MİT raporları anayasanın üstünde mi?

Anayasa Mahkemesi eski raportörü Dr. Selami Er yazdı: 2014'te MİT'in elde ettiği istihbari bilgilerin adli soruşturma ve yargılamalarda kullanılmayacağı garantisi veren AYM, bugün cemaat davalarında bu istihbari bilgileri delil olarak kabul ediyor.

SELAMİ ER 20 Ekim 2020 YORUM

Geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ByLock ile ilgili Bestami Eroğlu kararı Resmi Gazete’de yayınlandı. AYM, Haziran ayında da ByLock’a ikişkin Ferhat Kara’nın başvurusu hakkında karar vermişti. Kararların inceleme yöntemleri farklı olmakla birlikte her iki karar da beklendiği gibi maalesef başvurucuların aleyhine sonuçlandı.

İlk kararında AYM, ByLock verilerinin hukuka aykırı şekilde elde edildiği, hukuka aykırı olarak elde edilen bu verilerin mahkumiyet kararında tek veya belirleyici delil olarak kullanıldığı ile dijital verilerin mahkeme huzuruna getirilmediği iddialarını adil yargılama hakkı kapsamında ayrı ayrı inceleyerek kabul edilemez  bulmuştu. Yakın zamanlı kararında ise AYM, ByLock verilerinin yasal olmayan yollardan elde edilmesi nedeni ile özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği iddiasını kabul edilebilir bularak esastan inceledi, ancak bu durumun ihlal oluşturmadığına karar verdi.

Gülen cemaati mensubu oldukları iddiasıyla onbinlerce kişinin haklarında mahkumiyet kararı ByLock verilerine dayanıyor. Bu nedenle AYM tarafından verilen bu kararlar önemli.

BAŞVURULARDAKİ HATALARI RED GEREKÇESİ YAPMAK ART NİYETLİ

Her iki başvuruda başvurucuların bireysel başvuru yoluyla AYM önüne getirdiği husus, yasal olmayan yollardan ve MİT’in istihbari faaliyeti neticesinde elde edilen, güvenilirliği şüpheli  ByLock verilerine dayanılarak mahkumiyet karar verilmesinin özel hayata saygı hakkıyla bağlantılı olarak adil yargılanma hakkını (veya her iki hakkın birlikte) ihlal ettiği iddiasıdır. Ancak AYM, ısrarla şikayetleri bu şekilde anlamak istememiş veya Bylock ile ilgili şikayetlerini doğru şekilde başvuru formunda yansıtamayan başvuruları seçerek (Örneğin başvuruculardan Ferhat Kara’nın ByLock verilerinin kendisiyle ilgili yargılamada kullanılmasının ortaya çıkardığı somut sorunları derece mahkemeleri önünde dile getirmediği veya buna dair belge sunmadığı anlaşılmaktadır.) ve ilintili şikayetleri birbirinden bağımsızmış gibi parçalayarak daha kolay reddetme yöntemini seçiyor. AYM art niyetli bu yöntem ile Bylock ile ilgili “emsal karar” oluşturmuş oluyor. Daha sonra bu “emsal kararları” gerekçe göstererek, benzer nitelikte olan başvuruların da, şikayetler daha iyi ifade edilmiş ve gerekçelendirilmiş olsalar dahi, kabul edilemez veya ihlal yoktur şeklinde sonuçlanması sağlanıyor.

Bir uzman gözü ile bakıldığında kararlar kurt-kuzu hikayesinde olduğu gibi tüm haklı şikayet, olgu ve iddialara rağmen bunları reddedecek şekilde kaleme alınmış. Kararlardaki yanlışlıklar o kadar çok ki, hepsini bir yazıda ele almak imkansız gibi görünüyor. Bu yazımda önemli gördüklerimi ele almaya çalışacağım.

İSTİHBARİ VERİLER DELİL OLABİLİR Mİ?

Her iki kararda da öncelikle ByLock verilerinin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından ele geçirilmesi ve yargıya delil olarak aktarılması süreci hukuka uygun ilerlemiş gibi anlatılıyor. Peki gerçek bu mu?

2937 Sayılı MİT’in görevlerini düzenleyen kanunun 4. Maddesi sadece önleme amaçlı görevleri saymakta olup, MİT’in adlî görevi bulunmadığı gibi, yine bu yasaya göre MİT’e başka bir görev de verilememektedir. MİT’in yetkilerini düzenleyen 6. maddenin 2. fıkrasında terörist faaliyetlerin önlenmesine ilişkin olarak iletişimin tespiti, dinlenmesi, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi ve kayda alınması konularında yetki verilmiş, ancak Kanunun Ek-1 Maddesi ile istihbari ve dinleme amaçlı tespit ve değerlendirme faaliyeti ile elde edilen bu bilgilerin casusluk suçları hariç adlî mercilerce bırakın delil olarak kullanılmasını, istenmesinin bile mümkün olmadığı hüküm altına alınmıştır. Özetle MİT sadece önleme ve istihbari amaçla veri elde edebilecek olup; kendisinin adlî soruşturmalar bağlamında delil toplama ve kullanma yetkisi bulunmamaktadır.

POLİS VE JANDARMANIN İSTİHBARİ BİLGİLERİ DAHİ DELİL OLARAK KULLANILAMAZ

Bunun yanında adli delil toplama yetkisi bulunan adli kolluk birimlerinin (Polis, Jandarma ve Sahil Güvenlik) dahi önleme yada istihbarat amaçlı olarak yürüttükleri faaliyetler çerçevesinde elde ettikleri bilgi ve belgelerin adli soruşturmalarda delil olarak kullanılamayacağı 2559 ve 2803 sayılı Kanunlarda belirtilmiştir.

AYM’nin Bylock kararı tartışılmaya devam ediyor

Bu konuda Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK) 17.05.2011 tarihli ve E.2011/9-83 sayılı ve 21.10.2014 tarihli ve E.2012/1283 sayılı kararlarında (yasal olarak elde edildikleri varsayılsa dahi), MİT, Jandarma ya da Polis tarafından istihbari çalışmalar çerçevesinde elde edilmiş bilgilerin ceza yargılamalarında kullanılamayacağını ve bu bulgulara dayalı hüküm kurulamayacağını açıkça belirtilmiştir.

Ayrıca yine istihbarat verisinin ham bilgi oluşu, çoğu kez ilgilisinin gıyabında toplanması, tabiatı gereği elde ediliş sürecinin ve korunmasının gizli olması nedeniyle, verileri yanlışlama, elde ediliş şekline itiraz etme, hakim tarafından incelenmesini talep etme olanaklarının bulunmaması nedenleriyle hiçbir surette delil olarak kullanılamayacağına dair birçok Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı bulunmaktadır (Örneğin, 26/03/1987 tarihli, Leander/İsveç, 16/02/2000 tarihli, Amann/İsviçre, 02/05/2000 tarihli Rotaru/Romanya vb. kararları).

CHP’NİN İTİRAZINI ‘DELİL OLARAK KULLANILAMAZ’ GEREKÇESİYLE REDDETİ

İşin en enteresan yanı 2014 yılında otoriterleşme ve istihbarat devletine geçişte önemli bir aşama olan MİT’in yetkilerini olağanüstü şekilde genişleten ve MİT çalışanlarının yargılanmasını engelleyen 6532 sayılı Kanu’nun bazı maddelerinin iptali istemi ile CHP’nin yaptığı başvuru hakkında AYM’nin, yukarıda belirtilen hususlara dayanarak vermiş olduğu kararıdır. AYM bu kararında MİT’e verilen yetkiler kapsamında elde edilen bilgilerin istihbari faaliyet çerçevesinde kullanılacağı ve adli soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılmasının önüne geçildiğini belirterek, kişi hak ve hürriyetleri için gerekli güvencelerin sağlandığı sonucuna ulaşmış ve iptal isteminin reddine karar vermişti.

Yani MİT’in elde ettiği istihbari bilgilerin adli soruşturma ve yargılamalarda kullanılmayacağı garantisi ile kanun değişikliğini Anayasaya uygun bulan AYM, bugün bu istihbari bilgileri delil olarak kabul etmektedir. Bunun İstanbul Boğazı’nın en güzel yerleri kasten yakıldıktan sonra buraların kesinlikle imara açılmayacağı sözünü veren Bakanlar tarafından bir iki yıl geçtikten sonra imara açılarak otele, konuta, yani ranta dönüşmesini sağlayan iktidar oyunlarından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Tek fark bu yüzsüzlüğü yalan söylemeyi adet haline getirmiş siyasetçiler yerine bu defa en güvenilir kurum olması gereken yüksek mahkemenin yapmasıdır.

DEVRİMCİ KARARGAH KARARINI ‘BYLOCK DELİL DİYEN AYM’NIN YÜZÜNE…

Devrimci Karargah örgütü ile ilgili bir yargılamada avukatlardan Ercan Kenar, adının MİT Raporu’nda bu davaları takip eden avukat olarak yer almasının özel hayatın gizliliği hakkını ihlal ettiği şikayeti ile AYM’ye başvurmuş ve AYM, 09.01.2014 tarihinde MİT Raporu’nda geçen ve hukuki kesinlik taşımayan bilginin dava dosyasına konulmak suretiyle alenileştirilmesiyle başvurucunun özel hayatına yönelik ağır bir müdahale gerçekleştiğine ve başvurucunun özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar vermişti. Kararda geçen “Demokratik bir toplumda, doğruluğu hiçbir şekilde sorgulanamamış ve denetime tabi tutulmamış istihbarî nitelikteki bilgilerin dava dosyasına konulması suretiyle alenileştirilmesi kabul edilemez.” ibaresini MİT’in ByLock raporunu delil kabul eden AYM’nin yüzüne çarpmak gerekiyor.

YURTDIŞINDAN ELDE EDİLEN DELİL İÇİN TAKİP EDİLMESİ GEREKLİ SÜREÇLER YÖNÜNDEN

Öte yandan Bylock sunucusunun Litvanya’da bulunduğu resmi makamlarca kabul edilmektedir. Türkiye ve Litvanya’nın tarafı olduğu Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi, ‘Hukuki ve Ticari Konularda Hukuki ve Adli İş birliği Anlaşması ve Avrupa Konseyi bünyesinde Sanal Ortamda İşlenen Suçlar Sözleşmesi’ne göre adli bir soruşturma veya kovuşturmada kullanılmak amacıyla yurtdışından bir bilgi veya belgeye ihtiyaç duyulması halinde işlemlerin bu sözleşmelere uygun olarak yürütülmesi ve istinabe yolu ile istenmesi gerekmektedir.

Yine bu konuda Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan 16/11/2011 tarih ve 69/2 sayılı, ‘Uluslararası Ceza İstinabe İşlemlerinde Adli Makamlarımızca Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar’ başlığını taşıyan genelge mevcuttur. Türkiye’deki tüm ceza mahkemeleri yıllardır yabancı ülkelerle adli yardımlaşmayı bu sözleşmeler ve genelgeye göre uygulamaktadırlar.

MİT’İN ‘BYLOCK VERİLERİ’Nİ ELDE ETME YÖNETİMİ DE HUKUKA AYKIRIDIR

MİT’in ByLock verilerini pazarlıkla satın alması mümkün değildir, zira bu veriler, kişilerin haberleşmesini içerdiğinden gizlidir ve serbest pazarda satışa sunulması mümkün değildir. Dolayısıyla usulüne uygun isteme yerine yasadışı şekilde hackleme veya yasa dışı satınalma yolları ile elde edilen veriler kullanarak ulusal hukukla birlikte uluslararası hukuka da aykırı bir şekilde delil elde edilmiştir.

AYM kararlarında bahsedilen sözleşmelerin bazı maddelerine yer verilmiş, ancak ByLock verilerinin elde edilme sürecinin bu sözleşmelere uygun olup olmadığı hakkında bir değerlendirme yapılmamıştır. Bu metinleri okuyan ve asgari hukuk bilgisine sahip bir hukukçunun varacağı sonuç, Bylock verilerinin hukuka aykırı elde edildiği ve adli yargılama mercilerince delil olarak kullanılamayacağıdır. Bunu en iyi bilenin AYM olduğu hiç kuşkusuzdur.

