet, artık anayasaya uymamak gibi bir şey de ortadan kalktı. Çünkü anayasa rafa kaldırıldı. Takibat politikası! 160,000 kamu görevlisi, 60,000 mahpus. 10,000 kadın, 700 bebek tutuklu. Onlarca üniversite, yüzlerce lise, malına mülküne hukuksuzca el konulan insanlar. Onlarca görevden alınan belediye başkanı, kayyumlar, kayyumlar, kayyumlar! Ülkeyi terk etmek zorunda kalan binlerce muhalif. Son 250 yıllık Türkiye tarihinin Ermeni soykırımı sonrasındaki en büyük kitlesel yok ediliş hikayesi!
***
Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Aidiyetini yitiren bu millet, kendisinin ana sütü gibi helal olan yurdunun tüm tarihsel arka planından, uygarlık iddiasından, adalet-ahlak bağından kopuk bir şekilde savruluyor. Habis bir milliyetçilik, ahlaktan arındırılmış bir din, ilkesizliğin ve çifte standardın sosyolojik kanserinin yiyip bitirdiği fakir ve cahil bir toplum. Şiddet, şiddet, şiddet. Milyonlarca hafif silahı son birkaç yılda edinen, kutuplaşmış, etnik, dinsel, siyasal gruplara derinden bölünmüş ve toplum olma vasfını yitirmiş bir halk. Kaynar suda hareketsiz öylece yatan bir kurbağa!
Sizi bilmem, ama ben alışamadım.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.12.2017 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder