CHP, 70’lerdeki Karaoğlan fırtınasından sonra ilk kez bu kadar iktidara yaklaşıyor. Başta İstanbul olmak üzere 3 büyük şehirde iktidar oldu bile… Siyaset biliminin kuralları işlerse, bu yolun sonu Beştepe’ye kadar çıkabilir.
AKP cephesinden bakınca ise bu ham bir hayalden ibaret. Tam tersine, bu süreçte CHP’nin ne menem ve de ne menhus bir parti olduğu bir kez daha anlaşılacak.
Çünkü AKP cenahına bakılırsa;
“CHP demek bereketsizlik demek.”
“Beceriksizlik demek.”
“Çöp dağları demek.”
“Susuzluk demek.”
“Yağ kuyrukları demek.”
“Din düşmanlığı demek.”
“Türkçe ezan demek.”
“Camilerden dönüştürülmüş ahırlar demek…”
****
Öyle ya, canım canım fayansların, Marmaray’ların, havaalanlarının, yolların, köprülerin, kavşakların kıymetini bilemeyip nankörlük eden millet, şimdi görecek işte CHP’nin gerçek yüzünü…
Sonra başlayacak dövünmeye…
Nasıl da pişman olacak.
Anlayacak AKP’nin kıymetini…
Çok sürmez zaten yakında başlarlar başörtülülerin üzerine deri pantolonlarla yürümeye…
Camilerde içkiler içmeye…
Mescitlerde halaylar çekmeye…
Sağa sola ayyaşların putlarını dikmeye…
Öyle demişti zaten AKP’li vekil İbrahim Aydemir, “İmamoğlu kazanırsa İstanbul’a imansızların putlarını diktirecek” diyordu.
Eminim bunun olmasını da çok isterler.
Bir de hakiki manada korkanlar vardır.
Tıpkı Refah geldiğinde ya da AKP iktidar olduğunda Atatürkçüleri kör testereyle keseceğine inanan nice ‘endişeli modernler’ gibi…
Bundan ciddi ciddi korkan çok insan tanıdım ben.
Samimi ama öğrenilmiş bir korkuydu…
“Şeriat gelecek, hepimizi çarşafa sokacaklar, kıtır kıtır kesecekler” diyorlardı.
****
Aynı zamanda Tayyip Erdoğan iktidarı demek vatanı satmak demekti.
Erdoğan ne anlardı ülke yönetmekten.
İstanbul’u yönetmekle Türkiye’yi yönetmek aynı şey olabilir miydi?..
Belediye başkanı olmakla başbakan olmak arasında dağlar kadar fark vardı.
Zaten biraz da bu düşünceyle değil miydi, Deniz Baykal onun önünü açmıştı.
Zülfü Livaneli açıklamıştı bunu; Baykal, “İki ay dayanamaz, göreceksiniz” demişti.
Yani Erdoğan’ın ülkeyi yönetemeyeceğini, sorunların altında ezileceğini, bocalayacağını ve batırıp kaçacağını düşünüyordu. Böylece Tayyip Erdoğan efsanesi bitecekti. Fakat kenarda yasaklı olarak kalmaya devam ederse mitleşecek ve daha da büyüyerek gelecekti.
Buradan hareketle de siyasi yasağının kaldırılması ve Siirt’ten milletvekili olarak Meclis’e girmesinin önünü açmıştı.
****
Bırakın 2 ayı, 2 yılı…
Erdoğan iktidarda 20. yılına yaklaşıyor.
Yönetip yönetememek bir kenara; ülkeyi üzerine geçirdi.
Tek adam oldu.
Lafının üstüne laf söyletmez oldu.
Belki ilk yıllarda Baykal’ı fena mahcup etti.
Ekonomiyi krizden çıkarıp istikrarlı bir görünüme kavuşturdu.
Ama öyle ama böyle…
Reformlar sayesinde AB ile müzakereleri başlattı.
Türkiye’yi dünyada itibarlı bir ülke haline getirdi.
Bir şekilde…
****
Tarihi bir fırsat yakalamıştı Erdoğan.
Ve partisi AKP…
Dindar, köylü, muhafazakar, ‘çevre’den gelen insanların haklarındaki bütün önyargıları yerle bir edip Türkiye’yi olumlu yönde dönüştürme fırsatı…
Kutuplaşmalara, korkulara ve ötekileştirmelere son verip Türk halkını gerçek bir ‘millet’ haline getirebilirdi…
‘Tasada ve sevinçte bir’…
Ve kendisine ‘öcü’ olarak bakan Beyaz Türkleri utandırabilirdi.
Mevcut ‘sınıfsal’ çatışma bitmese bile en azından hakkı teslim edilecek kadar büyük bir medeniyet projesine imza atabilirdi.
Kimsenin yaşam tarzına, içkisine, inancına karışmadan…
****
Ama öyle mi oldu?..
İşin kötüsü ne biliyor musunuz?
En başta böyle başladı.
Gelinen nokta ise ‘keşke hiç başlamamış olsalardı’ dedirtecek derin pişmanlıklarla dolu.
Böylece bir daha hiç bir zaman ‘öteki’nin sözüne güvenilemeyecek şekilde ziyan ettiler fırsatı …
“Bu ülkenin yüzde 70’i muhafazakar insanlardan oluşuyor. O halde muhafazakarların demokrasi ile buluşması Türkiye’nin tek çıkış kapısı. Bu nedenle ben dindarların demokrasi ile buluşmasını çok önemsiyorum” deyip destek veren bütün demokratları aldattı.
Bu ülkede ne kadar ‘farklı’ kesim varsa hepsini düşmanlaştırdı. Kutuplaştırdı. Tahrik etti. Ayırdı. Aşağıladı.
Bırakın hakiki bir ‘millet’ yapmayı, ‘tasada da sevinçte de ayrı’ birer hasım kardeşler topluluğu oluşturdu.
Kendisinden duyulan endişelerin çoğunu haklı çıkardı. Fazla fazla.
2 ayda eline yüzüne bulaştırmadı belki ama 20 senenin sonunda resmen batırdı, yaktı yıktı, enkaza çevirdi.
****
Oysa AKP’nin önünde tarihi bir imkan vardı.
Kendisinin şahsında bu ülkenin bütün dışlanan kesimlerinin…
Heba etti.
Bunda bir zaman ülkeyi ‘fiili olarak’ beraber yönettiği cemaatin de rolü büyük.
Cemaat de şansını berbat bir şekilde kullanıp bir daha geri elde edemeyecek kadar yok etti…
****
Şimdi İmamoğlu ve CHP de benzer bir imtihanla karşı karşıya.
İmamoğlu, 25 yıl sonra AKP’den İstanbul’u devralırken tam tersi önyargılar ve korkuların muhatabı olarak koltuğa oturdu.
Erdoğan’ın, “CeHaPe demek çöp, çukur, çamur demektir, tezek demektir” sözlerini ilk söylemeye başladığı günlerde doğan çocuklar bugün 25 yaşında birer yetişkin.
Onlar başka bir CHP tanımıyor.
Eskilerse zaten CHP’yi ‘dinsizlik cereyanı’ olarak kabul ediyor.
****
Talih bu kez CHP’nin önüne tarihi bir fırsatı getirdi bıraktı.
Büyükşehir belediyelerinde başarılı olur ve kimsenin kılığına kıyafetine, inancına, ibadetine karışmazsa AKP’ye en büyük darbeyi vurur.
Elindeki bütün argümanları alır.
Türkiye’nin mütedeyyin, sağcı kesimleri ve az eğitimli sözde dindarları için ‘zinhar oy verilmeyecek’ parti olmaktan kurtulabilir.
Aynı zamanda bu ülkeye, bu millete gerçekten çok büyük bir hizmet eder.
Kurucu parti olduğunu, kurucu irade olduğunu ispat eder.
Üzerine yapışıp kalmış olan ‘statükocu, devletin partisi, sekter, jakoben, çağ dışı, ayrımcı, hantal, faşist’ algısını yıkıp gerçek bir halkçı ve Batılı anlamda sosyal demokrat parti olabilirse hem kendisi adına hem de Türkiye adına parlak bir sayfa açabilir.
Herkesin hür ve özgür yaşadığı, kimsenin kimseyi ötekileştiremediği, dışlamadığı, ‘hak-hukuk ve adalet’in hakim olduğu, gerçek manada ‘demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti’ni inşa edebilir.
Ama yok, 100 yıllık rövanşlara sarılırsa, Mine Kırıkkanat zihniyeti ile hareket eder ve jakoben genlerini hortlatırsa, küçük hesaplarla kendi ‘yamyamlarını’ doyurmaya kalkar ve ‘şimdi sıra bizde’ zihniyeti ile biraz da onlar dayak atmaya kalkarsa bu ‘it dalaşı’ bir yüz sene daha bitmez.
Bakalım ‘CeHaPe’ bu fırsatı nasıl değerlendirecek?
****
Ekrem İmamoğlu’nun şu ana kadarki genel çizgisi ve söylemi, olumlu sinyaller veriyor.
23 Haziran akşamı Beylikdüzü’nde yaptığı ’balkon konuşması’, normalleşme mesajları ile doluydu.
Aslında yeni bir şey söylemedi. Erdoğan’ın yapageldiği ‘balkon konuşmaları’na çok benziyordu. O kadar ki “Ne aldanan olacağız ne de aldatan” bile dedi.
Zaten kimse de uzay boşluğundan hiç söylenmemiş kelimeler, hiç kullanılmamış kavramlar icat etmesini beklemiyor.
Amerika yeniden keşfedilmeyecek.
Evrensel değerler belli.
Demokrasinin, hukukun, temel hak ve özgürlüklerin prensipleri ortada. Bir çok ülke başarı ile uyguluyor halihazırda.
Önemli olan bunları uygulayabilmek. Önemli olan belli bir istasyona kadar bu prensiplerin üzerinde mesafe katedip de işi bittikten sonra kendi marazi güç iptilasının peşinde bütün memleketi yiyip tüketmemek.
Kısacası, Erdoğan gibi başlayıp Erdoğan gibi bitirmemek.
****
İmamoğlu’nun şu cümleleri önemli: “Barışmaya geldik. Buluşmaya geldik. Uzlaşmaya geldik. Kucaklaşmaya geldik.”
Yine ‘demokrasiyi tamir’ etmekten söz etmesi, bütün partilerin isimlerini tek tek sayıp, “Artık partizanlık bitti. Artık liyakat ve ahlak var, ahlak. Artık hak, hukuk ve adalet var.” vurgusu yapması da şeklen çok doğru.
“Bu toplum özgürlüklerle buluşacak. Bu toplum adaletsizlikleri de tamir edecek, göreceksiniz. Toplumu kucaklaştıracağız.” cümleleri, İstanbul’dan ilan edilecek yerel yönetim vizyonunun çok ötesinde mesajlar ihtiva ediyordu.
****
Konuşma metnine bakılırsa, kâğıt üzerinde her şey düzgün duruyor. Türkiye’nin problemlerinin farkında ve o problemlerin nerede düğümlendiğini iyi tespit etmiş bir belediye başkanı var.
Fakat o nihayet sadece İstanbul’u yönetecek.
Önemli olan bütün CHP’nin bu anlayışta olması ve bu tarihi fırsatı iyi değerlendirmesi.
Çünkü bu artık sadece CHP siyasetini değil, bir anlamda Türkiye’nin geleceğini ilgilendiriyor.
Asıl bekâ meselesi bu.
[Ahmet Dönmez] 29.6.2019 [www.ahmetdonmez.net]
AKP tarihi fırsatı kaçırdı, CHP ne yapacak? [Ahmet Dönmez]
Alman basını: Türkiye hala en büyük gazeteci hapishanesi
Anayasa Mahkemesi (AYM), ‘silahlı terör örgütü propagandası yapma, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ suçlarından yaklaşık 1 yıl tutukluğun ardından tahliye edilen ve vatandaşı olduğu Almanya’ya dönen gazeteci Deniz Yücel’in bireysel başvurusunda ihlal kararı verdi. AYM, Yücel’in “kişi hürriyeti ve güvenliği” ile “ifade ve basın özgürlüklerinin” ihlal edildiğine ve 25 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
DİE WELT: CUMHURBAŞKANININ GÜCÜNÜN BİR SONU OLDUĞUNU GÖSTERİYOR
Straubinger Tagblatt gazetesi Die Welt gazetesi eski Türkiye muhabiri Deniz Yücel’e yönelik AYM kararına yer verdi. Deutsche Welle’nin aktardığı habere göre, gazete yorumunda, karar üzerinden ülkedeki mevcut siyaseti değerlendirdi:
“Yücel’in lehine çıkan AYM kararı umut veriyor. Cumhurbaşkanının gücünün bir sonu olduğunu gösteriyor. Ama en nihayetinde Türkiye’nin gelecekte nasıl olacağına bir tek güç karar verebilir: Türkiyelilerin bizzat kendisi. Ve Erdoğan’ı taşımaya devam mı edecekler yoksa artık onun sözlerine güven duymayı bırakacaklar mı, bunu zaman gösterecek. Erdoğan sallanıyor, ama henüz düşmedi.”
RHEİN-ZEİTUNG: TÜRKİYE DEMOKRASİDEN HALA ÇOK UZAK
Rhein-Zeitung gazetesi de Yücel kararının olumlu olduğunu ancak Türkiye’nin demokrasiden hala çok uzak olduğu yorumunu yaptı:
“Bu, Türk-Alman gazeteci için iyi bir haber. Ne var ki karar yine de şunun görülmesini engelleyemez: Türkiye gerçek demokrasiye, Ren ve Mozel Nehri’nin Boğaz’a uzak olduğu kadar uzak. Ülke hala en büyük gazeteci hapishanesi. Kararla Türkiye bir an için hukuk devletine geri döndü. Bu muhtemelen taktiksel sebeplerden dolayı oldu. Çünkü Deniz Yücel vakasının Türkiye-Almanya ilişkilerinde çok yüksek tahrip gücü vardı. Türkiye basın ve düşünce özgürlüğü konusunda ciddiyse, tüm gazetecileri serbest bırakmak zorunda olmalı. Ancak yine de düşünce özgürlüğü vurgusu yapan hakimin kararının etkisi olabilir. Karar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri sonrası Erdoğan için ikinci acı ve sembolik yenilgi. Erdoğan halkını artık geçmişe dönmeye zorlayabilir mi?”
RHEİNPFALZ: TEK ADAM REJİMİYLE UZLAŞILAMAYACAĞININ İŞARETİ
Rheinpfalz gazetesi de aynı konuya dair yorumunda, Yücel vakası üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik görüşlere yer verdi. Yorum şöyle:
“16 yıldan uzun bir süredir Erdoğan Türkiye’nin kaderini belirliyor. Bu süre zarfında, bir reformcudan bir otokrata evrildi. Bu olurken de onun iktidarında hükümet demokrasinin dengelerini iktidarın kontrolüne sokmak için çarpıttı. Pazar günü İstanbul’daki seçim ve Anayasa Mahkemesi’nin Cuma günkü kararı (Deniz Yücel) yeniden kontrol mekanizmalarını biraz güçlendirdi. Bir belediye seçimi ve bir mahkeme kararı tek başına Türkiye’de kusursuz bir demokrasi yaratmayacak. Ancak bunlar bazı seçmen ve kurumların artık tek adam hükümet sistemiyle uzlaşamayacağının işareti.”
MANNHEİMER: YÜCEL KARARI ESAS ALINARAK TUTUKLU GAZETİCİLER SERBEST BIRAKILMALI
Mannheimer Morgen gazetesi ise şu yorumu yaptı:
“Mahkemenin basın özgürlüğünü vurgulaması ve bununla en azından istisnasız Erdoğan’ın talimatlarına uymadığını göstermesi anlamlı. Yücel’in kararı esas alınarak Türkiye’deki birçok tutuklu gazeteci serbest bırakılmak zorunda. Bu sadece yoğun baskı ile mümkün. Özellikle de az da olsa gücü biraz elinden alınan Erdoğan üzerinde…”
[Kronos.News] 29.6.2019
DİE WELT: CUMHURBAŞKANININ GÜCÜNÜN BİR SONU OLDUĞUNU GÖSTERİYOR
Straubinger Tagblatt gazetesi Die Welt gazetesi eski Türkiye muhabiri Deniz Yücel’e yönelik AYM kararına yer verdi. Deutsche Welle’nin aktardığı habere göre, gazete yorumunda, karar üzerinden ülkedeki mevcut siyaseti değerlendirdi:
“Yücel’in lehine çıkan AYM kararı umut veriyor. Cumhurbaşkanının gücünün bir sonu olduğunu gösteriyor. Ama en nihayetinde Türkiye’nin gelecekte nasıl olacağına bir tek güç karar verebilir: Türkiyelilerin bizzat kendisi. Ve Erdoğan’ı taşımaya devam mı edecekler yoksa artık onun sözlerine güven duymayı bırakacaklar mı, bunu zaman gösterecek. Erdoğan sallanıyor, ama henüz düşmedi.”
RHEİN-ZEİTUNG: TÜRKİYE DEMOKRASİDEN HALA ÇOK UZAK
Rhein-Zeitung gazetesi de Yücel kararının olumlu olduğunu ancak Türkiye’nin demokrasiden hala çok uzak olduğu yorumunu yaptı:
“Bu, Türk-Alman gazeteci için iyi bir haber. Ne var ki karar yine de şunun görülmesini engelleyemez: Türkiye gerçek demokrasiye, Ren ve Mozel Nehri’nin Boğaz’a uzak olduğu kadar uzak. Ülke hala en büyük gazeteci hapishanesi. Kararla Türkiye bir an için hukuk devletine geri döndü. Bu muhtemelen taktiksel sebeplerden dolayı oldu. Çünkü Deniz Yücel vakasının Türkiye-Almanya ilişkilerinde çok yüksek tahrip gücü vardı. Türkiye basın ve düşünce özgürlüğü konusunda ciddiyse, tüm gazetecileri serbest bırakmak zorunda olmalı. Ancak yine de düşünce özgürlüğü vurgusu yapan hakimin kararının etkisi olabilir. Karar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri sonrası Erdoğan için ikinci acı ve sembolik yenilgi. Erdoğan halkını artık geçmişe dönmeye zorlayabilir mi?”
RHEİNPFALZ: TEK ADAM REJİMİYLE UZLAŞILAMAYACAĞININ İŞARETİ
Rheinpfalz gazetesi de aynı konuya dair yorumunda, Yücel vakası üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik görüşlere yer verdi. Yorum şöyle:
“16 yıldan uzun bir süredir Erdoğan Türkiye’nin kaderini belirliyor. Bu süre zarfında, bir reformcudan bir otokrata evrildi. Bu olurken de onun iktidarında hükümet demokrasinin dengelerini iktidarın kontrolüne sokmak için çarpıttı. Pazar günü İstanbul’daki seçim ve Anayasa Mahkemesi’nin Cuma günkü kararı (Deniz Yücel) yeniden kontrol mekanizmalarını biraz güçlendirdi. Bir belediye seçimi ve bir mahkeme kararı tek başına Türkiye’de kusursuz bir demokrasi yaratmayacak. Ancak bunlar bazı seçmen ve kurumların artık tek adam hükümet sistemiyle uzlaşamayacağının işareti.”
MANNHEİMER: YÜCEL KARARI ESAS ALINARAK TUTUKLU GAZETİCİLER SERBEST BIRAKILMALI
Mannheimer Morgen gazetesi ise şu yorumu yaptı:
“Mahkemenin basın özgürlüğünü vurgulaması ve bununla en azından istisnasız Erdoğan’ın talimatlarına uymadığını göstermesi anlamlı. Yücel’in kararı esas alınarak Türkiye’deki birçok tutuklu gazeteci serbest bırakılmak zorunda. Bu sadece yoğun baskı ile mümkün. Özellikle de az da olsa gücü biraz elinden alınan Erdoğan üzerinde…”
[Kronos.News] 29.6.2019
10 yıldır kanser hastası, 650 gündür cezaevinde [Sevinç Özarslan]
2009’dan beri kanserle mücadele eden polis memuru Mustafa Koray Mehirli, hayati tehlikesi olan bu hastalıkla 3 yıldır cezaevinde yaşamaya mecbur bırakılıyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 2009 yılında tiroid kanseri teşhisi konulan ve o günden beri düzenli ilaç tedavi gören polis memuru Mustafa Koray Mehirli (47), 3 yıldır cezaevinde.
29 Temmuz 2016’dan itibaren iki kez hapse giren ve toplamda 650 gündür tutuklu olan Mehirli, 10 yıldır tedavisini takip eden Adana Balcalı Nükleer Tıp Merkezi’nde ayda bir kontrole gitmesi ve ilaç tedavisi alması gerekiyor. Ama cezaevi şartları ve imkanları dahilinde bu tedavi aksamış durumda.
SAĞLIK OCAĞINA GÖTÜRÜLÜYOR
Eşinin hastalığının ilerlemesinden korkan F. Mehirli, ne yapacağını, nereye gideceğini dahi bilmediğini söylüyor. Mehirli, “Eşim cezaevinde sürekli dilekçe veriyor, doktoruna götürülmesi için. Ama sağlık ocağına götürüldü. Kızım CİMER’e dilekçe yazdı. Bir hafta sonra Mersin Yenişehir Hastanesine götürüldü. Oradan verilen sonuçları eşim bana gönderdi, Balcalı’daki doktora gösterdik. İlaçlarını artırmamız gerektiğini söyledi” dedi.
2009’da iki kez ameliyat geçiren eşinin durumunu ciddi olduğunu ifade eden F. Mehirli, “Ameliyattan sonra Adana’da atom tedavisi aldı. Vücuduna damardan ilaç verildi. Tek başına orada 4-5 gün kaldı. Hiç kimse kendisine yaklaşamıyor, temasta bulanamıyor. Çıktıktan sonra uzun bir süre yemeğini, bardağını, kaşığını her şeyini ayırmıştım. Atom öyle bir şey ki, vücut aldıktan sonra bütün çevreyi etkileyebiliyor. Farklı bir oda oluşturduk. Tedavisi devam ediyordu. Ta ki içeri alınana kadar…” ifadelerini kullandı.
23 yıllık polis memuru Mustafa Koray Mehirli, Cemaat soruşturmaları kapsamında 29 Temmuz 2016’da Adana’da tutuklandı. Üç gün nezarethanede gözaltında kaldıktan sonra 1 Ağustos 2016’da çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanıp Adana Kozan Cezaevine gönderildi.
SAYISIZ DİLEKÇE VERDİ
Hasta haliyle burada yaşamaya mecbur bırakılan Mehirli, bu süre içinde birçok kez cezaevi yönetimine dilekçe yazıp Balcalı’ya sevkinin yapılmasını istedi. Dilekçelerine bir süre sonra cevap verildi fakat devlet hastanesine götürüldü.
Bu girişimlerden sonuç almayınca, bu kez eşi F. Mehirli, cezaevi savcısına durumu anlattı. Bu görüşmeden 20 gün sonra eşinin Adana Balcalı Nükleer Tıp Merkezine sevk edildiğini belirten Mehirli, “20 gün sonra doktoruna fakat tedavi aksadığı için değerlerinde değişme olmuş. İlaçları verildi hemen. Oradaki doktor hanım, 2 ayda bir rutin kontrolünün yapılması gerektiğini söyledi. İki ayda bir olmasa da 3 ayda bir eşim götürdüler” dedi.
403 gün sonra Ekim 2017’de hastalığı nedeniyle tahliye edilen Mustafa Koray Mehirli, tedavisine dışarıda devam etti.
Durumu iyiye giderken, 8 Haziran 2018’de bir ifadede adı geçtiği için hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldı. O gün kontrol için randevusu olan Mehirli hastaneye gidip tahlillerini yaptırdı. 2,5 ay süren tedavisi tamamlanınca da 22 Ekim 2018’de kendisi gidip teslim oldu.
15 Kasım 2018’de Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasında Mehirli, 7 yıl 13 ay, 15 gün hapis cezasına çarptırıldı ve Mersin Tarsus Cezaevine gönderildi.
Hukuki yardıma ihtiyacı olduğunu belirten F. Mehirli, “Eşim şu an Tarsus’ta. Orada durumu ne kadar değerlendirilir, değerlendirilmez bilmiyorum. Bu konuda yalnız kalmak çok zor. Dosyası İstinaf Mahkemesinde. Bu süreci dışarıda geçirebilirmiş, başvuru dahi yapamadık, avukat yoğun olduğu için ilgilenemeyeceğini söyledi” dedi.
[Sevinç Özarslan] 29.6.2019 [BoldMedya.Com]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 2009 yılında tiroid kanseri teşhisi konulan ve o günden beri düzenli ilaç tedavi gören polis memuru Mustafa Koray Mehirli (47), 3 yıldır cezaevinde.
29 Temmuz 2016’dan itibaren iki kez hapse giren ve toplamda 650 gündür tutuklu olan Mehirli, 10 yıldır tedavisini takip eden Adana Balcalı Nükleer Tıp Merkezi’nde ayda bir kontrole gitmesi ve ilaç tedavisi alması gerekiyor. Ama cezaevi şartları ve imkanları dahilinde bu tedavi aksamış durumda.
SAĞLIK OCAĞINA GÖTÜRÜLÜYOR
Eşinin hastalığının ilerlemesinden korkan F. Mehirli, ne yapacağını, nereye gideceğini dahi bilmediğini söylüyor. Mehirli, “Eşim cezaevinde sürekli dilekçe veriyor, doktoruna götürülmesi için. Ama sağlık ocağına götürüldü. Kızım CİMER’e dilekçe yazdı. Bir hafta sonra Mersin Yenişehir Hastanesine götürüldü. Oradan verilen sonuçları eşim bana gönderdi, Balcalı’daki doktora gösterdik. İlaçlarını artırmamız gerektiğini söyledi” dedi.
2009’da iki kez ameliyat geçiren eşinin durumunu ciddi olduğunu ifade eden F. Mehirli, “Ameliyattan sonra Adana’da atom tedavisi aldı. Vücuduna damardan ilaç verildi. Tek başına orada 4-5 gün kaldı. Hiç kimse kendisine yaklaşamıyor, temasta bulanamıyor. Çıktıktan sonra uzun bir süre yemeğini, bardağını, kaşığını her şeyini ayırmıştım. Atom öyle bir şey ki, vücut aldıktan sonra bütün çevreyi etkileyebiliyor. Farklı bir oda oluşturduk. Tedavisi devam ediyordu. Ta ki içeri alınana kadar…” ifadelerini kullandı.
23 yıllık polis memuru Mustafa Koray Mehirli, Cemaat soruşturmaları kapsamında 29 Temmuz 2016’da Adana’da tutuklandı. Üç gün nezarethanede gözaltında kaldıktan sonra 1 Ağustos 2016’da çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanıp Adana Kozan Cezaevine gönderildi.
SAYISIZ DİLEKÇE VERDİ
Hasta haliyle burada yaşamaya mecbur bırakılan Mehirli, bu süre içinde birçok kez cezaevi yönetimine dilekçe yazıp Balcalı’ya sevkinin yapılmasını istedi. Dilekçelerine bir süre sonra cevap verildi fakat devlet hastanesine götürüldü.
Bu girişimlerden sonuç almayınca, bu kez eşi F. Mehirli, cezaevi savcısına durumu anlattı. Bu görüşmeden 20 gün sonra eşinin Adana Balcalı Nükleer Tıp Merkezine sevk edildiğini belirten Mehirli, “20 gün sonra doktoruna fakat tedavi aksadığı için değerlerinde değişme olmuş. İlaçları verildi hemen. Oradaki doktor hanım, 2 ayda bir rutin kontrolünün yapılması gerektiğini söyledi. İki ayda bir olmasa da 3 ayda bir eşim götürdüler” dedi.
403 gün sonra Ekim 2017’de hastalığı nedeniyle tahliye edilen Mustafa Koray Mehirli, tedavisine dışarıda devam etti.
Durumu iyiye giderken, 8 Haziran 2018’de bir ifadede adı geçtiği için hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldı. O gün kontrol için randevusu olan Mehirli hastaneye gidip tahlillerini yaptırdı. 2,5 ay süren tedavisi tamamlanınca da 22 Ekim 2018’de kendisi gidip teslim oldu.
15 Kasım 2018’de Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasında Mehirli, 7 yıl 13 ay, 15 gün hapis cezasına çarptırıldı ve Mersin Tarsus Cezaevine gönderildi.
Hukuki yardıma ihtiyacı olduğunu belirten F. Mehirli, “Eşim şu an Tarsus’ta. Orada durumu ne kadar değerlendirilir, değerlendirilmez bilmiyorum. Bu konuda yalnız kalmak çok zor. Dosyası İstinaf Mahkemesinde. Bu süreci dışarıda geçirebilirmiş, başvuru dahi yapamadık, avukat yoğun olduğu için ilgilenemeyeceğini söyledi” dedi.
[Sevinç Özarslan] 29.6.2019 [BoldMedya.Com]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
“Hep derdim ki; Gülnur hayata ne acelen var? Öyle çok acelesi varmış ki; 28 yaşında gitti!”
Gülnur Yılmaz, doktor olmak isterken ailesi onu zorla kuaför yaptı. Vazgeçmedi, Tıp fakültesini kazandı. Doktor olduktan bir hafta sonra ise babası tarafından kurşunlandı. Doktor Gülnur’un hikayesini en yakın arkadaşı anlattı…
BOLD – Balıkesir’in Havran ilçesinde, 28 yaşındaki doktor Gülnur Yılmaz, babası Mustafa Ali Yılmaz tarafından 11 kurşunla öldürüldü. Anne ve babası boşanma sürecinde olan Gülnur doktor, vahşice bir cinayete kurban gitti. Babası, önce onu takip edip otomobilin kaza yapmasına neden oldu ardından da yaralı haldeyken kurşun yağmuruna tuttu. Cinayet sebebi ise genç doktorun, annesinin yerini babasına söylememesiydi.
Gülnur Yılmaz’ın hayatı tam bir başarı öyküsüydü. O kadar çaba göstererek kazandığı okulunu bitireli, kepini atalı sadece 1 hafta olmuştu.
ZORLA KUAFÖR YAPTILAR
Gülnur Yılmaz, ailesi tarafından zorla meslek lisesinin kuaförlük bölümüne gönderilmişti. Yıllarca kuaförlük yaparak evine destek oldu. Ancak onun en büyük hayali doktor olmaktı. Bir taraftan kuaförlük yaparken bir taraftan da üniversite sınavına hazırlandı. Çabaları boşa çıkmadı; Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandı. Hayatın çok kısa olduğunu bilircesine bir koşturmaca içindeydi. Arkadaşlarının “Her şeyi aynı andan yapmaya çalışıyorsun, hayata ne acelen var” demelerine kulak asmadan yaşamaya devam ediyordu.
Doktor Gülnur Yılmaz’ın yakın arkadaşı sosyal medya hesabından dikkat çeken paylaşımlarda bulundu. Yılmaz’ı, hayatı acılar ve eziyetler içinde geçen bir kadın, olarak tanımladı. Aynı acı ve eziyet içerisinde öldürülmesine dikkat çekti. Ölüm haberini verdiği mesajının altında Doktor Gülnur’un öyküsünü işte böyle anlattı:
HERKESTEN ÇOK ÇABALADI
VAHŞİ CİNAYET NASIL İŞLENDİ?
Pratisyen hekim Gülnur Yılmaz, tıpta uzmanlık sınavına hazırlanmak için Antalya’dan, Balıkesir’e gitmişti. Annesinden ayrı yaşayan ve İzmir’de market işleten babası Mustafa Ali Yılmaz da önceden otomobiline GPS cihazı koyduğu kızını takip etmeye başladı. Babası, saatlerce takip ettiği kızının otomobiline Havran’da arkadan çarparak kaza yapmasına neden oldu. Yoldan çıkan araç bariyere çarptı.
Baba Mustafa Ali Yılmaz, kızının otomobiline arkadan çarparak kaza yaptırdı. Yaralı haldeki kızını kendi otomobilinin arka koltuğuna götürüp 11 kurşun sıktı.
“ANNESİ KAHROLSUN DİYE ÖLDÜRDÜM”
Yılmaz, ölümler burun buruna gelen kızının yanına gitti ve annesinin yerini sordu. Yılmaz, cevap alamadı. Bunun üzerine kızını otomobilinden çıkarıp, kendi aracının arkasına getiren Mustafa Ali Yılmaz, tabancasıyla 11 el ateş etti. Gülnur Yılmaz olay yerinde can vervdi. Kaçmaya çalışan cani baba ise kısa sürede yakalandı. İfadesinde “Annesi kahrolsun, üzülsün diye öldürdüm” diyen Yılmaz, ‘tasarlayarak öldürme’ suçundan tutuklandı.
Kızının ölümüyle yıkılan anne Gülden Yılmaz, cenaze töreninde zor anlar yaşadı.
Gülnur doktorun cenazesi ise İzmir’de toprağa verildi. Arkadaşları, geçen 18 Haziran’da mezun olan Yılmaz’ın annesine, “Artık dertlerimiz bitti. Bundan sonra mutlu bir hayat yaşayacağız” dediğini söylemişti. Acılı anne Gülden Yılmaz da cenazede şu sözlerle feryat ediyordu: “Kızım, ‘Bu kadar kitap biter mi’ demiştin. Ben de ‘Bittiği kadar annem’ demiştim. Böyle mi olacaktı?”
[BoldMedya.Com] 29.6.2019
BOLD – Balıkesir’in Havran ilçesinde, 28 yaşındaki doktor Gülnur Yılmaz, babası Mustafa Ali Yılmaz tarafından 11 kurşunla öldürüldü. Anne ve babası boşanma sürecinde olan Gülnur doktor, vahşice bir cinayete kurban gitti. Babası, önce onu takip edip otomobilin kaza yapmasına neden oldu ardından da yaralı haldeyken kurşun yağmuruna tuttu. Cinayet sebebi ise genç doktorun, annesinin yerini babasına söylememesiydi.
Gülnur Yılmaz’ın hayatı tam bir başarı öyküsüydü. O kadar çaba göstererek kazandığı okulunu bitireli, kepini atalı sadece 1 hafta olmuştu.
ZORLA KUAFÖR YAPTILAR
Gülnur Yılmaz, ailesi tarafından zorla meslek lisesinin kuaförlük bölümüne gönderilmişti. Yıllarca kuaförlük yaparak evine destek oldu. Ancak onun en büyük hayali doktor olmaktı. Bir taraftan kuaförlük yaparken bir taraftan da üniversite sınavına hazırlandı. Çabaları boşa çıkmadı; Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandı. Hayatın çok kısa olduğunu bilircesine bir koşturmaca içindeydi. Arkadaşlarının “Her şeyi aynı andan yapmaya çalışıyorsun, hayata ne acelen var” demelerine kulak asmadan yaşamaya devam ediyordu.
Doktor Gülnur Yılmaz’ın yakın arkadaşı sosyal medya hesabından dikkat çeken paylaşımlarda bulundu. Yılmaz’ı, hayatı acılar ve eziyetler içinde geçen bir kadın, olarak tanımladı. Aynı acı ve eziyet içerisinde öldürülmesine dikkat çekti. Ölüm haberini verdiği mesajının altında Doktor Gülnur’un öyküsünü işte böyle anlattı:
HERKESTEN ÇOK ÇABALADI
- Bugün benim canım arkadaşım, aile dostum, ablam Gülnur Yılmaz, babası tarafından annesinin yerini söylemediği için 11 kurşun sıkılarak öldürüldü.
- Şimdi size biraz Gülnur Yılmaz kimdi ondan bahsedeceğim.
- Gülnur, ailesi tarafından zorla meslek lisesinin kuaförlük bölümüne gönderilmiş yıllarca kuaförlük yapıp daha sonra çabalayarak Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi kazanmış bir başarı öyküsüydü.
- Gülnur Yılmaz, hayatımda gördüğüm en onurlu, en dürüst, en neşeli, en azimli ve en başarılı kadındı.
- Hayatı annesi ile babası arasında kalarak herkesten çok çabalayarak ve herkesten çok başararak geçti.
- Her zaman her şeyi aynı anda yapamaya çalışır ve acele ederdi. Hep derdim ki Gülnur; hayata ne acelen var?
- Öyle çok acelesi varmış ki bu hayata; 28 yaşında gitmek zorunda kaldı.
- Gülnur Yılmaz, bu ülkenin en parlak en genç kadın başarı öyküsüydü ve o kadar çaba göstererek kazandığı okulunu bitireli kepini atalı yalnızca 1 hafta olmuştu.
- En çok istediği şey olan doktorluğu, yaşamı, hayalleri her şeyi 11 kurşun ile kendi babası tarafından 28 yaşında canice elinden alındı.
- Ve bu kurşunlar babasının ruhsatlı silahından çıktı. Hakkında uzaklaştırma kararı olan bir adamın ruhsatlı silahından çıkan kurşun kadar ironik bir hayatı vardı Gülnur Yılmaz’ın…
- Sen her zamanki gibi başın dik gittin benim güzel arkadaşım, iyilik meleğim. Her zaman kalbimde ve benimle kalacaksın Dr. Gülnur Yılmaz huzur içinde uyu 🙏🏼
- Seni kimse unutmasın güzel bebek.
- Hayatı acılar ve eziyetler içinde geçen bir kadının aynı acı ve eziyet içerisinde öldürülmesi… Kalbimi yaktın Gülnurum, içimi yaktın.
VAHŞİ CİNAYET NASIL İŞLENDİ?
Pratisyen hekim Gülnur Yılmaz, tıpta uzmanlık sınavına hazırlanmak için Antalya’dan, Balıkesir’e gitmişti. Annesinden ayrı yaşayan ve İzmir’de market işleten babası Mustafa Ali Yılmaz da önceden otomobiline GPS cihazı koyduğu kızını takip etmeye başladı. Babası, saatlerce takip ettiği kızının otomobiline Havran’da arkadan çarparak kaza yapmasına neden oldu. Yoldan çıkan araç bariyere çarptı.
Baba Mustafa Ali Yılmaz, kızının otomobiline arkadan çarparak kaza yaptırdı. Yaralı haldeki kızını kendi otomobilinin arka koltuğuna götürüp 11 kurşun sıktı.
“ANNESİ KAHROLSUN DİYE ÖLDÜRDÜM”
Yılmaz, ölümler burun buruna gelen kızının yanına gitti ve annesinin yerini sordu. Yılmaz, cevap alamadı. Bunun üzerine kızını otomobilinden çıkarıp, kendi aracının arkasına getiren Mustafa Ali Yılmaz, tabancasıyla 11 el ateş etti. Gülnur Yılmaz olay yerinde can vervdi. Kaçmaya çalışan cani baba ise kısa sürede yakalandı. İfadesinde “Annesi kahrolsun, üzülsün diye öldürdüm” diyen Yılmaz, ‘tasarlayarak öldürme’ suçundan tutuklandı.
Kızının ölümüyle yıkılan anne Gülden Yılmaz, cenaze töreninde zor anlar yaşadı.
Gülnur doktorun cenazesi ise İzmir’de toprağa verildi. Arkadaşları, geçen 18 Haziran’da mezun olan Yılmaz’ın annesine, “Artık dertlerimiz bitti. Bundan sonra mutlu bir hayat yaşayacağız” dediğini söylemişti. Acılı anne Gülden Yılmaz da cenazede şu sözlerle feryat ediyordu: “Kızım, ‘Bu kadar kitap biter mi’ demiştin. Ben de ‘Bittiği kadar annem’ demiştim. Böyle mi olacaktı?”
[BoldMedya.Com] 29.6.2019
'Filmlerde gördüğüm işkenceye Ankara Mali Şube’de tanık oldum'
Mustafa Doğan* / ahvalnews.com
'Filmlerde gördüğüm işkenceye Ankara Mali Şube’de tanık oldum'
26 Haziran İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü münasebetiyle Ankara Emniyeti Mali Şube’de geçen Mayıs ayında ilk elden şahit olduğum işkence olaylarını sizlere aktarmak istiyorum.
Ben 2016 yılında kamu görevinden ihraç edilmiş eski bir Dışişleri Bakanlığı mensubuyum. Bu yaşıma kadar sadece filmlerde gördüğüm işkencenin bana bir gün “teğet geçeceği” aklımın ucundan bile geçmezdi.
20 Mayıs 2019 tarihinde polis tarafından gözaltına alındım. İlk dört gün boyunca ifademizin alınmasını bekledik ancak yetkililer ifademizi almak yerine bizi kendilerinin “mülakat” dedikleri görüşmelere aldılar ve kendilerinin istediği şekilde ifade vermezsek başımıza gelecekleri ağır küfür ve hakaretler eşliğinde defaatle hatırlattılar.
Tutukluluğun dördüncü gününde gözaltı süresi mahkeme tarafından uzatıldı ancak yine de ifadeler alınmıyor ve “mülakatlar!” tüm şiddetiyle devam ediyordu. 25 Mayıs Cumartesi günü gece 24:00 sularında yan nezarethaneden bir arkadaşımız yine mülakata götürüldü.
Ertesi sabah çok kötü ve durgun görünüyordu. Israrları sorularımıza dayanamayarak yaşadıklarını anlatmaya başladı: “Gözümü bağlayıp başıma poşet geçirdiler, darp izinin kalmayacağı yere yani yumuşak bölge olan karnıma şiddetli yumruk attılar.
Daha sonra çırılçıplak soydular, yere emekleme pozisyonu almamı istediler, bu şekilde biraz süründürürdüler, bu arada ağza alınmayacak küfürler ediyor ve kendilerince bel altı iğrenç espriler yapıp gülüyorlardı.
Daha sonra biri vücudumda copu gezdirmeye başladı, daha sonra “şimdi ikinci aşamaya geçiyoruz” dediler ve makat bölgeme kaygan bir madde sürdüler ve copu makat bölgesinde gezdirmeye başladılar. Bu cop birkaç kere girip çıktı mı geberip gidersin burada dediler” dedi arkadaşımız ve daha fazla konuşamayarak yanımızdan ayrıldı.
Hepimiz tam bir şok halindeydik. Kulaklarımıza inanamadık ya da inanmak istemedik. Zira bu olayın münferit kalmayacağını tahmin edebiliyorduk.
Arkadaşımızın maruz kaldığı insanlık dışı muameleye mi üzelim sıranın bize ne zaman geleceği endişesiyle mi baş edelim bilemiyorduk ki 26 Mayıs Pazar gününü 27 Mayıs Pazartesi’ye bağlayan gece saat 01:30 sularında bu kez bizim nezarethaneden bir arkadaşımızı gözümüzün önünde ters kelepçeleyerek dışarı çıkardılar.
Bir tutuklu kaçma imkânı olmayan Emniyet binasının içinde gece geç vakitte niye ters kelepçelenir ki? Aslında mesaj diğerlerineydi ve sizi de “bir gece ansızın” gelip böyle götüreceğiz diyorlar ve korku ve panik havası oluşmasını istiyorlardı.
Nezarethanedeki herkesin uykusu kaçtı, Ramazan ayı olduğundan 02:30 sularında oruç tutacaklar için sahur için bir şeyler hazırlandı ancak hiç kimsenin ağzına bir lokma koymaya dahi mecali yoktu zira hepimiz arkadaşımıza o an neler yapılmakta olduğunu zihnimizde canlandırmak ve kaygı nöbetleri geçirmekle meşguldük.
Nihayet 03:00 gibi arkadaşımızı nezarethaneye getirdiler. Hava soğuk olmamasına rağmen zangır zangır titriyor ve alt ve üst dişleri sürekli birbirine vuruyordu. Bir müddet sonra kendine gelen arkadaşımız yaşadıklarını anlatmaya başladı:
“Başıma siyah bir poşet geçirip karanlık bir odaya götürdüler ve yumruklamaya başladılar. Daha sonra çırılçıplak soydular ve ellerim ve dizlerim yerde olacak şekilde yere çömelmemi istediler. Yere eğildiğimde “Baksana bu zaten g……n imiş, hemen s………..k istiyor, hadi buna istediğini verelim” dediler ve makat bölgesine cop sokmak istediler, benim yüksek sesle bağırmam üzerine “Sana bir gün süre, yarına kadar akıllanmazsan milli olursun” dediler”.
Her sabah kontrol için doktor geliyordu ancak arkadaşlar öylesine korkmuştu ki doktora hiçbir şey diyemediler, ayrıca işkenceciler öylesine profesyoneldi ki darp izi kalması zor olan vücut bölgelerine profesyonelce vuruyorlardı ve tecavüz şimdilik(!) teşebbüs aşamasında kalmıştı.
Olayın sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından duyurulması sonucu Mali Şube görevlilerinde bir panik başladı ve hızlı bir şekilde ifadelerimiz alınarak alıp mahkemeye sevk edilmeye başladık.
Çıkarıldığım mahkemece tahliye edildim ancak şahit olduğum olayların etkisinden bir süre kurtulamadım, Ramazan Bayramı zehir oldu, işkenceye bizzat maruz kalan arkadaşlarımın ise neler yaşadığını ve halen yaşamakta olduğunu sizlerin hayal gücüne bırakıyorum.
Olayların kamuoyuna yansımasından sonra Ankara Emniyeti bir açıklamayla iddiaları yalanlamakla yetindi. Yalanlama yerine 25, 26 ve 27 Mayıs 2019 tarihine ait Mali Şube nezarethane ve koridorlarının kamera görüntülerini yayınlayabilselerdi iddiaları boşa çıkarır ve böyle ağır bir suça alet olmadıklarını her tür şüpheden uzak bir şekilde ortaya koyabilirlerdi.
Bu utanç verici olay beş kişiyle sınırlı kalmış ise Ömer Faruk Gergerlioğlu beyin olayı sahiplenmesi sayesindedir. Olayın birincil mağduru olan meslektaşlarıma tekrar geçmiş dileklerimi iletiyor ve kutsal Ramazan ayının kutsal gecelerinde bu olayları yaşatanları ve bu olaylara seyirci kalanları milletin vicdanına havale ediyorum.
(*) Güvenlik nedeniyle diplomatın makalesi müstear isimle yayınlandı
[Samanyolu Haber] 29.6.2019
'Filmlerde gördüğüm işkenceye Ankara Mali Şube’de tanık oldum'
26 Haziran İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü münasebetiyle Ankara Emniyeti Mali Şube’de geçen Mayıs ayında ilk elden şahit olduğum işkence olaylarını sizlere aktarmak istiyorum.
Ben 2016 yılında kamu görevinden ihraç edilmiş eski bir Dışişleri Bakanlığı mensubuyum. Bu yaşıma kadar sadece filmlerde gördüğüm işkencenin bana bir gün “teğet geçeceği” aklımın ucundan bile geçmezdi.
20 Mayıs 2019 tarihinde polis tarafından gözaltına alındım. İlk dört gün boyunca ifademizin alınmasını bekledik ancak yetkililer ifademizi almak yerine bizi kendilerinin “mülakat” dedikleri görüşmelere aldılar ve kendilerinin istediği şekilde ifade vermezsek başımıza gelecekleri ağır küfür ve hakaretler eşliğinde defaatle hatırlattılar.
Tutukluluğun dördüncü gününde gözaltı süresi mahkeme tarafından uzatıldı ancak yine de ifadeler alınmıyor ve “mülakatlar!” tüm şiddetiyle devam ediyordu. 25 Mayıs Cumartesi günü gece 24:00 sularında yan nezarethaneden bir arkadaşımız yine mülakata götürüldü.
Ertesi sabah çok kötü ve durgun görünüyordu. Israrları sorularımıza dayanamayarak yaşadıklarını anlatmaya başladı: “Gözümü bağlayıp başıma poşet geçirdiler, darp izinin kalmayacağı yere yani yumuşak bölge olan karnıma şiddetli yumruk attılar.
Daha sonra çırılçıplak soydular, yere emekleme pozisyonu almamı istediler, bu şekilde biraz süründürürdüler, bu arada ağza alınmayacak küfürler ediyor ve kendilerince bel altı iğrenç espriler yapıp gülüyorlardı.
Daha sonra biri vücudumda copu gezdirmeye başladı, daha sonra “şimdi ikinci aşamaya geçiyoruz” dediler ve makat bölgeme kaygan bir madde sürdüler ve copu makat bölgesinde gezdirmeye başladılar. Bu cop birkaç kere girip çıktı mı geberip gidersin burada dediler” dedi arkadaşımız ve daha fazla konuşamayarak yanımızdan ayrıldı.
Hepimiz tam bir şok halindeydik. Kulaklarımıza inanamadık ya da inanmak istemedik. Zira bu olayın münferit kalmayacağını tahmin edebiliyorduk.
Arkadaşımızın maruz kaldığı insanlık dışı muameleye mi üzelim sıranın bize ne zaman geleceği endişesiyle mi baş edelim bilemiyorduk ki 26 Mayıs Pazar gününü 27 Mayıs Pazartesi’ye bağlayan gece saat 01:30 sularında bu kez bizim nezarethaneden bir arkadaşımızı gözümüzün önünde ters kelepçeleyerek dışarı çıkardılar.
Bir tutuklu kaçma imkânı olmayan Emniyet binasının içinde gece geç vakitte niye ters kelepçelenir ki? Aslında mesaj diğerlerineydi ve sizi de “bir gece ansızın” gelip böyle götüreceğiz diyorlar ve korku ve panik havası oluşmasını istiyorlardı.
Nezarethanedeki herkesin uykusu kaçtı, Ramazan ayı olduğundan 02:30 sularında oruç tutacaklar için sahur için bir şeyler hazırlandı ancak hiç kimsenin ağzına bir lokma koymaya dahi mecali yoktu zira hepimiz arkadaşımıza o an neler yapılmakta olduğunu zihnimizde canlandırmak ve kaygı nöbetleri geçirmekle meşguldük.
Nihayet 03:00 gibi arkadaşımızı nezarethaneye getirdiler. Hava soğuk olmamasına rağmen zangır zangır titriyor ve alt ve üst dişleri sürekli birbirine vuruyordu. Bir müddet sonra kendine gelen arkadaşımız yaşadıklarını anlatmaya başladı:
“Başıma siyah bir poşet geçirip karanlık bir odaya götürdüler ve yumruklamaya başladılar. Daha sonra çırılçıplak soydular ve ellerim ve dizlerim yerde olacak şekilde yere çömelmemi istediler. Yere eğildiğimde “Baksana bu zaten g……n imiş, hemen s………..k istiyor, hadi buna istediğini verelim” dediler ve makat bölgesine cop sokmak istediler, benim yüksek sesle bağırmam üzerine “Sana bir gün süre, yarına kadar akıllanmazsan milli olursun” dediler”.
Her sabah kontrol için doktor geliyordu ancak arkadaşlar öylesine korkmuştu ki doktora hiçbir şey diyemediler, ayrıca işkenceciler öylesine profesyoneldi ki darp izi kalması zor olan vücut bölgelerine profesyonelce vuruyorlardı ve tecavüz şimdilik(!) teşebbüs aşamasında kalmıştı.
Olayın sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından duyurulması sonucu Mali Şube görevlilerinde bir panik başladı ve hızlı bir şekilde ifadelerimiz alınarak alıp mahkemeye sevk edilmeye başladık.
Çıkarıldığım mahkemece tahliye edildim ancak şahit olduğum olayların etkisinden bir süre kurtulamadım, Ramazan Bayramı zehir oldu, işkenceye bizzat maruz kalan arkadaşlarımın ise neler yaşadığını ve halen yaşamakta olduğunu sizlerin hayal gücüne bırakıyorum.
Olayların kamuoyuna yansımasından sonra Ankara Emniyeti bir açıklamayla iddiaları yalanlamakla yetindi. Yalanlama yerine 25, 26 ve 27 Mayıs 2019 tarihine ait Mali Şube nezarethane ve koridorlarının kamera görüntülerini yayınlayabilselerdi iddiaları boşa çıkarır ve böyle ağır bir suça alet olmadıklarını her tür şüpheden uzak bir şekilde ortaya koyabilirlerdi.
Bu utanç verici olay beş kişiyle sınırlı kalmış ise Ömer Faruk Gergerlioğlu beyin olayı sahiplenmesi sayesindedir. Olayın birincil mağduru olan meslektaşlarıma tekrar geçmiş dileklerimi iletiyor ve kutsal Ramazan ayının kutsal gecelerinde bu olayları yaşatanları ve bu olaylara seyirci kalanları milletin vicdanına havale ediyorum.
(*) Güvenlik nedeniyle diplomatın makalesi müstear isimle yayınlandı
[Samanyolu Haber] 29.6.2019
Temmuz 2019 Çağlayan [Abdullah Aymaz]
Çağlayan dergisinin Başyazısı “İç Çürüme ve Onarım Yollarımız-2” başlıklı… Kendilerini keşfedip iç içe keşif yollarıyla yürüyenlerle, kendilerini keşfedememiş tıkanık ruhlarını durumları ele alındıktan sonra yazının sonunda şöyle deniliyor: “Bütün bu negatif şeyler toplumun / toplumların hakiki kimliklerini yitirdikleri meş’ûm bir zaman diliminde başlamıştı; şansımıza veya şanssızlığımıza günümüzde kavaklar gibi boy atıp gelişti. İç ve dış dünyamız itibariyle KENDİMİZ OLMAYA DÖNECEĞİMİZ ÂNA KADAR da devam edecek gibi görünüyor. Hiçbirimiz öyle olmasını istemeyiz ama mahiyet-i insaniyenin maddî-manevî anatomisiyle dosdoğru okunup değerlendirileceği, eşya ve hadiselerin bütüncül bir nazarla yeniden tahlile tâbî tutulacağı, peşi peşine kaçırılan fırsatlar telâfî edilip birkaç asırlık yırtıkların uygun yamalarla yamanacağı ve yeni bir DİRİLİŞ FASLININ yaşanacağı / yaşatılacağı bir kutlu BAYRAM GÜNÜNE kadar da devam edeceğe benzer.”
