Çocuklara yönelik hak ihlali raporu: Son 7 yılda 3 bin 947 çocuk öldü [TR724]

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, son 7 yılda yaşanan, çocuklara yönelik hak ihlallerini raporlaştırdı. Rapora göre 2011-2018 yılları arasında 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi. Sadece son bir yılda 243 çocuk cinsel istismara maruz kaldı.

Rapora OHAL KHS’sı ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği’nin bu alanda yaptığı önemli çalışmaları hatırlatarak başlayan Tanrıkulu, “Gündem Çocuk Derneği 22 Kasım 2016’da sabaha karşı yayımlanan 677 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile kapatıldı. Gündem Çocuk Derneği’nin kapatılması yürüttüğü pek çok çalışmanın da yarım kalmasına neden oldu.

2011’den bu yana yayımlanan Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu, Türkiye’de Çocuğa Yönelik Ayırımcılık Raporu, Yasamada Çocuk Raporu, Mülteci Çocukların Vatansızlık Riski Raporu,  Milli Eğitim Bakanlığıyla yürütülmekte olan Okullarda Fiziksel Güvenlik Projesi, Çocuğa Yönelik Ticari Cinsel Sömürüye Son Projesi, çocuk evliliklerinin yasaklanması için Anayasa Mahkemesi’ndeki başvurunun takibi, çocukların mağdur konumda olduğu istismar ve hak ihlali davalarının izlenmesi bunlardan sadece bazıları” dedi.

Gazete Duvar’ın haberine göre, hak ihlalleri üzerine çalışmalarıyla tanınan hukukçu milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun raporunda yer alan bilgiler şunlar:

2011-2018 yılları arasında -en az- 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkının ihlal edildi. 2017 yılı içinde meydana gelen çocuğun yaşam hakkı ihlali olaylarının dökümü ise şöyle:

2017 yılının ilk 11 ayında 56(4’ü mülteci) çocuk, trafik kazası, okul kazası, boğulma gibi yeterli önlemlerin alınmasıyla önüne geçilebilecek nedenlerle hayatını kaybetti.

2017 yılında en az 31 çocuk şiddet olayları sonucunda yaşamını yitirdi. Bu olayların en az 10’unun bireysel silahlanma sonucunda meydana geldiğine dikkat çekmekte yarar var.

2017 yılında Adana’nın Aladağ ilçesinde yangın çıkan bir yurtta 12 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında 3’ü mülteci en az 4 çocuk sağlık kurumlarının ihmali nedeniyle yaşamını yitirdi.

2017 yılında cezaevlerinde çıkan olaylarda en az 3 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında polis ve asker araçlarının neden olduğu olaylarda en az 8 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında polisler tarafından dövülen 1 çocuk (Yiğitcan Camgöz) yaşamını yitirdi.

2017’de cinsel şiddet nedeniyle 1’i bebek 3 çocuk yaşamını yitirdi. (30 Ocak 2017’de tarihinde Van’da erkek ya da erkekler 38 günlük bir bebeğe cinsel istismarda bulundu, darp ederek ağır yaraladı, hastaneye getirilen bebek hayatını kaybetti.)

Çocuk evliliklerin neden olduğu olaylarda en az 1 kişi yaşamını yitirdi. (23 Temmuz 2017 tarihinde T.E. (16), dört ay önce dini nikahla evlendiği kocası O.K.’yı (18) silahla vurarak öldürdü.)

2017 yılında meydana gelen iş kazalarında en az 57 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında göç yollarında (Türkiye sınırlarında ve karasularında) meydana gelen olaylarda en az 6 çocuk yaşamını yitirdi.

2017 yılında en az 243 çocuk cinsel tacize maruz kaldı. Bu olaylar içinde okulların, yurtların ve kursların ağırlığı dikkat çekicidir. Şikayet edilmeyen, kayıtlara geçmeyen, basına ve sivil toplum örgütlerine yansımayan olaylar düşünüldüğünde gerçeğin bunun kat be kat üzerindedir.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2015 verilerine göre toplam 602 bin 982 resmi evlilikten 31 bin 337’sinde 16-17 yaşındaki kız çocukları “gelin”. Bu rakam toplam evliliklerin yüzde 5,2’sine denk.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2017 yılı temmuz ayı itibariyle cezaevlerinde annesinin yanında kalan 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 668. Bu çocukların 249’u da bir yaş ve altında. Bu sayı yine Adalet Bakanlığı verilerine göre 30 Ocak 2014 tarihi itibarıyle 339, 7 Nisan 2017 tarihi itibarıyle 594’tü. (Dünyanın birçok ülkesinde çocuklar 7 yaşından gün alana kadar cezaevlerinde kalamaz. Ülkemizde ise ilköğretim başlama yaşı 66 aya inmiş iken aynı çocuk cezaevinde mevzuat gereği 72 aya kadar annesinin yanında kalabilmektedir.)

Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fulya Giray Sözen’in verdiği bilgiye göre cezaevinde 12-18 yaş arasında yaklaşık 200 bin civarında çocuk bulunuyor.

Türkiye’de halen 1 milyon 500 bini aşkın geçici koruma statüsü almış -18 yaş altı- Suriyeli sığınmacı çocuk yaşıyor. Resmi verilere göre çocuklardan 120 bine yakını aileleriyle birlikte 25 ilde oluşturulan geçici barınma merkezlerinde yaşıyor. Türkiye’ye kaçak yollardan giren ve kayıt altına alınmayanların sayısı ise net olarak bilinmiyor.

Yaşam hakkı ihlallerinin dışında evde, sokakta, okulda şiddete maruz kalan hatta yaralanan çocukların sayısı da bilinmemektedir.

[TR724] 31.12.2017

'Siyahi olduğunu biliyorsun değil mi?' [Kadir Gürcan]

Seçim olur da, insanların mukaddes duygularını galeyana getirecek ve onları az da olsa bir istikamete yönlendirecek “deyişler” prim yapmaz mı? Bizim tatlı su muhafazakarlarının ayet ve hadisleri bu işler için harc-ı alem olarak kullanmalarından bahsetmiyorum. Onlar zaten müflis tüccar. Ellerindekilerini son kumara yatırıp oyun masasına çakılıp kaldılar. Şu an itibariyle Kelam-ı Kadim’e bakacak yüzleri yok.

ABD seçimlerinde, Hillary’nin kadın seçmenleri ikna etmek için “Bayan adaya oy vermeyen kadınlar için Cehennem de hususi bir bölüm hazırlanacak!” argümanını kullandığı söyleniyor. ABD’de Afrikan-Amerikan bir başkandan sonra ilk kez bir kadın başkan tecrübesi, demokrasinin kaliteli hüküm sürdüğü ülkelerde bile ikna edici olmadı. Hillary’nin feminizmin idolü haline gelmesi kendisini başkanlığa taşıyamadı. Beyaz Saray’a giden ana yola çıkması için başka kartlarının da olması gerekiyormuş, olmadığı için kaybetti.

Piyasalardaki “Yeni oluşum. AKP içinden yeni bir huruç harekatı. Ne söylediği anlaşılmayan eski Cumhurbaşkanı. Ülkücülerin Akşener kartı...” gibi zayıf, çelimsiz ve mevsimlik iddiaların kış rüzgarlarına dayanabileceğine inanmak oldukça zor. Bu arada, Türkiye Solunun adresi olan Cumhuriyet yadigarı köhne oluşum, Ana Muhalefetten en küçük bir ümit parıltısı yok. Sanki önümüzdeki seçimlere hiç katılmayacakmış ya da iyiden iyiye emekli olmaya karar vermiş izlenimi veriyorlar. Hiç olmazsa seçimlere kadar dayanabilseler de, ring bütünüyle birilerine kalmasa.

Türkiye’de siyasi tıkanıklığın kısa vadede bir çözüm ile dirilivermesini beklemek ham hayalin ötesine geçmez. Bu tıkanıklık 90’lı yılların sonrasında yaşanan mecburiyetlere benziyor. Dört kez gidip beş kez geri gelen ve Türkiye’nin son elli yılına ipotek koymuş siyasi figürlerden kurtulmak mümkün olmamıştı. Bir çoğu va’d-i Hakk yetişene kadar perde önü ya da perde arkası hırslarından kurtulamadılar.

Siyasi eğilimlerin dededen babaya, oradan da oğula tevarüs ettiği az gelişmiş ülkelerde her seçim arafesinde ödünç alınan ve bonkörce kullanılan, daha fazla demokrasi beklentileri katı ve dayatmacı parti despotizminde erimeye mahkum. Seçim takvimlerinin günlük problemleri unutturmanın ötesinde bir faydası olmuyor.

Eski Cumhurbaşkanı da dahil mevcut iktidar malzemesinin kelepir ve döküntülerinden, kimse kusura bakmasın, bir şey çıkmaz. İktidarı elinde bulunduranlar, aynı siyasi anlayıştan gelecek bütün oluşumların malzemesini sonuna kadar tüketmiş durumda.

Önümüzdeki on yıllar, Cumhuriyet Türkiye’sinin özürlü çocuğunu andıran, yeni fakat daha radikal bir Halk Partisi’ni netice verecek. Yani yaşadığı dönemin şartlarına kapılarını kapamış, kapalı devre sistemlere bel bağlayan idealistleri. Zaten partili militanlar, şimdiden kendi liderlerini Cumhuriyeti kuranlardan daha büyük olduğunu dillendirmeye başladılar bile.

Geriye bir şey kalmıyor. Ülkücü yapı içerisinde gelişmiş ve kendisine yeni bir mecra arayan oluşumlar hep başarısız oldu. Bu sadece ırkçı ve şovenist söylemlerin işlem görmeyecek kalitesizliğinden değil, temsilcilerinin beceriksizliğinden kaynaklanıyor. Türkiye’nin bugünkü meselelerini anlamaktan Orta Asya Stepleri kadar uzaklar.

Başta herkesin bir idealizm olarak gördüğü, 2008 ABD seçimleri öncesinde, Obama’ya danışmanlarından birisi, “Sayın Senatör, “Zenci ve siyahi olduğunu biliyorsun değil mi?” diyerek yaklaşmakta olan seçimin hangi türden bir kavga olduğunu hatırlatır. Daha kırklı yaşlarında olan Obama’nın cevabı bir o kadar net olur: “Biliyorum!” Siyahi Başkan’ın bu iradesi, 2016’da kötü bir yenilgi yaşayan Hillary’nin zayıf kartlarından çok fazla şey ifade eder.

Şimdiden 2019 seçimleri için ısınma hareketleri yapanların ne kadar ciddi oldukları dile getirdikleri problemlerin ucuzluğundan belli. Elli bin kişinin suçsuz yere hapiste yattığı bir ülkede, bir seçim sloganı bile üretemediler. “Sizi bu zulümden kurtarmak için, bize güvenin!” diyecek kadar dirençleri bile yok.

Kazanacaklarına kendileri bile inanmayan parti liderleri, hangi yüz ile vatandaştan oy isterler bir anlam veremedik. Dede Korkut Yazılarında, seçmeni harekete geçirecek bir şeyler bari bulsaydınız. Bunu da biz mi düşünelim?

[Kadir Gürcan] 31.12.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Ankara’da siyah transporter ile kaçırılan Ümit Horzum’dan 25 gündür haber alınamıyor [TR724]

Ankara- Olağanüstü Hal (OHAL) sonrası Ankara’da kaçırılanlar arasında yer alan Ümit Horzum’dan 25 gündür haber alınamıyor. 06 Aralık günü saat 18.00 sıralarında Ankara İli Yenimahalle ilçesi Fatih Sultan Mehmet Bulvarı üzerinde bulunan A City isimli alışveriş merkezine yakın bir bölgede aracının önünün siyah bir Transporter ile kesilip zorla araca bindirilen Ümit Horzum’dan o günden sonra bir daha haber alınamadı.

Horzum’un eşi Aynur Horzum, eşinin kaçırıldığı bilgisini olaydan bir gün kendisini ilk defa gördüğü ve tanımadığı, eşinin arkadaşı olduğunu ifade eden kişinin haber vermesi üzerine aldı. Kaçırma olayının yaşanmasından sonra Yenimahalle İlçe Emniyet Müdürlüğü ve Yenimahalle İlçe Jandarma Komutanlığı’na başvurularda bulunan Aynur Horzum, eşinin akıbetine ilişkin tek bir bilgiye ulaşamadı. 19 Aralık günü ise Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ardından da İnsan Hakları Derneği’ne başvuruda bulunan Horzum, yaklaşık dört haftadır haber alamadığı eşinden bir an önce haber almak için yetkililerden yardım bekliyor.

Ahvalnews.com’un haberine göre, Aynur Horzum, “Eşim hakkında ‘F…/PDY soruşturması’ olduğunu kaçırma olayının yaşanmasının ardından öğrendik. Bir insan hangi suçu işlerse işlesin adil bir yargılamayı hak etmektedir. En adi suçlunun bile can güvenliği sağlanmalıdır. Ancak eşim mafyavari bir usulle kaçırılmış ve belki de hayati tehlikesi bulunmaktadır” ifadelerini kullandı.

25 gündür eşinden haber alamayan Horzum, çaldığı kapılarından yüzüne kapandığını ve şu ana kadar herhangi bir sonuç alamadığını belirterek, şöyle devam etti:

“Eşim, yasadışı bir faaliyeti olmayan masum bir kişidir. Anayasada, masumiyet karinesi esastır. Varsa iddiaları, yürürlükteki yasalar ve bunlara bağlı olarak kurulan Cumhuriyet Savcılıklarının araştırması, görevli ve yetkili mahkemelerinin yargılaması esastır.Hiç kimsenin, bir hukuk devletinde kendi hukukunu uygulaması söz konusu olamaz. Eşimin, hukuka aykırı bir şekilde kaçırılması, insanlık dışı muamele görmesi ve işkenceye maruz bırakılmasından, yaşam hakkının tehlikeye girmesinden korkuyorum. Türkiye’nin başkentinde, başımıza sıkıntı gelmesinden korkuyor, kendimizi güvende hissetmiyoruz. Başkentin caddelerinde gündüz vakti gerçekleştirilen kaçırma olaylarının faillerinin yakalanmasını istiyorum. Hukukun üstünlüğüne inanan bir insan olarak, son illegal kaçırma eyleminin mağduru olan eşimin bulunacağına, bu konuda, yargı ve hükümetin üzerine düşen uluslararası sözleşmeler, anayasa ve yasalardan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getireceğine inanıyorum.”

Ankara’da artan kaçırma vakalarının büyük bir hak ihlali olduğunu ve eşinin akıbetiyle ilgili ciddi endişeler taşıdıklarını söyleyen Horzum, şunları söyledi:

“Hiç kimse, kendine vazife çıkarıp, güya ‘terörle mücadele ediyorum’ diye, insanları yasadışı bir şekilde kaçırıp, yasalarla yasaklanan tutum ve davranışlar içerisine giremez ve girmemelidir. Şu çok açık ki; kaçırma eylemi suçtur. Ülkemizde uzun yıllar, insan haklarının tüm alanlarında bir çok acı olayla karşılaştık. Açıkçası, 1990 yıllardaki ‘beyaz toroslar’ günlerine geri dönmekten ve faili meçhullerden endişe ediyorum. Korkuyorum, yarınımızdan emin değilim. Kendimizi güvende hissetmiyoruz. Haftalardır, eşimden haber alamıyorum. Endişeli bekleyişim devam ediyor. Artık, yaşanan insan hakları ihlalleri, işkence ve kayıp kişiler döneminin, acıların, annelerin, çocukların, yetimlerin göz yaşlarının dinmesini istiyorum.

İnsan haklarına saygılı, evrensel hukuk değerlerine bağlı, yarınlarımızdan emin, sokakları güvenli bir ülke özlemi içerisindeyim. Bir sabah, aniden başkentin ortasında kim olduğu belli olmayan kişilerce, insanlar kaçırılıp işkenceye maruz bırakılmasın.İki çocuğuma eşimin kaçırıldığını söyleyemedim. Nasıl söylenirdi ki babanız kaçırıldı ve kayıp diye. Ben bunu yapamadım. Gözaltında dedim. Ama sonra kızım yanlışlıkla teyzesinin mesajlarını okumuş ve öğrendi. Yine de gerçeği olduğu gibi söylemedim. Merak etme polisin elindedir. Kaçırır gibi götürmüşlerdir. Yakında haber gelir dedim.”

Son yaşanan kaçırma olayı Ankara’da yaşanan kaçırma olaylarını da yeniden gündeme getirdi. Tüm kaçırmaların ortak noktası olan siyah renkli Transporter aracın ve kaçıranların izlerine ulaşılmadığı gibi kaçırma olaylarına dair açılan soruşturmalarda bu güne kadar bir sonuç çıkmadı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Ağustos ayında Adalet Bakanlığı’na açık bir mektup yayınlayarak, kaçırma olaylarına dair yürütülen soruşturmalarla ilgili bilgi istedi. Ancak HRW’nin bu talebine herhangi bir yanıt halen verilmiş değil.

Konu muhalefet partisi milletvekilleri tarafından Meclis gündemine de taşındı, hükümet yetkileri ise sessiz kaldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kaçırma olaylarına ilişkin bugüne kadar 4 ayrı soru önergesi ve bir Meclis araştırma önergesi verdi.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu

Tanrıkulu, son olarak Ümit Horzum’un kaçırılması olayını da Başbakan Binali Yıldırım’a sordu.

Tanrıkulu, hükümetin bu olaylar karşısında suskun kalmasını eleştirdi. Tanrıkulu, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Zorla kaybedilme en ağır insan hakkı ihlalidir. İnsanlığa karşı bir suçtur. Yaşam hakkının ortadan kaldırılmasından daha ağır bir insan hakkı ihlalidir. Çünkü akıbet konusunda yakınlarının bir bilgisi olmuyor. Cumartesi Anneleri’nden bunu biliyoruz. 1995 yılından bu yana bitmeyen bir yasları var. Zorla kaybettirme pratiğin yeniden gündeme gelmesi çok kaygı vericidir. Bu güne kadar sorduğumuz hiçbir soruya yanıt alamadık. Parlamentoda yaptığımız konuşmalarda da konuyu dile getirdik. Ancak burada da bir yanıt alamadık. Hükümet bu konudaki sessizliğini koruyor. Zira bu vakaların tümü gerçek ve aileler kendileri dedektif gibi çalışarak kimi kamera kayıtlarına da ulaşmışlar. Bu kayıtlarda çok açık bir şekilde kaçırma olayları görünmesine rağmen hükümet bugüne kadar sorularımıza yanıt vermedi. Bu yurttaşlarımızın akıbetinden hükümet doğrudan sorumludur.”

Sadece Türkiye’deki bu kaçırma vakalarının yaşanmadığını da aktaran Tanrıkulu, Türkiye vatandaşı olup yabancı makamlarca Türkiye’ye teslim edilen birçok kişinin akıbetinin de bilinmediğini ve bu konuda kendilerine çok sayıda kayıp bilgisi ulaştığını da sözlerine ekledi.

Bugüne kadar açılan soruşturmalarda da akıbetlere ilişkin bir sonuç çıkmadığına dikkat çeken Tanrıkulu, şöyle konuştu:

“Yargı da soruşturma yapmaktan çekiniyor, kaçınıyor. Bunlar da vakaların doğrulu konusundaki kanımızı güçlendiriyor. Resmi bir devlet politikası olduğu kanaatine varıyoruz. Yargı maalesef etkin bir soruşturmadan çekiniyor. Başvuruları almıyor, tanıkları dinlemiyor.

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan

İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’ne kaçırma vakası ile ilgili 11 resmi başvuru yapılırken, 12’inci başvuru da Ümit Horzum’un eşi Aynur Horzum tarafından yapıldı. Ancak İHD’nin de bu konuda yaptığı girişimlerden de kaçırılanların akıbetine ilişkin bir sonuca ulaşılamadı.

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Ahval’e şu açıklamalarda bulundu:

Bize yapılan başvurularla ilgili biz yetkili makamları uyarıyoruz. Bu konuda başvurularını yaparak bu sorunun giderilmesini talep ediyoruz. Bugüne kadar gelen cevaplar genellikle bu konu ilgili kendi aralarındaki yazışmaların devam ettiği yönünde bazı cevaplar geliyor ama tatmin edici bir şeyler değil. Bir OHAL ve bir otoriter yönetim anlayışı var. Dolayısıyla bütün bunların bir birinden bağımsız olmadığını düşünüyoruz. Özellikle hükümet bu tip faaliyetlerin işlendiğini biliyor ama bunlara göz yumuyor. Çünkü bu noktada kendince oluşturduğu güvenlik politikasının böyle yürüyeceğini zannediyor. Burada da çok sayıda insan hakkını ihlal ediyor. Her türlü insan hakkı ihlal eden bir anlayış var. İnsanların başkentte kaçırılması, tehdit edilmesi, akıbetlerinin bilinmemesi kesinlikle kabul edilecek bir şey değil. Bunu hükümetin bilmemesi mümkün değil. Bu sorunların giderilmesi için devletin kendi içerisinde oluşturduğu bir çok kurum var. Bunlar görevlerini yapmıyorlar ya da yapamıyorlar. Savcılıklar da bu konuda çaresiz kalıyorlar. Çünkü bağımsız bir adli kontrol teşkilatı yok. Savcılığın adli kontrolü direk İçişleri Bakanlığına bağlı olduğu için ihlali gerçekleştiren devlet birimi savcıya yardımcı olduğu için savcılar da burada çaresiz kalıyorlar. Böyle etkisiz bir soruşturma yöntemiyle zaten sonuç alınması mümkün değil.

[TR724] 31.12.2017

40.000 TL maaş alan Erdoğan, asgari ücreti eleştirenlere sert çıktı: Beyfendiler 1.603 TL’yi beğenmiyor, elinize dilinize dursun [TR724]

Emekçilerin yeni belirlenen 1.603 TL’lik asgari ücrete itiraz etmesi, 40 bin TL maaş alan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kızdırdı.

AKP Sinop İl Örgütü’nün 6. Olağan Kongresi’nde konuşan Erdoğan, 2018 yılı asgari ücret miktarı için “Beyfendiler asgari ücreti beğenmiyor, elinize dilinize dursun.” dedi.

Erdoğan şöyle konuştu: “Dün asgari ücret açıklandı. 1603 TL. Asgari ücreti beyefendiler beğenmiyor. 2002 yılında asgari ücret 184 liraydı. Biz bunu geçen yıl 1.404’e çıkardık. Şimdi ise yüzde 14,3’lük artışla 1.603 TL’ye çıktı. Ya eline diline dursun. Nereden nereye. Asgari ücreti 9 kat arttırmış olduk. Hiçbir zaman da enflasyonun altına düşürmedik. İstihdamı teşvik etmek için bu asgari ücrete 100 lirada işveren teşviki uyguluyoruz. Türkiye zenginleştikçe 81 vilayetin her biri payını alacaktı Kişi başına düşen gelir 3 bin 500 dolardı. Bugün ise kişi başına düşen milli gelir 11 bin dolar oldu. Asgari ücret de büyük bir artışla 1.603 lira. Bizim için siyaset bir amaç değil bir araçtır. Siyaset makam ve mevki kapısı değil millete hizmet etmenin ve ülkeyi layık olduğu seviyelere taşıma kapısıdır. Türkiye son 15 yılda hangi sorumluluğu üstlendiyse hepsinin hakkını fazlasıyla vermiştir.”

[TR724] 31.12.2017

Gerçek İlmin İnsan Hayatındaki Önemi [Mehmet Ali Şengül]

Rabbimizin ilk emri ‘oku‘ ise, demek ki üzerinde durmak ve düşünmek gerekir. İslâm’ın ve insanlığın en büyük düşmanlarından birisi cehâlettir. Cehâletin zıttı da ilimdir. İlim, okumakla elde edilir. İnsan, ilimle cehâletten kurtulur. Demek ki, en önemli vazifelerimizden biri okuyup ilim öğrenerek, âmâl-i sâlihada bulunmaktır.
   
Birinci derecede okunması gereken en önemli kitap, şüphesiz Rabbimizin kelâm sıfatı olan Kur’ân-ı Müciz-ül Beyan’dır. Bilâhare Allah’ın kudret ve irâdesi ile yarattığı Kâinat Kitabı’dır. Bu iki kitabın okunması ve muhtevâsının anlaşılması, bunları en iyi anlayan ve anlatan, örnek olarak yaşayan ve tebliğ eden Efendimiz Hz. Muhammed’i (sav) fevkâlbeşer yönüyle çok iyi tanımaya ve anlamaya, O’nun (sav) rahle-i tedrîsinde yetişen Âl-i beyt’i ve yıldızlar kadar parlak ve nuranî Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizi tanımaya bağlıdır.
   
Onun için dünya ve ahiret mutluluğunun kazanılması, dertlerimizin çözümü, hayallerimizin gerçekleşmesi; insanlığın iftihar Tablosu Efendiler Efendisi Hz.Muhammed (sav)‘in rehberliği yâni sünnet-i seniyye’nin ihyâsı ile mümkündür.
     
Efendimiz’in (sav) en birinci ve en önemli vazifesi, Rabbimizi tanıtmak ve sevdirmek olduğu gibi, bizim de en birinci vazifemiz Allah ve Resûlüllah’ın emânetine sahip çıkıp onları hoşnut etmenin yanında; tıpkı Sahâbe Efendilerimiz (r.anhüm) gibi hakkı tutup kaldırmak ve onu muhtaç gönüllere taşımaktır.
   
Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan‘da Efendimiz‘in (sav) insanlara hakkı duyurma mevzuundaki fevkalâde hassâsiyet ve samîmiyeti şöyle anlatılmaktadır:
Cenâb-ı Hak Kehf sûresi 6. Ayette; “(Habîbim) Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!”
   
Şuarâ sûresi 3.âyette ise; “(Habîbim) Onlar îman etmiyor diye, üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.” Buyurmaktadır.
   
Efendimiz (sav)’den sonra peygamber gelmeyeceğine göre, dünyada insanoğlunun huzur ve rahatını, medenîce yaşama ortamını, dünyaya gelişindeki aslî vazîfe ve sorumluluğunu temin edecek olan; insanları âhiret saâdetine yönlendiren, Mevlâ’yı hoşnut ve râzı edecek yolları gösteren, İslâm’ı ve Efendimiz'e (sav) âit mânâyı temsil eden ve onu hiçbir şeye âlet etmeyen ilmiyle âmil  âlimler ve ehl-i îman olacaktır.
   
Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde, ‘(Gerçek) Âlimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halîfeleridirler. Onlar benim ve diğer peygamberlerin vârisleridirler’ (Suyutî) buyurmuş; başka bir hadislerinde de, ‘Kim ilim tahsil etmek için (evinden ve yurdundan) çıkarsa, geri dönünceye kadar Allah yolundadır.’ (Tirmizi) buyurmuşlardır.

Okumalı ama, neyi nasıl okumalı? Yine Allah Resûlü Hz.Muhammed (sav), ‘Allah’ım! Faydasız ilimden sana sığınırım’ (Tirmizi) buyurarak gerçek, faydalı ilme bizi yönlendirmişlerdir.
   
İnsanlığın, Kur’an-ı Müciz-ül Beyandan, Resulüllah (sav) ve Sahabenin hayatından beslenen hâlis muhlis âlimlerin rehberliğine, bugün her dönemden daha çok ihtiyaç vardır. Çünkü; günümüzde sıfatların yer değiştirdiği, yalancıların rağbet görüp, doğruların itilip kakıldığı, şeytanların melek, meleklerin şeytan gösterildiği bir dönem yaşanmaktadır.
   
Okunan kaynaklar, insanları Rabb-ül âlemin olan Allah’a  yönlendiriyorsa, Resûlûllah’ı (sav) ve ashab-ı Resûlüllah’ı  tanıtıyor, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’ı anlamaya ve ahlâkıyla mütehallik olmaya sevk ediyorsa, insanlığa maddi- mânevi fayda temin etmeye vesile olarak yuvaları, aile efradını, toplum yapısını huzur, güven, barış ve kardeşliğe yönlendiriyorsa, böyle bir ilmin fayda getirdiğinde şüphe yoktur. Yoksa kafaları kirleten, zihinleri meşgul eden bu faydasız ilmin enkaz yığını olacağı unutulmamalıdır.

İnsan gerçekleri öğrenmek için okumalıdır. Lüzumsuz, abes şeylerle zamanı öldürmemelidir. Bu mânâdaki ilmi, Efendimiz (sav), ‘Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz’ (Beyhaki) şeklinde tavsiye etmenin yanında; ‘İlim öğrenmek, kadın erkek her müslümana farzdır’(İbn-i Mace) ve  ‘İki günü müsâvî olan zarardadır’ (Beyhaki) buyurmaktadır.
     
Victor Hugo, ‘İlim kapısı herkese açık olmalı ve insanın olduğu her yerde kitap bulunmalıdır’ veciz ifâdeleriyle okumayı teşvik etmiştir.
   
Allah (cc) insana, Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Kâinat kitâbını okuması için, vücud sarayının en uygun yerine pencere mahiyetinde iki göz vermenin yanında, gerçekleri, hakikatleri duyabilmek için de iki kulak vermiştir. Bununla beraber akıl, irâde ve şuur gibi paha biçilmez değerde latîfeler lütfetmiştir.
   
Rabbimiz, Alâk sûresinin ilk âyetlerinde; “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” “İnsanı yapışkan bir hücre (sperm)den yarattı.” “Oku! Rabbin sonsuz kerem sâhibidir.” “Kalemle yazmayı öğretendir.” “İnsana bilmediklerini öğretendir.” (96/1,2,3,4,5)
 
Rum sûresi 50.âyette de; “İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir. O, her şeye hakkıyla kâdirdir.” Buyurmaktadır.
     
İnsan ilim ve irfandan, gerçek mânâda okumak ve yazmaktan mahrum kaldığı takdirde, kendini bile tanımaktan âciz bir varlık durumuna düşer. Kendini okumayan, tanımayan ve bilemeyen bir insanın, Rabbini de tanıması mümkün değildir.

En’am sûresi 140.âyette; “Bilgisizlik ve düşüncesizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, elbette tam hüsrana uğradılar. Saptılar bunlar, doğru yolu da bulamadılar!” buyrulmaktadır.
     
İnsanın, âyine-i Samet olan, yaratılan varlıkların en mükemmeli ve en şereflisi bulunan kendisini tanıyabilmesi; okumaya, ilim ve irfanla meşgul olmaya bağlıdır. Onun için insan, Rabb-ül âlemin olan Allah’ın ‘Oku!’ emrine kulak verip, ömrünün bir kısmını mutlaka ilme ayırmalıdır. Hiç olmazsa  -olmazsa olmaz- yirmidört saatinin bir saatini, farz olan  ilmi öğrenmeye ayırmalıdır ki, kâinattaki yerini ve Allah indindeki değerini iyi tayin edebilsin.
   
Kalp gözüyle Kur’an’a ve kâinata nazar edip Allah’ın rızasını gözeterek okuyan, onu hayatına uygulayan, ilmiyle âmil insanı, şeytan sürekli meşgul edemez.
   
Bu insan, kendisini sürekli Allah’ın kontrol ettiğine, mânevî istihbârat memurları olan meleklerin her şeyi kaydettiğine inanır.  Bilerek hiçbir zaman yanlış yapmamaya gayret eder.
   
Kur’ân-ı Kerim kenz-i mahfîdir. Yani, gizli bir hazînedir. Îman o hazînenin anahtarıdır. Kalbiyle Allah arasındaki engelleri kaldırarak Kur’ân’a yaklaşan her insan, o hazîneden istifâde eder. Mü’min, Kur’ân-ı azimüşşan’ı hayâtına ruh yaptığı zaman diri ve canlı kalır. Kalbini ona tam veremeyen insanlar, O’ndan gerçek mânâda istifade edemezler ve dünyanın fânî şeyleri içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
 
İnanan insanlar, yaşadığı çağın şuurunda olur, dünyâ ve ukbâ muvâzenesini kurar, şer’î ve tekvînî emirlere riâyet eder, akıl ile kalp, ruh ile mânâ, dünyâ ile âhiret dengesi içinde hareket ederlerse; Allah (cc), ikrâm ve ihsânıyla içinde bulundukları sıkıntıları  fırsatlara çevirmeyi lütfeder. Çile ve ızdırapları yok eder ve merhametiyle muâmelede bulunur.
 
Kâinâtı ve insanın esrârını bizlere anlatan Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ı, okuma ve anlama gayreti içinde değilsek ürpermeli ve korkmalıyız...
   
Günümüzde insanoğlu Kur’ân ve kâinatı, dünyâ ile âhireti birbirinden ayırdı... Allah’a ve Resûlüllah’a karşı saygıda, itâatte kusur edildi... Âhireti terk edip dünyâ hayâtı öne çıkarıldı... İnanmış görünenler bile Kur’an-ı azimüşşan’ı  okudukları halde, O’nun muhtevâsına, emir ve yasaklarına karşı kulaklarını tıkadılar. Resûlüllah’ın rehberliğine ihtiyaç hissetmez durumuna düştüler. Böylece kazanma kuşağında kaybetme ile karşı karşıya kaldılar.
   
Onun içindir ki, ne kâinâtı gerçek mânâda okuyabiliyor, ne de Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ı hakîkî mânâda anlayabiliyor. Böylece her ikisi de yetim kalıyor.  İnsan; aklı, ilmi ve irâdesiyle kâinâta ve aynı zamanda  kâinâtı anlatan Kelâm-ı ezelî ve ebedî olan Kur’ân’ı Mûciz-ül Beyân’ı  anlama ve yaşamaya yönelmelidir. Bu yöneliş, topyekün beşerin huzûru ve kurtuluşu adına önemli bir adım olacaktır.
     
Kur’ân-ı azimüşşân’ı ve kâinât kitabını okumalı, mütalaada bulunmalı, aynı zamanda mârifet arayışında olmalı... Çünkü bunlar rûhun en önemli gıdâlarındandır. Bunlardan yoksun olmak ise, dünyâ ve âhirette telâfisi imkânsız çok ciddî bir mahrumiyete sebeptir.
   
Şanlı cedlerimiz, kütüphâneler dolusu binlerce eserlerini mîras olarak bırakıp gitmişlerdir. Bizlerin sâhip çıkıp istifâde edemediğimiz bu hazinelerden dünyâca mâlum bâzı ilim adamlarının seviyesine göre bu kaynaklardan elde ettikleri ilmî ve teknolojik neticeleri insanlığın hizmetine sundukları bir gerçektir.
 
Bu manzara karşısında, bunca ilmî ve edebî eserleri başta Kur’an ve Sünnet-i Sahiha olmak üzere anlamaya çalışan, bin yıllık mâzisi olan şerefli bir milletin îmanlı, ahlâklı, fazîletli, çalışkan, hasbî, fedâkar, memleket ve milletinin kaybolmuş itibarını dünya kamuoyuna tanıtma gayreti içinde bulunan nesillerinin yolunu kesmek ve engel olmak doğrusu anlaşılır gibi değil!
   
Dünya hayâtı; sâdece görüp bilmek, yiyip içmekten ibâret değildir. O, öğrenmek ve öğretmek, duyarak yaşamak ve hissetmektir. Bilenler, duyarak yaşayanlar dünyada dâima faydalı olmuşlardır. Biliyoruz zannedenler, kulaklarını Hakk’a tıkayıp duymayanlar, gerçeklere karşı dilsiz, kör ve sağır olanlar, dünya lezzetlerine dalıp âhireti unutanlar daima zararlı olmuşlardır.
   
Cenâb-ı Hak Zümer sûresi 9.âyette, “Şimdi iyi düşünün: Böyle olanın durumu mu iyi, yoksa gece saatlerinde, âhiretten endişe edip Rabbinin rahmetini umarak gâh secdede, gâh kıyamda ibadet edenin durumu mu iyi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selim sâhipleri, sağduyulu olanlar düşünüp ibret alır.” Buyurmaktadır.

Hac sûresi 54.âyette, “Ve yine, ilimden nasîbi olanların bu Kur’ân’ın senin Rabbin tarafından gönderilen gerçeğin ta kendisi olduğunu iyice anlayıp da, onu bütün kalpleriyle tasdik edip gönülden tâzim ederek bağlanmaları içindir. Elbette Allah îman edenleri dosdoğru yola, isâbetli tutuma yöneltir.”
Fatır sûresi 28. âyette; “...Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tâzim ederler. Muhakkak ki Allah, azîz ve gafurdur (mutlak gâliptir, çok affedicidir).” Buyrulmaktadır.
     
Toplum yapısına ciddi bir nazarla baktığımızda görülüyor ki; hakîkat-i îmaniye ve Kur’âniye’ye hayatlarını verenler, gülmeyi unutup hüzünle kendilerini Hakk’a adayanlar, iyi niyetlerinden dolayı bazen aldansalar bile, hiç bir zaman aldatmamışlar ve aldatmayı da düşünmemişlerdir. Hattâ, aldatanlara karşı bile adâletten ayrılmamışlar ve ayrılmayacaklardır.

[Mehmet Ali Şengül] 30.12.207 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ey Rabbimiz! [Bârân]

EY RABBİMİZ!

HİÇ OLMADI, SEN’DEN BAŞKA KİMSEMİZ.
TEVHÎDİNDİR, BİZİM ASIL KIBLEMİZ.
HER AN SANA YALVARIRIZ BİZ SESSİZ.
SEN’SİN BİZİM, RAHMAN OLAN RABBİMİZ.

BÂKİDİR VARLIĞIN VE DE MİSİLSİZ.
HER ŞEYİ YAPANSIN, HEM DE KÜLFETSİZ.
KULLARINI, BIRAKMAZSIN NİMETSİZ.
SEN’SİN BİZİM, REZZAK OLAN RABBİMİZ.

EŞYA KIPIRDAMAZ, SEN’DEN İZİNSİZ.
NİGÂHBANSIN AYRINTILARA ŞEKSİZ.
SEN’DEN KORKMAYANLAR, KALIR ÇARESİZ.
SEN’SİN BİZİM, ’ALLÂM OLAN RABBİMİZ.

İMAN EDEMEYEN  KULLAR TALİHSİZ.
RAHMETİNİ BİLMEYENLER ÜMİTSİZ.
SEN’İ İNKÂR EDER, ANCAK BİLİNÇSİZ.
SEN’SİN BİZİM, SETTAR OLAN RABBİMİZ.

BUGÜN YERYÜZÜNDE, DİNİN SAHİPSİZ.
ÜMMET-İ MUHAMMED, KALDI HÂMİSİZ.
MAHZUN NEBİ, MERKADİNDE NEFESSİZ.
SEN’SİN BİZİM, TEVVAB OLAN RABBİMİZ.

ZALİM KULLARIN VAR, HAKTAN NASİPSİZ.
GÖNÜLLERİ PASLI, VİCDANLAR HİSSİZ.
TEZELDEN ONLARI GÖTÜR, KEFENSİZ.
SEN’SİN BİZİM, AZÎZ OLAN RABBİMİZ.

GADDARLARIN, SOYU-SOPU BELİRSİZ.
MAĞDUR KULLARIN VAR, HEPTEN ÇARESİZ.
RAHMETİNDEN, OLMADILAR ÜMİTSİZ.
SEN’SİN BİZİM, RAHİM OLAN RABBİMİZ.

HALİS KULLARINSA, EDEMEZ SEN’SİZ.
BIRAKMA ONLARI, VATANSIZ, YERSİZ.
BU İMAN DAVASI, OLMAZ Kİ DERTSİZ.
SEN’SİN BİZİM, FETTAH OLAN RABBİMİZ.

HİZMET HAREKETİ, BERRAK, HİLESİZ.
ANLAYAMAZ, DIŞARDAKİ ÇİLESİZ.
ZANNEDİYOR, HİZMET OLMAZ DESTEKSİZ.
SEN’SİN BİZİM, MU’İN OLAN RABBİMİZ.

HER ŞEYİMİZ SANA  AYÂN, ŞÜPHESİZ.
İÇİMİZ DE DIŞIMIZ DA, LEKESİZ.
İFTİRAYA MARUZ KALDIK, HEPİMİZ.
SEN’SİN BİZİM, SABÛR OLAN RABBİMİZ.

‘GÜN DOĞMADAN NELER DOĞAR’ DERİZ BİZ.
MAZLUMLARIN HAKLARINI YERSENİZ.
MAHŞERDE DE  HESABA GELİRSİNİZ.
SEN’SİN BİZİM, ÂDİL OLAN RABBİMİZ.

[BÂRÂN] 30.12.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Asgari ücreti 1603 TL olarak belirleyenler 39 bin lira maaş alıyor! [TR724]

AKP hükümeti asgari ücreti 1603 lira olarak açıkladı. Açıklamaya sendikalar ve muhalefetten ilk tepkiler gelirken, sosyal medyanın bir numaralı gündemi oldu. Asgari ücretleri belirleyenlerin maaşlarının 10 bin ile 30 bin lira arasında maaş aldıklarını hatırlatan vatandaşlar, asgari ücretliye verilen yeni farklarla MAN Adası’nda (Erdoğan ve ailesinin off-shore hesaplarında yüksek miktarda para aktararak vergi kaçırdığı ada) yatırım yapmaları tavsiyelerinde bulundu. Asgari ücreti Çalışma Bakanı Jülide Sarıeroğlu açıkladı. Belirlenen bu fiyat açlık sınırının altında kaldı.

Çalışma Bakanı Jülide Sarıeroğu “Asgari ücreti belirleme çalışmaları 1 ay boyunca sürdü. Uzun süren müzakere süreci ardından nihayete erdirdik. Komisyonun çoğunluğuyla karar verdik. Bu yüzden müzakereler uzun sürdü. Brüt olarak 2029 lira, net 1603 lira olacak. Artış yüzde 14,2 olacak. 2016’dan itibaren başlattığımız asgari ücret desteği 2018’de de sürecek” dedi.

Açıklama öncesinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Çalışma Bakanı Jülide Sarıeroğlu ile görüştü.

AÇLIK SINIRININ ALTINDA KALDI

Türk-İş’in her ay yaptığı geçim şartları araştırmasına göre, aralık ayı itibariyle 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1608, yoksulluk sınırı 5 bin 238 TL. Bir kişinin aylık geçim maliyeti ise 1989 TL.

Asgari ücret tutarları şöyle oluştu:

Bekar-Çocuksuz: 1603,12 lira
Evli-Eşi çalışmayan: 1633,57 lira
Evli-Eşi çalışmayan +1 çocuklu: 1656, 40 lira
Evli-Eşi çalışmayan +2 çocuklu: 1679,23 lira
Evli-Eşi çalışmayan +3 çocuklu: 1709,67 lira

Belirlenen asgari ücret miktarına yurttaş tepkili: Karar verenlerin maaşı 10 bin ile 30 bin arasında

TİSK: MUHALEFET ŞERHİ KOYUYORUZ

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Yönetim Kurulu Başkanı Yağız Eyüboğlu, “Biz bu belirlenen asgari ücrete muhalefet şerhi koyuyoruz” dedi.

Türk-İş: Asgari ücret kabul edilebilir değil ama hayırlı olsun demekten başka bir şey yapamayız

Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısı sonrası Türk-İş Genel Merkezi’nde basın açıklamasında bulunan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, bin 603 liralık rakama muhalefet ettiklerini belirttikten sonra “Asgari ücret kabul edilebilir değil ama hayırlı olsun demekten başka bir şey yapamayız” dedi

DİSK: 2 BİN 300 TL OLSUN

DİSK’in asgari ücret talebi ise net 2 bin 300 lira olarak açıklanmıştı.

TÜRK-İŞ 1893 TL olsun

Türk-İş, asgari ücretin 2018 yılında net 1893 lira olmasını talep etmişti.

CHP’den 2 bin TL teklifi

CHP, asgari ücretin net 2 bin lira olması için kanun teklifi vermişti. Kanun teklifinin gerekçesinde, Türk-İş tarafından hazırlanan açlık ve yoksulluk araştırmasına atıfta bulunuldu. Asgari ücretin tespitinde, işçilerin 2017 enflasyon oranı kayıplarının karşılanması ve büyüme rakamlarından paylarına düşeni almaları istendi.

[TR724] 30.12.2017

Cezaevlerinde ‘Küçük Prens’ de yasak [TR724]

Diyarbakır D Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde kalan M.K. isimli tutukluya gönderilen, “Robinson Crosue”, “Küçük Prens”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler”, “Peter Pan”, “Tom Sawyer” adlı kitaplar “kurumun güvenliğini tehlikeye düşürebileceği” gerekçesiyle verilmedi.

Kitapların verilmeme gerekçesi ise, Cezaevi Müdürlüğü tarafından şu sözlerle ifade edildi: “Ekli listede bulunan yayınların yapılan incelemeler sonucu ders kitabı olmadığı, şifreli ve kontrolsüz haberleşmeye yol açıp kurum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği, ayrıca OHAL süresince terörle mücadele kapsamında kurumumuza gelen yazılarda belirtildiği üzere terör suçunda bulunan tutuklu ve hükümlülere dışarıdan gelen yayınlar aracılığıyla şifreli ve kontrolsüz haberleşme sağlayabileceği anlaşıldığından hükümlü ve tutuklulara verilmemesine… oy birliğiyle karar verildi.”

15 Temmuz kurgu darbe girişiminden sonra haksız şekilde tutuklanan çoğu İstanbul Silivri, Bakırköy, Ankara Sincan’nda bulunan gazeteci-yazar ve akademisyenlere yönelik mektup, kitap yasağı getirilmişti. Benzer uygulamalar farklı cezaevlerine de sıçramıştı.

KÜÇÜK PRENS

Dünyanın en çok satan ve okunan kitapları arasında yer alan Küçük Prens, Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan ve 1943’te yayımlanan masal kitabı. Eserde bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü’ne düşen pilotun Küçük Prens’le karşılaşması ile başlayan kitap yirmi yedi bölümden oluşur. Özellikle Küçük Prens’in yurdundan ayrılıp altı ayrı gezegene yaptığı gezileri anlatan bölümlerde bazı tipik yetişkin yaşam biçimlerinin eleştirisi yapılır. Kralın gezegeni otorite tutkusunu, sanatçının gezegeni, kendini beğenmişliği ve sanatçının toplumla yitirmiş olduğu iletişimsizliği, sarhoşun gezegeni, umutsuzluk ve buna dayanan unutma isteğini, işadamının yaşadığı gezegen, amaçsız sahip olma tutkusunu, fenercinin gezegeni anlamsız ve sorgulamaksızın yerine getirilen görev duygusunu, coğrafyacının yaşadığı gezegen ise bilimi kimin için yaptığını unutan bilim adamını ve bilim anlayışını sembolize eder. (Wikipedia)

[TR724] 30.12.2017

12 Eylül’de tek tipe direnen Esentürk: Tek tip bir darbe klasiğidir [TR724]

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası verdiği talimatla Guantanamo cezaevinden referans alınarak son KHK ile yapılan tek tip düzenlemesine tepkiler sürüyor.  12 Eylül darbesi mağdurlarından ve tek tipe o dönem karşı direnmiş isimlerden biri olan Hüseyin Esentürk, tek tip elbisenin bir darbe klasiği olduğunu söyledi.

Hitler döneminden beri dünyanın çeşitli yerlerinde “bir utanç uygulaması” olarak varlığını sürdüren tek tip elbise dayatması yeniden Türkiye’nin gündemine girdi. Geçen yıl 15 Temmuz’da Erdoğan tarafından işareti verilen tek tip elbise uygulaması için ABD’nin hukuksuzluğuyla ünlü ada cezaevi olan Guantanamo örnek gösterildi. Oysa Türkiye de bu uygulamaya yabancı değildi. En son 12 Eylül dönemi uygulaması olarak hayata geçirilen tek tip elbise uygulaması bugünkü düzenlemeyle ilginç benzerlikler taşıyor. O dönemde solcu-sağcı, ülkücü-devrimci herkese bu kıyafetler giydirilmeye çalışılmıştı.