YETKİLİ MERCİİ İZNİ OLMADAN ELDE EDİLEN VERİLER ADLİ YARGILAMADA DELİL OLARKA KULLANILAMAZ

AYM kararında MİT tarafından ByLock sunucsunun hangi kapsamda ne zaman ele geçirildiği ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilinceye kadar ne kadar süre geçtiği ve veriler üzerinde bu süre zarfında ne işlem yapıldığı anlatılmamaktadır. Özellikle sunucunun ele geçirilme tarihi verilmeyerek sanki ele geçtiği gün savcılığa verilmiş ve savcılık da aynı gün mahkemeden kopyalama, inceleme ve çözümleme için izin istemiş gibi bir izlenim verilmeye çalışılmaktadır.

Oysa herkesin bildiği ve onlarca resmi belge ile kayıtlara geçtiği üzere, 9 Aralık 2016 tarihli ilk hâkimlik kararından çok önce ByLock’a ilişkin dijital materyaller elde edilmiş, incelenmiş, kullanıcılar kırmızı, mavi, turuncu şeklinde listelenmiş, tespit ve tasnifler yapılmış, yani veriler işlenmiştir. ByLock kullandığı iddiasıyla birçok kişi hakkında 9 Aralık 2016 tarihinden önce iddianameler hazırlanmış, ByLock kullanıcı listeleri hazırlanıp ülke geneline dağıtılmış ve bu listelerden bir kısmı internette haber sitelerinde dahi yayınlanmıştır. Bu işlemlere başlanmadan önce verilerin hakim kararı ile alınmış bir imajı bulunmadığı için, ByLock’a ilişkin tüm veriler tamamen yasa dışı delil niteliğindedir. Örneğin HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, verilerin incelenmesine izin veren mahkeme kararından çok önce, 5 Ekim 2016 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır:”… ByLock çalışmaları da devam ediyor. Elimize gelen listede daha önce ihraç ettiğimiz bin hâkimin ByLock kullandığı sonradan tespit edildi.” AYM kararlarında imaj alma işleminin verilerin mahkemeye tesliminden sonra gerçekleştiği kabul edilmekte, ancak verilerin ne zaman MİT tarafından ele geçirildiği ve mahkemeye verilinceye kadar hangi işlem ve tasniften geçirildiği konusu bilerek atlanarak bu hususta değerlendirme yapılmamaktadır.

Kararlarda MİT’in istihbari amaçlı ve hakim kararı olmaksızın elde ettiği verilerin mahkemelerce delil olarak kullanılması şikayeti, ikiye ayrılarak incelenmiştir. İlk aşamada başvurucuların bir iddiası olmadığı halde ısrarla ve gereksiz şekilde MİT’in istihbarat amaçlı veri elde etme yetkisi olduğu açıklanmış, ikinci aşamada ise verilerin savcılığa sunulduktan sonra imajının alınması yeterli görülerek 5271 sayılı Kanun’un 134. ve 135. maddelerinde öngörülen usule uygun delil oldukları kabul edilmiştir. Bu açıklama kabul edilirse tüm istihbarat verileri her ne şekilde elde edilirse edilsin ve hangi işleme tabi tutulup ne kadar üzerinden zaman geçerse geçsin savcılığa verilip imajı alındıktan sonra yasal hüviyet kazanacaktır. AYM’nin bu yaklaşımı MİT’i adli kolluk olarak kabul etmenin de ötesinde bir konuma yükseltecektir. Yine yapılan bu kabul istihbari verilerin yargılamada delil olarak kullanılamayacağı hükmününü de anlamsız kılacaktır.

AYM, tüm yasal düzenlemeleri ve şikayete konu bilgileri, Bylock verilerini meşrulaştırmak amacıyla yorumlamıştır. Bu gaye doğrultusunda bazı yasal metinler gözardı edilmiş, bazıları da amaçları dışında yorumlanmıştır.

YARIN: ANAYASA MAHKEMESİ DAHİ CEMAAT DAVALARINDA DÜŞMAN CEZA HUKUKU UYGULUYOR

20.10.2020 [Kronos.News]

Oğlu ile karantina hücresinde kalan anneden mektup var [Sevinç Özarslan]

3 hafta önce 3 yaşındaki oğlu ile hapse gönderilen Emine Köksal karantina hücresinden yazdı: “Küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz olabiliyor?”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

2 Ekim 2020’de tutuklanıp oğlu Halid Metin ile birlikte Bursa Yenişehir Cezaevine gönderilen sınıf öğretmeni Emine Köksal karantina hücresinde geçirdiği 3 günü yazdı. 14 gün oğlu ile tek başlarına karantina süresinin dolmasını bekleyen Köksal, hayatının bir anda alabora olduğunu söyledi.

Oğlunun sürekli “Anne eve gidelim, evimizi özledim” dediğini aktaran Köksal, “Bir çocuğun kocaman dünyasını, hayallerini küçücük bir odaya sığdırdığını görmek çok zor. Evle ilgili hayallerin anlatırken inşallah eve gidebilirsek diye başlıyor artık cümlelerine. Anne şakacıktan burası bizim evimiz olsun diyor” dedi.

Dernek üyeliği bulunduğu için Cemaat soruşturmaları kapsamında 7 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Köksal, Halid 1 yaşındayken de gözaltına alınmış ve oğlunun küçük olması nedeniyle denetimli serbestlikle bırakılmıştı.

“BİR ÇOCUK İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR YÜK DEĞİL Mİ?”

Cezaevi hücresine girdikten itibaren oğlunun “Anne neden geldik buraya?” “Burada ne yapacağız” “Bunlar kim?” diye aralıksız sorduğunu belirten Köksal, Halid Metin’in bir gün çok öfkelendiğini, kapıya tekmeler attığını, kapının açılmadığını görünce “Camdan atlayalım” dediğini aktardı. Köksal, “Terliklerimizi çıkar, ayakkabılarımızı giyelim, gidelim” diyor. Nezarette de aynısını yapmıştı. Ayakkabılarını alıp el sallamıştı. Konuşamıyordu daha. 3 yaşında küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Sonra baktı kapı açılmıyor, “Camdan atlayalım” diyor. Ve ben yapılan tüm haksızlığa rağmen ona kaçmanın doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Neden?” ifadelerini kullandı.

Köksal, bahçe saati geldiğinde ise oğlunun yine çok ağladığını ve “Anne taksiye binip gideceğim.” dediğini yazdı. Onu 1 saatlik havalandırma hakkı süresince olabildiğinde koşturup hareket ettirmeye çalıştığını da belirtti.

“BEYNİM ZONKLUYOR, BU ÇOCUK BURADA DURAMAZ”

Koğuş ve hücre ortamlarının çocuklar için hijyenik olmadığı biliniyor. Oğlunun banyo yapmak, tuvalete bile gitmek istemediğini aktaran Köksal, “Bu çocuk burada duramaz” dedikten sonra duvarlar dahil her yeri çamaşır suyuyla silmesine rağmen ortamın paslı ve kirli olduğunu söyledi.

31 yaşındaki Köksal, tutukluluğa itiraz dilekçesine red cevabı geldiği günü ise şöyle anlatıyor: “Bugün itiraz dilekçeme red cevabı geldi. Cezanın uygun olduğuna kanaat getirmişler. Beynim zonkluyor. Bir insan da değil bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz, vicdansız olabiliyor. Bir çocuğun hallerine, kör, sağır duyarsız olabiliyor.”

Emine Köksal’ın eşi Emin Köksal da 4 yıldır Bursa E Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen finans müdürü Emin Köksal’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

[Sevinç Özarslan] 21.10.2020 [Bold Medya]

Yerli otomobile, Çinli batarya [Yusuf Dereli]

Yerli otomobil projesini yürütmekle görevli olan TOGG, elektrikli araç içindeki en temel bileşenlerden biri olan batarya için Li-Ion batarya üreticilerinden Çinli Farasis’le anlaştı. Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu CEO’su Gürcan Karakaş, yaptıkları teknik, ticari ve stratejik araştırmalar sonrası Farasis’i iş ortağı olarak seçtiklerini açıkladı. Yapılan anlaşmaya göre batarya modülü ve paketi Türkiye’de üretilecek.  Karakaş, daha önce yaptığı açıklamada, “Batarya yerli olacak. Bataryayı, batarya paketini, batarya kontrol ünitesini, hepsini kendimiz üreteceğiz,” ifadelerini kullanmıştı. 

Yerli otomobilin bataryası için Çinli bir firmayla anlaşılması tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira batarya elektrikli araçlardaki en temel bileşenlerden biri olarak biliniyor. Daha önce yerli otomobilin elektrikli motoru için Alman Bosch’la anlaşmaya varıldığı açıklanmıştı. Araç entegrasyonu (aktarma organları) konusunda teknoloji partneri olarak ise yine bir  Alman mühendislik firması EDAG’ı seçilmişti. Elektrik altyapısı (platform) EDAG tarafından hazırlıyor. Fabrikayı Brezilyalı Rocha kuruyor. 

ALMAN MOTOR, İTALYAN TASARIM, İNGİLİZ ŞASİ

Yerli otomobilin mekanik aksam ve şasi sistemini ise İngiliz Myra yapıyor. Tasarım ise tamamen İtalyan Pininfarina firmasına ait. Gürcan Karakaş, tasarımla ilgili daha önce yaptığı açıklamada, “Tasarım ve prototipler için bildiğiniz gibi İtalyan Pininfarina ile anlaştık. Tasarım tescili bize ait. Yani bizim isteğimiz doğrultusunda geliştirme yapıyorlar.” ifadelerini kullanmıştı.

ÇİNLİLER, BATARYAYI TÜRKİYE’DE ÜRETECEK

Nihayet batarya konusunda da önemli bir gelişme yaşandı. Batarya ünitesi için Çinli Farasis firmasıyla anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre, TOGG’un batarya modülü ve paketinin Türkiye’de üretilecek. Aracın tanıtım toplantısında TOGG CEO’su Gürcan Karakaş, bataryanın tamamen yerli olacağını ve sıfırdan üretileceğini açıklamıştı. Daha sonra yaptığı açıklamada, batarya için Çinli firmalarla görüştüklerini açıkladı. Ancak iki ay önce, Fatih Altaylı’ya verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı: “Batarya yerli olacak. Türkiye’de üretilecek. Bataryayı, batarya paketini, batarya kontrol ünitesini, hepsini kendimiz üreteceğiz. Bu kadarını söyleyeyim.”

VATANDAŞ SORUYOR; BU OTOMOBİLİN NERESİ YERLİ?

Dün batarya için Çinli firmayla anlaştığının açıklanması sosyal medyada geniş yankı buldu. Konuyla ilgili binlerce paylaşım yapıldı. Vatandaşlar, elektrikli motoru Alman, tasarımı İtalyan, şasisi İngiliz, bataryası Çinli olan otomobilin neresinin yerli ve milli olduğunu soruyor. Gürcan Karakaş benzer sorulara geçmişte şu cevabı vermişti: “Dışarıdan destek alıyoruz ama direksiyonda biz varız.”

[Yusuf Dereli] 21.10.2020 [TR724]

Danimarka siyasetinde cinsel taciz ‘tsunamisi’ [Hasan Cücük]

Danimarka siyaseti 10 gün içinde iki büyük deprem yaşadı. Önce Radikal Parti lideri Morten Östergaard, ardından Sosyal Demokrat Partili Kopenhag Büyükşehir Belediye Başkanı Frank Jensen görevinden istifa etti. Peş peşe gelen istifaların sebebi ise, iki politikacının geçmişte karıştıkları taciz olaylarıydı. Tsunami etkisi yapan bu istifaların devamı bekleniyor.

Her şey bir kadın gazetecinin çıkıp, şefleri tarafından tacize uğradığını açıklamasıyla başladı. Devletin resmi kanalı olan Danmarks Radio’da (DR) program yapan Sofie Linde, 12 yıl önce Noel yemeğinde şefi tarafından tacize uğradığını söyledi. Linde, şefinin ilişki teklifinde bulunduğunu, kabul etmemesi halinde kariyerinin tehlikeye gireceği tehdidine maruz kaldığını iddia etti. Aradan geçen 12 yıla rağmen medya sektöründe kadın çalışanların tacize uğramaya devam ettiğini ekledi.


