Yükselen kollektif şuur [Abdullah Aymaz]

Amerika’daki Afrika kökenliler, dört yüz sene süren ezilmekten, haksızlıktan, insanî haklardan mahrumiyetten nasıl kurtuldular? Fert fert, birer birer adım atmakla… Sonra gruplar halinde… Daha sonra bu kollektif şuurun ortaya koyduğu büyük birikim tsunami gibi önlerine konulan bariyerleri aşıp geçti. Evet önce fertler inisiyatif alıyor. Sonra gruplar… Sonra da bu birikim önünde durulmayan bir büyük hareket oluyor ve değişim  gerçekleşiyor. Ve bir gün  Obama, ABD  BAŞKANI oluyor.
Teksas’taki Warisüddin Muhammed Mescidinde  Cuma namazı kılarken hutbeyi  okuyan İmam Vezir Ali şöyle demişti: “Biz mazlum ve mağdurların yanındayız. Çünkü bizler asırlarca ezilip tahkir edildik. Ama biz bu durumdan kurtulduk. Başkalarına örnek olduk. Mağdur ve mazlumlara yardım yapacak paramız, gücümüz ve imkânlarımız yok fakat çok mükemmel bir tecrübemiz var!..”

Tom Shadyac’ın “I am” (Ben)  isimli belgeselindeki bir konuşmada şöyle deniliyor: “Değişim, yükselen kollektif şuur ile gerçekleşiyor.”

Gazeteci yazar Lynne Mc. Taggart  “Eğer bütünün parçası olduğumuzu kabul edersek, dünyadaki problemleri çözmeye başlarız. Bu da, ‘Biz neyiz?’ diye kendimizi tarif ve şuurlanmayla başlar.” diyor.

“I am (Ben) Kabîlesi” ne gelince. Bir kabile düşünelim… Ekip biçerek veya avcılıkla geçiniyor, emeklerinin semeresini paylaşıyor ve mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı: Çünkü bu neticeden yaşlılar, zayıflar, fakirler de paylarını alıyorlardı. Ama bir gün birisi, “Ben çok güçlüyüm, çok üretiyorum, çok avlanıyorum… Elde ettiklerimi niye başkaları ile paylaşayım”  diyerek, üretip kazandıklarını biriktirmeye başlayınca, bunun üzerine ister istemez herkes  de biriktirmeye başlıyor. Zayıflar, kimsesizler, güçsüzler ve yaşlılar altta kalıp eziliyor. Bu böyle devam edince, herkese hırs, bireysellik, çıkarcılık, başkalarını bitirici rekabet duygusu aşılanmış oluyor… İşte bu kabilenin aynısı, artık bu modern hayatta, icraatın başında bulunuyor…

1920’de Bediüzzaman Hazretleri Lemaat isimli manzum eserinde  şöyle diyor:

“Şimdiye kadar İslâmlar iradesiyle girmemiş, şu medeniyet-i hazıra…

Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esaret…

Belki insanlara ilaç iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekavete. Yüzde onu çıkarmış dışı süslü bir saadete!..

Diğer onu bırakmış arada rahatsız şekilde!  Zâlim azınlığın olmuş gelen kazancı ticaretin… Lâkin saadet odur; herkese olan saadet…

En azından ekseriyete olsa vesile-i necat. İnsanlığa rahmet nâzil olan şu Kur’an, ancak kabul ediyor bir tarz-ı medeniyet;

Umuma, ya eksere verirse bir saadet…”

Evet gerçek insaniyet, vicdanın ve kalbin sesini dinleyerek toplumda yaşayan herkesi düşünmek, herkese faydalı olmak, toplum fertlerinin daha iyi duruma ve konuma yükselmesi için gayret göstermektir… Hutbe-i Şâmiye’de Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Biliniz! Hakiki vukuâtı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahittir. İşte tarih bize gösteriyor… Hatta Rusları mağlup eden Japon Başkumandanının İslamiyetin hak olduğuna dair şahitliği de şudur ki: ‘İslam hakikatinin kuvveti nisbetinde ve Müslümanların o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslamın medenileşip yükselme ve ilerleme kaydettiklerini tarih gösteriyor. Müslümanların, İslamî hakikatlerdeki zayıflıkları nisbetinde vahşete ve gerilemeye düştüklerini, hercü merç ve kargaşalar içinde belâlara mağlubiyete maruz kaldıklarını da yine tarih kaydediyor. Diğer dinler ise, İslâmiyetin tam aksine bir durum sergilemektedir. Yani onların dinlerine bağlılıklarının azalması ve taassuptan kurtulmaları nisbetinde medenileşip ilerlediklerini; aksine dinlerine bağlı kalmaları ve taassuplarının kuvvetlenmesi derecesinde de gerileyip ihtilâllere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar hep böyle gitmiş.”

Bunu söyleyen, General Nogi Maresuke’dir. Bu zat, Üstad Hazretlerine sorular sormuş ve cevaplar almıştır. II. Sultan Abdülhamid, Abdürreşad İbrahim Efendiye, “Git, o generalin alnından  /  başından öp!..” demiş. Bakmış, o bir samurayın oğlu olan General Nogi, emeklilikten sonra verilen köşkü bırakarak yatılı okullarda Japon gençlerini yetiştirmeye gayret etmiştir. 1904’teki Japon-Rus Savaşında zafer kazanmasına rağmen 56 bin Japon askerinin kayıp vermesinden kendisini sorumlu tuttuğu için harakiri yapmak istemiş, Japon İmparatoru Meili buna engel olmuş, Nogi’ye Kont ünvanı verip milli kahraman ilan etmiştir. İmparator Meili vefat edince, harakiri yaparak ölmüştür…

[Abdullah Aymaz] 30.4.2019 [Samanyolu Haber]

Washington’da ‘Dil ve Kültür Festivali’ne katılan ABD milletvekili: Bu güzel etkinliklerin Türkiye’de yapılamaması utanç verici

Bu yıl 17.si düzenlenen Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin(IFLC), ABD ayağı, başkent Washington’da düzenlenen etkinliklerle devam etti. Açılışı ABD Kongresi Rayburn Ofis Binası’nda yapılan program, ünlü Kongre Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi.

ABD Kongresi milletvekilleri IFLC için önemli mesajlar verdi. Texas milletvekili Randy Webber, bu etkinliklerin şu anda Türkiye’de yapılamıyor olmasını büyük bir utanç olarak belirtti. Gecede konuşan California milletvekili Doug LaMalfa, büyüklerin bu etkinliğin kahramanı çocuklardan çok şey öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

NBA yıldızı Enes Kanter’in sponsorluğunda gerçekleştirilen festivalin sunuculuğunu aktör ve yönetmen Vince Swan yaptı. Gecede, 13 ülkeden 50’nin üzerinde öğrenci sahne aldı.

Festivalin sunuculuğunu aktör ve yönetmen Vince Swan yaptı.

KONGRE KÜTÜPHANESİNDE FESTİVAL ÇOCUKLARINA ÖZEL DÜZENLEME

Programa ev sahipliği yapan ABD Kongre Kütüphanesi Müzik Departmanı Direktörü Susan Vita, festivalin düzenlendiği binanın dünyanın en büyük kütüphanesi olduğunu hatırlatarak, “Bu tarihi binada Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ni ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz” dedi.

Festivalin düzenlendiği salonun hemen dışındaki alanda sergilenen bazı el yazması besteler, programa katılan çocukların geldiği ülkelere göre yeniden düzenledi. Festivalin düzenlendiği gün boyunca bu bölümde, Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne katılan öğrencilerin ülkelerinden bestekarların eserleri sergilendi.

CARDIN: “IFLC BİR FESTİVAL OLMANIN ÇOK ÖTESİNDE, O BİR BARIŞ ÇAĞRISI”

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Ben Cardin ise programa özel olarak yazdığı mektupta, “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, bir festival olmanın çok ötesinde — o global bir harmoni ve barış çağrısı” dedi. Senatör Cardin, festivale katılan öğrenci ve öğretmenlere, “Çok kültürlülüğe bu şekilde katkıda bulunarak, evrensel insani değerleri böyle yücelterek uluslararası toplumu bir araya getirmede oynadığınız rolden dolayı size çok teşekkür ediyorum” diye seslendi.

Programa yazılı bir mesaj gönderen Virginia Senatörü Mark Warner ise, “Bu etkinlik genç insanlara kendi kültürlerini sanat yoluyla paylaşmak için muazzam bir fırsat sunuyor” dedi. Warner mesajında, “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali ve onun kurulmasını sağladığı diyaloglar, farklı kültürlerden gelen insanlar arasında karşılıklı saygı ve anlayışın yayılmasını sağlayacak.” dedi.

California milletvekili Doug LaMalfa, IFLC katılımcılarını ağırladı. Festival gecesi yaptığı konuşmasında, çocuklardan büyüklerin öğreneceği çok şey olduğunu vurguladı.
Gecede bir konuşma yapan California milletvekili Doug LaMalfa, ‘”Farklı coğrafya ve kültürlerden gelen gençleri aynı barış ideali etrafında bir araya getiren’ Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin gelecek adına büyük önem taşıdığını belirterek, ‘Bu birliktelik sadece bu çocuklar için öğretici olmuyor. Aynı zamanda bizim de bu gençlerden öğreneceğimiz çok şey var” diye konuştu.

LaMALFA: “BU GENÇLERDEN ÖĞRENECEĞİMİZ ÇOK ŞEY VAR”

Texas milletvekili Randy Webber etkinliğe üçüncü kez katıldığını belirterek, “Bu programın şu an Türkiye’de düzenlenmiyor oluşu büyük utanç kaynağı” dedi.

Gecede bir konuşma yapan Texas milletvekili Randy Webber ise, üçüncü kez katıldığı Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin birlikte yaşama kültürü ve uluslararası barışa yaptığı katkıları anlattı. Festivalin bundan 17 yıl önce Fethullah Gülen Hocaefendi’nin fikri önderliğinde Türkiye’de başladığını ve oradan dünyaya yayıldığını hatırlatan Webber, “Bu programın şu an Türkiye’de düzenlenmiyor oluşu büyük utanç kaynağı” dedi.

Festivalin gündüz programında kısa bir konuşma yapan Connecticut milletvekili Joe Courtney ise Türk-Amerikan dostluğunun önemine değinerek Connecticut’ta yaşayan Türk toplumunun çalışmalarından duyduğu memnuniyeti anlattı.

NORTON: “TÜM MİLLETVEKİLLERİNİ BU ÖĞRENCİLERİ VE ÖĞRETMENLERİ KUTLAMAYA ÇAĞIRIYORUM”

Meclis kayıtlarına giren açıklamasında Uluslararası Dil ve Kültür Festivali için Washington’a gelen öğrencileri tebrik eden Washington DC milletvekili Eleanor Holmes Norton, “Tüm meslektaşlarımı, 17 yıldan bu yana kültürel çeşitliliğimizi ve zenginliğimizi bize bu yetenekli gençlerin şarkıları, şiirleri ve danslarıyla gösteren bu festivali ve ona emek veren öğrencilerle öğretmenlerini kutlamaya çağırıyorum” diye konuştu.

Aynı şekilde meclis kayıtlarına geçen bir açıklama yapan Virginia milletvekili Donald McEachin ise, “Ortak insani değerlerimiz bizi birleştiriyor, farklılıklarımızsa bizim için sadece zenginlik ve güç kaynağı. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, gençleri bir araya getirerek diyalog kurmalarını, tecrübelerini paylaşmalarını, fikir teatisinde bulunmalarını sağlayarak onlara büyük bir hizmette bulunuyor. Farklı toplulukları birbirine yakınlaştırıyor ve tüm dünya hepimiz fayda sağlıyor.” şeklinde konuştu.

WEXTON: “IFLC’NİN BAŞARISIYLA GURUR DUYUYORUM”

Virginia milletvekili Jennifer Wexton ise programa gönderdiği mektupta, “Din, dil, ırk ve kültür fark etmeksizin bütün sanatsal anlatımlarda bir güzellik vardır. Dünyanın farklı köşelerinden gençleri ve kendilerini çevreleyen kültürlerini sanat etrafında bir araya getiren Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin bu başarısıyla gurur duyuyorum” dedi.

LEWIS: “SİZ İNSANLAR ARASINDA KÖPRÜLER KURUYORSUNUZ VE BU TAKDİRE ŞAYAN”

“Uluslararası Dil ve Kültür Festivali çok önemli bir oluşum” diyen milletvekili John Lewis ise “Siz insanlar arasında köprüler kuruyorsunuz ve bu takdir edilmeyi hak ediyor” dedi. Lewis mektubunda, IFLC için “Sanat yoluyla uluslararası topluma hizmet etme misyonunuz sadece ilham verici değil, aynı zamanda bugün en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri” ifadelerini kullandı.

Milletvekili Elaine G. Luria ise yazılı mesajında “Bu festival dünyamızın devasa kültürel tarihi hakkında bilgi sahibi olmak için bize harika bir imkan sunuyor” dedi.