12 Eylül tek tip uygulaması tıpkı bugünkü gibi 1983 Aralık ayında yayınlanan bir kararnameyle hayata geçirildi. O dönemki kararname Ocak 2018 tarihinde yürürlüğe konuldu. 2017 Aralık ayında çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) getirilen tek tip elbise uygulaması için bir aylık geçiş süreci belirlendi. Yani bu uygulama 2018 Ocak ayında hayata geçirilecek.

‘BU UYGULAMAYA DİRENİŞLE KARŞILIK VERDİK’

Bütün bu dönemlerin tanıklığını yapan, 12 Eylül döneminde gördüğü işkenceler sonucu halen “vücudunun bir bölümündeki felç ve değişik yerlerindeki izleri” taşıyan Hüseyin Esentürk, bugün yapılan tek tip elbise düzenlemesinin bir “12 Eylül klasiği” olduğunu düşünüyor. Mezopotomya Ajansa konuşan Esentürk, bunun daha önce dünyada başka yerlerde uygulandığını hatırlattı.  Esentürk, 12 Eylül dönemindeki uygulamayı şöyle anlattı: “Ülkemizde 12 Eylül’de 1983 yılı Aralık kararnamesi ile 1984 yılının başında askeri cezaevlerinde tek tip elbise hayata geçirildi. 1984 yılının başından itibaren de başta Diyarbakır, Metris ve Mamak olmak üzere bütün cezaevlerinde tek tip elbiseye karşı direniş hayata geçirildi. Devrimci tutsaklar açlık grevleri ile buna cevap verdiler. Metris ve Diyarbakır’daki açlık grevleri ölüm oruçlarına çevrildi. Metris’te 4 arkadaşım Diyarbakır’da 2 arkadaşımız hayatını kaybetti. Bu mücadele 1986 yılına kadar sürdü. Arkadaşlarımızın sivil kıyafetleri geri verildi ancak 1987 yılında yine bir kararname ile yine aynı uygulama sürdürülmeye çalışıldı.”

‘TEK TİPİ KABUL EDENLERE YÖNELİK İŞKENCE DAHA DA ARTTI’

Şentürk’ün değerlendirmeleri şöyle:

“Tek tip tektipleştirmektir, herhangi bir yargı kararı olmadın insanı suçlu ilan etmektir. Tek tip insanın kişiliğini yok etmektir ve insan haklarına aykırıdır. Tek tipe karşı çıktığımız ilk dönemlerde direnişi kırmak için yoğun bir direniş süreci başladı. Ardından açlık grevleri ölüm oruçları devam etti. Kabul eden bölgelerde bazı cezaevlerindeki uygulama daha da sertleşti. Tek tipi kabul etmeleri onlar için kurtuluş olmadı. Kendi kafalarındaki uygulamayı tek tipi kabul edenlere yönelik daha sert dayattılar. Tam tersi tek tipi kabul ederseniz arkasında başka işkence uygulamaları geliyor. Tersine tek tipleştirme, kişiliği silikleştirme uygulamaları yoğunlaşıyor.”

‘SADECE CEZAEVLERİ DEĞİL BU ELBİSE BÜTÜN TOPLUMA GİYDİRİLİYOR!’

“İçeride ve dışarıda bu uygulamaya birlikte karşı durmak bu dayatmalara karşı tek tipi yırtıp atmak gerekir. Bu uygulama sadece cezaevlerini tek tipleştirmek değil toplumu da tek tipleştirmeye yöneliktir. Cezasızlık uygulaması da bundan bağımsız değildir. Sokağı da teslim alma ve tektipleştirme anlamına geliyor. 2018 ve 2019 seçimleri öncesine gelmesi bizce çok manidardır. Biz seçimle geldik silahla kalacağız anlamına geliyor. Toplumu da bu baskı uygulamalarına hazırlamaya çalışıyorlar.”

[TR724] 30.12.2017

Bir garip itirafçı [Ahmet Dönmez]

2017 biterken biri bir hamle yaptı!

“15 Temmuz kahramanı” Yüzbaşı Burak Akın’ın polise giderek itirafçı olması, yılın en büyük sürprizlerinden biri olmaya aday. O akşam darbecilere direnirken vurulan ve sonrasında madalya alan Akın’ın bu kararı nereden baksanız tuhaf. Ve sorgulanmaya değer. Şener Şen’in “Namusluymuş namussuz” filmini tersten mi yaşıyoruz yoksa yepyeni bir kumpasla mı karşı karşıyayız?

Anadolu Ajansı (AA) daha önce Genelkurmay’daki görüntüler ortaya çıktığında, “Kahraman Yüzbaşı Burak Akın’ın vurulma anı… FETÖ’nün darbe girişimini engellemeye çalışırken FETÖ’cü darbeciler tarafından bacaklarından vurulan Yüzbaşı Burak Akın’ın vurulma anı güvenlik kameralarına yansıdı” şeklinde haber yapmıştı. Yandaşlar için gelinen nokta, “FETÖ’nün darbe girişimini engellemeye çalışırken FETÖ’cü darbeciler tarafından vurulan FETÖ’cü”den ibaret.

Kahramanlıktan hainliğe geçiş yapmaya karar veren Akın’ın teslim olması, dün Yeni Şafak’ta ‘özel haber’ logosuyla manşetten verildi. “FETÖ’cüyüm dedi teslim oldu” başlığıyla verilen haberde, “Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Güler’in koruma müdürü Yüzbaşı Burak Akın, ‘Ben FETÖ üyesiyim’ diyerek teslim oldu. Bu şok itiraf polisleri de şaşkına çevirdi. Yüzbaşı Akın, 15 Temmuz gecesi darbeci askerlere direndiği gerekçesiyle kahraman ilan edilmiş ve madalya ile ödüllendirilmişti.” denildi. Devamında, “Akın, örgütün kendisine baskı yaptığını anlatarak, ‘Yeter artık, dayanamıyorum’ dedi. Koruma müdürünün hangi baskılara maruz kaldığı ve ne tür taleplerle karşı karşıya kaldığı araştırılıyor.” ifadeleri kullanıldı.

AA da dün, “27 Aralık’ta Ankara Emniyet Müdürlüğüne giderek FETÖ üyesi olduğunu itiraf eden Akın’ın sorgusu sürüyor. Akın’ın, ifadesinde, kendisinden sorumlu olan örgüt imamlarının isimlerini verdiği öğrenildi. İlk incelemelerde ise Akın’ın örgütün şifreli haberleşme programı ByLock kullanıcısı olmadığının belirlendiği tespit edildi.” haberini servis etti.

Arkadan ne geleceğini, Burak Yüzbaşı’nın neler anlatacağını henüz bilmiyoruz. O yüzden belki yorum yapmak için erken. Ama yine de bu flaş gelişmeyi eldeki mevcut verilerle soğukkanlı bir şekilde analiz etmeye çalışalım.

1- Normal şartlarda bu gelişmenin, bütün resmi 15 Temmuz tezlerini çökertmesi gerekir. Neden? Çünkü Erdoğan rejiminin daha ilk dakikadan ilan ettiği görüşe göre darbe girişiminin arkasında Gülen Cemaati vardı. Eğer öyleyse:

a) O sırada Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın koruma müdürü olan Burak Akın, bir cuntada yer alması gereken en kritik adamlardan biri değil mi? Hele hele bu darbe girişimi emir-komuta zinciri içerisinde olmayacaksa ve başarısı tamamıyla komuta kademesinin derdest edilip ikna edilmesine bağlıysa Akın’ın mutlaka plana dahil edilmesi gerekmez mi?

Eğer 15 Temmuz’un arkasında Cemaat varsa, neden böylesine kıymetli bir subayı darbe girişiminin dışında tuttu? Demek ki bu, Cemaatin bir organizasyonu değil miydi? Bu durumda darbe girişiminde rol alan ve kendini ‘Cemaat mensubu’ olarak niteleyen askerler neye ve kime göre bu organizasyona dahil oldu? ’Tuzak’ ve ‘kumpas’ görüşleri ağırlık kazanmış oluyor.

Şu ana kadar ortaya çıkan çok sayıda benzer hadise nedeniyle zaten bu resmi tez büyük oranda çökmüştü. 19 Temmuz 2017 tarihinde yazdığım “Cemaat, Cemaat’e darbe yapmış” başlıklı yazımda da bu hadiseleri irdelemiştim. O yazıdan sonra yeni başka gelişmeler de oldu. Bunları genel olarak özetleyecek olursak,

15 Temmuz gecesi Muğla’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı koruyan ve darbeci askerlerle çatışan polislerin daha sonra FETÖ’den tutuklandığı ortaya çıktı.

Erdoğan’ı otelden Dalaman Havalimanı’na götüren helikopterin teknisyeni Tayyib Sina Doğan, FETÖ’den tutuklandı. ByLock kullandığı iddia edilen Doğan, 20 gün sonra serbest bırakıldı.

Erdoğan’ı o gece Dalaman’dan İstanbul’a getiren uçağın pilotu Barış Yurtseven, yine FETÖ iddiasıyla görevden uzaklaştırıldı.

Yani zincirleme olarak Marmaris’teki otelden İstanbul’a kadar Erdoğan’ın yanında, yöresinde hep Cemaatten olduğu iddia edilen önemli insanlar vardı ama hepsi de Cumhurbaşkanı’nı kurtarabilmek için seferber olmuştu.

Bunlarla sınırlı değil. Mesela darbenin merkez üssü Akıncı’yı bombalayan 5 pilotun 5’i de FETÖ’den tutuklanmıştı.

Şimdi bunlara bir de Yüzbaşı Burak Akın ekleniyor.

b) Yüzbaşı Akın’ın Bylock taraması yapıldığı ve bu uygulamayı kullanmadığının tespit edildiği belirtiliyor. Oysa Bylock’un Cemaatin haberleşme programı olduğu ve darbe gecesi de bu uygulama üzerinden haberleşildiği öne sürülüyor. Bu iddia yüzenden on binlerce insan tutuklu. Yüzde 99’u da öğretmen, esnaf, ev hanımı gibi siviller.

Eğer haberler doğru ise ve iddia ettiği gibi Akın Cemaat üyesi ise kendisine neden Bylock yüklenmedi? Yoksa Bylock Cemaat için o kadar da önemli bir haberleşme aracı değil miydi?

2- Peki resmi tezleri kökünden sarsabilme potansiyeli olan bu gelişme, neden Yeni Şafak’a servis edildi? Yeni Şafak bu haberi neden manşet yaptı? Akın’ın sorgusu halen sürüyorsa ve ne söyleyeceği halen belli değilse, bir yandaş gazete neden kendi ayağına sıkacak bir gelişmeye bu kadar coşkuyla sarılır?

***

Bir ve ikinci. maddeler, madalyonun iki farklı yüzünü temsil ediyor…

Peki Burak Akın, 15 Temmuz sonrası savcılığa verdiği ifadede neler söylemişti? 13 Aralık 2016 tarihli tanık ifadesine bakalım: “Ben Özel Kuvvetler Komutanlığı 11. Özel Kuvvet Taburunda tim komutanı olarak yüzbaşı rütbesinde görev yapmaktayken 2015 yılı Ağustos ayında yapılan görevlendirme ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak’ın koruma tim komutanı olarak görevlendirildim.

(…) Hatırladığım kadarıyla saat 21:40 sıralarında Genelkurmay Başkanlığı Güney nizamiyesine girmek üzere İnönü Bulvarı (Kızılay istikametinde) Hava Kuvvetleri Komutanlığı hizasına geldiğimizde keşif unsuru personeli olarak görevlendirilen Uzman Çavuş Vedat Topkaya, tarafıma telsizden çağrı yaparak ‘Komutanım burada garip bir durum var, nizamiyede birilerini yere yatırmışlar, buraya gelmeyin’ diye ikaz etmesi üzerine ben, araç telsizinden emniyetli olduğunu düşündüğüm ve koruma esaslarına göre en yakın askeri birlik olan Kara Harp Okuluna gitmek için o an gideceğimiz konumu kast ederek ‘Sağa dön, istikamet Kara Harp okulu’ şeklinde telsizden koruma ekibine talimat verdim. Bunun üzerine Dikmen Caddesinden Kara Harp Okulu Caddesine döndüğümüzde makam aracı sağa doğru yanaşarak durdu. Ben bulunduğum koruma aracından inerek direk makam aracının ön tarafında bulunan emir subayının kapısını açtım ve Vedat Topkaya Uzman ile aramızda geçen ve tüm koruma ekibinin de şahit olduğu konuşmayı ve bu yüzden konvoyu buraya getirdiğimi arz ettim. Emir subayı Yunus Can Binbaşı da Sayın Kara Kuvvetleri Komutanımıza aracın içerisinde durumu arz etti. Müteakibinde Milli Savunma Bakanlığı nizamiyesinden girme emri, emir subayı tarafından tarafımıza verildi.”

Burada önemli bir detay var. Koruma Müdürü olarak Kara Kuvvetleri Komutanı’nın makam aracını arkadan takip eden Yüzbaşı Akın, Çolak’ı Genelkurmay Karargahı yerine Kara Harp Okulu’na götürmeye karar veriyor. Fakat yolda aracı durduran Salih Zeki Çolak, konvoyu tekrar Genelkurmay’a çeviriyor.

Salih Zeki Çolak, karargaha girer girmez derdest ediliyor. Buradaki çatışma esnasında korumalarından Başçavuş Bülent Aydın şehit oluyor. Burak Akın da yaralanıyor. Acaba Çolak, Kara Harp Okulu’na gitse derdest etmekten kurtulabilir miydi? Çok yüksek ihtimalle evet. Çünkü komutanların alıp götürmekle görevli özel kuvvetler ekibi, sadece karargah binası içerisinde bulunuyordu.

Yani şu durumda, Cemaatçi olduğu belirtilen Akın, “Cemaatin yaptığı darbede”, Salih Zeki Çolak’ı karargah yerine Kara Harp Okulu’na götürmek istiyor. Darbeye iştirak etmediği belirtilen kahramanlardan Çolak ise onu dinlemeyip karargaha geçiyor.

***

Akın’la ilgili bir diğer önemli detay da o gece ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı ile aralarında geçen diyalog. Aksakallı, aynı zamanda bir özel kuvvetler subayı olan Akın’ı arayıp geçmiş olsun dileğinde bulunuyor. Bunu ifadesinde anlatmıştı. Yüzbaşı Akın da savcılık ifadesinde bu anları şöyle aktarıyor: “Revirde yanıma yine koruma timimde görevli Teoman Yıldırır geldi. Kendisine ‘Ne oluyor?’ diye sorduğumda ‘Ben de bilmiyorum’ şeklinde cevap aldım. Bir süre sonra telefonu ile konuşurken telefonu bana uzatarak ‘Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı sizinle görüşmek istiyor’ diye söyledi. Bana telefonda ‘Oğlum orada ne oluyor?’ diye sorduğunda ben de ‘Özel Kuvvetlerden bir ekibin burada olduğunu, Sayın Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın derdest edildiğini, buna engel olmaya çalışırken Yarbay Halit Kazancı tarafından vurulduğumu’ kendisine ilettim. Kendisi de bana ‘Bu işin bir ihanet şebekesi tarafından yapıldığını’ belirterek ve ‘Sana güveniyoruz’ şeklinde sözler söyleyerek telefon görüşmesini sonlandırdık.”

Zekai Aksakallı o gece adeta ‘Cemaatçi’ avına çıkmış ve önüne gelene ‘Öldürün’ talimatı veren bir komutan. 15 Temmuz’dan aylar önce de Özel Kuvvetler’de Hizmet Hareketi’nden olduğunu düşündüğü bütün isimleri Karargah’a bildirdiğini ve tasfiye edilmelerini istediğini belirtmişti.

Şu durumda Zekai Aksakallı, Özel Kuvvetler’den Yüzbaşı Akın’ı gözden kaçırmış mı oluyor? Hatta ona ‘Sana güveniyoruz’ bile diyor.

Sanıyorum şu an sizin de aklınıza gelen o soru, herkesin sormasının istendiği o soru oluyor: O halde şu anda TSK’da kim bilir başka kaç tane kripto Cemaatçi subay var? ‘Kahraman’ bildiklerimizin içerisinde acaba başka kimler aslında Cemaat üyesi?