Sofie Linde’nin geçmişin karanlık dehlizlerine yolladığı işaret fişeği kısa sürede ABD’de başlayan #MeToo (Ben de) kampanyasını ülkeye taşıdı. Medyada çalışan tanınmış 50 kadın maruz kaldıkları cinsel tacizleri ifşa etti. İsimlerin bir çoğu Danimarka’nın tanınan ekran yüzlerinden oluşuyordu. Tacize uğrayan kadınlarla birlikte 701 isim medya sektöründe taciz ve cinsiyetçiliğin son bulması için kampanya başlatıp, imza verdi.

Kampanyaya öncülük yapan gazetecilerden Christina Brink, cinsel tacizi durdurmak için ne yapılması gerektiğinin artık tartışılması gerektiğini söyledi. Çağrıcılar amaçlarının medya kurumlarında da cinsiyetçilik olduğunun halk tarafından bilinmesi olduğunu vurguluyordu.

Medya sektöründe başlayan kadınların işyerlerinde uğradıkları taciz ve cinsiyetçi davranışı ifşası dalga dalga diğer sektörlere de yayıldı. Ancak en önemli etkiyi şüphesiz siyasette gösterdi. Danimarka siyasetinin çeşitli kademelerinde görev yapmış 322 kadın, politika yaparken erkekler tarafından tacize uğradıklarını belirten bir bildiri yayınladı.

Radikal Parti milletvekili Pernille Rod bir adım öne çıkıp, isim vermeden partisinin üst düzey bir yöneticisi tarafından tacize maruz kaldığını açıkladı. Rod, 10 yıl önce gerçekleşen olaydan parti yönetimini haberdar ettiğini ancak konunun sümenaltı edildiğini söyledi.

Rod el bombasının fitilini çekip, ortaya atmıştı. Ortada gözardı edilmesi imkansız bir durum vardı. Sadece tacizci isim değil, parti yönetimi de olayın içindeydi. Tartışmalar hız kazanınca Radikal Parti Lideri Morten Östergaard, 7 Ekim’de “O tacizci benim” diyerek öne çıktı. Partisinin güvenini kaybettiğini açıklayan Östergaard, başkanlıktan da istifa etti.

2014’ten bu yana Radikal Parti başkanlığı görevinde bulunan Östergaard, ifşaatı sonrası hastalık iznine ayrılıp, parlamento çalışmalarına katılmayacağını söyledi. Bu gelişme 44 yaşındaki politikacının, siyaset kariyerinin bittiği anlamına geliyordu.

Radikal Parti’yi sarsan taciz skandalı sadece 10 gün sonra Sosyal Demokrat Parti’ye sıçradı. Hedefteki isim Kopenhag Büyükşehir Belediye Başkanı Frank Jensen’di.

Danimarka’da 98 belediye var ancak sadece Kopenhag büyükşehir statüsünde bulunuyor. Ülkede başbakan ve meclis başkanından sonra en prestijli koltuklardan biri. Altında 7 belediye başkanının görev yaptığı Kopenhag Büyükşehir Belediyesi başkanı için uygun görülen unvan “şehrin kralı” olmuştu. Kopenhag’ın bir özelliği de, tarihi boyunca hep sosyal demokrat partili başkanlar tarafından yönetilmiş olmasıydı. Taciz iddialarının hedefindeki Frank Jensen, Kasım 2009’da seçilmiş ve 11 yıldır şehrin kralı olarak görev yapıyordu.

İddialara geçmeden önce Frank Jensen adına yakından mercek tutmak gerekiyor. 59 yaşındaki Jensen, 33 yıl önce 1987’de henüz 26 yaşındayken milletvekili seçilmişti. Partisinin bölge gençlik kolları başkanlığından meclise taşınan Jensen, 1994’de dönemin başbakanı Poul Nyrup Rasmussen tarafından araştırma bakanı olarak atandı. İki yıl sonra ise bu kez prestijli adalet bakanlığı koltuğunun sahibi oldu. Kasım 2001’e kadar 7 yıl boyunca kırmızı plakalı araca binen Jensen, 2005’te partisinin genel başkanlığı için yarıştı. Yarışı Helle Thorning-Schmidt’e kaybedince belediye başkanlığı seçimine girdi ve Kasım 2009’da Kopenhag Büyükşehir Belediye başkanı seçildi. Belediye başkanlığının yanı sıra 8 yıldır da parti başkan yardımcılığı görevinde bulunuyor. Bir anlamda partinin ağır topları arasındaydı.

Frank Jensen’in adının karıştığı ilk taciz olayı 2004’te gerçekleşmişti. Bir Noel yemeğinde sınırı aştığını belirtip, partidaşı ve kamuoyundan özür diledi. #MeToo rüzgarından sonra ortaya çıkan 7 sosyal demokrat partili kadın 1999-2017 arasında Frank Jensen tarafından çeşitli şekilde tacize uğradığını Jyllands Posten gazetesine anlattı.

Frank Jensen’e destek veren Kopenhag Büyükşehir Belediyesi Meclis üyeleri acil toplantıya çağırdıkları Jensen’den savunma istedi. Saatler süren toplantı sonunda Jensen’e destek çıktı. Frank Jensen, görevine devam ettiğini ve Kasım 2021’de yapılacak seçimlerde büyükşehir belediye başkanı adayı olduğunu açıkladı.

Toplantı dağılmış, sol partiler Jensen’e desteğini açıklamıştı ama fırtına dinmemişti. Özellikle sosyal medya yıkılıyordu. Sessizliğini koruyan Başbakan Mette Frederiksen, “İddialar çok ciddi,” dedi, “Sosyal Demokrat Parti’nin bazı sorunları olduğu bir gerçek ve bunların hemen değişmesi gerekiyor.” 

Frederiksen, Jensen’e ne destek oluyordu ne de istifasını istiyordu. Ortadan konuşuyordu ama desteğini açıklamaması manidardı. Nitekim önceki gün saat 12’de basının karşısına geçen Frank Jensen, hem belediye başkanlığı hem de parti genel başkan yardımcılığından istifa ettiğini açıklayıp, 33 yıllık siyasi kariyerine nokta koyduğunu belirtti.

“Bu, yapmak istediğim tüm siyasi çalışmaları gölgede bırakacak. Bu yüzden istifa etmeye karar verdim” diyen Jensen, “Kırdığım kadınlardan özür dilerim” ifadelerini kullandı. Belediye Meclisi’nin desteğine rağmen istifa etmesinin kendi kararı olduğunu söyledi.

Sadece 10 gün içinde Danimarka siyasetinin iki önemli figürü sahneden çekildi. Ağustos ayında gazeteci Sofie Linde’nin başlattığı işyerinde taciz ifşaatı, siyaseti fena vurdu. Başbakan Mette Frederiksen’in “Parti içinde başka taciz vakaları çıkacak mı?” sorusuna “Garanti edemem” yanıtını vermesi, partinin bundan sonra gelebilecek taciz iddialarında da kimsenin arkasında durmayacağının sinyali.

Ancak bu olaylar sadece Sosyal Demokrat Parti’yle sınırlı olmasa gerek.

[Hasan Cücük] 21.10.2020 [TR724]

Osmanlı Devleti’nde kölelik ve köleler [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Binlerce yıldan beri mevcut olan “kölelik”, İslam toplumlarında da varlığını sürdürmüştür. İslamiyet, köleliği kaldırmamış ancak kölelerin şartlarını iyileştirmiş ve köleleri azat etmeyi teşvik etmiştir.

Osmanlı Devleti’nde de görülen kölelik, hiçbir zaman büyük sayılara ulaşmamıştır. Bu yönüyle Osmanlılarda köleliğin boyutlarının eskiçağ Roma’sıyla ve “Atlantik köleciliği” denilen Amerika’daki köle sistemiyle mukayesesi mümkün değildir. Bunda Osmanlı Devleti’nin kendine özgü toprak sisteminin etkili olduğu anlaşılmakta ve Osmanlı ekonomisinin hiçbir zaman köle ağırlıklı olmadığı ortaya çıkmaktadır.   


TARİHTE KÖLELİK

Kölelik, tarihte kurulan ilk devletlere kadar götürülmektedir. Köleler bu dönemin ekonomik hayatında önemli roller üstlenmişler, Aristo’nun ifadesiyle “mekik, kendiliğinden uçup dokuma işini yapmadıkça efendinin köleye ihtiyacı” devam etmiştir.

Köleliğin başlıca nedeni, savaşlarda esir düşen insanların hürriyetlerini kaybetmeleri ve bir “ticari meta” olarak satılmalarıdır.

Musevilik köleliği kaldırmadığı gibi kişinin borcuna karşılık kendini köle olarak satabileceği, bir babanın kendi kızını köle olarak satabileceği, hırsızın malını çaldığı kişinin kölesi olacağı gibi hükümler yer almıştır. Katolik Kilisesi ve diğer kiliseler de köleliği kabul etmiş, İncil’de köle azat edilmesine dair bir ifade yer almamıştır. Ortaçağda kilise Hristiyanların köleliğini onaylamıyor ancak Araplar ve Türklerin köle olmasına izin veriyordu.

Sömürgecilik süreci Afrika kökenli toplu köle ticaretinin artmasında etkili olmuş, denizlere hâkim olan Avrupa devletleri bu ticareti ele geçirerek 1618-1756 arasında iki milyondan fazla Afrika kökenli köleyi Amerika’ya taşımışlardır.

İSLAMİYET VE KÖLELİK

İslamiyet öncesinde Arap Yarımadası’nda kölelik çok yaygın olup kölelerin şartları da çok kötüydü. İslam hukukuna göre köleliğin iki kaynağı vardı. Bunlardan birincisi eski dönem toplumlarında olduğu gibi savaş sonucunda esir düşülmesi sonucunda gerçekleşiyordu. Muzaffer komutan veya hükümdar, esirleri gayrimüslim olmaları şartıyla köle olarak satma hakkına sahipti. Ancak bu mutlak bir kural değildi.

İkinci kölelik yolu, köle ebeveynin çocuğu olarak dünyaya gelmekti. İslam hukuku bu iki yol dışında köleliği onaylamamış ve Amerika’da görüldüğü şekliyle köle ticaretini yasaklamıştır.

İslam Hukuku köleyi önceki hukuk sistemleri gibi bir “eşya” olarak değerlendirmiş ve efendisinin ölümüyle birlikte miras olarak intikalini, satılmasını, kiralanmasını ve rehin bırakılmasını onaylamıştır.

İslam toplumlarında köle alım satımı bazı şartlara bağlanmış, eziyet edilmesi yasaklanmış, ev halkının yediğinden ve giydiğinden verilmesi öngörülmüştür. İslamiyet kölelerin bedelsiz veya fidye karşılığı hürriyetlerine kavuşturulmasını teşvik etmiş ve Müslümanların köle olmasına kesinlikle izin vermemiştir.

Emevi ve Abbasiler devrinde fetihler sonucunda büyük bir köle yoğunluğu oluşmuş, çeşitli yerlerde köle pazarları kurulmuş ve köle tacirleri ortaya çıkmıştır. Ancak bu gelişmeler, kölelerin ele geçiriliş biçimleri ve bir kısmının Müslüman olması nedeniyle birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

OSMANLILARDA KÖLELİK

Türkçede köleliği ifade etmek için “kul, bende, halayık, esir” gibi kavramlar kullanılmış, kadın köleler için de “cariye ve odalık” kelimeleri tercih edilmiştir.

Eski Türklerde Çin’le yapılan savaşlar sonucunda ele geçen esirler yoluyla köleliğin mevcut olduğu anlaşılmakta ve Uygurlar dönemine ait köle satış belgeleri bunu doğrulamaktadır. Bu dönemde köleler daha çok uşak, hizmetçi, çoban ve işçi olarak çalıştırılmıştır. Müslüman Türk devletlerinde de kölelik devam etmiş hatta Selçuklu saraylarında özel olarak yetiştirilmiş köleler görev yapmıştır.  