Ulan Dakeev, “Dünyayı Rüzgarlarla Temizlemek” yazısında , dünyadaki dengesizliklerin arttığı ve bunun için YENİLENEBİLİR ENERJİNİN artık çok acil bir ihtiyaç olduğunu belirtiyor.
Fatih Güner “Otoriter Rejimlerin Mirası Üzerine” başlıklı yazısında, şöyle diyor: “Bu gün HİTLER soyadı taşıyan kimse yoktur. Hatta iki yıl önce çıkan bir habere göre Hitler’in resmettiği bir tablonun elden çıkarılması olay olmuştur. Avusturya’nın başşehri Viyana’daki bir kulenin yer aldığı suluboya tablo, ondan kurtulmak isteyen Hollanda’lı bir kadın tarafından Savaş ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsüne bağışlanmıştır. Adının gizli kalmasını isteyen kadına tablo, babasından miras kalmıştır. Babası suluboya resmi eskici pazarından, 75 cent ödeyerek almıştır. Eve geldiğinde ‘A. Hitler’ imzasını görünce, utanarak tabloyu çatı katına kaldırmaya karar vermiştir. Hollandalı kadın, tabloyu galeri ve müzayede merkezine götürür ancak kimse almak istemez. Bunun üzerine, ‘PARA İSTEMİYORUM. Beni bu AĞIR YÜKTEN KURTARIN’ diyerek Savaş ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsüne başvurur.”
Nuh Aydın “Makro ve Mikro Organ” yazısında, vücudumuzdaki yeni keşiflerin, bir kere daha, ‘Bu harikulâde bir yaratılıştır, tesadüfe yer yoktur.’ dedirttiğini söylüyor.
Bu sayıda da M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Türap Ender Türap” Münâcâtı ve “Sensizliğe Dayanamam!..” Naat’ı ile Çağlayan’a güzellikler katıyor.
Dr. Hulusi İsmail Yavaş, “Deniz Çok Derin, Yolculuk Pek Uzun” yazısında, Efendimizin (S.A.S.) Emel, Ecel ve Musibetlerle ilgili uyarısını ifade eden Hadis-i Şerifleri ele almış
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz: “Sinek Kuşundaki İlâhî Nakışlar” yazısında saniyede 90 kanat çırpan bu kuşlara karşı, henüz insanlık saniyede 80 kere öne ve arkaya doğru sekiz çizerek hareket yapabilecek bir makinayı yapmaktan âciz olduğunu söylüyor.
Dr. Mert Ramazanoğlu, “Bediüzzaman Hazretlerinin Dört Vasfı” yazısında, Üstad’ın 1-İstibdat Karşısında Dik Duruşunu, 2-İlim, Marifet ve Dengeye Önem Verişini, 3-Siyaseti İman Hizmetinden Uzak Tutuşunu, 4-Yeni İnsan Modeli Sunuşunu ele alıyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Kalbin Zümrüt Tepeleri için yazdığı Tekmile’sinde Cihad’ı ele alıyor. Bu ilk bölüm olduğuna göre inşaallah bir çok yanlış anlamayı önleyecek bu yazı serisinin epeyce süreceği anlaşılmaktadır.
Didem Fırtına “Bin Bir Kılıflı Canlı TRİPANOZOM” yazısında, görülmeyecek boyutlardaki bu küçücük pencerenin, birbirinden farklı ilim dallarına açılan bir ilannâme olmasını dikkatlere sunuyor.
Ayşe Toprak, “Bahara Yolculuk” başlıklı hikayesinde zulümden kaçışın farklı bir yönü anlatılıyor.
Metin Topkaraoğlu, Sırbistan’da bir Anadolu şehri olan Yenipazarı anlatıyor.
Prof. Dr. Ömer Yıldız, “Her Parçası Şifa Vesilesi MORİNGA” başlıklı yazısında, Anavatanı Hindistan olmakla beraber Nijerya gibi tropikal ülkelerde de yetişen bu bitkinin muhtelif ülkelerinde 300’den fazla hastalığın tedavisinde kullanıldığını ifade etmektedir.
Selim Gül, “Ötelerden Uzatılmış Nuranî Bir İp DENGE” başlıklı yazısında, kainattaki İlahî Ahenk ele alınarak ifrat-tefrit dengesizliği bir fasit daire olarak ele alınıyor.
Abdullah Demir, “Klasik Mantıktan Nisbî Mantığa” başlıklı yazısında, Bakü doğumlu Lütfi Aliasker Zade’nin (1921-2017) ortaya attığı “Nisbî mantık” üzerinde duruyor ve bu bulanık mantığın özelliklerini sıralıyor…
Çağlayan’ımızın bu sayısına da sahip çıkalım…
[Abdullah Aymaz] 29..6.2019 [Samanyolu Haber]
Ulan Dakeev, “Dünyayı Rüzgarlarla Temizlemek” yazısında , dünyadaki dengesizliklerin arttığı ve bunun için YENİLENEBİLİR ENERJİNİN artık çok acil bir ihtiyaç olduğunu belirtiyor.
Fatih Güner “Otoriter Rejimlerin Mirası Üzerine” başlıklı yazısında, şöyle diyor: “Bu gün HİTLER soyadı taşıyan kimse yoktur. Hatta iki yıl önce çıkan bir habere göre Hitler’in resmettiği bir tablonun elden çıkarılması olay olmuştur. Avusturya’nın başşehri Viyana’daki bir kulenin yer aldığı suluboya tablo, ondan kurtulmak isteyen Hollanda’lı bir kadın tarafından Savaş ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsüne bağışlanmıştır. Adının gizli kalmasını isteyen kadına tablo, babasından miras kalmıştır. Babası suluboya resmi eskici pazarından, 75 cent ödeyerek almıştır. Eve geldiğinde ‘A. Hitler’ imzasını görünce, utanarak tabloyu çatı katına kaldırmaya karar vermiştir. Hollandalı kadın, tabloyu galeri ve müzayede merkezine götürür ancak kimse almak istemez. Bunun üzerine, ‘PARA İSTEMİYORUM. Beni bu AĞIR YÜKTEN KURTARIN’ diyerek Savaş ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsüne başvurur.”
Nuh Aydın “Makro ve Mikro Organ” yazısında, vücudumuzdaki yeni keşiflerin, bir kere daha, ‘Bu harikulâde bir yaratılıştır, tesadüfe yer yoktur.’ dedirttiğini söylüyor.
Bu sayıda da M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Türap Ender Türap” Münâcâtı ve “Sensizliğe Dayanamam!..” Naat’ı ile Çağlayan’a güzellikler katıyor.
Dr. Hulusi İsmail Yavaş, “Deniz Çok Derin, Yolculuk Pek Uzun” yazısında, Efendimizin (S.A.S.) Emel, Ecel ve Musibetlerle ilgili uyarısını ifade eden Hadis-i Şerifleri ele almış
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz: “Sinek Kuşundaki İlâhî Nakışlar” yazısında saniyede 90 kanat çırpan bu kuşlara karşı, henüz insanlık saniyede 80 kere öne ve arkaya doğru sekiz çizerek hareket yapabilecek bir makinayı yapmaktan âciz olduğunu söylüyor.
Dr. Mert Ramazanoğlu, “Bediüzzaman Hazretlerinin Dört Vasfı” yazısında, Üstad’ın 1-İstibdat Karşısında Dik Duruşunu, 2-İlim, Marifet ve Dengeye Önem Verişini, 3-Siyaseti İman Hizmetinden Uzak Tutuşunu, 4-Yeni İnsan Modeli Sunuşunu ele alıyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Kalbin Zümrüt Tepeleri için yazdığı Tekmile’sinde Cihad’ı ele alıyor. Bu ilk bölüm olduğuna göre inşaallah bir çok yanlış anlamayı önleyecek bu yazı serisinin epeyce süreceği anlaşılmaktadır.
Didem Fırtına “Bin Bir Kılıflı Canlı TRİPANOZOM” yazısında, görülmeyecek boyutlardaki bu küçücük pencerenin, birbirinden farklı ilim dallarına açılan bir ilannâme olmasını dikkatlere sunuyor.
Ayşe Toprak, “Bahara Yolculuk” başlıklı hikayesinde zulümden kaçışın farklı bir yönü anlatılıyor.
Metin Topkaraoğlu, Sırbistan’da bir Anadolu şehri olan Yenipazarı anlatıyor.
Prof. Dr. Ömer Yıldız, “Her Parçası Şifa Vesilesi MORİNGA” başlıklı yazısında, Anavatanı Hindistan olmakla beraber Nijerya gibi tropikal ülkelerde de yetişen bu bitkinin muhtelif ülkelerinde 300’den fazla hastalığın tedavisinde kullanıldığını ifade etmektedir.
Selim Gül, “Ötelerden Uzatılmış Nuranî Bir İp DENGE” başlıklı yazısında, kainattaki İlahî Ahenk ele alınarak ifrat-tefrit dengesizliği bir fasit daire olarak ele alınıyor.
Abdullah Demir, “Klasik Mantıktan Nisbî Mantığa” başlıklı yazısında, Bakü doğumlu Lütfi Aliasker Zade’nin (1921-2017) ortaya attığı “Nisbî mantık” üzerinde duruyor ve bu bulanık mantığın özelliklerini sıralıyor…
Çağlayan’ımızın bu sayısına da sahip çıkalım…
[Abdullah Aymaz] 29..6.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
ÖTV teşviği uzamazsa, binlerce bayi kepenk indirecek [Yusuf Dereli]
Otomotivde uygulanan ÖTV ve KDV indirimleri teşviği 30 Haziran’da sona erecek. Otomotiv Distribütörleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ali Bilaloğlu, yıl sonuna kadar otomobil grubunda motor hacmi 1.600 cc’yi aşmayan araçlarda ve ticari araç grubunda ÖTV’nin sıfırlanmasını ve KDV indiriminin yüzde 1 olarak devam ettirilmesini önerdi. Ancak iddiaya göre iktidar, ÖTV teşviğini uzatmayı düşünmüyor. Eğer korkulan olur ve teşvik kaldırılırsa, zaten yok denerek kadar azalan satışlar tamamen duracak. Bu durumda yüzlerce bayi kepenk kapatırken, işsiz sayısına binlerce kişi daha eklenecek! Çok değil, 3 yıl önce yaklaşık 984 bin olarak kayıtlara geçen toplam otomobil ve ticari araç satışı bu yıl 300 bini bile bulamayabilir…
İnşaatla birlikte ekonomik krizden en fazla etkilenen sektörlerin başında geliyor otomotiv. Özellikle dolar kurundaki artış otomobil fiyatlarını yüzde 50’leri aşan oranlarda artırdı. Bu da satışların bıçak gibi kesilmesine, üretimin durmasına ve dolayısıyla işsizliğin de artmasına neden oldu. 2016’da toplam otomobil ve ticari araç satışı yaklaşık 984 bin olarak kayıtlara geçmişti. Bir sonraki yıl rakam 956 bine geriledi. Geçtiğimiz yıl pazar yüzde 35 daraldı, toplam satış yaklaşık 621 bin olarak açıklandı. 2019 Ocak-Mayıs döneminde ise önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 50 azalarak 156 bin 990 adet oldu. Bu yıl ise toplam satış hedefi 350-400 bin aralığında…
‘ÖTV SIFIRLANSIN, TEŞVİK UZATILSIN’ ÇAĞRISI
Otomotivde pazarı hareketlendirmek için uygulamaya konulan ÖTV teşvik indirimi 30 Haziran’da bitiyor. Otomotiv Distribütörleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ali Bilaloğlu, bir kaç gün önce bir açıklama yayınladı. Söz konusu açıklamada Bilaloğlu, 2019 sonuna kadar otomobil grubunda motor hacmi 1.600 cc’yi aşmayan araçlarda ve ticari araç grubunda ÖTV’nin sıfırlanmasını ve KDV indiriminin yüzde 1 olarak devam ettirilmesini istedi. Bilaloğlu, “Sağlanacak olan bu can suyu, yaratılmakta olan tahribatı minimize edecek ve sektörümüz de içerisinden geçilen bu süreçte ülkemiz yararına üzerine düşeni yapmaya devam edecektir.” ifadelerini kullandı.
300 BİN SATIŞ BİLE YAPILAMAZ!
Otomotiv sektörü ‘can suyu’ istiyor. ÖTV ve KDV indirimleri teşviği geçtiğimiz yıl 31 Ekim’de devreye girmiş ve bugüne kadar iki kez uzatılmıştı. Ancak iddiaya göre iktidar temsilcileri, 30 Haziran’da sona erecek teşvik uygulamasını üçüncü kez uzatmak istemiyor. ÖTV ve KDV indirimlerinin uzamaması zaten durma noktasına gelen satışların tamamen bitmesi anlamına gelir. Bu da yüzlerce bayiinin kepenk kapatması ve sayıları resmi rakamlara göre 4 milyon 670 bine dayanan işsiz ordusuna binlercesinin daha eklenmesi demek. Böyle bir durumda 2016’da 984 bin otomobil ve ticari araç satışı gerçekleştiren sektörün bu yıl 300 bini bile zor bulur.
5 aylık ÖTV geliri 3,6 milyar
Nisan ayında motorlu taşıtlar üzerinden alınan ÖTV 846 milyon lirayken mayıs ayında bu rakam 805 milyon TL’ye geriledi. İlk beş ayda devletin motorlu taşıtlar üzerinden aldığı ÖTV toplam 3,6 milyar lira. Teşvik uzatılırsa sektörün hedefi 400 bin araç satışı. Bu durumda alınacak verginin toplamda 10 milyar lirayı bulması bekleniyor. Ancak teşvik uzatılmaz ve satışlar 300 bin seviyelerinde kalırsa, devletin alacağı ÖTV miktarının da 6,5-7 milyar TL seviyelerinde kalacağı tahmin ediliyor.
Nissan Qashqai artık daha güçlü!
Türkiye’nin en çok tercih edilen SUV modeli Nissan Qashqai, daha yüksek performanslı torbo beslemeli 1.3 litre DIG-T benzinli ve daha tasarruflu 1.5 litre dizel motor seçenekleriyle Türkiye yollarında. Yeni 1.3 litre DIG-T benzinli yeni motor seçeneği, 160 beygir güç üretiyor.
Eski 1.2 ve 1.6 litrelik motorlarla karşılaştırıldığında, yeni benzinli üniteısı torku daha yüksek. Bu da otomobilin ivmelenmesini hızlandırırken yakıt tüketimini düşürüyor. Yeni ünite daha az CO2 salınımı gerçekleştiriyor. Ortalama yakıt tüketimi, 100 km’de 5.3 litre. Ancak 18 inçlik jantlar ile birlikte bu rakam 5,7 litreyi görüyor. 1.3 litre DIG-T benzinli motor seçeneği, Renault-Nissan-Mitsubihi ittifakı ve Daimler işbirliği ile geliştirildi. Nissan, 1.3 litre DIG-T benzinli motoru ilk kez Qashqai’de kullandı. Söz konusu model 6 vitesli manuel ve tamamen yeni geliştirilen 7 vitesli Çift Kavramalı Şanzıman (Dual Clutch Transmission – DCT) seçenekleri ile sunuluyor. Manuel vitesli versiyon 260 Nm torka sahipken, çift kavramalı otomatik vitesli versiyonu 270 Nm torka sahip. Bu arada, Qashqai’nin 115 beygir gücüne sahip 1.5 dCi versiyonlarında da artık Çift Kavramalı Şanzıman (DTC) seçeneği sunulacak.
5. nesliyle karşınızda; Clio’ların en iyisi!
Fransız otomotiv devi Renault’un B segmentteki iddialı oyuncusu Clio yenilendi. 5. Nesil olarak piyasaya sürülen Clio, Türkiye’de Ekim ayında piyasaya çıkacak. Türkiye’de Oyak Renault Otomobil Fabrikaları’nda üretilen Yeni Clio, Euro NCAP testinden 5 yıldız almayı da başardı. ‘Clio’ların en iyisi’ sloganıyla üretilen yeni Clio’nun DNA’sını koruduğuna işaret eden Renault Mais Genel Müdürü Berk Çağdaş, “Üst segmentlere ait güvenli sürüş özellikleri ayrıca segmentinde ilk ve inovatif donanımları ile Yeni Clio’yu Türkiye’de Ekim ayında otomobilseverlerin beğenisine sunacağız. Renault, Yeni Clio ile B segmentinde yeni bir çığır açıyor ve rekabeti bir üst seviyeye taşıyor.” dedi. Clio, tüm dünyada 15 milyondan fazla satış rakamıyla en çok tercih edilen Fransız otomobili olma özelliğine sahip.
[Yusuf Dereli] 29.6.2019 [TR724]
İnşaatla birlikte ekonomik krizden en fazla etkilenen sektörlerin başında geliyor otomotiv. Özellikle dolar kurundaki artış otomobil fiyatlarını yüzde 50’leri aşan oranlarda artırdı. Bu da satışların bıçak gibi kesilmesine, üretimin durmasına ve dolayısıyla işsizliğin de artmasına neden oldu. 2016’da toplam otomobil ve ticari araç satışı yaklaşık 984 bin olarak kayıtlara geçmişti. Bir sonraki yıl rakam 956 bine geriledi. Geçtiğimiz yıl pazar yüzde 35 daraldı, toplam satış yaklaşık 621 bin olarak açıklandı. 2019 Ocak-Mayıs döneminde ise önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 50 azalarak 156 bin 990 adet oldu. Bu yıl ise toplam satış hedefi 350-400 bin aralığında…
‘ÖTV SIFIRLANSIN, TEŞVİK UZATILSIN’ ÇAĞRISI
Otomotivde pazarı hareketlendirmek için uygulamaya konulan ÖTV teşvik indirimi 30 Haziran’da bitiyor. Otomotiv Distribütörleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ali Bilaloğlu, bir kaç gün önce bir açıklama yayınladı. Söz konusu açıklamada Bilaloğlu, 2019 sonuna kadar otomobil grubunda motor hacmi 1.600 cc’yi aşmayan araçlarda ve ticari araç grubunda ÖTV’nin sıfırlanmasını ve KDV indiriminin yüzde 1 olarak devam ettirilmesini istedi. Bilaloğlu, “Sağlanacak olan bu can suyu, yaratılmakta olan tahribatı minimize edecek ve sektörümüz de içerisinden geçilen bu süreçte ülkemiz yararına üzerine düşeni yapmaya devam edecektir.” ifadelerini kullandı.
300 BİN SATIŞ BİLE YAPILAMAZ!
Otomotiv sektörü ‘can suyu’ istiyor. ÖTV ve KDV indirimleri teşviği geçtiğimiz yıl 31 Ekim’de devreye girmiş ve bugüne kadar iki kez uzatılmıştı. Ancak iddiaya göre iktidar temsilcileri, 30 Haziran’da sona erecek teşvik uygulamasını üçüncü kez uzatmak istemiyor. ÖTV ve KDV indirimlerinin uzamaması zaten durma noktasına gelen satışların tamamen bitmesi anlamına gelir. Bu da yüzlerce bayiinin kepenk kapatması ve sayıları resmi rakamlara göre 4 milyon 670 bine dayanan işsiz ordusuna binlercesinin daha eklenmesi demek. Böyle bir durumda 2016’da 984 bin otomobil ve ticari araç satışı gerçekleştiren sektörün bu yıl 300 bini bile zor bulur.
5 aylık ÖTV geliri 3,6 milyar
Nisan ayında motorlu taşıtlar üzerinden alınan ÖTV 846 milyon lirayken mayıs ayında bu rakam 805 milyon TL’ye geriledi. İlk beş ayda devletin motorlu taşıtlar üzerinden aldığı ÖTV toplam 3,6 milyar lira. Teşvik uzatılırsa sektörün hedefi 400 bin araç satışı. Bu durumda alınacak verginin toplamda 10 milyar lirayı bulması bekleniyor. Ancak teşvik uzatılmaz ve satışlar 300 bin seviyelerinde kalırsa, devletin alacağı ÖTV miktarının da 6,5-7 milyar TL seviyelerinde kalacağı tahmin ediliyor.
Nissan Qashqai artık daha güçlü!
Türkiye’nin en çok tercih edilen SUV modeli Nissan Qashqai, daha yüksek performanslı torbo beslemeli 1.3 litre DIG-T benzinli ve daha tasarruflu 1.5 litre dizel motor seçenekleriyle Türkiye yollarında. Yeni 1.3 litre DIG-T benzinli yeni motor seçeneği, 160 beygir güç üretiyor.
Eski 1.2 ve 1.6 litrelik motorlarla karşılaştırıldığında, yeni benzinli üniteısı torku daha yüksek. Bu da otomobilin ivmelenmesini hızlandırırken yakıt tüketimini düşürüyor. Yeni ünite daha az CO2 salınımı gerçekleştiriyor. Ortalama yakıt tüketimi, 100 km’de 5.3 litre. Ancak 18 inçlik jantlar ile birlikte bu rakam 5,7 litreyi görüyor. 1.3 litre DIG-T benzinli motor seçeneği, Renault-Nissan-Mitsubihi ittifakı ve Daimler işbirliği ile geliştirildi. Nissan, 1.3 litre DIG-T benzinli motoru ilk kez Qashqai’de kullandı. Söz konusu model 6 vitesli manuel ve tamamen yeni geliştirilen 7 vitesli Çift Kavramalı Şanzıman (Dual Clutch Transmission – DCT) seçenekleri ile sunuluyor. Manuel vitesli versiyon 260 Nm torka sahipken, çift kavramalı otomatik vitesli versiyonu 270 Nm torka sahip. Bu arada, Qashqai’nin 115 beygir gücüne sahip 1.5 dCi versiyonlarında da artık Çift Kavramalı Şanzıman (DTC) seçeneği sunulacak.
5. nesliyle karşınızda; Clio’ların en iyisi!
Fransız otomotiv devi Renault’un B segmentteki iddialı oyuncusu Clio yenilendi. 5. Nesil olarak piyasaya sürülen Clio, Türkiye’de Ekim ayında piyasaya çıkacak. Türkiye’de Oyak Renault Otomobil Fabrikaları’nda üretilen Yeni Clio, Euro NCAP testinden 5 yıldız almayı da başardı. ‘Clio’ların en iyisi’ sloganıyla üretilen yeni Clio’nun DNA’sını koruduğuna işaret eden Renault Mais Genel Müdürü Berk Çağdaş, “Üst segmentlere ait güvenli sürüş özellikleri ayrıca segmentinde ilk ve inovatif donanımları ile Yeni Clio’yu Türkiye’de Ekim ayında otomobilseverlerin beğenisine sunacağız. Renault, Yeni Clio ile B segmentinde yeni bir çığır açıyor ve rekabeti bir üst seviyeye taşıyor.” dedi. Clio, tüm dünyada 15 milyondan fazla satış rakamıyla en çok tercih edilen Fransız otomobili olma özelliğine sahip.
[Yusuf Dereli] 29.6.2019 [TR724]
TRT soygununa karartma! [İlker Doğan]
Terörist başı Osman Öcalan’ı ekranlarında ağırlamasıyla eleştirilerin odağı haline gelen TRT, en son faaliyet raporunu 2016’da yayınladı. 2017 ve 2018 faaliyet raporları yayınlanmıyor! Bandrol ve elektrik faturalarından 2015, 2016 ve 2017’de sırasıyla 1,7 Milyar, 1,8 milyar ve 2.1 milyar TL gelir elde eden TRT’nin geçtiğimiz yıl milletin cebinden ne kadar aldığı bilinmiyor! Yıllık 2 milyar TL’den fazla parayı hiç bir şey yapmadan kasasında bulan TRT buna rağmen zarar etmeyi başarıyor. Muhalefete göre milletten alınan paralar, ‘dış yapımlar’ adı altında yandaşlara aktarılıyor.
Özellikle son dönemdeki yayınlarıyla Türkiye’den her kesimden muhalefetin tepkisini çeken TRT’nin gelirlerinin yaklaşık yüzde 90’ının elektrik hasılat payı ve bandrol ücretleri oluşturuyor. 33 milyon elektrik abonesi yılda 100 milyonlarca TL ödüyor TRT’ye… Özerk bir kurum olan TRT, yılda 2 milyardan fazla parayı hiç bir şey yapmadan bandrol ve elektrik hasılat payı olarak kasasında buluyor. En son 2017’deki gelir toplam 2,1 milyar liraydı. Elektrik faturalarından yüzde 2 pay alıyor! Ancak yaklaşık 8 bin kişinin çalıştığı kurum, buna rağmen ‘zarar’ etmeyi başarıyor.
ZARAR ETMEYİ BAŞARIYOR!
Sayıştay, 2015’de hazırladığı raporda, “Kurum giderlerinin, gelirlerine uygun olmayan hızlı artışı kurumun finansman açığının büyümesine yol açmaktadır. Kısa vadede yeterli ve hızlı bir tasarrufa gidilmesi gerektiği ortadadır.” uyarısında bulunmuştu. Zira 2015’de bandrol ve elektrik faturalarından kurumun kasasına tam 1 milyar 700 milyon TL giren TRT, buna rağmen 2015’i 147 milyon TL zararla kapattı.
FAALİYET RAPORLARI NEDEN YAYINLANMIYOR?
TRT’nin son 3 yıldaki zararı ile geçtiğimiz yıl elektrik ve bandrol gelirlerinden ne kadar para aldığını bilmiyoruz! Zira en son faaliyet raporu 2016’da yayınlandı. Faaliyet raporu 2 yıldır yayınlanmıyor. Ve faaliyet raporunun neden yayınlanmadığı da açıklanmıyor.
AKP ALEYHİNE TEK BİR HABER BİLE YOK
Muhalefete göre TRT, iktidarın ‘çiftliği’ haline geldi. Zaten yapılan yayınlarda bunu doğruluyor. İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, TRT ekranlarına daha bir kaç gün önce çıkabildi! 1-28 Şubat tarihleri arasını kapsayan ‘siyasi haber raporu’ 11 Mart’ta açıklanmıştı. Buna göre TRT Haber’in siyasi partilere yönelik haberler, canlı yayınlar, haber programları ve siyasi mitinglerde AKP ve MHP aleyhine tek bir ifadeye yer verilmiyordu.
