Rusya ve İsrail size değnekçilik mi yapacak, kurduğunuz düzenin “bin yıl” süreceğini mi sanıyorsunuz? - [Faruk Mercan]

Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın avukatı Ergin Cinmen, Türkiye’de kurulmak istenen “İslamcı Komünist Rejim”in karakterini çok güzel özetlemiş...

“12 Eylül 1980 ihtilalinde tutuklandığınız zaman, hiç olmazsa suçlamanın ne olduğunu bilirdiniz. Şimdi bu da yok. Altan kardeşler tutuklu değil, rehinler...” diyor İstanbul Barosu’nun tecrübeli avukatı Ergin Cinmen...

İki tane “Kanun Hükmünde Kararname” (KHK) daha çıkardı İslamcı Komünist Saray Rejimi... 10 binden fazla insan daha devletten ihrac edildi. Bunların binden fazlası üniversite öğretim üyesi... Mehmet Altan ve Eser Karakaş üniversiteden atıldılar. Hasan Cemal’in sürekli basın kartı iptal edildi.

Üniversite rektörlerini artık iktidarın başı tayin edecek... “Ben Başmuhtarım” diyor İktidarın Başı... Muhtarları da kendisi tayin edene kadar KHK’lara devam edecek... Şu ana kadar devlette ihrac edilen insan sayısı 120 bini aştı... Rakamlar dehşet verici....

6 bin akademisyen...
6 bin 700 asker...
8 bin polis....
2 bin 500 hakim ve savcı...

Hapisteki insan sayısı 35 bini aştı... Açığa alınan ve yeni bir KHK ile atılmayı bekleyen binlerce insan daha var sırada...

İktidarın Başı niye bu kadar kontrolsüz bir şekilde devleti tahrip ediyor? Çünkü, ayıpları çok büyük...
Amerika’nın önde gelen Türkiye uzmanlarından Michael Rubin, bir kaç gün önce, İktidarın Başı’na 12 Soru sordu... Birinci soru şuydu: Nasıl milyarder oldun?

1989’da Refah Partisi Beyoğlu ilçe başkanıyken küçücük bir evde oturan, düşüp alnı yarılan oğlunu eski bir arabayla SSK hastanesine götürüp saatlerce sıra bekleyen İktidarın Başı, bugün dolar milyarderi...

Prof. Daron Acemoğlu, “Milletlerin Düşüşü” kitabında Mısır’ın devrik cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in 87 milyar dolar servet biriktirdiğini belirtiyor. Kaddafi de 120 milyar dolardan fazla servet biriktirmişti, bir kanalizasyonda yakalanıp işkenceyle öldürüldüğünde...

İktidarın Başı’na milyar dolarları yetmiyor. Örtülü ödenekle dünya siyaset tarihinin en büyük yolsuzluk olaylarından birini icra ediyor şimdi... Birkaç örnek vereyim...

Bir Asya ülkesinin devlet başkanına okulların kapatılması karşılığı 50 milyon dolar ve uçaklarından birini teklif ediyor. Bu devlet başkanı ülkesinde olayı danışmanlarına anlatıyor. Bir danışmanı şöyle diyor:

“Bu parayı ve uçağı verecek kişi, ülkemizdeki bu okulların eğitim ve terbiye sistemini bize kurabilir mi? Biz bu eğitim ve terbiye sistemini milyar dolarlar harcasak yeniden kurabilir miyiz? 50 milyon dolar ve uçağı onun olsun. Bu okullardan yetişen binlerce gencimiz ülkemizin geleceği....”

Bu olayı, danışmandan bizzat dinledim. Ve bu devlet başkanı, bu rüşvet teklifini reddetti. Bir Afrika ülkesinden örnek vereyim... Bu ülkenin devlet başkanına okulların kapatılmasına karşılık 1,5 milyar dolar yatırım sözü veriyor İktidarın Başı... 

Şu cevabı alıyor: “Sana daha önce defalarca anlattım. Bu okullar bizim ve başarılı. Bu konuyu bir daha açma..”

Bir başka Afrika ülkesinin devlet başkanına, Cemaat aleyhine Amerika’da davalar açan avukat Robert Amsterdam’ı gönderiyor İktidarın Başı... Bu Devlet Başkanı tarafından kovuluyor Amsterdam...

İktidarın Başı, Türkiye’de uyguladığı Baasçı yöntemlerin aynısını dünyada icra edebileceğini zannediyor. Kırgızistan Devlet Başkanı’nın Türkiye’de tedavi olmasını engelledi. Nijeryalı 50 üniversite öğrencisini sınır dışı ettirdi. Sanki bütün dünyaya Kral olmuş gibi, yurtdışında okul açmayı iznine bağladı.

Newsweek dergisi daha yeni İktidarın Başı ve damadının IŞİD petrolünü alan şirketle ilişkilerine dair yeni bir haber yayınladı. Dünya kimin kim olduğunu biliyor.

İktidarın Başı Türkiye’de laikleri ve sosyal demokratları yanına çekmek için “Yenikapı Ruhu” diye bir şey uydurdu. Dünyada da, Rusya ve İsrail eksenli yeni bir blok kurabileceğini sanıyor. Daha düne kadar, “Ben değil, Putin özür dileyecek” diyordu. Sonra yalvara yakara Putin’in ayağına gitti. Ve şimdi “Dostum Putin’in desteğine ihtiyacım var” diyor.

15 Temmuz ile ilgili çok önemli bir ayrıntı gözlerden kaçtı. İktidarın Başı’nın Rusya’dan 15 Temmuz istihbaratı aldığı söyleniyor. 15 Temmuz gecesi gerçekten İktidarın Başı Marmaris’te miydi? Şüpheler var. Rusya’dan haberi alınca niye otelde beklesin? Şimdi Rusya ile askeri istihbarat işbirliği yapma ve Rusya’dan hava savunma sistemi alma peşinde... Putin, İktidarın Başı’nın kendisine ne kadar muhtaç olduğunu çok iyi biliyor ve bunu sonuna kadar kullanacak...

Aynı şey İsrail için geçerli... İsrail, İktidarın Başını en zayıf anında yakaladı ve Mavi Marmara dosyasını 20 milyon dolarla kapattı. İktidarın Başı, “Cemaat İsrail ile işbirliği içinde. Bana yapılan darbenin arkasında israil var” diyordu, ama gün geldi, İsrail’in kucağına oturdu.

Rıza Sarraf’ı ve bütün sırlarını elinde tutan Amerika’ya karşı Rusya ve İsrail’in kendisine değnekçilik yapacağını sanıyor İktidarın Başı... Rıza’yı kurtarmak için Washington’a geldi, eli boş döndü, Adalet bakanını da bu amaçla gönderdi Amerika’ya...

28 Şubat post-modern darbesini yapanlardan biri, kendisini ölümsüz zannediyor, hızını alamayıp şöyle diyordu: 

“28 Şubat bin yıl sürecek!..”

10 yıl bile sürmedi 28 şubat... İktidarın Başı da, kurduğu İslamcı Baas Rejiminin bin yıl süreceğini zannediyor. “Başmuhtarım” diyecek kadar dengesini kaybetti. Dikkat ederseniz bütün konuşmaları aynı:

“Ben Başkomutanım....”

“Yargı’nın başı da benim... Yargı da bana bağlı..”

“Ben Başmuhtarım....”

“Benim Genelkurmay Başkanım, benim valim, bakanım...”

Kendisini ebedi ve ölümsüz zanneden her güç hastası kafanın yaptığı şey aynı... Ve bu güç hastalığına yakalanan herkesin akibeti aynı olmuş... Stalin, beyin sarsıntısından öldüğü ana kadar devrilme korkusu yaşadı ve devlette temizlik yaptı. Son günlerinde, kendisini devireceğini düşündüğü generalleri tasfiye etti. Oğlunu da general yapmıştı Stalin... Hitler, kendisini Avrupa’nın ve dünyanın ebedi şefi zannediyordu... Ülkesini enkaza çevirip bir sığınıkta intihar edene kadar...

Cesaretini cehaletinden alan bütün diktatörlerin kaçınılmaz akıbeti...  Bekleyelim, tarihin akışını görelim.

Faruk Mercan, 31.10.2016 /Samanyolu Haber

“1996’da taşlandığımız yerde…” [Abdullah AYMAZ]

Bir Perşembe günü Afrika kökenlilerin nüfusunun yoğun  olduğu Chicago’nun  bir bölgesinde bulunuyorduk. İMAN (İnner-City Müslim Action Network) Organizesini ziyaret ediyorduk.

Bu organizenin direktörü Rami Nashashibi, Amerika’daki Afrika kökenli Müslümanların en büyük gruplarının birisinin Lideri olan Merhum W. Deen Muhammed’in kızı Laila Muhammed ve yeğeni Sultan Muhammed de orada bulunuyordu. O bölgenin insanına güzel hizmetler veren bu organizenin faaliyetlerini anlattılar. Direktör Rami Nashashibi, doktorasını Chicago’da yapmış değerli bir akademisyen olmasına rağmen kendisini bu hizmete adamış bir şahsiyet olduğu için Başkan Obama tarafından Beyaz Saraya davet edilmiş, faaliyetleri övülmüş ve danışman yapılmıştır.

Oradan beraberce Marguette Park’a gittik. Laila Muhammed dedi ki: “Bundan elli sene önce burada Dr. Martin Luther King, 700 kişi ile bir toplantı yapıyordu, ben de küçük bir kız idim. Birden dışarıdan gelen bir topluluk bizi taşlamaya başladı. Pek çok insanımız yara bere içinde kaldı. Bizzat Martin Luther başından yaralandı. Ben evimize kaçtım. Annem-babam bana ‘kızım sakın bir daha o parka gitme, öldürürler’ diye tenbih ettiler. Gerçekten deorada  daha sonra bizden olan insanları yaraladılar hatta bazılarını öldürdüler. Ama elli sene sonra burada bir anıt yapıldı. Babamın ve Martin Luther’in kabartma resimleri ve sözleri buraya nakşedildi.”

50 sene öncesinin hatırasına; İMAN organizesi tarafından  6 Ağustos 2016 tarihinde bir anma günü tertip edilmiş. O gün, sabah ondan akşam sekize kadar devam bu etkinliğe meşhur sanatçılardan Rakım, Yuna, BrotherAli,VicMensa, RockSteadyCrew grubu, Amir Suliman, DanaySuarez, HypnoticBrassEnsemble grubu, MaimounaYoussef, ZeshanTheTransistors grubu, TheNarciyet, TheReminder’ler, Dj David Chavez, Kidragon, Dj Man-O Wax, DresD’Nur, Khalil İsmail, Phenom, Kevin Coval, Tasleem Jamila, Azhar Usman Mazzi, K Love, Young James Brown, Shadia Mansour, Rafigi Green. Meşhur konuşmacılardan da MsIlyasah Al Shabazz, Imam Zaid Shakir, Fr. Michael Pfleger, Laila Muhammed, Linda Sarsour, RevJesse Jackson, Imam Suhaib Weeb, Rev. Otis Moss lil, Mo Amer, Rabbi Capers C. Funnye, JR, ImamSaafirRabb, Assata’sDaughters grup, Min. Abel Muhammed, Preacher Moss katılmış…

Geçmişin o kötü olayları  hüzünle hatırlandı. Ama o karanlık günler bu aydınlıkların başlangıcı oldu: “O günlerden bu günlere bakınca daha iyiye mi, yoksa daha kötüye mi gidiliyor?  diye sordum.  “Elbette, daha iyiye…” dediler. Biz de 1966’da Hocaefendi ile başlayan  Hizmet tarihinin de dünya çapında bu seviyeye gelişini görüp halimize şükrediyoruz.” dedim.

“Hak, yumruklana yumruklana kuvvet kazanır.’ diye bir sözümüz vardır.  Bizler öyle bir süreci yaşıyoruz. Ama inşallah, muhteşem bir geleceğe hazırlanıyoruz.” meâlinde ifadelerimiz oldu.