Osmanlı Devleti savaşlar sonucunda bir taraftan Balkanları diğer taraftan da Arapların çoğunlukta bulunduğu toprakları hakimiyetine aldı. Gerek Müslüman gerekse diğer din mensuplarını yönetirken de genel itibarıyla İslam hukukunu esas alan Osmanlı Devleti’nin kölelikle ilgili uygulamaları da İslam hukukuna dayanıyordu.

Köleler, Osmanlı ülkesinde Roma dönemine benzer büyük çiftlikler olmadığından tarım yerine daha çok denizcilik alanında kullanıldılar. Ayrıca efendilerinin emrinde ev işlerinde ya da atölyelerde istihdam edildiler.

Osmanlı toplumunda köle sahibi olmanın aynı zamanda bir statü göstergesi olduğu anlaşılmaktadır. Kanuni devri sadrazamlarından Makbul İbrahim Paşa’nın 400, Defterdar İskender Çelebi’nin 600, zenginliğiyle tanınan Sadrazam Rüstem Paşa’nın da 1.700 kölesi vardı.

Osmanlıların köle kaynağında ilk dönemlerde Rumeli’de kazanılan savaşlarda alınan ve çoğu Balkan kökenli olan savaş esirleri önemli bir yere sahipti. Diğer köle kaynağı, Karadeniz üzerinden getirilen Kafkas halkları ve Ruslardı. Ayrıca İranlı tüccarların getirdiği Hintli ve çoğunluğunu kadın ve kızların oluşturduğu Afrika kökenli köleler yer alıyordu. Osmanlıların Mısır’a hâkim olmasıyla da Habeşistan ve Sudan’dan getirilen köleler ağırlık kazanmıştır.

Osmanlı döneminde çeşitli yerlerde “köle pazarları” kurulduğu görülmektedir. Kuruluş dönemi başkentleri olan Bursa ve Edirne’de esir pazarları vardı. Savaşlar yanında akıncıların yaptığı seferlerde elde ettikleri genç oğlanlar ve kızlar, sonradan İstanbul’da da kurulan esir pazarlarına gönderiliyordu.

Sonraki yüzyıllarda savaşlarda elde edilen esir sayısının azalmasıyla köle ticareti hızla arttı ve İstanbul, Bağdat, Şam, Erzurum, Halep, Konya, Medine, Sofya ve Belgrad köle ticaretinin en önemli merkezleri oldu.

Köle satışından elde edilen vergi, Osmanlı Devleti’ne cazip gelmiş olacak ki, 17. yüzyılda İstanbul’da 300 odalı bir “Esir Hanı” yapılarak esir ticareti buraya toplandı ve bu han, köleliğin yasaklanmasına kadar faaliyet gösterdi. Evliya Çelebi’ye göre sayıları 2.000 civarında olan esircilerin bir loncaları da vardı.

Osmanlılarda önemli bir kölelik türü de kadın kölelerdi. Bunların bir kısmı cariye olarak Harem’e alınmaktaydı. Osmanlı padişahları ve şehzadeler, ilk dönemlerde Türk beylerinin kızları ya da Bizans İmparatorluğu, Mora despotlukları ve Sırp Krallıklarının kızlarıyla evlenirken daha sonra Harem’deki cariyeleri tercih ettiler. Böylece köle kadınlar, “haseki” ve çocukları tahta çıktığında “Valide Sultan” oldukları gibi bu uygulamayla birlikte şehzadelerin tamamına yakını da cariyelerden dünyaya geldi.

Harem’e “cariye” olarak giren Roxelina (Hürrem Sultan), Kanuni’nin gözdesi olduktan sonra o zamana kadar örneği görülmeyen bir şekilde padişahın “nikâhlı eşi” olmayı başarmıştı. Nitekim Safiye Sultan, Kösem Sultan ve Turhan Sultan gibi valide sultanlar, devlet yönetiminde etkili roller de üstlendiler.

Osmanlı toplumunda kadın kölelerin bazıları “odalık” olarak satılırdı. Bunların bazen de fuhuş aracı olarak kullanıldığı ve yasak olmasına rağmen azınlıklara satıldıkları mahkeme kayıtlarından anlaşılmaktadır. Atlantik köleliğinin erkek köle ağırlıklı olmasına karşılık Osmanlı’da kölelik, kadın ağırlıklıydı.

Osmanlı ülkesinde kölelerin önemli bir bölümü bir süre sonra azat ediliyor ve “hür” olarak hayatlarını sürdürüyorlardı. Bu kişiler Müslüman isimleri alıyor ve baba adları “Abdullah” olarak kaydediliyordu. Ancak mühtediler örneğin “İlyas bin Abdullah el-Mühtedi” olarak anılırken, köle kökenlilere sadece “İlyas bin Abdullah” denilerek “azatlı” oldukları kayda geçiriliyordu.

İSLAM’A RAĞMEN

Genel olarak bakıldığında İslam Hukuku’nun ortaya koyduğu esaslara rağmen Osmanlıların kölelikle ilgili bazı uygulamalarının İslam’a ters düştüğü kesindir. Bunların başında son dönemlere kadar devam eden Müslümanların köle olarak alınması uygulaması gelmektedir.

Osmanlılar Müslüman devletlerle de savaşmışlar ancak Germiyan, Karaman ya da Memluklerden aldıkları savaş esirlerini İslamiyet’in izin vermemesi nedeniyle “köle” yapmamışlardı. Buna karşılık özellikle saray için Kafkasların Müslüman halkı her zaman bir “köle kaynağı” olmuş, bölgeden Gürcü, Abaza ve Çerkez köleler getirilmiştir. Örneğin Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan, saraya satılan Çerkez kökenli bir cariyedir.

Kırım Hanları yaptıkları anlaşma gereğince vergi karşılığı her yıl Çerkez beylerinden köle alarak İstanbul’a gönderirlerdi. Bölgede İslamiyet’in yayılmasıyla bu uygulamaya tepki gösterilmiş, bunun üzerine Kırım Hanı Kaplan Giray buraya sefer düzenlemişti. Sonraki dönemlerde de Kafkaslar, beyaz köle ticaretinde önemli bir yere sahip olmuştur.

İzah edilemeyecek diğer uygulama, Harem’de görevlendirilen erkek kölelerle ilgilidir. Yaşları sekizle on arasında değişen erkek çocuklar, Kahire’de kısırlaştırıldıktan sonra İstanbul’a getirilmekte ve burada Osmanlı sarayına satılarak Harem’in çeşitli hizmetlerinde kullanılmaktaydılar.  

Osmanlılarda yine İslamiyet’e uygun olmayan tarzda, insanların kaçırılarak köle yapıldığı görülmektedir. Özellikle kalelerde görev yapan yeniçeriler; Azak, Kılburun, Özi, Çehrin, Hotin, Bosna, Tiflis gibi yerlerde Kazak, Tatar, Nogay, Çerkez beyleri ve Kırım hanlarıyla iş birliğiyle “insan avcılığı” yaparak esir topluyorlardı. Bunların önemli bir bölümünü genç kızlar oluşturmaktaydı. Gerek bu yolla elde edilenler gerekse bağlı beylik ve devletlerin, padişahların gönlünü almak için “hediye” olarak gönderdiği “beyaz kadın kölelerin” bir bölümü Harem’e alınmaktaydı.

KÖLELİĞİN KALDIRILMASI SÜRECİ

Köleliğin kaldırılmasında en önemli aşamayı Fransız İhtilali oluşturdu. Avrupa devletleri, ihtilalin getirdiği fikirlerin etkisiyle köleliği sona erdirecek girişimlere başladılar.

19. yüzyılda Amerika’da büyük çiftlikler bulunmakta ve buralarda yoğun bir şekilde siyahi köleler istihdam edilmekteydi. Hatta yaygın kölelik, Amerika’da 1861-1865 yılları arasında iç savaşa yol açmış ve köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanmıştır. Kölelik İngiltere’de 1838’de, Fransa’da da 1848 İhtilali sırasında kaldırılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde köleliğin kaldırılması, dünyada meydana gelen gelişmelere paralel olarak ve Avrupalı devletlerin baskısıyla gerçekleşmiştir. Ancak ulemanın tepkisi ve alışkanlıklar nedeniyle süreç çok uzun olmuştur.

Abdülmecid zamanında 1847’de köle yasağına dair ilk irade-i seniyye çıkarılmış ve Üsküdar’daki esir pazarı kapatılmıştır. 1857’de ise Mısır’a hitaben yazılıp Trablusgarp ve Bağdat valilerine de gönderilen bir iradeyle siyah köle ticaretine ve kölelerin açık artırma ile satılmalarına son verilmesi, köle tüccarlarının cezalandırılması istenmiş, uygulama alanı olarak da Trablusgarp, Akdeniz’deki bütün ada ve kıyılarla Basra Körfezi’yle Irak belirtilmiştir.

Ahmet Cevdet Paşa’nın Tezakir’deki ifadelerinden bu kararın “şer-i şerife aykırı olduğu” gerekçesiyle Hicaz’da tepkiyle karşılandığı ve “Türkler irtidat etti” ve “Türkler, Hristiyan ve Frenk oldu” denilerek halkın cihada davet edildiği anlaşılmaktadır.

1876’da kabul edilen Kanun-i Esasi’de ise “Bütün Osmanlılar, hürriyet-i şahsiyelerine sahiptir” hükmü yer almış ve 1891’de siyahi köle ticareti, ithal ve ihracı bir kez daha yasaklanmıştır. Ayrıca hürriyetine kavuşturulan köleler için düzenlenecek belgede adı, memleketi, yaşı, cinsiyeti, boyu, sakalı gibi özelliklerinin belirtileceğine yer verilmiştir.

Abdülhamit’in hükümdarlığının son yıllarında gerçekleşen bir vaka da Çerkez İttihad ve Teavün Cemiyeti’nin gayretleriyle Deli Fuat Paşa’nın aracı yapılarak Çerkez kızlarının Saray’dan çıkarılmasının sağlanmasıdır. Ancak anlatımlara göre dışarıdaki hayattan korkan kızların bir kısmı, Yıldız’ın loş odalarında kalmayı tercih etmişlerdir.

Sultan Reşad tahta çıktığında da “Çerkez köle ve cariyelerin satışının da zenci kölelerin satışının yasaklanması gibi” yasaklanması için bir karar alınmış ve iki yıl sonra da Takvim-i Vekayi’de yayınlanarak Kafkasya’dan yapılan ve çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu beyaz kadın köle ticaretine son verilmiştir.

Sonuç olarak kölelik, bir taraftan ekonomik nedenler, diğer taraftan hâkim olan zihniyetin etkisiyle çok yaygın olmasa da bütün dünyada olduğu gibi Osmanlı ülkesinde de yüzyıllar boyunca yaşanan bir olgu olarak karşımıza çıkmakta ve yasaklara rağmen devletin yıkılışına kadar devam ettiği görülmektedir.

***

Kaynaklar: B. Tahiroğlu, “Osmanlı İmparatorluğunda Kölelik”, İÜHFM, XLV-XLVII/1-4, 1982; İ. Parlatır, “Osmanlı Sosyal Hayatında Kölelik”, Belleten, C. XLVII, S. 187, 1983; M. Hamidullah, M. A. Aydın, “Kölelik”, N. Engin, “Osmanlılarda Kölelik”, TDV İA, C. 26; H. Sahillioğlu, “Bursa’da Dokumacı Köleler”, TTK Atatürk Konferansları VIII, 1983; Z. G. Yağcı, “Köle Kaynağı Bakımından Kafkasya’nın Önemi”, Yeni Türkiye, 2015, S. 71; H. Erdem, “Karadeniz’de Beyaz Köle Ticareti”, 150. Yılında Kırım Savaşı ve Paris Antlaşması, İstanbul, 2006.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 21.10.2020 [TR724]

Türkiye’de sıradan bir gün [Alper Ender Fırat]

Türkiye’nin sıradan bir gününde, kara gözlüklü adamlar, Mübariz Mansimov’dan gasp ettikleri Yalıkavak Marinası’ndan kafalarını çıkardılar ve bir kere daha “Biz aslında yoğuz” dediler.

