Pilot Kurmay Yüzbaşı Emrah savunmasında iddiaları tek tek çürüttü

15 Temmuz gecesi Muğla’nın Marmaris İlçesinden helikopterle ayrılan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı İstanbul’a getiren TC-ATA uçağının inişini engellemekle suçlanan Pilot Kurmay Yüzbaşı Alper Emrah mahkemede verdiği savunmasında iddiaları tek tek çürüttü.

Yandaş medyanın hedef tahtasına oturttuğu Pilot Kurmay Yüzbaşı Emrah, uçakta olmadığı halde karada iken uçuyormuş gibi telsiz konuşmaları düzenlediğini ve uçağın aynı anda iki farklı yerde bulunmasıyla ilgili çelişkileri savunmasında anlattı.

NordicMonitor’ün haberine göre, Yüzbaşı Emrah duruşma salonunda yaptığı sunumda üzerine atılan iftiraları ve suçlamaları delilleriyle çürüttü.

TSK’da pilot ile yer istasyonu arasında yapılan konuşmalara dair usüllerin ve hayati kuralların olduğunu ayrıntılı bir biçimde açıklayan pilot kendisine atfedilen uçağın engellenmesi emrine “mutabık” ifadesini kullanmasının teknik olarak imkânsız olduğunu delilleriyle anlattı.

İddianamenin değişik yerlerinde Erdoğan’ın uçağı ile ilgili telsiz konuşmasının anlam değişecek şekilde başka ifadelerle yazıldığını ispat eden pilot deliller üzerinde oynama yapıldığını, kayıtların kendisine verilmediğini iddia ederek suç duyurusunda bulundu.

İddianamenin 683.’ü sayfasını ekrana yansıtan pilot saat 23:18’deki telsiz konuşmasını gösterdi. Bu saatte daha uçakta bile olmadığını belirten pilot ayrıca iddianamenin 1319.sayfasında aynı saatte bir başka konuşmasının olduğunu gösterdi

AYNI UÇAK İKİ PİLOTA YAZILMIŞ

Bir diğer sanık pilot Üsteğmen Adem Kırcı çapraz sorguda Yüzbaşı Emrah ile aynı uçağın kendisine yazıldığını söyleyerek Emrah’ın 00:20-01:38 saatleri arasında havada olduğuna göre kendisinin aynı uçakla nasıl 00:54’te havalanmış olabileceğini sordu.

UCUZ PROPAGANDAYA CEVAP VERDİ

Emrah’ın kullandığı iddia edilen uçağa yüklenmiş ve üzerinde Cumhurbaşkanına atfen ‘CB’ yazan bombalar medyada yer almıştı. Yüzbaşı kullandığı uçağın o uçak olmadığını ve havadan havaya mühimmata yazı diye bir şeyi hayatında duymadığını söyledi.

NATO’da görevlendirildiği için 15 Temmuz gününün Akıncılar’daki son günü olduğunu söyleyen Emrah o gün herkesle vedalaştığını söyledi. Yurtdışında ev kiraladığını, yeni görevi ile ilgili telefon görüşmelerinin dahi iddianamede suç unsuru olarak yer aldığını da ekledi.

[TR724] 31.8.2020

AİHM Başkanı’nın Türkiye ziyareti öncesi Strazburg’da protesto eylemi: ‘Yeter artık!’

Adalet Akademisi’nde düzenlenecek 24. Dönem Hakim ve Savcı Adayları Eğitimi Açılış Programın’da ilk “insan hakları” dersini vermek üzere 3 Eylül’de Türkiye gelecek olan (AİHM) Başkanı Robert Spano tepkiler devam ediyor.

Robert Spano’nun Türkiye ziyareti öncesine denk gelen 1 Eylül’de bir grup insan hakları savunucusu, Strazburg’daki AİHM binası önünde Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukları protesto edecek.

Eylemde OHAL dönemi çıkarılan KHK’la ile hukuksuzca işinden edilen binlerce insanın işlerine geri döndürülmeleri istenecek. Türkiye’de tutuklanan siyasi, gazeteci, aktivist, memur, bebekli anneler, hastaların serbest kalmaları talep edilecek, insanların kaçırılmaları gündeme getirilecek.

Eylem sırasında AİHM’in, Türkiye’deki hukuksuzluklara rağmen Türkiye’deki iç hukuk yollarını adalet için adres göstermesi de protesto edilecek.

‘Yeter artık! demek için AİHM’in önünde olacağız’
677 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edilen ve ağır baskılar sonucu Meriç yolculuğunun ardından Yunanistan’da beyin kanaması sonucu vefat eden Esma Uludağ’ın eşi aktivist Mehmet Ali Uludağ da eylemi düzenleyenler arasında yer alıyor.

Hedeflerinin amasız, fakatsız tüm hukuksuzlukları duyurmak olduğunu söyleyen Uludağ, “Tüm hukuksuzluklara ‘Yeter artık!’ demek için AİHM’in önünde olacağız.” dedi.

Uludağ şöyle devam etti: “Amacımız tüm ‘farklı ya da benim mahallem’ düşüncesini yıkmak; yerine sevgi mahallesi, hak mahallesi, hukuk mahallesi inşa etmek. Yaşanan tüm hukuksuzluklara karşı koyma mahallesi hayatını geçirmek. Bu bir başlangıç olacak ve ben inanıyorum ki sevgi kazanacak.”

Farklı görüşten birçok insan hakları savunucusunun katılması beklenen eylemin başlama saati 1 Eylül saat 14.00 olarak belirlendi.

[TR724] 31.8.2020

Bir futbolcudan çok ötesi [Hasan Cücük]

Futbolun yaşayan efsanelerinden biri olan Cristiano Ronaldo’nun başarını anlatmak sayfaları doldurur. Sporting Lizbon’da başlayan futbol yolculuğunda Alex Ferguson’un gibi bir usta ile Manchester United’de dünya starı oldu. Real Madrid’de aynı başarıyı devam ettirdi. İki yıldır top koşturduğu Juventus’ta klasını konuşturmaya devam ediyor. Yaşı 35’e dayanan Portekizli yıldız adeta yıllara meydan okuyan bir performans ortaya koyuyor. Kolleksiyonunda kazanmadık başarı kalmayan Cristiano Ronaldo’yu farklı kılan sadece futbolu değil. Bir de onun yardımseverliği var ki, ‘bir futbolcudan çok ötesi’ yorumlarını yaptırıyor.

Cristiano Ronaldo attığı goller, kazandığı kupalarla milyonları peşinden sürekleyen bir yıldız. Ronaldo’nun hayatının görünmeyen yüzü ise yardımseverliğidir. Fakir bir aile geçmişini unutmayan yıldız oyuncu fakirlere yardımda oldukça cömert bir isim. Babasının aşırı alkol ve sigaradan 52 yaşında hayatını kaybetmesinden dolayı ise ağzına alkol ve sigara sürmeyen bir isim.

Portekiz tarihinde ilk kez Euro 2016’da Avrupa Şampiyonu olurken, futbolculara şampiyonluk primi olarak 275 bin Euro ödendi. Araya bir parantez açalım, Portekiz şampiyonluk primi olarak 275 bin Euro öderken, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), Euro 2016’ya katılma primi olarak oyuncu başına 500 bin Euro ödemişti. Primlerde yapılan adaletsizlik, şampiyona öncesi milli takım kampında huzursuzluğa yol açmıştı. Diğer ülkelerin şampiyonluk yarışı verdiği Euro 2016, biz prim kavgasıyla gündem olmuştuk. İşte bizde kavgaya sebebi olan primi, Cristiano Ronaldo kanserli çocukların tedavisi için bağışladığını açıklamıştı. Bu Cristiano Ronaldo’nun ne yaptığı ilk yardımdı ne de son olacak.

Cristiano Ronaldo’nun duyarsız kalmadığı insanların başında Filistinli çocuklar geliyor. 2012’de kazandığı Altın Ayakkabı ödülünü açık arttırma ile satan CR7 elde edilen 1,5 milyon Euro’yu Filistinli çocuklara bağışlamıştı. Yine Cristiano Ronaldo, Ramazan dolayısıyla 2014’te Filistinli çocuklar için 2 milyon dolar bağışta bulunmuştu.

CR7 kanser hastalarını da özel bir önem veriyor. Bunun başlıca sebebi annesi Dolores Aveiro de 2008’de göğüs kanseri tedavisi görmüş olmasıdır. 2014’te Toledo’nun Villaluenga de la Sagra ilçesinde beyin kanseri teşhisiyle tedavi gören bebeğin 60 bin Euro’yu bulan ameliyat masrafı, Ronaldo tarafından karşılandı. Bebeğin aile yakınlarının ameliyat masraflarını karşılamak için Ronaldo’dan forma ve ayakkabısını istediği ve açık artırmayla bu parayı karşılamaya çalıştıkları, durumu öğrenen Portekizli yıldızınn ise malzemeleri göndermenin yanı sıra ameliyat masraflarını da karşılar. Ronaldo, 2012 yılında yine kanser hastası bir çocuğun tedavi masraflarını karşılamıştı. Ronaldo, Nepal, Endonezya ve doğduğu şehir Madeira’yı vuran depremlere duyarsız kalmamış yardım etmişti.

2014’te Real Madrid, Şampiyonlar Ligi filalinde A. Madrid’i 4-1 yenerken kutlamalar sırasında Ronaldo’nun sarıldığı bir isim dikkati çekiyordu. Bu kişi eski dostu Albert Fantrau’ydu ve Ronaldo’ya yıldızlığın yolunu açan isimdi. Hikayesi ilginçti.  Cristiano Ronaldo; “Başarılarım için arkadaşım Albert Fantrau’ya teşekkür etmeliyim. Birlikte U18 şampiyonasında oynadık. Bizi izlemeye gelen Sporting Lizbon menajeri kim daha fazla gol atarsa takıma onu alacağını söyledi.  Maçı 3-0 kazandık. İlk golü ben, Albert ise ikinci golü attı. Üçüncü golde ise başta ben olmak üzere herkesi etkileyen bir olay yaşandı. Albert kaleciyi geçti ve ben de yanında koşuyordum. Ancak Albert topu boş kaleye göndermek yerine bana pas attı. Maçtan sonra neden yaptığını sorduğumda ise “Sen benden daha iyisin” dedi. Alber Fantrau “Ronaldo’nun anlattığı her şey gerçek. Cristiano Ronaldo, o maçtan sonra Sporting altyapısına girmeyi başardı. Ben futbolu bıraktım ve şu an işsizim”. Gazetecilerin “İşsiz biri olarak bu kadar büyük bir eve, böyle güzel bir arabaya ve ailenin ihtiyaçlarını karşılayacak parayı nereden buldun?” sorusuna Albert Fantrau’nun verdiği cevap ise her şeyi açıklıyordu; “Bunların hepsi Cristiano Ronaldo‘nun eseri”. Kısaca CR7’yi sadece futbolu farklı kılmıyor. O, bir futbolcudan çok ötesi. 

[Hasan Cücük] 31.8.2020 [TR724]

Ah bizim iflah olmaz entelijansiyamız! [M.Nedim Hazar]

Bugün ülkenin içinde bulunduğu berbat iklimin gizli aktörlerinden biri de, muktedire muhalif olan ancak, hal ve tavırlarıyla iktidarın ekmeğine her gün yağ süren seküler entelijansiyadır.

Cumhuriyet, Birgün, Sözcü gibi gazetelerde su yüzeyine çıkma imkanı bulan bu kesimin bidayetinden beri Anadolu insanına midesi kalkarak bakması, kendi kültürel kodlarını reddetmesi ve küçümsemesi bir Aydın hastalığından çok ötede ülke geleceğini perişan eden bir marazdır.

Epey zaman önce Emre Kongar isimli bir akademisyenimiz aklı sıra Ramazan Bayramı’nın esas isminin Şeker bayramı olduğunu ispatlamak için ekranda kendini paralamıştı. Kongar’a göre bayramın din ve dindarlıkla en ufak bir ilgisi yoktu ve kendi çevresi yıllardan beri bu bayrama Şeker Bayramı diyordu.

Mehmet Barlas ki o zaman bu kadar yalakalığa bulanmamıştı henüz şu cevabı verince Kongar ‘mınım mınım” diyerek susmuştu:

“Belki de biz şehirlerde şeker diyoruz ama Anadolu insanı yüzyıllardır Ramazan Bayramı diyordur!”

Mevzumuz bir dini bayramın ismi değil. Bir isim üzerinden bir entelektüelin kendi toplumuna yabancılaşması ve adeta bir oryantalist hoyratlığıyla meselelere bakışı.

Cumhuriyet gazetesinde Işıl Özgentürk’ün kaleme aldığı bir yazı ülkenin içinde bulunduğu entelijansiya bataklığının çok net bir göstergesiydi adeta.

Yazının başlığı şu:

“Porno çukurunda debeleniyoruz!”

Hani başlığa bakınca denetimsiz internet üzerinden çocukları bekleyen tehlikeden filan bahsedeceğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz.

Yazar bir iki örnek ve birkaç arkadaşından duyduğuna göre şu kanaate varıyor:

“Ülkenin doğusu o kadar geri, o kadar yobaz, o kadar ilkel ki, en büyük ahlaksızlıklar orada yaşanıyor!”

Evet ana fikri bu yazının.

Mesela yazısında şöyle bir bölüm var:

“O bölgeyi çok iyi bilen, bir öğretmen dostum şöyle anlatmıştı: “Buralarda kız çocuklarına hiç değer verilmez, babalar kız çocuklarını çocuktan saymaz, onlar okutulmazlar, mal gibi satılırlar. Mirastan onlara hiçbir pay düşmez. Herhangi bir beceri edinmeleri, yaşamlarını kendi ayakları üstünde sürdürmeleri için hiçbir yardım almazlar. Bu durumdaki genç kızların iki seçeneği vardır: Ya dağa çıkmak ya da kentlerinde görev yapan asker, bürokrat biriyle evlenerek kurtulmak. Bu nedenle pek çok genç kız umutsuzca kendini kandırır, evlilik hayalleri kurar ve ansızın bürokrat, asker bir başka bölgeye tayin olur gider. Çoğu bekâretini kaybetmiş genç kızlar için intihar, bir kurtuluş olur.”

Baştan sona uzaktan, taraflı ve dümdüz bir bakışla, bir entelektüele yakışmayacak zihinsel sefaletle kaleme alınmış yazıda şöyle bir mantık sorunu da var:

Batman şehri özelinde Doğu ve Güneydoğu’yu yerin dibine sokan, tamamını ahlaksız hiçbir değeri olmayan, tefessüh etmiş bir toplum olarak gösteren yazıda, Tecavüzcü ve zanlı Batmanlı, hatta Doğulu bile değil. Sosyal medyada bol bol “Bozkurt işareti” fotoğraflar ile biliniyor. Mağdurdan yola çıkarak bir bölgeyi aşağılıyor Özgentürk ve her faşistin ilk cümlesine sığınarak “Bölgeyi çok iyi bilen arkadaşım anlattı…”

Sanki Batman şehrinden değil de, Batman çizgi romanındaki Gotham kentinden bahsediyor gibi kendinden de emin hanımefendi, “Buradaki babalar kızlarını parayla satıyorlar!”

İnsafınız kurusun e mi!

Işıl Hanım geçtiğimiz yıl Ocak ayında ‘Yeni kuşak türbanlılar’ ile yine Anadolu insanını hedef almış, “miş-mış”lı ifadelerle ahkam keserek toplumun kahir çoğunluğunu aşağılamıştı.

Hatırlayalım:

“Türbanın nereden geldiğini bilmiyorlar. Kuran’da yazıp yazmadığını bilmiyorlar. Onlara türbanın Sümerlere dayandığını, bu uygarlıkta zengin ailelerin ilk kızlarını fahişelik görevi yapmaları için belli bir süre tapınaklara yollamak zorunda olduğunu anlatıyor, halk karıştırmasın diye de bu kızların başını örtmesinin zorunlu kılındığını söylüyorum. İlk baş örtünme onlarda, ardından Yahudiler de bu geleneği değiştirerek almışlar ve kiliselerde yaşayan rahibelerin bu biçimde örtünmeleri herkes tarafından kabul edilmiş.”

Sümerolog M. İlmiye Çığ’ın akla ziyan uydurmalarını tarihi hakikat gibi algılayıp onun üzerine hüküm vermek bir yana, gerçek olsa bile bugün örtü kullanan insanlara –afedersiniz- “Fahişe” demek bir aydın sefaletinden başka bir şey değildir!

Işıl Özgentürk, Emre Kongar gibi sözüm ona şehirli batılı entelijansiyansının bu ülkeye verdiği zarar sadece böyle fikir düzleminde değil maalesef. Kendi toplumuna yabancı bu güruh AKP gibi siyasal İslamcı iklimin yeşermesine ve ülkeyi zehirlemesinin gizli öznelerinden maalesef…

[M.Nedim Hazar] 31.8.2020 [TR724]

Sosyolojinin kustuğu rejim [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Devlet ile toplum arasındaki ilişki iki yönlüdür. Devlet toplumu etkileyebileceği gibi, toplum da devleti etkiler. Devlet toplumsal örgütlenişin en geniş halidir. Yani toplumdan etkilenmesi kaçınılmazdır. Değerler düzleminde, kültürde, dinde, folklörde, geleneklerde ve örfte, sanatta, etik anlayışta, gelişmişlik düzeyinde ve daha birçok alanda, toplumun devlete yansımalarını görürüz. Aynı şekilde, devletlerin karakteristik özellikler zamanla toplumlarına yansır. Uzun bir süre totaliter ya da otoriter rejimler altında yaşayan toplumlarda demokratik bilinç azalır, politik kültür giderek rejim parametrelerine göre biçimlenir. Değerler evreni bireyin otonomisinden ve dokunulmazlığından çok, kolektifin çıkarlarına göre bireylerin işlevine odaklanır. Teokratik otoriter rejimlerde toplumun diğer inançlara yönelik tutumunda toleranssızlık artar. Irkçı totaliter rejimlerde – örneğin NAZİ Almanya’sında veya Faşist İtalya’da – toplumun ırkçı eğilimlerinden yükselme görülür. Devlete ve siyasete ilişkin alan ile topluma ve bireye ilişkin alan, işte böyle dinamik bir alandır.

Türkiye’de demokrasi deneyiminin olmadığı söylenemez. Tanzimat Fermanı’ndan beri demokratikleşme ve demokratik gerileme arası yoğun bir gel-git var. Demokrasiden daha çok monarşinin geriletilmesi, cumhuriyetçilik, sekülerleşme, kadın hakları, Batılılaşma (modernleşme), gelenek karşıtlığı gibi eğilimler anlaşıldı. Elbette demokratikleşmenin merkezinde daima “halk iradesi” oldu. Bir diğer ifadeyle, seçimler, tıpkı diğer Ortadoğu ülkeleri gibi, Türklerin de demokrasiden anladığı esastır.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Oysa tek başına seçimlere odaklanan bir demokrasi konsepti, devleti demokratik özelliklerle donatmaya yetmedi. Monarşinin son bulması, cumhuriyetçilik, laiklik, formel kadın hakları, şekli Batılılaşma gibi unsurlar da öyle! Bunlar önemsizdir demiyorum; aksine her biri çok önemlidir. Fakat tek başlarına veya beraberce toplumu dönüştürmek için yeterli değillerdir. Devlet, Tanzimat’tan bu yana, özellikle de İttihatçılar ve Kemalistler ile onların devlete egemen olmaları üzerinden dönüştürüldü. Fakat bu dönüşüm bir tür iktidarın el değiştirmesine ya da o el değiştiren iktidarın yeni sahiplerinin kalıcı olmasını önceledi.

Mesela özgürlük kavramını ele alalım. Türkiye’de özgürlük, daima bir dış ötekiye göre konumlandırıldı. Yabancı güçlerin boyunduruğu altında olmamak olarak algılandı. Kurtuluş Savaşı sırasında ortaya atılan özgürlük, bağımsızlıkla aynı şeydi. Ve bu özgürlük kategorisi, bireysel değil, toplumsal bir kategoriydi. Ülkenin işgal altında olma durumunun sonlandırılması, esas hedefti. Doğal olarak ülke dış güçlerin işgalinden kurtarıldıktan sonra, bu özgürlük kategorisi de işlevini fiilen yitirdi. Özgürlük konseptini diri tutmak için dış tehdit daima kullanıla gelen bir manivela oldu. “Bu ezanları susturamayacaksınız”, “bizi bölemeyeceksiniz” türü söylemler, işte bu tür bir algının restorasyonunda kullanılıyor. Aya Sofya’nın yeniden camileştirilmesi ya da Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile yaratılan krizler, yine bu amaç için kullanılıyor. Oysa Türkiye insanı bireysel düzeyde hiçbir zaman özgürleşemedi. Devletin toplumunun bireysel seviyede özgürleştirmek gibi bir hedefi hiçbir zaman olmadı. Sol-sağ ayrımı gözetmeden, Türkiye’de tüm iktidarlar bireyin özgürleştirilmesine karşı bir pozisyon aldılar. Böylece devlet, her ne kadar reformist bir geçmişe de sahip olsa, toplumsal değerleri dönüştürmedi.

Türkiye toplumu, sıkıştığı Avrupa-Ortadoğu geçiş güzergahında her ne kadar diğer modernleşme geçmişi olan toplumlara göre daha şanslı da olsa, değerler evrenini dönüştüremedi. Örneğin Batı sekülerleşirken, insan hakları standartlarını geliştirirken, yaşam koşullarını iyileştirirken, handikaplı toplumsal kesimlere kendilerini ifade etme şansı tanırken, Türkiye toplumu daima “teknik” olarak batılılaşmak, ama “değerler evreninde” değişmemek gibi bir pozisyon aldı. Batı’da totaliter ideolojiler egemenken Nazi’leri ve onların dünya görüşlerini idealize eden düşünce akımları oldu. Oysa Batının ilerleme düşüncesi, kendi “ürettiği” habis değerlere karşı daha efektif bir filtre uyguladı. Bugün AB ilkelerinde marjinal gruplar dışında hiçbir büyük politik parti ırk, etnisite, kan temelli diskurlar kullanmazken, Türkiye’de diğer millet ve etnisitelere karşı pejoratif dil kullanmak çok sık rastlanan bir davranış. Aynı şey, örneğin cinsiyetler arası ilişkiler için de ileri sürülebilir. Batı’da kadın hakları gelişim gösterirken, bu hukuksal bazdaki formel değişim, sosyolojik değişimlere de neden oldu. Oysa Türk toplumunda kadınlara yönelik ayrımcılık ve şiddet sarmalında değişim olmadı.

İlerici denebilecek reform ve uygulamaların bile sosyolojik bir ayak sürtme tepkisiyle karşılaşmaları, zaten bu konuda çok da istekli olmayan Türkiye devletinin toplumu dönüştürmede daha da başarısız olmasıyla sonuçlandı. Batı düşmanlığı ya da Arap düşmanlığı gibi habis ve patolojik arazlar sosyolojik düzeyde ele alınmalıdır. Aynı şekilde kadına şiddet veya homofobik nefret de öyle. İşkence uygulamalarının neredeyse tüm modern Türkiye tarihinde sistematik olarak görülüyor olması, sosyolojiyle ilintilidir. Azınlıklara yönelik fobi ve dışlama, yine sosyolojik düzlemde incelenmelidir. Ötekileştirme mekanizmaları, devlet tarafından geliştirilen diskurla şekillense de, toplumca bu kadar kolay benimsenmesi nasıl izah edilecek? Barış konusunda istekli olmamak, yine sosyolojik bir kategoridir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Önemli olan ortak nokta şudur. Salt devletin eksiklikleriyle açıklanamaz bunlar. Türkiye’de devlet sosyolojiye tekabül ediyor. Rejim, bu mevcut sosyal dokunun devlette vücut bulmasıdır. Ne kadar yok edilmek istenirse istensin, kaç kez denenmiş olursa olsun, eninde sonunda faşizan bir devletin reenkarnasyonu karşılaşıyoruz. Küllerinden doğan faşist kafa, Kürt meselesine ya da azınlıklara yaklaşımıyla, temel özgürlükleri tırpanlamasıyla, hukuksuzluğu sistematikleştirmesiyle, dışarıda agresifleşmekle, savaş kışkırtıcılığı yapmak ve bunu iç politikaya meze olarak kullanmakla hep mevcut sosyolojiyi dışarı kusuyor.

Devlet dönüştüremiyor. Çünkü devlet denilen şey, bu beşeri sermaye tarafından oluşturuluyor. Dönüştürmek istese de bu dönüşüm yerleşmiyor, kök salamıyor. Çölde organik tarım yapmak için öncelikle uygun seraların hazırlanması gerekli. Su olmadan bitki yetiştiremezsiniz. Türkiye’de fanusta yetişmiş Ahmet Altan gibi gerçek aydınlar dışında, bu devleti dönüştürecek ve toplumu da bu yolla farklı değerlerle tanıştırabilecek insanlar mevcut değil.

Toplumda olan durum neyse, devlette karşınıza çıkan şey tam da odur!

Hapishanedeki masumlar, rejimi eleştirenlerin “FETÖ’cü” olarak damgalanması, hak talep eden Kürtlerin “PKK’cı” ilan edilmeleri, Türkiye’nin doğu Akdeniz yaklaşımını nesnelce ele alıp eleştirenlerin “Yunan dölü”, Ermeni soykırımı konusunu gündeme taşıyanların “afedersiniz Ermeni” olarak niteleniyor olmaları, Aya Sofya Kilisesi’nin yeniden camiye dönüştürülmesini tenkit edenlerin “vatan haini” veya “devşirme soyu” olarak görülmesi, sadece devletle alakalı bir durum değildir. Türkiye sosyolojisinin değerler evreniyle ilgili bir durumdur. Yaygın bir patoloji mevcut! Herkes öyledir demiyorum. Fakat öyle olanlar çok bariz bir çoğunluktur. Ve bu çok majör bir sorundur. “Baştakiler gider, bak her şey nasıl düzelir!” türü yorumlar fazla iyimser kanımca. Unutmamak gerekiyor ki örneğin bugün Kürtler konusunda en radikal şahin askeri politikaların kararlarını verenler ve onlara oy verenler, daha dün Oslo görüşmelerini başlatan karar alıcılar ile onların tabanı, (AB reformları gerçekleşirken) en hararetli “Çözüm Süreci” destekçileriydi. Gerçek değerler evreni ile politik tutumları arasında zorunlu bir tutarlılık olmayan bu sosyoloji, meydanı boş bulduğunda – başında kafasına vuran bir devlet yokken – içindeki tüm habis patolojik değerleri kusuyor. Rejimin çaldığı mayanın tutmasının nedeni budur. Dahası, bu rejim içinden çıktığı sosyal çevrenin özetidir. Bu bağlamda İslamcılar, Ülkücüler, Ulusalcılar gibi kategorik farklar anlamsızlaşmaktadır. Örneğin işkence yapanlar ya da Yunan egemenlik haklarına karşı yayılmacı pozisyon alanlar, bu habis tutumlarını farklı gerekçelerle meşrulaştırsalar da, sonuçta meşrulaştırıyorlar. Ya da iktidara gelen kim, fark etmeksizin, YÖK’ün başına geçen her iktidar, YÖK’ü manivela olarak kullanıp kendine yakın olanları gözetme, kendinden olmayanları üniversitenden ayıklama davranışı içine giriyor. Çünkü hiçbirinin değerler evreni temel ve evrensel hak ve özgürlükleri hazmetmiş değil. Türkiye anayasasının verdiği her özgürlükten sonra, yeni cümleye “ama” diyerek başlayıp, verdiği özgürlüklerin alanını daraltması, bu sosyolojinin yansımasıdır. Devlette toplumu, toplumda ise devleti buluyoruz. Toplum bu nedenle bu rejimden “kendisini koruma gereği” hissetmiyor. Bu, onun devletidir!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.8.2020 [TR724]

Ege’de savaş senaryosu! [Cumali Önal]

Haritayı önünüze koyup Ege Denizi’ne bir göz atın. Binlerce adanın hemen tamamı Yunanistan‘a ait. Bu adaların kıta sahanlığının 6 milden 12 mile çıkarıldığını bir de düşünün. Türkiye nefes dahi alamaz. İzmir’den, Aydın’dan birkaç kulaç atan iyi bir yüzücü rahatlıkla Yunan karasularına girebilir yanlışlıkla.

Böyle bir durumu hiçbir ülke kabullenemez. Uluslararası hukuk bunu gerektiriyormuş, hikaye! Hiçbir devlet, hele de mücadele ettiği ülkeden güçlüyse, kendi aleyhine olan uluslararası bir anlaşmayı tanımaz ve bu tür bir anlaşmayı imzalamayarak tavrını ortaya koyar. Türkiye’nin de şu ana kadar yaptığı bu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Haklı olarak Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarmasını savaş sebebi sayarak caydırıcılığını ortaya koyuyor.

Ancak bu sorun yıllardır sürüncemede. Yunanistan da karasularını 12 mile çıkardığı zaman Türkiye’nin maruz kalacağı tablonun farkında, Yunanistan’ın arkasındaki Avrupa da. Dolayısıyla konu yarım yüzyıldan fazla bir süredir sürüncemede. Zaman zaman alevlenen tartışmalar ve artan gerginlikler ABD ve Avrupa’nın hamleleriyle söndürüldü.

AKP, özellikle Arap Baharı’ndan sonra yumuşak güç stratijisini terkederek sert güce yönelmesinden, yani sıfır düşman politikasından herkes düşman politikasına evrilmesinden sonra Ege’de ve son aylarda bununla bağlantılı olarak Doğu Akdeniz’de herkesi tokatlayarak sorunu çözebileceğini düşündü.

Bu stratejinin benimsemesinin birkaç sebebi var.

Öncelikli olarak ABD’nin bölgeye olan ilgisini yitirmesi ve Avrupa Birliği’nin de ortak bir dış politika belirleme konusunda zaafiyet göstermesi Türkiye’ye muazzam bir hareket alanı sağladı. Ekonomik ve askeri anlamda bölgenin en güçlü ülkesi olarak bölgenin ağabeyi olmaya soyundu. Tabi bunu yaparken Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Ortadoğu’daki gücünden de faydalanmaya çalıştı. Hareket nerede güçlüyse Türkiye oraya odaklanmaya başladı. Ancak en önemli stratejisi merkezi yönetimin zayıf olduğu ya da hiç olmadığı ülkeleri etki altına almak ya da buralara konuşlanmak oldu. Suriye, Libya, Somali bunların en iyi örnekleri.

İkincisi Türkiye daha doğrusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, iki süper gücün liderleri Vladimir Putin ve Donald Trump’la kurduğu şahsi ilişkilerle dış politikayı yürütmeye başladı. Diplomatik kanallar devre dışı bırakıldı, atılan tüm adımlara Erdoğan karar verdi. Uzun süre bu politikası özellikle Suriye’de başarı da getirdi. Bir süper güç tarafından sıkıştırılınca ötekine yaslanarak ya da ikisini birbirine karşı kullanarak Suriye’nin kuzeyindeki bir bölgeyi işgal etmeye muvaffak oldu. Benzer bir politikayı Libya’da da denedi ve ilk birkaç ay bunda da başarılı oldu. Avrupa Birliği ortak bir politika belirleyemediği ve ABD de sadece uydudan gelişmeleri izlediği için Türkiye elini kolunu sallayarak Libya’da istediği manevraları gerçekleştirdi; İstediği anlaşmaları Trablus hükümetine kabul ettirdi, Suriyeli paralı askerler gönderdi, dronlarını test etti, milyarlarca dolarlık silah sattı vs. Suriye stratejisi adeta Libya’ya copy-paste edildi. Erdoğan ve Putin Suriye’de olduğu gibi Libya‘da da söz sahibiymiş gibi davranarak ülkeyi kendi aralarında bölmeye çalıştı.

Üçüncüsü Erdoğan’ın göçmen kartını demoklesin kılıcı gibi Avrupa’nın tepesinde sallandırması. Bu strateji en fazla da Almanya’yı dize getirdi. Avrupa’nın patronu Alman Şansölyesi Angela Merkel, demokratik Batılı hiçbir liderin yapmadığını yaparak Erdoğan‘a sürekli gülücükler attı. Türkiye’nin soykırım düzeyine varan insan hakları ihlallerini kamuoyu önünde eleştirmekten çekindi.

Batı dünyasındaki sessizlik Erdoğan’ı Doğu Akdeniz’de de manevra yapmaya teşvik etti. Ergenekoncu yapılanmaların uydurduğu Mavi Vatan safsatasıyla bölgede korsanlık yapmaya başladı. Türkiye tarafından suni teneffüsle yaşatılan, varlığı pamuk ipliğine bağlı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’nı (MEB) koz olarak kullanarak tüm bölge ülkelerini tahrik etti.

Şu ana kadar Türkiye ve Yunanistan arasındaki gelişmeler konusunda nötr duran Mısır dahi Yunanistan’la MEB anlaşması imzalamak zorunda kaldı.

Tüm bölge ülkeleri arka arkaya Yunanistan’a “yanındayız“ mesajları gönderdi. Fransa Kıbrıs’a savaş uçakları gönderdi. Almanya dahi AB’nin Yunanistan’ı desteklemesi gerektiğini söylemek zorunda kaldı.

İşin özeti Türkiye Doğu Akdeniz’de ve bununla bağlantılı olarak haksız olmadığı (haklı demiyorum) bir konuda haksız duruma düştü.

Yunanistan arkasına aldığı rüzgarla karasularını 12 mile çıkarabileceği restini dahi çekti. Şu ana kadar Yunanistan’ın bu tür meydan okumalarını “hadi sıkıysa yap“ tehditleriyle bastıran Türkiye bundan sonra daha tiz bir ses çıkaracak. Siz bakmayın hükümet üyelerinin ekranlarda esip gürlemelerine. Perde arkasında yani diplomatik kanallarda kimbilir kimlere yalvarıyorlar. Erdoğan’ın en büyük kozu Trump. Trump’a sırtını dayayarak şu ana kadar hem ABD’deki muhtemel yaptırımlardan kurtuldu ve hem de dış politikada istediği manevraları yaptı. Ancak bu saatten sonra deniz bitmiş olabilir. Trump daha ne kadar Erdoğan’ı koltuğunda tutabilir bilmiyoruz. Zaten son olarak Türkiye’de iki yıl esir tutulan Rahip Andrew Brunson’la ilgili klibi oldukça fazla mesajla dolu. 3 Kasım seçimlerinde Trump döneminin sona erebileceği ihtimalini saymıyorum bile.

Türkiye dış politikada bu kadar sıkışmışken ve daha güçlü bir Sevr kapıdayken, Erdoğan’ın muhtemel bir erken seçimde Yunanistan’la krizi elindeki en büyük koz olarak tuttuğunu unutmamak gerek. Çünkü toplumun büyük bir kısmı Yunanistan’la ilişkiler konusunda çok hassas. Erdoğan Yunanistan’la bir savaşı göze alabilir mi, söylemek güç ama bir erken seçim durumunda bir krizi tepe tepe kullanabileceğini şimdiden hatırlatayım. Suriye, Libya, Doğu Akdeniz krizlerinde muhalefet partilerinin halini gördük. AKP’den zerre farklı düşünmüyorlar. AKP’nin bu alanlardaki manevralarına gözü kapalı destek verdiler.

Yunanistan’la savaş rüzgarları estirilmesi durumunda tüm partilerin –HDP hariç Erdoğan’ın arkasında dizileceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Böyle bir senaryo ise sadece ve sadece Erdoğan’ın gücüne güç katar.

[Cumali Önal] 31.8.2020 [TR724]

Kerbela, nübüvvete veraset ve devlet [Veysel Ayhan]

Muharrem ayı Kerbela’nın hatırlanma vaktidir. Kerbela ne ilktir ne de son. Kur’an, “zâlim ve cahil” olarak tanımladığı “insan” yeryüzünde yaşadığı sürece Kerbela prototipi örneklenmeye devam edecek.

Hz. Hüseyin ve ailesine Kerbela’da yapılan zulümler herkesin malumu.

Ben birkaç cümle ile başka bir yanından bahsedeceğim.

Kerbela şehitlerinin ikincisi Abdullah B. Umeyr’dir. Kûfe’ye gelir. Bi’ru’l-Abd mevkiinde bir ev alır ve ailece güzel bir hayat yaşamaya başlar. Bir gün Hz. Hüseyin’e karşı bir ordu toplandığını duyar ve “Allah’a yemin ederim ki müşriklere karşı cihat etmeyi çok istiyordum; Peygamber evladıyla savaşa giden bu topluluğa karşı savaşmanın sevabı, müşriklere karşı savaşmanın sevabından daha az olmasa gerek!” der ve hanımını da yanına alarak gece yola çıkar. Muharrem’in 7. gecesi Kerbela’ya varıp Hz. Hüseyin’in ordusuna katılır.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Abdullah B. Umeyr, çatışma başladığında ilk şehit olanlardandır. Eşi Ümmü Vahap şehit eşinin başına koşar. Eşinin yüzündeki kan ve toprağı temizlerken lanet olası Şimr’in emriyle Rüstem isimli bir köle elindeki topuzla kadının başına ağır bir darbe indirir. Ve Ümmü Vahap da eşinin yanı başında şehit olur.

Ahmet Cevdet Paşa bu olayı naklettikten bize bugünleri de işaret eden şu değerlendirmeyi yapar:

“Müşriklerin kadın ve çocuklarına bile saldırmak dinen yasaklanmış, aklen kötü görülmüş iken bir Müslüman kadın hakkında bu çirkin muamelenin yapılması mel’unun kalbinin ne kadar kararmış ve kızgınlıktan ne derece gözü dönmüş olduğuna yeterli bir delildir.”

Saltanat, devlet ve iktidar öyle korkunç bir tutku, öyle baş döndüren bir şehvettir ki bu girdaba kendini kaptıran biri karşısına değil peygamber torunu, peygamberin kendisi çıksa fark etmez. Fırsatını bulduğu an ezer geçer.

Zulüm Kerbela’da olanlarla bitmez. Ardından Yezit orduları, Medine’yi kuşatır. Çünkü halk “Yezîd’in kulu ve kölesi olarak” cümlesiyle Yezid’e biat etmemiştir. Vaktiyle Hendek savaşında müşriklerin saldırısını önlemek için açılan hendekler bu defa Müslüman olduğunu iddia eden Yezid ordusu için açılır. Ordunun içinde 500 Rum askerinin de olduğu söylenir.

Şehir halkı düzenli orduya karşı koyamaz. Yezid, Medine’yi “mubah” ilan eder. Medine üç gün talan edilir. Her taraf yağmalanır. O tarihte hayatta olan Enes b. Mâlik’in rivayetine göre içinde hafızların da olduğu 300 sahâbî şehit edilir. Halkın mal ve mülkü gasp edilir. Meşhur sahabi Ebû Saîd el-Hudrî’nin evinde yağmalanacak eşya bulamayan Yezit askerleri öfkeden sakalını yolarlar. O gün Mescid-i Nebevî’de namaz kılınmaz. Hatta pek çok tarihçinin doğruladığı yürek dağlayan tecavüz hadiseleri yaşanır. Bir yıl sonra doğan çocuklara “Evlâdü’l-Harre”denir.

Ertesi gün Yezid’in komutanı Müslim b. Ukbe, Kuba’da Medineliler’den “Yezîd’in kulu ve kölesi olarak” sözüyle biat alır. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer zamanında olduğu gibi, “Allah’ın kitabı ve nebîsinin sünneti üzerine biat ederim” demekte ısrar eden sahabiler ise şehit edilir.

Zulüm yine bitmez. Yezid orduları Mekke’yi kuşatır. Şehir iki ay mancınıklarla dövülür. Kâbe yıkılmaya yüz tutar, tahrip olur. Kuşatma Yezid’in ölüm haberi gelene kadar sürer. Yezid gider sonraki yıllarda Haccac-ı Zâlim gelir. Müslümanlar en büyük zulmü “Müslüman görünümlü” Yezidlerden görür. Her denaet Müslüman kisvesiyle yapılır. Haccac’ın Kur’an rahat okunsun diye “hareke” koydurmada payı olduğu söylenir. Yezid’in ise iyi aşir okuduğu anlatılır.

KERBELA’NIN SÖZCÜK ANLAMI

Kerbela ve sonrası o kadar elim hadiseler yaşanır ki insanlar arasında “İslamiyet doğduğu topraklara gömüldü” cümlesinin konuşulduğu kitaplara geçer. Ortalığı saran fitneler, toz ve dumana bakan için manzara buydu. Ufukta ümit va’deden hiçbir şey yoktu.

“Her yer Kerbela, her gün aşure” sözü o zamandan kalma.

Ümit bağlanacak tek şey mazlumların günlündeki iman ve Allah’a teveccühtü.

Tarih boyunca “veraseti nübüvveti” temsil edenler yani hayatlarını iyi ve doğrunun yayılmasına adayanlar hep Kerbelalarla karşılaştı. Kerbela hikmet barındıran bir kelime. Belki de önemli bir anlam tevafuku. “Buğdayı ayıklamak ve temizlemek” anlamına gelen “kerbele” kökünden geliyor. Olayın kaderi yönü de bu anlamı teyid ediyor.

Kerbela’nın hikmetini Hz. Bediüzzaman şöyle izah ediyor:

“Saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ân’a hizmet etmişler.
İşte, bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.”

Hz. Bediüzzaman’a göre asıl zulüm ve zulümat maddi olan değil, “mânevî” olandır.  Saltanat ve devlet “hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti” unutturur. Siz birer Hz. Hüseyin olarak, en safi niyetle bile yola çıksanız saltanat buna izin vermez.

Bediüzzaman Hazretleri devletin çürütme tehlikesini şöyle ifade eder:

“Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın.”

Bir insan böyle değilse aldanır ve çürür.

Kader, Ehli Beyti saltanat ve devletten sakındırdı. “Veraseti nübüvveti” temsil edenler, sebepler açısından Yezidler eliyle devletten uzak tutuldu. Böylece o günün yüzlerce, binlerce pırıl pırıl insanı “Kerbela” ile devletin çürütücülüğünden, gücün zehirlemesinden korundu. Halife olmak, Şam’a, Halep’e, Kûfe’ye vali olmak, kadı olmak, vergi tahsildarı olmak gibi “vazife-i asliye”den olmayan riskli işler yerine ilim ve irfana sarıldılar. İnsani kemalât yollarına sülûk ettiler.

Böylece Cafer-i Sadık’lar, Muhammedü’l-Hanefiyye’ler, Zeynelabidin’ler, İmam Zeyd’ler cebri olarak Saray’a intisaptan korunmuş oldu.

Kerbela’nin bir diğer anlam tevafuku “ayakların yumuşak zemine batması”dır.

Neşri hak için yola çıkanlar için devlet ve saltanat, çamurda boğulmaktan öte bir anlam ifade etmez.

“İslam’ın altın çağı” devletle, iktidarla ufkunu kirletmemiş kutup yıldızı mahiyetindeki bu insanlarla gerçekleşti.

Ebû Hanife, Esved, Alkame, Süfyan-ı Sevrî, Mesruk, Hasan Basrî, İbrahim Edhem ve Bişr-i Hafî’ler;

Câbir b.Hayyan, Hârizmi, Kindi, El Câhiz, Zehrâvî ve İbni Sinalar;

Farabi, İbn Miskeveyh, İbn-i Rüşd’ler ve daha niceleri bu iklimde yetişen erişilmez dimağlarıdır.

O günkü Kerbela’dan bugüne geldiğimizde farklı bir şey görmüyoruz.

Veraseti nübüvveti temsil eden kutlu bir nesil için Kader; Kerbela’nın “buğdayı ayıklamak ve temizlemek” anlamıyla tecelli etti.

O günden daha külli bir Kerbela yaşandı ve hala yaşanıyor.

Kader geleceği örgüleyeceği bahar tohumları için saltanat ve iktidardan uzak bir mevsimi benzer bir ağır ikazla takdir etti.

Geriye Kerbela’nın bu hikmetinden ders alıp yola koyulmak kalıyor.

[Veysel Ayhan] 31.8.2020 [TR724]

Maksadının aksiyle tokat yiyenleri açıklıyorum [Tarık Toros]

Sene 2007.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi 16 Mayıs’ta doluyordu.

AK Parti iktidarı, beşinci senesinin ortasındaydı.

2003’te yola çıkan kimi planlar sonuç getirmemiş, hükümet devrilmemişti.

Çankaya Köşkü ise henüz “düşmemişti.”

Oraya bir AKP’linin çıkması kabul edilemezdi.

Bu amaçla, cumhuriyet mitinglerinin fiili ateşlendi.

İşi sağlama almak için…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Yargıtay Cumhuriyet Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Cumhuriyet gazetesinde bir makale kaleme alarak meşhur 367 teorisini ortaya attı.

Bu tuhaf teori, söyleyen üst düzey ve “saygın” bir hukukçu olunca tartışmaya açıldı.

Kanadoğlu, “367 oy aranacak bir oylamaya bunun altında kişi katılıyorsa o oturum başlamadan düşmüştür” diyordu.

Halbuki, Meclis’in toplanması için gereken asgari üye sayısı belliydi, toplam üye sayısının üçte biri, 184.

Bir not:

AKP hakkındaki ilk kapatma davasını 2002 seçimlerinden hemen önce 23 Ekim 2002’de açan bir Başsavcı’ydı Kanadoğlu.

Şimdi hukuku bir kez daha bükerek Çankaya Köşkü’ne ipotek koyuyordu.

Toplantı yeter sayı başka şeydir, oylamalarda gereken oy sayısı başka.

Nitekim, cumhurbaşkanlığı seçiminin 3 ve 4’üncü turlarında bu sayı düşüyor. Özal ve Demirel böyle seçildi.

İlk iki turu “367” gerekçesiyle yaptırmazsanız, seçimi tıkar, ülkeyi krize sokarsınız.

Ülkeyi krize sokmak bir tercihtir.

Bakalım kimin işine yaradı?

**

Cumhurbaşkanlığı en başta Erdoğan’ın hakkıydı.

Fakat planı başkaydı.

24 Nisan’da Abdullah Gül’ün adaylığı açıklandı.

27 Nisan’da ilk tur yapıldı.

Toplamda 361 oy kullanıldı, Gül 357 oyda kaldı.

Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar’ın küçük partilerinin son dakikada oylamaya girmediğini de hatırlatalım.

CHP konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürdü ve mahkeme oylamayı iptal etti.

27 Nisan gecesi Genelkurmay’ın sitesine konan “e-muhtıra”, işin tuzu biberi oldu.

**

Meclis cumhurbaşkanı seçemeyince…

Cumhurbaşkanı’nı halkın seçeceği anayasa değişikliği, referandum sınırında kaldı.

Ülke erken seçime gitti.

AKP yüzde 47 ile zafer kazandı.

Abdullah Gül, TBMM’de yapılan üçüncü turda cumhurbaşkanı seçildi, çünkü MHP oylamalara katılarak 367 oyununu bozmuştu.

Gelgelelim:

21 Ekim 2007’te referandum yapıldı ve anayasa yüzde 68’le değişti:

Cumhurbaşkanını artık halk seçecekti.

**

Peki sorarım:

Maksadının aksiyle tokat yiyen kimlerdir?

Bugünün taşları esasen ne zaman döşenmiştir?

2010 referandumunda mı, 2007’de mi..?

Her defasında demokrasiye, parlamentoya darbe yapan bu zihniyet…

Yenilmeye doymadığı gibi, akıllanmadı da.

Yaptığı her hamle ters tepti.

Farkında değiller ama Erdoğan’a yenildiler, derken…

Ezbere konuşmuyorum.

[Tarık Toros] 31.8.2020 [TR724]

İşkence ve tecavüzün profesör ölçüsü [Nevin Erdem]

YORUM | NEVİN ERDEM – İhraç Hakim @WomanJudgeTR

İleride Türkiye tarihinin bu en karanlık dönemi yazılırken, özellikle hukukçulara ayrı bir bölüm açılacak: Hakimi, savcısı, avukatı, akademisyeni…

Yaptıkları, yapmadıkları, söyledikleri ve sessiz kaldıkları…

Normal bir dönemde söylenmesi, yapılması düşünülemeyecek sözler ve eylemler bu dönemde kaygısızca, bir çırpıda söyleniveriyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Örneğin, 21. yüzyılda bir hukuk fakültesi doçentinden “Elini keselim diyince de insan hakları diyorlar. Evine girilenler hayvan sanki!?” sözleri duyulabilir mi? Ne yazık ki iktidar yandaşı hukuk doçenti, bu twiti atarken o kadar rahat ki! Ne insani ve ahlaki ne de akademik bir kaygısı var. 

Bu yazıya konu olan örnek ise, Merkez Partisi Genel Başkanı, medeni usul ve icra iflas hukuku profesörü Abdurrahim Karslı. Av. Kemal Uçar’ın YouTube kanalına konuşan Karslı’nın işkenceyle ilgili görüşleri haklı olarak büyük tepki çekti.

Abdurrahim Karslı: ‘Herkese tecavüz etmiyorlar; herkese işkence yapmıyorlar’ https://t.co/pJv6Hlkkzm

VPNsiz https://t.co/nRTmU7rc4t pic.twitter.com/qw9E8Z74wv

— Tr724 (@Tr724) August 25, 2020

Hukuksuzluktan yurtdışına kaçarak kurtulmaya çalışan kişilerin konuşulduğu bölümde Sayın Uçar’ın “Kaçmasalardı da burada işkence mi görselerdi, tecavüz mü edilselerdi?” sorusuna, Karslı’nın cevabı aynen şöyle: “Herkese tecavüz etmiyorlar. Herkese işkence yapmıyorlar. Bunlar yanlış. Ben de kaç defa gidip ifade verdim. Sen de kaç gün kaldın. İşkence ve tecavüz mü gördüm?”

“Bunlar yanlış!” diyor Sayın Karslı. İyi de yanlış olan nedir Hocam?

“Herkese işkence ve tecavüz etmiyorlar!” diyor.

Nasıl yani? Kim iddia ediyor ki, emniyetin, adliyenin önünden her geçene işkence yapıldığını, tecavüz edildiğini?

“Türkiye’de işkence/tecavüz var” demek için 83 milyon kişinin hepsine işkence ve tecavüz mü edilmesi gerekiyor? Ölçü nedir?

Yurtdışına kaçanların, kaçmadıklarında işkenceye ve tecavüze maruz kalmayacaklarını anlamalarının bir yolu var mı?

Sizin gidip görmemeniz işkencenin olmadığını mı gösteriyor? Sahi siz niye gittiniz adliyeye? Sizin hatalı öncüllerle yaptığınız bu geçersiz mantıksal çıkarıma benzer şekilde birçok kişi, Türkiye’de adaletin var olduğunu ispat için diyor ki: “Bak beni niye çağırmıyorlar adliyeye? Demek ki, sen yanlış bir şey yapmışsın.” Mantık biliminde, yanlış öncüllerle sonucu geçerli, doğru bir önerme kuramazsınız. 

Devam ediyor Sayın Karslı: “Ne zaman oldu böyle olaylar? Senin içinden bir grup devlete silah çekmişse, 250 kişiyi öldürmüşse, 1000 kişiyi yaralamışsa…  Kimin yaraladığı da belli değil. Böyle bir curcunaya sen de sebep olmuşsan. Senin başına gelenleri ben istemiyorum. Ama kusura bakma sebep olan fail gibidir.”

Siz işkenceye karşısınız, ama bazı suçlar için işkence yapılabilir yani!

Bir gün bir ceza davasında annesini ve kardeşini av tüfeğiyle ateş ederek öldüren bir sanık, “Öldürmeyi istemedim.” demişti. Çok etkilenmiştim.

İstemeden öldürmek!

Ceza hukukunda istemenin suçun bir unsuru olduğuna dair yaygın bir yanlış değerlendirme vardır. Oysa suç işlemeyi isteme değil, irade etme suçun unsurudur.

Faili dahi belli olmayan bir eylem nedeniyle, suçun şahsiliği ilkesi tarumar edilerek birileri suçlanıyor. Suçlanan kişilere işkence yapılıyor ve siz bir hukuk profesörü olarak bu olayı değerlendirirken, “Sebep olan fail gibidir.” diyorsunuz.

Amaaa, işkence yapılmasını istemiyorsunuz tabi!

Nitekim Kemal Bey’in “Başkanım öyle bir yanlış anlaşılmaya mahal verebilir ki bu cümle! 15 Temmuz sonrası Erdoğan’ın dediği gibi kafa göz biraz kırılmış olabilir tabi…” uyarısına karşı hemen, “Ben öyle demiyorum. Hukuk devletinde, insanlıkta işkence yok.” diyor.

Keşke, işkenceyi savunsaydınız ve “Hukuk devletinde, insanlıkta işkence var.” deseydiniz be Hocam! En azından gerekçenizi öğrenme ve hukukçular olarak hep birlikte bu gerekçeleri tartışma imkânımız olurdu.

Sayın Karslı’nın konuşmasından anlaşılan işkenceyle ilgili görüşleri şu şekilde:

Birincisi: Kendisi işkenceyi istemiyor.

İkincisi: Bazı ağır suçlarda işkence ve tecavüz yöntemine başvurulması mazur görülebilir ve anlaşılabilir bir durumdur. 

Üçüncüsü: Bir kişinin işkence ve tecavüzden kaçmasının meşru olması için bulunduğu ülkede herkese işkence ve tecavüz edilmiş olması gerekir.

Bununla birlikte, yukarıda söylediğim gibi, Sayın Karslı’nın bu görüşlerini açıkça tartışmak zor. Zira bir taraftan, “Sebep olan fail gibidir.” deyip işkenceyi mazur ve anlaşılabilir görüyor. Hatta işkencecileri sevindirecek bir çağrı dahi yapıyor: İşkence görme potansiyeline sahip olup da yurtdışına çıkan kişilere, “Çıkmayın kalın burada!” diyor, yurtdışına gidenleri eleştiriyor. Diğer taraftan, hukuk devletinde işkencenin olmayacağını söylüyor.

Sayın Karslı’nın aynı programdaki, “Herkese işkence, tecavüz yapılıyor demek de devleti töhmet altında bırakır, ahlaksızlıktır.” sözü ise devlet seviciliğidir, devleti kutsallaştırmadır. Devlet, birey içindir. “Kol kırılır, yen içinde kalır.” yaklaşımıyla hukuku ve insan haklarını  üstün kılan bir düzen kuramazsınız. Burada tek bir ahlaksızlık vardır: Devlet gücünü kullanarak işkence yapanların ahlaksızlığı. 

İşkence bir insanlık suçudur. İçinde bulunulan durum, gerekçe ne olursa olsun işkence yapılamaz. Bir hukuk profesörü, bu şekilde işkenceyi mazur gören ifadeler kullanırsa, hukukun her koşulda üstünlüğüne bağlılığı sorgulanır. Hele bir de bu profesörün bir siyasi partinin genel başkanı olduğu düşünülürse, tehlike daha da büyüktür. Muhalefetteyken dahi işkencecileri mazur gören siyasetçi, Allah korusun bir gün iktidara gelecek olsa hangimiz kendimizi güvende hissedebilir ki?

[Nevin Erdem] 31.8.2020 [TR724]

1941’den günümüze ‘Zorla kaybetme’ Türkiye örneği [Av. Süleyman Yıldırım]

Neyin ‘terör’ faaliyeti, kimin ‘terörist’ olduğuna kendisi karar verecek devlet(ler)den daha korkunç bir terör kaynağı olamaz. Hukuki kriterler yerine siyasi kriterlere göre terör tanımlandığı an korkunç bir devlet terörüyle karşı karşıya kalınacak demektir. Dünyanın değişik ülkelerinde devlet terörü yaşandığı gibi günümüz Türkiye’sinde de iktidarın belirlediği ‘terör’ tanımına göre bir mücadele yapılıyor. Bu mücadelede kamu görevlileri gündüz vakti insanları evlerinden alıp kaybetmekte ya da yurtdışında yaşayan insanlar yasadışı yöntemlerle kaçırılarak Türkiye’ye götürülmektedir.

1940’lı yıllarda Nazi Almanyası’nda görülmeye başlanan bu devlet şiddeti, 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de de görülmeye başlandı. 2000’li yılların başlarında unutulmaya başlayan bu insanlık suçu 2016 yılından itibaren tekrar Türkiye’nin gündeminde.   

Nazi Almanyası’nda sistemin muhaliflerini, yahudileri ve diğer azınlıkları hedef alan bu yöntem, 1960 ve 1970’lerde pek çok Latin Amerika ülkesinde de devlet terörünün yıkıcı bir biçimi olarak uygulandı.

Nazi Rejimi tarafından 1941’de yürürlüğe konulan ‘Nacht und Nebel Decree’ kararnamesiyle Fransa, Belçika ve Hollanda’daki direnişçiler gece geç vakitlerde tutuklanıp Almanya’ya götürülmüşler, burada özel mahkemelerce yargılanarak ölüme ya da hapse mahkum edilmişlerdi. Nacht und Nebel Kararnamesi’yle kaçırılan kurbanların sayısı hiçbir zaman tam olarak belirlenememiştir.

Türkiye’de de 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ertesinde görülmeye başlayan, Olağanüstü Hal’in damgasını vurduğu 90’lı yıllarda zirve yapan, 2016 yılından itibaren ise, “kurgu/tiyatro darbe” olduğu iddia edilen girişimden sonra sistematik bir devlet şiddeti olarak uygulanmaktadır.

Türk Tabipler Birliği’nin kurduğu inceleme heyetinin gözlemlerine göre: Hakkari’den Tunceli’ye kadar çok geniş bir coğrafya’da yüzlerce toplu mezarda gömülü kimliği belirsiz binlerce ceset söz konusudur.”

Hayatına son verilenlerin cenazelerinin dahi ailelerine verilmediği, kayıpların kendilerine ait bir mezarının bulunmadığı, ailelerin, yakınlarının akıbetine ilişkin hiçbir bilgiye ulaşamadığı büyük bir travmadır. 1995 yılından beri, “Cumartesi Anneleri” olarak kayıp yakınlarının ‘kemiklerinin’ bulunması isteyen anneler var. 25 yıldır yakınlarının ‘kemiklerini’ arayan ailelerin bu arayışı, AKP iktidarı tarafından yasaklanmıştır. Oysa, Cumhurbaşkanı Erdoğan 8 Şubat 2011 tarihinde Meclis’te yaptığı konuşmada, ‘ biz bu analar için çetelerle mücadele ediyoruz’ demişti.

Türkiye, “Birleşmiş Milletler Zorla Kaybedilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Sözleşme”yi halen imzalamadı.‘Zorla kaybetme’ suçuyla mücadele etme isteğini ortaya koyan her ülke gibi bu sözleşmeye taraf olması, kayıp vakalarını, tarihi bir vicdan hesaplaşmasıyla soruşturmaya başlaması, yüzlerce aileye, en azından kaybedilen yakınlarıyla vedalaşma hakkını tanıması ve daha önemlisi bir daha bu tür acılar yaşanmaması için  mücadele etmesi gerekir. Ancak, ne yazık ki Türkiye ‘zorla kaybetme’ vakalarının engellenmesi için değil, bu insanlık suçunun sistematik hale gelmesi için mücadele ediyor görüntüsü vermektedir.

Özellikle son dönemde Gülen Hareketi ile bağlantılı olduğu söylenen 24 kişi siyah transporter ile güpegündüz kaçırılmış, aylar sonra Emniyet birimlerinde ortaya çıkmışlardır. İlk ifadelerinde kaçırılmadıklarını, kendi istekleriyle Emniyete geldiklerini söyleyen kişilerden beşi, tüm baskı ve tehditlere rağmen, nasıl kaçırıldıklarını, ne tür işkencelere maruz kaldıklarını ve kaçıran kişilerin cezaevinde kendilerini halen tehdit etmeye devam ettiklerini anlattılar. Ancak, sorumluların bulunup cezalandırılması için halen etkili bir soruşturma yapılmadı, suçun failleriyle ilgili herhangi bir işlem de başlatılmadı.

Bu suçları işleyen faillerin er yada geç, Türkiye’de, başka bir ülkede veya uluslararası yargı veya denetim organları nezdinde hesap vermeleri kaçınılmazdır.

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın neresinde olursa olsun zorla kaybetme vakalarına karşı gerekli bilincin oluşması, bu tür olayların önlenebilmesi ve faillerinin bulunup cezalandırılması için mücadele eden kişi ve kurumların desteklenmesi, sessiz kalınmaması insani bir sorumluluk olarak herkesin üzerine düşen bir yükümlülüktür.

Türkiye’de son dönemde kaçırılan ve kendisinden 395 gündür haber alınamayan Yusuf Bilge Tunç’un gözü yaşlı ailesi de kendilerine uzatılacak bir yardım eli ve kayıplarına kavuşmayı bekliyor… 

[Av. Süleyman Yıldırım] 30.8.2020 [TR724]

Nifakla suistimal edilen toplum vicdanı [Av. Barış Çelik]

“Hak’kın suistimalini hukuk himaye etmez!” düsturu öteden beri bilinen genel kaidelerdendir. Bu yaklaşım, günümüzde hemen bütün hukuk sistemlerinde de kabul görmektedir. Bununla, kişinin herhangi bir hakkını kullanırken başkalarına zarar verme kastıyla hareket edemeyeceği ifade edilmektedir.

Hak, mutlak gerçekliktir. Dolayısıyla “Hakkın hatırı âlidir ve hiçbir hatıra feda edilemez” denilmiştir. Ayrıca hak, mutlak galiptir. Muvakkaten mağlup gibi görünse de akıbet hakkındır. İnsana düşen; hem hakka saygılı olmak, hem de hakkı savunmaktır.

Mehmet Âkif ;

Hâlık’ın nâmütenahî adı var, en başı Hak,
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak… dizeleriyle bunu ne güzel ifade eder.

Kişi hakkını kullanırken, ondan faydalanırken veya onda tasarruf ederken başkalarını zarara uğratma kastıyla hareket edemeyecekse, ötesini varın siz düşünün!

Devlet ve Hukuk İnsana Hizmet İçindir
Devlet düzeni ve hukuk sistemi; mahiyetleri itibariyle, insanların topluluk halinde yaşamalarını tanzim eden ve/veya etmeyi amaçlayan sistemlerdir. Elbette bu düzenlemeler insanı temel almalı ve onların yaşamını, onurunu ve şerefini korumalıdır. Diğer bir tabirle; devlet görevlileri kamu hizmetlerini yürütürken veya devlet namına iş ve işlem yaparken insan yaşamını, onurunu ve şerefini daima gözetmeli, korumalı ve yüceltmelidir.

Yani; devlet insan içindir, insan devlet için değil! Kamu adına hareket eden ve kamu gücünü kullanan istisnasız herkes bunu daima göz önünde bulundurmalıdır. İdeal ilkelerin, kuralların ve yöntemlerin sadece anayasa veya yasalarda yer alması yeterli değildir, esas olan bunları hayata tatbik edebilmektir.

Düşman Ceza Hukuku
Devlet gücünü ve idaresini elinde tutanlar, halkı yönetenler ne zaman bahsedilen ilkelerden ve yoldan saparsa, keyfilik ve suistimaller kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. Hele bir de kamu gücünü halka hizmet etmek yerine menfaat devşirmek için kullanınca düzenin bozulması da kaçınılmaz olur.

Artık menfaatine uymayan, kendisine biat etmeyen, isteklerine boyun eğmeyen herkes; saf dışı bırakılması hatta bertaraf edilmesi gereken bir düşman haline gelir. Daha da kontrol edil(e)mezse gözümüzün önünde yaşananlar ve yaşanmaya devam edilenler gibi tamamen yoldan çıkması ve muhalifleri, istemediği kişileri, grupları ve toplulukları yok eden bir aygıta dönüşmesi kaçınılmazdır. Öyle ki; aslında tamamen hak ve adaletin tesisi için var olan hukuk bile, düşman olarak yaftalanmış hedeflerin yok edilmesi için kullanılan bir silah haline gelebilir/ gelmiştir.

Gücü elinde tutanlar yaptıkları hukuksuzluğu ve usulsüzlüğü kapatmak için toplumun içine nifak tohumları atacak, her geçen gün bir öncekinden daha büyük hukuksuzluklara ve haksızlıklara başvuracaklardır. Bu, giderek bir girdaba dönüşecek ve en sonunda kurdukları bu zulüm çarkı, bu çarkın mimarı olan zorbaları da yutacaktır. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Bütün bunlar, devlet treninin ne kadar yoldan çıktığını, düzenin hukuktan ve adaletten ne denli saptığını, mülkün temel taşının ne çok tahrip edildiğini ayan beyan göstermektedir.

Toplum Vicdanı ve İnsanlık
Bugün 30 Ağustos Dünya Kayıplar Günü ve devlet erkini kullananların yön ve güç verdiği kurum veya yapılarca kaçırılan “Yusuf Bilge Tunç” hala kayıp ve haber de alınamıyor. Ülkede yaşanan ölümler, kaçırılmalar, kayıplar ve işkenceler konusunda hukuk işlemiyor/işletilemiyor. Devlet adeta hukuk sistemini de kullanan ve yapılan hukuksuzluklara kılıf uydurma, olayların üstünü kapatma mekanizmasına dönüştürülmüş durumda. En kötüsü de; nifakla ayrıştırılmış toplumun, yapılan hukuksuzlukları, haksızlıkları görmesine rağmen korkuyla veya başka saiklerle reaksiyon göstermemesi, yapılanları olumlaması ve vicdanını, belki de insani değerlerini yitirmesi değil mi? Düşünen, sorgulayan ve üreten bir varlık olan insanın elbette sosyal ve siyasal bir düşüncesi, tarafgirliği olacaktır. Ama insan haklarından dem vuranların vicdanın ve insani yaklaşımın benzer ve ortak olması gerekmez mi?

Maalesef İnsanlar; işkencelere, kaçırılmalara, gözaltında ve cezaevlerinde yaşanan ölümlere, insanların yaftalanarak işsizliğe ve açlığa terkedilmesine, adalet arayışındayken ölmelerine, cenazelerine sahip çıkamamalarına onay veren, itiraz etmeyen, sessiz kalan vicdansızlara dönüştü/dönüştürüldü. Devlet erkini kullananlar dışındaki Siyasetçiler de insanların aynası olarak önce insan haklarından dem vurup; ardından konjonktüre uygun olarak; Türkiye’ deki mevcut otoriter rejimin baskı ve insanlık dışı muamelelerinden kaçmak zorunda kalan insanları hedef alan, işkenceye, ölümlere, zalimliğe sahip çıkan, adeta birer Zombi’ye dönüştüler.

Netice olarak; zarar gören ya da görmeyen her “insan”, eğer bu düzen değişmeli diyorsa el ele vermeli, insan yaşamını ve onurunu koruyacak, ve insanı temele alacak bir devlet yönetiminin oluşumuna, gelişimine katkı sağlamalıdır.

[Av. Barış Çelik] 30.8.2020 [TR724]

Diktatöre doğum gününde bağırdılar : ‘Yargılanacaksın!’

Binlerce kişi Aleksander Lukaşenko’nun doğum gününde Başkent Minsk sokaklarında gösteri yaptı
Diktatöre doğum gününde bağırdılar : ‘Yargılanacaksın!’

Belarus’ta Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko’nun kazandığı tartışmalı seçimlerin ardından, yoğun polis önlemlerine rağmen on binlerce protestocu yeniden sokaklara çıkarak Lukaşenko karşıtı gösteriye katıldı.

Doğum günü olan ve 66 yaşına giren Lukaşenko için toplanan binlerce kalabalık ortak bir şekilde; “Yargılanacaksın!” sloganı attı.

Bazıları ise yeni yaşına giren Lukaşenko’yu temsilen bir hamam böceği kuklası taşıdı.

Belarus ordusu askerleri, dikenli teller ile çevrili Stella Meydanı’ndaki anıt önünde bekleyerek göstericileri bu bölgeye yaklaştırmadı. Güvenlik güçleri zırhlı araçlar üzerindeki hoparlörlerden sık sık göstericilerin dağılması için uyarıda bulundu.

Lukaşenko’nun ikamet ettiği “Bağımsızlık Sarayı”na doğru yürümek isteyen eylemciler olduysa da saray çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alan polis protestocuları engelledi.

Tansiyon yüksek olsa da eylemcilerin büyük kısmının olaysız bir şekilde dağıldığı aktarıldı.

Polis, Bağımsızlık Meydanı çevresi başta olmak üzere birçok ana yolu kordon altına aldı. İçişleri Bakanlığı bugün en az 140 eylemcinin daha gözaltına alındığını açıkladı.

9 Ağustos’ta yapılan devlet başkanlığı seçimini, 1994’ten bu yana ülkeyi yöneten Aleksander Lukaşenko’nun oyların yüzde 80’ini alarak kazandığı açıklanmıştı.

Muhalefet sonucu kabul etmiyor.

[Samanyolu Haber] 31.8.2020

AİHM Başkanı’na açık mektup

Mehmet Altan, bu hafta Türkiye’yi ziyarete hazırlanan ve İstanbul Üniversitesinden fahri doktora alması öngörülen AİHM Başkanı Robert Spano'ya hitaben bir açık mektup yazdı.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile İstanbul Üniversitesindeki görevinden ihraç edilen ve iki yıla yakın süre tutuklu kalan gazeteci ve akademisyen Mehmet Altan, bu hafta Türkiye’yi ziyarete hazırlanan ve İstanbul Üniversitesinden fahri doktora alması öngörülen AİHM Başkanı Robert Spano'ya hitaben bir açık mektup yazdı.

"Normal koşullarda Türkiye’yi ziyaret edecek olmanız tabii ki sevindirici olurdu. Maalesef ki durum böyle değil," diyen Altan, "Başkanı olduğunuz AİHM’in hak koruyuculuğunun bir büyük hukuk şemsiyesi olarak herkesi kapsadığına inanmak istiyoruz. İnancımızın her zaman diri kaldığını söylemek ise zor," ifadelerini kullandı.

Mektup www.expressioninterrupted.com'  da yayınlandı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Sayın Robert Spano’ya açık mektubumdur.

Sayın Başkan,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Türkiye’den yapılmış altmış bini aşkın bireysel başvuru var. Türkiye hak ihlalleri konusunda Rusya’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

Malûmunuz olduğu üzere, anayasal hakları yok sayılmış Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından biriyim. Malûmunuz üzere diyorum, çünkü başvuru dosyamı sizin daha önceki başkanı olduğunuz 2. Daire değerlendirdi.

AİHM’in sizin başkanlığınızdaki 2. Dairesi, 20 Mart 2018 tarihinde evrensel hukuk açısından “emsal karar” özelliğini taşıyan gerekçeler ile kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkım ile ifade özgürlüğü hakkımın ihlal edildiğine karar verdi. Türkiye’yi mahkûm etti.

Bu karar için size ve şimdi başkanı olduğunuz Mahkeme’ye teşekkür ediyorum. Hukuk yerde kalmadı.

Sayın Başkan,

Benimle ilgili kararınızın, AİHM tarihi açısından önem taşıyan bir özelliği daha var:

O davaya Türkiye adına katılan Ergin Ergül, karara itiraz eden tek yargıç olarak öyle şeyler yazdı ki yanlış bilmiyorsam, AİHM tarihinde ilk kez mahkeme başkanı olarak “karşı oy’a”, “karşı oy” yazdınız. Diğer üyeler de size katıldı.

03 Eylül 2020 tarihinde, Adalet Bakanı’nın davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret edeceğiniz açıklandı.

Ama beni sarsan, İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora alacağınızı öğrenmem oldu.

Yukardaki ayrıntıyı da tam bu nedenle, ülkemizdeki kamu görevlisi “hukukçuların” ve “hukuk eğitiminin” durumu hakkında bilgi vermek için anımsatıyorum.

Acaba, evrensel hukuk adına karşı oy şerhine karşı şerh yazmak mecburiyetinde kaldığınız Ergin Ergül’ün, size fahrî doktora verecek olan İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi mezunu olduğu hatırınızda mı?

İstanbul Üniversitesi darbeci Kenan Evren’e de “hukuk fahrî doktorası’”vermişti. Sekreteryanız sizi muhakkak bilgilendirmiştir.


Sayın Başkan,

Ben, “fahrî hukuk doktorası” alacağınız İstanbul Üniversitesi’nde kesintisiz otuz yıl hocalık yaptım. 27 yıl önce de profesör oldum.

Anayasanın üç maddesinin ihlali sonucu tutuklandıktan bir ay sonra, cezaevindeki hücremde, 29 Ekim 2016 tarihinde KHK ile üniversiteden ihraç edildiğimi televizyonda duydum. Beni ve pek çok akademisyeni ihraç edenler ile size fahrî doktora verecek olanlar aynı kişiler.

Anayasa Mahkemesinin dava dosyasında “mevcut tüm delilleri değerlendirerek”, üç ayrı hak ihlali ve tahliye kararına karşın tahliye edilmedim. Üstelik hemen ertesinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına da mahkûm edildim. Başkanı olduğunuz AİHM’in hakkımda verdiği hak ihlali kararından sonra dahi İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi tarafından bu mahkûmiyetimin onanmasına karar verildi. Bu tür hukuk skandallarının yaşandığı süreçlerin var olduğundan söz ediyorum.

Ancak nihayetinde, çok sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin beraatime hükmetmesi sonucunda, 4 Kasım 2019 tarihinde beraat ettim ve bu karar kesinleşti.

Ama “davalısı” fahri doktora ünvanını alacağınız İstanbul Üniversitesi olan, “üniversiteden ihracımın iptali” konulu davam hâlen Ankara 21. İdare Mahkemesinde beklemektedir.

Kesinleşmiş beraat, Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’in hak ihlalleri kararlarına karşın, ben sizin fahrî doktora alacağınız üniversiteme dönebilmiş değilim.

Doktora alacağınız üniversite, benim gibi KHK ile atılan akademisyenlerin davalarında “davalı kurum” olarak yer almaktadır.

Bu davalar hâlen devam ediyor ve pek muhtemeldir ki sizin başkanı olduğunuz AİHM önüne de gelecektir. Ancak siz o süreçte İstanbul Üniversitesi’nden fahrî doktora diploması almış bir Yargıç olacaksınız. Yüzlerce öğretim görevlisini haksız bir şekilde okuldan atarak işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm eden bir üniversitenin fahrî üyesi olmak bilmiyorum ne kadar övünç verici.

Normal koşullarda Türkiye’yi ziyaret edecek olmanız tabii ki sevindirici olurdu. Maalesef ki durum böyle değil.

Sayın Başkan,

Başkanı olduğunuz AİHM, AİHS kapsamında garanti altına alınan özgürlükler ve hakların teminatıdır.

Başkanı olduğunuz AİHM’in hak koruyuculuğunun bir büyük hukuk şemsiyesi olarak herkesi kapsadığına inanmak istiyoruz.

İnancımızın her zaman diri kaldığını söylemek ise zor.

Korona felaketine rağmen dört yıldır Silivri’de tutulan ve romanları 23 ülkede yayınlanmış olan 70 yaşındaki Ahmet Altan başvurusunda, bizzat sizin başkanı olduğunuz bölüm “öncelik” kararı vermişti. Mahkeme tarafından içeriğine de son derece hâkim olunmasına rağmen maalesef dört yıldır hâlâ o önceliği bekliyoruz.

Tabii Ahmet Altan dosyası görüşülmesin, eğer bir gün görüşülürse de kesin bir ihlal çıkmasın diye kimlerin nasıl ve hangi gayretler içinde olduğundan da haberdarız. Ama bunun yeri burası olmadığı gibi yaşanılan bu büyük mağduriyeti o düzeyde konu etmek de benim üslûbum değil.

Kişisel tercihlerinizin nasıl tecelli edeceği tabii ki sizin takdirinizdedir. Her bir tercihinizin farklı sonuç ve yansımaları da olacağı açıktır.

Hukuk mağdurlarının büyük umutlar bağlamış olduğu, sözleşme ile kurulmuş, uluslararası yüksek bir mahkemenin başkanı olarak ziyaret edeceğiniz Türkiye’ye şimdiden hoş geldiniz.

Saygılarımla.

31.08.2020

MEHMET ALTAN

[Samanyolu Haber] 31.8.2020

Açık çağrı: İşkencecileri bildirin, gerisini bize bırakın

Almanya merkezli Human Right Defenders (HRD) Türkiye’de işkenceye uğrayanların her kesimden mağdurun dosyasının uluslararası yargıya taşınması için ücretsiz avukatlık hizmeti başlattı.

Türkiye’de sistematik hale gelen işkence olaylarının uluslararası yargıya taşınması için önemli bir inisiyatif oluştu.

Zorla kaybedilme, gözaltı merkezlerinde ya da hapishanede işkenceye maruz kalanların davalarını Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyabilmeleri için Human Right Defenders (HRD) ücretsiz hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti başlattı.