2011 sayımlarına göre, Amerika’da Afrikan kökenlilerin nüfusu 38 milyon, şu anda tahminen 40 milyon…İlk gelenler Müslüman oldukları için, hepsinde de hatta şimdi Müslüman olmayan bazılarında  bile, domuz etine karşı bir tiksinti vardır. Sanki genlerine işlemiş gibi…Ya geçmiş Müslüman atalarından kalıntı veya mutlaka  hapiste,şurda-burda  Müslüman olmuş yakınları olduğu için gayr-i Müslim olanları bile İslâmiyete yumuşak bakarlar. Onların yoğun olduğu yerlerde suç oranı, yüksek bölgelerde dahi geceleri başına bir takke koyup gezersiniz, Müslüman olmayanları da size dokunmazlar…

Ne güzel bir tevafuk ki, Amerika’da  Carter okullarımızın yüzde 60’ı Afrikan kökenli öğrencilerle dolu. Cenab-ı Hak bizi böyle bir hizmete sevk etmiş. Oralardaki başarılar için halk da, devlet de memnun. Oraları kapattırmak isteyenlere karşı da kızgınlar…

Abdullah AYMAZ, 30.10.2016 /Zaman

İki teröristin telefon konuşması -2 [Mahmut ÇEBİ]

Ben anlattıklarıyla şoktan şoka girerken ablam halinden öyle memnun ki, çoğu defa anlattıklarını kıkır-kıkır anlatıyor.

-Evi sattım, kiraya çıktım. O parayla bütün borçları kapattım. Bir yıllık da kiramı ödedim. İnanmazsın, arabayı bile tamir ettirip sattım. Kadın başımla kaç sefer sanayiye gittim…

Biliyor musun, ben fatura yatırmayı bile bilmezdim önceden. Şimdi hepsini kendi başıma yapabiliyorum…

Sonra bir ara sesi ciddileşiyor:

-Tek sıkıntımız bize sağlık sigortası yapmamaları… Muayene, tahliller, filimler hepsi para…

Yok artık diyorum! Onun kanser hastası olduğunu düşündükçe tüylerim diken diken oluyor, Savaşta bile kadınlara çocuklara dokunulmazken..

-Nasıl olur? Neden?

O devam ediyor:

-Valla ben de duyunca yuh dedim! 1 Eylülde genelge çıkmış. Hatta geçen arkadaşlar toplandı. ‘Bizi sigortalamıyorsunuz bari şu kadını sigortalayın. O kanser hastası!’ dediler ama dinletemediler… Ama Allah büyük… İçimde bir his var, her şey iyi olacak inşallah… diyor

Evet, şüphesiz Allah büyük…

O da olmasa bunca zulme nasıl dayanılır? Telefonu kapatırken ondaki metanet ve teslimiyete hayran oluyorum…

Anlattıklarının etkisiyle günlerce kendime gelemiyorum. Aklım hep onlarda ve suçsuz yere hayatları zindana çevrilen diğer abi/ablalarımda. Bir şey olmalı, yapacak bir şey… Her ne kadar uzakta olsak da, bu duruma seyirci kalınmamalı. Rabbim o masumlara sahip çıkmamanın hesabını bize de sorarsa? Bu nasıl kardeşlik derse?

Bir kaç gün sonra ablam yine arıyor. Bu sefer neşesi sanki daha yerinde.

-Terfi ettim, diyor, artık pastanede çalışıyorum!

Öyle mutlu ki, sanki dünyaları ona bağışlamışlar. Doğru ve dürüst olmanın, haklı olmanın, zalime boyun eğmemenin verdiği mutluluk bu. Bir an onunla birlikte ben de mutlu oluyorum.

Bu nasıl bir iman?

Ne şerefli bir dik duruş Allah aşkına…? Telefonda mutluluğunu bozmamak için:

-Efsane yazıyorsun ablam yaa. Filmi çekilecek kadınsın! diyorum. Gülüyor…

-Bayramda abini görmeye gittiğimde orayı bir görecektin, diyor….

Yani ağlamayayım diyorum, beni gözü yaşlı görmesin abin diyorum ama mümkün değil…! Yaşlı anne-babalar evlatlarını görmeye gelmişler, gözü yaşlı öylece bekleşiyorlar… küçük çocuklar… Hele bir tutuklu vardı ki, çocukları koşup boynuna sarılınca birini sağ koluna, diğerini de sol koluna aldı, öptü-kokladı… bir görseydin… yürek dayanmaz…

Görmüyorum ama o anlatırken bile gözyaşlarım yanağımdan süzülüyor…

-O ara bir kadın geldi boynuma sarıldı. Meğer beni tanıyormuş. ‘Biz sizi zamanında anlayamamışız’ dedi ağlaştık. Bir diğeri cebime bir şey iliştirdi fakat o telaşeyle unuttum. Eve gidince elimi cebime bir attım ki, para koymuş!

Keşke kadını tanısam da bir teşekkür edebilsem… İşte al sana kardeşlik!

‘Elhamdülillah’ diyorum. Bin defa, milyon defa… Bunca kötülüğün içinde tertemiz ashab ruhlu insanlar.. diyorum içimden…

-Önemli olan miktar değil ki, diye devam ediyor sözlerine, önemli olan o biçare anında insana ‘senin yanındayım’ hissini verebilmek. Geçen biri biraz fasulye verdi, kaç arkadaşa dağıttım. Değilse o verilen fasulye ne vereni mahzun eder, ne de alanı ihya eder…

Susuyorum. Haklı… Sözlerinin her biri kurşun gibi inerken yüreğime o devam ediyor:

-Kurban bayramında birileri kurban kesmiş, bana dağıtabileceğimiz kimseler var mı diye sordular. Ben de onları bir arkadaşıma götürdüm. Onun da eşi tutuklu, çoluğu-çocuğu var… Kadın eti görünce dedi ki ‘Bu çok fazla, ben birazını alayım, gerisini başka muhtaç ailelere götürün…’ İnan öyle ağladım ki kapısında… Hele yazık, bir arkadaş var; o burada tutunamadı. Onun da eşi cezaevinde. Üstelik bir de spastik çocuğu var. Kira ödeyemeyecek durumda. Eşini burada bırakıp, memleketine dönmek zorunda kaldı… Biz de arkadaşlarla bir araya geldik, karınca-kararınca bir şeyler topladık. O arkadaşa sürpriz yapıp bayramda çocuklarıyla birlikte onlara otobüs bileti aldık. Bayramda çocuklar babalarıyla görüştüler. Bir sevindiler ki…

İçim yanıyor… sözün bittiği yerdeyim. Kendisi yardıma muhtaçken haline hamdedip başkalarına kol-kanat germeyi onlara kim öğretti? Komşuları yüzüne bakmaz, kırk yıllık dost ve akrabaları selamı keserken, insanlığa olan güvenini kaybetmeyip hâlâ iyilik peşinde olmayı onların kalbine yerleştiren kim? Bu insanların birer vatan haini terörist olduğuna kim inanır? Kafamda yüzlerce soru…

-Sen başkalarına sahip çıkıyorsun, Rabbim de size sahip çıksın. Birinizi bin etsin diyebiliyorum sadece…

-Para nedir ki canım benim, diye istihza ediyor, burdan gelir-şurdan gider… Allah can sağlığı versin. İnsanların bizi düşünmesi, yanınızdayız demesi her şeyden önemli… Bana diyorlar ki memlekete git, yok ailenin yanına git… Ben eşimi burada bırakıp da hiç bir yere gitmem! Her hafta da onu görmeye giderim!

Helal olsun diyorum içimden… Sonra ses tonu tekrar yumuşuyor…

-Pastanede çalışıyorum ya, patronum olan abi bana haftalık bayat simitleri-poğaçaları veriyor. Arkadaşlara dağıta, dağıta eve geliyorum. Isıtıp çocukların okul çantalarına koyuyorlar. Bana öyle dua ediyorlar ki göreceksin…Çok şükür halimize…

Telefonu dualarla kapatırken yüreğim isyan ediyor. Bir tarafım nefretle yezitlere lanet okurken, diğer tarafım mutluluk gözyaşları döküyor. Ablamın tesellisi ve teslimiyeti bana da sirayet ediyor. Milyonları verseydik acaba bu elmas ve kömür ruhlu insanları tanıyabilir miydik diyorum… Onlar bunca eza ve cefaya maruz kalırken, biz de bu kutlular kervanındanız diyebilmemiz için, bizim de yapabilecek bir şeylerimiz olmalı. Onlar muhacirler gibi yollara dökülürken, bizim de ensar ruhlu ashab gibi onlara kucak açmamız gerekmez mi?

Mahmut ÇEBİ, 30.10.2016 /Zaman

Sultan Erdoğan’ın Güneydoğu Seferi [Ali Mirza Yazar]

21 Haziran 2015’te o dönem sadece Erdoğan’ın damadı olarak anılan Berat Albayrak’ın e-postasına ABD’den bir mail gelir. Mail, Kürt meselesiyle ilgili uzunca bir raporu içeriyordu. Kürtçe ve Kürtlerle ilgili ‘uzmanlığı’ olduğu söylenen Cüneyt Arvasi’ye ait bu ‘rapor’, Açılım Süreci’ni ve Türkiye’nin rolünü ele alıyordu.

Bu e-postadan Erdoğan’ın haberi var mı bilinmez ancak içeriğiyle mutabık kaldığı, 7 Haziran seçimlerinden sonra 180 derece değişen Kürt politikasından anlaşılıyor.

Kürtler bölünürse AKP ‘vatana ihanet’le yargılanır!

Cüneyt Arvasi’nin olduğu iddia edilen bu raporda, özetle, Açılım Süreci’nin önce Kuzey Suriye’de, ardından Türkiye’de bağımsız/özerk bir Kürt devletini netice vereceği endişesi belirtiliyor. Bunun faturasının ise ‘vatana ihanet’ yaftasıyla AKP’ye kalacağı vurgulanıyor.

PKK-KCK’nın bu süreçte çok sempati topladığından hareketle, “PKK hareketlidirilerek asli fonksiyonuna döndürülmeli, çözüm sürecinde oluşturmaya muaffak olduğu barışçıl vitrin dağıtılmalı ve mutlaka ‘terör örgütü’ sınıfında tutulmalıdır” deniyor.

Bölgesel Kürt politikalarında değişim

Erdoğan’ın Kürt meselesinde manevra almaya başlamasının tek sebebi, HDP’nin parti olarak seçimlere girip “Seni Başkan Yaptırmayacağız!” sloganını kullanması değildi. İlk rahatsızlık, PYD lideri Salih Müslim’in sıklıkla Ankara’ya çağrılarak, Kuzey Suriye’deki Kürt hareketlenmesinin sorguya çekilmesiyle başladı.

Beşşar Esad, Kuzey Suriye’yi Kürtlere bırakarak Türkiye’yi ‘rahatsız etme’ politikasını girmişti. Suriye Kürtleri uzunca bir zamandır böyle bir fırsat arıyordu. Türkiye’nin endişesi ise, burada kurulacak bağımsız ya da özerk bir Kürt oluşumunun Türkiye’ye de ‘örnek olabileceği’ idi.

PYD’nin ilerleyişi ile birlikte HDP’nin Meclis’te AKP’yi durdurma ihtimali yükselince, Erdoğan ipleri kopardı. Önce “Kobani düştü, düşecek” diyerek Türkiye’deki PKK-KCK çevresini rahatsız etti. 6-8 Ekim 2014’teki Kobani eylemleri, Erdoğan’a gözdağıydı.

‘Çözümde Kürtler şımardı’ söylemi

Ancak belli ki Erdoğan müzakere sürecini bitirmek için buna benzer bahaneler arıyordu. Sokağa dökülen Kürtler, ‘çözüm’ aleyhtarlığını büyüttü. 7 Haziran seçimlerinde bu sandığa da yansıdı. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında terörün yeniden ‘en önemli gündem’ hâline gelişi ve askerî operasyonların hızlanması, beklenen fırsattı.