CUMHUR İTTİFAKINA 53 SAAT, MİLLET İTTİFAKINA 6 SAAT
AKP’ye 49 saat 58 dakika, MHP’ye ise 3 saat 32 dakika ayıran TRT Haber, CHP’ye ise 5 saat 47 dakika, İyi partiye ise sadece 55 dakika yer vermişti. Cumhur İttifakına toplamda 53 saat 30 dakika süre veren TRT Haber, Millet İttifakı’na ise sadece 6 saat 52 dakika ayırmıştı. Bu arada, Cumhur İttifakı hakkında bir saniye bile aleyhte haber yayınlamayan TRT, Millet İttifakı hakkında ise tam 7 saat 8 dakika aleyhte haber yayınlıyordu. Lehte yayınladığı haberlerden daha fazla bir süre!
DIŞ YAPIMLAR KILIFIYLA YANDAŞLARA KIYAK
Muhalefet, TRT’nin milletten aldığı milyarlarca lirayı, ‘dış yapımlar’ adı altında yandaşlarına aktardığını söylüyor. Bu arada bütün eleştirilere rağmen TRT, dış yapımlara ayırdığı bütçeyi her geçen yıl daha da artırıyor. 2014 yılında 608 milyon 785 bin lira ödenmişti dış yapımlar için. Bir yıl sonra rakam yüzde 49 oranında artışla 907,2 milyon liraya çıktı.
‘Halkın parası peşkeş çekiliyor’
Halkın parasının birilerine peşkeş çekildiğini anlatan CHP İzmir Milletvekili ve TBMM KİT Komisyonu üyesi Atila Sertel, “TRT tarafından 2015 yılında program alımları kapsamında; 513,3 milyon TL’si kurum dışı yaptırılan ve kiralanan programlara, 354,6 milyon TL’si kurum dışından temin edilen haber giderlerine, 72,9 milyon TL’si de TV ve Radyo programları yapımı amacıyla hizmetinden faydalanan şahıslara olmak üzere toplam 907,2 milyon TL tutarında ödeme yapılmıştır. Bu TRT’nin halktan aldığı parayı hovardaca ve insafsızca bir takım kişi ve kurumlara dağıtmasıdır.” ifadelerini kullanıyor.
[İlker Doğan] 29.6.2019 [TR724]
Özellikle son dönemdeki yayınlarıyla Türkiye’den her kesimden muhalefetin tepkisini çeken TRT’nin gelirlerinin yaklaşık yüzde 90’ının elektrik hasılat payı ve bandrol ücretleri oluşturuyor. 33 milyon elektrik abonesi yılda 100 milyonlarca TL ödüyor TRT’ye… Özerk bir kurum olan TRT, yılda 2 milyardan fazla parayı hiç bir şey yapmadan bandrol ve elektrik hasılat payı olarak kasasında buluyor. En son 2017’deki gelir toplam 2,1 milyar liraydı. Elektrik faturalarından yüzde 2 pay alıyor! Ancak yaklaşık 8 bin kişinin çalıştığı kurum, buna rağmen ‘zarar’ etmeyi başarıyor.
ZARAR ETMEYİ BAŞARIYOR!
Sayıştay, 2015’de hazırladığı raporda, “Kurum giderlerinin, gelirlerine uygun olmayan hızlı artışı kurumun finansman açığının büyümesine yol açmaktadır. Kısa vadede yeterli ve hızlı bir tasarrufa gidilmesi gerektiği ortadadır.” uyarısında bulunmuştu. Zira 2015’de bandrol ve elektrik faturalarından kurumun kasasına tam 1 milyar 700 milyon TL giren TRT, buna rağmen 2015’i 147 milyon TL zararla kapattı.
FAALİYET RAPORLARI NEDEN YAYINLANMIYOR?
TRT’nin son 3 yıldaki zararı ile geçtiğimiz yıl elektrik ve bandrol gelirlerinden ne kadar para aldığını bilmiyoruz! Zira en son faaliyet raporu 2016’da yayınlandı. Faaliyet raporu 2 yıldır yayınlanmıyor. Ve faaliyet raporunun neden yayınlanmadığı da açıklanmıyor.
AKP ALEYHİNE TEK BİR HABER BİLE YOK
Muhalefete göre TRT, iktidarın ‘çiftliği’ haline geldi. Zaten yapılan yayınlarda bunu doğruluyor. İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, TRT ekranlarına daha bir kaç gün önce çıkabildi! 1-28 Şubat tarihleri arasını kapsayan ‘siyasi haber raporu’ 11 Mart’ta açıklanmıştı. Buna göre TRT Haber’in siyasi partilere yönelik haberler, canlı yayınlar, haber programları ve siyasi mitinglerde AKP ve MHP aleyhine tek bir ifadeye yer verilmiyordu.
CUMHUR İTTİFAKINA 53 SAAT, MİLLET İTTİFAKINA 6 SAAT
AKP’ye 49 saat 58 dakika, MHP’ye ise 3 saat 32 dakika ayıran TRT Haber, CHP’ye ise 5 saat 47 dakika, İyi partiye ise sadece 55 dakika yer vermişti. Cumhur İttifakına toplamda 53 saat 30 dakika süre veren TRT Haber, Millet İttifakı’na ise sadece 6 saat 52 dakika ayırmıştı. Bu arada, Cumhur İttifakı hakkında bir saniye bile aleyhte haber yayınlamayan TRT, Millet İttifakı hakkında ise tam 7 saat 8 dakika aleyhte haber yayınlıyordu. Lehte yayınladığı haberlerden daha fazla bir süre!
DIŞ YAPIMLAR KILIFIYLA YANDAŞLARA KIYAK
Muhalefet, TRT’nin milletten aldığı milyarlarca lirayı, ‘dış yapımlar’ adı altında yandaşlarına aktardığını söylüyor. Bu arada bütün eleştirilere rağmen TRT, dış yapımlara ayırdığı bütçeyi her geçen yıl daha da artırıyor. 2014 yılında 608 milyon 785 bin lira ödenmişti dış yapımlar için. Bir yıl sonra rakam yüzde 49 oranında artışla 907,2 milyon liraya çıktı.
‘Halkın parası peşkeş çekiliyor’
Halkın parasının birilerine peşkeş çekildiğini anlatan CHP İzmir Milletvekili ve TBMM KİT Komisyonu üyesi Atila Sertel, “TRT tarafından 2015 yılında program alımları kapsamında; 513,3 milyon TL’si kurum dışı yaptırılan ve kiralanan programlara, 354,6 milyon TL’si kurum dışından temin edilen haber giderlerine, 72,9 milyon TL’si de TV ve Radyo programları yapımı amacıyla hizmetinden faydalanan şahıslara olmak üzere toplam 907,2 milyon TL tutarında ödeme yapılmıştır. Bu TRT’nin halktan aldığı parayı hovardaca ve insafsızca bir takım kişi ve kurumlara dağıtmasıdır.” ifadelerini kullanıyor.
[İlker Doğan] 29.6.2019 [TR724]
Güneş parlattı, Galatasaray meyvesini yedi [Hasan Cücük]
Şenol Güneş, uzun teknik adamlık kariyeri boyunca sadece 2 kez şampiyonluk sevinci yaşamasına rağmen Türk futboluna kazandırdığı yıldızlarla diğer meslektaşlarına büyük fark attı. Güneş sadece yerli yıldızları parlatmadı. Kariyeri sarsıntıya giren yabancı oyuncular da Şenol Güneş’le kendini bulup, yeniden eski günlere döndü. Bu isimlerden biri de Hollandalı Ryan Babel. Kariyeri önlenemez bir şekilde aşağıya doğru inen Babel, Güneş’le kendini bulmakla kalmadı, uzun sayılacak bir aradan sonra yeniden milli takım kadrosunda yer buldu. İlginç olan ise, Güneş’in parlattığı bir yıldızın daha yeni adresinin Galatasaray olmasıdır.
Türk futbolseverlerin 2013’ten bu yana yakından tanıdığı bir isim olan Ryan Babel, henüz 12 yaşındayken kendini Ajax’ın ünlü alt yapısında buldu. 6 yılın sonunda 18 yaşına geldiğinde A takım kadrosuna katılan Babel, Ajax’ta 2004-07 arasında 73 maçta ter döküp, 13 gole imza attı. Temmuz 2007’de 21 yaşında Liverpool yolunu tutan Babel için ödenen bonservis ücreti 17,2 milyon Euro oldu. Ada’da ilk 3 sezonunda formayı kapan Babel, Liverpool’daki 4. sezonunda gözden düştü. 4 yılın sonunda Liverpool’a veda edip Bundesliga takımlarından Hoffenheim’in yolunu tutarken, bonservis ücreti 7 milyon Euro idi. Liverpool formasıyla çıkılan 91 maçta 12 gole imza attı.
Bundesliga’da geçen iki sezonun ilki Babel için sıkıntılı geçmesine karşılık ikinci sezonunda formayı kapmayı başardı. Ancak iki sezonda çıktığı 46 maçta attığı 5 gol, Babel’in Hoffenheim’de kalmasına yetmiyordu. Temmuz 2013’te 6 yıl aradan sonra yeniden futbola ilk başladığı kulüp Ajax’a dönen Babel için eski kulübü bonservis ödemedi. Bir sezon boyunca 16 maçta şans bulan Babel, 4 gole imza attı. Yaşadığı sakatlıklardan dolayı formasından uzak kaldığı maçların sayısı artıyordu.
Babel’in yolu 2013’te Türkiye’ye düşerken, takımının adı Kasımpaşa oldu. Kasımpaşa bedelsiz kadrosuna kattığı Hollanda yıldızdan maksimum verim aldı. Premier Lig ve Bundesliga tecrübesi ve Ajax’ın alt yapı katkısına futbol becerisini ekleyen Babel, Kasımpaşa formasıyla iki sezonda 59 maça çıkıp 14 gole imza attı. Kasımpaşa’da geçen iki sezonun ardından 2,5 milyon Euro bedelle Arap Emirlikleri’nden Al Ain yolunu tutan Babel, hepi topu 8 maçta forma buldu. 30 yaşında kariyeri sönme noktasına gelmişti. Eylül 2016’da Arap Emirlikleri ligine veda edip La Liga takımlarından Deportivo La Coruna yolunu tuttu ama İspanya günleri de hiç iç açıcı geçmedi. 11 maç ve 4 gol İspanya döneminden geriye kalan oldu.
Ocak 2017’de Babel bir kez daha rotasını Türkiye’ye çevirdi. Bu kez takımının adı Beşiktaş’tı. Ara transferde bedelsiz geldiği Beşiktaş’ta Şenol Güneş’le yeniden kendini buldu. Çıktığı 18 maçta 4 gol attı. Beşiktaş performansı Hollanda milli takımı yetkililerinde dikkatini çekiyordu ama henüz kadroya çağrılacak performansa ulaşamamıştı. 2017-18 sezonunda Beşiktaş’ın değişmezleri arasında yerini alan Babel, tam 6 yıl aradan sonra Hollanda milli takımından davet aldı. Milli formayı en son kasım 2011’de giyen Babel’i, teknik patron Dick Advocaat ekim 2017’de yeniden kadroya dahil etti. 6 yıl sonra milli davet alan Babel, ”Yıllardır milli takımdan uzağım. Buradaki oyuncularla birlikte oynama fırsatı bulamadım. Doğruyu söylemek gerekirse neredeyse kadrodaki hiç kimseyi tanımıyorum” diyordu. Babel, Al Ain’i sadece maddi gerekçeden dolayı gittiğini, Kasımpaşa döneminin ise milli formadan kendini uzaklaştırdığını itiraf ediyordu.
Beşiktaş performansı Babel’i sadece milli takıma döndürmüyor, birçok kulübünde yeniden Hollandalıyı göz hapsine almasını sağlıyordu. Ocak 2019’da Premier Lig kulüplerinden Fulham’a 2 milyon Euro bedelle transfer olan Babel’in 2 yıllık siyah-beyazlı macerası sona erdi. Beşiktaş formasıyla çıktığı 89 maçta 29 gole imza attı. Fulham formasıyla ise yarım sezonda 16 maça çıkıp 5 gol attı. Sezon sonunda Fulham lig düşünce serbest kaldı.
Serbest kalan Babel yeniden rotasını Türkiye’ye çevirdi. Bu kez adresi Galatasaray olacak. İmza için herşey hazır. Sarı-kırmızılar 4 yıl Süper Lig tecrübesi olan Babel’i bedelsiz kadrosuna katacak. Yabancı oyunculardan sadece Babel, Şenol Güneş’le yeniden milli takıma dönmedi. Mario Gomez ve Tosic de Şenol Güneş’le yeniden milli takıma döndü.
Güneş’in parlattığı yıldızlardan en fazla faydalanan kulüp ise Galatasaray oldu. Burak Yılmaz, Şelçuk İnan, Umut Bulut ve Engin Baytar, Şenol Güneş sayesinde yeniden yıldız oldular. Bu oyuncuların yıldızı parladıktan sonraki durağı ise Galatasaray oldu.
[Hasan Cücük] 29.6.2019 [TR724]
Türk futbolseverlerin 2013’ten bu yana yakından tanıdığı bir isim olan Ryan Babel, henüz 12 yaşındayken kendini Ajax’ın ünlü alt yapısında buldu. 6 yılın sonunda 18 yaşına geldiğinde A takım kadrosuna katılan Babel, Ajax’ta 2004-07 arasında 73 maçta ter döküp, 13 gole imza attı. Temmuz 2007’de 21 yaşında Liverpool yolunu tutan Babel için ödenen bonservis ücreti 17,2 milyon Euro oldu. Ada’da ilk 3 sezonunda formayı kapan Babel, Liverpool’daki 4. sezonunda gözden düştü. 4 yılın sonunda Liverpool’a veda edip Bundesliga takımlarından Hoffenheim’in yolunu tutarken, bonservis ücreti 7 milyon Euro idi. Liverpool formasıyla çıkılan 91 maçta 12 gole imza attı.
Bundesliga’da geçen iki sezonun ilki Babel için sıkıntılı geçmesine karşılık ikinci sezonunda formayı kapmayı başardı. Ancak iki sezonda çıktığı 46 maçta attığı 5 gol, Babel’in Hoffenheim’de kalmasına yetmiyordu. Temmuz 2013’te 6 yıl aradan sonra yeniden futbola ilk başladığı kulüp Ajax’a dönen Babel için eski kulübü bonservis ödemedi. Bir sezon boyunca 16 maçta şans bulan Babel, 4 gole imza attı. Yaşadığı sakatlıklardan dolayı formasından uzak kaldığı maçların sayısı artıyordu.
Babel’in yolu 2013’te Türkiye’ye düşerken, takımının adı Kasımpaşa oldu. Kasımpaşa bedelsiz kadrosuna kattığı Hollanda yıldızdan maksimum verim aldı. Premier Lig ve Bundesliga tecrübesi ve Ajax’ın alt yapı katkısına futbol becerisini ekleyen Babel, Kasımpaşa formasıyla iki sezonda 59 maça çıkıp 14 gole imza attı. Kasımpaşa’da geçen iki sezonun ardından 2,5 milyon Euro bedelle Arap Emirlikleri’nden Al Ain yolunu tutan Babel, hepi topu 8 maçta forma buldu. 30 yaşında kariyeri sönme noktasına gelmişti. Eylül 2016’da Arap Emirlikleri ligine veda edip La Liga takımlarından Deportivo La Coruna yolunu tuttu ama İspanya günleri de hiç iç açıcı geçmedi. 11 maç ve 4 gol İspanya döneminden geriye kalan oldu.
Ocak 2017’de Babel bir kez daha rotasını Türkiye’ye çevirdi. Bu kez takımının adı Beşiktaş’tı. Ara transferde bedelsiz geldiği Beşiktaş’ta Şenol Güneş’le yeniden kendini buldu. Çıktığı 18 maçta 4 gol attı. Beşiktaş performansı Hollanda milli takımı yetkililerinde dikkatini çekiyordu ama henüz kadroya çağrılacak performansa ulaşamamıştı. 2017-18 sezonunda Beşiktaş’ın değişmezleri arasında yerini alan Babel, tam 6 yıl aradan sonra Hollanda milli takımından davet aldı. Milli formayı en son kasım 2011’de giyen Babel’i, teknik patron Dick Advocaat ekim 2017’de yeniden kadroya dahil etti. 6 yıl sonra milli davet alan Babel, ”Yıllardır milli takımdan uzağım. Buradaki oyuncularla birlikte oynama fırsatı bulamadım. Doğruyu söylemek gerekirse neredeyse kadrodaki hiç kimseyi tanımıyorum” diyordu. Babel, Al Ain’i sadece maddi gerekçeden dolayı gittiğini, Kasımpaşa döneminin ise milli formadan kendini uzaklaştırdığını itiraf ediyordu.
Beşiktaş performansı Babel’i sadece milli takıma döndürmüyor, birçok kulübünde yeniden Hollandalıyı göz hapsine almasını sağlıyordu. Ocak 2019’da Premier Lig kulüplerinden Fulham’a 2 milyon Euro bedelle transfer olan Babel’in 2 yıllık siyah-beyazlı macerası sona erdi. Beşiktaş formasıyla çıktığı 89 maçta 29 gole imza attı. Fulham formasıyla ise yarım sezonda 16 maça çıkıp 5 gol attı. Sezon sonunda Fulham lig düşünce serbest kaldı.
Serbest kalan Babel yeniden rotasını Türkiye’ye çevirdi. Bu kez adresi Galatasaray olacak. İmza için herşey hazır. Sarı-kırmızılar 4 yıl Süper Lig tecrübesi olan Babel’i bedelsiz kadrosuna katacak. Yabancı oyunculardan sadece Babel, Şenol Güneş’le yeniden milli takıma dönmedi. Mario Gomez ve Tosic de Şenol Güneş’le yeniden milli takıma döndü.
Güneş’in parlattığı yıldızlardan en fazla faydalanan kulüp ise Galatasaray oldu. Burak Yılmaz, Şelçuk İnan, Umut Bulut ve Engin Baytar, Şenol Güneş sayesinde yeniden yıldız oldular. Bu oyuncuların yıldızı parladıktan sonraki durağı ise Galatasaray oldu.
[Hasan Cücük] 29.6.2019 [TR724]
Hakikaten gidiyorlar… [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti yine yaptı yapacağını. Zamlar peş peşe geliyor. Kuru çay, şeker, motorin ve benzin derken elektrik de zamlandı.
Zammı şirin gösterme vazifesi de Saray gazetelerine düştü.
BÜTÇE DELİK DEŞİK: AÇIK YÜZDE 225 ARTTI
Neymiş efendim! Bütçe açığı artmış, onun için zam yapmak mecburiyetinde kalınmış.
Pekâlâ bütçe niye dikiş tutmuyor? Açığın 2019’un ilk beş ayında yüzde 225 artarak 66,5 milyar Türk Lirası’na yükseldiği yeni mi fark edildi?
Koskoca Hazine gelirlerin düşmesi ile kriz arasındaki illiyeti göremeyecek kadar kifâyetsiz bürokratlara kaldı.
Merkez Bankası’ndan gelen 38 milyar lirayı da yiyip bitiren iktidar şimdi 41 milyar liralık ihtiyat akçesine göz diktiyse bütçe disiplininden bahsedilebilir mi? Merkez Bankası’nın temettü takviyesine rağmen bütçe açığındaki artış neyin nesi!
Bütçe açık veriyorsa kamuda niye kemer sıkılmıyor? İlk beş ayda gelirler yüzde 15, giderler ise yüzde 28,4 arttı.
SARAY’DA KRİZ YOK
Bilmem kaçıncı tasarruf senesi daha geride kalırken bütçede giderler yüzde 30’a yakın artıyorsa bir garabet yok mu?
Sadece Saray’ın 5 ayda 2,5 milyar lira harcaması da gösteriyor ki vatandaş evine götürecek ekmek bulamazken Saray’da krizin k’si yok.
Bütçenin niye bu kadar açık verdiğini halka anlatma lüzumu bile görmeyen AKP, 23 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı 2’nci defa ağır bir mağlubiyetle kaybedince zam üstüne zam yapmaya başladı.
Seçimi müteakip ilk haftada çay, şeker, motorin, benzin ve elektrik ile zam sağanağı başladı. Bu kalemlerin fiyatının artması haliyle iğneden ipliğe zam manasına geliyor.
ENFLASYON NASIL TEK HANEYE İNECEK?
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a sorsanız enflasyon tek haneye inecek. Nasıl inecek?
Zam yaparken enflasyon tek haneye iniyorsa geriye bir ihtimal kalıyor. O ihtimal de Albayrak’ın sağ kolu Yinal Yağan’ın başına geçtiği Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) enflasyon verilerini manipüle etmesidir.
Elektriğe 2018’de 4 defa zam yapılmıştı. Doğalgaz fiyatı yüzde 50’ye yakın artmıştı.
2019 zammını 31 Mart sonrasına tehir eden, ancak İstanbul’da kaybettiği seçimi tekrar ettirince 23 Haziran’ı bekleyen AKP, 1 Temmuz’dan itibaren elektrik tarifelerini yüzde 15 artırdı. Sırada doğalgaz var.
Enflasyon ve işsizlik cenderesinde kıvranan vatandaşa iktidarın sunduğu çözüm zam oldu.
Zamları vergi artışları takip edecek. Birkaç hafta içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilecek kanun teklifinde sadece Merkez Bankası’nın ihtiyat akçesini harcamaya imkân verecek madde değişikliği yer almayacak.
Bazı vergi kalemlerinde artışa gidilebilir. Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV), konut satışlarından alınan Katma Değer Vergisi (KDV) üzerinde çalışılıyor.
Paranın bittiğine ve hükûmetin zam hazırlığı yaptığına 1 Mayıs’ta dikkati çekmiştim… (http://www.tr724.com/para-bitti-gelsin-zamlar/)
ACI REÇETE NİYE SADECE VATANDAŞA?
Bütçeyi har vurup harman savuran AKP hükûmeti sanki vatandaşta para varmış da harcamıyormuş gibi hareket ediyor.
Vatandaş gıda, kira, ısınma ve ulaşım gibi temel harcamalardan arta kalanla hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Halkın gözünün içine baka baka kendi lükslerinden taviz vermeden halktan fedakârlık bekliyorlar.
Eşiniz 50 bin dolarlık çanta ile seyahat ediyorsa gerekçeleri yüzde 100 doğru olsa bile halkı bu zamlara ikna edemezsiniz.
Acı reçeteyi kriz patlak verdiğinde geniş tabanlı bir mutabakat ile kamudan başlayarak yazmış olsalardı ne kriz şartları bu kadar ağırlaşacak ne de bütçe açığı rekor kıracaktı.
YOLSUZLUK VE RÜŞVET DEVAM ETTİKÇE
AKP’nin yandaşları ile tesis ettiği yolsuzluk ve rüşvet nizamı devam ettiği müddetçe bütçedeki kara delik büyümeye devam edecek.
Zamların neticesi ne mi olacak? Talep daha da düşeceğinden vergi gelirlerinin kâğıt üstünde hesaplandığı gibi artması bir tarafa daha da azalacak.
Halk krize rağmen “İtibardan tasarruf olmaz.” diyen AKP’ye müstehak olduğu cevabı ilk genel seçimde verecek.
İktidar körlüğü böyle olmalı. Akıl ve mantık devre dışı kalıyor, makul ikazlar kale alınmıyor ve hatada ısrar ediliyor…
3 Kasım 2002’de tencerenin devirdiği koalisyon hükûmetinin yerini almışlardı. Kendilerini de tencere ihtilali götürecek.
Kriz varsa, halk desteği azalmışsa ve iniş başladıysa durdurmak mümkün değildir.
Hakikaten gidiyorlar…
2018’DE ELEKTRİĞE 4 KEZ ZAM GELMİŞTİ
2018 senesinde meskenlerde kullanılan elektriğe 4 kez, toplamda yüzde 31 oranında zam yapıldı. Sanayi elektriğine ise yüzde 41.
1 Ocak 2018: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) meskenlerde kullanılan elektriğe yüzde 8,8, sanayi ve ticarethanelerde elektriğe ise yüzde 8,4 zam yaptı.
1 Nisan 2018: Elektrik fiyatları ortalama 2,89 arttı.
1 Ağustos 2018: Farklı abone gruplarına göre elektrik fiyatları yüzde 9 ile yüzde 14 arasında zamlandı.
1 Eylül 2018: Elektriğe yüzde 9 ila yüzde 14 oranında zam geldi.
[Semih Ardıç] 29.6.2019 [TR724]
Zammı şirin gösterme vazifesi de Saray gazetelerine düştü.
BÜTÇE DELİK DEŞİK: AÇIK YÜZDE 225 ARTTI
Neymiş efendim! Bütçe açığı artmış, onun için zam yapmak mecburiyetinde kalınmış.
Pekâlâ bütçe niye dikiş tutmuyor? Açığın 2019’un ilk beş ayında yüzde 225 artarak 66,5 milyar Türk Lirası’na yükseldiği yeni mi fark edildi?
Koskoca Hazine gelirlerin düşmesi ile kriz arasındaki illiyeti göremeyecek kadar kifâyetsiz bürokratlara kaldı.
Merkez Bankası’ndan gelen 38 milyar lirayı da yiyip bitiren iktidar şimdi 41 milyar liralık ihtiyat akçesine göz diktiyse bütçe disiplininden bahsedilebilir mi? Merkez Bankası’nın temettü takviyesine rağmen bütçe açığındaki artış neyin nesi!
Bütçe açık veriyorsa kamuda niye kemer sıkılmıyor? İlk beş ayda gelirler yüzde 15, giderler ise yüzde 28,4 arttı.
SARAY’DA KRİZ YOK
Bilmem kaçıncı tasarruf senesi daha geride kalırken bütçede giderler yüzde 30’a yakın artıyorsa bir garabet yok mu?
Sadece Saray’ın 5 ayda 2,5 milyar lira harcaması da gösteriyor ki vatandaş evine götürecek ekmek bulamazken Saray’da krizin k’si yok.
Bütçenin niye bu kadar açık verdiğini halka anlatma lüzumu bile görmeyen AKP, 23 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı 2’nci defa ağır bir mağlubiyetle kaybedince zam üstüne zam yapmaya başladı.
Seçimi müteakip ilk haftada çay, şeker, motorin, benzin ve elektrik ile zam sağanağı başladı. Bu kalemlerin fiyatının artması haliyle iğneden ipliğe zam manasına geliyor.
ENFLASYON NASIL TEK HANEYE İNECEK?
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a sorsanız enflasyon tek haneye inecek. Nasıl inecek?
Zam yaparken enflasyon tek haneye iniyorsa geriye bir ihtimal kalıyor. O ihtimal de Albayrak’ın sağ kolu Yinal Yağan’ın başına geçtiği Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) enflasyon verilerini manipüle etmesidir.