Bir kere bu olay nasıl bir konjonktüre denk geldi, ona bakalım. Yani ‘zamanlama manidar’ mı?

1- Avrasyacılarla Erdoğan arasında suların kaynamaya başladığı bir dönem. Şırnak’ta devletçi bir aileden gelen Hüseyin Demircan, bütün korumaları atlatarak Erdoğan’a sarılınca “Bu bir mesajdı” yorumları yapıldı. 2 gün sonra Erdoğan, sokaklarda terör estirecek sivilleri koruma altına alan KHK’yı çıkardı. Perinçek, alışılanın dışında buna sert tepki gösterdi.

2- Rusya, Erdoğan’dan yeni bir ‘Aldatıldım’ açıklaması gelmesine yol açacak hamleler içerisinde. Özellikle Suriye’de… Esad’a “Terörist” diyen AKP lideri Erdoğan ise hayli öfkeli.

3- Yeni bir darbe girişimi veya Erdoğan’a yönelik suikast girişimi olacağı iddialarının ayyuka çıktığı bir dönem. Ve böyle bir süreçte karşımıza, Zekai Aksakallı’nın bile güvenini kazanacak kadar kendini gizlemeyi başarmış, kripto bir “FETÖ’cü” çıkıyor. Kendisine “aşırı baskı” yapıldığını söylüyor. Ve bu kadar baskı gelmese kendini hiç deşifre etmeyecek olan bir subay profili bu. Yani aslında baskılar karşısında daha dayanıklı olan, ‘talepleri’ yerine getirme konusunda istekli, başka çok sayıda kripto Cemaatçi olabilir TSK’da… Bu algı oluşturuluyor. Geriye, ‘abilerin’ yaptığı bu baskının ‘Cumhurbaşkanı’na suikast emri’ olduğunun açıklanması kalıyor.

4- Şu anda iç kamuoyunda en büyük tartışma konusu ByLock. 11 bin tahliyenin önünü açan başsavcılık kararı uygulanmaya başladı. Tam bu esnada ByLock kullanmadığı halde ‘Cemaatçi’ olduğu ortaya çıkan bir 15 Temmuz kahramanı, polise teslim olmuş oldu.

***

Gündemle ilgili bu vurguları yapmanın riski de var tabi ki. Hiç arzu etmediğim halde bir şaibe oluşturmuş oluyorum. Peşin peşin Burak Akın’la ilgili bir yargı oluşturmak istemem. Ancak yine de gerçekten ne olduğunu anlamaya çalışan bir gazeteci olarak bazı sorular sormak durumundayım:

1- Burak Akın gerçekten de yandaş medyanın yazdığı gibi kendisi mi gidip teslim oldu?

2- Gerçekten de Cemaat mensubu olduğunu söyledi mi?

3- Eğer öyleyse neden 17 ay bekledi?

4- Tehlike geçmişken ve kendini kahraman olarak kabul ettirmişken neden ‘hain’ olmayı göze aldı?

5-  İfadesinde bazı ‘mahrem imamların’ kendisine baskı yaptığını söylemişse;

a) Birçok mahrem imam ya yakalandı ya yurtdışına çıktı. Böyle bir subayı canından bezdirecek kadar baskı yapabilen mahrem imam mı kaldı Türkiye’de?

b) Kaldıysa bile bu neyin baskısı? Bütün gücünü kaybetmiş, kadrolarının tamamını yitirmiş bir yapı için Burak Akın gibi bir subay altın değerinde iken neden onu bu denli zorlayarak kaybetmeyi göze alıyor.

c) 15 Temmuz’da çok daha hayati bir rol oynayabilecek adamına darbeye katılması için baskı yapmayan Cemaat, şimdi neyin baskısını kuruyor?

d) Abileri o zaman da darbeye katılması için baskı uyguladı da Akın mı direndi ve reddetti? O halde, şu ana göre kıyaslanamayacak kadar güçlü olan Cemaat o zaman söz geçiremediği yüzbaşıya şimdi bu bitik haliyle nasıl söz geçiriyor?

e) Bütün mahrem adamlarına ByLock yüklettiği iddia edilen Cemaat, Akın’a neden uygulamayı yükletmedi?

***

Yazıya girerken “2017 biterken biri bir hamle yaptı!” dedim.

Evet, bana göre biri bir hamle yaptı.

Ama kim?..

15 Temmuz’da ne olduğunun ortaya çıkarılması için samimi bir şekilde çaba göstermek gerekiyor. Çıkacak netice kime yarayacak veya kimin aleyhine olacaksa olsun… Sadece ve sadece gerçeğin peşinde olmak gerekir.

Cumhurbaşkanı’na suikast davasına bakan Muğla 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Emirşah Baştoğ, bir duruşmada, “Su o kadar bulanık ki…” demişti.

Evet, su çok bulanık.

Yolumuzu kaybetmemek için objektif bir şekilde soru sormamız lazım.

Burak Akın’ın ifadeleri üzerinden yeni sorgulamalar yapacağım.

[Ahmet Dönmez] 30.12.2017 [TR724]

ByLock ‘özrünün’ söylediği: Yargıya MİT vesayeti [Sefer Can]

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 bin 480 kişinin telefonlarına iradesi dışında ByLock yüklendiğini belirterek hukuki durumlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini açıkladı. Çeşitli illerde yargılanan yaklaşık bin kişinin tahliyesini talep edeceklerini de belirtti. AKP gazeteleri ertesi gün bunu ‘büyük müjde ve MİT’in başarısı’ olarak sundu ve sayının bin 250 olduğunu yazdı. Kalan on bin 230 kişinin hukuki durumunun ne olduğu ve neye evrileceği konusu muğlak kaldı. Yani, Adliye’nin, vatandaşın arabasını çalıp sonra ona ucuz fiyata satan mafyalardan farkı kalmadı.

Tablo şu: Milli İstihbarat Teşkilatı’nın gönderdiği listedekiler tutuklanıyor, MİT’in gönderdiği listedekiler tahliye ediliyor. Bunun için mahkemeye, yargıca ihtiyaç yok. Adliye yazı işleri bu rutin işlemi yapsın. Son tahliyelerdeki bazı isimler bu yalın gerçeği bir kez daha toplumun yüzüne çarptı. Telefonunda programın yüklü olmadığına dair bilirkişi raporu sunanların bile MİT’ten liste gelmeden tahliye edilmemesi tam bir skandal. Cumhuriyet Gazetesi’nin muhasebecisi Emre İper en bilinen örnek. Savcı, sırf dosyası kabarık görünsün diye WhatsApp yazışmalarını dosyaya doldurmuştu. Aynı şekilde Saadet Partisi İl Başkan Yardımcısı Mustafa Yaman 17 Kasım’daki duruşmada teknik rapor getirmesine rağmen salıverilmemişti. Şimdi serbest kaldı. MİT’in mahkemeler üzerindeki vesayetini tescilleyen gelişmeyi müjde olarak sunmak AKP’nin medya illüzyonistlerinin başarısı.

HÜKÜM GİYMİŞLER DE TAHLİYE OLDU

‘Pardon’ denilerek tahliye edilenler arasında hüküm giymiş olanların bulunması olayın vahametini büyütüyor. Sulh Ceza yargıçlarının özel seçilmiş tutuklama makinesi olduğu malum, ancak yargılamayı yapan ve ağır ceza tabelası taşıyan mahkemeler de dökülüyor. Hiç bir usul kuralının uygulanmadığı, delil incelemesi yapılmadığı anlaşılıyor. Biz ‘usul hukuku’ dedikçe birileri zıplıyor ama okullarda ilk öğretilen cümlelerden biri “Usul esasa mukaddemdir (önce gelir)” kaidesidir. İlk derece yargıcı, savcının önüne döktüğü delilerde önce usul incelemesi yapar. Temyiz de aynı şekilde alt mahkemenin usule uygun yargılama yapıp yapmadığına öncelikle bakar.

Usul hukuku uygulanmasını savunmayanlar mağduriyetin büyümesine yol açtı. Usul hem delillerin kanuna uygun toplanması hem de yargılamaya konu delile ulaşılabilir olmasıdır. Sadece savunma değil tutuklama ya da tahliye veren yargıç bile önüne konan liste dışında delil göremiyor, kendisi inceleme yaptırmadığı gibi sanığın getirdiği bilirkişi raporlarını da dikkate almıyor.

DELİLLER KONUSUNDA HUKUKİ YORUM HATALI

Temel hukuk metinleri delilleri, yasal olan, yasal olmayan ve tesadüfi deliller diye üçe ayırıyor. Anayasa’nın 38. maddesi-(altıncı fıkra): Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” diyor. Bu açık hüküm kanunlarda ayrıntılandırılmıştır. 5271 sayılı CMK’nin 217. maddesi, “(birinci fıkra) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir.

(ikinci fıkra) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.” Yine CMK’nin temyiz incelemesine ilişkin 289. Maddesinde “hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması” kesin bir hukuka aykırılık hali başlığı altında gösterilmiştir. Tesadüfi delilin mahkemede kullanılması için bile hukuka uygun başka bir işlem sırasında elde edilmiş olması gerekiyor. Yargıtay, başka bir gerekçeyle usulüne uygun olarak mahkemeden alınmış dinleme kararı uygulanırken diğer bir suça dair delil elde edilmesini kabul etmektedir. Tesadüfi delilin işe yaraması ancak ana işlemin hukuka uygunluğu ile mümkün.

ByLock’la ilgili anlatılan bütün hikayeler hukuk fakültelerinde ‘yasak delil’ örneği olarak kullanılacak cinsten. Serverler, ister ‘hacklendi, çalındı, parayla satın alındı’ denilsin aynı kapıya çıkıyor. Usul kaidelerinin en önemli sebebi delil güvenliğidir. Ekleme, çıkarma ve tahrifi önlemek öncelikli amaçtır. Örnek olayda keyfilik artık paçalardan akıyor. 215 bin olarak açıklanan şüpheli sayısının son düzeltmeyle 92 bine düşmesi delil güvenliğinin sıfır olduğunu ispatlıyor.

MİT’in ‘hık’ deyicisi hukukçular, tahliye olamayanları “sabredin İP çakışmaları ve cgnat kayıtlarına sıra geldi” diye teselli ediyor. Öyleyse hala şüphe var demektir ve şüpheden sanık yararlanır. İnsanların bu kayıtları ve serverleri bozma ve ortadan kaldırma imkanları olmadığına göre delil karartma şüphesi de dayanaktan yoksun demektir. Öyleyse bütün sanık ve şüphelileri tahliye edin bir kişi bile fazladan bir gün hapis yatmasın.

MİT’İN SÜREKLİ DÜZELTME YAPMASI, SUÇ İTİRAFI

İnternetten indirilebilen bir uygulamanın örgüt delili olamayacağı tartışmasına girmiyorum bile. Anayasa 38. Madde “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz” diyor. Tutuklayıp suç uyduramadıkları masumlar için “ByLock listesinde var mı? Bir de onu sorduralım” diye tutukluluğun devamı kararları artık rutine bindi. Delilden suça ve suçluya ulaşma cümleleri artık abes kaçıyor.

İstihbarat birimlerinin mahkemelere ‘bunlar istihbari delil, adli delil olarak kullanılamaz’ yazısı gönderdiği belirtiliyor. Doğruysa yol açtıkları hukuksuzluğun farkında oldukları ve kendilerini kurtarmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Kanun Hükmünde Kararnamelerle getirilen dokunulmazlık aslında onların aleyhine. Soruşturma ve kovuşturmaya engel durumlar zaman aşımı sürecini durdurduğu için 12 Eylülcü Cunta yargılanabildi. Aynı şey bugün için de geçerlidir. KHK ile sivil-resmî kişilere dokunulmazlık vermek sadece sorumluluğun ertelenmesi anlamı taşır. ‘Keşke OHAL’de yargılansaydık’ diyecekler.

MİT’in, bu konuda defalarca ve her seferinde sıfır hata vaadiyle düzeltme yapması aslında bir suç itirafı. Önce renkli listeler çıktı, ardından üç kez kullanma şartı getirildiği söylendi. Sekiz ay önce sıfır hatalı hassas sorgu ekranı müjdesi verildi. Şimdi namaz vakti ve kıble programı ayıklaması geldi. Suçun niteliğinin değişmesini biliyorduk. Şimdi niteliği değişen delili keşfettik.

Bakalım daha neler göreceğiz?

Not: Adı geçen uygulamaları yapan Mor Beyin şirketi yazılımcılarının bir an önce açıklama yapması gerekiyor. Yoksa ‘sükut ikrardandır’ kaidesi devreye girer. Yeterince iftira var uğraştığımız, bir de bu çıktı başımıza. Emre İper’i elindeki raporlara rağmen tahliye etmeyen, üstüne üstlük hakkında uydurma ByLock bağlantıları haberi yaptıranlar kenara çekildi. O mağduriyeti katmerli yaşayan insanlar şimdi de bu iftiraya cevap bulmak zorunda bırakılıyor.

[Sefer Can] 30.12.2017 [TR724]

Alışır mısınız? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! En sevdikleri metafordu sıcak suya atılan kurbağa ile soğuk suya atılan kurbağanın öyküsü. Hani kaynar suya kurbağayı atıyorlar, kurbağa can havliyle sıçrayıp kendini dışarı atmayı başarıyor ve hayatını kurtarıyor. Ama sonra, kurbağayı soğuk suya atıyorlar ve suyu ağır-ağır ısıtıyorlar. Kurbağa suyun ısındığının farkına varamıyor ve su öldürücü ısıya ulaştığında artık kurtulmak için çok geç kalmış oluyor. Bu metaforu sistemi içerden nasıl değiştireceklerine ilişkin yaparlardı. Adım-adım, aşama-aşama, etap-etap yerleşik sistemi nasıl ele geçireceklerinin hayalini kuruyorlardı.

İyi niyetli liberaller, vesayet sisteminin demokratikleşmesi zannediyorlardı hedefi – kısmen de haklıydılar. Gerçekten de olan başta buydu ve bunun masum, hak edilen ve diğer demokratikleşen Avrupa ülkelerinin de başından geçen bir şey olması, bahsedilen olumlu algılarını güçlendiriyordu. Kurbağayı birkaç kez zıplatarak kaçıran Türkiye demokratları, İslamcıların muhafazakâr demokrat olup değiştiğine inanıyorlardı. İnanmak istiyorlardı. Kürtlerle İslamcılar Cumhuriyetin üvey çocukları olmaktan bir kurtulsalardı! Bir ortak vatandaşlığın değerini anlasak, çocuklarımızın geleceğine sahip çıkma bağlamında uzlaşabilsek diyorduk hepimiz. Ramak kalmıştı aslında. Tek ihtiyaç güven ve iyi niyetti. Hepsi bu.

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü Türkiye’de insanlar yalan söylemeyi normal karşılıyordu. Bunun İslami manada kutsanmış şekli, takıyyeydi. Ve muhatabımız olan iktidarın temsilcileri bu konuda çok ustaydılar. Kandırmak, aldatmak, olduğundan farklı görünmek, nabza göre şerbet vermek, ilkelerin salt kâğıt üzerinde kalması, verilen sözlerin tutulmaması, manipüle etmek – tüm bunlar olağandı.

***

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Gerçek tek değildir diyorlardı. Hakikat ama kimin hakikati değil mi sonuçta? Oysa bizler gerçeğin tek, doğrunun yanlışın aksi olduğunu öğrenmiştik anne-babalarımızdan. Onlar ne öğrenmişlerdi sahi? Pervasızca kullandılar her şeyi, samimiyetimizin ve masumiyetimizin mahremiyetinin ve dokunulmamışlığının hoyratça ırzına geçerek! 1980 darbesinden beri asker yasama-yürütme-yargı dengesi içinde son sözü söyleyen denge-fren mekanizmasıydı. Liberaller bunun olması gereken liberal demokrasi standartlarından sapma olduğunu görüyordu. Bu nedenle AB reformları sürecinde sivilleşme ve normalleşme adı altında askerin kışlaya çekilmesi ve siyaset dışı kalmasını savunuyorduk. Bu gerçekleşiyor, sivil siyaset askeri ve sivil bürokrasiyi Türkiye tarihinde ilk kez kontrol altına almayı başarıyordu.