7 Haziran 2015’ten 7 Haziran 2016’ya kadar Türkiye terörle mücadeleye 600’e yakın şehit verdi. Güneydoğu’da şehirler yerle bir edildi. Yüz binlerce Kürt çevre illere göç etmek zorunda kaldı. Bölgedeki ‘restorasyon’un (Davutoğlu, ‘Sur’u Toledo yapacağız’ demişti!) ikinci ayağı HDP’ye yönelikti.

15 Temmuz’dan önce de dillendirilen plan şöyleydi: Dokunulmazlıkları kaldırarak HDP’li milletvekillerini hedef gösterme, HDP’li belediyelere kayyım atama, HDP’ye yakın sivil kuruluşlara el koyma, kapatma ve son olarak HDP’yi kapatma

Darbe girişimi planları hızlandırdı

‘Allah’ın lütfu’ darbe girişiminin ardından Erdoğan-AKP bütün planlarını hızlandırma imkânı buldu. Önce HDP’li belediyelere kayyım atandı. Ardından HDP çevresine yakın görülen TV ve gazeteler, kültür dernekleri, vakıflar vs. kapatıldı. Son olarak Diyarbakır gibi sembolik bir şehrin belediye başkanı Gültan Kışanak, gözaltına alındı.

Şu sıralar Güneydoğu’da HDP yanlılarının haberleşme ve bir araya gelmesini engellemek için internet kesik. 26 Ekim itibariyle Diyarbakır, Erzurum, Kars, Ardahan, Ağrı, Bingöl, Erzincan, Mardin, Batman, Siirt, Van, Elazığ, Tunceli, Gaziantep, Urfa, Kilis ve Adıyaman şehirlerinde internete erişimin ya tamamen kesik ya da belirli saatlerde kesik olduğu belirtiliyor.

6 milyon insanın etkilendiği bir kesintiler sebebiyle, bölgedeki ekonomik faaliyetler ve hastaneler de iş göremez hâle geldi.

Önceki gün de HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında, Kışanak’ın gözaltına alınması sonrası yaptığı sokağa çıkma çağrısı sebebiyle soruşturma başlatıldı. Bununla birlikte partinin diğer Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’a da Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “yurt dışına çıkış yasağı” getirildi.

Dün gece Resmi Gazete’de yayınlanan KHK’larla da, Dicle Haber Ajansı gibi HDP’ye yakın 15 medya kuruluşuna yönelik kapatma kararı uygulandı.

Muhalif Kürtleri sokağa dökme planı

Bütün bunlar, Erdoğan’ın değişen Güneydoğu planlarının ikinci aşaması olarak görülüyor. İlk aşamada PKK yeniden terör örgütü hüviyetine döndürüldü. İkinci aşamada HDP’nin bölgedeki etkinliği kırıldı. Üçüncü aşamada ise, hâlen sokağa çıkacak şekilde bu siyasî harekete destek verenler ezilecek. Yani son hedef, bölgedeki AKP karşıtı Kürtleri sokağa çekerek, ‘ezip geçmek’. Bunun için her türlü tahrikin yapılacağı aşikâr.

Ali Mirza YAZAR, 31.10.2016 /TR724

‘Erdoğan Cumhuriyeti’ 29 Ekim gecesi Resmi Gazete’de ilan edildi [SEFER CAN]

Atatürk’ün 28 Ekim akşamı sofrasında oturanlara, “Efendiler yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz” dediği rivayet olunur. Tayyip Erdoğan da Saray ahalisi ve mabeynine böyle bir cümle kurdu mu, bilmiyoruz. Ancak kendi cumhuriyetini kurduğuna dair mutabakat var. Demokrasinin tabutuna çakılan son çivi hükmündeki 675 ve 676 no’lu kanun hükmünde kararnamelerin (KHK) tam da 29 Ekim’de yayınlanması popüler ifadeyle ‘manidar’. Rövanşist bir duygunun tetiklemesi mi, Atatürk’e öykünme mi? Buna psikiyatrların ve tarihçilerin karar vermesi lazım.

Erdoğan’ın Suriye ve İran türü bir cumhuriyet kurduğu iddiası yabana atılacak cinsten değil. İlk andan itibaren ‘Allah’ın lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz darbe girişimi ve “Normal zamanlarda yapamadığımız pek çok şeyi yapabiliyoruz!” diye anlattığı olağanüstü hal (OHAL), ülkeyi uçurumun kenarına getirdi. Yargının hakim savcı ayağı zaten dize getirilmişti; şimdi savunma hakkına son darbeler vuruluyor.

‘SAVUNMA HAKKI’ NEREDEYSE KALMADI

6’sı baro başkanı 200’den fazla avukatın tutuklandığı bir ortamda savunma hakkından ne kadar söz edilebilirdi zaten? “300 bin lira bile verseniz bu dosyayı alamam” diyen avukatlar biliniyor. İstanbul Barosu eski Başkanı Ümit Kocasakal’ın, “FETÖ’cüler avukat istedi vermedik. Enayi miyiz?” sözleri, kara bir leke olarak tarihe geçti. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, işkencenin ayyuka çıktığı ortamda aksini ispatlama çabasında.

Son KHK’larla ilgili suskunlukları ise tüy dikti. Baronun atadığı avukatların işkenceye tanık olmamak için ve korkudan, polis zanlıya işkence yaptığı sırada, arkalarını döndükleri son İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) raporuna yansımıştı. Hizmet Hareketi mensupları savunma hakkından zaten yararlanamıyor. Şimdi sıra solcular ve Kürtlere geldi. Yeni KHK’ların amacı onları da avukatsız bırakmak. Bir de tabi, işkence ve kötü muamelenin tespitini önlemek. HRW’nin işkence raporuna, her şeye rağmen yansıyan somut anlatımlar, AKP açısından ‘önlem alınması gereken’ bir husus çünkü.

KHK’lar, şüpheli ve sanığın avukatını seçme hakkı elinden alırken, terör suçlarıyla ilgili olarak, mahkemenin onayı olursa, sanığın 6 ay avukatıyla görüşmesine yasak getirmenin yolunu açıyor. Yine terör suçlarında, avukatla görüşme kayıt altına alınabilecek ve savunma belgelerine el konulacak. Tabi, hangimiz terörden yargılanmıyoruz ki? Bu arada, avukatsız duruşmanın yolu da açıldı. Mahkemenin üç eşit ayağından biri olan savunma olmadan yargılama yapılabilecek.

AYM HUKUKA DÖNÜŞ YOLUNU KAPATTI

CHP’nin KHK’larla ilgili başvurularını yetkisizlik nedeniyle geri çeviren Anayasa Mahkemesi (AYM), hukuka dönüşün yolunu da kapattı. Esasa girip anayasaya uygun deseydi, sonraki KHK’ları inceleme imkanı elinde kalacaktı. “Ben KHK’lara bakamam, yetkim yok!” dediğinizde yarın KHK eliyle Meclisi fesheden bir metin çıksa onu bile denetlemek mümkün olmayacak. Hatta hukukçu Kerem Altıparmak’ın dediği gibi, yarın bir gün KHK çıkarıp AYM’yi de kapatabilirler. Erdoğan’ın son dönemde hukuku hiçe sayan pervasızlığında AYM başkan ve üyelerinin katkısı azımsanamayacak ölçüde. Tarih yazacak.

MU-HA-LİF REEEK-TÖR İSTE-Mİ-YORUZ!

Yine KHK ile gelen bir ‘lütuf’la, üniversite rektörlerini Cumhurbaşkanı’nın doğrudan atayabilme imkânı doğdu. Nur topu gibi! Üniversitelerde ‘düzeni bozucu’ rektör olmasını istemedikleri için, sandık yetkisini akademisyenlerin önlerinden aldılar. Bu vesileyle ‘sandık güzellemesi’ yapanların aslında riyakâr oldukları ortaya çıktı.

Öyle ki, yeni yönetmelik YÖK’ün katkısına bile tam güvenmiyor, 1 aylık sürede önerilenlerden birinin atanmaması ve YÖK tarafından, iki hafta içinde yeni adaylar gösterilmemesi halinde Cumhurbaşkanı doğrudan seçim yapabiliyor. Bu arada ülkenin en köklü üniversitesi Boğaziçi’nin rektörlük seçimleri yapıldığı hâlde hâlâ rektörünün atanmadığını not edelim. Belki Boğaziçi’nde rektör olmak isteyenler bu yazıyı okuyup Saray’ın kapısını çalabilirler!

OKUMA FİŞLERİNDEN İSTİHBARAT FİŞLERİNE

OHAL KHK’sı ile devlet memurluğuna girmek için aranan şartlara “güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması” maddesi eklendi. Yani istihbarat fişleri yeniden kıymete bindi. Kişi, allame-i cihan olsa istihbarat havuzundaki fişler düzgün değilse memur olamayacak. Anlayacağınız, bu kış soğuklar Sovyetler Birliği’nden esiyor!

Artık her kararnamede mutat olduğu üzre, bunda da kamudan ve üniversitelerden atılanlar önemli yekün tutuyor. Eser Karakaş ve Mehmet Altan gibi demokrat hocaların ya da sol görüşlü akademisyenlerin akıbeti sürpriz değil. Giyotinin diğer cemaatlere ve Nurculara ulaşması da Erdoğan’ı tanıyanlar için şaşırtıcı olmadı. En çok dikkat çeken isim, Dicle Üniversitesi ektör yardımcısı iken “Ben Kırkıncı Cemaatine mensubum. Fetö’cüleri fişleyip polise verdim” diyerek kendini kurtarmaya çalışan Aslan Bilici. Maalesef yeterli görülmemiş…

ABSÜRDİSTANDAN MEMURİYET MANZARALARI

15 Temmuz’dan bu yana 6 binden fazla akademisyen kovuldu. Bazıları hâlâ yaş-kuru edebiyatı yapıyor. Bu arada 2’si general 39 asker; TBMM’de 3, MEB’de 31 ve AFAD’da görevli 1 kişi mesleğe iade edildiler. Nasıl bir torpil buldukları merak konusu oldu. Atılanlar deyince TBMM’de görev yapan garson ve sıvacıyı unutmamak lazım. Mala ve servis tepsisiyle nasıl darbeye iştirak ettikleri konusunda bir açıklama bekleniyor…

KÜRT MEDYASINA, BÜYÜK OPERASYON ÖNCESİ KARARTMA

Ulusal Kürt medyası bir önceki tırpanla biçilmişti. Bu defa geride kalanlar ve yerel basın susturuldu. “Süresiz olarak yayın durdurma cezası” verilen Özgür Gündem, tamamen kapatıldı. DİHA ve JİNHA gibi birçok muhabiri cezaevinde olan haber ajanslarının kapısına kilit vuruldu. 25 yıllık sanat-kültür dergisi Evrensel Kültür yok edildi. Böylelikle basın yayın organlarının tasallutu altındaki Kürtler özgürlüğüne kavuştu!

61 ilin emniyet müdürünü değiştiren kararnamedeki şahin tercihler düşünüldüğünde taşlar yerine oturuyor. Diyarbakır Belediye eş başkanları Gülten Kışanak ve Fırat Aslı’nın gözaltına alınmaları da yaklaşan fırtınanın habercisi. Günlerdir tedavi, ilaç ve ticaret yapısını altüst eden internet kesintisi sürdürülemez. Onun için kesin çözüm eli kalem tutan herkesi susturmak. Daha yeni “Güneydoğu’ya yatırım paketleri” açıklanmıştı ama “Hele bir internet gelsin, bakarız” moduna geçildi muhtemelen.

12 EYLÜL DARBECİLERİ ÖRNEK ALINMIŞ

23 Temmuz’da yayınlanan ilk kararnamede 12 Eylül darbecilerinin geçici 15. Maddesine benzer güvenceler getirilmişti: “Bu Kanun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” Hukuksuz iş yapacaklarını daha başından ilan etmişlerdi yani.