Milletvekili Don Bacon ise IFLC temsilcilerine şöyle seslendi: “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin dünyanın dört bir yanındaki insanları, din, dil, ırk, kültür fark etmeksizin bir araya getirme konusundaki adanmışlığına hayranlık duyuyorum”

[TR724] 30.4.2019

Kaymakamlık hayalimi aşçılık ile revize ettim

SÜRGÜN HAYATLAR-1

Temmuz… Üç dört sene öncesine kadar temmuz denilince milyonlarca öğrenci ve on binlerce öğretmenin aklına yaz tatili gelirdi. Aile ve memleket ziyareti, deniz, güneş, dinlenmek ve stres atmak demekti Temmuz.

Yaz aylarının en sıcak günleri yine Temmuz’da yaşanırdı. Yanar kavrulurdu her yer. 2016 senesinde, Temmuzda da üşünebileceğini gördü insanlık! Şubat’ın soğuğunu bir Temmuz gecesinde milyonlar iliklerine kadar hissetti, ediyor. Yüz binlerce insanın hayatı değişti bir gecede. Sürgün Hayatlar dizisinde işte bu hayatlardan bir kısmını sizlerle paylaşacağız.

Ahmet Bey ile Atina’da tanıştık. Atina’da yaşama tutunmaya çalışıyordu. Röportaj teklifimizi kabul edince, altı arkadaşıyla birlikte yaşadığı, odalarında halının olmadığı, içerisinde az sayıda eşyanın bulunduğu depoyu anımsatan evinde buluştuk kendisiyle.

-Ahmet Bey kimdir kendinizi biraz anlatabilir misiniz?

– 6 kişilik bir ailenin en küçük çocuğuyum. 1993 doğumluyum 25 yaşındayım. 4 kardeşiz. Siirt’te doğdum. Ancak henüz ben 3 yaşımda iken İstanbul’a taşınmışız. İstanbul’da da büyüdüm.

– Babanız ve Anneniz ne iş yapıyor?

Annem ev hanımı. Türkçe bilmiyor sadece Kürtçe biliyor. Babam ise inşaatlarda çalışırdı inşaat işçisidir. Yıllarca çalıştıktan sonra emekli oldu.

– Dört kardeşiz demiştiniz. Kardeşleriniz okudular mı ne işle meşguller?

Benim 3 abim var. Onlar okumadılar, serbest meslek çalışanı hepsi. İnşaatlarda çalışanı var işte babam gibi, restorantta çalışanı var. Ben evin en küçüğüyüm. Evin tek okuyanı da benim. Tabii okumakta sayılırsa hayatımızı nerelere geldi okuduk bitirdik ama şimdi Yunanistan’dayız.

– Siirt’ten İstanbul’a ne zaman ve neden taşındınız? İstanbulda hayatınız nasıldı?

Siirt’ten İstanbul’a 96’da önce babam geldi. 1996’da belli bir süre çalıştıktan sonra bizi de ailecek İstanbul’a getirdi. Taşı toprağı altın diyerek İstanbul’da gelmişiz daha çok maddiyattan dolayı yani. Biz gecekondu da yaşadık uzun bir süre. Tabii uzun bir zamandan sonra abimler babamla beraber hepsi aynı anda çalışmaya başladılar. Maddi durumumuz biraz düzeldikten sonra normal bir eve taşındık işte. 6 kişinin kaldığı böyle 3 artı 1 bir evde yaşadık yıllarca daha sonra abilerim evlendi.

– Bütün eğitim hayatınızda ilkokulu dahil İstanbul’da okumuşsunuz anlaşılan. Acı tatlı zor kolay bir hayatınız olmuş peki Hizmet Hareketi ile nasıl tanıştınız? Nasıl oldu?

Hizmet hareketi tanışmam lisede arkadaşlarımın ısrarı üzerine oldu arkadaşım bir gün ısrarla nohut pilav yemek için davet etti ben de gittim. Nohut pilav sonunda hizmet hareketi ile tanışmış oldum ancak ben ailemin önyargılarından dolayı lise 1’de iken belli bir süre çok sık gidip gelmedim uzak durdum. Daha sonra birinci dönemden sonra karnemde 5 tane bir, 2 tane sıfır notum olunca ve abilere gidip gelmek üniversiteli abiler ile ders çalışmak benim için faydalı olunca ailem de izin vermeye başladı.

– Neler yapardınız anlatır mısınız?

Derslerim çok kötüydü sağolsun İngilizce işletme okuyan bir abi vardı o bize ders anlatıyordu daha sonra belli bir süre derslerimiz ile ilgili bayağı bir ilerleme katettik yıl sonuna doğru bütün derslerim düzeldi. Tabii hepsini o sene veremedim ama bir sonraki sene toplam hepsini bitirdim.

– Sizi hizmet hareketine bağlayan ne oldu ? Ne zaman ben de bu hareketin içinde olmak istiyorum dediniz ? Ya da toplumdaki bir kesime göre ‘sizi nasıl kandırdılar’ beyninizi nasıl yıkadılar!?

Nohut pilav değil de şöyle oldu; ben o zamanlar İddaa oynuyorum çok sıkı bir şekilde bir alışkanlık haline gelmişti bende. Orta 2’de yani 7.sınıfta başlamıştım. Bir arkadaşım yüzünden böyle bir boşluğuma denk gelip de devam ettiğim kötü bir alışkanlıktı. Her gün okuldan abilerin evine ders çalışmaya gitmeden önce iddaa bayisine gidip iddia oynardım. Lise yıllarımda bana ders anlatan üniversiteli abinin davranışları beni çok etkilemişti. O abi iddaa oynadığım yerde gelip beni iddaa bayisinde bekleyip bana iddia oynatmamıştı. Bana derslerim konusunda samimiyetle yardımcı olup aynı zamanda beni kötü alışkanlıklarımdan vazgeçirmek için gayret ediyordu. Bu hareketleri etkili oldu. Bende bu insanlar gibi olmak istiyorum dedim.

– Peki liseden sonra?

İlk önce Adalet okudum onu bitirdik arkasından kamu yönetimi okumaya başladık onu da 4 yıla tamamlayarak mezun olduk. Mezun olduktan sonra da işte vakit bulamadık kendi mesleğimizi yapmaya Yunanistan’a gelmek zorunda kaldık.

Üniversite okurken aynı zamanda insanlara faydalı olmak için çabaladım. Üniversite hayatımdan sonra, evlendikten sonra, iş hayatında bu kadar faydalı olabilir miyim? Bilmiyorum. Katkı derken şahsım olarak katkı değildi. Hizmet hareketinin ufku ile gençlere birşey anlatmaya çalışarak bir şeyler yaptık…

– Ne yaptınız da sonradan size terörist dediler ?

Gezmek, tozmak, eğlenmek bizde de vardı aslında. Ama her şeyin bir sınırı bir derecesi vardı yani sınırları bilerek insanları da zorlamadan alıştırarak doğruyu anlatarak bir şeyler üreterek kendi bildiğimiz doğruları anlatmaya göstermeye çalıştık. Kendi bildiğimiz doğrular derken bütün insanların kabul ettiği evrensel insanı değerleri. Dürüst olmayı, saygılı olmayı, insanların haklarına riayet etmeyi vs. önce kendimiz uymaya sonrada genç arkadaşlara anlatmaya çalıştık. Ben de lisede iken abilerimin benimle ilgilendiği gibi hem ders hemde diğer konularda genç arkadaşlarla ilgilenmeye çalıştım.

– Hizmet hareketi deyince aklınıza ne geliyor, Hizmet sizin için nedir?

Sözlükteki kelime anlamı ile değil de şöyle diyebilirim Ben güzel bir lisede okumadığım için hep böyle menfi şeylerle karşılaştım. Bunlar bana tabi olarak yansıdı. Ben hizmette bunları doğru olan şeklini öğrenmeye başladım. 2 yılda 3 yılda bunların doğru olduğunu kabul edip onları uygulamaya başladıktan sonra da hizmet bana reel olarak katkı sağlamış oldu. Hayatımda on güzel şey yaptıysam sekizini hizmet sayesinde yapmışımdır geri kalan ikisinin de hizmet hareketi ile bağlantısı vardır.

-Hizmet hayatımdaki doğruluk ve güzelliklerin toplamıdır diyorsunuz?

Evet aynen öyle diyorum.

-Peki bir 15 Temmuz hadisesi var malum. Siz 15 Temmuz’un neresindesiniz ? İstanbul’da yaşıyorsunuz 15 Temmuz günü ne yapıyorsunuz o gece neredeydiniz ?

Biz o gece istanbul’da idik. Üç dört arkadaş yine beraberdik. Bir arkadaşımız okulunu uzatmıştı. Okulunu uzatmasından dolayı gidip baklava almıştık işte akşam yemeği yiyip arkasından da çay yapıp baklava yiyecektik. Biz çayımızı demledik baklava yemeye tam başlayacakken haberlerden baktık ki darbe oluyor. O esnada okulu uzatan arkadaşımızın çok güzel bir cümlesi vardı dedi ki: “Birileri bir şeyler yapıyor şu anda acaba bunun maliyeti Hizmete ne olacak” daha hiçbir şey bilmeden o okulunu uzatan arkadaşın cümlesi buydu. Hiç unutamıyorum halbuki o gün biz sadece baklava yedik TV’den darbe olduğunu öğrendik ve terörist ilan edildik.

– O arkadaşınıza ne oldu peki?

Onunda başına şöyle bir şey geldi. Kendisi dört dörtlük çok güzel bir insan tıp mezunu Türkiye’nin en güzel tıp fakültelerinden birinden mezun oldu. Ama Türkiye’ye ve Anadolu insanına hizmet edemeyecek. Yani aslında doktor olarak hizmet edebilecek ama artık kendisi başka bir ülkede başka ülkedeki insanlara hizmet edecek o da ülkeyi benim gibi terk etti.

– Peki 15 Temmuz gecesinden sonra hayatınızda nasıl bir değişiklik oldu ? Başınıza neler geldi?

15 Temmuz gecesinde arkadaşlarla yarın biz dışarı nasıl çıkacağız, çıktığımızda bizi tanıyan insanları bize tepkisi ne olacak korkusuyla düşüncesiyle sabah edemedik. Sabah olduktan sonra dışarı ilk gittiğimde hep ekmek aldığımız bakkalın bana bakışı ile konuşma tarzı hiç pozitif değildi. Ben bir üniversite öğrencisiydim. Arkadaşlarımızla kaldığımız evi kapatma kararı aldık. Bir çelik kapı toptancısında çelik kapı aksesuarları satış elemanı olarak hayatıma devam ediyordum. İş yerinden tanıştığım kişilerle kalıyordum.

– Adli süreç yaşadınız mı?

Evet yaşadım. Evimize geldi polisler, bu şekilde hakkımda bir soruşturma olduğunu anladım.

– Niçin gidip teslim olmadınız? Siz suçlu musunuz ?

Tabiki de suçlu değilim ama mantıksız ya gidip teslim olmak akıl karı değil yani. Görüyorsunuz, kulaklarınızla duyuyorsunuz insanların söylediği şeyleri, anlatılan şeyleri. Başka insanlara yapılan zulümleri, abla dediğimiz kadınlara yapılanları, kardeşlerimize yapılanları, insanları siyah transporterlar ile kaçırmalarını. Bunları duyduktan sonra rızam ile gidip teslim olmak akıl karı değildi. Teslim olsam başıma ne geleceğini bilmiyordum.

– Hakkınızdaki soruşturmayı öğrendikten sonra neler yaptınız, nasıl yaşadınız?

Hayatımı idame ettirmek zorundaydım bu sebeple kayıt dışı olarak bir işte çalışmaya başladım. Tabi önceki hayatım gibi çok rahat bir hayatım yoktu. En hafifinden gözaltına alınır tutuklanırım diye diken üstündeyim. Sabah işe gidiyordum, akşam geliyordum. İnsanların fıtri olarak yapmış olduğu şeyleri ben yapamıyordum, çok fazla gezemiyordum, insanların yoğun olarak bulunduğu yerlerde gidemiyordum, bunlara dikkat ediyordum. En sonunda ise iki üç şahıs tarafından fiziki olarak takip edildiğimi fark ettim, 7-8 saat boyunca beni takip ettiler.

– Peki neden sizi fiziki olarak takip ediyorlar çok önemli birisi misiniz?

Hayır. Çok önemli bir insan değilim. Belki kendilerince beni fazla önemsemişlerdir ya da benim üzerimden başkalarına ulaşmak istiyor da olabilirler. Ben sabah işe giden akşam eve gelen birisiyim, çok da onların işine yarayacak biri değilim.

– Fiziki takip altındayken nasıl hissettiniz ne yaptınız ?

Takip 8 saat sürdü. İstanbul’da bir arkadaşımla buluşmuştum iki tane şahsın bize baktığını gördüm. Biz arkadaşımla ayrıldıktan sonra da şahıslar beni takip etmeye başladılar ben de çalıştığım yere gittim. İş yerinde üç dört saat bekledikten sonra çıktım ve yaya olarak belli bir mesafe yürüdüm sonra da toplu taşıma aracına bindim. Toplu taşıma aracına da benimle birlikte bindirler. Ensemdeydiler yani. Hatta bir ara keşke artık gelip beni alsalar da takip etmeseler diye bile dua ettim. Psikolojm kötü oldu. Özellikle beşinci altıncı saatten sonra iyice yıprandım. Çünkü aramızda 4 metre 5 metre mesafe vardı. Takip altındayken benden ne istiyorlar benden ne alabilirler diye düşündüm, bu kadar rahatsız edip, beni bu kadar taciz edip bu kadar dibimden yürümeleri sanki ben bir insana gerçekten zarar vermişim gibi davranmaları sanki gerçekten benim üzerimden bişeylere ulaşacaklarmış da ben de birşey varmış da düşüncesine girdim. Kendimi resmen suçlu hissetim (gülüşmeler) Daha sonra toplu taşıma aracından ani bir hareketle indim, sonra belli bir süre ara sokakları koşarak geçtim, o gece dışarıda bi yerlerde kaldım ve artık saklanmaya başladım işe de gitmedim.