Görünüyormuş gibi yaptığımıza bakmayın “Biz yoğuz yok!” Bu fotoğrafta bir araya gelen Mehmet Ağar, Korkut Eken, Engin Alan ve Alaattin Çakıcı’ya doya doya bakarak, Türkiye’de Ergenekon diye bir yapılanmanın olmadığını, derin devlet denen şeyin bir Cemaat uydurması olduğuna bir kez daha kanaat getirdik.

Çok şükür yoklarmış, iyice anladık ki iftiraya uğramışlar, kumpaslara gelmişler.

Ergenekon diye bir şey yok diyen tellallar, bu bir Cemaat uydurması diyerek kin kusan ulusolcu aydınlar da, bu fotoğrafa doya doya baktıktan sonra bir kere daha “Yoğ Ergenekon diye bişey yoğ” dediler. Bunların olsa olsa Susurluk olabileceğini beyan ettiler. 

Evet, Ergenekon yoktu, derin devlet yoktu, rutin dışı yapılanmalar yoktu ama kara gözlüklüler marinalarda tekrar fotoğraf vermeye başladığından beri de ülkede doğru işleyen hiçbir şey kalmamıştı.

Sabah terörle, kadın cinayetleriyle, mafya hesaplaşmalarıyla, sokak magandalarının yedikleri haltların haberleriyle uyanır olmuştuk. Hayvanlara tecavüz ediliyor, toplu katliamlara maruz bırakılıyor, küçük çocuklar cinsel istismar uğruyor, kadınları öldürenler gözaltına alındıktan az zaman sonra serbest bırakılıyordu. Sosyal medya hesapları bunları gösterip “Hakim ve savcılar ne yapıyor, ülke nereye gidiyor, neredesiniz cesur savcılar?” diye soruyordu.   

Sadece sıradan vatandaşlar değil ana muhalefet partisi de cesur savcılar arıyordu göreve davet etmek için. Ülkedeki her kötü şeyi iktidardan daha çok fetö projesi diye açıklayan CHP’nin acar sözcüsü Faik Öztrak, Reza Zarrab diye bir adamın varlığından haberdar olmanın hayretini yaşıyordu. Meğer Reza diye bir adam varmış ve bazı bakanlar bu adama senin önüne yatarım bile demiş. İşte bu adamın kuryesi ABD’de konuşmuş, kurye Zerrab’ın rüşvet dağıttığını açıklamış. Hatta iddiaya göre bu rüşvetin büyük kısmı da bir kişiye gitmiş. Alın size iddia, “E hadi cesur savcılar bu iddiayı araştırın.” Böylesine bir iddiayı duyup gündeme getiren ana muhalefet daha ne yapsın kardeşim? Daha nasıl risk alsın?

CHP’nin sözcüsü bir şeyi daha fark etmiş, bu iddiaların yerli medyada yeterince ele alınmadığını. Sayın sözcü CHP’nin bile gündemine girmiş böylesine iddiaların yerli medyada neden yer almadığına bir türlü anlam veremiyor. Yoksa diyor yoksa bunları sorgulayacak medya yok mu? Neyse ki en azından dünyada medya diye bir şeyin varlığından haberdar.

Olmayan kara gözlüklerin fotoğraf verdiği ülkenin ana muhalefet partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, AYM’nin kararını takmayan alt mahkemeyi gündemine alıyor ve insanlık tarihine altın harflerle geçecek o cümleyi ediyor “E, o zaman burada bir sorun var demektir.” Bu cümle beklendiği gibi Türk yargı sistemini temelden sarsıyordu.

Yalıkavak Marina’sında, aslında ‘yoğ olan’ kara gözlüklülerin fotoğraf verdiği gün ülkenin cesur savcıları KHK ile işinden atıldığı için evine bakamayanlara, iş buldukları gerekçesiyle 70 teröristi yakalatıyordu. Hepsi ters kelepçeyle hak ettikleri cezayı çekmeye götürülürken kadın katili Musa Orhan ve benzeri bütün katiller de el birliğiyle kurulan bu yeni sistemde, emin bir şekilde hayatlarına devam ediyordu.

Yeni dönemin cesur savcıları, yoksula yardım edenleri, yere düşmüşe arkasını dönmeyenleri, yeni doğum yapmış, bebeği kucağında teröristleri yakalamaya hiç dinmeyen bir kararlılıkla devam ediyorlardı. Muhalefet de bu cesur savcıları iktidardan çok daha güçlü alkışlarla alkışlıyordu.   

Bu arada sosyal medyada herkes hayretler içinde sormaya devam ediyor: “Ne oluyor kardeşim nedir sürekli başımıza bu gelen belalar. Sürekli virüs, pandemi, korona, kadın cinayeti, çocuk ölümü, sokağa çıkma yasağı, işsizlik, yoksulluk, ölümler, savaşlar, ülke nereye gidiyor, dünya nereye gidiyor?” Yani, masum köylü taklidi yapmaya devam ediyor.

Ama bütün bunlar her şeyi ters yüz ederek beraber kurduğunuz yeni ülkede belaya hep beraber maruz kaldığınız gerçeğini değiştirmiyor.

[Alper Ender Fırat] 21.10.2020 [TR724]

Kahrol düşman al sana bir çatal! [M.Nedim Hazar]

Bugünkü yazımızın mevzuu şarkıcı Serdar Ortaç.

Totaliter rejimlerde muktedir ara sıra halka hakkaniyet mesajını halkın sevdiği isimler üzerinden vermeyi sever. Stalin’in de yardakçı sanatçıları vardı, Hitler’in de, Franco’nun da…

Daha birkaç gün önce Amerikalı ünlü rapçi 50 Cent Instagram hesabından, “oyum Trump’a” diye açıklama yaptı.


Diyeceğim o ki, havuz medyasının zaman zaman bazı sanatçıların yakasına yapışıp iktidar güzellemesi yaptırması bize has bir durum değil.

Hele hele ülkenin ekonomik durumu fena gidiyorsa bir reklamda oynamak ya da devlete birkaç milyon bağlama satabilmek için havuzun kapısını bizzat çalanları biliyoruz.

Serdar Ortaç “Pop Çağı” diyebileceğimiz 90’larda Karabiberim ile çıkış yaptı. Çalkantılı yaşamı, özellikle kumar gibi alışkanlıklarıyla sürekli gündemde oldu.

Müziğinin kalitesizliği radyo “dicey”lerinin diline düşmüştü. İngiliz aksanıyla konuşan bir DJ’in “Serdar Ortaç şarkı intihal etmez, çünkü dünyada bu kadar kötü şarkı yapan yoktur,” dediğini dün gibi hatırlarım.

Ortaç’ı esas ülke gündeminde sürekli tutan şey ise merhum Ahmet Kaya’nın Magazin Gazetecileri ödül töreninde linç edilme girişiminde baş rol oynamasıydı. Kaya’ya çatal bıçak fırlatanlar arasında olduğu söylendi durdu.

Ki kendisi de bir süre sonra “Özür diliyorum” diyerek hatasını kabul etmişti.

Ülkenin gidişatı malum, nasıl bir dibe doğru gittiğimizi bilmiyoruz.

Bilmiyoruz, zira tarihimizde hiç bu kadar derine batmamıştık. Nerede neye toslayacağımız muktedir için bile meçhul.

Halkın çöplükten meyve sebze topladığı, iktidar ortağının iplere ekmek astığı bir dönemde Serdar Ortaç klasik yöntemi tercih etti ve Sabah gazetesine açıklamalarda bulundu.

Ona göre ülkenin ekonomisi gayet iyiydi aslında. Çok abartılıyordu ekonomik sıkıntılar. Şöyle dedi havuz şeysine:

“Ülkemizin dünyada yükselişte olmasında Erdoğan’ın katkısı büyük. Şu an Türkiye’de lider olarak bir tek Erdoğan var. Cumhurbaşkanımızı hem kişiliğinden, hem icraatlarından, hem de politikalarından dolayı çok seviyorum ve takdir ediyorum.”

Şüphesiz doğrudan ve aracısız bir yalakalıktı bu.

Aslında söylentilere göre ekonomik olarak bitikti Ortaç. Tıpkı Türkiye gibi.

30 liralık su telefon faturasını ödeyemeyenin tepesine binen devlet, onun borçları yapılandırılmasına rağmen işin içinden çıkamıyordu.

Üstüne bir de pandemi vardı ve özellikle müzik sektörü tamamen dibe vurmuş durumdaydı. İntihar eden saz sanatçılarının sayısı her geçen gün arterken Ortaç, “Bakıyorum şimdi etrafıma, ‘Ekonomi kötü, kimsede para yok’ diyorlar. Bırakalım Allah aşkına bu kötümserliği… Karamsar olmayalım. Evet, döviz kurları moral bozucu rakamlara dayanıyor. Ama yakın ve uzak tarihte döviz kurlarının siyasal ya da ekonomik kaderimizi belirlediğini ne zaman gördük ki?” diyordu.

Bir arkadaşıma bu satırları okuduğumda tepkisi ilginç oldu: “Sağlam yalamış!”

Röportajı merak edenler şuradan okuyabilir.

İşin ilginç yanı yaklaşık bir yıl önce de aynı isme röportaj veren Ortaç aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişti.

O zaman da yine söyleşinin orta yerine “Erdoğan’a hastayım” ana fikri oturtulmuş etrafı süslenmişti.

Bir yıl önceki röportaj için sizi şöyle alayım.

Bu sefer enteresan bir ara gelişme oldu.

Ortaç kişisel sıkıntılarını demeç yoluyla çözmeye çabalarken ihtimal ki son röportajı arzu ettiği etkiyi bırakmadı Saray cephesinde.

Ya kimse umursamadı ya da bizzat Erdoğan “Ne bu hep aynı isimler” diye bozuk attı.

Nereden anlıyoruz, hemen aynı, İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi açılış töreninde yaptığı konuşmada şöyle buyurdu Erdoğan: “Medyamız en modern alt yapıya sahip ama bizim sesimizi ve nefesimizi yansıtmıyor.”

Meali şöyle okuyabiliriz.

Sabah gibi modern görünen gazetede sarışın güzel hatunlara gazetecilik yaptırıyoruz ama kala kala Serdar Ortaç’a kalıyoruz!

Aynı isimler, aynı resimler, aynı şeyler…

Serdar Ortaç, futbol takımı Osasuna gibi ender gelişen ataklarından birini yaptı ve bu sefer beyanata milliyetçilik ve militarizmi de ekledi.

Bu sefer Havuz medyasının Türkiye isimli şeysine demeç veren Ortaç, yaptığı açıklamada gerekirse Azerbaycan için askere gideceğini söyledi.

Artık iletişim şeysindeki hazretler bu haberi illa ki göreceklerdir umuduyla vaktiyle askerden kaçmak için hapis cezası aldığı gerçeğini bile bile söyledi bunları Ortaç.

Adına ister çıkışsızlık, ister çaresizlik, ister işgüzarlık deyiniz, fark etmiyor.

Orhan Gencebay, Mazhar Alanson gibi büyük sanatçıların kariyerlerini tepelercesine kendine râm etmiş totaliter rejim için elbette Serdar Ortaç en fazla bir günlük sakız olabilir.

Geriye Ortaç ve geçmişi kalıyor sosyal medyadan yüzüne çarpılan.

Hani Azerbaycan sınırına gidip Ahmet Kaya’ya yaptığı gibi mi yapacak?

“Kahrol Ermenistan al sana bir çatal” mi diyecek yani!

[M.Nedim Hazar] 21.10.2020 [TR724]

Erdoğan ve AKP’nin en önemli genetik kodu [Veysel Ayhan]

Bazen ne olduğunuzu saklayayım derken ne olduğunuzu açık edersiniz. Erdoğan erken seçim tartışmalarıyla ilgili “Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde belirlenen zamanın dışında seçime gidilir. Bunlar kabile devletlerinin yaptığı işlerdir,” dedi.

Oysa kendisi erken seçimle cumhurbaşkanı olmuştu. 3 Kasım 2019’da yapılması gereken genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimi öne alınmış 24 Haziran 2018’de yapılmıştı. Yerli ve yabancı herkes kabile devletinin farkında. Erdoğan da farkında ama öyle görülmesini istemiyor. “Bize kimse kabile devleti muamelesi yapamaz,” diyor.