***

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Bu arada darbelerle ve darbe girişimleriyle hesaplaşılıyor, Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı vs. askeri müdahale planlarıyla ve girişimleriyle alakalı bir yargı süreci başlıyordu. Fakat büyük yanlışlar yapıldı bu esnada. Yargı süreçlerinde hukuk devleti hassasiyetinde gerekli özen gösterilmedi. Kurunun yanında yaşların yanmasından rahatsız olunmadı. Yaşlı ve hasta İlhan Selçuk’lar, Türkan Saylan’lar ve birçok başka sanık bu süreçte anlamsız ve muğlâk “kanıtlar” çerçevesinde zulme uğratıldı. Gemisiyle seferde olan subaylar yapay şekilde savcılık iddianamelerine girdi, hayatlar karartıldı, büyük haksızlıklar yapıldı. Ve tüm bu adaletsizlikler, derin devletle mücadele demek olan bu davaları sulandırdı, inandırıcılıklarının altını oydu. Oysa adalete, hakka-hukuka en çok dikkat edilmesi gereken zamandı!

Çünkü 1800’lerden beri gerçekleşen modernleşme serüveninde liberal demokrasiye en çok yaklaşılan dönemde, bir defalık bir askeri vesayetle hesaplaşma fırsatı, hukuki hoyratlıklarla ve Türk devlet geleneğinin yargısal sürece önem vermeme geleneğine paralel şekilde harcanmamalıydı. Çok can yakıldı. Fakat burada boynunun borcudur vicdanımın: Bu davalardaki tüm haksızlıklara karşın bu mağdur insanların aileleri, eşleri, çocukları, anne-babalarına kimse dokunmadı. NAZİ tipi bir hukuksuzluk rejimi işletilmedi. Suçun şahsiliği ilkesine uyuldu. Parantezi kapatıyorum.

Kürtler, 1980’lerden beri etnik ve kültürel haklarını talep ediyorlardı. İlk kez bu dönemde Kürt kimliği amasız-fakatsız şekilde resmi olarak kabul edildi. Kürtçe diye bir dil olduğu kabul edildi. Gülmeyin bıyık altı. Mahkeme tutanaklarında Kürtçe konuşan insanlara “anlaşılmayan bir dilde konuştu” şeklinde bahsedilen Kürtçe, Türk derin devletinin en büyük tabusu olmuştur. Anne-babalar evlatlarına istedikleri adı koyamazken, köylerin ve kasabaların binlerce yıllık isimleri değiştirilirken bu devlet utanmadan Todor Jivkov döneminde asimilasyona tabii tutulan Bulgaristan Türklerini mesele yapabilmiş, Naum Shalamonov diye adı değiştirilen Naim Süleymanoğlu için mücadele edebilmiştir.

Oysa Kürtler Cumhuriyet tarihi boyunca en ağır asimilasyonlara, insan hakları ihlallerine ve ağır katil ve zulümlere tabi tutulmuştur. Bugün dahi yaşanan eziyetin ve ağır hukuksuzluk rejiminin birincil kurbanı, ana mağduru Kürtlerdir – lütfen kimse bu gerçeği yadsımasın. Ve yine, bu günler gelene kadar kimse (Kürtler dışında!) Kürtlerin bu korkunç mağduriyetlerine sesini yükseltmemiştir. Herkes Türk kimliğini kabul eden Kürtleri örnek göstererek “bak işte var mı bizlerden farkı” demiş, devletin reflekslerini haklı çıkarma gayretinde olmuştur. Oysa bu yanlıştı. Bugün bunu daha iyi anlıyoruz – çünkü derin devlet bizim de üzerimize geliyor. Liberaller, Cemaat, gerçek solcular, demokratlar, kısacası İslamo-faşizme karşı çıkan ve eleştiren herkes bugün Kürtlere derin devletin 1980’lerden beri neler yaptığını anlıyor. Cizre’ye, Sur’a bakan, oralarda ağır silahlarla yerle bir edilen mahalleri, evleri, katledilen insanları gören, nasıl bunu kabul edebilir? Roboski katliamını örtbas eden iktidara nasıl gözlerini kapatabilir?

***

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Cumhurbaşkanı oldu. Ve anında anayasayı sistematik bir biçimde ihlal etmeye başladı. Mesela ilk başlarda Saray’da kabineyi toplamasını eleştiriyorlardı. Ne oldu? Anayasa mahkemesini, yüksek yargıyı, mahkeme kararlarını aleni olarak eleştirmeye başladı. Gazetecilere açıktan tehditler sıradanlaştı. Can Dündar’a “Öyle bırakmam onu!” dediğinde bunu kuru gürültü sananlar yanıldıklarını çabuk anladılar. Etrafını saran İslamcı fanatikler onu yeni bir devlet kurucusu gibi ilahlaştırıyorlardı. Cesaretlendiler. Kurbağa artık geri dönülmesi imkânsız ısısında suyun, ölmeyi beklemek dışında bir şey yapamazdı. Yine de daha yaklaşan ılıklık-sıcaklık arası noktanın rehavetini belki de hoş buluyordu, kim bilir?

***

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Ve 17/25 Aralık. Perde! Darbe teşebbüsü, “paralel devlet”, “Orduya kumpas”… Büyük koalisyon. Voltran’ı oluşturan, simbiyoza giren Erdoğancılar ve derin devlet. Ergenekon’da yapılan hukuksal savrukluk ne kadar haksızdıysa, bir menfaat anlaşması nedeniyle suçlu-suçsuz ayrımı olmaksızın tüm tutukluların bir çırpıda serbest bırakılması da o denli yanlıştı. Ama dedim ya, doğruluk ve hakikat artık izafileştirilmişti. Yani iktidar muktedirdi, söylemi belirliyor, yeni bir öykü anlatıyor ve herkes bu hikâyeye inanıyordu. Fareli köyün kavalcısı gibi, bir sihrin, bir büyünün ardına kapılan güruh, kitlesel mahvoluşa doğru bir hipnotik amok koşusuna başlamıştı. Dizginleri tutanlar bu sihrin karizmatik liderinden azami faydalanmak niyetindeydiler.

***

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Ve her şeyde yeni bir milat oldu. AB reformları bitti. Kürt açılımı bitti. Özgürlükçü reform süreci bitti. AKP içi dinamik sona erdi. Ağır topların ipi sırasıyla çekildi. Liberallik en ağır küfür oldu. Anayasanın on yıllık demokratikleşmesi bir tehlikeyken, 15 Temmuz Allahın lütfu geldi – ve evet, artık anayasaya uymamak gibi bir şey de ortadan kalktı. Çünkü anayasa rafa kaldırıldı. Takibat politikası! 160,000 kamu görevlisi, 60,000 mahpus. 10,000 kadın, 700 bebek tutuklu. Onlarca üniversite, yüzlerce lise, malına mülküne hukuksuzca el konulan insanlar. Onlarca görevden alınan belediye başkanı, kayyumlar, kayyumlar, kayyumlar! Ülkeyi terk etmek zorunda kalan binlerce muhalif. Son 250 yıllık Türkiye tarihinin Ermeni soykırımı sonrasındaki en büyük kitlesel yok ediliş hikayesi!

***

Alışırsınız. Her şeye alışırsınız! Aidiyetini yitiren bu millet, kendisinin ana sütü gibi helal olan yurdunun tüm tarihsel arka planından, uygarlık iddiasından, adalet-ahlak bağından kopuk bir şekilde savruluyor. Habis bir milliyetçilik, ahlaktan arındırılmış bir din, ilkesizliğin ve çifte standardın sosyolojik kanserinin yiyip bitirdiği fakir ve cahil bir toplum. Şiddet, şiddet, şiddet. Milyonlarca hafif silahı son birkaç yılda edinen, kutuplaşmış, etnik, dinsel, siyasal gruplara derinden bölünmüş ve toplum olma vasfını yitirmiş bir halk. Kaynar suda hareketsiz öylece yatan bir kurbağa!

Sizi bilmem, ama ben alışamadım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.12.2017 [TR724]

‘Reis’in ordusuna’ koruma kalkanı [Erkam Tufan Aytav]

 Son KHK ile “AK Milis” ya da “Reis’in ordusuna” koruma kalkanı getirildi.

15 Temmuz akşamı silahsız, ne olup bittiğinden habersiz köprüye gönderilmiş Harp Okulu öğrencilerinin kafasını kesen katiller artık rahat edebilirler.

Yargılanma yok onlara artık. Gerçi yargılayacak mahkeme mi kaldı ki! Ama olsun yine de yasal koruma kalkanı gerekli demek.

Son çıkan KHK sadece 15 Temmuz’da yaşananları kapsamıyor devamı niteliğinde bütün eylemleri kapsıyor.

O halde yeni kanlı senaryolar kapıda demektir. 

Peki, Saray’daki zat neden kendi milis gücünü, tabiri diğer ile paralel ordusunu kurmak istiyor? Tabanını neden silahlandırıyor? SADAT, Osmanlı Ocakları, HÖH’ü niye kurduruyor? Devletin resmi mafyası Sedat Peker ile neden bu kadar samimi?

Erdoğan TSK’ya ve Emniyet’e güvenmiyor da ondan.

Her ne kadar bu iki kurumda Hizmet Hareketi ile ilişkili olduğu iddia edilen ne kadar kişi varsa hepsini hapse tıkmış olsa da ulusalcı derin yapının kadroları hala görev başında.

Ergenekon ile yaptıkları koalisyonunun bozulması durumunda savunmasız kalmak istemiyor.

Dolayısı ile kendi milis gücünü, yasal güvence altındaki kendi kontrgerillasını kurmak istiyor.

KURTLAR VADİSİ GENÇLİĞİ

Neyse benim üzerinde durmak istediğim Erdoğan’ın bir işaretine bakan ve işaret geldiğinde derhal sokağa dökülüp kafa kesecek bir kitlenin varlığı ve bu kitlenin sahip olduğu psikoloji.

Ben bu kitleye “Kurtlar Vadisi gençliği” diyorum.

Kurtlar Vadisi 2003’ten beri yayın hayatına devam ediyor. Aşağı yukarı AKP ile yaşıt denebilir. 14 yıldan beri özellikle milliyetçi muhafazakâr gençler tarafından dikkatle izlenen bir dizi.

Dizi başladığında 16 yaşında olan bir genç bugün 30 yaşında.

Dizinin etkisini göstermek açısından şu araştırmayı buraya not düşeyim. 2006 yılında Uluslararası Politik ve Strateji Araştırmalar Merkezi’nin Türkiye’de 17 ilde 2010 lise öğrencisi arasında yaptığı ankette “Kendinize yetişkin olarak kimi örnek alırsınız” sorusuna verilen cevaplar arasında Polat Alemdar birinci sırayı almıştı.

Kurtlar Vadisi gençliğinin en büyük özeliği filmleri gerçek, gerçekleri de kurgu zannetmeleri.

Polat dizide İsrail’e dayılandığında bunu gerçek hayatta olmuş algılıyorlar ve çok mutlu oluyorlar. Ama Reislerinin ve mahdumunun İsrail ile olan ballı ticaretlerini belgeleri ile ortaya koyduğunuzda ‘bunlar kurgu yalan’ diyorlar.

Saray medyasının oluşturduğu bir illüzyon dünyasında yaşıyorlar.

Psikiyatri biliminin ilgi alanına giren bir durum bu. Hayal ile gerçeğin karıştırılma durumu.

İkinci özellikleri de ‘devlet’ tarafında bir görev verildiğinde Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi sokağa çıkıp çok rahatlıkla adam öldürebilir özellikte olmaları.

Bu kitle bilir ki güpegündüz çarşının ortasında Dink gibi bir gazeteciyi öldürseler bile devlet arkalarındadır.

Bakın size Kurtlar Vadisi’nin bir sezon finalinden bir sahne.

Polat ve adamları yargı karşısındadırlar.

Hâkim: “Polat Alemdar, sen bu kadar cürmün arkasında bunlara ne zaman kitap okuttun?”

Polat Alemdar: “Efendim, kimileri okur öğrenir, kimileri de yaşar öğrenir der.”

Çünkü Polat’ın adamları sokaktan gelme, eğitimi olmayan bıçkın gençlerdir.

Mahkeme sonuçlandığında hâkim sanıklara seslenir:

“Sanıklar Polat Alemdar, Memati Baş, Abdülhey Çoban, Erhan Ufuk.  Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile ayrı ayrı cezalandırılmalarına, sanıkların mesnet suçları nefsi müdafaa altında işledikleri mahkememizce sabit görülerek sanıklara TCK’nın 25 maddesi uyarınca ceza verilmesine ayrı ayrı yer olmadığı…” diyerek beraat verir.

Çünkü Polat ve adamları “vatan için” adam öldürmüşlerdir. Cezalandırılmaları gerekmemektedir.

Hâkim konuşmasını şöyle bitirir:

“Mahkemeler milletin vicdanıdır. Millet ender durumlarda sanıkları değil mahkemenin vereceği kararı yani kendi vicdanını yargılar. Tarih ve toplum Türk milletinin vicdanını yargılayacaktır. Ama biz inanıyoruz ki bu millet kendine bir katre kadar hizmet edeni şerefle yâd etmiştir. Yine edecektir.

MESELE VATANSA!

İşte bu mahkeme kararı dizinin verdiği en önemli mesajlardan biridir.

Konu “vatansa”, “devletse” her türlü cinayet işlenebilir. Devlet de bu suçları bir şekilde üstünü kapatır. Her bir Türk genci gerektiğinde bir Polat Alemdar olmalıdır.

Eylül 2017 tarihinde vizyona giren “Kurtlar Vadisi Vatan” filminde 15 Temmuz darbe girişimi de ele alınmıştı. Erdoğan’ın söylemleri doğrultusunda senaryosu yazılan filmin bir sahnesinde darbe karşıtı bir kişi ile Polat Alemdar arasında geçen diyalog oldukça dikkat çekicidir.

 -Sen de kimsin?

 -Vatan evladı. Bu gece vatan toprağıyla vatan arasına sadece biz varız. Sizlerle olmak şerefti sizlerle ölmek de şeref. Bu milletin emrindeyiz.

 “Vatanı kurtarmak” için elinde silah derhal sokaklara dökülen, can alan, can veren bir kontrgerilladır Polat Alemdar ve Polat Alemdarlar…

Türk gençliği Polat Alemdar’ı ve Polat Alemdar gibi gördükleri Reislerini rol model olarak gördüğü dikkate alınırsa paramiliter gruplarda görev yapacak, her türlü cinayeti işleyebilecek bir gençlik var demektir günümüz Türkiye’sinde.

Bütün bu filmler devletin Özel Harp Dairesi denilen kontrgerilla adındaki karanlık yapısının işlediği cinayetleri meşrulaştırma araçları olarak kullanılmaktadır.

Maraş, Çorum, Sivas katliamları, 90’lı yıllardaki Güneydoğuda Kürtlerin asit kuyularına atılmaları, Beyaz Toroslar ve günümüze kadar devam eden karanlık olayların ardında hep bu yapı vardır.

İşin özeti Saraydaki şahıs kendi kontrgerillasını kurmak istiyordu ve bunu kurdu.

Ergenekon’un kontrolündeki kontrgerillaya mukabil Erdoğan’ın kendi kontrgerillası.

Türkiye çok kanlı olaylara gebe.

İşte kafa kesmeye hazır bu katil sürüsüne yeni KHK ile yasal koruma kalkanı getirdiler.

 İşin özeti bu.

[Erkam Tufan Aytav] 30.12.2017 [TR724]

Şeytanın Bremen mızıkacıları [Alper Ender Fırat]

Bylock da ellerinde patladı! En büyük delilimiz dedikleri Bylock’ta MİT’in çok büyük hata yaptığı ve binlerce insanın boş yere hapis yattığını bizzat kendileri açıkladılar. Meğer 11,430 kişi kendi kurallarına göre bile haksız yere özgürlüklerinden mahrum edilmişler. Bu hacıyatmazlar kepazeliği yine başkasının üzerine atıp sıyrıldılar.