– Ülkeyi terk etme fikri nasıl oluştu ?

Ülkeyi terk edecek bir sebep ortaya çıktı, o da fiziki takip yaşamış olmam. Aslında soruşturma dosyasından dolayı bana bir şey olacağını düşünmüyordum çünkü ben kendimce Türkiye Cumhuriyeti’nde insanlarına ve şahıslarına faydalı şeyler yapmaya çalıştım kendimi bir suçlu olarak görmüyorumdum. Bu yüzden ülkeden çıkma gibi bir fikrim yoktu. Ama bu fiziki takipten sonra kesinlikle bu soruşturmada dosyasının ve fiziki takibin bana büyük zararları olacağını, ondan sonra benim ömrümden boş yere belki 6 yıl 7 yıl 8 yıl çalınacaktı. Zaten mantıksız ve hukuksuz şekilde bu kararlar veriliyor hiçbir karşılığı yok benim gözümde. Benim de başıma bunun gelebileceğini düşünüp bir an önce ülkeden çıkmak istedim.

– Aileniz bu kararınıza nasıl baktı? Karşı çıkmadı mı?

Ben aileme söylemedim. Hala belki şu anda Türkiye’de idim o yüzden aileme söylemedim.

– Ülkeyi terk ederken ne hissettiniz korktunuz mu?

Kesinlikle ama kesinlikle yakalanmaktan korkmadım bilmiyorum niye. O fiziki takipten sonra artık içine böyle bir güven bir cesaret gelmişti. Başıma bir şey gelebilirdi, ben sadece karşıya geçmenin derdindeydim. Sınıra yürürken yakalanacak mıyım, botla karşıya geçerken yakalanacak mıyım bunları artık düşünmüyordum sadece geçip özgür olmaya odaklanmıştım.

Şöyle oldu hatta ilk geçtiğimde Vikipediya’ya girdim Vikipediya çalışıyor mu? Ülkeden çıkmış mıyım? çıkmamış mıyım? diye bu şekilde kontrol ettim. (gülüşmeler)

– Geçtikten sonraki hisleriniz düşünceleriniz?

Türkiye’ye uzun yıllar dönemeyeceğimi biliyordum. Şunu düşündüm insanlar artık burada zûlme uğramayacak, fiziki takip yaşamayacak ya da hayatlarına müdahale edilmeyecek, artık arkama bakmadan yürüyebilecektim o yüzden çok güzeldi benim için.

– Geleceğinizi nasıl hayal ediyorsunuz aklınızda hayallerinizde neler var ?

Ben Kamu yönetimi mezunuyum. Mesleğimi yapamayacağım. Kaymakam olamayacağım. Artık hayalim aşçılık. Bir ülkeye gidip aşçılıkla ilgili sertifikalar almayı, eğitim kurslarına gidip kendimi geliştirip aşçı olmayı düşünüyorum. Bundan sonraki hayatım da doğru bildiğim yolda devam etmek için çabalayacağım inşallah.

– Yunanistan’daki yaşantınız nasıl? Neler yapıyorsunuz ?

Aslında pek bir şey yapmıyorum. Sadece başka bir ülkeye göç etmenin yollarını araştırıyorum. Almanya, Norveç, Belçika gibi ülkelere gitmek istiyorum. Oralarda da yoğun olarak konuşulan ortak dil Almanca olduğu için. Almanca kursuna gittim ama kurs kısa sürdü. Şu anda gün içerisinde çok fazla yaptığım bir şey yok.

– Ne tür sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz ?

Maddi olarak kazancımız maalesef burada yok. Herkesin de bildiği gibi hazıra dağ dayanmaz. Belli bir birikmişimiz vardı onu yiyoruz tüketiyoruz. Ne olacak nasıl yetecek düşüncesi psikolojik olarak bizleri yıpratıyor. Ülkede iş imkanı maalesef pek yok burada ileriye dönük bir şey hayal edemiyorsun. Hani gitmesem burada kalayım desem, burada ne yapabilirim sorusunun da bir cevabı yok. O yüzden bir an önce çıkmak için uğraşıyoruz.

– Size ve sizin durumunuzdaki mağdurlara bunları yaşatanlardan bu röportajı okuyanlar olacaktır. Onlara seslenmek ister misiniz?

Onlardan maddi olarak bir şey beklemiyorum. Sadece kendilerini bizim yerimize koymalarını, içeri alınan bebekli annelerin, içeri alınan abilerin, bizim yaşımızdaki gençlerin, bizden yaş olarak küçük olan insanların yerlerine kendilerini korumalarını isterdim. Birde şunu düşünsünler bu insanlar birini mi öldürebilir? Birine hakaret mi etmişler? Bu insanlar yıllarca ülkelerine hizmet ederken bir zarar mı vermişi? diye düşünmelerini isterim. Artık bir kalıptan çıkıp, bir şeyin esiri olmaktan çıkıp, Allah rızası için bizleri yerine kendilerini koymalarını istiyorum.

– Son olarak eklemek istediğiniz…

Allah ebeden razı olsun bizlere bir şeyler anlatanlardan, manevi olarak yanımızda olanlardan. İyi ki buradayız. İnşallah bundan sonra da yolun bu tarafında olacağız, inşallah devam edeceğiz, iyi ki bu insanlarla birlikteyim.

[TR724] 30.4.2019

Kayyımlardan geriye ‘borç’ dağları kaldı [İlker Doğan]

AKP’nin, ‘terörle bağlantılı oldukları’ iddiasıyla kayyım atadığı belediyelerin borç batağında olduğu ortaya çıktı. Kayyımdan devralınan bütün belediyeler, milyonlarca lira borca saplanmış. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yıl Kasım ayında yayınlanan Kamu Borç Yönetimi Raporu’nda da kayyımlar döneminde söz konusu belediyelerin borç yükünün yüzde 85’lere varan oranda arttığı belirtiliyordu. Şimdi herkesin cevabını beklediği soru şu: Bu kadar borç nasıl yapıldı?

31 Mart’la ortaya çıkan en önemli gerçeklerden biri de hiç şüphesiz AKP iktidarının kayyımlar marifetiyle ele geçirdiği belediyelerin, yaklaşık 2 yıl gibi bir sürede borç batağına saplandığı oldu. Buna göre ‘daha iyi hizmet’ sloganıyla göreve gelen kayyımlar, atandıkları belediyeleri gırtlağına kadar borca batırmıştı.

KAYYIM ATAMALARI 2016 EYLÜL’DE BAŞLADI

HDP’li belediyelere kayyım atama işlemleri 15 Temmuz’un ardından, 2016 yılı eylül ayında başladı. İktidar, seçimle kazanamadığı belediyeleri, ‘kayyım’ marifetiyle aldı. Kayyım görevlendirmeleri, 3’ü büyükşehir ve 10’u il olmak üzere toplamda 95 belediye başkanı hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından başlatılan ‘terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçlaması’ üzerinden gerçekleştirildi. HDP yönetimindeki 102 belediyeden 95’ine kayyım atandı.

HDP: TAŞINMAZLAR YANDAŞLARA PEŞKEŞ ÇEKİLDİ!

HDP, geçtiğimiz aylarda kayyım atanan belediyelerle ilgili hazırladığı raporu kamuoyuyla paylaşmıştı. Türkçe ve Kürtçe olarak yayınlanan raporda, belediyelerin karakollara dönüştürüldüğü, çalışanların ihraç edildiği, Kürtçe olan isimlerin değiştirildiği ve birçok kurumun kapatıldığı belirtiliyordu. Kayyım sonrası belediyelerin taşınmaz mülklerinin haraç mezat yandaşlara peşkeş çekilerek satıldığı kaydedilen raporda, “Sadece 2 yılda belediyeler yine borç batağı içine itilmiştir.” deniliyordu.

HDP HAKLI ÇIKTI; BELEDİYELER BORCA GÖMÜLMÜŞ

31 Mart seçimleri, HDP’nin belediyelerin borçlandırılmasıyla ilgili raporunun da tamamen doğru olduğunu gözler önüne serdi. Buna göre sadece iki yıl görevde kalan ve çoğu vali yardımcıları ve kaymakamlardan oluşan kayyımlar, belediyeleri tam anlamıyla borç bataklığına saplamıştı.

TUNCELİ’NİN BORCU 68 MİLYON TL’YE ÇIKMIŞ

Tunceli’de seçimi TKP adamı Fatih Mehmet Maçoğlu kazandı. Tunceli’de kayyım, kasım 2016’da kasasında 17 milyon TL ve 18 milyon borçla devraldığı belediyeyi, kasasında 266 bin TL ve 68 milyon TL borçla devretti… Kayyım, iki yılda belediyeyi 67 milyon lira borca sokmuştu.

EMNİYET’E ‘TAKAS USULÜYLE’ HİBE!

HDP’nin devraldığı Cizre Belediyesi’ne ait binanın kayyım tarafından Kaymakamlığa devredildiği ortaya çıktı. Kayyım atandığı sırada kasasında 36 milyon TL vardı. Ancak kayyım belediyeyi, 220 milyon 793 bin TL borçla devretti. Kasada ise 147 bin TL vardı. Ancak ipotekliydi. Cizre’ye benzer bir ‘hibenin’ de Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde yaşandığı ortaya çıktı. Kayyımın, belediye binasını 31 Mart’tan yaklaşık bir ay kadar önce emniyete ‘takas usulüyle’ hibe ettiği öğrenildi. İlçede belediye binası yok!

VAN BELEDİYESİ’NE 1,5 MİLYAR LİRALIK BORÇ YÜKÜ

31 Mart’ta HDP’nin kayyımlardan devraldığı bir başka büyükşehir de Van’dı. Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Bedia Özgökçe Ertan, gerçekleştirdiği ilk belediye meclis toplantısında, “Büyükşehir belediyesinin mevcut borç durumu 1 buçuk milyar TL’nin üzerindedir. Özellikle kayyım döneminde çeşitli kurum, kuruluş, dernek vb. yerlere hibe, takas, satış ve tahsis yoluyla süreli veya süresiz şekilde belediyeye ait malların verildiğine dair duyumlar alıyoruz.” dedi.

HAKKARİ, SİLOPİ, YÜKSEKOVA…

Yaklaşık iki yıldır kayyım yönetiminde olan Hakkari’nin durumu da diğerlerinden farklı değildi. Hakkari Belediye Eş Başkanları Seher Kadiroğlu Ataş ile Cihan Karaman, kayyım yönetiminin belediyeye 207 milyon TL borç bıraktığını açıkladı. Yine Şırnak’ın Silopi belediyesine atanan kayyımın bıraktığı borç, 133 milyon 453 bin TL olarak açıklandı.  Ayrıca, seçimlerden hemen önce kayyım tarafından aralarında değerli arazilerin de bulunduğu belediyeye ait toplamda 19 bin metrekarelik alan ile Kadın Dayanışma Merkezi de bedelsiz bir şekilde bazı kurumlara devredilmişti. Yüksekova’nın borcu ise iki yılda 680 milyon liraya çıkmıştı.

MHP’Lİ BAŞKAN 338 MİLYON LİRA BORÇLANMIŞ

HDP’nin aldığı illerden biri de Kars’tı. MHP’li başkanın belediyeyi 338 milyon 300 bin TL borçla devrettiğini bizzat Eş Başkanı Ayhan Bilgen tarafından açıklandı. Ayrıca Belediyenin 102 aracının 39’u arızalı ve 7’si hacizli durumdaydı.

Bakanlık: Kayyımlar, borç yükünü yüzde 85 artırdı
Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yıl Kasım ayında yayınlanan Kamu Borç Yönetimi Raporu da kayyımlar döneminde söz konusu belediyelerin borç yükünün yüzde 85’lere varan oranda arttığını ortaya koydu. Rapora göre kayyım atanan HDP’li belediyelerin hazineye borçlanması yüzde 85 artmıştı.

[İlker Doğan] 30.4.2019 [TR724]

Sempatiyi büyütmek [Murat Aydın]

2008 yılının Şubat ayında ISOT Arena’da Orlando Magic ile New Jersey Nets arasındaki maçı izlemiştim. Maç Nets’in sahasındaydı ama Hidayet Türkoğlu oynadığı için biz Orlando’yu tutuyorduk. Hidayet her sayı attığında alkışlıyorduk ve bu Nets taraftarını hiç de rahatsız etmiyordu. Bir müddet sonra bize ayak uydurup her sayısında alkışlamaya hatta hızlarını alamayıp Hidayet Türkoğlu lehine tezahürat yapmaya başladılar.

Neticede ortada bir spor karşılaşması vardı ve basketbol maçı kimse için hayat memat meselesi değildi. Keyif almak, stres atmak, eğlenceli vakit geçirmek için sadece bir araç olarak bakıyorlardı. Bizim Hidayet’e alkışlarımız da onlara çok eğlenceli geliyordu.