Bu yazıda canını sıkan dönerciyi kapatmaya kalkan Denizli valisi gibi kabile valilerini; Saray’dan gelen telefonla veya rüşvet komisyoncusundan gelen mesajla karar veren kabile hakimlerini, uyuşturucu toptancılığı yapan askerleri ve diğer taciz ve tecavüzcüleri yazmayacağım.

AKP genetiğinin en önemli kodundan bahsedeceğim.

AKP’NİN EN ÖNEMLİ GENETİK KODU

Bu kod her kabile devletinin değişmez genetiği.

Tarih boyunca adına “kan davası” denmiş.

Veli, Ali’yi öldürür. Öldüren Veli’dir ama bunun önemi yoktur. Ali’nin karşılığında Veli’nin kabilesinden herhangi biri öldürülür. Halbuki adalet, öldürenin cezalandırılmasıdır. Ama bu uygulanmaz. Karşı kabileden masum da olsa biri öldürülerek “kabile adaleti” sağlanır.

Karşılıklı cinayetler böyle sürer gider. 80 yıl süren kan davaları vardır. Niçin başladığı bile unutulur.

Şöyle hikayeler duyarsınız: ‘‘Beyim, şimdi aslında köyde bir alacak verecek davasından bu iki adam birkaç kez atışmış. Bunun üzerine karşı tarafın dedesi bizim dedemizin üzerine atını sürmüş. Bizimki düşüp kolunu kırmış. O da atıyla üstünden geçmiş. Dava böyle başlamış.’’

İlkellik, bedevilik ve cehaletin bir araya gelmesi ile bu tür “kan davaları” ortaya çıkar.

Onlarca, yüzlerce masum boş yere ölür, çocuklar yetim kalır.

Erdoğan’ın ve AKP’nin adalet anlayışı, işte bu “kan davası” kültürüne dayanıyor.

O sebeple de suçlu sayılan koca bulunamayınca, karısı tutuklanıyor.

Polis müdürü babasına kızıp avukat kızı zindana atılıyor.

Darbe teşebbüsüne katılanlara kızıp, katılmayanlar yargılanıyor.

Askere kızıp öğretmen göz altına alınıyor.

Damat bulunamayınca kayınvalide hapse atılıyor.

Tüm bunlar sadece ilkel kabilelerde olabilecek “adalet” örnekleri.

Sadece “Gülen” soyadını taşıdığı için 50’den fazla insan tutuklandı.

Yüzden fazla üst rütbeli subay, general ve amiral tutuklu ve bunların pek çoğunun eşi de -maalesef- kocaları yüzünden tutuklu.

Türkiye öyle bir tımarhaneye döndü ki kimse de kalkıp “yahu bu kadının kocası darbecilikle yargılanıyor. Kendisi niye tutuklu?” diye sormuyor. Sormaktan korkuyor.

Yargıdaki son örnek 15 Temmuz’daki darbe girişimi sırasında Astsubay Ömer Halisdemir tarafından öldürülen General Semih Terzi.

O gece Diyarbakır’da olan Terzi’nin uçağına, hava sahası kapatılmasına rağmen ilginç bir şekilde kalkış izni verilip tuzağa çekiliyor. Özel Kuvvetlerin girişinde infaz ediliyor. Darbeci demek için doğru dürüst bir delil yok. Ama infaz ediliyor.

Kabile medyası, General Semih Terzi’yi o sabah “darbeci” olarak yaftalayınca emir gereği onu infaz eden Ömer Halisdemir “kahraman” ilan ediliyor.

Semih Terzi, 15 Temmuz akşamına kadar TSK’nın en başarılı generallerinden biri olarak biliniyor.

Varsayalım darbeye kalkıştı. Eşi Nazire Terzi’nin bunda ne suçu olabilir?

Kenan Evren, darbeci diye, eşi Sekine Evren’e darbeci diyen oldu mu?

Tabii ki olmadı.

Çoğu kabile devletinde bile kan davası tarih oldu.

Ama “Bize kabile devleti” demeyin diyen Reis Erdoğan’ın ülkesinde hükmünü devam ettiriyor.

Çiçek Abbas filminin meşhur repliğini hatırlayalım: Minibüsçü Çiçek Abbas’ı oynayan İlyas Salman, eski ustasına “abi” demeyi bırakıp adıyla hitap etmesine kızan “Şakir” rolündeki Şener Şen’e “Ne diyem Mahmut mu diyem?” diyordu.

Çağdaş demokrasilerde “Reis” yoktur. Geçici olarak bir makamda oturan başbakanlar, cumhurbaşkanları vardır. Ama artık Türkiye, tüm unsurlarıyla tam donanımlı bir kabile devleti oldu.

Kabilelerin başındaki insanlara ne denir?

“Kabile reisi” denir.

Hem ülkenin tapusunu kendi üzerine yap, dilediğini zindana at, hınç ve intikamla kan davası güt, hem de “Bize kabile devleti demeyin” de!

Ne desin millet? Mahmut mu desin?

Bak ne güzel, herkes “Reis” diyor.

[Veysel Ayhan] 21.10.2020 [TR724]

Ortalık yine karışık, birini asacaklar! [Tarık Toros]

Türk siyasi hayatında dört parti kalmış, HDP oyundan atılmıştır.

Vardır ama yoktur.

Sıradaki ilk seçime girmesinin engelleneceği açıktır.

Oyu yüzde 10’un altına düşerse buna gerek kalmayacak tabi.


Dört parti:

AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti’dir.

Babacan ve Davutoğlu, henüz kulvarda yoklar.

***

CHP tek başına rejimin sigortasıdır.

18 yıllık AKP döneminde girdiği tüm seçimlerde oy oranı 19’la 26 arasında gidip gelmiştir.

Misyonu, rejimin meşruiyetini sağlamak ve alternatif muhalefeti bastırmaktır.

Haliyle CHP’nin yaptıkları “siyasi hata” değildir.

Zararsız alanda yüzlerce konuda bağırır, çağırır…

Gelgelelim:

Kritik konularda iktidara öyle destek çıkar ki… Şaşarsınız!

Raydan çıkmak üzere olan rejimi stratejik hamlelerle çizgiye sokar.

Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının dokunulmazlıklarını kaldırıp onları hapse tıktıran CHP’dir.

Sorsanız, OHAL oylamasına destek vermemiştir fakat Yenikapı’ya gidip tek adam rejiminin yanında hizalanan CHP’dir.

Rejimin resmî söylemine temel hiçbir itirazı olmadığı gibi altında imzası vardır.

Mühim bir parantez:

CHP’liler korkmasın.

Bu rejimde sırtları yere gelmez.

Erdoğan’ın meselesi CHP değil.

Muhalefetin, kendine karşı birleşmesini istemiyor.

“Millet ittifakını” dağıtmaya çalışıyor, CHP’yi bitirmeye değil. 

***

Medya mahallesinin misyonu da üç aşağı beş yukarı CHP’ninkine yakındır.

Çoğunu tanırım.

Gazeteci milleti kusura bakmasın, ülkede muhalif basın yoktur.

-Rejim yargısına, savaş politikasına ses etmeden…

-OHAL’e teslim olup mağdurlara alan açmadan…

-Kürt siyasetini yok sayarak…

-“Doğruya doğru” diyebiliyorken “eğriye eğri” diyemeden nasıl gazetecilik oluyorsa o kadarını yapıyorlar. 

***

5-6 farklı medya grubunda, 10’dan fazla kurumda, 25 sene kadar çalıştığım Türkiye medyasında utanma duygusu yoktur.

Sicili ne kadar berbat olursa olsun…

Ellerini yıkayıp çıkarlar.

Sonra döner, dönem belgeselleri, yazı dizileri yaparlar.

“Biz hancı, politikacılar yolcu” masalını anlatmaya bayılırlar.

***

Tek başına Hürriyet gazetesi, Türk basınının tipik izdüşümüdür esasen:

Ölümünün ardından gazetede Bekir Coşkun’a tam sayfa güzelleme yapan Ertuğrul Özkök…

11 sene önce, Maliye’den üst üste vergi cezaları gelince…

Emin Çölaşan’ı kovan, ardından Bekir Coşkun’la yollarını ayıran genel yayın yönetmenidir.

Okurun hafızası yoktur, nasılsa.

Hürriyet, Özkök’ten sonraki yayın yönetmeni Enis Berberoğlu’na bile sahip çıkamamıştır.

***

Bekir Coşkun, Hürriyet’teki son yazısını 28 Ağustos 2009’da kaleme aldı.

Şöyle bitiyordu:

“Biat etmeyenleri tek tek asıyorlar…

Her suç işlediklerinde… Her izanlarını, vicdanlarını, akıllarını yitirdiklerinde…

İşledikleri suça bir ‘suçlu’ bulmak gerektiğinde… İlmiği bir başkasının boynuna geçiriyorlar.

Asılanların boynunda hep aynı yafta var…

Ortalık yine karışık.

Birisini asacaklar…”

[Tarık Toros] 21.10.2020 [TR724]

Erdoğan’ı bekleyen üç senaryo [Adem Yavuz Arslan]

ABD Başkanlık seçimlerinde son düzlükteyiz ve adaylar kıyasıya bir mücadelenin içindeler.

Başkan Donald Trump kendisine 2016’da Beyaz Saray’ın kapısını açan ‘kırsal, beyaz ve az eğitimli’ kesimin oylarını almak için Covid-19 filan dinlemeden şehir şehir miting yapıyor.

Rakibi Joe Biden ise ‘salıncak eyaletler’ denilen ve seçim sistemi gereği dananın kuyruğunun kopacağı yerlerde vakit geçiriyor.

Seçim söylemleri ise bildiğiniz gibi.


Biden daha sakin, ayakları yere basan söylemler kullanırken Trump komplo teorileriyle bezeli popülist açıklamalarına devam ediyor.

Trump’ın kampanyasına dair şu notu da eklemek lazım: Başkan Trump yeni bir şey vaat etmiyor. Daha çok 2016 seçim kampanyasında vaat ettiklerini yerine getirdiğini söylemekle yetiniyor.

Perşembe akşamı seçim öncesi son televizyon tartışması var ve bir çok uzmana göre bu yayın işin rengini ortaya koyacak.

Malum olduğu üzere 2 Ekim’de yapılan ilk televizyon tartışması büyük gürültü koparmış, Trump agresif tavırları ve söz kesmeleriyle kendi tabanından bile eleştiri almıştı.

Trump’ın hastalığı nedeniyle ikinci tartışma yapılamamıştı. Perşembe akşamı yapılacak tartışma da adaylar kararsız seçmenleri kapmanın hesabında.

Bu arada erken oy kullanma rakamları rekor üstüne rekor kırıyor. Pazartesi akşamı itibariyle yaklaşık 30 milyon Amerikalı şimdiden oyunu kullandı. Söz konusu rakam 2016 seçimlerinde kullanılan yaklaşık 6 milyon oyun beş katı demek.

Kamuoyuna açıklanan verilere göre şu ana kadar oy kullanan seçmenlerin yüzde 54’ü Demokrat Parti’ye kayıtlı.

Bu durum da ‘Cumhuriyetçilerin çoğunlukla sandığa giderek oy kullanacağı ve 3 kasım akşamı onların oylarının erken sayılacağı, Trump’ın postayla gelen oyları beklemeden zafer ilan edebileceği, bunun da kaosa neden olacağı’ yönündeki teoriyi destekliyor.

S-400 YAPTIRIMLARI NE OLACAK?

Bu yazının konusu aslında Türkiye’ye yönelik muhtemel S-400 yaptırımları.

Ancak uzun bir seçim özeti ile girdim çünkü sorunun cevabı da aslında verdiğim özette var.

Çünkü ABD şu anda kendi derdinde ve dünyanın geri kalanı ile göstermelik bile olsa ilgilenmiyorlar.

Nitekim Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 hava savunma sistemlerine dair gösterilen tepkilerde durumu idare eder türden.

Hatırlanacağı gibi ABD, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması halinde bir dizi yaptırım paketini zaten Kongre’den geçirdi.

Bu esnada Türkiye ile ABD arasında yapılan görüşmelerde S-400’lerin aktive edilmemesi halinde bu yaptırımların uygulanmayacağı yönünde bir mutabakata varıldı.