Elektriğe 2018’de 4 defa zam yapılmıştı. Doğalgaz fiyatı yüzde 50’ye yakın artmıştı.
2019 zammını 31 Mart sonrasına tehir eden, ancak İstanbul’da kaybettiği seçimi tekrar ettirince 23 Haziran’ı bekleyen AKP, 1 Temmuz’dan itibaren elektrik tarifelerini yüzde 15 artırdı. Sırada doğalgaz var.
Enflasyon ve işsizlik cenderesinde kıvranan vatandaşa iktidarın sunduğu çözüm zam oldu.
Zamları vergi artışları takip edecek. Birkaç hafta içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilecek kanun teklifinde sadece Merkez Bankası’nın ihtiyat akçesini harcamaya imkân verecek madde değişikliği yer almayacak.
Bazı vergi kalemlerinde artışa gidilebilir. Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV), konut satışlarından alınan Katma Değer Vergisi (KDV) üzerinde çalışılıyor.
Paranın bittiğine ve hükûmetin zam hazırlığı yaptığına 1 Mayıs’ta dikkati çekmiştim… (http://www.tr724.com/para-bitti-gelsin-zamlar/)
ACI REÇETE NİYE SADECE VATANDAŞA?
Bütçeyi har vurup harman savuran AKP hükûmeti sanki vatandaşta para varmış da harcamıyormuş gibi hareket ediyor.
Vatandaş gıda, kira, ısınma ve ulaşım gibi temel harcamalardan arta kalanla hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Halkın gözünün içine baka baka kendi lükslerinden taviz vermeden halktan fedakârlık bekliyorlar.
Eşiniz 50 bin dolarlık çanta ile seyahat ediyorsa gerekçeleri yüzde 100 doğru olsa bile halkı bu zamlara ikna edemezsiniz.
Acı reçeteyi kriz patlak verdiğinde geniş tabanlı bir mutabakat ile kamudan başlayarak yazmış olsalardı ne kriz şartları bu kadar ağırlaşacak ne de bütçe açığı rekor kıracaktı.
YOLSUZLUK VE RÜŞVET DEVAM ETTİKÇE
AKP’nin yandaşları ile tesis ettiği yolsuzluk ve rüşvet nizamı devam ettiği müddetçe bütçedeki kara delik büyümeye devam edecek.
Zamların neticesi ne mi olacak? Talep daha da düşeceğinden vergi gelirlerinin kâğıt üstünde hesaplandığı gibi artması bir tarafa daha da azalacak.
Halk krize rağmen “İtibardan tasarruf olmaz.” diyen AKP’ye müstehak olduğu cevabı ilk genel seçimde verecek.
İktidar körlüğü böyle olmalı. Akıl ve mantık devre dışı kalıyor, makul ikazlar kale alınmıyor ve hatada ısrar ediliyor…
3 Kasım 2002’de tencerenin devirdiği koalisyon hükûmetinin yerini almışlardı. Kendilerini de tencere ihtilali götürecek.
Kriz varsa, halk desteği azalmışsa ve iniş başladıysa durdurmak mümkün değildir.
Hakikaten gidiyorlar…
2018’DE ELEKTRİĞE 4 KEZ ZAM GELMİŞTİ
2018 senesinde meskenlerde kullanılan elektriğe 4 kez, toplamda yüzde 31 oranında zam yapıldı. Sanayi elektriğine ise yüzde 41.
1 Ocak 2018: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) meskenlerde kullanılan elektriğe yüzde 8,8, sanayi ve ticarethanelerde elektriğe ise yüzde 8,4 zam yaptı.
1 Nisan 2018: Elektrik fiyatları ortalama 2,89 arttı.
1 Ağustos 2018: Farklı abone gruplarına göre elektrik fiyatları yüzde 9 ile yüzde 14 arasında zamlandı.
1 Eylül 2018: Elektriğe yüzde 9 ila yüzde 14 oranında zam geldi.
[Semih Ardıç] 29.6.2019 [TR724]
Türkiye’yi tedavi edecek değerler [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye toplumunda ortak değerlerin ve konsensüsün en asgari düzeylerde olduğunu düşünüyorum. Başkasına (öteki addettiğine) yaşam hakkı tanımamak olarak özetlenebilecek bir siyasi kültür temeli üzerinde, ne yazılı anayasa, ne anayasal düzen, ne devletin asli görevleri, ne bürokrasi var olabilir. Devlet, böyle bir ortamda yalnızca ötekilerin tasfiye edilmesine yönelik kullanılan bir enstrümana, bir acımasız biçerdövere dönüşür. Zalimlerin ve mağdurların yerleri bazen değişse de, izlenen metot değişmez. Ortak değerler bu nedenle bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için çok gerekli olan bir önkoşuldur. Ortak değerlerin yerleşmesi ise ancak konsensüse bağlıdır. Uzlaşıdan yoksun bir ortamda ötekileştirme-tasfiye stratejisi sona ermez.
Osmanlı döneminde başlayan siyasi gücün/iktidarın sınırlandırılması çabaları, daima bunun gerekliliğini savunan bir avuç aydının Batı’nın desteği sayesinde reformlar yapması şeklinde gerçekleşti. Toplumun büyük bir çoğunluğunun gerçekleşmekte olan idari ve hukuki reformlardan haberi bile olmadı. Islahatları derin bir şüphe ile karşılayan veya onlara karşı olan kesimler çoğunlukta oldular. Batı daima bir düz-çizgisel (lineer) tarih anlayışıyla yaklaştı Batı dışı toplumlara. Batı’da yaşanan “ilerlemeler”, beraberinde ekonomik ve askeri başarıyı da getirene kadar Osmanlı toplumunda marjinal kaldı. Coğrafi yakınlıktan dolayı diğer Batı dışı toplumlara göre daha yoğun bir etkilenme gerçekleştiyse de, Osmanlı’daki değişimler bu doğal etkileşimlerin birincil etkisiyle olmadı. Aksine daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle Avrupa’da sahip olduğu topraklardaki yerel halkların haklarını ve hukukunu savunmak için Batı’nın yaptığı müdahalelerle (dış etkilerle) gerçekleşti. Gayri Müslimlerin haklarını savunan Avrupalı güçler, dolaylı olarak Osmanlı Devleti’nin asli unsuru olan Müslüman Türkleri de etki alanına aldı. Örneğin dini kimliklerin yerine milli kimliğin geçmesi süreci (uluslaşma ve ulus devletleşme akımı) öncelikle Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarında yaşayan Yunanları, Bulgarları, Sırpları ve diğer Hristiyan milletleri etkisi altına aldı. Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünü kaybetmemek uğruna bu akımlara karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Derken aynı akımlar Müslüman toplumları da etkisi altına almaya başladı. Arnavut milliyetçiliği örneğinde görüldüğü gibi, Müslüman Ümmet kimliğinin artık Osmanlı Müslüman toplumunu bir arada tutmayı başaramadığı yaşanan deneyimlerle görüldü. Arap milliyetçiliği ve ayrılıkçılığı da bunu tasdik etti. Böylece Batı tarafından fikirsel-kimliksel seviyede “enfekte” edilen Osmanlı İmparatorluğu, ulusçu ideolojinin etkisiyle hızlı denebilecek bir süreçte dağıldı.
Milliyetçilik (nasyonalizm) ideolojisinin Osmanlı toplumunda yayılmasında Batı’nın desteği belki de en güçlü belirleyicidir. Batılı aktörler Osmanlı’daki azınlıkları ve gayrı Müslimleri bir gecede milli bilince kavuşturmadılar. Önce onların haklarını Müslümanlarla eşit hale getirmek için çalıştılar. Bunu yapabilmek için Osmanlı’da düşünce özgürlüğünü genişletmeyi hedeflediler. Osmanlı’nın anayasa süreci başladı. Sultan’ın yetkileri kısıtlandı, temsili demokrasinin temelleri atıldı. Hukukun dini otoriteden bağımsızlaşması ve yasa yapıcı işleve sahip meclis fikri, Osmanlı’ya yerleşti. Vatandaşlık konsepti, Osmanlı’da kul veya tebaa anlayışının yerini aldı. Eşit Osmanlı vatandaşları, haklar ve görevler bağlamında birbirlerine eşitlendiler. Müslüman, Yahudi, Hristiyan vatandaşlar kâğıt üzerinde eşit haklara sahip oldu. Tüm bunlar Batı’da yeşeren ve kök salan liberal-demokratik değerlerin Osmanlı toplumuna aktarılması ile gerçekleşti.
Osmanlı’da reform gerekliği her ne kadar iç dinamiklerden dolayı ortaya çıktıysa da, reformların yönü dış dinamiklere göre belirlendi. İzah etmek gerekirse, Osmanlı devletinin bilim ve teknoloji, ekonomi, askeriye ve silah endüstrisi, eğitim ve ulaşım gibi alanlarda Batı ile olan rekabette mukayesen gerilere düşmesi, Osmanlı aydınlarını ve yöneticilerini bu gerilemenin nedenlerini araştırmaya yönlendirdi. Yani Batı’nın Osmanlı’dan üstün bir uygarlık haline gelmesi ile beraber, o üstün uygarlığın taklit edilmesi, onlarda olan bilimin, tekniğin, eğitimin, askeri nizamın Osmanlı toplumuna aktarılması süreci başladı.
Tüm bu süreçler bir gereklilikten doğmuş olsa da, Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerini durdurmaya yönelik çabalar oldukları için travmatik bir toplumsal hafıza oluşturdular. Toplumun ileri gelenleri, yöneticiler, aydınlar, sanatçılar, mülkiye ve askeriye, bu travmanın patolojisini iyileştiremedi. Dönüşüm sancıları, Batı’ya ve Batı değerlerine karşı daima latent bir tepkiyi içinde barındırdı. Devlet yeni değerlerle donatılırken ve dönüştürülürken, toplumsal taban bu dönüşümün değerlerine yabancı kaldı. Reformcular da yeni değerlerin topluma yayılmasına ayak sürüdüler. Sadece kimliksel seviyede devlete sadakat ve liyakati garantileyen nasyonalizm, tabana yayıldı. Bu Türk milliyetçiliğini İslami değerlerle bezeyerek 1980’lerin sonlarına dek Türk-İslam sentezi ideolojisini genç kuşaklara endoktrine ettiler. Fakat Batı’daki diğer temel konseptler, mesela yürütmenin gücünün sınırlandırılması, özgürlükçü değerler, özgürleştirici politik pratikler, azınlık hakları, bireyin otonomisini garanti altına alan yasal çerçevenin hayata geçirilmesi gibi konularda toplum bilinçlendirilmedi. Bu konseptlerin topluma yerleşmesini engelleyen geleneksel yapıların üzerine gidilmedi. Böylelikle devleti kutsayan milliyetçilik ve onu besleyen İslamcılık üzerinden bir Batı karşıtı değerler tepkisi topluma yerleşti. Batılı bir değer olan nasyonalizm, ironik bir şekilde Batılı değerlere karşı koymanın da meşruiyetini sağlamaya başladı.
2011 yılından sonra giderek artan biçimde Batılı değerlerin sorgulanmaya başlandığı günümüz Türkiye toplumunda siyasi yelpazenin neredeyse tamamı özgürleştirici liberal-demokratik değerlere karşı cephe almış durumda. Bu anti-Batı duruşta AB’nin Türkiye’yi dışlaması veya Ortadoğu’da ABD dış politikasında yapılan hatalar rol oynasa da, Batı karşıtlığı tepkisel olmaktan ziyade aksiyoner dinamikler barındırıyor. Batı’nın kategorik olarak kötü olduğu ön kabulü, aynı zamanda Batılı değerlerin de reddine meşruiyet zemini hazırlıyor. Benzer bir algı Rus toplumunda da palazlandırıldı. Orada eski Sovyet geçmişinden kaynaklanan nedenlerle Batı karşıtlığını endoktrine etmek görece daha kolaydı. Aynı zamanda İran’da ve bazı Ortadoğu ülkelerinde de benzeri bir Batı karşıtı yönelim var. Yine Çin’de ABD ile olan rekabetten ve Maocu-komünist devlet ideolojisinden kaynaklı sebeplerle benzer bir Batı karşıtı tutum söz konusu. Türkiye, 2015 sonrasında ağırlıklı olarak bu kampa yöneldi. Dış ve güvenlik politikalarında Rusya güdümüne girilmesine paralel şekilde, Türkiye toplumunda Batı (özellikle de ABD ve NATO) karşıtlığı yoğunlaşmaya başladı. Burada enteresan olan, sadece AKP ve MHP tabanlarının değil, CHP, İYİ Parti ve hatta HDP tabanlarının da Batı karşıtı koroya kayılmış olmasıdır. Bu durumun bir sosyolojik olgu olduğunu düşünüyorum. Bu sosyolojik olgunun, Osmanlı ve Türkiye tarihlerinde, Sevr sendromunun yol açtığı travmayla sonuçlanan bir kompleksin ürünü olduğu kanısındayım. Bu bağlamda Batı karşıtlığı bir tür “Batı’dan intikam alma” tutkusudur. Bu habis bilinçaltı yerli dizilerde açığa çıkmaktadır. Batıdan serzeniş bir katarsistir. Yaşanmakta olan bu katarsis Sevr sendromundan kaynaklanan kompleksi tedavi edecek midir?
Kanımca bu sorunun yanıtına evet demek zordur. Özellikle Sevr sendromuna nesnel olarak baktığımızda, Osmanlı’nın kurban rolünün son derece yapay çaktığı görülecektir. Birinci Dünya Savaşı’nda “kurtlar sofrasında bölünen-parçalanan masum Osmanlı” diskuru her ne kadar resmi tarihte gurur okşayıcı bir “gerçeklik” olarak genç kuşaklara on yıllardır öğretiliyor da olsa, bu tekrarlanan yalanı gerçek kılmaz. Osmanlı emperyalist yayılmacı askeri hedef ve amaçlarla büyük savaşa girdi. Osmanlı İmparatorluğu Rusya limanlarını Almanya’dan aldığı ve personeli halen Alman olan bir mürettebat yönetiminde bombalarken, Osmanlı karar alıcıları Turan ve Türkistan hayalleri kuruyordu! Ve bu savaşta hedefteki düşman Rusya’ydı. İngiliz diplomasisi uzunca süre Osmanlı’nın çöküşünü engelleyerek Rusya’nın bu devleti yutmaması için askeri ve diplomatik olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu destekledi. Kurtuluş Savaşı’nda ise ana düşman yedi düvel falan değil, Yunan ordusuydu. Ayrıca Osmanlı topraklarının mütareke sonrası kısmen işgali de bu tür büyük savaşların kumar masasında kaybedenin ödediği bedeldir. Türklere özgü bir kader değil! Yoksa aynı savaşta Almanya’nın daha ağır bir bedel ödediğini nasıl açıklarsınız!
Ayrıca liberal-demokratik değerler Avrupa ve Batı’da da öyle yeknesak desteklenen fikirler olmadı hiçbir zaman. Ne İtalya’da, ne Almanya’da, ne İspanya ve Portekiz’de, ne Fransa’da sürekli benimsendiler. Bilakis, bu değerler daha çok İngiltere ve eski kolonilerinde (başta ABD olmak üzere) benimsendi ve yerleşti. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da diğer Batı ülkelerine yayıldı. Burada NAZİ Almanya’sının savaşı kaybetmesi ve Sovyet yayılmacılığı (Rus statüko karşıtlığı) rol oynadı. Türkiye de diğer Avrupalı devletlerle aynı zamanda bu demokratikleşme furyasından ekonomik ve savunma politikaları bağlamında yararlandı. Bahanemiz yok yani! İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Türkiye’yi bölmek veya yok etmek için emperyalist amaçlarla Türkiye’ye yaklaşmadı. Aksine, Türkiye’nin kendi başına sağlamaktan aciz olduğu güvenliğini Truman Doktrini, Marshall Yardımı ve NATO üyeliği üzerinden sağlayarak, bugünkü toprak bütünlüğüne sahip olan ülkeyi olanaklı kıldı.
Bu süreçte Türkiye temel insan hakları ve rekabetçi çok partili sistemle tanıştı. Yoksa 1930’ların tek partili Kemalist cumhuriyeti 1945 sonrası Sovyet işgaline uğrayacak ve Türkiye Sovyetler birliği tarafından yutulacaktı. Bunun olmamasını bugün düşmanlık yapılan ABD ve NATO’ya borçludur Türkiye. Bunu yazmanın teslimiyetçilikle veya Batı yanlısı olmakla alakası yok. Bunlar tarihi gerçekler. Her ne kadar Türkiye’de devamlı yapılan bir garabet de olsa, tarihi manipüle ederek yeniden yazınca o tarih değişmiş olmuyor!
Bugün Batılı değerlerin yerine, otoriter devlet hedefi doğrultusunda devleti kutsayan, nasyonalizm ve İslamcılık üzerinden Batı karşıtı zenofobik ve ırkçı okumaları topluma dayatan rejim, değerlerden arındırdığı devlet alanını işkence ve adam kaçırma gibi mafyavari suçların kolaylıkla işlenebildiği bir Muhaberat ve Putinist siyasi ortamı yaratıyor. Bu rejime direnmek ve bir gün bu rejimi gerçekten insan haklarını garanti eden bir demokrasiye dönüştürebilmek için, doğru değerlerin benimsenmesi ve topluma benimsetilmeye çalışılması gerekmekte. Bu değerler özgürlükçü-liberal demokrasi ve onun olmazsa olmazı olan vazgeçilmez-reddedilemez insan hak ve özgürlükleridir. Rejimin neden olduğu toplumsal patolojiyi ancak bu değerler tedavi edebilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.6.2019 [TR724]
Osmanlı döneminde başlayan siyasi gücün/iktidarın sınırlandırılması çabaları, daima bunun gerekliliğini savunan bir avuç aydının Batı’nın desteği sayesinde reformlar yapması şeklinde gerçekleşti. Toplumun büyük bir çoğunluğunun gerçekleşmekte olan idari ve hukuki reformlardan haberi bile olmadı. Islahatları derin bir şüphe ile karşılayan veya onlara karşı olan kesimler çoğunlukta oldular. Batı daima bir düz-çizgisel (lineer) tarih anlayışıyla yaklaştı Batı dışı toplumlara. Batı’da yaşanan “ilerlemeler”, beraberinde ekonomik ve askeri başarıyı da getirene kadar Osmanlı toplumunda marjinal kaldı. Coğrafi yakınlıktan dolayı diğer Batı dışı toplumlara göre daha yoğun bir etkilenme gerçekleştiyse de, Osmanlı’daki değişimler bu doğal etkileşimlerin birincil etkisiyle olmadı. Aksine daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle Avrupa’da sahip olduğu topraklardaki yerel halkların haklarını ve hukukunu savunmak için Batı’nın yaptığı müdahalelerle (dış etkilerle) gerçekleşti. Gayri Müslimlerin haklarını savunan Avrupalı güçler, dolaylı olarak Osmanlı Devleti’nin asli unsuru olan Müslüman Türkleri de etki alanına aldı. Örneğin dini kimliklerin yerine milli kimliğin geçmesi süreci (uluslaşma ve ulus devletleşme akımı) öncelikle Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarında yaşayan Yunanları, Bulgarları, Sırpları ve diğer Hristiyan milletleri etkisi altına aldı. Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünü kaybetmemek uğruna bu akımlara karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Derken aynı akımlar Müslüman toplumları da etkisi altına almaya başladı. Arnavut milliyetçiliği örneğinde görüldüğü gibi, Müslüman Ümmet kimliğinin artık Osmanlı Müslüman toplumunu bir arada tutmayı başaramadığı yaşanan deneyimlerle görüldü. Arap milliyetçiliği ve ayrılıkçılığı da bunu tasdik etti. Böylece Batı tarafından fikirsel-kimliksel seviyede “enfekte” edilen Osmanlı İmparatorluğu, ulusçu ideolojinin etkisiyle hızlı denebilecek bir süreçte dağıldı.
Milliyetçilik (nasyonalizm) ideolojisinin Osmanlı toplumunda yayılmasında Batı’nın desteği belki de en güçlü belirleyicidir. Batılı aktörler Osmanlı’daki azınlıkları ve gayrı Müslimleri bir gecede milli bilince kavuşturmadılar. Önce onların haklarını Müslümanlarla eşit hale getirmek için çalıştılar. Bunu yapabilmek için Osmanlı’da düşünce özgürlüğünü genişletmeyi hedeflediler. Osmanlı’nın anayasa süreci başladı. Sultan’ın yetkileri kısıtlandı, temsili demokrasinin temelleri atıldı. Hukukun dini otoriteden bağımsızlaşması ve yasa yapıcı işleve sahip meclis fikri, Osmanlı’ya yerleşti. Vatandaşlık konsepti, Osmanlı’da kul veya tebaa anlayışının yerini aldı. Eşit Osmanlı vatandaşları, haklar ve görevler bağlamında birbirlerine eşitlendiler. Müslüman, Yahudi, Hristiyan vatandaşlar kâğıt üzerinde eşit haklara sahip oldu. Tüm bunlar Batı’da yeşeren ve kök salan liberal-demokratik değerlerin Osmanlı toplumuna aktarılması ile gerçekleşti.
Osmanlı’da reform gerekliği her ne kadar iç dinamiklerden dolayı ortaya çıktıysa da, reformların yönü dış dinamiklere göre belirlendi. İzah etmek gerekirse, Osmanlı devletinin bilim ve teknoloji, ekonomi, askeriye ve silah endüstrisi, eğitim ve ulaşım gibi alanlarda Batı ile olan rekabette mukayesen gerilere düşmesi, Osmanlı aydınlarını ve yöneticilerini bu gerilemenin nedenlerini araştırmaya yönlendirdi. Yani Batı’nın Osmanlı’dan üstün bir uygarlık haline gelmesi ile beraber, o üstün uygarlığın taklit edilmesi, onlarda olan bilimin, tekniğin, eğitimin, askeri nizamın Osmanlı toplumuna aktarılması süreci başladı.
Tüm bu süreçler bir gereklilikten doğmuş olsa da, Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerini durdurmaya yönelik çabalar oldukları için travmatik bir toplumsal hafıza oluşturdular. Toplumun ileri gelenleri, yöneticiler, aydınlar, sanatçılar, mülkiye ve askeriye, bu travmanın patolojisini iyileştiremedi. Dönüşüm sancıları, Batı’ya ve Batı değerlerine karşı daima latent bir tepkiyi içinde barındırdı. Devlet yeni değerlerle donatılırken ve dönüştürülürken, toplumsal taban bu dönüşümün değerlerine yabancı kaldı. Reformcular da yeni değerlerin topluma yayılmasına ayak sürüdüler. Sadece kimliksel seviyede devlete sadakat ve liyakati garantileyen nasyonalizm, tabana yayıldı. Bu Türk milliyetçiliğini İslami değerlerle bezeyerek 1980’lerin sonlarına dek Türk-İslam sentezi ideolojisini genç kuşaklara endoktrine ettiler. Fakat Batı’daki diğer temel konseptler, mesela yürütmenin gücünün sınırlandırılması, özgürlükçü değerler, özgürleştirici politik pratikler, azınlık hakları, bireyin otonomisini garanti altına alan yasal çerçevenin hayata geçirilmesi gibi konularda toplum bilinçlendirilmedi. Bu konseptlerin topluma yerleşmesini engelleyen geleneksel yapıların üzerine gidilmedi. Böylelikle devleti kutsayan milliyetçilik ve onu besleyen İslamcılık üzerinden bir Batı karşıtı değerler tepkisi topluma yerleşti. Batılı bir değer olan nasyonalizm, ironik bir şekilde Batılı değerlere karşı koymanın da meşruiyetini sağlamaya başladı.
2011 yılından sonra giderek artan biçimde Batılı değerlerin sorgulanmaya başlandığı günümüz Türkiye toplumunda siyasi yelpazenin neredeyse tamamı özgürleştirici liberal-demokratik değerlere karşı cephe almış durumda. Bu anti-Batı duruşta AB’nin Türkiye’yi dışlaması veya Ortadoğu’da ABD dış politikasında yapılan hatalar rol oynasa da, Batı karşıtlığı tepkisel olmaktan ziyade aksiyoner dinamikler barındırıyor. Batı’nın kategorik olarak kötü olduğu ön kabulü, aynı zamanda Batılı değerlerin de reddine meşruiyet zemini hazırlıyor. Benzer bir algı Rus toplumunda da palazlandırıldı. Orada eski Sovyet geçmişinden kaynaklanan nedenlerle Batı karşıtlığını endoktrine etmek görece daha kolaydı. Aynı zamanda İran’da ve bazı Ortadoğu ülkelerinde de benzeri bir Batı karşıtı yönelim var. Yine Çin’de ABD ile olan rekabetten ve Maocu-komünist devlet ideolojisinden kaynaklı sebeplerle benzer bir Batı karşıtı tutum söz konusu. Türkiye, 2015 sonrasında ağırlıklı olarak bu kampa yöneldi. Dış ve güvenlik politikalarında Rusya güdümüne girilmesine paralel şekilde, Türkiye toplumunda Batı (özellikle de ABD ve NATO) karşıtlığı yoğunlaşmaya başladı. Burada enteresan olan, sadece AKP ve MHP tabanlarının değil, CHP, İYİ Parti ve hatta HDP tabanlarının da Batı karşıtı koroya kayılmış olmasıdır. Bu durumun bir sosyolojik olgu olduğunu düşünüyorum. Bu sosyolojik olgunun, Osmanlı ve Türkiye tarihlerinde, Sevr sendromunun yol açtığı travmayla sonuçlanan bir kompleksin ürünü olduğu kanısındayım. Bu bağlamda Batı karşıtlığı bir tür “Batı’dan intikam alma” tutkusudur. Bu habis bilinçaltı yerli dizilerde açığa çıkmaktadır. Batıdan serzeniş bir katarsistir. Yaşanmakta olan bu katarsis Sevr sendromundan kaynaklanan kompleksi tedavi edecek midir?
Kanımca bu sorunun yanıtına evet demek zordur. Özellikle Sevr sendromuna nesnel olarak baktığımızda, Osmanlı’nın kurban rolünün son derece yapay çaktığı görülecektir. Birinci Dünya Savaşı’nda “kurtlar sofrasında bölünen-parçalanan masum Osmanlı” diskuru her ne kadar resmi tarihte gurur okşayıcı bir “gerçeklik” olarak genç kuşaklara on yıllardır öğretiliyor da olsa, bu tekrarlanan yalanı gerçek kılmaz. Osmanlı emperyalist yayılmacı askeri hedef ve amaçlarla büyük savaşa girdi. Osmanlı İmparatorluğu Rusya limanlarını Almanya’dan aldığı ve personeli halen Alman olan bir mürettebat yönetiminde bombalarken, Osmanlı karar alıcıları Turan ve Türkistan hayalleri kuruyordu! Ve bu savaşta hedefteki düşman Rusya’ydı. İngiliz diplomasisi uzunca süre Osmanlı’nın çöküşünü engelleyerek Rusya’nın bu devleti yutmaması için askeri ve diplomatik olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu destekledi. Kurtuluş Savaşı’nda ise ana düşman yedi düvel falan değil, Yunan ordusuydu. Ayrıca Osmanlı topraklarının mütareke sonrası kısmen işgali de bu tür büyük savaşların kumar masasında kaybedenin ödediği bedeldir. Türklere özgü bir kader değil! Yoksa aynı savaşta Almanya’nın daha ağır bir bedel ödediğini nasıl açıklarsınız!