Ama asıl eğlence biraz sonra başlayacaktı. Maçın sessizliğe büründüğü her anda 90-100 kadar genç ayağa kalkıp Türk bayraklarını açıyor ve Hidayet Türkoğlu lehine tezahürat yapmaya başlıyordu. Bütün stat bunu da alkışladı.

Amerika’da Türklerin işlettikleri Charter School öğrencileri NBA’da oynayan bütün Türk oyuncularla ilgili böyle organizasyonlar yapıyordu ve Türkiye’nin, Türklerin sempatik bir reklamı oluyordu. O maçtan sonra da New York Times’in internet sitesinde maçtan yola çıkarak Hidayet Türkoğlu’nun kendine has seyircisi olduğunu her maçta ona özel sevgi gösterileri yaptıklarını yazmıştı.

Bu hareketler Amerika’da ya da dünyanın çok farklı coğrafyalarında Türkiye’ye olan sempatiye arttıracak, keyifli şeylerdi. Ve Türk Okullarının başarılı öğretmen ve yöneticileri bunu çok iyi organize ediyordu. Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi yani sempati toplayacak davranışları çoğaltıyorlardı.

Son zamanlarda bizim yaşadıklarımız sanki biraz sinirlerimizi fazla yıpratıyor ve bu yıpranmış sinirler de bizi çok tepkisel hareketlere yani yanlış davranışlara sevk edebiliyor. Oysa spor sempatiyi arttırmak için var olmalı, kin ve düşmanlığı çoğaltmak için değil.

Çok fazla şey yaşadık, çok zulüm gördük, çok hırpalandık, her şeyimiz dağıldı ama buna rağmen sempatiyi büyütmeye daha çok kafa yormak gerekiyor. NBA’da oynadığı yıllarda Türk okullarının sürekli desteğini alan Hidayet Türkoğlu bugün Kuzey Kore basketbol federasyonu başkanı gibi konuşuyor ve davranıyor olsa bile o zaman yapılan şeyler çok doğruydu.

Üstelik bugün Türk okullarını çok daha iyi anlamış çok önemli işler yapan daha önemlisi bu okullardan mezun Enes gibi bir yıldız var. Enes Kanter’e, bizi anlamayanlarla bir kavga sebebi değil, bütün dünyaya sempati aracımız olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Kaan Kural gibi dünyayı bilen bir ismin mevcut konjonktürle mutlak uyum içerisinde olmasını eleştirmemiz bizim en doğal hakkımız ancak o kadar, daha fazlası değil. Enes üzerinden meseleyi bir kavgaya dönüştürmek, Kural’ı ısrarla karşı tarafta bir yere yerleştirmek ve sürekli ağır ifadelerle eleştirmenin hiçbir anlamı yok. Kural’ın camiayı sadece bir takım basma-kalıp cümlelerle değerlendirmesi, içlerinde NBA’yı ve basketbolu en az kendisi kadar çok iyi bilen sayısız insan olduğunu bilmemesi de gayet normal. Hatta her eleştiriye anında blokla karşılık vermesi de onun en doğal hakkı.

Spor keyifli vakit geçirilecek ve daha çok da sempati üretilecek bir alan. Bunu yapmak yerine onun üzerinden gereksiz sinir harbine girmek, düşmanlık üretmek bana akıllıca gelmiyor.

[Murat Aydın] 30.4.2019 [TR724]

Ajax’ın saha kenarındaki sessiz gücü: Erik ten Hag [Hasan Cücük]

Erik ten Hag adını Ajax’ın, Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Real Madrid’i elemesiyle duymaya başladık. Ardından gelen Juventus zaferi Hollandalı hocanın adına aşına olmamızı sağladı. Ajax, 22 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi’nde yarı final görmesinin mimarı olan Erik ten Hag fazla değil bir yıl önce dalga geçilen bir isimdi.

Ajax tarihine damga vuran teknik adamlar listesi çıkarılırken üç isim öne çıkar; Rinus Michels, Johan Cruyff ve Louis van Gaal. 1970’li yıllarda Ajax efsanesini oluşturan Rinus Michels ilk yılında Ajax’ı ligde zor tutmuştu. Johan Cruyff döneminde ise hiç şampiyonluk gelmedi ama oynadığı futbol hafızalara kazındı. Louis van Gaal döneminde ise hem lig şampiyonluğu geldi hem de Avrupa’da kupa kazanıldı. Üç ismin bir diğer ortak özelliği; Ajax forması giymiş olmalarıydı. Şimdi bu isimlerin yanına 4. biri olarak Erik ten Hag adı eklenmek üzere.

Ajax’ın ilginç bir özelliği daha var; kulüp dışından gelen teknik adamlara hep mesafeli durulur. Kulüp birine emanet edilecekse bu Ajax formasını giymiş veya yolu bir şekilde kulüple kesişmiş biri olmalıdır. 1997-99 arasında Ajax’ı lig ve kupada şampiyonluğa taşıyan Danimarkalı Morten Olsen, başarılarına rağmen kendini kabul ettirmede oldukça zorlandığını söyleyecekti. Erik ten Hag da dışarıdan biriydi. Ama referansı sağlamdı. Ten Hag’a kefil olan isim Ajax’ın futbol direktörü Marc Overmars’tı. Ten Hag’ın kalitesini eski kulübü Go Ahead Eagles’ten biliyordu. Overmars’ın referansına rağmen Erik ten Hag hiçbir zaman kulüp yönetiminin, taraftarın ve basının ilk tercihi olmuyordu. Birazdan ’kerhen’ göreve getiriliyordu.

Ocak 2018’te takımın emanet edildiği Erik ten Hag alınan kötü sonuçlardan sonra basının hedefi oluyordu. Sadece spor basınının değil, televizyonlardaki Talk Show programının bile malzemesi Erik ten Hag oluyordu. Ten Hag, teknik adamdan ziyade çizgi film karakteri olarak tanımlanıyordu. Spor basınına göre, Marcel Keizer’in yerine Erik ten Hag’ın getirilmesini yılın yanlışı olarak tanımlıyordu.

Erik ten Hag geldiğinde motivasyonu bozulmuş bir Ajax vardı. Son şampiyonluğunu 2014’te yaşadıktan sonra sessizliğe bürünen Hollanda futbolunun lokomotif kulübü, 2017’de gelen UEFA Avrupa Ligi finaliyle biraz kendine gelir gibi olmuştu. Ten Hag geldiğinde genç, yetenekli ama özgüveni olmayan bir takım bulmuştu. Gençleri toparlayacak tecrübeli isimlere ihtiyaç olduğunu gören Ten Hag, Daley Blind (28) ve Dusan Tadic (29) gibi isimlerin kadroya katılmasını sağladı. Ajax gibi gençleri oynatan veya gençleri transfer eden bir takımın 30’lu yaşlara adım atacak iki ismi transfer etmesi şaşkınlıkla karşılandı. Ancak ilerleyen haftalarda bu transferlerin takıma yaptığı pozitif katkı, Ten Hag’ın nokta atışı transfer yaptığının göstergesi oldu.

Erik ten Hag, Ajax’ın hücum futbolu oynarken defansı ihmal ettiğini gördü. Oyun sistemi olarak yıllardır devam eden 4-3-3’ten vazgeçmedi ama forveti orta sahaya çekip bu mevkiyi güçlendirdi. Sadece bir defans oyuncusunu hücüma katkı için ileri çıkarttı. 3 forvet aynı zamanda orta saha oyuncusu gibi pozisyon aldı. Günümüz futbolunda maç kazanmanın güçlü bir orta sahadan geçtiği gerçeğini Ajax’a yeniden hatırlattı. Ten Hag’ın taktiği tutmuştu. Hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde sahanın her tarafında olan bir Ajax oluşturmuştu. Dahası takım geriye düştüğünde moralini bozmuyordu. 2013-15 arasında Bayern Münih’te yardımcılığını yaptığı Pep Guardiola’dan öğrendiklerini Ajax’ta uyguluyordu.

2014’ten bu yana zirveye hasret olan Ajax son iki haftaya PSV’nin önünde averajla lider girdi. İki maçını da kazanırsa 5 yıllık şampiyonluk hasretine son verecek. Erik ten Hag’ın defansı sağlama alıp, orta saha – forvet uyumunu sağlaması gol patlamasınıda beraberinde getirdi. Daha oynayacağı en 5 maç olmasına karşılık Ajax bu sezon lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde 160 gole ulaşıp hem kulüp hem de Hollanda tarihinin bir sezonda en çok gol atan takımı oldu. Maç başına 3 gol ortalaması yakalayan Ajax’ta Dusan Tadic 35 gole imza attı.

En iyi hücumun en iyi savunmadan başladığını bilen Erik ten Hag, Ajax’a oynattığı futbolla Avrupa futbolunun yükselen teknik adamlarından biri oldu. Takımını ligde şampiyon, Şampiyonlar Ligi’nde finale taşırsa Ten Hag adı artık devlerin listesine giren bir teknik adam olur.

[Hasan Cücük] 30.4.2019 [TR724]

Sosyal demokrat muhalefet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Muhalefet önemlidir. Hatta iktidardan daha önemlidir. Çünkü iktidar her rejimde bulunur da, muhalefetin bulunup bulunmaması önemli bir demokrasi kıstasıdır. Bu bakımdan, bir siyasal sistemde muhalefetin işlevi ya da işlevsizliği, önem atfedilen bir konudur siyasal sistemler hakkında fikir edinmek bağlamında.

Belediye’nin duvarlarına TC yazılması veya öğlen yemeği menüsünün herkese standart hale getirilmesi gibi “icraatlar” üzerinden muhalefet yapmak da bir yöntemdir elbette! Öyle ya, CHP hapishanedeki milletvekilleriyle veya belediye başkanlarıyla, bin günü aşkın süredir hukuksuzca içeride olan Nazlı Ilıcak başta olmak üzere, yüzlerce gazeteciyle falan ilgilenecek değil ya! Ya da kamudan KHK ile ihraç edilen, anayasa ve kanunlara aykırı olarak savunma bile yapamayan yüz binlerce memurun haklarını mı gündeme getirecek!

Cumhuriyet Halk Partisi, bilindiği üzere, Türkiye’deki en köklü, en eski parti. Ülkenin kurucu partisi olarak, haliyle kuruluş döneminden itibaren yapılan cumhuriyet reformlarına veya devrimlerine sahip çıkmakla övünür, Atatürk’ün mirasının takipçisi olmak gibi bir misyonu olduğu öz algısına sahiptir. Biz sorgulamaksızın CHP’nin bu rolünü kabulleniriz. Nedir bu misyon, nedir bu miras falan, pek sormayız! Destekçisi bu slogan vari misyon ve mirası 23 Nisanda şiir okuyan bir çocuk gibi ezberden sayar. Düşmanı yine bu misyon ve miras üzerinden ona yüklenir, örneğin laiklik üzerinden İslamcı okumayla sözüm ona CHP eleştirisi yapar.

Esasında tabelaya TC yazmak ve yemek menüsünü eşitlemek, CHP hakkında bize ciddi fikirler verebilir. CHP’nin devletlû ve solcu eğilimleri nasıl bir potada erittiğini göstermesi bakımından az ilginç değildir bu iki müthiş hamle! Daha önce kaybedilen mevzi olarak algılanan TC ibaresi, artık yeniden baş tacı edilmiş, “devletin çıkan çivisi” yerine sağlamca çakılmıştır işte! Ayrıca eşitlik bekleyen emekçi kitlelere menü üzerinden sosyal demokrat bir mesaj da verilmiştir. Böylece artık Türkiye Cumhuriyeti’nin olduğu vurgulanan  belediyede, antrikot yerine musakka yenilecek, böylece AKP’li dincilerin devlete verdiği zarar giderilmiş olacaktır. Bu mesajlar verilirken kameraların kayıtta olması bir iki kez kontrol edilmelidir tabi! Yoksa bu sosyal demokrat ve vatansever mesajlar nasıl verilecek ki?

Meriç’i geçenlerle 23 Nisan’da röportaj yapılan minik kızın gelecekte Alman vatandaşı olma hedefi gibi şeyler, hep bu dincilerin işleri karıştırmasından olmuştur zaten. Oysa cumhuriyet değerlerinden sapılmasaydı, hem bu çocukcağız “Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam…” diye devam ederken ağlayacak, mukayesesiz, net ve kesin bir kararla, en yüce değerin Türk olmak olduğunu görecek, “ne mutlu Türküm diyene!” diyerek, Köln’de tıp okumaktan da, hâşâ Alman vatandaşı olma sevdasından da vazgeçecekti. Zaten Meriç üzerinden kaçanlar “Fetö’cülerdi”, değil mi ya! Aynı kamudan ihraç edilenler gibi! Ha, tabi diğerleri başka canım! Mesela “solcu” olduğundan şüphe duyulmayacak olanlar falan varsa, onların durumuna iktidara gelince nasıl olsa bakarız! Mesela aile yapıları, anası “sıkmabaş” mı değil mi, imam hatipli veya cemaat dershanesi geçmişi falan var mı, çek eder, ona göre tutumumuzu belirleriz. Bu arada belediye yemekhanesine gider bir güzel de patlıcan oturtma pilav ter, sonra tulumba tatlısı yerken de fotoğraf çektiririz!