Dernek çoğu sicil numaralarıyla tespit edilmiş 412 kişilik işkenceci listesi hazırladı. Bu kişilerle ilgili başvuru dosyaları hazırlanıyor. Beş vaka için başvuru ise gerçekleşmiş durumda.

İŞKENCE YÜZÜNDEN VEFAT EDEN GÖKHAN AÇIKKOLLU'NUN DOSYASI DA VAR

HRD Genel Sekreteri Oğuzhan Albayrak, “Evrensel Yargı” kapsamında ülkelerin, insanlığa karşı suçlar kapsamındaki yargılamaları suçlar başka ülkede işlenmiş olsa bile yargılayabildiklerini, bu çerçevede dernek olarak takip ettikleri yargı süreçleri olduğunu söyledi. Suriye’de işkenceye karışmış askerlerin Almanya’da yargılandığının altını çizen Albayrak, “Türkiye’de işkence sonucu hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu’nun dosyası bu çerçevede bizim takip ettiğimiz dosyalardan birisi.” dedi.

412 KİŞİLİK İŞKENCE LİSTESİ

Bold Medya'dan Cevheri Güven'in haberine göre Albayrak, Türkiye’deki işkencecileri sicil numaralarına kadar tespit ettikleri bir veritabanı oluşturduklarını, bu kişileri uluslararası hukuk önünde yargılatmak için çalıştıklarını söyledi.

İşkenceci listesini gösteren Albayrak şöyle konuştu: “Kim, nerede, ne zaman, nasıl işkence yapmış bunları tespit ettik. Bazı işkencecilerin sicil numaralarına kadar tespit ettik. Hatta bu işkencecileri değişen görev yerlerinde de takip ediyor, oradaki işkence olaylarını araştırıyoruz. 412 işkenceci listemizde var. Polisler sicil numaralarına kadar var ama mesela savcılar ve doktorlar da var. Örneğin işkence olmuş ama savcı kapatmış, ya da işkence izlerine rağmen adli tıp doktoru rapor tutmamışsa bunlar da işkence listemizde. Şikayetçi olduğumuz kişiler bunlar.”

"TOPLAYABİLDİĞİNİZ DELİLLERİ TOPLAYIN"

Hak savunucusu Avukat Fikret Duran da, işkencecilerle mücadele edebilmek için her delile ihtiyaç olduğunu belirterek şunları söyledi: “İşkencenin, yeri, saati, ne şekilde olduğu, varsa isim, görüntü, işkence sırasında giyilen kanlı kıyafetler, işkence yerinin krokisi, tanık isimleri, işkencecilerin eşgalini anlatabilecek her türlü tanımlama, boyu, sakalı, dövmesi, yüzü gibi tanımlamalar, işkencecinin hangi görüşe yakın olduğu gibi toplanabilen ne delil varsa çok önemli. Ayrıca işkenceyle ilgili kişi avukatıyla konuşup, yaşadıklarını bir tutanak haline getirmeli. Barolara, insan hakları kuruluşlarına başvuru yapılmalı. Suç duyurusunda bulunulmalı. İç hukuk yolları tüketilmeye çalışılmalı.”

İÇ HUKUK KULLANILAMIYOR DİYE ENDİŞE ETMEYİN

İşkence suçlarında savcılıkların takipsizlik kararı verdiklerinin altını çizen Duran, ancak iç hukuk yolunun tüketilmesini şart koşmayan uluslararası yargı mekanizmaları olduğunu, mağdurların kendilerine ulaşmaları halinde bu mekanizmaları kullanabileceklerini söyledi. Birleşmiş Milletler’in doğru bir adres olduğunun altını çizen Duran, ayrıca evrensel yargı mekanizmasını da kullandıklarını ifade etti. AİHM’in iç hukuk yollarının tüketilmiş olması konusunda katı olduğunu belirten Duran, BM’nin bu şartı aramayan mekanizmaları olduğunu ifade etti.

Oğuzhan Albayrak da Avrupa Konseyi bünyesinde İşkenceyi Önleme Komitesi’nin de iç hukukun katı şekilde tamamlanması şartı aramadığını ifade etti.

KİŞİYE ÖZEL BAŞVURU HAZIRLIYORUZ

Albayrak, hangi başvuru yolunun kullanılacağını, kişinin yaşadığına göre belirlediklerini ifade ederek, bu konuda uzman hukukçu kadrolarının çalıştığını, dosyaya göre yöntem belirlenip uluslararası yargıya gidildiğini söyledi. Albayrak, uluslararası yargının oldukça zorlayıcı bir süreç olduğunu, kişilerin tek başına altından kalkmakta zorlanacaklarını söyleyerek, “Hukukçularımız, hangi kuruluşa başvurulacaksa onun sistemine göre dosyayı hazırlıyorlar ve başvuruyu gerçekleştiriyorlar. Müracaatı yaptıktan sonra, hukuki olarak sonuna kadar süreci hiçbir ücret talep etmeden takip ediyoruz.” dedi.

GÖKHAN AÇIKKOLLU’DA İHLAL KARARI ÇIKACAK

“Gökhan Açıkkollu’nun dosyası Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nde şu an görüşülmekte. Takibini HRD olarak biz yapıyoruz. Süreç yıl sonu itibariyle sonuçlanacak. Komite Türkiye’nin savunmasını istedi. Ve ihlal kararı çıkacağını bekliyoruz.”

İLETİŞİM NUMARALARI

Türkiye’de işkenceye uğrayan herkesin ücretsiz hukuk danışmanlığı ve avukatlık hizmeti alabilecekleri HRD’ye ait iletişim bilgileri:

Human Rights Defenders e.V.
Hohenstaufenring 62
50674 Köln – Almanya

www.humanrights-ev.com
info@humanrights-ev.com

Oğuzhan Albayrak
HRD Genel Sekreteri
albayrak@humanrights-ev.com
Twitter: @OAlbayrak06
Signal/Whatsapp/Telegram: +49 176 73 88 49 70

Av. Fikret Duran
Hukuk Danışmanı
fduran@gmx.de
Twitter: @AvFikretDuran

Muammer Burtaçgiray
HRD Dernek Başkanı
burtacgiray@humanrights-ev.com
Twitter: @GBurtac

[Samanyolu Haber] 31.8.2020

Tüyler ürperten rapor!

Sakarya’nın Hendek ilçesinde Büyük Coşkunlar havai fişek fabrikasında 3 Temmuz'da meydana gelen, 7 işçinin öldüğü ve 114 işçinin yaralandığı patlamaya dair bilirkişi raporu tamamlandı. Raporda fabrika sahibi ve Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Sakarya Başkanı Yaşar Coşkun'un 12 bin 500 TL'lik fan taktırmak yerine ucuz fan taktırdığı belirtildi.

İş cinayetinin göz göre göre geldiğini ortaya koyan rapora göre maliyeti yüksek olduğu için kullanılması gereken fan yerine başka maliyeti düşük fan kullanıldı.

Taşıma elektrik kullanıldı, işçilerin bazılarına antistatik ayakkabı verilmedi. Depolama ve üretim tüzüğe aykırı yapıldı. Ruhsatsız bir şekilde kapasitesi arttırılan depolar için ek önlemler de alınmadı.

Hendek Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada hazırlanan bilirkişi raporunda patlama öncesi ve sonrası görüntüler karşılaştırıldı, tanıkların ifadelerine başvuruldu.

MALİYETLİ DİYE EV TİPİ PANO KULLANILDI

Raporda elektrik iç tesisleri yönetmeliğine göre patlama tehlikesi olan yerler için uyulması gereken azami kuralların Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Sakarya Başkanı Yaşar Coşkun'a ait Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası tarafından çiğnendiği görüldü.

Binalarda havalandırma amacıyla bulunan fanlarda muhtemel bir yangını ya da patlamayı önlemek, çıkan yangının elektrik akımıyla yayılmasını engellemek amacıyla sızdırmaz özellikte elektrik panoları kullanılması gerekirken, maliyet gerekçe gösterilip ev tipi pano kullanıldı.

Fabrikanın Elektrikçisi R.E. ifadesinde alınmayan tedbirleri şöyle anlattı: “Bu bölgenin yakınında bulunan misket üretimi yapılan M.S.Ç’nin çalıştığı bölümünde elektrik tesisatı bundan yaklaşık 4,5 yıl önce ufak bir arıza çıkardığından dolayı hepsi yenilendi. Ancak M.S.Ç’nin çalıştığı ham madde ilacı eleme yeri dört bölümden oluşmaktaydı. Buralarda fan yoktu. Ben M.S.Ç’nin çalıştığı bölüm tehlikeli olduğu için burada bulunan fanın sızdırmaz cinsi fanla değiştirilmesi için öneri verdim. Müdür Kimyager A, Ustabaşı H. fabrika sahibi Yaşar Coşkun önce 'Tamam değiştirelim' dediler, ancak maliyeti 12 bin 500 TL tutunca benim tüm uyarılarıma rağmen fanı değiştirmekten vazgeçtiler.”

UZATMA KABLOSU İLE ELEKTRİK

Kuralsızlığın en çok açığa çıktığı yerler fabrika içerisinde tespit edilen ruhsatsız yapılar oldu.

Bilirkişi raporunda, ruhsatsız yapılarda mevzuata aykırı olarak, patlama riskinin olmadığı bölgeden uzatma kablosuyla elektrik taşındığı ayrıca patlama riski olan bölgelerde kıvılcıma sebep olacak hiçbir araçla girilmemesi gerekirken elektrikli su sebiline rastlandığı ifade edildi.

Tehlike bölgesinde statik elektrik riskine karşı çalışanlara verilmesi gereken antistatik kişisel koruyucunun tüm çalışanlara verilmediği tespit edildi. Sahada yapılan çalışmalarda bulunan iş ayakkabılarının bir kısmının antistatik olduğu görünürken bir kısmının da antistatik olmadığı görüldü.

RUHSATSIZ İMALATA GÖZ YUMULDU

Patlamanın tahribatı ve tanıkların ifadesine göre depolarda mevzuata aykırı birikim yapıldı.

Evrensel gazetesinin haberine göre işyeri kayıtlarında 10-30 ton arası görünen patlayıcı miktarının araştırmalar sonucunda 46 ton olduğu tespit edildi.

İnşaat mühendislerinin tespitlerine göre ruhsatsız bir şekilde kapasitesi arttırılan depolar için ek önlemler de alınmadı.

Raporda Çin mahallesi olarak bilinen bölgede yer alan 300 metrekarelik 8 büyük deponun herhangi bir olası patlama, parlama ve yangın etkilerine karşı yapısal anlamda hiçbir önlem alınmadığı, hepsinin patlamadan sonra büyük yangından kullanılamaz hale geldiklerinden açıkça anlaşıldığı aktarıldı.

MÜSİAD MORAL YEMEĞİ VERMİŞTİ

Söz konusu depolar arasında 8-10 metre mesafe bırakıldığı ve bu depolar arasında tedbir amaçlı herhangi bir duvarın yapılmadığı gibi güvenlik mesafelerine de dikkat edilmediği tespit edildi.

Patlamanın akabinde "Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) iş dünyasındaki arka bahçesi" diye bilinen MÜSİAD'ın Başkanı Abdurrahman Kaan, MÜSİAD Sakarya Başkanı Yaşar Coşkun’a moral yemeği düzenlemişti.

Moral yemeği sosyal medyada infiale sebep olmuştu. Gözaltına alınan fabrika sahibi Ali Rıza Ergenç Coşkun adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakılırken, oğlu Yaşar Coşkun ise tutuklanmıştı.

[Samanyolu Haber] 31.8.2020

Malezya'da Türkiye tartışması

Geçen hafta Türkiye'yi ziyaret eden Malezya Öncelikli Sanayiler Bakanı Teresa Kok ziyaret dönüşünde sarf ettiği sözlerle Malezya'da tartışma konusu oldu.

SAMANYOLUHABER- Uzakdoğu ülkesi Malezya’da siyasi tartışmaların odağında Türkiye var. Geçen hafta Türkiye'ye resmi ziyarette bulunan Malezya Öncelikli Sanayiler Bakanı Teresa Kok, 3 günlük gezide büyük bir yatırımı ülkesine getirmek için anlaştığını ifade etmişti.

Bakan Kok, Türkiye'den bir grupla Malezya'da 82 milyar Malezya Ringgiti (20 milyar dolar) yatırım için mutabakata varıldığını söyledi. Koronavirüs salgınında tek celsede yaklaşık 150 milyar Türk Lirası yatırıma hangi grubun imza atacağı Malezya'da muhalefetin dikkatinden kaçmadı.

O İDDİA MALEZYA PARLAMENTOSUNU KARIŞTIRDI

Tartışmayı bugün yayımlanan makalesinde ele alan Dünya gazetesi yazarı Kerim Ülker, "Miktar büyük olunca tartışma da büyük oluyor. Konu Malezya Parlamentosu’nda kıyameti koparmış durumda." ifadelerini kullandı.

Ülker şöyle devam etti: "Baling Milletvekili Datuk Seri Abdul Azeez Abdul Rahim, yaptığı açıklamada 'Teresa Kok, Türkiye’ye 3 gün yaptığı ziyaretle Malezya’yı kurtarmış oldu. Muhtemelen paranın değerini bilmiyor. Bu utanç verici. Eğer bu yatırımı getirdiyse daha ayrıntılı bilgi versin. Bu kadar para getirdiğine göre onu Başbakan seçelim' diyerek tepkisini dile getirmiş."

ÜÇ GÜNDE 20 MİLYAR DOLAR MI?

Malezya İstatistik Dairesi (DOSM) verilerine göre Malezya 2017’de 9,8 milyar dolar (41 milyar ringgit), 2018’de 6,2 milyar dolar (26 milyar ringgit), 2019’da 7,6 milyar dolar (31,7 milyar ringgit) yabancı yatırım almış.

Malezyalı Bakan Kok'un iddiasına göre 3 günlük Türkiye ziyaretinin getirisi ise 20 milyar dolar.

[Samanyolu Haber] 31.8.2020

FBI, Kurtuluş’u sorgulama talebinde bulundu

Washington merkezli International Christian Concern, Amerikan Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI) pastör Andrew Brunson’a suikast iddialarını araştırdığını ve Serkan Kurtuluş’u sorgulamak için Arjantin’den talepte bulunduğunu bildirdi.

Dünya çapında Hristiyanlara yapılan insan hakları ihlallerini araştıran Washington merkezli International Christian Concern (ICC), çarpıcı iddia.

İddiaya göre Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI, Amerikalı pastör Andrew Brunson’a suikast iddialarına dair önemli ifşaatta bulunan Serkan Kurtuluş’u sorgulamak için Arjantin’den talepte bulundu.

TRUMP BASKI YAPINCA ERDOĞAN BIRAKTI

ICC, Andrew Brunson’ın Türkiye’de 2 yıl terör suçlamasıyla cezaevinde yatmasının akabinde 2018 yılı ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a "Derhal serbest bırak" muhtırası verdiğine işaret etti.

Baskı sonucu Brunson 2018 yılın ekim ayında serbest bırakılmış ve özel jetle ABD’ye dönmüştü.

Tutuklandığı sırada İzmir Diriliş Kilisesi papazı olarak görev yapan Brunson’ın AKP hükûmeti tarafından bir çete liderine öldürtülmek istendiği ifade edildi.

ICC, Serkan Kurtuluş’un Haziran ayında Arjantin’de tutuklanmasının ardından bu iddiayı gündeme getirdiğini yazdı.