Ayrıca liberal-demokratik değerler Avrupa ve Batı’da da öyle yeknesak desteklenen fikirler olmadı hiçbir zaman. Ne İtalya’da, ne Almanya’da, ne İspanya ve Portekiz’de, ne Fransa’da sürekli benimsendiler. Bilakis, bu değerler daha çok İngiltere ve eski kolonilerinde (başta ABD olmak üzere) benimsendi ve yerleşti. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da diğer Batı ülkelerine yayıldı. Burada NAZİ Almanya’sının savaşı kaybetmesi ve Sovyet yayılmacılığı (Rus statüko karşıtlığı) rol oynadı. Türkiye de diğer Avrupalı devletlerle aynı zamanda bu demokratikleşme furyasından ekonomik ve savunma politikaları bağlamında yararlandı. Bahanemiz yok yani! İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Türkiye’yi bölmek veya yok etmek için emperyalist amaçlarla Türkiye’ye yaklaşmadı. Aksine, Türkiye’nin kendi başına sağlamaktan aciz olduğu güvenliğini Truman Doktrini, Marshall Yardımı ve NATO üyeliği üzerinden sağlayarak, bugünkü toprak bütünlüğüne sahip olan ülkeyi olanaklı kıldı.
Bu süreçte Türkiye temel insan hakları ve rekabetçi çok partili sistemle tanıştı. Yoksa 1930’ların tek partili Kemalist cumhuriyeti 1945 sonrası Sovyet işgaline uğrayacak ve Türkiye Sovyetler birliği tarafından yutulacaktı. Bunun olmamasını bugün düşmanlık yapılan ABD ve NATO’ya borçludur Türkiye. Bunu yazmanın teslimiyetçilikle veya Batı yanlısı olmakla alakası yok. Bunlar tarihi gerçekler. Her ne kadar Türkiye’de devamlı yapılan bir garabet de olsa, tarihi manipüle ederek yeniden yazınca o tarih değişmiş olmuyor!
Bugün Batılı değerlerin yerine, otoriter devlet hedefi doğrultusunda devleti kutsayan, nasyonalizm ve İslamcılık üzerinden Batı karşıtı zenofobik ve ırkçı okumaları topluma dayatan rejim, değerlerden arındırdığı devlet alanını işkence ve adam kaçırma gibi mafyavari suçların kolaylıkla işlenebildiği bir Muhaberat ve Putinist siyasi ortamı yaratıyor. Bu rejime direnmek ve bir gün bu rejimi gerçekten insan haklarını garanti eden bir demokrasiye dönüştürebilmek için, doğru değerlerin benimsenmesi ve topluma benimsetilmeye çalışılması gerekmekte. Bu değerler özgürlükçü-liberal demokrasi ve onun olmazsa olmazı olan vazgeçilmez-reddedilemez insan hak ve özgürlükleridir. Rejimin neden olduğu toplumsal patolojiyi ancak bu değerler tedavi edebilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Ve Recep ve Devlet ve Öcalan [Alper Ender Fırat]
On binlerce vatan evladının ölümüne sebep olmuş bir örgüt ve onun kurucusundan bahsediyoruz. Yazarken binlerce gencin ölümü diye kolayca söyleyiveriyoruz da detayları düşününce insanın içini tanımsız bir öfke kaplıyor. Her zaman derin devletle muvazaalı iş tutmuş, her yönüyle karanlık, her yönüyle kirli bir geçmiş var önümüzde duran. Biraz hafızanızı zorlandığınızda hak vereceksiniz.
PKK’nın Dağlıca karakoluna defalarca yaptığı baskınları hatırlıyor musunuz? Kurbanlık gibi teröristin önüne yem edilen Mehmetçikleri…
Aktütün’ü, Şemdinli’yi, Çukurca’yı…
Aynı yerden defalarca ısırılmamıza rağmen iç politikaya göre artıp-azalan ve hiçbir yapısal önlem alınmayan PKK terörünü detaylarıyla hatırlayanımız var mı?
Mesela 13 askerin şehit edildiği Silvan baskınını… Sonradan o baskın emrini İmralı’dan Kandil’e bir MİT mensubunun taşıdığının ortaya çıkmasını hatırlıyor musunuz?
Silvan baskını bile tek başına Derin devlet ile terörün kirli ilişkisini açıklamaya yetecek kadar şaibe barındırıyor. 14 Temmuz 2011 tarihinde, çoğunluğu acemi olan askerler arazi taramasına çıkartılmış, yorgunluktan kımıldayamayacak hale gelinceye kadar saatlerce dolaştırılmıştı. Saatler sonra dinlenmek için de saldırıya açık tehlikeli bir yer seçilmişti. Askerlerin daha yüksek bir yere mevzilenmelerine binbaşı müsaade etmemişti. Üstelik saha taramasına çıkarılan bu askerlerde yeterince çelik yelek ve su da yoktu. Telsizden teröristlerin sesi duyulmuştu buna rağmen yardım için helikopter istenmemiş ve herhangi bir tedbir de alınmamıştı. Böyle bir durumda askerler baskın yemiş ve 13 verilmişti.
Bu baskını önemli hale getiren başka bir konu da saldırı emrini İmralı’dan, Kandil’e bir MİT mensubunun taşıdığının tespit edilmiş olmasıydı.
Göstere göstere yenilen bu baskınla ilgili rütbeli askerler hakkında açılan dava Temmuz 2015 tarihinde sonuçlanmıştı. Kararda ‘Asker yorgunluktan uyukluyordu’ gerekçesiyle haklarında dava açılan rütbeli askerler beraat etmişti. Saldırı emrini İmralı’dan Kandil’e götüren bu MİT mensubunu savcı Sadrettin Sarıkaya sorguya çekmek istemiş ama hükümet kriz çıkartarak buna müsaade etmemişti. Adı geçen savcının bugün hapiste olduğunu hatırlatmış olalım.
12 Haziran 2011 seçimleri; Türkiye için bir dönüm noktası olabilir, AB standartlarında bir ülke olmasının kapılarını ardına kadar açabilirdi. Seçimlerin meydana getirdiği olumlu atmosferle (AK Parti seçime bu vaatle girmişti) ‘Demokrasi ve insan hakları temelli bir ülke’ olmaya doğru gidecekken bu saldırıyla başlayan süreç, yeniden güvenlik öncelikli, terörün merkezde olduğu bir ülkeye dönüştürmüştü Türkiye’yi.
Tıpkı 1993 yılında PKK’nın önüne silahsız olarak atılan 33 erin şehit edilmesi gibi, Silvan saldırısı da Türkiye’yi hukuk rotasından çıkaracak süreci başlatmıştı. Ardından şaibeli bir şekilde roboski saldırısı olmuş ülke bir anda bambaşka bir renge bürünmüştü.
Türkiye ne zaman hukuk ve özgürlük alanında ilerleme sürecine girse derin devletin mutlaka bir karşı hamlesi gelirdi. Ve bu hamlelerin neredeyse tamamı PKK kanalıyla gerçekleşirdi. 1993 yılında Özal’ın yapmak istediği birçok yapısal değişimin önü, 33 erin şehit edilmesiyle kesilmişti.
7 Haziran seçimlerinde psikolojik hezimete uğrayan Recep T. Erdoğan’ın imdadına, kucağına oturduğu derin devletin nasıl koştuğunu hatırlayın. Terör, PKK eliyle yine azgın bir canavara dönüştürülmüştü. Toplumun terör kozundan ürküp 1 Kasım seçimlerinde AKP’ye istediğini vermesinden sonra PKK görevini yapmış olmanın rahatlığıyla köşesine çekilmişti.
İstanbul seçimleri öncesi AKP zor durumda kalınca artık bütün perdeleri kaldırarak bizzat Öcalan’ı sahaya sürdüler. 31 Mart seçimlerinde de Bese Hozat, Duran Kalkan gibi isimler ters algı çalışmalarına katılmış, AKP’nin işine yarayacak hamleler yapmışlardı.
Sarma yapıp işsizlerin yardımına koşan teyzelerin, lohusa kadınların, bebeklerin terörist olarak tutuklandığı bir zamanda Öcalan gibi bir terörist yerli ve milli olarak vasıflandırıldı. Kürt-Türk on binlerce ana kuzusunun ölümüne sebep olan yerli ve milli bir katilin mesajlarını ulaştırmak için görünüşte kırmızı bültenle aranan kardeşini Osman’ı da devlet kanalına çıkardılar. Erdoğan aklımızla alay eder gibi, kırmızı bültenden haberi olmadığını söyledi. TRT yayını için topu kanal yöneticilerine attı. Tıpkı Mavi Marmara olayındaki gibi ‘bana mı sordular? Deyip çıktı.
AKP çok zor durumda kalmış olmalı ki derin devlet bütün kartlarını açık etmek zorunda kaldı.
Evlat katlede katlede varlığını sürdüren bu şebeke ve elebaşları bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor artık. Bize kimlerle kirli bir ittifak içinde olduklarının fotoğrafını çok açık bir şekilde gösteriyorlar.
Bu ülkenin gerçek tarihi bir ‘tanırım iyi çocuklar’ tarihidir ve bu onun aynı zamanda ‘kara talihidir’
Bugün tutuklanarak hücrelere atılan o savcılar bu kirli devletin, evlatlara kıyan katillerin tam ümüğünden yakalamıştı. Ama millet katilleri yakalayan savcı ve polislerin değil, kendi evlatlarının katillerinin arkasında durdu. Onlara kol kanat gerdi.
Kirli ilişkiler ağını çözen ve ona el atan savcıları hücrelere kapattıktan sonra bu habis ruh binlerce vatan evladını şehit etti. Evlatları toprağa gömenler ise o katillerin ağa babalarının arkasında durmaya devam etti.
Recep T. Erdoğan, Devlet Bahçeli, Doğu Perinçek, Abdullah Öcalan siyasi aktör olarak var olmaya devam ettikçe bu ülkenin sıvasız evlerinde yaşayan çocuklar şehit olmaya devam edecek.
[Alper Ender Fırat] 29.6.2019 [TR724]
PKK’nın Dağlıca karakoluna defalarca yaptığı baskınları hatırlıyor musunuz? Kurbanlık gibi teröristin önüne yem edilen Mehmetçikleri…
Aktütün’ü, Şemdinli’yi, Çukurca’yı…
Aynı yerden defalarca ısırılmamıza rağmen iç politikaya göre artıp-azalan ve hiçbir yapısal önlem alınmayan PKK terörünü detaylarıyla hatırlayanımız var mı?
Mesela 13 askerin şehit edildiği Silvan baskınını… Sonradan o baskın emrini İmralı’dan Kandil’e bir MİT mensubunun taşıdığının ortaya çıkmasını hatırlıyor musunuz?
Silvan baskını bile tek başına Derin devlet ile terörün kirli ilişkisini açıklamaya yetecek kadar şaibe barındırıyor. 14 Temmuz 2011 tarihinde, çoğunluğu acemi olan askerler arazi taramasına çıkartılmış, yorgunluktan kımıldayamayacak hale gelinceye kadar saatlerce dolaştırılmıştı. Saatler sonra dinlenmek için de saldırıya açık tehlikeli bir yer seçilmişti. Askerlerin daha yüksek bir yere mevzilenmelerine binbaşı müsaade etmemişti. Üstelik saha taramasına çıkarılan bu askerlerde yeterince çelik yelek ve su da yoktu. Telsizden teröristlerin sesi duyulmuştu buna rağmen yardım için helikopter istenmemiş ve herhangi bir tedbir de alınmamıştı. Böyle bir durumda askerler baskın yemiş ve 13 verilmişti.
Bu baskını önemli hale getiren başka bir konu da saldırı emrini İmralı’dan, Kandil’e bir MİT mensubunun taşıdığının tespit edilmiş olmasıydı.
Göstere göstere yenilen bu baskınla ilgili rütbeli askerler hakkında açılan dava Temmuz 2015 tarihinde sonuçlanmıştı. Kararda ‘Asker yorgunluktan uyukluyordu’ gerekçesiyle haklarında dava açılan rütbeli askerler beraat etmişti. Saldırı emrini İmralı’dan Kandil’e götüren bu MİT mensubunu savcı Sadrettin Sarıkaya sorguya çekmek istemiş ama hükümet kriz çıkartarak buna müsaade etmemişti. Adı geçen savcının bugün hapiste olduğunu hatırlatmış olalım.
12 Haziran 2011 seçimleri; Türkiye için bir dönüm noktası olabilir, AB standartlarında bir ülke olmasının kapılarını ardına kadar açabilirdi. Seçimlerin meydana getirdiği olumlu atmosferle (AK Parti seçime bu vaatle girmişti) ‘Demokrasi ve insan hakları temelli bir ülke’ olmaya doğru gidecekken bu saldırıyla başlayan süreç, yeniden güvenlik öncelikli, terörün merkezde olduğu bir ülkeye dönüştürmüştü Türkiye’yi.
Tıpkı 1993 yılında PKK’nın önüne silahsız olarak atılan 33 erin şehit edilmesi gibi, Silvan saldırısı da Türkiye’yi hukuk rotasından çıkaracak süreci başlatmıştı. Ardından şaibeli bir şekilde roboski saldırısı olmuş ülke bir anda bambaşka bir renge bürünmüştü.
Türkiye ne zaman hukuk ve özgürlük alanında ilerleme sürecine girse derin devletin mutlaka bir karşı hamlesi gelirdi. Ve bu hamlelerin neredeyse tamamı PKK kanalıyla gerçekleşirdi. 1993 yılında Özal’ın yapmak istediği birçok yapısal değişimin önü, 33 erin şehit edilmesiyle kesilmişti.
7 Haziran seçimlerinde psikolojik hezimete uğrayan Recep T. Erdoğan’ın imdadına, kucağına oturduğu derin devletin nasıl koştuğunu hatırlayın. Terör, PKK eliyle yine azgın bir canavara dönüştürülmüştü. Toplumun terör kozundan ürküp 1 Kasım seçimlerinde AKP’ye istediğini vermesinden sonra PKK görevini yapmış olmanın rahatlığıyla köşesine çekilmişti.
İstanbul seçimleri öncesi AKP zor durumda kalınca artık bütün perdeleri kaldırarak bizzat Öcalan’ı sahaya sürdüler. 31 Mart seçimlerinde de Bese Hozat, Duran Kalkan gibi isimler ters algı çalışmalarına katılmış, AKP’nin işine yarayacak hamleler yapmışlardı.
Sarma yapıp işsizlerin yardımına koşan teyzelerin, lohusa kadınların, bebeklerin terörist olarak tutuklandığı bir zamanda Öcalan gibi bir terörist yerli ve milli olarak vasıflandırıldı. Kürt-Türk on binlerce ana kuzusunun ölümüne sebep olan yerli ve milli bir katilin mesajlarını ulaştırmak için görünüşte kırmızı bültenle aranan kardeşini Osman’ı da devlet kanalına çıkardılar. Erdoğan aklımızla alay eder gibi, kırmızı bültenden haberi olmadığını söyledi. TRT yayını için topu kanal yöneticilerine attı. Tıpkı Mavi Marmara olayındaki gibi ‘bana mı sordular? Deyip çıktı.
AKP çok zor durumda kalmış olmalı ki derin devlet bütün kartlarını açık etmek zorunda kaldı.
Evlat katlede katlede varlığını sürdüren bu şebeke ve elebaşları bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor artık. Bize kimlerle kirli bir ittifak içinde olduklarının fotoğrafını çok açık bir şekilde gösteriyorlar.
Bu ülkenin gerçek tarihi bir ‘tanırım iyi çocuklar’ tarihidir ve bu onun aynı zamanda ‘kara talihidir’
Bugün tutuklanarak hücrelere atılan o savcılar bu kirli devletin, evlatlara kıyan katillerin tam ümüğünden yakalamıştı. Ama millet katilleri yakalayan savcı ve polislerin değil, kendi evlatlarının katillerinin arkasında durdu. Onlara kol kanat gerdi.
Kirli ilişkiler ağını çözen ve ona el atan savcıları hücrelere kapattıktan sonra bu habis ruh binlerce vatan evladını şehit etti. Evlatları toprağa gömenler ise o katillerin ağa babalarının arkasında durmaya devam etti.
Recep T. Erdoğan, Devlet Bahçeli, Doğu Perinçek, Abdullah Öcalan siyasi aktör olarak var olmaya devam ettikçe bu ülkenin sıvasız evlerinde yaşayan çocuklar şehit olmaya devam edecek.
[Alper Ender Fırat] 29.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
japonya dönüş uçak deşifre [Levent Kenez]
Kimden: Fahrettin Altun
Konu: japonya dönüş uçak deşifre
Tarih: 28 Haziran 2019
Kime: senol.kazanci@aa.com.tr; serhatalbayrak@yahoo.com ; hilalkaplan@bosphorusglobal.org; beratalbayrak1@yahoo.com Sumeyye <sumeyyerdogan@yahoo.com
ekleme çıkarma olacak. çıksın ya da eklensin dediğiniz yerleri gönderin lütfen. FA
1.sayfa başlık: Gözünün yaşına bakmayız
İç sayfa başlık: NATO’dan geri dönüş yok
Efendim kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan’ın TRT’ye çıkması konusunda ne düşünüyorsunuz?
-Valla benim Osman’ın TRT’ye çıktığından haberim yok doğrusu şimdi sizlerden duydum. Kırmızı bültenle aranıp aranmadığı tabii yargı ile ilgili bir durum. Benim bilgim yok. Onun en son Kuzey Irak’ta bir süpermarketi vardı. Adı da Ferhat Bakkaliye falan. Ben esnaf olarak biliyordum. Tabi ben bilemem ama her Türkiye Cumhuriet vatandaşı gibi bir müracaatı olmuşsa TRT’deki arkadaşlar hassasiyet göstermiş olabilirler. Şimdi sırtını dağa dayayıp, terör örgütüne dayayıp, Kandil’e dayayıp siyaset yapmak isteyenlerle Öcalan arasında bir husumetin biz tarafı değiliz. Bakın o akşam gazeteci arkadaşlar bir akademisyenin bir mektubundan bahsettiler ben de mektup herhalde bu anlama geliyor dedim. Olay bundan ibarettir. Bu işi ne kadar çarpıttılar biliyorsunuz. Geçen Mehmet’i gönderdik. Bizim diyalogdan yana bir sıkıntımız yok. Ama Kürt bile olmayan insanların benim Kürt vatandaşlarım hakkında konuşmasına da izin veremeyiz. Kürt bile olsa kendi kendisini temsil edebilmelidir.
Başkan seçilen İmamoğlu hakkında Ordu Valisi ile ilgili olarak dava açılırsa seçilse bile başkanlığının düşülebileceğinden bahsetmiştiniz. Son parti toplantısında bu konuda sizinle bazı arkadaşlarınız arasında bir görüş ayrılığı olduğu konuşuluyor?… (NE DEMİŞ BİLİN DİYE-HAYATİ İLE İLGİLİ KISIM ÇIKACAK)
-Benim böyle bir tartışmadan haberim yok. Arkadaşlar ben bir şiir okuduğu için aylarca hapis yatmış bir belediye başkanıyım. Biz bunları yaşadık. Bu işleri düşene sorun. Biz düştük. Şimdi bugün şiir okuduğu için hapse giren var mı? Yok. Ne var, şu var: Ordu valimize yapılan ağza alınmayacak, burada tekrar zikretmeme terbiyemin el vermediği bir hakaret var. Biz diyoruz ki olay yargıya intikal edince yargının kararı ne ise ona göre ne yapılacaksa o. Şu kadar ay ceza alır, mahkeme bu kadar verir ben bunu bilemem. Şimdi vali kimi temsil ediyor şehirlerde? Cumhurbaşkanını…Şimdi siz valiye afedersiniz de it derseniz kime demiş olursunuz? Cumhurbaşkanına. Buna kimsenin hakkı var mı? Yasalar açık. Aramızda Hayati Bey ile farklı görüş olmaz. O tabii avukat tarafından geldiği için hep savunma makamında. Yıllarca belediye başkanlarını savunduğu için hep o pencereden bakıyor. Akbil kumpas davasından da bir şey çıkmaz demişti o zamanki mahkeme başkanı adı neydi şimdi unuttum hayattaysa uzun ömürler diliyorum, vicdanlı birisi çıktı da biz öyle beraat ettik.
İstanbul seçimlerinin yenilenmiş olmasından dolayı partide bir pişmanlık var mı?
Değerli arkadaşlar şunun yeterince anlaşılmadığını görüyorum. 31 Mart günü yapılan seçimdeki hukuksuzlukları eğer YSK’ya taşımamış olsaydık AK Parti olarak biz suç işlemiş olurduk. Şimdi Türkiye’de seçimlere gölge düşürecek bir şeye izin verirsek bir daha kimse seçimlere güvenmez. Bu sorumlulukla hareket ettik. Bakın yeniden seçim oldu bir aday kazandı. Görüldü ki sandık tek çözümmüş. Seçimi kazananlar yaşasın demokrasi diyor bakın onlar da milletten başka karar mercii olmadığını öğrenmeye başladılar. Ben seçimlerin tekrarına karşıydım ancak arkadaşlar seçimler bundan sonra hep şaibe ile anlır deyince tamam o zaman başvurun dedim. YSK da aynı kanaatteymiş ki tekrar edildi. Sonra o aday şu farkla kazandı, bu farkla kazandı. 25 ilçeyi biz kazanmışız. Tüm Türkiye’de Cumhur ittifakı yüzde 50 oy almış. Fark diyorsanız işte fark budur.
Efendim, Meral Akşener yabancı bir diziyle meşhur olan bir repliği İngilizce söyledi ve kış geliyor dedi…
Bir kere köklerinin bu topraklara ait olmadığını göstermişlerdir. Milliyetçi partiyim diyeceksin bizim kültürümüzle hiç ilgisi olmayan bir diziden bu ülkenin cumhurbaşkanına sesleneceksin. Diriliş Ertuğrul’dan niye bahsetmiyorsun. Payitaht’tan neden bahsetmiyorsun. Benim milletim bunları izliyor, senin izlediklerini izlemiyor ki. Bu hanımefendi bir de milletin meclisinde İngilizce konuşuyor. Arkadaşlara bakın bakalım dedim yasada nedir bunun cezası. Mesele İngilize konuşmaksa biz en gerekli yerde “one minute” diyerek zaten bu dili konuşmuşuzdur. Bu hanımefendinin edepten yana hiç nasibi yoktu şimdi de bu milletten yana bir nasibinin olmadığı görülmüştür. Yahu sen kimsin ya! Kış sana yahu. Bak bakalım sen hangi mevsimi yaşayacaksın yakında. Neymiş kış geliyormuş, ee sonra gelecek? Bahar mı gelecek? Bakın bunların hepsi birer terör propagandasıdır. Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen merd-i kıbtîler bunlar. Ellerine yazılıp verilen şeyleri okumaktan başka bir şey yapamazlar. Diğeri de öyle diğeri de, yok bir farkları.
Efendim eski arkadaşlarınızın yeni parti kurmaları gündemde…
Arkadaşlar Bu trenden inenler, bir daha bu trene binemezler. Bu davada bu treni terk edenler kusura bakmasınlar, bu can bu tende oldukça bir daha bu trene kabul etmeyiz. Gider parti kurarız… Ne yaparsan yap. Menfaati bitenlerle beraber yolun açık olsun. Bu girişimlerin hangi başkentlerden sipariş edildiğini de çok iyi biliyoruz. Kim nerede ne söylemiş, ne söz vermiş, hangi ihanette bulunmuş hepsi elimizde. Fetö’nün teşvikiye onların dümen suyuna girenlerle nasıl müdehale ediyorsak onlarla da aynısını yaparız. Eski arkadaşmış, eski bakanmış. Hiç gözünün yaşına bakmayız. Sen kalkıp terör örgütleri ile nasıl birlikte olursun ya. Milletimin de bunlara prim vereceğini zannetmiyorum. Çok net bir Fetö projesidir. Yahu ülkeye hizmet etmek istedinizde biz size bu imkanı vermedik mi? Farklı bir görüşün varsa gel söyle.Nedir bu şimdi? Ölene kadar bakan mı olacaksınız? Ölene kadar bir makamda mı duracaksınız?
S-400’ler ile ilgili olarak ABD’nin yaptırım uygulayacağı konuşuyor…
-S-400 mü alıyormuşuz? İnanın benim bundan haberim yok. Değerlendiriliyor. E tabii savunma ihtiyacımızı gidermek zorundayız. Amerika ben satmam derse satana gideriz. Ancak savunma bakanımdan son bilgileri almadım. Sayın Trump ile sürekli telefonda görüşüyoruz, bir yaptırım olacağı hissini almadım. Şimdi Japonya’da yine görüştük, çok da güzel geçti. Bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Sayın Trump ile gayet bu işi iyi götürüyoruz. Sayın Obama ile aşamadığımız şeyler vardı. Biz Türkiye olarak stratejik ortaklığa bağlıyız. NATO üyesiyiz. Buna bağlıyız. Müttefikimizden de aynı şekilde davranmasını bekleriz.
[Levent Kenez] 29.6.2019 [TR724]
Konu: japonya dönüş uçak deşifre
Tarih: 28 Haziran 2019
Kime: senol.kazanci@aa.com.tr; serhatalbayrak@yahoo.com ; hilalkaplan@bosphorusglobal.org; beratalbayrak1@yahoo.com Sumeyye <sumeyyerdogan@yahoo.com
ekleme çıkarma olacak. çıksın ya da eklensin dediğiniz yerleri gönderin lütfen. FA
1.sayfa başlık: Gözünün yaşına bakmayız
İç sayfa başlık: NATO’dan geri dönüş yok
Efendim kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan’ın TRT’ye çıkması konusunda ne düşünüyorsunuz?