Memleketin NATO’daki üyeliği sorgulanır olmuş, ana dış politika yönelimi falan değişmiş, bunlar tali meselelerdir, doğru mu? Ya da işkence kurumsallaşmış, Kürtlerin yaşadığı kentler, mahalleler ve köyler falan ağır silahlarla bombalanmış, kardeşim bizim Kürtlerle bir sorunumuz var mı? Bak Türkçe konuştukları sürece, herkes ne gibi haklara sahipse onlar da o haklara sahip zaten! Ben neden Kürde ayrıca ek hak vereyim ki? Zaten böyle bir şey elzem olmuş olsa, bunu ulu önder yapmaz mıydı cumhuriyeti kurarken? Ne? Dersim katliamı mı? Başımıza Dersimli Alevi bir genel başkan geçmiş, siz hala orada mısınız? Bunlar geçmişte yapılan ufak tefek yok kazalarıdır hem! Ki bak Aleviler de zaten o dönemde Atatürk hasta yatağındaydı falan diye gayet cumhuriyetçi bir tutum içinde! Yani bugün önemli olan nedir? Devletin fabrika ayarlarına dönmesini sağlamaktır! Sakın sormayın bu iş nasıl solculuktur falan diye! Bizim her şeyimiz böyledir. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak ne anlama gelirse, Türkiye’de Kürtlere azınlık hakkı talep etmek de odur! Bu arada bir kontrol ediverin arkadaşlar bir zahmet, TC ibaresi olmayan belediyemiz kalmış mı? Bu tabela merasimlerini – pardon törenlerini! – size zahmet şöyle kallavi, İzmir’in kurtuluşu sonrası indirilen Yunan bayrağı kıvamında güzel pozlarla ölümsüzleştirirseniz çok makbule geçer. Bunları icraat programımıza kor, yaptıklarımızı görselleştirmiş oluruz. Ha, bir de bizim komşunun kızı piyano çalarken yan yana birkaç fotoğrafımız vardı, onları da kolaj yaparak, siyah-beyaz cumhuriyet balosu fotoğraflarıyla beraber şey ederseniz, herkes ne kadar ilerici olduğumuzu bir defa daha görmüş olur.

Anayasanın fiilen rafa kaldırılması, hapishanedeki askerler, hatta genç askeri okul öğrencileri, Boğaz Köprüsü’nde kafası kesilenler, orasından burasından bıçaklanıp sonra çuval gibi köprüden atılanlar, silahla vurulanlar falan – bakın burada Yenikapı ruhunu devreye sokuyorsun! Sonra durum anlaşılıyor! Tabi varsa bir sıkıntı falan, sonra ilgileniriz. Şu an belediyeleri aldık! Ne yapmamızı bekliyorsunuz, değil mi ama yahu, el insaf!

Hapishanelerde işkence varmış, ağır hasta, hatta kanserli olanların tedavisine bile izin verilmiyormuş, şüpheli ölümler bilmem ne, öyle HDP ağzı ile konuşmayın – bak parti içi dengelerimize zarar veriyorsunuz! Zaten ittifak-mittifak diye suyu bulandırıyorlar mütemadiyen. Yok öyle ittifak falan. Bu yerel seçimler sosyal demokratların zaferidir. Canım, sosyal demokrat dediysem anlayın işte – vatansever yerli bir sol harekettir kast ettiğimiz! Ne? Enternasyonal sol mu? Marksist kökenler mi? Avrupa solu mu? Kardeşim biz Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda, Dumlupınar ve Sakarya’da emperyalizmi (!) yenmiş (!) bir ekolden geliyoruz, tamam mı? Nerede mi okudum? Bunları hepimiz nerede okuduysak orada, İnkılâp Tarihi kitabında! Ha. Başında Atatürk İlkeleri de var. İşte bizim yerel sol değerlerimiz falan, hep bu antiemperyalist damardır! Dolayısıyla, bizim solculuğumuz ulusaldır, oldu mu? Yani o ulus var ya o ulus. Ona 1980’lere kadar millet diyorduk zaten da. Bu “da” da olsun artık, Karadeniz uşağıyuz. Kızım koy oradan bir horon müziği, videocu dost, gel bakalım, çek bir horon tepiş sahnesi, üzerine arka sokaktaki okulun basketbol sahasında bir iki şut atayım ben! Koyun bunları internete. Spor acıktırır. Derken ver elini belediye yemekhanesi. Bu kez nohutlu pilav ve turşu, yanında muhallebi! Çek orada da fotoğrafları! Oh! İşte sana yerli-milli (pardon ulusal) sosyal demokrasi!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.4.2019 [TR724]

Göz yaşartıcı soğan alsaydınız ya! [Semih Ardıç]

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından hazırlanan 2018 raporu hangi devletin ne kadar askerî harcama yaptığına dair hayli fikir veriyor.

Her sene olduğu gibi 2018’de askerî harcamalar artmaya devam etti. 1 trilyon 800 milyar dolar muhtelif silahlar ve o silahları sevk ve idare edecek askerî personel için harcandı.

İLK SIRADA AMERİKA VAR

Dünyada askerî harcamalara en fazla bütçeyi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tahsis etti. 1’inci sıradaki ABD’nin bu kalemde yıllık harcama tutarı ise 649 milyar dolar.

Silahlara harcanan paranın tek başına yüzde 36’sını teşkil eden ABD’yi Çin takip ediyor. Pekin’in 2018 yılında askeri harcamalar için ayırdığı 250 milyar dolar, küresel harcamaların yüzde 14’üne tekabül ediyor.

Suudi Arabistan ise 67 milyar 600 milyon dolar ile 3’üncü sıradaki yerini korudu. Suudi Arabistan’ı Hindistan ve Fransa takip etti.

TÜRKİYE SİLAHA HARCADIĞI PARAYI YÜZDE 24 ARTIRDI

2017’de 15’inci sırada bulunan Türkiye’nin sıralamadaki yeri geçen sene değişmedi. Amma velâkin 19 milyar dolara ulaşan askerî harcamalardaki artış oranı ile ilk 15 arasında “rekor” kırdı. Askerî harcamalar 2017 senesine kıyasla yüzde 24 arttı.

Ankara’nın askeri harcamalarındaki artışa dair SIPRI araştırmacısı Nan Tian, “Türkiye hızlı askerî teçhizat teslimatı konusunda giderek daha fazla harcama yapıyor ve bir yandan da yüklü miktarda silah satın alıyor.” ifadesini kullanıyor.

Tian’a göre Türkiye Suriye’de Kürt gruplara karşı askerî harekâtı genişletiyor, bu da çok fazla paraya mâl oluyor.

SULH YERİNE HARP

3 Kasım 2002’de iktidara geldiğinde komşularla ihtilafları asgarî seviyeye indirmek için “sıfır problem” manifestosunu ilan eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tercihini sulhtan yana değil harp konseptinden yana kullanıyor.

Üstelik memleket tarihin en ağır iktisadî krizine düçar olmuşken 19 milyar dolar (113 milyar TL) gibi yüksek bir meblağ önüne “yerli ve millî” sıfatı getirilmiş içi boş projeler için harcanıyor.

Türkiye’de vesayetin hükümranlığını “askerlerin seçilmiş hükûmeti darbe ile devirip iktidara gelmek” şeklinde tevil edenler vesayetçi zihniyeti hiç tanımamış demektir.

Darbe askerler açısından hem riskli hem de memleket idaresinde başarısız olma ihtimali hayli fazla. Para bulmak, memur ve emekli maaşlarını ödemek zannedildiği kadar kolay değil.

MÜCERRET DÜŞMAN İCAT ETMEK DAHA KOLAY

Bunun yerine “dış tehdit”, “iç tehdit” ve “düşman” gibi mücerret kavramları sivil idarecilerin önüne heyula gibi getirip bütçeden aslan payını kapmanın maliyeti daha az.

O tehdit bazen Kürtler oluyor bazen de İslamî cemaatlerden biri ya da birileri… Millî Güvenlik Kurulu’nda kâh Yunanistan kâh Suriye her an saldıracak bir “düşman devlet” olarak tasvir ediliyor.

Askerî harcamalar içinde bir kalem var ki vesayetin kollarının bütün sistemi nasıl sarıp sarmaladığı oradan anlaşılabilir.

Kendi vatandaşını dinlemek, fişlemek ve gizlice takip etmek maksadıyla ithal edilen ileri teknoloji cihaz ve yazılımlara milyarlarca lira harcanıyor.

AKP’NİN MUHEBARAT DEVLETİ


Daha evvel birkaç elden yürütülen vatandaşı dinleme ve takip faaliyetleri artık Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) uhdesinde.

Sokakta güpegündüz başına çuval geçirdiği insanları kaçıran, işkence eden ve kimseye hesap vermeyen MİT!

Siyasî İslâm’ın son iktidarı AKP, vesayetin bütün doktrinlerini harfiyen tatbik ediyor. Muhaberat devleti için ne lazımsa harcanıyor. Kriz bile durduramıyor muhaberat harcamalarını.

2018, Türkiye için krizin başladığı seneydi. Halkın belini büken zamlar, ağır vergiler ve enerji faturaları maişet derdini en büyük tehdit haline getirdi.

VATANDAŞ TANE İLE SOĞAN ALIYOR

Çarşı-pazarda fiyatlara el sürülmüyor. Ateş pahası sebze-meyve. Vatandaş tane ile soğan tane ile biber-patlıcan alıyor.

Nispeten geliri fazla olanlar market kasasında 1-2 soğan almış başka birini görünce elindeki torbayı arkasına saklıyor, mahcubiyet duyuyor.

İthal soğan ve patatesin Gümrük Vergisi’ni sıfırlayan AKP memleketin üç kuruşluk kaynağını askerlerle, istihbaratçılarla elele verip silaha harcıyor.

EĞİTİM VE SAĞLIKTAN AL SİLAHA HARCA!

Türkiye bir harbe girdiyse kimse böyle bir harcamayı sorgulamaz.

Mamafih açıktan bir tehdit vaki olmadığı halde sudan bahanelerle bütçede eğitim ve sağlığa ayrılan parayı yüzde 15 kısıp silaha yüzde 24 daha fazla para harcanıyor.

Türkiye’nin böyle bir lüksü var mı? İşsizlik yüzde 14’e yükselmiş. Genç işsizlik yüzde 26,7 ile tarihin en yüksek seviyesinde. Üniversite mezunu işsiz sayısı 1,3 milyon. Asgari ücret 2 bin 20 TL.

Savunma sanayiini ithalata bağımlılıktan kurtaracak nitelikli bir eğitimden ve vasıflı beşerî sermayeden mahrum bir devlet bu sahada istediği kadar para harcasın. Bu şekilde harcanan paralar sadece silah tröstlerini zengin eder o kadar.

EKSENİ KAYMIŞ BİR TÜRKİYE VE ARTAN MALİYET

Dış siyasette Batı ittifakından (NATO) Rusya-İran-Çin eksenine savrulan bir Türkiye senelik 100 milyar dolar askerî harcamaya imza atsa bile orta vadede kendisini sulh ve huzur içinde hissedebilir mi? Böyle bir ihtimal yüzde kaçtır?

İşte Rus S-400 hava savunma sistemini alma faslında ödenen bedel. Amerika henüz müeyyide kararı almadı. Müeyyideler şuyuu vukuundan beter bir mahiyete büründü.

Yabancı sermaye Türkiye’yi terk ediyor, şirketler borçlarını ödemekte zorlanıyor, enflasyon ve faizin yönü yukarı. TL mum gibi eriyor.

ÜNİFORMALI BAŞKA TAKIM ELBİSELİ BAŞKA

Her gün yeni bir imalatı durdurma haberi geliyor. Kriz sebebiyle Yozgat Çimento Fabrikası imalat hattını kapattı ve işçi çıkardı.

Geçen hafta Koç ve Sabancı gibi iki devasa holdingin imalat ve istihdamda tenkisat kararları kulaktan kulağa yayıldı.

Şu vakte dek kanamayı durdurmak bile akıllarına gelmedi. Askerlerin dediği dedik çaldığı düdük.

AKP’ye “yerli ve millî” diye proje üzerine proje yuttururken diğer taraftan askerlere ait OYAK, çimento fabrikalarının yüzde 40’ını Tayvanlı çimento firması Taiwan Cement Corporation’a (TCC) 640 milyon dolara sattı.

Takım elbiseli askerler yabancıları tercih ediyor.

OYAK SALÇACILIK DA YAPIYORDU

“Askerle çimentoculuk mu yapıyor?” demeyin. Zira askerler otomotiv imalatından kargoculuğa kadar hemen her sektörde faaliyet gösteriyor.

Bir ara bankacılık ve TUKAŞ markası ile salçacılık da yapıyorlardı. Neyse ki içlerinden biri akıl etti de Oyakbank’ı da TUKAŞ’ı da sattılar.

İktidarlar değişse de Türkiye’nin değişmeyen militarist piyasasının baş aktörü OYAK’a dokunmadan rekabetçi bir serbest piyasa ekonomisinden bahsedilemeyeceği parantezini açıp kapatmış olayım.

TÜRKİYE’NİN RİSK PRİMİ 445, ALMANYANINKİ 11,5

Makalenin sonuna geldiğimde Türkiye’nin risk primi olarak da bilinen kredi temerrüt takasına (CDS) göz attım.