Düşünebiliyor musunuz? Yüz binlerce gönüllüsü ve seveni olan bir hareketle ilgili yıllardır uğraşmalarına rağmen bir suç bulamıyorlar, işte bulduk dedikleri suçta da tepetaklak çuvallıyorlar. Cemaatin aleyhine olabilecek ellerinde hiçbir delilleri yok. İktidarı, muhalefeti, yavru muhalefeti, medyası, hırsızları, mafyası, şikecileri, çeteleri ağız birliği etmişçesine terörle andıkları cemaate isnat edebildikleri bir suç yok. En büyük delilimiz dedikleri ve bu yüzden on binlerce insanı tutukladıkları Bylock listelerinin de büyük bir fiyasko olduğunu kendileri açıklıyorlar.

Ama bu ahlaksız yandaşlar, muhalefet, hırsızlar, çeteler ve mafya ağzını yaya yaya Hizmeti terörle birlikte anmaya devam ediyor. Öyle ki bu Bremen mızıkacılarına, ilkeli yayıncılık yapma iddiasındaki bir takım medya siteleri bile katılmaktan geri durmuyor. Bir bilgisayar aplikasyonuna bel bağlamışlardı o bel de ortadan ikiye yarıldı!

Hani bazen diyor ki insan keşke ellerinde tutabilecekleri, sakız gibi çiğneyip çiğneyip yutacakları bir takım suçları olsaydı cemaatin. Bu denli arsızca, hayasızca, ahlaksızca yayın yapmak zorunda kalmazlardı. Her iddiaları bir bir ellerinde kalıyor, gerçekler yatsıyı bulmadan ortaya çıkıyor ama bunlar höyküre höyküre Hizmeti terörle anlamaya devam ediyor.

Saray’ın Ana muhalefet partisi, muhalefetini bile Hizmet üzerinden yapıyor. Yok falan bakan bir zamanlar Hizmete nasılda yakınmış da bilmem ne? Ülkenin çivisi çıkmış, memleket parçalanmanın ve iflasın eşiğine gelmiş, ana muhalefet denen saray maymunu, hırsızlar çetesindekilerden bazılarının bir zamanlar Hizmet hakkında iyi laflar etmesini gündeme getirip aklı sıra hükümeti eleştiriyor.

Sadece muhalefet partileri değil, muhalif olduğu iddiasındaki medya, yazar, çizer takımı bir bilgisayar aplikasyonunun nasıl bir suç delili sayarsınız diye yeri göğü inletmesi gerekirken, savcılığın bizzat kendisinin kabul ettiği 11,480 kişilik listenin suçunu da Hizmete atıyorlar.

Yok böyle ahlaksız bir suç ittifakıyla bizim baş etmemiz mümkün değil. Masumun hakkını Allah koruyacak ve bu ahlaksız şebekeyi ters yüz edecek, başka bir çıkarı yok.

Cemaate isnat edebilecekleri bir suç bulamayınca herkesi bir sinir almış ne yapacaklarını bilemiyorlar. Beştepe sakininin Cemaat’in hakkından gelemediğini gören şebekenin diğer elemanları birer ikişer maskeleri çıkarıp kavgaya bizzat taraf oldular. Maskelerini çıkarıp, Hizmet’le mücadele de tek saf oldular. Herkesin dili ve tavrı Saray ile birleşti. Bütün hepsi bir olup Hizmete saldırıyorlar.

Yani Şeytan bütün taşlarını piyasaya sürdü.

Hasetleri, öfkeleri hepsinin akıl ve vicdanlarını örtmüş durumda. Suç bulamıyorlar, bu yüzden bütün yaptıkları er ya da geç hepsinin önüne gelecek biliyorlar.

[Alper Ender Fırat] 30.12.2017 [TR724]

Paramiliter çete [Can Yılmaz]

Timothy Snyder’in “Tiranlıklar Üzerine, 20 Yüzyıldan 20 Ders” isimli kitabındaki altıncı ders “Paramiliterizme Karşı Uyanık / Dikkatli Ol” başlığını taşır.

Snyder şöyle der: “Her zaman sisteme karşı olduğunu söyleyen silahlı adamlar üniforma giyip, ellerinde meşale ve liderin resimleri ile yürüyüş yapmaya başladıklarında “son” yakındır. Lider taraftarı paramiliterler ile resmi polis ve asker birbirine karıştığında ise “son” gelmiştir… Demokrasi ve hukuk devletini yok etmek isteyen kişi ve partiler siyasete bulaşmış şiddet organizasyonları kurar ve finanse eder.” Snyder devamında tarihi örneklere bakıldığında bu tür paramiliter güçlerin bir siyasi partinin askeri kanadı ya da liderin koruma ve güvenlik birimi gibi farklı şekillerde örgütlendiklerini ekliyor.

Evet tarihe baktığımızda isimleri ve örgütlenmeleri farklı olsa da paramiliter gücü olmayan bir diktatör göremiyoruz. Mussolini’nin “Siyah Gömlekliler”i, Hitler’in “Kahverengi Gömlekliler”i (sonradan SS ve SA olarak kurumsallaştı) vardı, Lenin’in paramiliter gücü “Kızıl Muhafızlar”, Kızıl Ordu’nun çekirdeğini oluşturdu. Romanya’da “Çelik Muhafızlar”, Macaristan’da “Ok ve Haç”, rakiplerini şiddetle bastıran paramiliter güçlerdi. (İran’daki Devrim, Saddam’ın Irak’ın da “Cumhuriyet Muhafızları”)

Demokratik Cumhuriyet yok edip tek adam rejimini kurulan Türkiye’de, Erdoğan’ın cumhuriyet ordusu ve polisine güvenmesini kimse beklememeli. Erdoğan da her diktatör gibi kendi paramiliter gücünü kurmak zorunda. 15 Temmuz kumpası, OHAL rejimi ve 30 KHK ile Türkiye Cumhuriyeti’nin omurgasını günbegün yıkan Erdoğan bir yandan da kendi paramiliter ordu ve polisini örgütlüyor. İlk numunesi SADAT olan bu örgütlenmeye, “Halk Özel Harekât” gibi çetelerin eklendiğini görmüştük ki, 696 sayılı KHK ile bu örgütlenmenin ilk kanunsal zemini de ihdas edildi.

Geçen yazımda söylediğim gibi Perinçek grubu ve -belki- laik kesim ile hesaplaşmaya hazırlanan Erdoğan’ın, ne kadar kendine bağlı olursa olsun sadece yargı ve polis gibi sistem içi araçlara güvenmesi mümkün değil. Bu nedenle Erdoğan, bir yandan paramiliter örgütlerin kurulmasını teşvik ve belki de finanse ediyor, bir yandan da tüm seçmenini de kendi paramiliter gücü olarak devşirmeye çalışıyor.

696 sayılı KHK’nın 123. Maddesi; Erdoğan için ölmeyi, Erdoğan için öldürmeyi, Erdoğan için terörize etmeyi meşrulaştıran, ödüllendiren bir düzenleme.

17-25 Aralık ile Rubicon’u geçen Erdoğan’ın kendi rejimini kurmak ve bunun için de 1923’te kurulan cumhuriyeti yıkmaktan başka seçeneği yoktur. Bu yolda tüm seçmeni Erdoğan’ın askeridir, 696 sayılı KHK da onları askere alma düzenlemesidir.

Anladıklarında çok geç olmamasını dilerim.

[Can Yılmaz] 30.12.2017 [TR724]

Evet ya, tabii ki de, Erdoğan’ın bunca hazırlığı ‘fetö’ içindir! [Bülent Keneş]

1917 Ekim Devrimi’nden bir süre sonra Lev Troçki tarafından kurulan Kızıl Ordu, 2. Dünya Savaşı’nı takiben 1946 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Silahlı Kuvvetleri adını almış ve dünyanın en güçlü ordularından biri haline gelmişti. Bu ismi 1991’e kadar resmen taşısa da SSCB Silahlı Kuvvetleri hep Kızıl Ordu olarak bilinmiştir. Kızıl Ordu, Soğuk Savaş yıllarında ABD’ye karşı giriştiği silahlanma yarışı neticesinde gerek konvansiyonel gerek nükleer silah kapasitesi bakımından o dönem yenilmez bir güç olmuştu.

Dünyanın bütün denizlerinde aynı anda savaşacak güce ulaşan Kızıl Ordu’nun, 1970’li yıllardan itibaren kendi topraklarından bütün NATO ülkelerini vurabilecek gücü vardı. Nükleer silah kapasitesi 14 bin nükleer savaş başlığına kadar çıkmıştı. On binlerce tank, bir o kadar savaş uçağı, savaş gemileri ve denizaltılarıyla uzun süre silah sanayiinin de öncü ülkesi olmuştu.

Daha sonra kurulacak Varşova Paktı’nın başat gücü olan Sovyetlere karşı örgütlenen NATO sayesinde Türkiye, Rusların komünist yayılmacılığına karşı korunma imkânı bulmuştu. Hızla silahlanan ve o günkü nüfusuyla mukayese edildiğinde 1 milyonluk devasa bir orduyu beslemek için bütçesinden aslan payını hep savunmaya ayıran Türkiye de kendi çapında silahlanma yarışında yer almıştı. Yerli üretimi son derece kısıtlı olduğu için daha ziyade ABD ve diğer NATO ülkelerinin “ihtiyaç fazlası” adı altında demode silah, ekipman ve mühimmatının sevk edildiği bir ülke haline gelmişti.

“RUMLAR, YUNANLAR İÇİNSE ÇOK FAZLA, BİZİM İÇİNSE ÇOK AZ”

Silah altındaki asker sayısı açısından NATO’nun 2. en büyük ordusu olan Türkiye, bu silahlanmanın ve silah altındaki 1 milyondan fazla askerin Kızıl Ordu’ya karşı bir tedbir olduğunu açıktan deklare edemediği için bu çabasına Rumlar ve Yunanlarla Kıbrıs ve Ege’de yaşadığı itişmeleri gerekçe göstermeyi tercih ediyordu. Türkiye’nin bu tavrı, Türk yetkililerin o günlerde Sovyet askeri ve diplomatik çevrelerinden en fazla duydukları alaylı takılmanın konusunu da oluşturuyordu. Sovyetler gördükleri pek çok Türk yetkiliye “Yahu neden silahlanmaya ve orduya bu kadar büyük meblağlar harcıyorsunuz. Bu kadar büyük bir ordu beslemeniz ve silahlanmanız şayet Yunanlar ve Rumlar içinse, siz de biliyorsunuz ki, bu onlar için çok fazla. Yok şayet bu kadar asker ve silahlanma bizim içinse, şunu iyi bilin ki, bizim için çok az.”

Planlı, programlı bir şekilde Türkiye’de kemiksiz, kılçıksız tam teşekküllü bir tek-adam rejimi kurmak için kolları sıvayan AKP Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da, İslamofaşist rejim kurma yönünde benzer bir yol izliyor. Erdoğan, azıcık aklı-izanı bulunan, kendisini türlü bahanelerle avutup aldatmak yerine gerçeklerle yüzleşme cesareti olan herkesin rahatlıkla görebileceği devasa adımları, kamuoyu nezdinde ötekileştirerek şeytanlaştırmayı başardığı masum Hizmet Hareketi’ne taktığı “fetö” safsatasına karşı olduğu palavrasıyla paketleyip başarılı bir şekilde kamufle edebiliyor.

MUHALİFLERE EN ACI HAPLARI TEREYAĞINDAN KIL ÇEKER GİBİ YUTTURUYOR

Bu paketleme başarısı sayesinde sadece peşine taktığı sürüleri ikna etmiyor, güya muhalif çevrelere bile en acı hapları, en radikal adımları tereyağından kıl çeker gibi yutturabiliyor. Söylem itibariyle kendisine en zıt kesimleri bile şeytani planlarının, komplolarının birer neferi haline getirebiliyor. Bu açıdan bakıldığında Erdoğan’ın siyasi hayatı boyunca icat ettiği en kullanışlı aparatı en sıkıştığı anda uydurduğu “fetö” safsatası oluşturuyor. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, “Yahu Allah aşkına, bu yaptıkların şayet uydurduğun ‘fetö’ içinse çok fazla, yok Türkiye Cumhuriyeti’ni tüm kurum ve kuruluşlarıyla ortadan kaldırmak, Türkiye’yi medeni dünyadan tamamen koparmak içinse…” demiyor, diyemiyor.

Erdoğan, uydurduğu işte bu kullanışlı safsatayla, yarım yamalak da olsa nabzı son yıllara kadar hak ve hukuktan, evrensel değerler ve bireysel özgürlüklerden, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden yana atan Türkiye’de 150 yıllık demokratikleşme birikiminin verimi olan müesses nizamı yerle bir etmeyi başardı. Ülkeyi baştan aşağı bir enkaz yığınına çevirdi. Bunu yaparken de tıpkı bir şehrin en kalabalık yerinde girişilen yıkım, inşaat ya da restorasyon faaliyetlerinde şantiye veya inşaat alanının çevresini kaplayan bir branda gerer gibi “fetö” kamuflajını giriştiği yıkım faaliyetinin üzerini örtmekte son derece başarılı bir şekilde kullanmasını bildi.

Klasik “cambaza bak” taktiğiyle “fetö” safsatasını kendisine siper edinip Anayasa’yı tuvalette bile kullanılamayacak adi bir kağıt parçasına çevirdi. “fetö” hipnozu sayesinde en muhaliflerinin bile aklını başından aldı, kendi payandası haline getiremediklerini dahi olanı biteni aval aval seyreder hale getirdi. Bir şeyler yapıyormuş gibi gözükmeye çaba harcayanlar ise, Erdoğan’ın fecaatlerini Anayasa Mahkemesi’ndeki Erdoğan’ın kurşun askerlerine şikayet etme saçmalığının bir adım ötesine geçemedi.

“ALLAH’IN BİR LÜTFU” OLAN 15 TEMMUZ’LA ELİNE ALTIN FIRSAT GEÇİRDİ

2009 yılında Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcı ve hakimleri hallaç pamuğu gibi atabilme tecrübesinin verdiği özgüvenle Erdoğan, 2013 Aralık ayında “fetö”yü henüz icat etmediği o dönem için dolaşıma soktuğu “Paralel Devlet” safsatası sayesinde hırsızlığına, yolsuzluğuna, rüşvetçiliğine, komisyonculuğuna suç üstü yapan yargıyı ve polisi darma duman etmeyi başarmıştı. O günden bu yana hesap vermek yerine savaş açtığı hukuka ve anayasal kurumlara karşı hamle üzerine hamle gerçekleştirdi. Polis teşkilatını millilik vasfından koparıp siyasi gündemine, hedeflerine göre emrine amade bir milis gücüne çevirdi. Yargıyı, 1000 yıl sonra geleceklerin bile lanetle anacağı gözleri Erdoğan’dan gelecek bir işarete teşne, kulakları ondan gelecek bir talimata amade halde bekleyen, mesleklerine ve adalet ihtiyacına ihanet içerisindeki şahsiyetsiz kapı kullarına çevirdi. Boyun eğmeyen veya eğmeyeceğinden şüphelendiği binlercesini ise, yıkımda vites büyüttüğü 15 Temmuz 2016 kumpasından sonra görevlerinden alarak hücrelere tıktı.

Erdoğan’ın yıkım faaliyetleri bununla da kalmadı. Bildiğimiz anlamda devletin DNA’sını toptan değiştirecek, hukuk ve nizam adına ne varsa yerle bir edecek yeni bir hamleye, ondan sonra yapacaklarını üzerine basarak gerekçelendirebileceği bir travmaya ihtiyacı vardı. Zamanla kurgulanarak nasıl sahnelendiğinin ortaya çıkacağından hiç şüphe duymadığım 15 Temmuz kanlı kumpası sayesinde Erdoğan, 2011’den beri tedrici olarak yürürlüğe koyduğu yıkım projesini tamamlayabilmek için eline altın bir fırsat geçirmiş oldu.