-Valla benim Osman’ın TRT’ye çıktığından haberim yok doğrusu şimdi sizlerden duydum. Kırmızı bültenle aranıp aranmadığı tabii yargı ile ilgili bir durum. Benim bilgim yok. Onun en son Kuzey Irak’ta bir süpermarketi vardı. Adı da Ferhat Bakkaliye falan. Ben esnaf olarak biliyordum. Tabi ben bilemem ama her Türkiye Cumhuriet vatandaşı gibi bir müracaatı olmuşsa TRT’deki arkadaşlar hassasiyet göstermiş olabilirler. Şimdi sırtını dağa dayayıp, terör örgütüne dayayıp, Kandil’e dayayıp siyaset yapmak isteyenlerle Öcalan arasında bir husumetin biz tarafı değiliz. Bakın o akşam gazeteci arkadaşlar bir akademisyenin bir mektubundan bahsettiler ben de mektup herhalde bu anlama geliyor dedim. Olay bundan ibarettir. Bu işi ne kadar çarpıttılar biliyorsunuz. Geçen Mehmet’i gönderdik. Bizim diyalogdan yana bir sıkıntımız yok. Ama Kürt bile olmayan insanların benim Kürt vatandaşlarım hakkında konuşmasına da izin veremeyiz. Kürt bile olsa kendi kendisini temsil edebilmelidir.
Başkan seçilen İmamoğlu hakkında Ordu Valisi ile ilgili olarak dava açılırsa seçilse bile başkanlığının düşülebileceğinden bahsetmiştiniz. Son parti toplantısında bu konuda sizinle bazı arkadaşlarınız arasında bir görüş ayrılığı olduğu konuşuluyor?… (NE DEMİŞ BİLİN DİYE-HAYATİ İLE İLGİLİ KISIM ÇIKACAK)
-Benim böyle bir tartışmadan haberim yok. Arkadaşlar ben bir şiir okuduğu için aylarca hapis yatmış bir belediye başkanıyım. Biz bunları yaşadık. Bu işleri düşene sorun. Biz düştük. Şimdi bugün şiir okuduğu için hapse giren var mı? Yok. Ne var, şu var: Ordu valimize yapılan ağza alınmayacak, burada tekrar zikretmeme terbiyemin el vermediği bir hakaret var. Biz diyoruz ki olay yargıya intikal edince yargının kararı ne ise ona göre ne yapılacaksa o. Şu kadar ay ceza alır, mahkeme bu kadar verir ben bunu bilemem. Şimdi vali kimi temsil ediyor şehirlerde? Cumhurbaşkanını…Şimdi siz valiye afedersiniz de it derseniz kime demiş olursunuz? Cumhurbaşkanına. Buna kimsenin hakkı var mı? Yasalar açık. Aramızda Hayati Bey ile farklı görüş olmaz. O tabii avukat tarafından geldiği için hep savunma makamında. Yıllarca belediye başkanlarını savunduğu için hep o pencereden bakıyor. Akbil kumpas davasından da bir şey çıkmaz demişti o zamanki mahkeme başkanı adı neydi şimdi unuttum hayattaysa uzun ömürler diliyorum, vicdanlı birisi çıktı da biz öyle beraat ettik.
İstanbul seçimlerinin yenilenmiş olmasından dolayı partide bir pişmanlık var mı?
Değerli arkadaşlar şunun yeterince anlaşılmadığını görüyorum. 31 Mart günü yapılan seçimdeki hukuksuzlukları eğer YSK’ya taşımamış olsaydık AK Parti olarak biz suç işlemiş olurduk. Şimdi Türkiye’de seçimlere gölge düşürecek bir şeye izin verirsek bir daha kimse seçimlere güvenmez. Bu sorumlulukla hareket ettik. Bakın yeniden seçim oldu bir aday kazandı. Görüldü ki sandık tek çözümmüş. Seçimi kazananlar yaşasın demokrasi diyor bakın onlar da milletten başka karar mercii olmadığını öğrenmeye başladılar. Ben seçimlerin tekrarına karşıydım ancak arkadaşlar seçimler bundan sonra hep şaibe ile anlır deyince tamam o zaman başvurun dedim. YSK da aynı kanaatteymiş ki tekrar edildi. Sonra o aday şu farkla kazandı, bu farkla kazandı. 25 ilçeyi biz kazanmışız. Tüm Türkiye’de Cumhur ittifakı yüzde 50 oy almış. Fark diyorsanız işte fark budur.
Efendim, Meral Akşener yabancı bir diziyle meşhur olan bir repliği İngilizce söyledi ve kış geliyor dedi…
Bir kere köklerinin bu topraklara ait olmadığını göstermişlerdir. Milliyetçi partiyim diyeceksin bizim kültürümüzle hiç ilgisi olmayan bir diziden bu ülkenin cumhurbaşkanına sesleneceksin. Diriliş Ertuğrul’dan niye bahsetmiyorsun. Payitaht’tan neden bahsetmiyorsun. Benim milletim bunları izliyor, senin izlediklerini izlemiyor ki. Bu hanımefendi bir de milletin meclisinde İngilizce konuşuyor. Arkadaşlara bakın bakalım dedim yasada nedir bunun cezası. Mesele İngilize konuşmaksa biz en gerekli yerde “one minute” diyerek zaten bu dili konuşmuşuzdur. Bu hanımefendinin edepten yana hiç nasibi yoktu şimdi de bu milletten yana bir nasibinin olmadığı görülmüştür. Yahu sen kimsin ya! Kış sana yahu. Bak bakalım sen hangi mevsimi yaşayacaksın yakında. Neymiş kış geliyormuş, ee sonra gelecek? Bahar mı gelecek? Bakın bunların hepsi birer terör propagandasıdır. Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen merd-i kıbtîler bunlar. Ellerine yazılıp verilen şeyleri okumaktan başka bir şey yapamazlar. Diğeri de öyle diğeri de, yok bir farkları.
Efendim eski arkadaşlarınızın yeni parti kurmaları gündemde…
Arkadaşlar Bu trenden inenler, bir daha bu trene binemezler. Bu davada bu treni terk edenler kusura bakmasınlar, bu can bu tende oldukça bir daha bu trene kabul etmeyiz. Gider parti kurarız… Ne yaparsan yap. Menfaati bitenlerle beraber yolun açık olsun. Bu girişimlerin hangi başkentlerden sipariş edildiğini de çok iyi biliyoruz. Kim nerede ne söylemiş, ne söz vermiş, hangi ihanette bulunmuş hepsi elimizde. Fetö’nün teşvikiye onların dümen suyuna girenlerle nasıl müdehale ediyorsak onlarla da aynısını yaparız. Eski arkadaşmış, eski bakanmış. Hiç gözünün yaşına bakmayız. Sen kalkıp terör örgütleri ile nasıl birlikte olursun ya. Milletimin de bunlara prim vereceğini zannetmiyorum. Çok net bir Fetö projesidir. Yahu ülkeye hizmet etmek istedinizde biz size bu imkanı vermedik mi? Farklı bir görüşün varsa gel söyle.Nedir bu şimdi? Ölene kadar bakan mı olacaksınız? Ölene kadar bir makamda mı duracaksınız?
S-400’ler ile ilgili olarak ABD’nin yaptırım uygulayacağı konuşuyor…
-S-400 mü alıyormuşuz? İnanın benim bundan haberim yok. Değerlendiriliyor. E tabii savunma ihtiyacımızı gidermek zorundayız. Amerika ben satmam derse satana gideriz. Ancak savunma bakanımdan son bilgileri almadım. Sayın Trump ile sürekli telefonda görüşüyoruz, bir yaptırım olacağı hissini almadım. Şimdi Japonya’da yine görüştük, çok da güzel geçti. Bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Sayın Trump ile gayet bu işi iyi götürüyoruz. Sayın Obama ile aşamadığımız şeyler vardı. Biz Türkiye olarak stratejik ortaklığa bağlıyız. NATO üyesiyiz. Buna bağlıyız. Müttefikimizden de aynı şekilde davranmasını bekleriz.
[Levent Kenez] 29.6.2019 [TR724]
Ehl-i Beyt Hicretleri [Dr. Reşit Haylamaz]
Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın olmak ne büyük meziyet!
Kim istemez ki?
Temsilin gücüyle bütünleşen bu yakınlık, nice yakınlıklar doğurmuş ve suların bulanmaya başladığı demlerde Ehl-i Beyt, bir cazibe merkezi haline gelmiş.
Gönüllere girmişler ve tabii olarak etraflarında bir hayli gönüllü olmuş!
Samimiyet arayanların adresiymiş onlar.
Hani var ya, meyveli ağaç misali; bunun da bir bedeli olmuş.
Ayranlar kabarmış, haset rüzgarları sertleşmeye başlamış;
Fırsatçılara gün doğmuş,
Gammazlama mekanizmaları harekete geçmiş, kin ve nefret iz sürmüş ve derken, devletin çirkin yüzü görünür olmuş.
Hem de İslâm’a hizmet için var olanlar, İslâm’ın yıldızlarını hedef almışlar.
İşi, bir kısım Emevî halifeleri başlatmış ve ne acı ki akraba olmalarına rağmen yine bir kısım Abbâsî halifeleri devam ettirmiş.
Sonrası, acı, mihnet, kan ve gözyaşı.
Nasılsa dünya geniş; onlar da hicret etmişler; vatanlarını, hatıralarını, kendilerini Medîne’ye bağlayan cânânlarını da bırakıp başka diyarlara göçmüşler.
Fas’tan Çin’e kadar uzanan çizgide 32 farklı bölgeye gitmişler.
Horasan, Nahcıvan, San’a, Deylem, Fas ve Mısır gibi bölgelerde yoğunlaşsalar da gittikleri yerde kolonileşmemişler; birbirinden bağımsız aileler, farklı bölgeleri vatan edinmişler.
Yine hâl dili, gönüllerinin de şivesiyle konuşmuşlar.
Risâlet mektebinin saf ve duru bir mayası olmuş, etrafına da samimiyet aşılamışlar.
Mihnet günleri uzun sürse de gün gelmiş, sular durulmuş ve kadr u kıymetleri anlaşılmaya başlanmış; ortaya koydukları uyum, onları daha da yıldızlaştırmış ve birer cazibe merkezi haline gelmişler.
Girdikleri gönüller, onların hizmetine gönüllü olmuş, çoğunun kabrini türbe haline getirmişler ve yine çoğunun evi “ocak” olmuş!
Selçuklu da Osmanlı da bu ocaktan çok şey almış.
Dün devletin orantısız gücüne muhatap olanlar, artık onun mayasına tesir eden unsurlara dönüşmüş.
Bu samimiyeti, asli hüviyetiyle devam ettirebilmek için “Nakîbü’l-Eşrâf” adında kurumlar ihdas edilmiş; maaşlar bağlanmış, vergi muafiyeti gibi imtiyazlar sağlanmış. Hatta gariptir, Nahcıvan işgalinden sonra Ruslar, 14 yıl boyunca onlara bu maaşı ödemeye devam etmiş.
Nesepleriyle uyuşmayacak işlere girmelerine müsaade edilmemiş,
Kendilerine denk olmayanlarla evliliklerine bile sınırlamalar getirilmiş.
Bugün, baştan aşağıya Yemen, hâlâ İmam Zeyd’in renk ve desenini taşıyor.
Yüz binden fazla aileyi Mısır Meclisi’nde temsil eden halen bir “Nakîb” var.
Dünden bu yana bizim coğrafyada var olan İslâm’ın şefkat yüklü yüzünün arkasında, onların samimiyet dolu bu duruşlarının tesiri olmadığı söylenemez.
Kelebek etkisi diye bir realite var; bazen narince çarpan bir kanat, ummadık yerde nice ummanlar coşturur!
Bugünkü mihnet de farklı değil; kendini İslâm’ın tek temsilcisi gören mücessem bir zulüm, Ehl-i Beyt hedefli gönüllülere, hem de binlerce mazisi olan bir devletin imkanlarıyla ve orantısızca musallat oldu.
Bugünkü hicret, dünyaya, dünyalının bulunduğu her yere.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Arafat’taki emanetiydi bu aynı zamanda; esas olan, her ‘beyt’e, her çadıra girmektir!
Gönül de bir ‘beyt’tir.
Ve Allah (celle celâlühu), yarınlara yürürken şimdi, yüzü ekşi ama meyvesi tatlı böyle bir kapı araladı, gönlü enginlere.
Gecenin karanlığında şafağın aydınlığını görmek isteyen, Ehl-i Beyt hicretlerine baksın!
[Dr. Reşit Haylamaz] 29.6.2019 [TR724]
Kim istemez ki?
Temsilin gücüyle bütünleşen bu yakınlık, nice yakınlıklar doğurmuş ve suların bulanmaya başladığı demlerde Ehl-i Beyt, bir cazibe merkezi haline gelmiş.
Gönüllere girmişler ve tabii olarak etraflarında bir hayli gönüllü olmuş!
Samimiyet arayanların adresiymiş onlar.
Hani var ya, meyveli ağaç misali; bunun da bir bedeli olmuş.
Ayranlar kabarmış, haset rüzgarları sertleşmeye başlamış;
Fırsatçılara gün doğmuş,
Gammazlama mekanizmaları harekete geçmiş, kin ve nefret iz sürmüş ve derken, devletin çirkin yüzü görünür olmuş.
Hem de İslâm’a hizmet için var olanlar, İslâm’ın yıldızlarını hedef almışlar.
İşi, bir kısım Emevî halifeleri başlatmış ve ne acı ki akraba olmalarına rağmen yine bir kısım Abbâsî halifeleri devam ettirmiş.
Sonrası, acı, mihnet, kan ve gözyaşı.
Nasılsa dünya geniş; onlar da hicret etmişler; vatanlarını, hatıralarını, kendilerini Medîne’ye bağlayan cânânlarını da bırakıp başka diyarlara göçmüşler.
Fas’tan Çin’e kadar uzanan çizgide 32 farklı bölgeye gitmişler.
Horasan, Nahcıvan, San’a, Deylem, Fas ve Mısır gibi bölgelerde yoğunlaşsalar da gittikleri yerde kolonileşmemişler; birbirinden bağımsız aileler, farklı bölgeleri vatan edinmişler.
Yine hâl dili, gönüllerinin de şivesiyle konuşmuşlar.
Risâlet mektebinin saf ve duru bir mayası olmuş, etrafına da samimiyet aşılamışlar.
Mihnet günleri uzun sürse de gün gelmiş, sular durulmuş ve kadr u kıymetleri anlaşılmaya başlanmış; ortaya koydukları uyum, onları daha da yıldızlaştırmış ve birer cazibe merkezi haline gelmişler.
Girdikleri gönüller, onların hizmetine gönüllü olmuş, çoğunun kabrini türbe haline getirmişler ve yine çoğunun evi “ocak” olmuş!
Selçuklu da Osmanlı da bu ocaktan çok şey almış.
Dün devletin orantısız gücüne muhatap olanlar, artık onun mayasına tesir eden unsurlara dönüşmüş.
Bu samimiyeti, asli hüviyetiyle devam ettirebilmek için “Nakîbü’l-Eşrâf” adında kurumlar ihdas edilmiş; maaşlar bağlanmış, vergi muafiyeti gibi imtiyazlar sağlanmış. Hatta gariptir, Nahcıvan işgalinden sonra Ruslar, 14 yıl boyunca onlara bu maaşı ödemeye devam etmiş.
Nesepleriyle uyuşmayacak işlere girmelerine müsaade edilmemiş,
Kendilerine denk olmayanlarla evliliklerine bile sınırlamalar getirilmiş.
Bugün, baştan aşağıya Yemen, hâlâ İmam Zeyd’in renk ve desenini taşıyor.
Yüz binden fazla aileyi Mısır Meclisi’nde temsil eden halen bir “Nakîb” var.
Dünden bu yana bizim coğrafyada var olan İslâm’ın şefkat yüklü yüzünün arkasında, onların samimiyet dolu bu duruşlarının tesiri olmadığı söylenemez.
Kelebek etkisi diye bir realite var; bazen narince çarpan bir kanat, ummadık yerde nice ummanlar coşturur!
Bugünkü mihnet de farklı değil; kendini İslâm’ın tek temsilcisi gören mücessem bir zulüm, Ehl-i Beyt hedefli gönüllülere, hem de binlerce mazisi olan bir devletin imkanlarıyla ve orantısızca musallat oldu.
Bugünkü hicret, dünyaya, dünyalının bulunduğu her yere.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Arafat’taki emanetiydi bu aynı zamanda; esas olan, her ‘beyt’e, her çadıra girmektir!
Gönül de bir ‘beyt’tir.
Ve Allah (celle celâlühu), yarınlara yürürken şimdi, yüzü ekşi ama meyvesi tatlı böyle bir kapı araladı, gönlü enginlere.
Gecenin karanlığında şafağın aydınlığını görmek isteyen, Ehl-i Beyt hicretlerine baksın!
[Dr. Reşit Haylamaz] 29.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Türkiye’nin ‘Black Friday’i: AYM, Yücel, Akşener, MİT TIRları [Ramazan Faruk Güzel]
Cuma günü yaşanan 4 olay var ki Türk hukuk tarihinde unutulmaz bir kesit olarak anılacaktır.
İlki Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesinde -en kibar ifadesi ile- ihsas-ı rey anlamına gelen “iç talimatlar”a ilişkin skandal emir…
Levent Mazılıgüney, twitter hesabından bu talimatları deşifre edince AYM, apar topar internet sitesini kapattı.
Milli Savunma Bakanlığı’nda iç denetçiyken kanun hükmünde kararnameyle (KHK) görevinden ihraç edilen ve ardından hukuk fakültesini bitiren Levent Mazılıgüney’in Twitter’da paylaştığı videoda, AYM’nin internet sitesinde karar araması yapıldığında Cemaat ile ilgili başvurularda ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilmesi için yazılmış iç talimatlar olduğu görülüyordu.. En üst seviyede talimatla iş gören, mağdurların üzerine adeta bir de beton döken majestelerinin yargısı!..
İkincisi, aynı zamanda Almanya vatandaşı olan gazeteci Deniz Yücel’in yine bugün twitter hesabında paylaştığı ibretlik bilgiler… Bu detaylar da Türk hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek. Almanya devletinin en üst seviyede bastırması ile anca serbest kalan ve özel uçakla Almanya’ya götürülen Yücel, paylaşımlarında haklı olarak yaptıklarının bir gazetecilik faaliyeti olduğuna yer verdikten sonra AYM’nin, onun tutukluluğunun haksız bir işlem olduğu yönünde verdiği kararını irdeliyordu.
Bir yıldan fazla tutuklu kalmasıyla ilgili olarak da AYM 25 bin TL manevi tazminata hükmetmiş… Bu parayı Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na ve gazetecilik kurumlarına bağışlayacağını ifade eden Yücel, “Bu kararla, Tayyip Erdoğan’dan başlayarak Mevlüt Çavuşuğlu, Bekir Bozdağ vb. ve gaspçı oldukları tescillendi. İktidar medyasının alçaklığı bir kere daha gözler önüne serildi.” şerhini de koyuyordu.
“Bu kararla ayrıca hakkımdaki abuk sabuk iddianameyi hazırlayan ve “Çağlayan’ın en geri zekâlı savcısı” olarak bilinen başsavcı vekili Hasan Yılmaz’ın bu ünvanı boşuna taşımadığı tescillendi. Yarasın” diyen Yücel şöyle devam etti:
“Rehin alınmama katkıda bulunan herkes- suç örgütü elebaşı Erdoğan ve bakan, hâkim, savcı vs. sıfatındaki diğer çete mensuplarına kadar- hukuk karşısında hesap verene kadar bu dava bitmeyecektir.”
Tarihe not düşen bu ifadelerini de aynen buraya aktarma gereği duydum!..
…
Cuma gününün bir ibretlik gelişmesi de, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener hakkında “FETÖ üyeliği” suçlamasıyla soruşturma başlattığını ve konuyla ilgili de gizlilik kararı aldırmış olduğunu öğrenmemiz…
İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener
Hürriyet muhabiri Mesut Hasan Benli’nin sosyal medyadan duyurduğu haberle birlikte haberdar oluyoruz ki; 3 yıldır alttan altan Akşener için soruşturma sürüyormuş. Hiç şaşırmadı kimse… Çünkü bu yeni Türkiye’e mevcut iktidara alternatif yayın yapan gazetecinin potansiyel terörist görüldüğü yerde, siyasi muhalifi hayli hayli terörist muamelesi görülür.
MİT TIRLARI (MI)!?
Cuma gününün 3. Ve son gelişmesi ise Mit Tırları Davasında yaşandı… Yargıtay 16. Ceza Dairesi, “Adana ve Hatay’da MİT’e ait tırların durdurulmasına” ilişkin 54 sanığın yargılandığı davada kararını açıkladı ve adeta ceza yağdırdı!..
Bundan öncekilerde işini yapmaya çalışan gazetecinin, siyasetçinin nasıl suçlu muamelesini gördük. Burada ise işi, kanunsuz işlemleri araştırmak olan hakim savcılar ile kolluk güçlerine reva görülen muamele!..
Hatırlarsınız, 2014 yılında Suriye’ye götürülen bazı tırlar durdurulmuş, bunların Suriye’deki Türkmenlere götürülen yardımlar olduğu iddia edilmişti. İHH’ya ait olduğu ifade edilen tırların aslında MİT’a ait olduğu, içinde de insani yardımlar olduğu ileri sürülmüştü.
Fakat önce Aydınlık, daha sonra Can Dündar imzalı Cumhuriyet’in manşet haberlerinden öğrendik ki bu tırların içi, ağzına kadar ağır silahlarla dolu imiş!
Bu haberi yapan Aydınlık’a göstermelik soruşturma açılmış ve bilahare dosyası düşürülmüştü. Can Dündar’a ise dava açılmış, hatta suikast girişimi bile yapılmıştı. Almanya’ya geçen Dündar canını zor kurtarmıştı.
Olayı soruşturan kamu görevlileri için bu kadar kolay olmamıştı. O zamandan beri, 5 yıldan beri) tutuklulardı ve şimdilerde 17 ila 26 yıl arası cezalar verildi, hem de, ‘devletin gizli bilgilerini temin etme ve açıklama’ gibi evlere şenlik bir gerekçe ile!..
KİME NE KADAR…?
– Eski Adana Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık’a 22 yıl 6 ay,
– Eski Adana Başsavcıvekili Ahmet Karaca’ya 18 yıl 9 ay,
– Eski özel yetkili Adana Savcısı Aziz Takçı’ya 26 yıl,
– Eski Adana Savcısı Özcan Şişman’a 17 yıl 3 ay,
– Eski Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Hamza Celepoğlu’na 20 yıl,
– Eski Adana İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Özkan Çokay’a 20 yıl 5 ay hapis cezası verildi.
BİRİLERİNİN ŞAHSİ DAVASI
Tırlarda ne olup ne olmadığını, o tırların aslında hangi örgütlere ait olduğunu yargılamarda savcılar anlatmıştı aslında.
2 dakikalık bir videoda anlatılanlar bile kafi. El Kaide bağlantılı tırlarda 1200 füzenin nasıl taşındığını savcılar detaylı anlatıyordu bu videoda…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, olayın ilk zamanlarında Balıkesir Burhaniye’de halka hitap ederken “Bayırbucak Türkmenlerine giden yardımları deşifre ettiler” derken, “Bir ajan marifetiyle MİT tırlarının içinde ne var ne yok kontrol etmek suretiyle dünyaya ifşa ettiler. Şimdi kaçıyorlar…” diye eklemişti.
Sonraki konuşmalarında Can Dündar’ı hedef alan Erdoğan, bu işin peşini bırakmayacağını ilan etmişti. Nitekim Dündar hakkında yapılan suç duyurusunun altında sadece Erdoğan’ın imzası vardı.
Bu durumun çarpıklığına işaret eden Dündar, kayıt dışı silah sevkiyatının bir Cumhurbaşkanı’nın nasıl şahsi meselesi olabileceğini haklı olarak soruyordu!
O soru hala cevaplanamadı.
Belki de cevabına bile gerek görülmedi…
Ülkede son 4-5 yıldır ulusal ve uluslararası hukuka aykırı sayısız işler yapılıyor. İran ile ambargo delmeye matuf rüşvet çarkları, IŞİD ile petrol sevkiyatı, Suriye’deki muhalif bazı gruplarla, teröristlere silah, militan temini vs…
Bu işlere adı karşılanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, bunların üzerine gitmeye, hukuka çağıran ne kadar gazeteci, kamu görevlisi vs varsa ya hapiste, ya da sürgünde.
Ve bu satırları yazdığım tarih 28 Haziran 2019.
Amerika’nın “Black Friday” isimli alışveriş çılgınlığı günü olduğu gibi, Türkiye’nin de kara leke olarak tarihe geçen bir ‘Kara Cuma’sı oldu dün. Ülke ve adaleti bir dip noktası daha gördü. Çıkış için daha ne kadar dip göreceğiz, bilemiyoruz… Bildiğimiz bir şey var ki, “Zulümle abad olunmaz.”
[Ramazan Faruk Güzel] 29.6.2019 [TR724]
İlki Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesinde -en kibar ifadesi ile- ihsas-ı rey anlamına gelen “iç talimatlar”a ilişkin skandal emir…
Levent Mazılıgüney, twitter hesabından bu talimatları deşifre edince AYM, apar topar internet sitesini kapattı.
Milli Savunma Bakanlığı’nda iç denetçiyken kanun hükmünde kararnameyle (KHK) görevinden ihraç edilen ve ardından hukuk fakültesini bitiren Levent Mazılıgüney’in Twitter’da paylaştığı videoda, AYM’nin internet sitesinde karar araması yapıldığında Cemaat ile ilgili başvurularda ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilmesi için yazılmış iç talimatlar olduğu görülüyordu.. En üst seviyede talimatla iş gören, mağdurların üzerine adeta bir de beton döken majestelerinin yargısı!..
İkincisi, aynı zamanda Almanya vatandaşı olan gazeteci Deniz Yücel’in yine bugün twitter hesabında paylaştığı ibretlik bilgiler… Bu detaylar da Türk hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek. Almanya devletinin en üst seviyede bastırması ile anca serbest kalan ve özel uçakla Almanya’ya götürülen Yücel, paylaşımlarında haklı olarak yaptıklarının bir gazetecilik faaliyeti olduğuna yer verdikten sonra AYM’nin, onun tutukluluğunun haksız bir işlem olduğu yönünde verdiği kararını irdeliyordu.
Bir yıldan fazla tutuklu kalmasıyla ilgili olarak da AYM 25 bin TL manevi tazminata hükmetmiş… Bu parayı Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na ve gazetecilik kurumlarına bağışlayacağını ifade eden Yücel, “Bu kararla, Tayyip Erdoğan’dan başlayarak Mevlüt Çavuşuğlu, Bekir Bozdağ vb. ve gaspçı oldukları tescillendi. İktidar medyasının alçaklığı bir kere daha gözler önüne serildi.” şerhini de koyuyordu.