Türkiye’nin CDS’i 445’e yükselmiş. Almanya’nın 5 senelik CDS’i 11,5. Aradaki fark yurt dışından borç alırken Hazine’nin ve bankaların ödeyeceği sigorta priminin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor.

O maliyet de vatandaşa zam olarak dönüyor.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan şubat ayında kabzımalları da “terörist” ilan etmişti. O esnada askerî harcamaların içine göz yaşartıcı kuru soğanı ilave etmeyi unuttu herhalde!

Hazır zemin müsaitken 19 milyar doların onda biri kadarı göz yaşartıcı soğana harcansa vatandaş bugün tane ile soğan almak mecburiyetinde kalmazdı…

[Semih Ardıç] 30.4.2019 [TR724]

Reis’in miadı doldu, emekliliğine daha var [Tarık Toros]

Türkiye’de “soykırım” kelimesine alerji var.

Kelimenin kapsamını bilmeden, öğrenmek istemeden bir küfür/hakaret hali de var.

Adına “Cemaat” deyin, “KHK’lı” deyin, “fişlenmiş muhalif” deyin, yüzbinlerce işkence ve soykırım tanığı ileride haykıracak:

-Bizi ölüme mahkum ettiniz..!

**

Kurşuna dizilmediler belki…

Doğal ölüme mahkum edildiler.

Onlara aş götüren dahi tutuklandı.

Çocuklar ailelerinden koparıldı, on yıllarca yaşanacak travma tohumları ekildi.

**

AKP rejimi bitecek.

Sonraki rejim ise AKP’nin yaptıklarını reddetmekle vakit harcayacak.

Süreç belli:

Önce imha, sonra inkar..!

**

Etkileri kıyamete kadar sürecek bir felakete imza atıldı.

Tazminatı ağır olacak.

Maddi bedeller ödenir.

Sosyolojik yıkımın telafisi -mümkün olacaksa- on yıllar alacak.

**

Erken teşhis ve tedavi süreçleri hoyratça harcandı.

Ölülerimizi defnedip aynı toprakların üzerinde bir hayat kuracağız, yapabilirsek..

**

Bakın Almanya’ya.

Dünya Savaşı yıkımının üzerinden 80 sene geçmiş, halen yaralar açık ve taze.

Doğu Berlin birleşti mi, batıyla..?

Ya Doğu Almanya, Batıyı yakaladı mı…?

Berlin Duvarı yıkılalı 30 sene oldu.

Oysa o duvar, sadece 28 sene boyunca vardı.

Kaldırınca yaşam bir anda eskisine dönmüyor.

Hikayedeki gibi:

Kütükteki çiviler sökülüyor tek tek,

Bir bakıyorsunuz kütük delik deşik,

Çürümüş,

Çatıyı tutmakta zorlanıyor ve ilave destek olmazsa çöküyor.

**

Türkiye’de değil ama Ankara’da bir dönem sona eriyor.

AKP hiçbir zaman tek başına iktidar olmadı.

Her dönem fiili bir koalisyonun büyük ortağıydı.

Şimdi ilk defa kendi başına kaldı, azınlığa düştü.

Sayısal çoğunluğu yitireli çok olmuştu, ortakların verdiği kredi tükendi.

İçeride ve dışarıda türlü yeni denemeleri boşa çıktı, çıkıyor.

**

Erdoğan:

Halen medya her adımını canlı veriyor.

Buna rağmen bir aydır gündem belirleyemiyor.

Salonlara doldurulmuş GBT taramasından geçmiş kitleler bile konuşmasını alkışlamıyor.

**

“Reisin” yeni ortak bulamayacağını gören partililer teker teker gemiyi terk ediyor.

Buzdağına giden geminin dümeninde Erdoğan var.

Soru şu:

Kaptanın filikası var mı..?

**

Ne yazık ki var.

Birileri yine belli vadede belli hesaplar için öldürmeyecek kadar can suyu sunacak.

Kaptanın miadı doldu belki, henüz emekliliği gelmiş görünmüyor.

Bu, dünyadaki müttefikleri için de geçerli.

**

Örnekleri tarihten vermeye ne hacet.

Ülkenin kanunsuz ve hukuksuz, şer eksenli düzeni bu kadar sürünce…

Etkileri ve olası restorasyon süreci de katlanarak uzadı.

Biz kayıp bir nesiliz, sonraki kuşak da kırık.

Ömrümüz neye ne kadar kafi Allah bilir.

Çok uzak olmayan bir gün normal yakalanacak, buna inancım tam:

Eski normal.

[Tarık Toros] 30.4.2019 [TR724]

Türkiye karanlık bölgeye giriyor [Harun Odabaşı]

Türkiye’yi bekleyen daha büyük tehlikeler var ve bunların hiçbiri yenilenecek İstanbul seçimiyle bir korelasyona sahip değil. Yıkım etkisinin tam kestirilemediği konu başlıkları ise Rusya’dan alınacak S-400 Savunma Sistemi’nin akıbeti ve İran’a uygulanan ambargo.

Türkiye seçimi arkasında bırakamadı. YSK’nın kararına kadar kesin bir şey söylemek doğru olmasa da İstanbul seçimlerinin tekrarlanacağı artık bir kulis bilgisi olmaktan çıkmışa benziyor. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 8 Nisan’da açıklayacağı içinde reform olmayan Reform Paketi’ni iki gün geciktirmesi ve paketin tıraşlandığı izlenimi üzerine AKP’nin bütün hesaplarını İstanbul seçimlerinin tekrarlanacağı üzerine revize ettiğini ifade etmiştik. Pakette çözüm bekleyen onca soruna rağmen acı reçeteye yer verilmemişti. Seçimin tekrarlanmasının ekonomik bir bedeli olacağı kadar dramatik demokrasi tarihçemize de ciddi bir çentik atılacak. Zira çelişkili kararlar veren YSK’nın güvenilirliği ve seçimlerin sıhhati şimdiden çok ciddi yara aldı. AKP 17 yıllık iktidarında en ciddi yenilgisini İstanbul’da aldı. Bu sürprizi sindirmekte zorlanıyor. Oy farkı Ankara’daki kadar büyük olmadığı için maçı çevirebileceğini düşünüyor. Farklı zamanlarda benzer itirazları hukuki ve etik açıdan çok problemli “atı alan Üsküdar’ı geçti” sözü ile geçiştiren AKP, zararı kendisine dokununca masayı devirmekten çekinmiyor. Seçimler tekrarlanırsa ne olur? Ekonomik açıdan çok bir şey olmaz. En fazla piyasaların bekle gör politikası ve seçim ekonomisi bir süre daha devam eder. Yenilginin tekrarlanması ve farkın büyümesi durumunda AKP’nin kendi içindeki tartışma derinleşebilir. Ancak Türkiye’yi bekleyen daha büyük tehlikeler var ve bu tehlikelerin hiçbiri yenilenecek seçimle bir korelasyona sahip değil.

Yıkım etkisinin tam kestirilemediği en önemli konu Rusya’dan alınacak S-400 Savunma Sistemi’nin akıbeti gözüküyor. ABD’nin sürekli sertleşen tehditlerine rağmen hükümet S-400 füzelerini alma iradesinde pozisyonunu koruyor. Denebilir ki ABD ve Türkiye tutumlarında o kadar ileri gittiler ki geri manevra yapma kabiliyetleri çok azaldı. ABD, Anadolu’ya S400 füzelerinin yerleştirilmesini NATO için tehdit olarak görüyor. Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunu sıfırdan yeniden tanımlamayı gerektirebilecek ölçüde bir kırılma noktası. ABD ile ters düştüğümüz ikinci konu İran’a uygulanan ambargo. ABD yaptırımları derinleştirirken Türkiye bu yaptırımları fazla buluyor ve tanımayacağını söylüyor. Eğer diplomasinin ara formül arayışı İran’a uygulanan ambargo konusunda sonuçsuz kalırsa buradan Türkiye’ye çok ciddi ekonomik yaptırımlar gelebilir. Yani büyük fotoğrafta Türkiye’nin eksen değiştirmesi tehlikesi var.

Ülke özellikle 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonunun ardından dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın manevrasıyla tek parti ve tek adam rejimine dönüştü. Avrupa Birliği raporlarına da yansıyan ölçekte yargı bağımsızlığı elden gitti. AKP’nin AB sürecini savsaklaması ve yapılan uyarıları dikkate almaması sonucunda Türkiye’nin AB ile yürüttüğü müzakere süreci askıya alındı. Yani AKP’nin yüzünü Batı’dan Avrasya’ya döndürdüğü izlenimi ete kemiğe büründüren sayısız gelişmeler yaşandı. Erdoğan’ın dünyanın en zengin bölgesinden çıkıp en fakir bölgesine eklemlenme arzusunu ara sıra ve açık bir şekilde dile getirdiği de vakidir. Şimdi S400 ve İran Ambargosu üzerinden NATO’dan boşanma ve Şangay İşbirliği Örgütü ile evlenme merasimi yapılabilir mi? Bekleyip göreceğiz. Ancak Türkiye ekonomisindeki göstergelerin istikrarsızlaştığı bir dönemde dış politikadaki sapmanın ekonomiye etkisinin yüksek olacağını söylemek bir kehanet değil. Hatta bu etki diğer faktörlerle birleştiğinde çarpan etkisi yapabilir. Nedir bu diğer faktörler? Artan işsizlik, anormal fiyat artışları, azalan döviz rezervleri, küçülen ekonomi, konkordatolar, hukuk sisteminin çöküşü vb… Bu başlıklardan her biri tek başına kriz sebebi iken bütün göstergelerin bozulmuş olması ürkütücü. Yakın durduğum en ağır senaryo şöyle: Türkiye’nin yaşaması muhtemel ekonomik ve siyasi kriz 2001 ekonomik krizi ile değil 1929 Büyük Buhranı ile kıyaslanabilir. İşte o zaman ne İstanbul seçimlerini hangi partinin aldığının bir önemi kalır, ne de AK Parti diye bir parti. Tabi ki Erdoğan’ın bu zamana kadar uzatmayı başardığı siyasi ömrünü bu ortamda bile sürdürmesini sağlayacak şapkasından çıkaracağı bir tavşanı yoksa!

[Harun Odabaşı] 29.4.2019 [Kronos.News]

Zamanımızın bir kahramanı [Can Bahadır Yüce]

John Berger (1926-2017) duyarlıklarıyla, ısrarlarıyla, hatalarıyla çağının çocuğuydu.

Sanatçı kendi çağının çocuğudur. Nihayetinde döneminin eğilimleri, tutkuları, savruluşları yerini belirler. Yirminci yüzyılın büyük bölümünü kat eden yazarlar bu yüzden hem talihli hem talihsiz—onların yüzyılı aşırılıkların, kutuplaşmaların çağıydı. “Kayboluşlar çağı” diyor John Berger. Kendisi de o çağın çocuğuydu. Joshua Sperling’in yakınlarda yayımlanan Berger biyografisine koyduğu başlık tam yerinde: Zamanımızın Bir Yazarı* (Berger’ın ilk romanı Zamanımızın Bir Ressamı’na da gönderme).

John Berger 1920’lerin İngiltere’sinde dünyaya gelmiş, ilkgençlik çağında kendini dünya savaşının ortasında bulmuş, savaş sonrasının kültür çatışmalarıyla olgunlaşmıştı. Resimle başladığı sanat hayatını eleştiriyle sürdürdü. Döneminin bütün Marksist aydınları gibi, modernizme karşı gerçekçiliğin yılmaz bir savunucusuydu. Ama onu çağdaşlarından farklı kılan bir şey var: Komünist Parti’nin resmi sanat görüşünü savunurken –o hırçın üslubuna karşın– modernizmin de yeni bir şeyler vaat ediyor olma ihtimaline açık kapı bıraktı. (Nihayet Kübizmin en önemli devrimci sanat akımı olduğunu söyleyince herkes afallamıştı.) John Berger savaş sonrası dönemde politik-etik, tümel-tikel ayrımını reddeden belki tek yazardı. Bu yönüyle önceki kuşağa (Victor Serge ya da Walter Benjamin’e) daha yakındı.

Sperling’in kitabı gerçek bir entelektüel biyografi: Berger’ın özel hayatına, eğer sanatıyla doğrudan ilgisi yoksa, hiç değinmiyor. Evlilikleri bile –90 yaşındayken karısının yanında değil sevdiği bir başka kadının evinde ölmesi mesela– magazin boyutuyla değil, Berger’ın ‘sadakat’ anlayışına örnek olduğu için kitapta var. O sadakat ideolojik hayal kırıklıklarını geç kabullenişinin de (ancak 68’de) nedeniydi.

John Berger’ın neredeyse yüzyılı kuşatan yaşamına bakınca iki izlek öne çıkıyor: Gerçekçilik savaşları ve sürgün.

Onun için temel soru şuydu: Sanat bu dünyaya nasıl katkı sağlayabilir? Bu soruya yanıt bulma çabası hep yazı uğraşının merkezinde kaldı. Belki o yüzden Berger gerçekçiliği hiçbir zaman gözden çıkarmadı. Toplumcu gerçekçi sanatın insanlık durumuna temas ettiğine inanıyordu. Hümanist bir sol anlayıştı bu (örneğin Althusserci solun karşısında yer alıyordu). 80’lere gelindiğinde gerçekçilik tartışmasını geride bırakmış, fotoğraftan senaryoya farklı alanlarda yapıtının ana gövdesini kurmuştu. (Bizde ise o yıllarda Attilâ İlhan, Gerçekçilik Savaşı’nı yeni kitaplaştırıyordu.)