Ancak geçtiğimiz hafta Sinop’ta yapılan test atışları ile (daha önce de radar sistemleri F-16’larla denenmişti) bu eşik aşıldı.

Şimdi gözler doğal olarak ABD yönetiminin vereceği tepkide.

ABD başkentinden şu ana kadar yüksek dozda bir tepki gelmedi. Açıklamalar daha çok durumu idare eder cinsten.

Çünkü Washington’da tek gündem var, o da seçim. Sonuçta seçime iki haftadan az bir zaman kaldı ve yarış kıran kırana sürüyor.

3 Kasım’da ABD Başkanı ile birlikte 435 üyeli Temsilciler Meclisi ile Senato’nun 35 üyesi seçilecek.

Dolayısıyla ne olacaksa seçimden sonra olacak. Türkiye’ye bekleyen üç farklı seçenek var.

Birinci ve Erdoğan rejiminin en çok istediği seçenek şu: Trump hem başkanlığı hem de Senato’yu alır. Temsilciler Meclisi Demokratlarda kalsa bile Trump için bir şey değişmemiş olur.

Bu ihtimal hem Başkan Trump hem de Erdoğan için en ideal seçenek.

Böyle bir sonuçta Trump, Kongre’den çıkan CAATSA yaptırımlarını şu ana kadar olduğu gibi zamana yayar. Halkbank’a yönelik para cezasında olduğu gibi bloke eder.

Gerçi Washington’da konuşulan bir başka senaryo da şöyle ki hiç de ihtimal dışı değil:

Erdoğan S-400’leri ABD seçimleri öncesi test etti ve yaptırımların yolunu açtı. Başkan Trump ise Kongre’den geçen yasaya göre CAATSA yaptırımları içerisinden en az beşini uygulamak zorunda.

Bu senaryoya göre Trump, Erdoğan ile olan yakın ilişkisinin bir sonucu olarak ilgili yasada geçen yaptırımların en hafif beşini seçer. Kişisel yaptırımlar ve silah ambargoları gibi Türk ekonomisine zarar vermeyecek yaptırımları uygulayarak Erdoğan’ın elini rahatlatır.

İkinci senaryo ise şöyle: Biden seçilir, hem Senato hem de Temsilciler Meclisi’ni Demokratlar alır.

Hem Biden’in hem Harris’in Türkiye’ye karşı görüşleri malum. Demokratların çoğunlukta olduğu bir ABD Kongresi Erdoğan’ın canını gerçekten yakabilir. Halkbank bile tek başına Erdoğan’ın canını yakmaya yetecek bir konu.

Üçüncü seçeneğe gelirsek: Trump seçilir ama Senato ve Temsilciler Meclisinde çoğunluk Demokratlara geçer.

Bu durumda Trump ile Kongre arasında büyük kavgalar çıkar.

Erdoğan’ın bu senaryodan mutlu olacağını düşünmüyorum çünkü Trump böyle bir durumda ‘topal ördek’ olacağı için her an Erdoğan’ı yolda bırakabilir.

Daha önce bu köşede defalarca anlattım. Hali hazırda Erdoğan’ın Washington’daki tek dostu Başkan Trump. Onun gönlünü nasıl çaldığını da ‘Binbir Gece Masalları: Amerikalılar da büyük resmi gördü’ başlıklı yazımda tarif etmiştim.

Yani Erdoğan ile Trump arasında sıra dışı bir ilişki var ve ABD kamuoyu da bu konuyla yakından ilgileniyor.

Sonuç olarak Trump, 3 Kasım’da hem Beyaz Saray’ı hem de Kongre’yi kazanamazsa Türkiye için zor günler kapıda.

Erdoğan rejimi, Türkiye’nin stratejik önemini masaya sürerek bu süreçten en az hasarla çıkmanın hesabını yapıyor.

Ancak Saray’ın işi her geçen gün biraz daha zorlaşıyor çünkü sırtını dayadığı Kremlin’den yükselen homurtular artık okyanusun bu tarafından bile duyuluyor.

Bugüne kadar Moskova ile Washington’u birbirine kırdırma taktiği izleyen Erdoğan’ın hem Moskova’nın hem de Washington’un kızgınlığı ile nasıl baş edeceği bilinmiyor.

[Adem Yavuz Arslan] 21.10.2020 [TR724

Acemi Er [Safvet Senih]

Merhum Turgut  Özal, bir gezisinde şeriat ve tarikat konusunda yanlış kanaat sahibi çevresindekilere işin gerçeğini anlatmak için şu misali vermiş. Şadırvanda (şeriat, tarikat ve hakikat ehli)  üç kişi abdest alıyormuş: Birisi şeriat ehli imiş, birisi gelmiş boynuna bir şaplak atmış o kısasa kısas olsun diye o da onun boynuna bir şaplak atmış. Ehl-i tarikede bir başkası  bir tokat vurmuş, o, şöyle bir bakmış sonra abdest almaya devam etmiş. Ehl-i hakikat olan üçüncü abdest alana da bir başkası  bir şaplak indirmiş o ise hiç kim vurdu diye bile dönüp bakmamış abdestine devam etmiş… Birincisi işin ibtidasında, onun için şer’i hükmü uyguladı. İkincisi mâneviyat yolunda ilerleyen birisi. Herşeyi bilen ve yaratanın Allah olduğunun şuurundadır. Onun için şöyle dönüp bir bakmış ve “Acaba Allah, bu kötülüğü yapacak kimi vazifelendirdi?” diye merak edip bakmış. Ehl-i hakikat ise, hakikata tam vâkıf olduğu için dönüp bakmamış bile…”  Menkıbe aşağı yukarı böyle…

Bunu niye anlatıyorum? On Yedinci Lem’a’nın  Beşinci Nota’sında, Kur’an-ı Hakimin hidayetinin insanlığa hediye ettiği güzellik şöyle anlatılıyor: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde her mekânında, her şehrinde Âdil bir Sultanın istikametle hareket eden askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını TERHİS  ediyorlar. Silahlarını, atlarını ve devlete ait mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara İZİN  TEZKERESİNİ veriyorlar. O terhis olunan neferler, gerçi alışıp ünsiyet ettikleri at ve silahların teslim alınmasından zâhiren mahzun oluyorlar. Fakat hakikat noktasında TERHİS  ile ferahlık v e sevinç duyup Sultanın ziyaretine ve Padişahın payitahtına dönmek ve Padişahı ziyaret etmek cihetinde gayet memnun oluyorlar.

“Bazen terhis memurları ACEMİ  BİR  NEFERE   rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor, ‘Silahını teslim et’  diyorlar. Nefer diyor ki: ‘Ben Padişahın askeriyim, O’nun hizmetindeyim; sonra O’nun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer O’nun izin ve rızasıyla gelmiş iseniz, göz ve baş üstüne geldiniz, emrini gösteriniz; yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim Sultanımdır. Belki bendeki nefsim ve silahım, Mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve Sultanımın haysiyetini himâye, izzet ve onurunu korumak için size baş eğmeyeceğim!”

“İşte, o ikinci yoldaki sürur ve saâdete vesile olan binler ahvâlden bu hâl bir numunedir. Diğer halleri, sen kıyas et. Bütün o ikinci yolun seferinde, doğumlar namında sevinç ve şenlikle bir tahşidat ve askerî sevkıyat vardır ve vefatlar nâmında sürur ve muzika ile askerî TERHİSAT  görünüyorlar. İşte Kur’an-ı Hakîm insanlığa bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabul etse, böyle iki cihanın saadetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzun olur ve ne de gelecek şeyden korku duyar.”
Fetih Suresinin hem 4. Ayeti, hem de 7. Ayetinde “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.” buyuruluyor. Buna göre zerreden kürrelere ve seyyarelere varıncaya kadar herşeyin Allah’ın ordusunda birer asker, birer memurdur… Nemrud’a sineği, Firavun’a karınca, çekirge ve biti, Ebrehe ordusuna ebâbil kuşlarını memur ettiği gibi, bir molekülden ibaret olan coronavirüsü de şimdi kinli kibirli insanlığın ıslahı ve kemâle gelmesi için eğer Allah memur etmişse, üzerimize düşeni yapıp gerekli tedbirleri aldıktan sonra Allah’ın icraatına boyun eğip kadere teslim olacağız.

Üstad Hazretleri “Rüyada Bir Hitabe” diyor ki: “Misâliler Meclisi, o Meclisin Reisi tekrar sordu; hem dedi, ‘Musibet olur her dem hıyanet neticesi, mükafatın sebebi.  Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı. Hangi fiillerinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz ki, kaza-yi İlahî musibetle hükmetti, sözleri hırpaladı? Ekseriyetin hatası olur sebep daima umumî musibete.”  Dedim. Beşerin fikrî dalâleti, nemrudâne inadı, firavunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvata. Hem de dokundu hassas yaratılış sırra… Semâvattan indirdi, tufan, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer musibetiydi. Nev’en (insanlık nev’i olarak) umuma şâmil, bir müşterek sebebi; maddiyyunluktan gelen fikrî dalâletti, hayvanî hürriyet, hevâ ve hevesin istibdâdı… (Müslümanlar olarak)  Hissemizin sebebi; İslâmî erkanda (namaz, oruç, zekat gibi)  ihmâl ve terkimizdi. Zira, Hâlık Teâlâ yirmi dört saatten bir saati istedi. Beş vakit namaz için yalnız o saati, Bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tembellikle terk ettik, gaflete ihmal oldu. Şöyle de ceza gördük: Beş senede yirmi dört saatte daima tâlim ve meşkkatle tahrik ve koşturmakla bir  nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi… Nefsimize acıdık, keffâreten beş sene  cebren oruç tutturdu. Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekat istedi. Cimrilikle hem zulmettik haramı da karıştırdık, irademizle vermemiştik. O da bizden aldırdı yığılmış zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cezanın cinsindendir. Ceza, amel cinsinden.” (Lemaat)

[Safvet Senih] 21.10.2020 [Samanyolu Haber]

711 asker için daha dosya hazırlandı: Delil yok, işlem yapamıyoruz, ihraç edin!

Gülen cemaati soruşturmaları kapsamında 21'i albay, 25'i yarbay, 45'i binbaşı, 112'si yüzbaşı, 269'u üsteğmen, 33'ü teğmen, 196'sı astsubay ve 7'si uzman çavuş... toplam 711 personel hakkında 'adli işlem için yeterli veri yok, ihraç edin' talebiyle hazırlanan dosyalar komutanlıklara gönderildi.

KRONOS 20 Ekim 2020 GÜNDEM

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca, Gülen cemaatinin Hava Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik Komutanlığı yapılanması iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında 711 personelle ilgili ihraç işleminin başlatılması için gerekli delillerin ilgili komutanlıklara gönderildiği bildirildi.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, ankesörlü ve kontörlü sabit hat irtibatı bulunduğu, bir kısmı hakkında da örgüt mensubiyetlerine dair başkaca deliller olduğu iddia edilen 110 askeri personel hakkında 13 Ekim’de çıkarılan yakalama kararı sonrası operasyonlar sürerken cemaat iltisakı yönünde veriler bulunduğu öne sürülen 601 askeri personel için de çalışma başlatıldı.

‘YETERLİ DELİL OLMADIĞI İÇİN YAKALAMA KARARI ÇIKARAMIYORUZ, İHRAÇ EDİN’

Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat/Personel Başkanlıkları ve Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlığı ile kurulan irtibat sonucunda 21’i albay, 25’i yarbay, 45’i binbaşı, 112’si yüzbaşı, 269’u üsteğmen, 33’ü teğmen, 196’sı astsubay ve 7’si uzman çavuş rütbeleriyle 3’ü sivil memur olmak üzere toplam 711 askeri personelin ihracı için dosya hazırlandı.

Haklarında operasyon yürütülen, başka yerlerde işlem yapılan veya adli veri için yeterli olmadığı için yakalama kararı çıkarılmayan ancak idari yönden yeterli şekilde ‘terör örgütü iltisakları’ bulunduğu iddia edilen 711 personelle ilgili dosya, ihraç işlemlerinin başlatılabilmesi için ilgili kuvvet komutanlıklarına teslim edildi.