BRUNSON'A SUİKAST DÜZENLEYECEKLERDİ

ICC, İzmir AKP il başkanlığı yöneticileri ile dönemin AKP Genel Başkanı Yardımcısı Prof. Dr. Nükhet Hotar'ın (9 Eylül Üniversitesi rektörü) Brunson’a suikast yapmak, suçu da Hizmet Hareketi'ne atmak için Serkan Kurtuluş’a yaklaştığı ifade edildi.

Türkiye’nin Suriye’ye yasadışı ateşli silah temini ve 2015 yılında bir Rus pilotun ölümü sebebiyle yargılanmak üzere Kurtuluş’u Arjantin’den iade etmeye çalıştığı, ancak Serkan Kurtuluş’un Arjantin’de siyasi sığınma talebinde bulunduğu kaydedildi.

Kurtuluş’un sığınma talebinin henüz karara bağlanmadığı belirtildi.

ERDOĞAN'IN REHİNE SİYASETİ

FBI'ın Brunson’a suikast iddiaları sebebiyle Arjantin’den Kurtuluş’u sorgulamak için talepte bulunduğu, ancak Arjantin’in talebe henüz cevap vermediği bildirildi.

Kurtuluş’un iddiaları hakkında yorum yapan ICC, Brunson’ın tutuklanmasını "Erdoğan'ın ABD’yi Fethullah Gülen’i iade etmeye zorlama girişimi.” olarak değerlendirdi.

[Samanyolu Haber] 31.8.2020

"Gariban kardeşim senin neyine otomobil almak?"

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınında döviz kurlarına bağlı olarak fiyatları hızla artan araba fiyatlarına Cumhurbaşkanlığı kararıyla Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) zammı geldi. Fiyatlar daha da yükseldi.

Sözcü yazarı Murat Muratoğlu, otomotive yapılan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) zamlarının ne anlama geldiğini anlattığı makalesinde “Hesap ortada… Fiyatı 170 bin lira olan 2000 cc motor hacimli bir aracın Türkiye satış fiyatı 650 bin liraya çıktı. Sen aldığın arabayı kullanırken yanında bir ve arkada iki devlet oturuyor. Bir araba sana… Bir araba devlete… Bir araba daha devlete… Ve bir araba daha devlete.” diyor.

“Vatandaş için otomobil almak çok uzaklarda kaldı.” diyen Muratoğlu, “Hani Mercedes lüks olmaktan çıkmıştı? Sahi kendisi, eşrafı, korumaları ne marka arabaya biniyor? Kimin böyle bir derdi var? Onlar kendilerini biliyorlar! Lüks ve şatafat içerisinde yaşarken, millete akıl öğretmek bambaşka bir boyut olsa gerek… Hele vergileri kökleyerek ekonomiyi düzeltebileceğini sanmak cahillik değilse konudan hiç nasibini almamak demek… Çıkıp; ‘düşük bütçeli araçlarda fiyatlar artmadı ama…’ diyenler olacaktır illa… Döviz fiyatları artınca onların da fiyatları yükseleceğinde yüksek vergi dilimine gireceklerdir zamanla.” ifadelerini kullanıyor.

ALMANYA'DA 27 BİN EURO, TÜRKİYE'DE 300 BİN LİRA VERGİ

Almanya'da 27 bin euroya satılan Volkswagen Passat’ın Türkiye'de devletin 300 bin liraya yakın parayı kasasına koyduğunu belirten Muratoğlu, şunları söylüyor:

“Ekmekten fazlası lüks bu ülkenin vatandaşlarına… Araç garantili yollar, köprüler, havalimanları, hastaneler için dolarla borçlanırken sıkıntı yoktu. Halk otomobil almaya niyetlenince sıkıntı oldu. Meclis başkanının Mercedes'i kaç euroydu? Saray sayısı arttıkça vergi de artar! Vatandaş için otomobil almak çok uzaklarda kaldı. Sahi bunlar yolları, köprüleri, tünelleri kimin için yaptı? Gariban kardeşim senin neyine otomobil almak? Sen her zamanki gibi duble yolların, köprülerin, tünellerin kenarında mangalını yak, asfaltına ekmeğini banıp araçların geçişini seyret.”

ÖTV, KDV, MTV, ÖTV'NİN KDV'Sİ...

Vatandaşın gözünü karartıp parayı gözden çıkarması durumunda da karşılaşacağı ödemelere dikkati çeken Muratoğlu, şöyle devam ediyor:

 “Önce ÖTV, KDV, MTV, ÖTV'nin KDV'si, tescil, harç, TRT payı ödeyip araba mı alacaksın? Hadi aldın… Bitti mi? Trafik sigortası yaptıracaksın, kasko yaptıracaksın, her yıl iki kere Motorlu Taşıtlar Vergisi ödeyeceksin, muayene ücreti vereceksin. Yol yaptım parası, yap-işlet köprüsü parası, 25 yıl sonra devredilecek tünelin parası, park parası… Hız tuzağı cezaları… Kış geldi kış lastiği, bakımı, aküsü, yağı derken… Cepte benzin alacak paran kalmayacak. Ülke eski Sovyet bloğu ülkeleri gibi olacak. Herkes 20 yıllık arabalara binecek. Sadece çok zenginlerde son model araba olacak. İşte o zaman bu halk saray sayısı artıkça vergilerin arttığını anlayacak!”

[Samanyolu Haber] 31.8.2020

Oryantalistlerin Talihsizliği - 1 [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Oryantalistler ön yargı ile baktıklarından dolayı, İslâm’ı iyi bilseler de Allah onlara hidayet nasip etmiyor. İradelerini iman etmeye yetecek kadar kullanmıyorlar.”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ise, “İMAN, Sadeddin Taftazani'ye göre, ‘Cenab-ı Hakk'ın, istediği kulunun kalbine, cüz’î iradesini sarf ettikten sonra bırakıp yerleştirdiği bir nurdur’ denilmiştir. Öyleyse, İMAN, Şems-i Ezelî olan Cenab-ı Hak tarafından insan vicdanına ihsan edilen bir nur ve bir şua’dır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır.” (İşâratü’l-İ’caz tefsirinden)

Bu ifadelerin gerçekliğini hep müşahede ettim, gördüm ki, cüz’î iradelerini o imanı elde etmek için kullanmayanlara, ne anlatırsan anlat asla o güzel iman onlara  nasip olmuyor.

* * *

Hocaefendi, “Fedâkâr ruhlar, umumî belâ ve musibetlere karşı kurban oluyorlar” demişti. Hacı Kemal Ağabeyin vefatından sonra onun gelecek belalara karşı paratöner olduğunu söylemişti.

1971’de ihtilafların Nur Cemaatı içinde çoğaldığı zamanda Manisa Karaköy Kur’an Kursu'nun değerli Hocaefendisi Abdülkadir Hocamız Cenab-ı Hakka niyaz edip bu ihtilaf belasının def olması için kendisinin kurban olmasını istedi. Bir arabanın içinde cayır cayır yanarak arkadaşlarıyla beraber feda-i can eylediler. Oğlu Hafız Memduh Ongan kardeşimiz de aynı fedakar ve cefakâr ruhla bir Kurban Bayramında Hizmet için koştururken yine bir trafik kazasında şehit olup ruhunun ufkuna yürümüştür.

Hocaefendi, “Bazı insanlar yaşlarının üstünde olurlar. Bunu çok yakın olmayanlar bilemezler. Görünmeden bilinemez. Onlar; ‘Sâbikûnu evvelûn…’ İçimde bir kasvet vardı. Demek ‘Nazım Gökçek’in vefatı içinmiş.’ diyor. Aslında Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir’e ilk geldiği sene bizi Kestane Pazarı Caminin içine toplayıp vefat eden Atıf Ural Ağabey için tevhidler çektirip dualar ettirdi. Seneler sonra dedi ki: “Beni rüyamda ulu bir divana celbeden ‘O mesele seni alâkadar etmez!’ diye ikaz ettiler. Çünkü ben, Atıf  Ural’ın o hoş edâlı güzel Risale-i Nur okuyuşunu çok severdim. Hayatını hizmete vakfedeceğini ümit ediyordum. Öyle olmayınca, çok üzülüyor, onun adına kendime kahırlanıyordum ki, böyle bir rüya gördüm.”

“Kendi estetiğinizi alıp ileri götürmeye SANAT  denir. Günümüz düşünce tarzını daha da derinlere götürmelisiniz. Yıllardır NAKARAT’tan kurtulamadık. Taklid’de velûdiyet (doğurganlık) yoktur.” diyor, Hocaefendi…

“Ruhumuzun Heykelini Dikerken” isimli kitabında Hocaefendi, Yeryüzü Mirasçılarının vasıfları üzerinde dururken, sekizinci vasıf olarak SANAT DÜŞÜNCEMİZİ söylüyor. Ancak şimdilik hiçbir izaha girişmeden kısaca şöyle diyor: “Şimdilik belli mülahazalara binaen, Jülvern gibi: ‘Bir kısım çevreler BİZİM KRİTERLERİMİZ  içinde henüz böyle bir yolculuğa hazır değiller.’ Deyip böylece bu mütâlâamızı da noktalıyoruz.”

Ama Hocaefendi bir başka mütalaasında bu hususta şöyle diyor: “Değişik güzellikler, araştırma merkezlerinin ürünleridir. Sanatkâr SANCILI  OLUR. Bu sancı ilhamlara bir kamçı vazifesi görür. Sanat, ruhun soluklarıdır. Bizim düşüncemizin bilinmesi lâzım”.

Bir profesör arkadaşımız Hocaefendi'ye: “Hocam, bazı sempozyumlara katılıyoruz, hep bilinenleri tekrarlıyorlar…  Hiçbir orijinallik bulamıyoruz. Neden?” diye sorunca Hocaefendi; “Çünkü hiç dertlenme ve sancılanma yok… Başka türlü nasıl bir ilham doğacak ki?!..” demişti.

2005 senesindeki bir sohbetinde ise şöyle diyordu: “Ruh inceliğinin tezahürleri vardır. Objektif ve sübjektife isyan  nereye kadar? Sanatkâr ruhlu kimselerde edep ve incelik esas mânasını aksettirir. Mücerrede seyahati sonuna kadar götürmek lâzım… Bayraklaşmış bir milletin RUH  İNCELİĞİ de onu bayraklaştıran  bir başka yanı. Ne koyarsan içine sığan derin bir çerçeveyi sonsuz ufuklara taşıma… Bunu sevmede ısrarlı olmak lâzım… Bunları kendi çerçevelerinde imrendirmek ve mükâfatlandırmak lâzım.”
Hocaefendinin bilhassa yazılarında bu ruh inceliğinin tezahürleri çok ayan beyan… Bu hususta Cemal Türk Hocamızın, çok derin ve çok enfes tesbitleri ve tefahhusları  mevcut… İnşaallah  uzun zamandır tecessüsle yakaladığı bu güzellikleri kitap haline getirir de herkes bu keşiflere âşina olma imkânı bulur…

[Abdullah Aymaz] 31.8.2020 [Samanyolu Haber]

Trump'a medyun iki kişi! [Kadir Gürcan]

Trump halinden ne kadar memnun bilemiyoruz. Vucut dili, özel ilgi isteyen ekme-saçlarına endeksli olduğu için her zamanki önceliği saçlarının bozulmaması. Jest ve mimiklerine fazla mana yüklemeye gerek de yok zaten. Konuşmaya başlayınca, bütün dünyayı karınları ağrıyacak kadar kendine güldürmeyi başarıyor.

Koronavirus sebebiyle, devlet başkanlarının uluslararası ziyaretleri durduruldu. Aksi halde Başkan Trump, Avrupa'da katıldığı toplantılarda ve yurtdışı gezilerinde mevkidaşlarını kendine güldürerek, Amerikan halkının utandırmaktan çekinmeyen ilk ABD Başkanı olmayı başardı. Gazetecinin “Trump'ı yakışıklı buluyormusunuz?” sorusuna, ciddiyeti ile bilinen Alman Başbakan Merkel alaylı bir tebessüm ile cevap vermiş. O tebessüm edince, basın mensupları toplantı salonunu kahkahaya boğmuşlar. Soru soran gazeteci de dahil hemen herkes Merkel'in Trump hakkındaki “idiot” yaklaşımını biliyor. Dünyanın en ciddi ve güçlü kadınlarından biri olan Merkel'in, dört yıldır Trump'a katlanmak için neler çektiğini kendisine sormak lazım. Zaten o tebessüm de bunu ifade ediyordu.

Trump'ın bir başka karakter özelliği de, gülemiyor olması. Denklanşöre yansıyan görüntülerde zoraki tebessümünün haricinde, esprilere gülememesi, ciddiyet ve espriyi anlayacak, birbirinden ayıracak ve anında tepki verecek zihni bir becerisi olmadığı yorumlarına sebep oluyor. Bir defasında, Apple'in tepe ismi Tim Cook'e, “Tim Apple” diye hitap edince, salon, hem bu gaf'a hem de Başkan'ın işi toparlamadaki telaşına gülmekten kırılmıştı. Tim Cook daha sonra, sosyal medya hesabındaki ismini “Tim Apple” şeklinde değiştirerek esprinin ömrüne ömür kattı.

Maryanne Trump Barry(1), bölge savcılığı gibi prestijli bir görevden emekli olmuş, Trump ailesi üyelerinden. Trump'ın kız kardeşi. Bir kaç ay önce Başkan Trump'ın yeğenlerinden birinin piyasaya çıkan ve ailenin iç işleyişini gün yüzüne çıkaran kitabı hala gündemden düşmedi. Yeğen Trump yetmezmiş gibi şimdi kız kardeş Mary de, “Donald yalancıdır. Hiç kitap okumaz. Hatta, SAT'e (Üniversiteye giriş imtihanı!) kendi yerine arkadaşını sokmuştu!” diyerek, aile içi gerçekleri dile getirmiş. Bu cümleler de zeki yeğenlerden biri tarafından kaydedilmişti. Durumun inkar edilecek tarafı yok. Geçtiğimiz hafta itibariyle ölü sayısının 180 bine ulaştığı Amerika'da, salgının varlığını inkar eden Başkan Trump, bunu da inkar eder, şüphesiz. Beyaz Saray'a yakın medya, “Aman canım! Kardeşler arasında bu tür şeyler her zaman olur!” deyip, Başkan adına işe vaziyet ettiler etmesine de, bu açıklama Başkan Trump'ın eğitim-öğretim ile alakalı şaibeli geçmişini izah etmeye yetmiyor.

Üniversite bitirmek bir ayrıcalık. Orta ve Lise gibi zorunlu değil. Bu yüzden, üniversiteye bir şekilde yeterliliğini ispat edenlerin gitmesi çok tabii. İş ve mesleğinde başarılı olan bir çok insan için, maişeti temin etmek ve sosyal hiyerarşide bir üst basamağa sıçramak için üniversiteye ihtiyaç yok. Bütün problem, bu eğitim ve diplomanın zorunlu olduğu işlere giren kalifiyesiz insanların günün birinde böylesine basit bir evraka ihtiyaçlarının olacağını hesap edememiş olmaları. Gerçi Trump'ın bir diploması var ama, kız kardeşinin üniversiteye giriş imtihanı ile alakalı basına yansıyan açıklamaları, problemin çok daha derin olduğunu gösteriyor.

2016'da başkanlık yarışı için paçaları sıvayan Donald Trump'ın mezun olduğu üniversiteye okul notlarını gizli tutmaları konusunda ciddi baskı yaptığı konuşulmuştu. Başkan olduktan sonra da bu baskıyı yenilemiş olmalı. Kız kardeş Mary'nin yeni ifşaatından sonra bir hukuk profesörü, Trump'ın üniversite kayıtlarının deşifre edilmesi için mahkemeye müracaat etti, iyi mi?