Berger, gerçekçiliği dönüştürebilen, Soğuk Savaş döneminin bağnazlıklarına uzun boylu saplanmayan yenilikçiliğini gönüllü sürgününe borçludur. 36 yaşında İngiltere’den ayrıldığında yazmayı bıraksaydı, adı dergilerde kalmış bir sanat eleştirmeni olarak unutulup gidecekti. Kendisini propagandacı diye karikatürize eden İngiliz basınının “deli gömleğinden kaçmak için” terk etti ülkesini. Yeryüzünde kalan 54 yılında geri dönmeyecekti.

John Berger’ın yirminci yüzyıl sanat/edebiyat tarihinde özgün, hatta ‘sansasyonel’ bir yeri var: 1972’de değer görüldüğü Booker Ödülü töreninde yaptığı konuşma, hâlâ ödülün tarihindeki en renkli olay (sponsorları yerden yere vurmuş, para ödülünü Siyah Panterler’le paylaşacağını açıklamıştı). BBC için hazırladığı Görme Biçimleri serisinde yüksek sanatı günümüz insanı için ulaşılır kıldı, erkek bakışının egemenliğini sorguladı, resim sanatına dair fark edilmemiş ayrıntıları gösterdi. Yalnız bir eleştirmen olarak değil, yazar olarak da etkisi sanıldığından geniştir: Raymond Carver ve Richard Ford’u Amerika’dan İngiltere’ye çeken şey, onun köy anlatılarıydı.

Çağımızın birçok kahramanı gibi onunki de bir sürgün hikâyesi: Berger ancak 48 yaşında bir yere ait olma duygusunu tattığını söyler (Fransa kırsalında yerleştikten sonra). Yaşlandıkça öykülerinin kısalması, denemelerinin yalınlaşması bununla ilgilidir. (Sperling’in kitabındaki en çarpıcı taraflardan biri, yazar-mekân ilişkisini ustaca ele alması.) 1950’lerin kavgacı eleştirmeni, son yıllarında yerini insanlığın sorunlarıyla ilgilenen bir bilgeye bırakmıştı.

O bilgelik döneminde konuşmuştum John Berger’la. Katarakt kitabının ardından “görmek” ve “bakmak” arasındaki ayrım üzerine söyleşmiştik. Geçirdiği katarakt ameliyatı sonrasında mavi rengi yeniden keşfettiğini anlatırken çocuk gibi sevinçliydi. “Dağların ve hapishanelerin büyük romancısı” Yaşar Kemal’i çok sevdiğini anlatmıştı. İçinden geçtiğimiz zamanlar bir yapıta bakışımızı da biçimlendiriyor: Bugün olsa “gönüllü” sürgün etrafında, farklı bir konuşma yapmak isterdim.

John Berger duyarlıklarıyla, ısrarlarıyla, hatalarıyla çağının çocuğuydu. Hayal gücünün politik olduğunu, eleştirinin de hayal gücüne dayandığını bize öğretti. Estetik devrimle politik devrimin birbirinden ayrılamayacağını gösterdi. İki şey yaşamının ve yazısının omurgasını oluşturdu: Sanatın gizemi ve ezilenlerin mücadelesi.

O söyleşimizde karanlığın ve sessizliğin bir son değil, başlangıç olduğuna değinmişti. Benzer bir şeyi Görme Biçimleri’nde de söyler: Bir resmin en çarpıcı taraflarından biri, ona bakarken deneyimlediğimiz ürpertici sessizliktir. Şimdi elimizdeki kitap, 90 yıllık yaşamı soyut bir resim gibi önümüze koyuyor.

Geriye kalan sessizlik.

* A Writer of Our Time: The Life and Work of John Berger, Joshua Sperling, Verso 2018.

[Can Bahadır Yüce] 28.4.2019 [Kronos.News]

Yunanistan'da çete: Geri gönderme vak'aları yaşandı

SAMANYOLUHABER | ÖZEL- Literatürde "push-back" olarak bilinen geri gönderme iddialarında Yunanistan'a geçen Türk vatandaşlarına yönelik artış gözleniyor. Bu yönde rapor edilen vak'alarda da artış var.

Kanunsuz olarak faaliyet gösteren ve çete olduğu düşünülen bir grup Yunan'ın, bazı Yunan görevlilerle de organize bir şekilde gerçekleştirdiği iddia edilen "push-back" faaliyetlerinden rapor edilenler şöyle:

İLK VAK'A CUMA AKŞAMI YAŞANDI

İlk vaka 26 Nisan Cuma akşamı yaşandı. İçlerinde hamile bir Türk gazetecinin de bulunduğu 15 kişilik bir grup Türk vatandaşı, Meriç Nehri'ni aşarak karşı tarafa geçti. Burada yürüyüşe başlayan grup, bir grup maskeli kişi tarafından durduruldu.

Grup üyeleri bu kişiler tarafından darp edilirken geldikleri yerden karşıya geri gönderildi.

Türkiye tarafına tekrar geçen ve burada bir süre bekleyen Türk vatandaşlarından 11'i tekrar Yunan tarafına geçmeyi denerken kaybolan dört kişilik aile yakalandı. İkisi çocuk dört kişilik aileden  [A.A (42), M.A (40), O.S.A (11) ve A.H.A (8)]  anne ve babanın tutuklandığı, yakınlarına edilen 'gelin çocukları alın' telefonuyla ortaya çıktı.

Karşıya tekrar geçebilen 11 kişilik grupsa daha sonra yaptıkları açıklamada bir süre burada saklandıklarını, daha sonra devriye gezen iki polis aracı tarafından yakalandıklarını ve başvurularını güvenli bir şekilde yapabildiklerini anlattı.

İKİNCİ VAKADA POLİS DE İŞİN İÇİNDE

İkinci vaka 28 Nisan Pazar yerel saatle 05:30’da yaşandı. Cadı avından kaçan 8 kişilik grup yine benzer rota izleyerek karşı kıyıya ulaşmayı başardı.

Grupta H.G. ve S.G'nin ebeveyn olduğu bir aile, üç küçük çocuğuyla bulunuyordu. Yunanistan’a geçtikten sonra Urlu Köyü’ne yürüyen grup burada bir cafede otururken saat 09:40 civarında Yunan polisi tarafından gözaltına alındı.

Yakınlarının bu andan itibaren G. ailesiyle iletişimi koparken, ilk telefon ertesi gün Edirne İl Jandarma Komutanlığı’ndan geldi. Görevli kişi, anne ve babanın gözaltında olduklarını belirtti ve çocukları teslim almaları için aile fertlerine bilgi verdi.

AFGAN, SURİYELİ VE PAKİSTANLI GRUPLA BİRLİKTE GERİ GÖNDERİLDİLER

Aynı vakaya dair şunlar aktarıldı:

Urlu Köyü’nden Yunan Polisi tarafından gözaltına alınan aile, kapalı kasa bir panelvana bindirilerek polis karakoluna götürüldü.

Aile burada iltica başvurusunda bulundu. Karakolda, Afgan, Pakistanlı ve Suriyeli 48 kişilik bir grup ve iki de Türk vardı. Yaklaşık 10 saat karakolda tutulan G. ailesi, ardından başka bir karakola götürülecekleri söylenerek dışarı çıkartıldı.

Burada yüzleri kar maskeli, askeri kıyafetli ve silahlı kişilere teslim edilen karakolda bulunan 55 kişilik grup, askeri kamyona bindirildi. Kamyon bir süre ilerledikten sonra Meriç Nehri kıyısında durdu.

Yüzleri kar maskeli ve silahlı kişiler, zor kullanarak ve korkutarak botlarla 55 kişiyi Türkiye tarafına geri attı. Karşı tarafta devriye görevi yapanlarsa bu kişileri yakaladı.

ULUSLARARASI KAMUOYU HAREKETE GEÇİRİLMELİ

Uluslararası suç kapsamındaki "push-back" vakalarının ardından insan hakları örgütleri ve aktivistler harekete geçerken özellikle Yunanistan'daki bu kişilerin bulunması için kampanya başlatıldı.

Özellikle yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği ve Yunanistan makamları nezdinde sosyal medya mecraları başta olmak üzere iletişim kanallarını kullanarak konuyu bildirmeleri ve bu tip vakaların tekrarının yaşanmaması için yetkilileri tedbir almaya çağırmaları büyük önem arz ediyor.

[Samanyolu Haber] 29.4.2019

Bir sanayi devi daha krizde: İki ay üretim yok [Gölge Bankacı]

Bankacılar bugünlerde hangi şirket batmış, hangi sanayici konkordato ile son bir nefes almış bunları konuşuyor.

Yemek paydosunda bile mevzu iflaslar, artan faiz oranları ve batık krediler.

Herkes kendi müşterisinin vaziyetinden emin olmak için istihbarat servislerinin kapısını aşındırıyor.

Bir bankacı için batık kredi aynı zamanda “nitelikli zimmet” suçundan hapse girme ihtimali ile karşı karşıya gelmek demektir.

O yüzden bankalar riskli gördükleri kredileri ya geri çağırıyor ya da yapılandırarak zamana yayıyor. 

EN FAZLA BATIK ÜÇ SEKTÖRDE

İnşaat, enerji ve otomotiv sektörleri kara listeye alındı. Krizde en fazla batık firma bu üç sektörde. İmalat sanayiinde batık kredi tutarı son 1 yılda yüzde 60 arttı.

Geçmişte işler yolunda giderken hesapsız döviz kredileri ile hormonlu büyümeye aldanan patronlar, döviz kuru artınca bütün varlıklarını kaybetmenin eşiğine geldi.

Bir nebze döviz riskini hedge eden şirketler olsa da Türkiye gibi yüzde 20-30 kur oynaklığına sahip bir ekonomide döviz riskini sıfırlayacak dahi bankacı henüz doğmadı.

Kendimi dahil ederek söylüyorum!

Yurt dışında çalışmakta olan işçilerin birikimlerinin değerlendirildiği Yozgat İşçi Birliği İnşaat Malzemeleri Ticaret Sanayi AŞ (YİBİTAŞ), 1973 yılında 696 bin metrekare alan üzerinde inşâ edildi.

YOZGAT’IN TEK SANAYİ TESİSİ

Son batık haberleri Orta Anadolu’dan geliyor. 2018 yılının son üç ayında imalatın durduğu Yozgat Çimento Fabrikası’nda işler iyice sarpa sarmış.

Yönetim kurulu 24 Nisan’da “elverişsiz piyasa şartları” sebebiyle klinker üretim hattının en az iki ay daha kapalı kalmasına karar verdi.

“Klinker” yoksa çimento da yok demektir. Zira Çimento üretimi sırasında pişmiş kil ve kalkerlerin bileşiminden oluşan iri taneli malzeme “klinker” olarak tanımlanıyor.

“Çimentonun bir önceki safhası” diye de bilinen klinker yapısında pişirilmiş biçimde yüzde 30 kil ve yüzde 70 kalker içerir.

YATIRIMCI YİNE YANILTILDI

Her ne kadar Yozgat Çimento’nun açıklamasında, “Devam eden duruştan çimento üretim  ve satışlarımız etkilenmeyecektir.” gibi ne tarafa çekseniz uzayacak bir cümle kullanılsa da işin aslı farklı.

Hisseleri Borsa İstanbul’da işlem gören Yozgat Çimento’nun (YİBİTAŞ) yönetim kurulu hâlâ kelime oyunları ile krizi örtbas etmeye çalışıyor ve yatırımcıya sahih bilgi vermiyor.

Avrupa’ya göç eden işçilerin kurduğu Yozgat Yibitaş Çimento’da aylardır üretim yapılamıyor. Brezilyalı Votarantim’in satın aldığı fabrika 50’ye yakın kişiyi işten çıkarmıştı.

TESİS İKİ KERE EL DEĞİŞTİRDİ

Brezilya firması Votarantim, YİBİTAŞ’ı Portekizli Cimpor’dan devralmıştı. Bir iddiaya göre çok ortaklı şirkette kararlar geç alındığı için kriz şartlarında mali tablolar daha da bozuldu.

İnşaat sektörü çökünce haliyle çimento ve hazır beton tesisleri ağır yara aldı. Kriz şartlarının devam etmesi halinde Yozgat Çimento’da yeni tenkisat olabileceği konuşuluyor.

Yozgat Çimento'da günlük klinker üretim kapasitesi 2008 yılında 2 bin 400 tona ulaşmıştı.

İŞÇİLER ENDİŞELİ: BİZİ DE İŞTEN ATACAKLAR!

İşçilerden biri bana yolladığı e-postada işsiz kalma endişesini şöyle dile getiriyor: “Bazı arkadaşlarımız işten çıkarıldı. Üretim yok denecek kadar az. Bu yüzden biz de her an işten atılabiliriz. Votarantim firmasının diğer illerdeki fabrikalarında böyle bir karar almadığını duyuyoruz.”