12 Eylül darbecilerini, yaptıkları anayasa bile koruyamamıştı, bu darbeciler de KHK’ya fazla güvenmese akıllılık eder. Zira işkence, insan hakları ve özgürlükleri kısıtlayıcı her fiil sorumlularını ömür boyu takip eder, yerel ya da uluslararası mahkemelerde her daim yargılanabilir.

Sefer CAN, 31.10.2016 /TR724

Zeybekçi konuşuyorsa endişelenin! [SEMİH ARDIÇ]

1 Amerikan Doları geçen hafta sonunda 3,1255 lira seviyesine tırmandı. Doların ne ilk ne de son rekoru bu. Üstelik rekor, Amerikan Merkez Bankası FED daha faizi yüzde 1 seviyesine çıkarmamışken kırılıyor. ABD 3. çeyrekte yüzde 2,9 büyüdü ki bu beklentilerin fevkinde bir rakam. FED’in, Aralık’ta faizi yüzde 1’i aşacak şekilde artırması halinde vay halimize!

Doların şu ana dek yükselişinde ekonomik görünümün giderek bozulması ve artan riskler etkili oldu. Hükümet medyası moral bozucu verileri halının altına süpürdüğünden herkes pek çok risk ‘yokmuş gibi davranıyor’.

Birkaç veriyi hatırlatalım:

–İhracat yerlerde sürünüyor (Yılın 9 aylık döneminde yüzde 10 düşüşle 106 milyar 287 milyon dolara geriledi. 2015’i ekside kapatan ihracatçı bu sene de en az 15 milyar dolar daha kaybedecek.)

–Turizm sektörü yarı yarıya daraldı. Özellikle Alman, Fransız ve İngiliz turist sayısında dramatik düşüş yaşandığı için önümüzdeki seneler de zor geçecek. –Özel sektörün döviz açığı 201 milyar dolar. Türk Telekom gibi bir dev kredi taksitini ödeyemedi. Bankaların yüzde 3 olan kredi riski (takibe düşen krediler) bu aydan sonra büyüyecek.

–TCMB brüt döviz rezervi altın hariç 97 milyar dolar. Bu rakamın 11,4 milyar doları 1 yıllık vadede bankaların mevduat vadesine bağlı olarak çıkacak. Net rezervler 40 milyar doların altında.

–Büyüme yüzde 2–3 arasına sıkışıp kaldı.

–İşsizlik yüzde 11’i geçti. İş bulma umudunu kaybedenler dâhil edildiğinde işsizlik yüzde 16’yı aşıyor.

–Yabancı sermaye gelmez oldu. Yerli yatırımcı elde avuçta kalanları muhafaza etmek için farklı coğrafyalara kaçıyor.

HÜKÜMETİN ÖNCELİĞİ BAŞKANLIK

Ekonomik krize çare bulmakla mükellef AKP Hükümeti ise başka gündemlerle meşgul. Hükümet, ekonomiyi daha derin bir çukura düşürme ihtimali olan jeopolitik riskleri hafife alıyor. İttihatçılardan miras boş hayallerinin peşinde koşuyorlar. Bölgemizde istikrarsızlığı kalıcı hale getirecek adımlar atılıyor. Bu yetmezmiş gibi ülkeyi siyasî bir bölünmenin eşiğine getirecek Başkanlık dayatmasında ısrar ediliyor.

Sanayiciden mahalle bakkalına kadar ticaret erbabının uykularını kaçıran dolar şokuna dair ekonomi yönetimi tam bir acziyet içinde. Merrill Lynch’in eski uzmanlarından Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’i sormayın. Şimşek’in bütün yetkilerinin alındığını piyasa oyuncuları zaten biliyor. Daha evvelki itibarı yok.

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye gelince… Her konuşması ayrı bir endişe kaynağı. “Endişelenmeyin!” sözü bile piyasayı endişelendiriyor. Zeybekci’nin kendisi de müşavirleri de olup biteni anlamaktan ve icap eden kararları almaktan uzak.

Zeybekci’nin dolar/TL kuruna dair farklı tarihlerde sarf ettiği sözlerden birkaçı şöyle:

“Kurla ilgili gelişmeler dünyadaki gelişmelere bağlı, TL kaynaklı değildir. Bundan dolayı bir endişeniz olmasın. Kura dokunmamak lazım, müdahale etmemek lazım. Kur kendi dengesini bulacaktır.” (15 Nisan 2015)

“Bugün Merkez Bankası’nın rezervleri 120 milyar dolar civarındadır, bunun içinde kullanılabilir rezervleri 60 milyar doların üzerinde, artı 20 milyar doların üzerindeki bir altın rezerviyle ben size bir esnaf, sanayici veyahut da bir sanayici olarak soruyorum, sizin şirketinizin böyle bir bilançosu olsaydı, şirketinizin 1 yıl içinde acil nakdi paraya ihtiyacı olur muydu? Tefeciye düşme riski olur muydu? Panik durumu olur muydu?” (11 Eylül 2015)

“Tüm dünyada yapılan Euro/Dolar paritesindeki bu hareketlenme karşısında Merkez Bankamızın elinde bunu tam anlamıyla yönetecek bir güç yoktur. Piyasa kendi dengesini bulacaktır. Sürdürülemez bir döviz ihtiyacı Türkiye’yi tefeciye düşürecek bir borçlanma yapısına götürür.” (15 Ekim 2015)

“Sağlıklı olmak kaydıyla, aşırı oynamalar olmaması kaydıyla, kırılmalar olmaması kaydıyla yaşanan gelişmeleri normal olarak görüyoruz. Önümüzdeki süreçte piyasanın kendi dinamikleriyle kendi dengeleriyle sağlayacağı seviyeler bizim için kabul edilebilir seviyelerdir.” (28 Ekim 2016)

“Bir dediği öteki dediğini tutmuyor.” sözü sanki Zeybekci için söylenmiş.

TÜRKİYE, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNDE 99. SIRADA

Türkiye eğitimde OECD ülkeleri arasında sondan dördüncü iken hangi kalkınmadan ve kalıcı büyümeden bahsedilebilir? TL’nin Dolar ve Euro karşısında mum gibi erimesinde Dünya Bankası İş Yapma Kolaylığı Endeksinde bir yılda 14 basamak gerilememizin payı yok mu? Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 99. sıradaki Türkiye’ye kim, niye yatırım yapsın?

Medya havuzu kurarak, yalanları hakikat gibi sunarak bir yere kadar. Dünya neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Türkiye yasaklar ve yolsuzluklar ülkesi oldu. Bunun içindir ki giderek fakirleşiyoruz.

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum. Lakin ben, Bakan Zeybekci, “Endişelenmeyin.” dedikçe endişeleniyorum.

Semih ARDIÇ, 31.10.2016 /TR724

Cemaat’in en büyük suçu [Vehbi Şahin]

Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi’ne her fırsatta vurmak, bir yerlere mesaj verme ihtiyacı olanlar için kaçınılmaz bir zaruret halini aldı son dönemde. Yazarken ya da konuşurken “terör örgütü” tamlamasını “Cemaat” kavramı ile yan yana kullanmamak neredeyse affedilemez büyük bir suç oldu.

Siyasilerden gazetecilere, solculardan sağcılara, ulusalcılardan millicilere, entelektüellerden tarikat ehline kadar çok geniş bir cephe, zihinlerinde ve kalplerinde mahkûm ettikleri Hizmet Hareketi ve Gülen hakkında ağza alınmayacak en galiz küfür ve hakaretleri kullanmaktan çekinmiyor.

Hatta daha ileri gidenler de var. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir şeyi yaptı ve hazırladığı bir raporla Hizmet Hareketi’ni fırak-ı dalle ilan etti. Ulema da diğer cemaat ve tarikatlar da ağızlarını açıp Diyanet’e, “Siz ne yaptığınızın farkında mısınız?” diye sorma cesareti göstermedi, gösteremedi maalesef…

KORKUNÇ BİR SÜKÛT

İslamî kesim sessiz kalırken, diğerleri konuştu mu sanki? Türkiye’nin önde gelen demokrasi havarileri de sosyal demokrat aydınları da tek bir kelam etmedi Diyanet’in yazdığı rapor hakkında… Toplumun hemen her kesimini temsil eden sivil toplum örgütleri de iş dünyası temsilcileri de kendi varlıklarını sürdürme ve elde ettikleri kazanımları kaybetmeme adına hepsi sessizliği tercih etti.

Peki, nedir Gülen ve Hizmet Hareketi’nin suçu? Bu kin ve nefretin, hasedin kaynağı nedir? Bu millete Cemaat hangi kötülüğü yaptı da bunun cezası en ağır şekilde ödetiliyor şimdi?

Hemen işin kolayına kaçıp darbe yaptı demeyelim. AKP’nin, iktidarı bırakmamak ve kesintisiz mağdur edebiyatı yapabilmek için uydurduğu sihirli paralel yapı söylemlerine aldanıp daha kimin yaptığı belli olmayan bir darbe girişiminin faturasını Hizmet Hareketi’ne kesmeden açık yüreklilikle şu sorunun cevabını bulmaya çalışalım: Bu kadar aleni linç edilmesine göz yumulan Cemaatin suçu nedir?

KONFORMİZMİ YIKAN SÖYLEM

Ben size söyleyeyim mi? Türkiye’de yaşayan farklı toplum kesimlerinin, siyasilerin, sivil toplum örgütlerinin, tarikatların, cemaatlerin milletin temel dertleriyle ilgileniyormuş gibi yaptığı, ama değiştirmek için mücadele etmeye cesaret edemediği birçok konuda öncü rolünü üstlenmesi bence…

Gülen ve Hizmet Hareketi’nin, problemlerin temeline inerek yerleşik paradigmaları sarsan söylemler geliştirmesi, bununla kalmayıp bu söylemleri teoriden pratiğe dönüştürmesi, hatta hayatın vazgeçilmez bir parçası haline getirmesi, konformizm bataklığında debelenenleri elbette rahatsız edecekti ve rahatsız etti de…

Toplumun farklı kesimleri arasında ideolojik, etnik ve mezhepsel kutuplaşmayı tahrik ederek vesayet rejiminin devamını isteyenlerin oyununu “Demokrasiden dönüş yok. Herkesi kendi konumunda kabul edelim. Aramızdaki ihtilafları kenara koyup müşterek yönlerimizi karşılıklı diyalog kurarak ön plana çıkaralım” söylemiyle  bozduğu için Hocaefendi ve Hizmet Hareketi hedef haline geldi.

KARDEŞ KAVGASINI BİTİRECEK FORMÜL

Bu ülkenin en değerli varlığı olan evlatlarının, milliyetçi ve şoven ideolojilerin kardeş kavgasında heba olup gitmesini önlemek amacıyla Hizmet Hareketi’nin okullar, yurtlar, dershaneler, okuma salonları açması, tabii ki varlıklarını bu kanlı kutuplaşma üzerine kurgulayan odaklar için bir tür meydan okumaydı.

Cehaletin pençesinden okuyarak kurtulan her gencin kof sloganların peşine düşmemesi, etnik ve mezhep temelli çatışma isteyenlerin işine gelmedi ve onları rahatsız etti. Cami ile cemevinin bir arada olabileceğini göstermek için Ankara’daki örnek bir projeye destek vermesi de Cemaat’e karşı, var olan düşmanlığı daha da körükledi.

DÜNYAYA TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ANLATTI

Gülen Hocaefendi’nin ufku açık bir din âlimi olarak yaşadığı çağı ve dünyanın gittiği yönü iyi okuması sonucu, 1990’ların başında tavsiyesine uyup yurt dışına giden öğretmenler büyük işler başardı. Cumhuriyet tarihinin dünyaya ihraç ettiği en büyük marka olan bu okullar, üniversiteler ve kültür lokalleri ile 170 ülkede dil, din, mezhep ayrımı yapmadan herkese el uzattılar.