İzmir merkezli 25 ilde yürütülen operasyon kapsamında 13 Ekim’de haklarında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçunun oluşumuna yeterli şekilde veri bulunduğu değerlendirilen 110 personel hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Zanlılardan 46’sı tutuklanmıştı.

20.10.2020 [Kronos.News]

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

15 Temmuz sonrası Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 gün boyunca işkence gören Türkçe öğretmeni Mehmet Eren, işkencecilerini anlattı: “Benimle birlikte namaz kıldılar. Anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar.”

BOLD – Mehmet Eren, Türkiye’de meslek lisansı iptal edilen ve tutuklanan binlerce öğretmenden biri. 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni Eren, Afyon’da Hizmet Hareketi’ne ait öğrenci yurdunda çalıştığı için 15 Ekim 2016’da gözaltına alındı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 günlük gözaltı süresinde ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Eren’e göre işkence sistematik ve işkence için görevlendirilmiş özel bir polis ekibi söz konusu. İşkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu ifade eden Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor.

Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış. 73 gün cezaevinde kalan Eren, ardında serbest bırakılmış.

İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

EŞİYLE TEHDİT EDİLDİ

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor.

“Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

BAŞIMI DUVARA VURMAYA BAŞLADI

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor:

“Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

ÇUVAL GEÇİRİP ELEKTRİK VERDİLER

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor:

“Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi. Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm. Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor:

“Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”


Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra ifadesinin işkence altında alındığını mahkemeye yazılı ve video kaydı şeklinde sundu.

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor.

Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor:

“Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

EŞİMİ YAN ODAYA GETİRDİLER

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı.

“Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Baro’dan kadın bir avukat geldi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi. Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

4 gün sonra beni savcıya götürdüler (Osman Çabuk), yapılanları anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm ama inanıyorum ki yapılanlardan hepsinin haberi var.

HAREKET HALİNDEKİ ARAÇLARDAN İNSANLARI ATTILAR

Afyon Türkiye’nin işkence merkezlerinden biri oldu. Savcı Osman Çabuk ve emniyet görevlisi Teoman Yaman, işkencenin önünü açan iki isim olarak niteleniyorlar.

Mehmet Eren de Afyon’da işkencecilerin korunduğunu ve herkesin olayı bildiğini söylüyor:

“Afyon’da duyuyorduk ama insan başına gelmeyince bilmiyor. İnsanları Hıdırlık Tepesi’ne çıkartıp orada dövdüklerini, seyir halindeyken arabadan attıklarını, zorla içki içirdiklerini, testislerini çakmakla yaktıklarını, elektrik verdiklerini, eşlerini yan odaya getirip göstererek aynısı yapmakla tehdit ettiklerini, tırnaklarını çektiklerini, kadınlara farklı sıkıntılar yaşattıklarını biliyorduk. Teoman da bunu söyledi, ‘MİT’in işkence ekibi öyle bir ekip ki onlar profesyoneldir, iz bırakmazlar’ diye. Ben oradayken de MİT’ten bir işkence ekibinin olduğunu duymuştum. O insanları görsem polis diyemem. Neden Afyon’da özellikle bunları yaptıklarını bilmiyorum ama hepsi birbiriyle irtibatlıydı. Polisi savcıya mı şikayet mi edeceksin, savcının da haberi var. Polisler amirleriyle beraber yapıyorlardı. Sağına bakıyorsun soluna bakıyorsun hepsi işin içindeydi.

2,5 YIL SAKLANDIM

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra 2,5 yıl Türkiye’de saklandı. Bu süreçte işkence gördüğü ifadelerin geçersiz olduğuna ilişkin mahkemeye yazılı bir ifade ve video kaydı içeren bir DVD gönderdi. Ancak Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “DVD’nin sesinin az olduğu, mahkemede de hoparlör bulunmadığı” gerekçesiyle Mehmet Eren’in yaptığı başvuruyu dikkate almadı.

Hala haftada birkaç kez kabuslarla uyandığını anlatan Mehmet Eren, polis gördüğü zaman hala tedirgin olduğunu söylüyor.

Eşi ve küçük kızıyla birlikte şimdi Almanya’da mülteci olarak yaşayan Mehmet Eren, yerel ve uluslararası hukuk önünde işkencecileri yargılatmak için elinden geleni yapacağını belirtiyor. Eren, Türkiye’de işkence gören herkesi hukuk mücadelesine ve yaşadıklarını anlatmaya çağırıyor ve “Belki de yaşadıklarımızı zamanında anlatsaydık, bu kadar ileri gidemezlerdi” diyor.

20.10.2020 [Bold Medya]

Afyon Cezaevinde yaşananları Meclis’e şikayet etti hücreye atıldı [Sevinç Özarslan]

Tutuklu Hüseyin Torlak, Afyon Cezaevinden mektup yazarak TBMM İnsan Hakları Komisyonuna gönderdi. Cezaevinde kendilerine darp, cebir, psikolojik işkence yapıldığını yazdı. Bunun üzerine hücreye atılan Torlak, “Beni kurtarın” diye feryat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

6 Temmuz 2020’den bu yana Afyonkarahisar 2 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Torlak, insan haklarını ve sağlığını hiçe sayan kanunsuz koğuş aramasını TBMM İnsan Hakları Komisyonuna mektupla anlattığı için hücreye kapatıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

MASKESİZ, ELDİVENSİZ KOĞUŞ ARAMASI

Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi A-13 koğuşunda 21 Ağustos 2020’de arama yapıldı. Hüseyin Torlak’ın anlattığına göre bu aramada tüm koğuş insanlık dışı muamelelere, psikolojik işkenceye maruz kaldı. Salgın olduğu halde gardiyanlar koğuşa maskesiz ve eldivensiz girdi. Yataklarına ayakkabı ile basıldı. Namaz takkelerini pis zemine bırakmaları istendi. İbadet özgürlüğü ve hijyen özgürlüğü kısıtlandı.

Tüm bunlar olurken insan onurunu kırıcı hakaretlere ve bağırmalara maruz kaldılar. Kendilerine savaş esiri muamelesi yapıldığını ifade eden Torlak bunların  kurum idaresinin talimatıyla yapıldığını iddia ediyor.

DARP EDİLDİ, HASTANEYE GÖTÜRÜLMEDİ
İsmail Kılıç adlı tutuklu ise arama esnasında gardiyan tarafından kasıklarından darp edildi. Darbın etkisiyle gece uyuyamayan ve hastaneye gitmek isteyen Kılıç’ın bu talebi yerine getirilmedi. ‘Kalp krizi mi geçiriyorsun’ diye kendisiyle alay edildi. ‘Hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalacaksın, telefon ve görüş hakkın olmayacak’ denilerek baskı da yapıldı.

Arkadaşının yaşadıklarına sessiz kalmak istemeyen Hüseyin Torlak, hem koğuş aramasında yapılanları hem de Kılıç’ın başına gelenleri anlattığı mektubu yazdıktan iki gün sonra 26 Ağustos 2020’de hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma bitene kadar da tek başına B-41 koğuşunda kapatıldı.

“BAŞIMA GELEBİLECEK HER ŞEYİN SORUMLUSU İDAREDİR”
Savunması dahi alınmadan baskı politikası uygulandığını, psikolojisinin bozulduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyen Torlak dilekçesini şöyle bitirdi:

“Savunma bile vermeden baskı politikası uyguladılar. İfade hürriyetimi ve dilekçe yazma hürriyetimi engellemeye çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip yaptıkları insan hakları ihlallerine boyun eğmemi istemektedirler. Bu cezaevine geldiğimden beri psikolojimi bozdular. İntiharı bile düşünmeye başladım. Bu saatten sonra başıma gelebilecek her şeyin birinci sorumlusu Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi idaresidir. Bir an önce beni kurtarmanızı ve cezaevi yönetimi hakkında gerekeni yapmanızı arz ederim.”

Torlak’ın bu dilekçeyi yazmasının üzerinden 2 ay geçtiği için son durumu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamadı. Hala hücrede mi, başına bir şey geldi mi, sağlığı nasıl bilinmiyor. Hüseyin Torlak, cemaat soruşturmaları kapsamında üç yıldır tutuklu. 3 aydan beri de Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevinde kalan Torlak 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“AFYON’A GELİP İNCELEME YAPMANIZI İSTİYORUM”

Hüseyin Torlak, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığı ilk dilekçesinde komisyon üyelerini cezaevine davet etti ve devletin kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden hesap sorulmasını istedi:

“Bu insanlık dışı arama talimatını veren bütün cezaevi idaresinden şikayetçiyim. Darp, cebir, sözlü işkence, aşağıla suçlarından hepsine soruşturma açılmasını istiyorum. Kamu görevini kötüye kullanma suçundan cezaevi idare yönetiminin tamamı hakkında soruşturma açılmasını istiyorum. Komisyon olarak gelip Afyon 2 Nolu CİK’te olmayan insan haklarını incelemenizi istiyorum. Kanunlara göre hareket etmeleri gerekirken kanunları çiğneyip insanlara zulüm eden, devletin resmi kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden yaptıklarının hesabını sormanızı istiyorum.”

“HANİ İŞKENCE YOKTU, NELER OLUYOR?”
Torlak’ın 3 sayfalık mektubundan bazı bölümleri Twitter hesabından paylaşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı’na “Afyon T2’de neler oluyor? @ctekurumsal  Hani işkence yoktu?” diye sordu. 

HÜSEYİN TORLAK’IN TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hüseyin Torlak ikinci dilekçesinde ise ilk dilekçesinde anlattığı şikayetlerden sonra hücreye kapatılmasını ve haklarının elinden alınmasını anlatıyor. “Beni buradan kurtarın” diye feryat ediyor.

[Sevinç Özarslan] 20.10.2020 [Bold Medya]

Afyonkarahisar Emniyet’indeki işkenceyi anlattı: Eşimle, çocuğumla tehdit ettiler

Türkçe öğretmeni Mehmet Eren (37) 15 Ekim 2016’da Afyonkahisar’da gözaltına alındı. Başına çuval geçirilerek dövüldü, elektrik verildi ve tecavüz girişimine uğradı. Baygınlık geçirdi. Afyonkarahisar Emniyeti’ndeki işkence timinin kurbanlarından biriydi. 15 Temmuz sonrası 9 gün boyunca işkence gören Eren, yaşadıklarını göz yaşlarıyla anlattı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, işkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu anlattı. Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor. Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış, 73 gün cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılmıştı. İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

MİT’TEN İŞKENCE EKİBİ GELİYOR

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor. “Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

RÖPORTAJIN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ



İŞKENCE İÇİN MERMER FABRİKASI KİRALANIYOR

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor: “Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

KARINI DA GETİRİP AYNISINI YAPACAĞIM!

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor: “Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi.”

TECAVÜZ EDEYİM, O ZAMAN KONUŞUR

“Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm.”

BACAĞIMA ELEKTRİK VERİLDİ

“Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor: “Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Mehmet Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor. Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor: “Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

BARONUN AVUKATI İMZAYI ATIP GİTTİ

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı. “Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi.”

AKLIM EŞİMDEYDİ

“Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

20.10.2020 [TR724]

AİHM’den, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu kararı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Prof. Baskın Oran ve Prof. İbrahim Kaboğlu’nun yaptığı başvurularla ilgili, “Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesini ihlal ettiği” görüşüne vardı.

Euronews’te yer alan habere göre AİHM, Başbakanlık bünyesinde görev yapan İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda görevliyken 2004 yılında hazırladıkları “azınlıklar ve kültürel haklarla” ilgili rapor yüzünden kendilerine siyasetçiler ve yöneticiler tarafından yöneltilen ağır hakaretler ve aşırı milliyetçi gruplar tarafından ölüm tehditlerinin ardından Türkiye’de yaptıkları başvuruları sonuçsuz kalan Oran ve Kaboğlu’nun başvurusunu karar bağladı.

AİHM gerekçeli kararında, Oran ve Kaboğlu’nun ağır hakarete uğradıklarını belirterek AİHS’nin 8. maddesinden yaptıkları şikayette, ihlal kararı vermezken, ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddeden yapılan başvuruda ise ihlal kararı verdi. Karar gereği, Türkiye Oran ve Kabaoğlu’na 2’şer bin avro maddi tazminat ödeyecek.

20.10.2020 [TR724]