O gece sıcağı sıcağına “Allah’ın bir lütfu” derken bunu elbette ki “laf olsun torba dolsun” diye söylemiyordu. Bu kanlı komplonun o güne kadar giriştiği tüm hukuksuzlukların, işlediği ulusal ve uluslararası tüm suçların üzerini örtecek kalın bir şal olacağını, o günden sonra girişeceği çok daha büyük hukuksuzluklara ve işleyeceği suçlara çok kullanışlı bir mazeret olacağını en iyi kendisi biliyordu. Bir fiili planlayan ve yapandan o fiili daha iyi kim bilebilir ki zaten?

Hakikaten de şeytani planları için “Allah’ın bir lütfu” oldu 15 Temmuz. Yok edilmesinin icap ettiğini düşündüğü toplumsal kesimleri ve kurumları belli ki kafasında çoktan listelemiş, sınıflandırmış ve kompartmantalize etmişti. Daha sonraki hamlelerinde kendisine engel çıkarma potansiyeli gördüğü için önceliği verdiği grupları toplumdan ayrıştırarak üzerlerinden silindir gibi geçecekti. Böyle bir şeyi hukuk içerisinde yapması mümkün olmadığından, psikolojik olarak önceden hazırlayarak seferber ettiği şuursuz kitlelerin desteğiyle, kendi ürünü olan 15 Temmuz gerekçesiyle hazırladığı hukuksuzluk ortamını sonuna kadar kullandı.

TİYATRO SAHNESİNDE DUVARA ASILI TÜFEK VE 15 TEMMUZ KUMPASI

Olanlar herkesin malumu. 200’e yakın gazeteyi, yüzlerce sivil toplum örgütünü, binlerce eğitim kurumunu kapattı, binlerce şirkete el koydu, 150 binden fazla kamu görevlisini işten attı, 100 binden fazla insanı gözaltına aldırttı, 60 binden fazlasını hapse attırdı. İki bin yıllık ordunun onurunu iki paralık etti, belini kırdı. On binlerce ihraçla partizan bir milis gücüne çevirdiği polis teşkilatını iyice radikalleştirdi ve emirlerine gözü kapalı itaat eden hukuksuz bir terör örgütü gibi hareket eder hale getirdi. Ordu için de poliste gerçekleştirdiklerini bir model olarak aldı. Polis okullarını ve akademilerini bir süreliğine kapattığı gibi aynısını harp okulları ve akademileri için de yaptı. Vasat altı bir yandaş tarihçinin yönetiminde bu okulların yerine silahlı bir militan grubun eğitimi için Savunma Akademisi’ni kurdu.

“Bir tiyatro sahnesinin dekorunda duvara asılı bir tüfek varsa o tüfek oyun bitmeden mutlaka kullanılır,” ilkesi 15 Temmuz tiyatrosunda da işlevseldi. O meş’um 15 Temmuz gecesi girişilen her tuhaf eylemin aslında 15 Temmuz sonrası girişilecek olan, önceden planlanarak altyapısı hazırlanmış, hamlelere gerekçe ve mazeret oluşturmak için yapıldığı zamanla ortaya çıktı. Hiçbir darbe girişiminde rastlanmayan 250 sivilin öldürülmesi, Boğaziçi Köprüsü’ne silahsız askerlerin ve askeri okul talebelerinin yığılması, Meclis’in ve polis binalarının bombalanmasının oluşturduğu mazeret üzerinden Erdoğan, vites büyüttüğü yıkım işini kaldığı yerden sürdürmeye devam etti. Şöyle bir düşünün, oraya ne için getirildiklerini dahi bilmeyen emir kulu yüzlerce harp okulu öğrencisi o gece tek yönü kapatılan Boğaziçi Köprüsü’nde olmasaydı Erdoğan, binlerce yıllık bir geleneğin üzerine oturmuş olan harp okullarını hiçbir itirazla karşılaşmadan bu kadar kolay kapatabilir miydi? Bunun gibi daha sayısız örnek verilebilir…

Ama Erdoğan’ın ne yıkım faaliyeti, ne de yerine koyacaklarını koyma süreci tamamlanmış değil. Bütün bu süreci hep hukuksuzlukla, oldu-bittiyle, kumpasla, alavere dalavereyle, kan dökerek, can alarak ve başka devasa suçlar işleyerek sürdürdüğü için Erdoğan dönüşü olmayan tek yönlü bir yola girmiş durumda. Bu yüzden de yıkma, yok etme ve yerlerine her şeyiyle kendisine ait yeni bir devlet ile her şeyiyle dünkünden farklı yeni bir millet koyma çabasını durdurma imkanı yok artık. Hep daha büyük hamleler yapmak, hep daha büyük kumpaslar kurmak zorunda. Gözünü açabilecek, başını kaldırabilecek tek bir kişi kalmayıncaya kadar da bu çabasına devam etmek mecburiyetinde.

HAZIRLIĞINI YAPMADAN, ŞARTLARI OLGUNLAŞTIRMADAN HAMLEYE GİRİŞMİYOR

Öte yandan, tüm bu yaşananların herkese öğrettiği bir şey varsa, o da Erdoğan’ın önceden hazırlığını yapmadan, altyapısını oluşturmadan, şartları kendisi için olgunlaştırmadan ve artık zamanının geldiğine inanmadan hiçbir hamleye girişmediğidir. Bunun tek istisnası belki de Gezi Parkı Protestoları ve 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarıdır. Kendi içinde son derece rasyonel ve akıllıca hareket ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Erdoğan şayet bir şeyi gündeme getirmişse emin olun ki o konuda toplumun en az yarısını sadece psikolojik olarak değil, fiili gereklilikler açısından da o yapacağı şeye çoktan hazırlamış, yapacağı o şeyi sahaya aktaracak unsurları çoktan oluşturmuş, eğitmiş, donatmış ve harekete geçmek için kendisinden gelecek olan bir işareti bekler hale çoktan getirmiştir.

Medyasızlığın ve muhalefetsizliğin kendisi için yarattığı muazzam bir ortamda, denetim, kontrol ve gözetimden azade bir şekilde, normal şartlarda gayr-i ahlaki, gayr-i insani, gayr-i hukuki, gayr-i nizami, gayr-i meşru ve illegal görülebilecek her türlü altyapıyı kimselerin ruhu bile duymadan dilediğince hazır edebiliyor.  Hazırlıkların tamam olduğundan emin olduktan sonradır ki o konuda atılacak adımı gündeme getiriyor. Ülkedeki sözde muhalefet, oluşan gündemin peşinde nal toplayıp laf ebeliğini iş edinip günü kurtarmaya çalışırken Erdoğan genellikle çok daha ileri, çok daha radikal bir sonraki adımlarının hazırlıklarına çoktan başlamış oluyor.

Son Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) konusunda olan da budur. Olağanüstü Hal’in (OHAL) kalkmasını bile gündem yapamayan sözde muhalefet, insanlık dışı tek tip elbise uygulamasına karşı bile henüz yeterli yığınak yapamamışken, düşünün ki yeni KHK’ler tek tip elbiseyi unutturacak bir vahamette çıkabiliyor. Ve buna dair muhalefetten tek bir kişinin bile ne herhangi bir bilgisi ne de hazırlığı bulunuyor. Benimki de laf. Hangi muhalefetten bahsediyoruz?

Bir muhalefet düşünün ki, Despot Erdoğan’ın yıkım ve kendi hukuksuz düzenini inşa etmekte çok kullanışlı bir maymuncuk haline getirdiği “fetö” söylemini en az onun kadar benimsemiş olsun ve her gün ondan daha iştahla kullansın… Bir muhalefet düşünün ki, yıkımın, tahribin, haksızlıkların ve hukuksuzlukların üzerine gideceğine, gecesini gündüzünü, aylarını yıllarını kendisinin Erdoğan’ın uydurduğu o safsataya dahil olmadığını ispatlamakla geçirsin… Bir muhalefet düşünün ki, yaşanan onca kepazelikleri bir türlü gündem yapamasın da Erdoğan’ın uydurduğu her gündemin peşinde koşturup tık nefes kalsın… Bir muhalefet düşünün ki, tek işlevi gayr-i meşru tek adam rejiminin görüntüsünü kurtarmak ve ona şeklen de olsa bir meşruiyet alanı oluşturmak olsun… Bir muhalefet düşünün ki, adı olsun ama kendisi hiç olmasın…

Muhalefet derken burada elbette ki kurtluktan Saray çomarlığına, dün tükürdüklerini afiyetle yalayan siyaset çakallığına aleni geçiş yapanları kastetmiyorum. Kast ettiğimiz hala muhalefetmiş gibi yapanlar… 

HEDEFE KOYDUĞU MENZİLE YÜRÜYÜŞÜNDE YENİ BİR KAVŞAĞA GELDİ

Şurası net ve açık ki, son KHK’ler ile Erdoğan hedefe koyduğu menzile doğru hızlı yürüyüşünde yeni bir kavşağa gelmiş oldu. En hafif deyimiyle, radikalleştirerek militanlaştırdığı, silahlandırarak ihtiyaç duyduğunda sokaklara salacağı yandaşlarına muhalif gördüklerini “öldürme lisansı – licence to kill” veren bu KHK ile Erdoğan rejimi, sadece devletlere has bir imtiyaz olan güç ve zor kullanma hakkını yandaşı kitlelere devretmiş oldu. Böylece, benzer karşıtlarını da hızla üretme potansiyeli olan yeni ve kanlı bir sayfayı açmış oldu. Sistematik bir şekilde yıkarak enkaza çevirdiği bilindik anlamdaki devletin tabutuna son çiviyi de çaktı. Gücü ve cüreti olanın hükümran olacağı illegalite ve anarşinin kol gezeceği bir yeryüzü Cehennemi’nin kapılarının her iki kanadını ardına kadar açtı.

Sanılmasın ki bunu, bir gece aklına geliverdi de ansızın yaptı. Tüm diğer hamlelerinde olduğu gibi Erdoğan bu hamlesinin de ön hazırlıklarını yıllar öncesinden başlayarak tamamladı. Yağmaladıklarını ve talan ettiklerini dağıtarak para ve imkan manyağı yaptığı tarikatları ve dini grupları radikalleştirip hepsini dindarlıktan ziyade siyasal İslamcılığın neferi haline getirmesi boşuna değildi. Milyonlarca gencin zorla kaydettirildiği İmam Hatipler’de endoktrine edilerek militanlaştırılması yönündeki çabaları boşuna değildi.

Parti teşkilatının el-Kaide, IŞİD zihniyetli radikal İslamcıların rahle-i tedrisine dönüştürülmesi boşuna değildi. Polis Teşkilatı’nın partizan bir milis örgütüne çevrilip ordunun bir daha doğrultulamayacak şekilde belinin kırılması, Genelkurmay Başkanı koltuğundaki kişinin şahsında subaylık mesleğinin salon çocuğuna, sevimsiz bir magazin malzemesine dönüştürülmesi boşuna değildi.

SADAT benzeri radikal İslamcı yapıların, herhangi bir yasal zemini olmadığı halde, binlerce elemanıyla örgütlenerek yıllardır rahatlıkla faaliyet sürdürür hale getirilmeleri boşuna değildi. Yandaş emekli askerlere ve polislere yüzlerce güvenlik şirketi kurdurup geniş salahiyetler verilerek yüzbinlerce insana silah dağıtılması boşuna değildi. Şimdilerde parti teşkilatlarından toplanan gençlerden on binlercesine uygun bir üniforma giydirip adlarına subay, polis, mahalle bekçisi vesaire denilmesi boşuna değildi.

ÇOKTANDIR “BAŞKALDIRIRLARSA EZİP GEÇERİZ” POZİSYONUNDA

Elemanlarını silahlandırdığını ve silahlı eğitimden geçirdiğini gizleme ihtiyacı bile duymayan Osmanlı Ocakları’nın, Suriye’de savaşmış radikal örgüt militanları tarafından kurularak hızla ülke çapında örgütlenen Halk Özel Harekat’ın (HÖH) bu kadar rahat hareket etmesi ve muktedirlerin bol paralı hoşgörülerine muhatap olması boşuna değildi.

Sedat Peker’in liderliğini yaptığı eli kanlı çete başta olmak üzere her türlü suç örgütü, mafya ve çetenin Erdoğan’ın himayesi altında hareket eder hale gelmesi boşuna değildi.

İBDA-C, Selam Tevhid Kudüs Ordusu, Hizbullah ile el-Kaide ve IŞİD uzantısı radikal İslamcı terör örgütlerinin, adı sürekli her türlü radikal İslamcı terör yapılanmalarıyla anılan İHH gibi kamufle unsurların Erdoğan’dan en üst derecede himaye ve destek görmesi boşuna değildi. İşin daha kötüsü ne söyleyeyim mi? Bunlar sadece bildiklerimiz… Ya bilmediklerimiz?..

Şurası çok açık ki, Erdoğan, bir yakınına “Başkaldırırlarsa ezer geçeriz” diyerek hedefe koyduğu karşıtlarını bir hamleye zorlayarak eyleme geçmeleri durumunda yapacakları konusunda tüm hazırlıklarını tamamlamış. Şimdilerde yattığı pusuda elini ovuşturarak o hamleyi bekliyor olmalı. Beklediği o hamle şayet gelmezse, sonrasında taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacağı, öyleymiş gibi gözükecek bir kurgu hamleyi 15 Temmuz’dan edindiği tecrübeyle bizzat kendisinin sahneleyeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.

Olur da muhaliflerinde yarattığı köşeye sıkışmışlık duygusuyla, yani doğal bir refleksle beklediği o hamle gelirse, Erdoğan’ın bilinen bilinmeyen onca hazırlıklarıyla yapmak istediği belli: “Ezip geçmek.” Ha, “Nasıl olsa bizi ezip geçer,” hissiyatıyla olup bitene kimse ses çıkaramazsa ne ala, Erdoğan için bu da tam bir “Allah’ın lütfu” olur ve basıp geçer.

ERDOĞAN VE PEŞİNDEKİLER BÜYÜK KAPIŞMA VE ALTIN VURUŞ İÇİN HAZIR

Tekrarlayacak olursak, öyle anlaşılıyor ki, Erdoğan hedeflerine doğru yürürken mukadder gördüğü büyük bir kapışma, bir altın vuruş için tüm hazırlıklarını katmanlı bir şekilde tamamlamış. Tek bir çatlak sesin bile çıkamayacağı, işlediği insanlık suçlarından ve yaptığı yolsuzluklardan dolayı hesap sormayı kimsenin aklının ucundan bile geçiremeyeceği ideal rejiminin temellerini atmak için son kavşağa gelmiş durumda.

Artık Erdoğan’a karşı çıkacaklar Aleviler mi olur, Kürtler mi olur, seküler çevreler mi olur, Kemalistler ya da ulusalcılar mı olur, Ergenekoncular mı olur, yoksa hepsi birden mi olur bilemem… Bilebildiğim Erdoğan’ın karşısına kim çıkacak olursa olsun “ezip geçmeye” bilenmiş olduğu… Muhalefet mi? Ha onlar hala çelik çomakla oynuyor. Kendilerini ve peşine taktıklarını oyalayıp duruyor. Erdoğan’a başta zaman olmak üzere ihtiyaç duyduğu ne varsa bahşediyor. Erdoğan’ın bunca hazırlığı ne için yaptığını anlamaktan acizmiş gibi bir görüntü veriyor veya anlamazlıktan gelerek ikiyüzlü bir tavır sergiliyor.

Aman ha yine de siz siz olun Sovyetlerin Soğuk Savaş yıllarında karşılaştıkları Türklere nasıl takıldıklarını hemen unutun. Erdoğan’ın kanlı bir hesaplaşma için giriştiği tüm bu hazırlıklarının, (kendi tabanını diri tutmak, andavallı muhaliflerini oyalamak için uydurduğu) “fetö” için olduğunu papağan gibi tekrarlayıp durun. Boşverin bu aşağılık ismi taktığı Hizmet Hareketi’nin artık Türkiye’de esamesinin okunmadığı gerçeğini…

Evet ya, tabii ki de Erdoğan’ın tüm bu hazırlıkları “fetö” içindir “fetö!..”

[Bülent Keneş] 30.12.2017 [TR724]