Yıllardır Kızılelma türküsü çığırıp Turan hayali gören Türk milliyetçileri nezdinde bu okullar ve öğretmenler hiçbir zaman bir kıymet ifade etmedi. Bırakın destek olmayı aksine köstek olmak için Türk Cumhuriyetleri’nde alternatif okullar açtılar. Halbuki bu okullar ve öğretmenler onların teorik olarak konuştuklarını pratiğe dökmüşlerdi. Bu camianın önde gelenleri nedense Cemaat’e hiç sıcak yaklaşmadı.

Türkiye’de halkların kardeşliğini savunan, ırkçılığa mesafeli duran, demokratik değerleri benimseyen laik ve sol kesime, Cemaat’in söylemi ve icraatı pek yabancı değildi aslında. Ama Hocaefendi’nin din adamı olmasına, Cemaat’in İslami vasıflarına takılıp kaldılar.

Birlikte yaşama kültüründen, kimsenin özel hayatına karışmadan herkesi ve her kesimi kendi konumunda kabul etmeye kadar bir dizi uzlaşmacı söylemini ısrarla görmezden geldiler. Onlara göre Cemaat dini bir gruptu ve laiklik adına onunla her zeminde mücadele edilmeliydi.

“Dini değerlere uzak kalmış kesimlere Cemaat kendini iyi anlatamadığı için onlar da Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne düşman oldular” denilebilir. Eksik ama haklı yönleri olan bir değerlendirme.

HASEDİN KÖR ETTİĞİ GÖZLER

Peki, İslamî kesimin hıncını nasıl izah edeceğiz? Bilmiyor olamazlar. Bildikleri halde Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne askerlerin, laiklerin, solcuların, milliyetçilerin etmediği hakaret ve küfürlerin en ağza alınmayacaklarını bile çok kolayca nasıl telaffuz edebiliyorlar?

Şaşırtıcı olan da asıl bu bence. AKP kadrolarından yazar çizer tayfasına, ehl-i tarik vatandaştan cemaat liderlerine kadar kendini İslamî kesimin bir parçası görenler, Hocaefendi ve Cemaat’e küfretmek için adeta yarışıyorlar.

Bu hastalıklı halin sebebi ne olabilir? Bana göre onlar da milliyetçiler gibi korkunç bir kıskançlık girdabına sürüklendiler. Hizmet Hareketi’nin, hayallerinin çok ötesinde dünya çapında başarılara imza atmasını kabullenemediler. “Yurt dışında bu kadar okul dış destek olmadan nasıl açılır” gibi yüzlerce vehim ve şüphe ile Hizmet’e karşı düşmanca pozisyon aldılar.

Bir süre sonra haset gözlerini o kadar kör etti ki dini ilimlerdeki usulleri çiğneme pahasına, itikadî açıdan Allah nezdinde kendilerini sıkıntıya sokacak sözleri rahatça telaffuz etme noktasına nasıl geldiklerini sorgulamadılar bile.

YÜREKLERİ HALA SOĞUMADI

“Cemaat dünya malı peşinde. Her yere okul, yurt binası dikiyorlar. Devlette boş bir kadro mu var hemen onlar dolduruyor, bizim ihvanlar görev alamıyor” sözleriyle tavır aldılar.

Şu anda Cemaat dağılmış durumda. Binlerce okul, yurt, hastane, bina vs gasp edildi. Bütün hayır müesseselerinin kapısına kilit vuruldu. Cemaat üyesi denilerek on binlerce insan işinden oldu. Hizmet Hareketi’ne burs ve kurban bağışı yaptıkları iddiasıyla 40 bine yakın insan hapse atıldı. Hamile kadınlardan yaşlı amca ve teyzelere varıncaya kadar istisnasız herkese kelepçe takıldı. Kimi işkence altında nezarethanede hayatını kaybetti kimi de baskılara dayanamayıp intihar etti. Yuvalar dağıldı, aileler perişan oldu.

Bu kadar zulmü gördükten sonra sağcısından solcusuna, Siyasal İslamcısı’ndan kendini tarikat mensubu dindar Müslüman gören vatandaşa kadar Cemaat’e hala düşman olanlar arasında “Çok merhametli gidiliyor” diyenler var mıdır?  Acaba yüreklerini yakan kin ve nefret ateşi bir nebze sönmüş müdür?

Sanmıyorum. Kalpleri hala öfkeyle dolu. Kalemleri kin ve nefret pompalıyor. Dilleri zehir saçıyor. Cemaat toptan imha edilse yine de yürekleri soğumayacak anlaşılan.

Hocaefendi ve Hizmet Hareketi Türkiye’nin ve Anadolu’da yaşayanların yerleşik paradigmalarını sarsarak, konforlarını “hizmet” ile bozarak en büyük suçu işledi. Şimdi tüm toplum Cemaat’in iktidar tarafından linç edilmesini ‘bu suçun faturası kesiliyor’ sanarak vicdanı hiç sızlamadan seyrediyor.

Cemaat bitirildi, bitiriliyor diye sevinenler hallerine üzülsün bence. Allah, öfke ile oturup kin ve nefretle kalkanlara, onların arkasından gidenlere, Cemaat’in okullarını, yurtlarını, kurumlarını AKP eliyle kapatarak en büyük cezayı veriyor ama onlar farkında değiller.

Ne yazık ki değiller…

Vehbi ŞAHİN, 31.10.2016 /TR724

Hukuk bitti yaşasın ‘etkin pişmanlık’! [Selim Gündüz]

Türkiye’de hukuk, demokrasi ve insan hakları bittiği için tüm devlet mekanizması artık ispiyon, fişleme ve ihbarla çalışıyor. Atamalar, terfiler birilerinin şahsi referanslarına göre yapılıyor. Soruşturma ve kovuşturmalardaki kanıtlar, hukuki verilerden değil kimliği belirsiz itirafçıların kendini kurtarmak için ürettiği yalanlardan oluşuyor.

Erdoğan “Eğer sizler gelip bildiklerini anlatmayacak olursanız kusura bakmayın; alır sizi de aynen o cezaevlerine tıkarız” demişti. Adalet bakanı şimdi bu projenin peşinde. Tüm savunma avukatlarını hapse attıktan sonra Cemaate çağrı yapıyor: “Avukatlarınıza danışın, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanın.”

Önce “hapishanede yer açacağız” gibi hukuk tarihinde görülmemiş bir gerekçeyle 40 bin suçluyu tahliye ettiler. Onların yerine saçma sapan delilleri bahane edip 50 bin masum insanı hapse attılar. Bankada hesap açma, sendikaya üye olma, telefonuna program indirme, 1 dolar taşıma vb. gibi akla ziyan delillerle…

Yüzlerce hâkim bu içi boş kararların altına imza attı. HSYK Başkan vekili “ByLock bizim en güçlü delilimiz. ByLock’un örgüt elemanları dışında başkaları tarafından kullanılabilen bir program olmadığı net” diyerek anlattığı Bylock delili paçavraya döndü. 600 bin telefona indirildiği, 15 Temmuz darbe girişiminden 7 ay önce kullanımdan kalktığı ortaya çıktı.

Yani bu hukuksuzluklara imza atanların güvendiği dağlara kar yağdı. Ufukta hesap verme görününce…

SARAY YARGIÇLARINA KORUMA ZIRHI VE ETKİN PİŞMANLIK

On binlerce insana hiçbir hukuki değeri olmayan safsatalarla tutuklama veren yargıçlar ve onların siyasi patronlarının şimdi iki çaresi kaldı:

1-KORUMA ZIRHI

12 Eylül darbecileri ilerde başlarına bir iş gelmesin diye anayasaya “haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz” maddesi koymuştu.

Şimdinin sivil darbecileri aynı yola başvurdu. Ve önceki gün kanun hükmünde kararnameye aynen şunu yazdılar: “Bu kanun kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.”

Darbeci zihniyet değişmiyor. Fakat yarın bir gün hukuk geri geldiğinde Saray’ın kanun hükmünde kararnameleri tarihin çöplüğüne atıldığında bu hukuk cinayetlerini işleyenlerin durumu ne olur bilinmez.

Veya KHK’leri kendi yazdırıp kendi imzalayan Cumhurbaşkanı’nın 4 yıllık diploması olmadığı ortaya çıktığında altını imzaladığı binlerce evrakın “butlan” ve “yokluk”la malul olduğu ortaya çıkınca neler olur bilinmez.

2- ETKİN PİŞMANLIK

On binlerce kadın ve erkeği hiçbir maddi delil olmadan tutuklayanların güvendikleri yegâne delil çökünce bu insanları hapiste tutmanın izah edilir yanı kalmadı. Şimdi tutukluları suçlayacak muhbirlere ihtiyaçları var. Çoğu AKP bakanı gibi Türkçe özürlü olan Bekir Bozdağ niyetini ‘anlatım bozukluğu’ eşliğinde şöyle ifade ediyor: “Bazılar belki ceza almaktan kurtulacak, bazıları da çok çok ceza alma imkânına sahip olacaktır.”

Yani elde delil yok. Birileri ihbar ederse “çok çok” ceza verecekler.

Cezanın kaynağı “ispiyon ve ihbar”. Evrensel hukukta karşılığı olmayan arayışlar peşindeler. Ellerinde delil yok. ‘Bankada hesap açmak’ diyorlar dünya kendilerine gülüyor, ‘1 dolar şifre’ dediler âleme rezil oldular. ByLock dediler. Çöktü. Suç içeren tek bir ByLock haberleşme verisi ortaya koyamadılar.

Şimdi insanlara korku salıp, ‘hapse atarız’ diye yalan attırarak delil üretmeye kalkıyorlar.

Kendileri suça battıkları gibi muhbirler üreterek onlara suç işletecekler. Oluşturdukları korku ikliminde ruh sağlığı yerinde olmayanlarla, psikolojik sorunları olanlarla on binlerce tutuklu masuma suç isnat edecekler.

BAŞARIRLAR MI?

Kendilerini yaktıkları gibi muhbirlerin de başını yakacaklar. Bazı insanlar estirilen psikolojik terör sebebiyle ‘hapse atılırım’ korkusuyla çevresini ihbar edecek. ‘Kendimi kurtarayım bari’ diye listeler üretecek. Ama hukuk bir gün geri geldiğinde olan, hem hukuksuz kararları verenlere hem de Bozdağ’ın gazına gelip ‘etkin pişmanlık’ adı altında ‘atfı çürmlere’ girenlere olacak. Haklarında davalar açılacak. Ağır tazminat cezalarına mahkûm olacaklar.

BEKİR BOZDAĞ ACİLEN ‘ETKİN PİŞMANLIK’A BAŞVURMALI

Bence bu yasadan ilk faydalanması gereken kişi Bekir Bozdağ. Neden mi?

Kendisi geçenlerde hizmet hareketine karşı önlem almaya 2010’da başladıklarını söylemişti. Ama önlem aldıkları tarihten 1 yıl sonra meclis kürsüsünde şu sözleri söylemiş: “Fetullah Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir. Seversiniz, sevmezsiniz ama değerli bir insandır, bilge bir insandır. Bu ülkenin milli ve manevi değerlerine bağlı nesillerin yetişmesi için hizmet yapıyor. Her şeyi de açık, devletin denetimi, gözetimi altında açık, her şeyi gözünün önünde…”

Daha sonraki yıllarda hep Hizmet hareketine destek olmuş. Mesela Irmak TV’nin açılışına katılmış ve orada şunları demiş:

“Okullar nasıl yararlı insanlar yetiştirmede hizmet ediyorsa, Irmak TV de sınırların ötesine akmalı, hakikati oradaki insanların gönüllerine akıtmalı. Kur’an ve sünnetten akan ve oradan müminlerin gönüllerine, evlerine akan böylesi bir ırmakla bütün evlerin içi şenlenecektir. Mutlaka Arapça, İngilizce ve başka dillerde yayın yaparak dünya televizyonuna dönüşmeli.”

Şimdi böyle düşünen hemen herkes hapiste.

Ne olur ne olmaz üç gün sonra ulusalcı bir savcı kalkıp kendisini karga tulumba hapse tıkmadan Bekir Bozdağ derhal ‘etkin pişmanlığa’ başvurmalı.