“Bu kararla ayrıca hakkımdaki abuk sabuk iddianameyi hazırlayan ve “Çağlayan’ın en geri zekâlı savcısı” olarak bilinen başsavcı vekili Hasan Yılmaz’ın bu ünvanı boşuna taşımadığı tescillendi. Yarasın” diyen Yücel şöyle devam etti:
“Rehin alınmama katkıda bulunan herkes- suç örgütü elebaşı Erdoğan ve bakan, hâkim, savcı vs. sıfatındaki diğer çete mensuplarına kadar- hukuk karşısında hesap verene kadar bu dava bitmeyecektir.”
Tarihe not düşen bu ifadelerini de aynen buraya aktarma gereği duydum!..
…
Cuma gününün bir ibretlik gelişmesi de, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener hakkında “FETÖ üyeliği” suçlamasıyla soruşturma başlattığını ve konuyla ilgili de gizlilik kararı aldırmış olduğunu öğrenmemiz…
İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener
Hürriyet muhabiri Mesut Hasan Benli’nin sosyal medyadan duyurduğu haberle birlikte haberdar oluyoruz ki; 3 yıldır alttan altan Akşener için soruşturma sürüyormuş. Hiç şaşırmadı kimse… Çünkü bu yeni Türkiye’e mevcut iktidara alternatif yayın yapan gazetecinin potansiyel terörist görüldüğü yerde, siyasi muhalifi hayli hayli terörist muamelesi görülür.
MİT TIRLARI (MI)!?
Cuma gününün 3. Ve son gelişmesi ise Mit Tırları Davasında yaşandı… Yargıtay 16. Ceza Dairesi, “Adana ve Hatay’da MİT’e ait tırların durdurulmasına” ilişkin 54 sanığın yargılandığı davada kararını açıkladı ve adeta ceza yağdırdı!..
Bundan öncekilerde işini yapmaya çalışan gazetecinin, siyasetçinin nasıl suçlu muamelesini gördük. Burada ise işi, kanunsuz işlemleri araştırmak olan hakim savcılar ile kolluk güçlerine reva görülen muamele!..
Hatırlarsınız, 2014 yılında Suriye’ye götürülen bazı tırlar durdurulmuş, bunların Suriye’deki Türkmenlere götürülen yardımlar olduğu iddia edilmişti. İHH’ya ait olduğu ifade edilen tırların aslında MİT’a ait olduğu, içinde de insani yardımlar olduğu ileri sürülmüştü.
Fakat önce Aydınlık, daha sonra Can Dündar imzalı Cumhuriyet’in manşet haberlerinden öğrendik ki bu tırların içi, ağzına kadar ağır silahlarla dolu imiş!
Bu haberi yapan Aydınlık’a göstermelik soruşturma açılmış ve bilahare dosyası düşürülmüştü. Can Dündar’a ise dava açılmış, hatta suikast girişimi bile yapılmıştı. Almanya’ya geçen Dündar canını zor kurtarmıştı.
Olayı soruşturan kamu görevlileri için bu kadar kolay olmamıştı. O zamandan beri, 5 yıldan beri) tutuklulardı ve şimdilerde 17 ila 26 yıl arası cezalar verildi, hem de, ‘devletin gizli bilgilerini temin etme ve açıklama’ gibi evlere şenlik bir gerekçe ile!..
KİME NE KADAR…?
– Eski Adana Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık’a 22 yıl 6 ay,
– Eski Adana Başsavcıvekili Ahmet Karaca’ya 18 yıl 9 ay,
– Eski özel yetkili Adana Savcısı Aziz Takçı’ya 26 yıl,
– Eski Adana Savcısı Özcan Şişman’a 17 yıl 3 ay,
– Eski Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Hamza Celepoğlu’na 20 yıl,
– Eski Adana İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Özkan Çokay’a 20 yıl 5 ay hapis cezası verildi.
BİRİLERİNİN ŞAHSİ DAVASI
Tırlarda ne olup ne olmadığını, o tırların aslında hangi örgütlere ait olduğunu yargılamarda savcılar anlatmıştı aslında.
2 dakikalık bir videoda anlatılanlar bile kafi. El Kaide bağlantılı tırlarda 1200 füzenin nasıl taşındığını savcılar detaylı anlatıyordu bu videoda…
MİT TIR'ları davasında eski Adana Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık'a 22 yıl 6 ay hapis cezasıhttps://t.co/RrEjCD7E2l pic.twitter.com/GBI4ScQ0ks— Sputnik Türkiye (@sputnik_TR) 28 Haziran 2019
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, olayın ilk zamanlarında Balıkesir Burhaniye’de halka hitap ederken “Bayırbucak Türkmenlerine giden yardımları deşifre ettiler” derken, “Bir ajan marifetiyle MİT tırlarının içinde ne var ne yok kontrol etmek suretiyle dünyaya ifşa ettiler. Şimdi kaçıyorlar…” diye eklemişti.
Sonraki konuşmalarında Can Dündar’ı hedef alan Erdoğan, bu işin peşini bırakmayacağını ilan etmişti. Nitekim Dündar hakkında yapılan suç duyurusunun altında sadece Erdoğan’ın imzası vardı.
Bu durumun çarpıklığına işaret eden Dündar, kayıt dışı silah sevkiyatının bir Cumhurbaşkanı’nın nasıl şahsi meselesi olabileceğini haklı olarak soruyordu!
O soru hala cevaplanamadı.
Belki de cevabına bile gerek görülmedi…
Ülkede son 4-5 yıldır ulusal ve uluslararası hukuka aykırı sayısız işler yapılıyor. İran ile ambargo delmeye matuf rüşvet çarkları, IŞİD ile petrol sevkiyatı, Suriye’deki muhalif bazı gruplarla, teröristlere silah, militan temini vs…
Bu işlere adı karşılanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, bunların üzerine gitmeye, hukuka çağıran ne kadar gazeteci, kamu görevlisi vs varsa ya hapiste, ya da sürgünde.
Ve bu satırları yazdığım tarih 28 Haziran 2019.
Amerika’nın “Black Friday” isimli alışveriş çılgınlığı günü olduğu gibi, Türkiye’nin de kara leke olarak tarihe geçen bir ‘Kara Cuma’sı oldu dün. Ülke ve adaleti bir dip noktası daha gördü. Çıkış için daha ne kadar dip göreceğiz, bilemiyoruz… Bildiğimiz bir şey var ki, “Zulümle abad olunmaz.”
[Ramazan Faruk Güzel] 29.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
AYM’nin kararları ‘talimatla’ verdiği deşifre oldu; internet sitesi erişime kapandı
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) özellikle Hizmet Hareketi’ne yönelik başvurularda karar verirken ‘talimatla’ hareket ettiğini deşifre oldu. AYM’nin hukuki kriterlerle değil iç talimatlara göre kararlar aldığının deşifresinden sonra yüksek mahkeme internet sitesini erişime kapattı.
Milli Savunma Bakanlığı’nda iç denetçiyken kanun hükmünde kararnameyle (KHK) görevinden ihraç edilen ve ardından hukuk fakültesini bitiren Levent Mazılıgüney, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) internet sitesinde çok önemli bir açığı ortaya çıkardı. Mazılıgüney’in Twitter’da paylaştığı videoda AYM’nin internet sitesinde karar araması yapıldığında PDY’yle (paralel devlet yapılanması) yani Hizmet Hareketi ile ilgili başvurularda ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilmesi için yazılmış iç talimatlar olduğu görülüyor.
Mazlıgüney’in paylaşımlarının ardından AYM’nin internet sitesi erişime kapatıldı.
Mazılıgüney, Twitter’da şu paylaşımları yaptı:
1- Uzun zamandır @AYMBASKANLIGI ‘nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığını ancak AİHM nezdinde vitrin olabilecek kararlar vererek AİHM ve uluslararası kamuoyunu yanıltmaktan başka işe yaramadığını düşünüyorum. Bugün bu düşüncem pekişti. Neden mi? Anlatayım.
2- Bilindiği üzere, AİHM/ALparslan Altan kararının çevirisini daha önce yayınlamıştım. Alparslan Altan’ın @AYMBASKANLIGI bireysel başvurusunda verilen kararı bir daha incelemek istedim. AYM kararlar bilgi bankası bağlantısını kullandım.
3- Karşıma çıkan metin beni pek şaşırtmadı ancak çok üzdü. @AYMBASKANLIGI ‘nda uzun süre raportörlük de yapmış üstatlarıma konuyu danışınca tam bir skandal olduğu yorumu yapıldı. Karşılaştığım ekran görüntüsünün bir bölümünü paylaşıyorum.
4-(PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır) notları ne anlama gelir?Karara ilişkin bilgi formuna yazılan bu notla @AYMBASKANLIGI, yüksek yargı üyelerince yapılacak benzer başvuruları kabul edilemez bulacağına ilişkin ihsası reyde bulunmuştur.
5-Darbe teşebbüsü sonrası suçüstü halinde yakalandıkları iddiasıyla tutuklanan yargı mensuplarının tutuklanmalarının hukuka aykırı olduğunu, kararlarda gerekçe gösterilmediğini, şikayetleri bakımından bireysel başvurunun etkili bir çözüm yolu olamayacağını değerlendiriyorum.
6- Bu nedenle, @AYMBASKANLIGI ‘nın inceleme sonucu beklenilmeksizin doğrudan AİHM’e gitmelerinin bence önü açılmıştır. Üstelik bu durum sadece yargı mensupları için değil, her meslek grubu için geçerlidir. Nedeni videoda mevcut.
7- Her bir meslek grubunun olası hak ihlali iddiaları içeren ‘bireysel’ başvurularında ne karar verileceği tarife usulüyle belirlenmişse, bireysellik ortadan kalkmış, @AYMBASKANLIGI etkili bir iç hukuk yolu olmaktan çıkmıştır.
8- Muhtemelen hata ile intranet (iç ağ) sisteminde olması gereken (ki bu da garabettir, ihsas-ı reydir) notlar internette yayınlanmış. Bu değerlendirmelerin doğru olduğu ise birçok şablon karardan anlaşılıyor. Aynı notlar başka kararlarda da mevcut. Ne diyelim. Yaşasın Adalet!
AYM’nin internet sitesinde söz konusu arama yapıldığında Mazılıgüney’in yaptığı paylaşımların doğruluğu anlaşılıyor.
[AYM KARARLARA BURADAN ULAŞILABİLİR]
Sitede ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilecek kararlar arasında “Suç isnadına bağlı-yüksek yargı üyelerinin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır)”, ‘başvuru yolunun tüketilmemesi’ kararı verilecek kararlar arasında da “Yüksek yargı üyelerinin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır)” ifadeleri görülüyor.
Aynı şekilde aşağıdaki iddialar için de ‘karar tarifesi’ olduğu görüldü:
– Suç isnadına bağlı – avukatların tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – polislerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – askerlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – hakim/savcıların tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – mülki amirlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – yüksek yargı üyelerinin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – akademisyenlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – gazetecilerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – sivilllerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– İdari işlemle açığa almaya veya işten çıkarmaya ilişkin özelleştirilmemiş müdahale iddiaları
– Akademisyenlerin idari işlemle açığa alınmasına ve işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Askerlerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Hakim/savcıların idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Yüksek yargı üyelerinin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Mülki amirlerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Polislerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– KHK ile işten çıkarmaya ilişkin özelleştirilmemiş müdahale iddiaları
– Akademisyenlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Askerlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Yüksek yargı üyelerinin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Mülki amirlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Polislerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– KHK ile lisansları iptal edilerek meslekten çıkarmaya ilişkin müdahale iddiaları
Bütün ‘tarifelerde’ (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır) ifadeleri yer aldı.
[TR724] 28.6.2019
Milli Savunma Bakanlığı’nda iç denetçiyken kanun hükmünde kararnameyle (KHK) görevinden ihraç edilen ve ardından hukuk fakültesini bitiren Levent Mazılıgüney, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) internet sitesinde çok önemli bir açığı ortaya çıkardı. Mazılıgüney’in Twitter’da paylaştığı videoda AYM’nin internet sitesinde karar araması yapıldığında PDY’yle (paralel devlet yapılanması) yani Hizmet Hareketi ile ilgili başvurularda ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilmesi için yazılmış iç talimatlar olduğu görülüyor.
Mazlıgüney’in paylaşımlarının ardından AYM’nin internet sitesi erişime kapatıldı.
Mazılıgüney, Twitter’da şu paylaşımları yaptı:
1- Uzun zamandır @AYMBASKANLIGI 'nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığını ancak AİHM nezdinde vitrin olabilecek kararlar vererek AİHM ve uluslararası kamuoyunu yanıltmaktan başka işe yaramadığını düşünüyorum. Bugün bu düşüncem pekişti. Neden mi? Anlatayım.— Levent MAZILIGÜNEY (@Leventism) 28 Haziran 2019
1- Uzun zamandır @AYMBASKANLIGI ‘nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığını ancak AİHM nezdinde vitrin olabilecek kararlar vererek AİHM ve uluslararası kamuoyunu yanıltmaktan başka işe yaramadığını düşünüyorum. Bugün bu düşüncem pekişti. Neden mi? Anlatayım.
2- Bilindiği üzere, AİHM/ALparslan Altan kararının çevirisini daha önce yayınlamıştım. Alparslan Altan’ın @AYMBASKANLIGI bireysel başvurusunda verilen kararı bir daha incelemek istedim. AYM kararlar bilgi bankası bağlantısını kullandım.
3- Karşıma çıkan metin beni pek şaşırtmadı ancak çok üzdü. @AYMBASKANLIGI ‘nda uzun süre raportörlük de yapmış üstatlarıma konuyu danışınca tam bir skandal olduğu yorumu yapıldı. Karşılaştığım ekran görüntüsünün bir bölümünü paylaşıyorum.
4-(PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır) notları ne anlama gelir?Karara ilişkin bilgi formuna yazılan bu notla @AYMBASKANLIGI, yüksek yargı üyelerince yapılacak benzer başvuruları kabul edilemez bulacağına ilişkin ihsası reyde bulunmuştur.
5-Darbe teşebbüsü sonrası suçüstü halinde yakalandıkları iddiasıyla tutuklanan yargı mensuplarının tutuklanmalarının hukuka aykırı olduğunu, kararlarda gerekçe gösterilmediğini, şikayetleri bakımından bireysel başvurunun etkili bir çözüm yolu olamayacağını değerlendiriyorum.
6- Bu nedenle, @AYMBASKANLIGI ‘nın inceleme sonucu beklenilmeksizin doğrudan AİHM’e gitmelerinin bence önü açılmıştır. Üstelik bu durum sadece yargı mensupları için değil, her meslek grubu için geçerlidir. Nedeni videoda mevcut.
7- Her bir meslek grubunun olası hak ihlali iddiaları içeren ‘bireysel’ başvurularında ne karar verileceği tarife usulüyle belirlenmişse, bireysellik ortadan kalkmış, @AYMBASKANLIGI etkili bir iç hukuk yolu olmaktan çıkmıştır.
8- Muhtemelen hata ile intranet (iç ağ) sisteminde olması gereken (ki bu da garabettir, ihsas-ı reydir) notlar internette yayınlanmış. Bu değerlendirmelerin doğru olduğu ise birçok şablon karardan anlaşılıyor. Aynı notlar başka kararlarda da mevcut. Ne diyelim. Yaşasın Adalet!
AYM’nin internet sitesinde söz konusu arama yapıldığında Mazılıgüney’in yaptığı paylaşımların doğruluğu anlaşılıyor.
[AYM KARARLARA BURADAN ULAŞILABİLİR]
Sitede ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilecek kararlar arasında “Suç isnadına bağlı-yüksek yargı üyelerinin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır)”, ‘başvuru yolunun tüketilmemesi’ kararı verilecek kararlar arasında da “Yüksek yargı üyelerinin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır)” ifadeleri görülüyor.
Aynı şekilde aşağıdaki iddialar için de ‘karar tarifesi’ olduğu görüldü:
– Suç isnadına bağlı – avukatların tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – polislerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – askerlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – hakim/savcıların tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – mülki amirlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – yüksek yargı üyelerinin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – akademisyenlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – gazetecilerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – sivilllerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– İdari işlemle açığa almaya veya işten çıkarmaya ilişkin özelleştirilmemiş müdahale iddiaları
– Akademisyenlerin idari işlemle açığa alınmasına ve işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Askerlerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Hakim/savcıların idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Yüksek yargı üyelerinin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Mülki amirlerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Polislerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– KHK ile işten çıkarmaya ilişkin özelleştirilmemiş müdahale iddiaları
– Akademisyenlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Askerlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Yüksek yargı üyelerinin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Mülki amirlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Polislerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– KHK ile lisansları iptal edilerek meslekten çıkarmaya ilişkin müdahale iddiaları
Bütün ‘tarifelerde’ (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır) ifadeleri yer aldı.
[TR724] 28.6.2019
Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Diyanet’in ve diyanet mensuplarının siyasallaşmalarını ve açıktan Hizmet Hareketi mensuplarını hedef almalarını göz önünde bulunduracak olursak, bu durum, Türkiye’de cumaya gitmeme adına bir mazeret olur mu?” M.K.
Son zamanlarda mail kutumuza bu soru çok gelmeye başladı. Aslında geçtiğimiz haftalarda Cuma namazı ile alakalı bir soruyu cevaplandırmıştık. Ancak “Türkiye’de Diyanet camilerinde Cuma namazı kılınır mı?” sorusuna değinmemiştik.
Böylesi soruları gönderen kardeşlerimizi çok iyi anlıyoruz. İnanmış olduğunuz değerlere hem de cami kürsüsünden veya mihrabından olmadık sözler söyleniyor, hatta daha ötesinde siz, küfre düşmekle itham ediliyorsunuz. Doğal olarak böyle bir insanın arkasında elbette namaz kılmak istemezsiniz.
Ancak burada üzerinde hassasiyetle durmamız gerekli olan konu, İslam’ın çok önemli bir ibadetinin eda edilip edilmemesi meselesidir. Dolayısıyla sürecin mağduru mazlum kardeşlerimiz genel bir kural olarak Cuma namazı hürmetine bu tür çirkefliklere sabretmeli, kendisini cami ve cemaatten uzak tutmamaya çalışmalıdır.
Fıkhî olarak sırf bazı imamların hutbedeki nahoş sözlerinden dolayı Cuma’nın farziyetinin düştüğünü söylemek çok zordur. Zira fıkıh alimlerimiz fasık ve facir bir imamın arkasında bile namaz kılınacağı hükmüne varmışlardır.
Hatta sahabeden çoklarının Emevi sultanlarından zalimlikleriyle nam salmış, mazlumları inim inim inletmiş Velid ve Yezid gibi kişilerin arkasında namaz kıldıklarını biliyoruz.
Bir de şu husus var: Bütün cami imamlarını aynı kefeye koymak doğru değildir. Mesela mahalle camiindeki imam, türlü türlü iftira ve tezvirlerle ağzını kirletirken, yan mahalledeki imamın daha insaflı olması mümkündür. O zaman böylesi bir imamın arkasında Cuma namazını kılma tercih edilebilir.
Son olarak, ülkede yaşanan tarihi zulümlerden dolayı zulümden, haksız yere hapis yatmaktan uzak kalma adına toplum içine çıkamadığı için Cuma’ya gidemeyenlerin durumunu bunun dışındadır. Zira bu durumda gerçek bir zaruret ve özürden bahsedilebilir...
Rabbimizden dileğimiz zalime verdiği mühleti sonlandırması ve mazlum ve mağdurların yüzünü güldürmesidir.
Daha detaylı bilgi için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.
http://hikmet.net/tag/cuma-namazi/
BİR SORU-BİR CEVAP
Vefat eden ana-babam için neler yapabilirim?
Soru: “Hayatlarında anne ve babamın kıymetini bilemedim. Onların yüzlerini güldüremedim. O kadar çok pişmanım ki! Onlar şimdi gerçek dünyaya göçtü. En azından şimdi olsun onları sevindirebilmek için bir şeyler yapmak istiyorum. Neler tavsiye edersiniz?” S.B.
Öncelikle şunu ifade delim ki, hayırlı bir evlat, anne ve babanın amel defterini açık tutacak önemli bir manevi kazanç kapısıdır. Okuduğu her sûre, getirdiği her salavat ve ettiği her dua o niyet etmese de anne ve babasının amel defterine anında kaydedilir.
Evlatların üstlerinde bazı önemli vazifeler vardır. Bunlar, anne ve babalarının dine uygun vasiyetlerini yerine getirmek, namazlardan sonra dua edip sevaplarını onların rûhlarına hediye etmek, sevabı onlara olmak üzere oruç tutmak, hacca gitmek, kurban kesmek, varsa kalan borçlarını ödemek, kabirlerini ziyaret edip Kur’an-ı Kerim okumak, dostları ile görüşmek, Ramazan’da sevabı onlara olmak üzere sadaka-i fıtır vermek, ana-babanın sevdiği yemeği yapıp fakirlere dağıtıp rûhlarını şâd etmek.
Alimlerimiz, ölünün mezardaki hâlini denize düşmüş kimseye benzetmektedir. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi ölü de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine bir dua gelince, sanki dünyalar onun olmuş gibi sevinir.
Sahabeden Ebû Übeyd Mâlik bin Rebîa es-Saîdî (r.a.) bir gün, “Ey Allah’ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye sormuştu.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allâh’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babanın akrabalarına karşı da sıla-i rahmi îfa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak” (Ebu Dâvud, Edep 12) cevabını vermiştir.
Dünyaya gelmemize vesile olan, kendilerinden fedakârlık edip her şeyin en iyisinin çocukları için olmasını isteyen ve üzerimizde ödenemeyecek derecede hakları olan anne-babalarımızı hayatlarında da öldükten sonra da mutlu etmek, hayırlı evlat olabilmek elimizde.
Hayatta iken tatlı söz, vefatlarından sonra da günün her anında hediye edebileceğimiz fatihalar bizim için de onlar için de en büyük hazine...
[Dr. Ali Demirel] 28.6.2019 [Samanyolu Haber]
Son zamanlarda mail kutumuza bu soru çok gelmeye başladı. Aslında geçtiğimiz haftalarda Cuma namazı ile alakalı bir soruyu cevaplandırmıştık. Ancak “Türkiye’de Diyanet camilerinde Cuma namazı kılınır mı?” sorusuna değinmemiştik.
Böylesi soruları gönderen kardeşlerimizi çok iyi anlıyoruz. İnanmış olduğunuz değerlere hem de cami kürsüsünden veya mihrabından olmadık sözler söyleniyor, hatta daha ötesinde siz, küfre düşmekle itham ediliyorsunuz. Doğal olarak böyle bir insanın arkasında elbette namaz kılmak istemezsiniz.
Ancak burada üzerinde hassasiyetle durmamız gerekli olan konu, İslam’ın çok önemli bir ibadetinin eda edilip edilmemesi meselesidir. Dolayısıyla sürecin mağduru mazlum kardeşlerimiz genel bir kural olarak Cuma namazı hürmetine bu tür çirkefliklere sabretmeli, kendisini cami ve cemaatten uzak tutmamaya çalışmalıdır.
Fıkhî olarak sırf bazı imamların hutbedeki nahoş sözlerinden dolayı Cuma’nın farziyetinin düştüğünü söylemek çok zordur. Zira fıkıh alimlerimiz fasık ve facir bir imamın arkasında bile namaz kılınacağı hükmüne varmışlardır.
Hatta sahabeden çoklarının Emevi sultanlarından zalimlikleriyle nam salmış, mazlumları inim inim inletmiş Velid ve Yezid gibi kişilerin arkasında namaz kıldıklarını biliyoruz.
Bir de şu husus var: Bütün cami imamlarını aynı kefeye koymak doğru değildir. Mesela mahalle camiindeki imam, türlü türlü iftira ve tezvirlerle ağzını kirletirken, yan mahalledeki imamın daha insaflı olması mümkündür. O zaman böylesi bir imamın arkasında Cuma namazını kılma tercih edilebilir.
Son olarak, ülkede yaşanan tarihi zulümlerden dolayı zulümden, haksız yere hapis yatmaktan uzak kalma adına toplum içine çıkamadığı için Cuma’ya gidemeyenlerin durumunu bunun dışındadır. Zira bu durumda gerçek bir zaruret ve özürden bahsedilebilir...
Rabbimizden dileğimiz zalime verdiği mühleti sonlandırması ve mazlum ve mağdurların yüzünü güldürmesidir.
Daha detaylı bilgi için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.
http://hikmet.net/tag/cuma-namazi/
BİR SORU-BİR CEVAP
Vefat eden ana-babam için neler yapabilirim?
Soru: “Hayatlarında anne ve babamın kıymetini bilemedim. Onların yüzlerini güldüremedim. O kadar çok pişmanım ki! Onlar şimdi gerçek dünyaya göçtü. En azından şimdi olsun onları sevindirebilmek için bir şeyler yapmak istiyorum. Neler tavsiye edersiniz?” S.B.
Öncelikle şunu ifade delim ki, hayırlı bir evlat, anne ve babanın amel defterini açık tutacak önemli bir manevi kazanç kapısıdır. Okuduğu her sûre, getirdiği her salavat ve ettiği her dua o niyet etmese de anne ve babasının amel defterine anında kaydedilir.
Evlatların üstlerinde bazı önemli vazifeler vardır. Bunlar, anne ve babalarının dine uygun vasiyetlerini yerine getirmek, namazlardan sonra dua edip sevaplarını onların rûhlarına hediye etmek, sevabı onlara olmak üzere oruç tutmak, hacca gitmek, kurban kesmek, varsa kalan borçlarını ödemek, kabirlerini ziyaret edip Kur’an-ı Kerim okumak, dostları ile görüşmek, Ramazan’da sevabı onlara olmak üzere sadaka-i fıtır vermek, ana-babanın sevdiği yemeği yapıp fakirlere dağıtıp rûhlarını şâd etmek.
Alimlerimiz, ölünün mezardaki hâlini denize düşmüş kimseye benzetmektedir. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi ölü de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine bir dua gelince, sanki dünyalar onun olmuş gibi sevinir.
Sahabeden Ebû Übeyd Mâlik bin Rebîa es-Saîdî (r.a.) bir gün, “Ey Allah’ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye sormuştu.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allâh’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babanın akrabalarına karşı da sıla-i rahmi îfa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak” (Ebu Dâvud, Edep 12) cevabını vermiştir.
Dünyaya gelmemize vesile olan, kendilerinden fedakârlık edip her şeyin en iyisinin çocukları için olmasını isteyen ve üzerimizde ödenemeyecek derecede hakları olan anne-babalarımızı hayatlarında da öldükten sonra da mutlu etmek, hayırlı evlat olabilmek elimizde.
Hayatta iken tatlı söz, vefatlarından sonra da günün her anında hediye edebileceğimiz fatihalar bizim için de onlar için de en büyük hazine...
[Dr. Ali Demirel] 28.6.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