Zengin ve meşhur zümrenin hayatları pek gizli kalmıyor. Öyle de olsa insanların özel hayatları, ticari faaliyetleri, insani ilişkileri ve aile içi sırları kendilerini ilgilendirir. Ta ki, mesele ülke gündemini belirleyen bir skandala dönüşene kadar durumu çok kimse fark etmez ya haberleştirmeye değer bulmaz. Gerçekten Trump, New York'lu milyarder ve gayr-ı menkul zengini olarak kalsaydı, bir çoğumuz Donald Trump'ın ismini hiç duymadan dünyadan geçip gidecektik. Maalesef bu gönül huzurundan mahrum kaldık.

Başkan Trump'ın sosyal medyada iki satırlık mesaj yazarken yaptığı cümle ve kelime hataları twitter'in CEO'sunu bile usandırdı. Başkan olmadan önce yazdığı kitaplardan bazıları New York Best Seller listesine girmiş. Ne var ki, kitaplarının tamamının “Gölge Yazarlar” a ait olduğu düşünülüyor. Nasıl olmasın? Kız kardeşi'nin şahitliği ile okuma özürlü olduğu tespit edilen Başkan Trump'ın kitap yazabileceğine kim inanır ki?

Bir başkan hakkında olabilecek en istenmez karakter özelliklerine rağmen Trump'ın, Beyaz Saray gibi dünyanın en havalı koltuğuna seçilmeyi başarması, demokrasinin gözden kaçan bir arızası olarak değerlendiriliyor. Demek ki, Başkan Trump'ın bu haline razı olan insan sayısı azımsanmayacak boyutlarda.

Ama iki insan var ki, Başkan Trump'ın bu hali onların kendilerini tezkiye etmesi için önemli bir teselli kaynağı. Trump,  “Cumhurbaşkanı Erdoğan sadece beni dinler! Bu yüzden herkes bana onunla sen konuş diyor!” ifadelerini gizleme ihtiyacı duymuyor. Hatırlanacağı üzere, Saray'a yazdığı bir mektupta “Budala olma!” diyerek Sayın Cumhurbaşkanı'na seslenmişti. Başkan Trump'ın diploma ve üniversite meselesi gündeme düşünce, diploma krizini bir türlü atlatamayan Saray'ın, Trump'a duyduğu ruh ikizi yakınlığı fazla bulunmamalı. Biden'a harlayan Saray çevresi, okul kaçkını Trump ile, diplomasız bir Cumhurbaşkanı arasındaki düşük kalibreli gönül ilişkisinden dolayı ne kadar sevinse azdır.

Başkan Trump'ın mevcut haline sevinen diğer bir kişi de bir önceki Cumhuriyetçi Başkan, Oğul Bush. ABD tarihinin en kötü başkanı unvanına sahip olan Oğul Bush, Trump'tan sonra rahat bir nefes aldı. Şimdi, Oğul Bush'a “Niye böyle neşelisin?” diye soranlara, Eski ABD Başkanı “Neden olacak, Trump ayaklarımı gıdıklıyor!” diyerek cevap veresiymiş!

Oğul Bush, Amerika'nın meşhur üniversitesi Yale mezunu ama, bizim Saray ile ikisini bir araya getirseniz, bir Merkel etmezler!

[Kadir Gürcan] 30.8.2020 [Samanyolu Haber]

Yakılan kitapların izinde [Muhammet Mertek]

Sanat tarihçisi ve yazar Heike Wulf rehberliğinde Almanya'nın Dortmund kentinde Friedrich-Naumann-Özgürlük Vakfı’nın organize ettiği “Anma Gezisi” ilginç bir rota izliyor. Geniş bir meydanda kitap toplayıp yakan Nazilerden son yıllarda Türklere ve yabancılara yönelik ırkçı cinayetlerin işlendiği mekanlara yapılan zamanda bir yolculuk bu deneyim...

MUHAMMET MERTEK 30 Ağustos 2020 YAŞAM

Yaklaşık yirmi yıldır takibata uğrayan yazarları hatırlamayı kendisine görev bilen sanat tarihçisi ve yazar Heike Wulf, bunun için farklı etkinliklere imza atıyor.

Almanya’nın Dortmund kentinde Friedrich-Naumann-Özgürlük Vakfı’nın organize ettiği “Anma Gezisi” bu çerçevedeki çabalardan sadece biri.

Buluşma noktası Dortmund’un merkezindeki Mayersche Kitabevi’nin hemen yanı idi. Belli ki kitabevi özellikle seçilmişti. Çünkü iki saatlik programın içinde birkaç sokak ileride Nazi rejimi tarafından Mayıs 1933 yılında kitapların yakıldığı yeri görmek de vardı.

Gezi rehberi Heike Wulf, aynı zamanda yazar ve sanat tarihçisi. 2011 yılından beri ağırlıklı olarak Nazi döneminde takibata uğrayan yazarları, önemli kişilikleri araştırıyor, bu konu üzerine sunumlar yapıyor.

Son yıllardaki Neonazilerin ırkçı saldırılarından Nazi barbarlığına giden bir rota çizerek yaklaşık 20 katılımcıyı bilgilendirdi. Neonazilerin Almanya’daki en önemli kalelerinden sayılan bu şehirde gezdiğimiz bazı noktalar gerçekten düşündürücüydü.

Mesela, yaklaşık 15 yıl önce Sven Kahlin adlı bir neonazi tarafından meşhur hâkim Thomas Schulz’un bıçaklanarak öldürüldüğü yer ilk duraktı. Bu şahıs beş yıl sonra hapisten çıkıyor ve kısa süre sonra, solcuların buluşma yeri olan Brückstrasse’deki bir kahvede başka bir cinayet işliyor.

DGB-Sendikası tarafından organize edilen 1 Mayıs (2009) kutlamalarına katılan yaklaşık 2 bin 800 kişiye Dortmund Bahnhof’ta toplanan bir neonazi grubunun saldırısının yapıldığı yere uğradık. Olayda 9 polis aracı tahrip edilmiş, 50 kadar polis yaralanmış.

Uğrak yerlerinden biri de NSU denen aşırı sağcı terör örgütü tarafından işlenen ve Türkiyelilerin ağırlıklı olduğu 10 cinayetin anısına dikilen bir anıttı. Dortmund Bahnhof’unun hemen arkasındaki müzenin önünde bulunan ve aralarında Dortmund’da öldürülen Mehmet Kubasık’ın da yer aldığı bir anıt bu.

Gezinin önemli noktalarından olan 30 Mayıs 1933’te kitapların yakıldığı yer ise Hansastrasse’de bulunuyor. Anıtta Nazilerin vahşetini 100 yıl öncesinden öngören şair Heinrich Heine’nin meşhur sözü yer alıyor: “Kitapların yakıldığı yerde, insanlar da yakılır nihayetinde.”

Uğrak yerlerinden biri de Yahudi işadamı Hermann Tietz adına 1884’te kurulan Hertie alışveriş merkezinin eskiden bulunduğu yerdi. Şu an bu mağazanın yerinde Peek & Cloppenburg hizmet veriyor. Bir aileye ait olarak Hertie firması, zamanında Avrupa’nın en büyük sermayesine sahiptir. Naziler, 1933’te Yahudilere ait malları gasp etmeye başladığında bu firma da nasibini almış.

Son bölümde ise Kutsal Yol (Heiliger Weg) denilen yerde Yahudi ailesi Meyer’in oturduğu yer vardı. Çocuklarını İngiltere’ye gönderen anne-baba toplama kampında öldürülmüşlerdi. Orada Südbahnhof (Güney Garı) yanındaki Su deposu (Wasserturm) denen yerde Yahudiler toplatılmış ve vahşice katledilecekleri toplama kamplarına gönderilmişti. Şu an 4000’den fazla üyesi bulunan ve 24 saat korunan Yahudi cemiyeti buradan uzaktan görülüyor. Eskiden burada sinagog varmış.

Zamanda yapılan bu kısa yolculukta herkesin kafasında aynı sorular beliriyor: Nasıl oluyor da bu kadar barbarlığın ve vahşetin işlendiği bu ülkede tekrar Neonaziler hayat bulabiliyor ve eylemlerine devam edebiliyorlar?

Nasıl oluyor da hala o ırkçı vahşetin mirasına konmak isteyen AFD partisi eyalet seçimlerinde yüzde 10 ve bazı bölgelerde yüzde 20’yi aşan oy desteği görebiliyor?

Nasıl oluyor da tarihin gördüğü en onulmaz hastalıklardan ırkçılık ve ırkçı saldırılar yeniden bu toplumda karşılık buluyor?

Bu barbarlığı önlemenin en önemli yollarından biri de böyle geziler düzenlemekten geçiyor. Geziyi düzenleyen Friedrich Naumann Özgürlük Vakfı bu faaliyetinden dolayı teşekkürü hak ediyor.

“2001’den beri başlarına gelenler unutulmasın diye takibata uğrayan yazarları hatırlamayı bir görev bildim.” diyen Bayan Wulf, sunumları için hazırladığı broşürde bazı yazarlarla ilgili şu bilgilere yer veriyor:

Anna Seghers: Sanat tüccarı Isidor Reiling ve hanımı Hedwig’den 1900 yılında Mainz’de doğdu. Birinci Dünya Savaşı’nda yardım hizmetlerinde bulundu. Daha sonra Köln ve Heidelberg’de sanat tarihi, tarihi, Çin Dili ve filoloji okudu ve doktorasını yaptı. 1932 yılında yazdığı „Yoldaşlar“ (Die Gefährten) isimli romanında Almanya’da faşizm tehlikesine karşı uyarılarda bulundu. Yahudi ve komünist olarak kara listeye ilk girenlerden oldu.

Maria Leitner: 1892’de Almanca konuşan bir ailenin çocuğu olarak Budapeşte’de doğdu. 1925’te Ullstein yayınevinin görevlendirmesiyle Amerika’ya gitti. Üç yıl boyunca baştan başa bu ülkeyi dolaştı. Yazılarını gazeteci gibi olaylara dışardan bir bakışla değil, içten bakışla yazıyordu: İnsanların çalışma şartları üzerine tecrübi olarak bilgi edinmek için 80 farklı işyerinde çalıştı. 1930’da Bertolt Brecht, Johannes R.
Becher, Andor Gábor, Erich Mühsam, Erich Weinert ve Anna Seghers’ın üye olduğu Proletarya-Devrimci Birliği’ne girdi. 1933’ye sürgün edildi, kitapları kara listeye girerek yakıldı.

Hermynia zur Mühlen: Viyana’da doğdu. Belli zamanlarda İstanbul, Lizbon, Milano ve Floransa’da yaşadı. Çok sayıda dil öğrendi. 1919’da Almanya Komünist Partisi’ne girdi. 1934’de “Nazi olan Kızlarımız” başlıklı romanı yayınlandı ve kara listeye girdi. 1939’da İngiltere’ye göçtü, orada hastalıklar içinde fakir olarak yaşadı.

Sophie und Hans Scholl: Bu iki kardeş ve kurdukları “Beyaz Gül” hareketi üzerine sıkça haberler yapıldı. Bu hareketin diğer üyeleri kimlerdi ve onları direnmeye götüren sebepler nelerdi?

Lou Andreas-Salomé: 1861’de Petersburg’da doğdu. Rus ve Alman bir aileden gelen hikaye ve deneme yazarıydı. Psikanalizciydi. Friedrich Nietzsche, Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud gibi meşhur insanlarla olan ilişkisi hala tartışılmaktadır. Ölümünden kısa süre sonra Gestapo tarafından kütüphanesine el konuldu. El konulma sebebi ise “Yahudi Bilimi” okuması, psikanalizci olması, Sigmund Freud ile birlikte çalışması ve kütüphanesinde çok sayıda Yahudi yazarın kitaplarının bulunması.

Irmgard Keun: 1905’te Berlin-Charlottenburg’da doğdu, Köln’de büyüdü. Daktilograf eğitimi aldı ve sanatçı oldu. Alfred Doplin’in tavsiyesiyle 26 yaşındayken „Gilgi – Bizden Biri“ (Gilgi – eine von uns) adlı eseriyle tanındı. 1932’de Halkın zor zamanlarındaki durumunu hiciv ve eleştirel yönden ele alan ikinci romanı „Suni İpekli Kız“ (Das kunstseidene Mädchen) çok satan kitaplar arasında yerini aldı. Gelecek vadeden kariyeri Nasyonel Sosyalistlerin yükselişiyle sona erdi. Kitapları, Yahudi Alfred Döblin’e olan yakınlığı sebebiyle İmparatorluk Yazın Odası’na kabül edilme başvusu reddedildi ve “asfalt edebiyatı” olarak yasaklandı. 1936’da ülkeden ayrılan Keun, 1982’de Köln’de hayatını kaybetti.

Bertha von Suttner (1843-1914): Aristokrat bir Avusturyalı barış araştırmacısı, gezgin gazeteci ve yazardı. 1889’da yayınlanan romanı “Silahları bırakın!” (Die Waffen nieder!) barış hareketinin sembolü oldu. Alman Barış Topluluğu’nu kurdu. Aynı yıl Lahey’de ilk barış konferanslarına ve uluslar arası mahkeme kurulma çalışmalarına katıldı. 1904’te ilk kadın olarak Nobel ödülü aldı.

Irène Némirovsky: 1903’te zengin bir Rus Yahudi bankacının kızı olarak Kiev’de doğdu. Ailesi Ekim Devrimi’nden önce Paris kaçtı. Bankacı Beyaz Rusyalı Michel Epstein ile evlenen İrene “David Golder“ adlı romanı ve diğer eserleriyle Paris edebiyat çevrelerinde kısa sürede tanındı. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Paris’i işgal etmeleri üzerine kocası ve iki kızıyla saklandı. Yahudi olduğu için Nazi döneminde kitaplarının basımı yasaklandı. 13 Temmuz 1942’de tutuklandı ve dört hafta geçmeden Auschwitz’de öldürüldü. Kızları Denise ve Elisabeth hayatta kalmayı başardı ve annelerinin unutulmaması için çalışıyorlar.

Dortmund’ta anma gezisinde ziyaret edilen yerler sırasıyla şöyle:

1. Neonazi Sven Kalin meşhur hakim Thomas Schulz’u öldürdüğü Kampstrasse durağı
2. Neonaziler 1. Mai 2009’da DGB işçi sendikasının gösterisine saldırdıkları Dortmund Bahnhof ve Hansaplatz
3. Yeraltı geçitleri
4. Bahnhof’un arkasındaki NSU Anıtı
5. Steinwache – Okuma
6. Borsa – Yahudilerin toplanma yeri
7. Burgwall 27 – Öldürülen Yahudilerin isimlerinin yer aldığı metal plakalar
8. Sven Kalin 12.12.2010’da burayı basarak Hirsch Q’yı öldürdüğü Brückstrasse‘de Solcuların buluştukları kahve
9. Nazilerin saldırdığı ve el koyduğu Hertie Alışveriş merkezi
10. Kitapların yakıldığı Hansastrasse’deki meydan
11. Heiliger Weg 21 sokağındaki Meyer ailesi
12. Su deposu (Wasserturm)
13. Yeni Sinegog
14. 2014Üde neonazilerin baskın yaptığı Dortmund belediyesi (Rathaus)
15. Eski sinegog meydanı ve 1 Mayıs gösterisinin yapıldığı yer

[Muhammet Mertek] 30.8.2020 [Kronos.News]