Orada şunları dese kendini kurtarabilir:

“Sayın hâkimim valla billa biz bunlarla mücadeleye 2010’da başladık. O günkü sözlerim takiyye idi. Yani yüzlerine gülüyordum ama münafıklık yapıyordum. İnanmayın övgü sözlerime, ne olur yalvarırım beni içeri atmayın! İşte size cemaate destek olanların kırmızı listesi:

Tayyip Erdoğan’ın Bank Asya’da hesabı yoktu ama bankanın açılışında en öndeydi. Sonra aleni olarak ‘Ne istediler de vermedim’ demişti.

Abdullah Gül yurt dışı Türk okullara referans olmuştu.

Bülent Arınç “Bütün bu siyasi hayatımı 50 ile çarpsanız, bu çocuklar için yapılan hizmetin yanında sıfır derecede kalır” demişti.

Melih Gökçek okul yeri vermişti…”

Bekir Bozdağ böyle 100-200 isim verirse kesin kurtulur. Ama hâkim dönüp şunu da diyebilir: “Tamam Bekir, seni affediyorum ama senin o gün mü yoksa bugün mü takiyye yaptığına dair şüphelerim var.”

Selim GÜNDÜZ, 31.10.2016 /TR724

Erdoğanizm gelecek kuşaklara ne bırakacak? Cevap: Hiç! [Kemal Ay]

Bir zamanların meşhur tartışma konularından biriydi, “Dünyada hiç Kemalist var mı?” sorusu. Madem ki Kemalizm de, tıpkı Leninizm, Maoizm, Marksizm gibi evrensel bir ideolojiydi, dünyada da takipçileri olması gerekmez miydi? Kemalistler kızsa da, bu gayet meşru bir soruydu. Türkiye’nin bölgede önemli bir siyasal aktör olup da ‘ideoloji ihraç edememesi’ tartışılmaya değer bir konu.

Kemalizm’in evrensel standartlarda bir ideoloji olarak görülememesinin birçok sebebi var. Burada, Mustafa Kemal’in her şeyden evvel pragmatist bir lider olmasını zikredebiliriz. Bu ayıp bir şey de değil. Pek çok tarihçi kabul eder ki Mustafa Kemal, halkı Kurtuluş Savaşı vermeye ikna ederken farklı, Dolmabahçe Sarayı’nda yaşarken farklı görüşler ortaya koymuştur. (Ona bir şey diyemeyenler genelde etrafındakileri suçlar.)

Sonradan icat edilen Atatürk’ler

Her insan gibi Mustafa Kemal de yaşadıkça düşüncelerinde farklılık gösterebilir. Önceleri savunduğu bazı fikirleri, sonradan savunmayı bırakabilir. Yeni fikirler edinebilir. Buradaki hata, sonradan gelenlerin Atatürk’ü bir iktidar aracı olarak kullanıp onu kendi ihtiyacına göre yeniden şekillendirmesidir. 27 Mayıs Darbesi’ni yapanların Atatürk’ü ile, 28 Şubat Postmodern Darbesi’ni yapanların Atatürk’ü bu sebeple farklıdır.

Konuyla ilgili Taha Akyol’un yazdığı “Ama Hangi Atatürk” kitabı ve Can Dündar’ın çektiği “Mustafa” belgeseli hayli ufuk açıcı. Dündar’ın o belgeselden sonra linç edilmesi de gösteriyor ki, hâlâ bugün Kemalizm’in ne olduğu, kişilerin ihtiyacına göre şekilleniyor.

Mesela İlker Başbuğ Paşa, Kemalizm ile bugün Erdoğan’ı desteklemek arasında paralellikler görebilirken, Doğu Perinçek’in Kemalizm’i Komünizm ile buluşuyor (üstelik Mutafa Kemal’in Komünist Parti’ye yaptıkları ortadayken), yer yer Erdoğan’a destek verip yer yer onu da ‘tarihe gömmekle’ tehdit ediyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kemalizm’i ise AKP’ye karşı amansız muhalefet edebiliyor.

Tarihten okuduğumuz yetmiyor bir de yaşıyoruz

Tarihin bize öğrettiği bu dersten aslında şunu çıkarabiliriz: İdeolojiler, yapılan işe itiraz ederken farklı; iş başına geçtiğinde farklı davranmışlar çoğunlukla. Avrupa siyasetinde sosyalist hareketlerin iktidara gelmelerinden sonra “sokağın saflığını kaybetmeleri” gibi… Ahmet Turan Alkan’ın kulakları çınlasın, tarihin bu öğrettiklerini oturup bir de yaşayarak ezber ediyoruz.

Şu sıralar AKP’nin ülkeye yaşattıklarını bu minvalde değerlendirebiliriz. AKP’nin siyaset tarzı da, Kemalist olduklarını iddia edenlerin siyaset tarzına hayli benziyor. Erdoğan’ın bir sağa bir sola yatıran siyaset yapma tarzı, partideki ‘ideolojik duruşu’ yerle yeksan ederken, gelecek kuşaklara da buradan beslenebilecek hiçbir şey bırakmadı. 1990’lardaki Erdoğan’la, 2000’lerin başındaki Erdoğan nasıl farklıysa, 2010’dan sonraki Erdoğan ikisinden de aynı şekilde farklı.

Her şey sevilmek için!

Erdoğan’ın bu tercihi, Woody Allen’ın ‘Zelig’ isimli kurgu belgesel filminde anlattığı ilginç karaktere benziyor. Zelig, psikolojik bir hastalık sebebiyle, kimin yanında durursa ona benzeyen birisidir. Mesela bir Kızılderiliyle yan yana gelince, hemen teni kararır, hatta saçları uzar. Bir siyahî ile birlikteyken simsiyah kesilir. Şişman birinin yanında göbeği çıkar, bir Fransız’la iken Fransızca konuşmaya başlar.

Filmdeki uzmanlardan birisi, bu durumu şöyle yorumluyor: “Onun varoluşu aslında bir çeşit varolmayıştı.” Yani aslında Zelig diye birisi yoktu ama etrafta ne varsa, Zelig oydu. Onu tedavi etmek üzere inceleyen doktor, hipnozla onun ağzından baklayı çıkartır: Zelig, okulda ona Moby Dick’i okudun mu diye soran birine “Hayır” deyip utanmamak için, “Evet okudum” deyip kitap hakkında konuşmaya zorlamış kendini. Sonra da, bu alışkanlığı sürmüş. Tek istediği de ‘sevilmek’miş.

En önemli geçer akçe ‘oy ütmek’

Tıpkı Zelig gibi, AKP’nin ve Erdoğan’ın macerasında da, “sevilmek” ya da siyaset diline tercüme edersek, “oy ütmek” en önemli geçer akçe. 1990’larda ‘mağdurun dili’ni konuşan Erdoğan’ın, iktidara geldiğinde ilk iş Kemalizm’in kurumlarından yorulan ve ekonomik krizle bunalan halkı liberal, özgürlükçü söylemlerle kazanmak oldu. Zira bu dar dönemde Erdoğan’ı medyada destekleyen en önemli ‘entelektüel kitle’ liberallerdi. (Dünyaya kendini anlatmada liberalleri kullandığı gibi halka inmede de Cemaat’i kullandı.)

2007’den sonraki 3-4 yıl AKP’nin en zor yıllarıydı belki de. Oy oranı sürekli yükseliyor, uluslararası meşruiyeti artıyordu ancak önce Cumhuriyet mitingleri, ardından parti kapatma davası Erdoğan’ı bunaltmıştı. Bu süreçte, Erdoğan iki şeyi keşfetti: Medyanın gücü ve bürokrasideki Cemaat desteğinin işine yarayabileceği.

Referandum bahane, oylar şahane!

Aynı yıllarda başlayan Ergenekon davaları, Erdoğan’ın uzunca süredir aradığı manivelaydı. Darbelere karşı duruş, “her an suikast tehlikesiyle karşı karşıya olma” gibi hususlar, onu sıradan bir siyasetçi olmaktan ‘tarihsel bir figür’ olmaya götürebilecekti. Bu yıllarda en büyük ortağı olarak görünen Cemaat’in jargonunu benimsedi.

2010’daki referanduma giderken Erdoğan’ın ve AKP elitinin genel söylemi ‘özgürlükler’ ve ‘vesayet’ idi. O günlerdeki AKP medyasını tararsanız, ne kadar büyük özgürlükçü olduklarını görebilirsiniz. Öyle ki, 12 Eylül’ü yaşamış babaannem o günlerde izlediği AKP kanallarından ilk kez “Diyarbakır Hapishanesi’ndeki işkenceleri” duymuştu (Medya doğruları olduğu gibi anlatsa halk da gerçekleri öğrenecek aslında).

AKP yıllar sonra 2010 referandumunu Cemaat’in kendilerini kandırarak yaptırdığını söyleyecekti ama burada aldığı yüzde 58 ‘evet’ oyu, bugünkü güç tahakkümünün anahtarıydı.

Kime yanaştıysa, onun gibi göründü

Erdoğan, ittifak kurduğu insanları değiştirdikçe, değişti. 2010’da “Artık liberallerle yürümeyeceğiz!” diyen parti, aynı yıllarda Cemaat’le de bağlarını gevşetti. Gezi Parkı ve 17/25 Aralık’tan sonra pek çokları Erdoğan’ın “Siyasal İslamcı özüne” döndüğünü düşünüyordu ancak aslında olan, Erdoğan’ın yandaşlarını değiştirmesiydi.

2013 sonrasındaki Ergenekon ve Balyoz için geliştirilen ‘kumpas’ söylemiyle, bürokrasideki ulusalcı kanatla yakınlaşıldı. Ardından ‘Kürt Açılımı’ bitirilerek, MHP’ye göz kırpıldı. Siyasal İslamcıları ‘çantada keklik’ gören Erdoğan ve ekibi, onlara yönelik ise ‘bir döv, bir sev’ metodunu benimsiyordu. (İsrail’le anlaşma aşamasında yaşananları hatırlayalım).

Haliyle Erdoğan’ın son 3-4 yıldır söylemlerinde artan bir milliyetçilik, egemenlik, Batı karşıtlığı, Rusya ile yakınlaşma göze çarpıyor.

‘İnsan düşerken tutacağı dalı seçemez’

Gezi Parkı olayları yaşanırken, aklı başında zannettiğim bir AKP’li arkadaşım, Yiğit Bulut’un TRT’deki konuşmasını gönderip “Tamam Yiğit Bulut kale alınır biri değil ama bak burada söyledikleri doğru” dediğinde fark etmiştim ilk kez. İktidarın gideceği korkusu, yalnızca Erdoğan’da değil, halkın önemli bir kesiminde de hissediliyordu ve Cemil Meriç’in ifadesiyle “İnsan düşerken tutacağı dalı seçemez” fehvasınca, etrafta bulunan hemen her şeye sarılındı.

Pragmatizm ayıp değil. İnsanlar zaman zaman badireleri atlatmak için ilkelerinden taviz verir, verebilir. Hayat, insanları zorladığında kırılmamak için eğilmek, siyasette de geçerlidir. Ancak sürekli pragmatizm, zamanla ilkeleri yok eder. Pragmatist bir siyasî hareketten de en son, ideolojik bir duruş çıkar. Yani “Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz arkadaş, yemişim demokrasiyi, insan haklarını” diyebilirsiniz; ama “En büyük demokrat biziz, Erdoğan da demokrasinin sonucudur” diyorsanız, demokrasi literatürünü oturup baştan okumanız gerekir.

İlki trajedi, ikincisi komedi

Fransız devriminin yarattığı kaosu kontrolüne alarak İmparatorluğunu ilan eden Napolyon’un yeğeni III. Napolyon da (Victor Hugo’nun alaycı tabiriyle ‘küçük Napolyon’), kendi devrinde benzer bir hamleye kalkışmış, Cumhuriyet isteyen halkı toplarla tüfeklerle sindirmişti.

O günlerin analizini yapan Karl Marx, Hegel’in meşhur sözünü biraz değiştirerek şöyle demişti: “Tarihte her şey iki kez yaşanır. İlkinde trajedi, ikincisinde ise fars (komedi) olarak.” Şimdilerde, Kemalizmi hemen her yönüyle kopya ederek Erdoğanizm kurmaya çalışan bir siyasî elit, kendi komedisini yazıyor. Tuzumuz kuru olsa gülerdik ama maalesef ‘gülecek yerlerimiz ağrıyor’…

Kemal AY, 29.10.2016 /TR724

Erdoğan’ın sistematik işkenceleri tarihin hükmünü bekliyor [AKİF UMUT AVAZ]

Despot Erdoğan liderliğinde kendisini ahlak ve insaftan soyutlamış bir İslamofaşist dikta rejimi altında inim inim inleyen Türkye’nin her köşesinden sistematik işkence feryatları geliyor. Erdoğan Dikta Rejimi, Hizmet Hareketi’ne karşı giriştiği “sosyal soykırım”ı tartışmalı darbe sonrası yaygın şekilde uygulanan sistematik işkencelerle ve intihar süsü verilmiş gözaltındaki infazlarla fiziki soykırım aşamasına taşımış görünüyor.

Bu sistematik işkenceleri emreden ve uygulayan insanlığını yitirmiş zalimler kadar bu feryatlara kulak tıkayan, ses çıkarmayıp “dilsiz şeytanlar” olmayı yeğleyenler de mutlaka tarih önünde mahkum olacak. Buyrun tarihin hükmüne havale edeceğimiz yorumsuz notlarımızı hep birlikte okuyalım.

1987’de Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite’yi kuran UNCAT Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre işkence, bir kimseye karşı, kendisinden itiraf almak veya üçüncü kişi hakkında bilgi edinmek, kendisinin veya üçüncü kişinin yaptığı veya yaptığından kuşkulanılan bir eylem nedeniyle cezalandırmak veya kendisini veya üçüncü kişiyi korkutmak veya zorlamak amacıyla veya ayrımcılığa dayanan herhangi bir sebeple, bir kamu görevlisi veya resmî sıfatla hareket eden bir başka kişi tarafından veya bu görevlinin veya kişinin teşviki veya rızası veya muvafakatiyle işlenen ve işlendiği kimseye fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren herhangi bir eylemdir.

(24 Temmuz günü polis Antalya’da öğretmen Eyüp Birinci ve kayınpederini gözaltına alır) “… Sonunda bir savcı, avukata (öğretmen Eyüp) Birinci’nin hastaneye götürüldüğünü söyledi… Birinci’nin eşi çeşitli hastaneleri aramaya başladı ve nihayet kocasının izini buldu. Ancak hastaneye gittiğinde polis, eşiyle konuşmasına izin vermedi. Tekrar görmeye gittiği savcı ise bu kez eşinin karın ağrısıyla hastaneye yatırıldığını söyledi. Birinci’nin eşi hastaneye geri döndü. ‘Eşimin odasına daldım. Etrafta kimse yoktu. Ona ne olduğunu sordum. Bana polisin kendisini fena dövdüğünü ve o yüzden bağırsaklarının zarar gördüğünü, ameliyat edildiğini söyledi. Ayrıca pantolonunun da yırtıldığını söyleyerek yeni bir tane istedi…’”

Resmî bir BM belgesi olan 1999 tarihli “İstanbul Protokolü”, işkencenin ve sonuçlarının belgelenmesine dair uluslararası yönergeleri barındırır.

 “Ertesi gün eşi doktora Birinci’nin durumunu sordu. Doktor… bağırsaklarından 10 santimetre aldıklarını anlattı. …Başhekim aileye daha fazla bilgi verilemeyeceğini ve hiçbir tıbbi belgenin gösterilmeyeceğini söyledi. Birinci’nin eşi, kocasının daha önce hiçbir sağlık sorunu yaşamadığını kaydetti.”

(Eyüp Birinci savcılık ifadesinde:) “Gözlerim bağlı idi… ‘Bildiklerini anlat, Antalya’da ne işin var’ diyerek çırılçıplak soydular… Gözaltına alan, ismini bilmediğim, komiser olduğunu düşündüğüm yüzüme gözüme tokatla vurmaya başladı… Ayaklarımın altına, karnıma vurarak, sonrasında hayalarımı sıkarak ‘seni hadım ederim’ şeklinde sözler söyleyerek işkenceye devam ettiler. Yüzüstü yatırıp sağ kolumu ve sol kolumu geri çevirerek, polis memuru bana bu şekilde işkence yaptı. Sonrasında sırt üstü döndürüp ayaklarımı ıslatıp copla vurmaya başladılar. Sonra her iki koluma da copla vurdular. Boynumu ıslatıp copla boynuma da vurdu… Hatta copu ağzıma sokup ağzımda çevirdi… Sonrasında kaldırıp yumrukla vurmaya başladı. Her vurduktan sonra dik dur diyerek karnıma dakikalarca vurdu. İlk doktor muayenesinin gözaltına alındığı gün karakolda yapıldığını ve doktorun dövüldüğüne dair kanıtları ’basit, ciddi değil’ diyerek görmezden geldiğini söyledi…”

İşkence, bugüne kadar itiraf almak amacıyla en fazla kullanılan şiddet içerikli bir sorgulama yöntemidir. İşkence ayrıca bir baskı yöntemi olarak veya tehdit olarak algılanan toplulukları kontrol altına alma aracı olarak da kullanılmıştır.

“Avukat müvekkilini ilk kez, gözaltına alındıktan altı gün sonra, Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gördüğünde sol omuzunda berelenme, yüzünde yara ve izler, bileklerinde kelepçe izleri gördüğünü söyledi. Müvekkilinin kendisine polisin üç kez gözlerini bağladığını ve alıkonulan başkalarıyla birlikte üst katlardan birine çıkarıldığını anlattığını aktardı. Burada, polis memurları onları Gülen Hareketi’ne mensup olmakla suçlamış. Suçlamaları reddettiklerinde ise polis önce hakaret etmeye, ardından vurmaya ve tekmelemeye başlıyormuş. Müvekkili avukata, kendilerine ve eşlerine tecavüzle tehdit edildiklerini de söylemiş.”

10 Aralık 1948’de BM, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul etti. Bu bildirgenin beşinci maddesi şöyle der: “Hiç kimse işkenceye maruz bırakılmamalı, kimseye zalimce, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele edilmemelidir.”

“Avukat müvekkilinin duruşma sırasında, ilk gözaltına alındığı spor salonunda polisin kendisini ittiğini ve vurduğunu, bu yüzden kollarında ve vücudunda çizikler oluştuğunu anlattığını aktardı. Başındaki izler ve morluklar ise, başını yere vurduklarında oluşmuş… Hakimin kararını açıklamadan önce verdiği arada, kötü muameleyle ilgili şikâyette bulunduğu esnada salona giren bir kıdemli polis memurunun yanına geldiğini anlatan avukat, polisin kendisine ‘senin de gözaltına alınmanı sağlamak çok kolay’ diyerek tehdit ettiğini söyledi.”

“Darbe girişiminden birkaç gün sonra yüksek rütbeli bir subaya adli yardım için atanan bir avukat, müvekkilini Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde ilk gördüğünde alnında ve boynunda yara ve izler, kollarında sıyrıklar, kelepçeden kaynaklanan morluklar ve ayaklarının üstünde sıyrık ve morluklar olduğunu söyledi. Ayrıca bacağındaki yaranın da adeta bir parça et kopmuş gibi gözüktüğünü belirtti.”

BM’in İşkenceye Karşı Konvansiyonu’na göre, bu konvansiyonu imzalayan devletler hiç kimseye cezalandırmak, itiraf ya da bilgi almak, onlara ya da üçüncü şahıslara baskı yapmak amacıyla kasten acı ve ıstırap çektirmeyeceğine söz verir.

“Adli tıp uzmanının incelediği ikinci vaka Gülen hareketiyle bağlantısı olduğu şüphesiyle gözaltına alınan bir işadamıydı. İlk iki muayenede herhangi bir yaralanma izi yoktu. Ancak üçüncü muayenede adli tıp uzmanı işadamının sırtında morluklar gördü. Uzman ‘Morlukların sert zeminde yatmaktan kaynaklandığını söyledi, ama morlukların sebebinin bu olmasına imkân yoktu. Birisi sırtına künt bir cisimle vurmuştu’ dedi.”

“Arkasında birkaç polis ayakta duruyordu. O da masanın önündeki bir sandalyede oturuyordu. Konuşması için normalde kelepçe olarak kullandıkları plastik bantlarla kırbaçlar gibi vurmaya başladılar; yumruklarıyla da başına ve vücudunun üst kısmına vurdular. Elleri kelepçeli olduğundan kendini korumak için hiçbir şey yapamıyordu. Bir aşamadan sonra artık sırtımı döndüm. Ona kaç kez vurduklarını bilmiyorum. Daha fazla bakamadım. Durdurmak için yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum. En sonunda ifade verdi… Avukat, normalde bu koşullar altında ifade tutanağını imzalamayı reddedeceğini ya da tutanağa koşullarla ilgili bir not ekleyeceğini, ama bu kez ikisini de yapamayacak kadar korktuğunu söyledi.”

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, işkenceyi çok ciddi bir insan hakları ihlali olarak görür. 3. ve 4. Cenevre Konvansiyonu’nu imzalayan devletler, silahlı çatışma durumlarında bile insanlara düşman kampın sivillerine ve savaş esirlerine işkence yapmayacağını beyan eder.

“(Sırtının alt tarafında büyük morluk olan) subay kötü muameleye ilişkin şikâyetini avukatın da hazır bulunduğu sorgu sırasında bir polis memuruna da tekrarladı. Ancak polis memuru iddiayı dikkate almayarak bu yaraları darbe gecesi kavga sırasında almış olabileceğini söyledi. Avukat, ifade tutanağında müvekkilinin kötü muamele iddialarına yer verilmediğini, kendisinin de tutanağa bununla ilgili bir not düşemeyecek kadar korktuğunu söyledi.”

Üçüncü (CSIII) ve Dördüncü (CSIV) Cenevre Sözleşmeleri’nin 3. maddelerinde şöyle denilmektedir: “Uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda silahlarını bırakan silahlı kuvvetler mensupları da dahil olmak üzere, husumette etkin bir şekilde rol almayan kişilere… bütün hallerde insanca muamele edilecektir ve hiçbir şekilde kişiye ve yaşama karşı şiddet, özellikle de her tür cinayet, sakatlama, zalimane muamele ve işkence veya kişisel onura karşı hakaret, özellikle de aşağılayıcı ve küçümseyici davranış olmamalıdır.

“(Avukat Gülhan) Kaya, müvekkillerinin anlatımlarını aktararak, polisin onları soyunmaya zorladığını, kavurucu güneş altında saatlerce tuttuğunu, ağır dayak atıp copla tecavüz etmekle tehdit ettiğini anlattı. Ayrıca testislerini de sıkmışlar. Gözaltındaki müvekkillerinin anlattıklarını aktaran Kaya, bir polisin müvekkillerine … oradan canlı çıkamayacaklarını, çünkü artık polisin onları 30 gün boyunca tutmaya hakkı olduğunu söylediklerini kaydetti… Kaya, müvekkillerinin karınlarında, sırtlarında ve omuzlarında morluklar, yüzlerinin yan taraflarında ise çizikler gördüğünü anlattı. Birinin tek omuzunda yanık izine benzeyen bir iz de gördüğünü belirtti.”

CSIV’ın 32. maddesi şöyle der: Korunmuş kişiler cinayet, işkence, fiziksel cezalandırma, sakatlama, tıbbî ve bilimsel deneylere… ayrıca ister sivillerce ister askerî yetkililerce uygulansın diğer herhangi bir zulüm aracına karşı korunma hakkına sahiptirler.

“Avukat, müvekkilinin anlattıklarını şöyle aktardı: polis ilk önce arkadaşını gözaltına almış ve işkence yaparak kendisini ihbar etmesini sağlamış. Polis müvekkilini karakola getirdikten sonra, yoğun olarak dövmüşler. Karısını karakola getirip tecavüz etmekle tehdit edince, suçlamaları kabul etmeye karar vermiş. Polis, kendisinin önünde itirafı kayıt altına alması için farklı bir adli yardım avukatını getirmiş. Ancak müvekkili bu koşullarda ifade vermeyi reddedince polis bir kez daha karısına tecavüz edeceği tehdidinde bulunmuş ve müvekkili sonunda suçlamaları kabul etmiş. Sağlık raporunu avukat görmese de, kendisi gören müvekkili avukata, doktorun kendisini karakolda muayene ettiğini ama raporda iyi olduğunu yazdığını söylemiş.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. Maddesi de “Hiç kimse işkenceye, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezaya maruz bırakılamaz” der.

“Beni avukat görüşü diye 3 gün boyunca her gün sorguya götürdüler (İstanbul-Vatan’da). Üzerimdeki kıyafetleri indirip ve yırtarak cinsel organlarımızı sıkma, darp etme, iğrenç yönelimlerde bulunarak, tehditler savurdular. “Anneni buraya getirdim konuşmazsan gözünün önünde ona tecavüz edeceğim” dediler. Kafama bir torba geçirip ellerimi arkadan bağlayıp kafamı yere, duvara vura vura beni domalık dedikleri bir pozisyona getirerek “yok mu buna tecavüz edecek babayiğit” diye bağırıp gülüyorlardı. Vücudumun her yerini darp içinde bıraktılar…. İşlemediğim bir suçu, hayatımda görmediğim tanımadığım birini tanıtmak için “tanıyacaksın yoksa sana daha çok şey yapacağız” gibi hakaret ve tekmelerle üstüme geliyorlardı. Sonra “7-8 kişiyi mahkemeye getirtir, üstüne ifade verdiririm, bir daha dışarıyı göremezsin; eğer suçu kabul edip isim vermezsen hayatını kaydırırız” dediler. Darp raporları aldığım hergün beni bir kez daha darp ediyorlardı… ‘Sen istediğin kadar rapor al, bize sökmez, herşey bizim elimizde’ dediler.”

Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, işkence ve zalimane, insanlıkdışı ve onur kırıcı muamele ve cezayı açıkça yasaklamıştır.

“Adli tıp uzmanı… Polis bu kişiyi 36 saat boyunca elleri arkadan bağlı, alnı yere değecek şeklide eğilmiş halde dizleri üstünde oturtmuş. Ne zaman hareket etmeye kalkışsa polis sırtına ve başına kemerle vuruyormuş…  Adli tıp uzmanı ‘Vücudunda morarmamış yer yoktu ve zorlayıcı poziyonda tutulduğu için ‘donmuş omuz’ hastalığından şikâyetçiydi’ dedi.”

BM’nin Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kuralları, disiplin cezası olarak bedensel ceza, karanlık bir hücrede bırakarak cezalandırma ve bütün zalimane, insanlıkdışı ya da onur kırıcı cezaların bütünüyle yasaklandığını belirtmektedir.

“Müvekkili avukatına gözaltı merkezine bir doktorun geldiğini, ama kendisine yalnızca birkaç soru sormakla yetinip herhangi bir muayene yapmadığını anlatmış… ‘hasta kötü muameleden yakındı’ diye not düşmek dışında hiçbir yarasını kayıt altına almamış. Sonrasında polis telefonuyla raporun bir fotoğrafını çekip birine göndermiş. Müvekkili avukata, karakola döndüklerinde polisin doğrudan yanına götürdüğünü kıdemli bir polisin kendisine vurmaya başladığını ve doktora kötü muameleden şikâyet ettiği için cezalandırdığını söylediğini aktarmış… Müvekkillerinden birinin, içerideki bir adamın kolunun kırık olmasına rağmen çok korktuğu için doktora görünmek isteyemediğini anlattığını aktardı. Avukat ’Çok korkuyorlar. Artık hukuk filan kalmadı’ dedi.”

UNCAT’ın 2. maddesi der ki: “Her bir taraf devlet, kendi egemenliği altındaki topraklarda işkenceyi önlemek için etkili yasal, idarî, yargısal veya diğer tedbirleri alır. Her ne olursa olsun, savaş durumu, savaş tehdidi, iç siyasal huzursuzluk veya diğer olağanüstü hal gibi herhangi bir istisnaî durum işkenceyi haklı göstermek için ileri sürülemez. Bir amirin veya bir kamu makamının verdiği bir emir işkenceyi haklı göstermek için ileri sürülemez.

Muhtarlar Toplantısı’nda konuşan Erdoğan: “Son zamanlarda bir mağduriyet edebiyatıdır gidiyor. Şu anda tutuklu olanlar mağdurmuş… Kim ki bunlarla ilgili FETÖ terör örgütünün mensupları sebebiyle mağduriyet edebiyatı yapıyorsa kusura bakmasınlar, ihanet içindedir… Karısına kocasına evladına sahip olma, sonra içeri girince benim evladım mağdur. Himmet toplantılarında bunca parayı toplayacaksın sonra benim evladım mağdur…”
UNCAT’ın 16. maddesi der ki: Her bir taraf devlet, kendi egemenliği altındaki bir ülkede, birinci maddede tanımlanan işkenceye varmayan diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza edimlerinin bir kamu görevlisi ve resmî sıfatla hareket eden bir diğer kimse tarafından veya bu kimsenin teşvîki veya rızası veya muvafakati ile işlenmesini önlemeyi taahhüt eder.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: “FETÖ mağdurları, böyle bir şey yok. FETÖ mağdurları kavramı bizzati FETÖ’nün algı operasyonunun aracıdır. Bu memlekette FETÖ’nün mağdur etmeye kalkıştığı 79 milyon milletimiz var. Dolayısıyla bu tabiri kullanmayalım… Kimse bizden bu konuda merhamet beklemesin. FETÖ ile mücadele yufka yüreklilikle yapılacak bir şey değildir. Öyle bir noktaya iş getirilmek isteniyor ki, ‘efendim ona dokunmayın, berikine dokunmayın!” Eee kime dokunacağız?”

İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Davranışların veya Cezalandırmaların Önlenmesine Yönelik Avrupa Sözleşmesi’nin 1. maddesi,  sözleşmeyle aynı isimle anılan komiteyi (EPT), özgürlüğünden mahrum edilmiş kişilere karşı muameleleri incelemek ve işkence ya da aşağılayıcı davranış veya cezalandırılmalardan korunmaları amacıyla ziyaretlerde ve inecelemelerde bulunmakla görevlendirmiştir.

EPT ve diğer yerel ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının inceleme yapmasını engelleyen Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: “Türkiye’de kötü muamele ve işkence kime yapılmış kardeşim, isim yok. Kim yapmış, isim yok. Hangi ceza veya tutukevinde yapılmış, adres yok, ne zaman yapılmış, yok. Hem bunları söylemiyorlar, hem de Türkiye’yi suçluyorlar.”


Not: Yazıda alıntı yapılan sistematik işkence vakalarını “Açık Çek  –Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması” ( https://www.hrw.org/sites/default/files/report_pdf/turkey1016turkish_web.pdf ) başlıklı raporunda biraraya getirerek tarihin yargısına emanet eden İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (HRW) teşekkürü bir borç bilirim.

Akif Umut Avaz, 29.10.2016 /TR724

Kadın [Mehmet Ali Şengül]

Efendimiz (s.a.v) peygamberliğinin ilk sırrını kadına açtı. İlk kelime-i şehadet getiren, Müslüman olan kadındı. İlk namazı peygamber arkasında cemaat olarak da bir kadın kıldı.
İslam k
adını dişiliğinden daha çok kişiliğiyle ele almıştı.

Kur’an-ı Kerim’de: “Mü’min erkekler, mü’min kadınlar” diye yüce Mevla kadını da muhatap alarak sesleniyor.

Nebiler sultanı (s.a.v) “Cennet anaların ayakları altındadır” iltifatında bulunarak, ona layık olduğu mevkiyi veriyordu.

Resulullah (s.a.v) “İki şeye dikkat edin. Biri yetim hakkı, diğeri kadın hakkı.” buyurarak kadının ezilmesine, üzülmesine engel oluyordu. Ve yine Efendiler Efendisi (s.a.v) “İnsanların en kötüsü, ehl-i üzerine baskı yapandır.” buyurarak kadına karşı haşin, sert, kırıcı olmamaya, aksine nazik kibar, kavl-i leyin tatlı dil, güler yüzle muameleyi tavsiye buyuruyordu.

Efendimizi (s.a.v) kendisini yemeğe davet eden komşusuna, “Aişe de davetli mi?” diye sordu. O da “Hayır” deyince davete icabet etmedi. Annemizi yalnız bırakmadı. Daha sonra “Hazreti Aişe’yi de davet ediyoruz” deyince kabul buyurdular.

Allah Resulü (s.a.v) Veda Hutbesi’nde kadın haklarının korunması ve onlara iyi muamele edilmesini tavsiye buyuruyor. Ölüm anında bile nasihatlarında, kadın haklarının gözetilmesini ifade ediyor, üzerinde hassasiyetle duruyordu. Peygamber, ama yeri geldiğinde keçi, koyun sağıyor, ayakkabı tamir ediyor. Yeri geldiğinde ailelerinin sıkıntılarına ortak oluyor.

Efendimiz (s.a.v) mutluluğunu, sıkıntılarını paylaşmayı dıştan daha çok evinde, eşinde arardı.

Efendimiz (s.a.v) kadına o kadar değer veriyordu ki, bir gün bir gençle arasında şu diyalog geçti:

“Ya Resulallah; yardım yapmak istiyorum. Kime yapayım?

Anana.

Daha fazla yapmak istiyorum.

Anana.

Ya Resulallah o benim anam, ona bakıyorum daha fazla yapmak istiyorum.

Anana.

Dördüncüsü kez sorulunca

Babana” buyurdular.

Temelde bütün insanlar bir baba ve annede birleşen tek bir aileden oluşmuştur. Bundan dolayı insanlar bu aile hukukuna saygılı davranmaları gerekir.

“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anıp Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” (Nisa-1)

Ne yazık ki, bazen fıtrat uyuşmazlığı, bazen kültür, bazen inanç farklılığı yuvalarda, toplumda sıkıntılara, uyuşmazlığa neden oluyor. Sıkıntılar, kavgalar ve harpler hayatı yaşanmaz hale getiriyor.

“… onlarla (kadınlarınızla) hoşça, güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de, Allah onda bir çok hayır takdir etmiş olur.” (Nisa-19)

Eşler hoşlarına gitmeyen yönleriyle birbirini rencide etmemeli. Güzel taraflarıyla yaklaşıp diğer yönlerini tamir etmeye çalışmalıdırlar.

“… İyi kadınlar: itaatli olanlar ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyan kadınlardır…” (Nisa-34)

“Sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın.” (Nisa-135)

“… Ey kocalar; Eğer siz iyi davranıp aranızdaki sıkıntıyı düzeltip, kadınların hakkını çiğnemekten sakınırsanız, unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. (iyi davranışlarınızın karşılığını size fazlasıyla verecektir.)” (Nisa-128)

“Erkek olsun kadın olsun kim mü’min olarak iyi ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar bile hakları yenmez.” (Nisa-124)

“Allah’a teslim olan erkekler ve teslim olan kadınlar, İslâm dinine iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, hayır yolunda infak eden erkekler ve infak eden kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya, işte Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab-35)

“Kim Allah ve resulüne itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği Nebiler, sıdıklar, şehitler ve salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar.” (Nisa-69)

Unutmamak gerekir ki, kadın ve erkek Allah’ın birbirine emanetidir. Çocuklar da anne-babaya emanettir.

Mehmet Ali Şengül, 28.10.2016 /Zaman