İstanbul Sanayi Odası Başkan Yardımcısı Adnan Dalgakıran’ın, “İnşaat makinelerinde işler tamamen durdu.” cümlesinde ilk iki kelimenin yerine çimento ve hazır beton tesisleri diye yazabilirsiniz.

OYAK DA MARDİN’DE ÜRETİMİ DURDURDU

Çimento inşaatın hızlı büyüdüğü yıllarda Avrupalı şirketlerin gözde yatırım sektörü idi. Artık batıdan rağbet yok.

Ordu Yardımlaşma Kurumu’na (OYAK) ait Mardin Çimento da 1 nolu klinker üretim hattını 2019 yılı sonuna kadar kapattı.

Askerler krizde ayakta kalabilmek için OYAK Çimento’nun yüzde 40’ını Tayvanlı çimento firması Taiwan Cement Corporation’a (TCC) sattı.

Hisse devrinden elde edilen 640 milyon dolar, OYAK'ın vadesi gelen döviz borçları için kullanıldı.

BANKACILARIN UYKUSU KAÇIYOR

Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın “dengelenme” sunumları devam ede dursun geçen hafta Türkiye’nin 1 numarası Koç Holding, TOFAŞ’ta 2 bin kişiyi işten çıkardı ve üretimi yüzde 30 azalttı.

Japon Honda 23 yıllık tesisi kapatıp ülkesine dönüyor. Haliyle krizde borçlulardan çok en fazla biz bankacıların uykusu kaçıyor. Bloomberg’in ifadesi ile soğuk terler döküyoruz.

Hükûmet 28 milyar TL devlet iç borçlanma senedi (DİBS) vererek kamu bankalarını batmaktan en azından şimdilik kurtardı.

ÖZEL BANKALAR NE OLACAK?

Biz özel bankaların vaziyeti ise şimdilik meçhul! Ortaklar bedelli sermaye artırarak ve temettü dağıtmayarak geçen senenin kaybını karşılamaya çalışıyor.

Dolar/TL artmaya, bankaların takipteki alacak portföyü böyle şişmeye devam ederse özel banka sahipleri de  birkaç ay içinde Hazine’nin önünde mendil açacak. “Kamu bankaların kurtardığınız gibi bizi de kurtarın.”

[Gölge Bankacı] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]

Ne Söyledim ki? [Kadir Gürcan]

Şimdi, iktidar için, sözleri Yusuf Hayaloğlu'na ait “Ne söyledim ki, çektin kapıyı gittin!” şarkısını dinleyerek, yastığı yüzüne kapatıp ağlama zamanı. Hatta toplu ağlayıp, ağıt yaksalar da yeridir, zira bu elem tek yüreğin güç yetireceği cinsten değil. Şarkı anonim hale geldiği için, şu an iktidarın musluğuna dayanmış sanatçı görünümlü palyaçolar ve Ortaoyunu meddahları bu önemli sanat etkinliğini icra edebilirler. Söz yazarı da zaten öldü.

Türkiye'de her şey baş aşağı gitmeye başlayınca, beklenenin ötesinde yeni bir trendin yükselişine şahit oluyoruz; aşırı duygusallık. Küsen, alınan, baş başa verip ağlaşanlar, çareyi,  şehir içinde ya da en yakın il ve ilçelerdeki yatır, kabir ve mezarlıklara seferler düzenlemede buldu.

İktidarın, son bir kaç aylık kahve ve yıldız falından da üç vakte kadar, Lale Devri'nin geri döneceğine dair bir işaret görünmedi. Ay tutulmuyor. Yakın bir tarihte de güneş tutulması beklenmiyor. Saray'a bağlı Cinci hocaların Dolar kuruna bağlı, maaşları ödenemediği için onlardan da iyi haberler gelmiyor. Ama onlara müstehak. Dolar'ın hareket yönünü tahmin edemiyor ve yükselişine bir çare üretemiyorlar. Elin, yabancı işbirlikçi ve ajan(!),  piyasa değerlendirme kuruluşları ne diyorsa çıkıyor. Eğer, yılın son çeyreğindeki Dolar tahminleri bir tutarsa, iktidarın akıl hocaları, pardon cinci taifesi, kendilerine yeni iş bulsunlar. Türkiye'de boşanma oranları artmış, o eski işlerine dönüp, çöpçatanlık yapabilirler.

31 Mart seçim mağlubiyetinin iktidar ve Saray'ın alışkanlık haline getirdiği ve saplanıp kaldığı kötü ahlak dışında bir mazereti yok. Millet malına çöreklendikleri için dinen büyük vebal altına girdiler. Demokrasi deyip, saltanat ve despotizme saplandıkları için demokratik cinayet işlediler. Bundan büyük günah bundan kötü sicil mi olur? Dini cezadan endişeleri yok ama, demokrasiyi katlettiklerinden dolayı, cezanın bu kadar çabuk kesileceğini tahmin edememişler.

Yerel seçimlerden sonra ağır bir depresyona giren İktidar Ekibi'nin bu kadar sarsılacağını kimse beklemiyordu. Efkar dağıtacak, birbirlerinin omuzuna baş koyup için için ağlayacak gözden ırak mekanlar arıyor gibi bir halleri var. Mitinglerde ilan edilen seferberlik emri, en az Balkan Savaşlarında, Osmanlı'nın aldığı yenilgi kadar derin ve tedavisi zor bir gedik açtı. İstanbul'un düşmesinden sonra, YSK ile işbirliği yapıp, demokrasi görünümlü bir hile-i şeriyye peşindeler.

Piyasadaki mukaddes kavram enflasyonu da dikkat çekici. “Beka” muhabbetinden arta kalan döküntüler, şimdi de “Dava'ya ihanet” mazoşizmi için heyecan tacirliğine başladılar. Meğer, İstanbul'a bağladıkları Beka, ihale ve haksız kazanç için verilen bir mücadelesiymiş de haberimiz yokmuş. Şimdi de, hep bir ağızdan, Saray'ın kuyruğunu dik tutmak için bayatlamış Mehter Marşına hep bir ağızdan tempo tutuyorlar. Dini mukaddesler de dahil, insani bütün değerlerin üzerine çöken Saray'ın ağırlığını kaldırmaları kolay olmayacak.

Seçim mitingleri boyunca ne olduğu bir türlü anlaşılamayan 'Beka' ısrarı vatandaşı ikna etmeye yetmedi. Kim bilir, belki bu umumi vicdanın bir eyvallahsızlığıdır. Ya da, “Alternatifleri yok!” dayatmasına karşı, riskli yeni bir tercih de olabilir. Her iki durumda da, kendilerini “Beka”nın sigortası görenlere karşı öyle olmadıklarını gösteren bir netice ortaya çıktı. Yani Saray'ın Beka blöfü tutmadı. Vatandaş, “Biz sizsiz de yaparız!” mesajını gayet açık olarak verdi.

Neredeyse bir ay oldu, iktidarın kan kaybetmesine karşılık, mitinglerde seslendirilen dış ülke ve düşman işgaline uğramadık. Saray ve iktidarın duygularını inciten en büyük gerçek de bu olmuş olmalı. Geçen hafta Damat Hazretleri'nin ABD'ye düzenlediği seyahat, barış çubuğu üflemek içindi. Hala durumun farkında değil anlaşılan, ekonomik büyümeden bahsederek, kendisine güldürmekten vazgeçmiyor.

Cumhurbaşkanı en son partililerle bir araya geldiğinde, hamasete dayalı bir derlenme toparlanma edebiyatı üzerinden yol almaya çalışmış. Kendisinden başka ciddi çalışan olmadığı yönündeki serzeniş ve şikayetleri de zaten bir aydır parti kulislerinde konuşulup duruyordu.

Yerel seçimlerde çalışmayanlar, Saray ve Cumhurbaşkanı hakkında ileri geri konuşarak zihni karışıklığa sebep olanlar, güya “Dava” ya ihanet etmiş sayılacaklar. Hele yeni oluşumlarla gizli gizli buluşup, toplantı yapanların dünya ve ahirette gidecek yerleri yokmuş.  Seçim'de iş görmeyen “Beka” edebiyatı, seçimden sonra “Dava ve dava sadakatine” dönüştü. Yaptığınız işi demokratik bir anlayıştan çıkarıp, dini suistimale döktüğünüzde, kavramların ömrü işte bu kadar kısa oluyor. Koskoca “Beka, devlet-i ebed müddet!” beklentileri, İstanbul'un düşmesiyle itibarını kaybetti. Ertuğrul Dizisi'ne ayıp olmadı mı?

İktidarın Kızılcahamam görüşmelerine davetli değildik. Konuşma öncesi, Mehter Marşları'nın, dinlemekten gına geldiğimiz, “Düşmandan alalım eski yerleri...” nakaratlı parçası mutlaka dinletilmiştir. Halbuki Yerel Seçimlerden alınan ağır yaradan teselli bulmak için, “Ne söyledim ki, çektin kapıyı gittin?” şarkısı duyguları daha iyi dile getirmez mi? Partide o kadar küskün var, hepsini dövecek haliniz yok ya!

[Kadir Gürcan] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]

Siyasal İslamcının Büyük Saplantısı [Dr. Ahmet Yılmaz]

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geçenlerde Le Point dergisine bir röportaj verdi. Takip edenleriniz olmuştur. Macron’a keskin sorular yöneltmişti muhabir, o röportajda. Mesela “küresel alanda yeni havalı çocuk olmaya çalışıp çalışmadığını” sormuştu.
Macron: “Biliyorsunuz” demişti, “Küresel sahne aslında o kadar da havalı bir yer değil.” Bu sözleriyle ne demek istediği sorulan Fransa Cumhurbaşkanı, şu örneği verivermişti: “Her on günde bir Erdoğan’la konuşmak zorunda olan benim!”

Aynı Macron, iki üç gün önce “siyasal islamcıyı” merkeze alan bazı söylemlerde bulundu. “Siyasal İslam, Fransız Cumhuriyeti’ni bölmeye yönelik bir tehdit” dedi. “Aslında” dedi, “Laiklikten bahsederken gerçekten laiklikten değil ama cumhuriyetin bazı bölgelerine yerleşmiş olan gettolaşmadan bahsediyoruz. Din adına politik amaçlar güden insanlardan bahsediyoruz, Cumhuriyetimizden kopmak isteyen siyasi bir İslam’dan bahsediyoruz.” Konuşmasının kelimesi kelimesine tercümesi doğru yapılmış mıdır bilmiyorum. Fransız tipi laiklik anlayışının çıkmazlarına da girmeyeceğim. Farklı açılardan ele alındığında konuşmasının, Fransız egosantrik ve oryantalist yaklaşımından kaynaklanan problemler içerebileceğini de öngörüyorum. Mesela gerçekten “din adına politik amaçlar güden” dediyse bu son derece problemli. Doğrusu “politik amaçları adına dini kullanan” olmalıydı.

İlginç bir şekilde Macron’un o cümlelerine Ömer Çelik’den cevap geldi. Partisinin genel başkan yardımcısı ve sözcüsü Ömer Çelik. Değerlendirmesi şu şekilde: “Fransa Devlet Başkanı siyasal islam diye bir tehditten bahsederek bir yorum getirdi. Bu siyasal islam sözünün öteden beri bir karartma olduğunu söylüyoruz. Birisi siyasal islam diye bir karartmadan bahsedince farkında değiller siyasal hristiyanlık gibi doğru olmayan bir kavramdan bahsetmiş oluyorlar. Yeni Zelanda başbakanının tavrını herkesin örnek alması gerekir.”

Ömer Çelik’in Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern ile ilgili cümlesiyle neyi kastettiğini gerçekten anlamadım. Siyasal islamcılar, kendileri hakkında yapılan bu tanımlamadan oldum olası hazzetmezler. Bunu biliyorum. Çünkü ikircikli tutumları açık olsun istemezler. Bir de bünyelerine yerleşmiş büyüklük saplantıları anında devreye girer. Dini hamaset onlardan sorulur zira. Çelik, dinle ilintili olan fanatizm ile dini siyasi amaçlar için kullanan siyasal dincilik arasındaki farkı görmedi, göremedi, belki de görmek istemedi. Radikal İslam elbette olmaz, çünkü hiçbir din radikalliği onaylamaz ama radikal islamcı veya siyasal islamcı pekâlâ olunabilir. İslam dünyasının arka bahçesi maalesef siyasal islamcı enkazıyla dolu. Bu arada, Jacinda Ardern tarihe geçecek bir insanlık sergilerken, siyasal İslamcı refleksin çocukların da bulunduğu meydanlarda o katliamın görüntülerini izletmesini de hayretler içinde izlemişti bütün dünya. Ömer Çelik’inki yaman bir çelişki velhasıl. 

Siyasal islamcı denilince; halka dindarlık izhar eden ve dinden geçinen kimse akla gelir. O, bir takım dinsel söylemleri, kelime ve kavramları, siyasi ajandası doğrultusunda kullanmayı fevkalâde iyi bilir. Dini vecibelerini fıtri bağlamından koparır ve neredeyse insanların gözlerine sokar. Dini ve milli kavramlardan beslenen son derece abartılı ve uçuk bir hamaset dili geliştirmiştir. Bir taraftan da mağdur kalmanın yolunu her defasında bulur. Sonuç olarak gemisinin yelkenine rüzgâr devşirmeyi her zaman ve zeminde başarır.

***

Siyasal islamcılığın ülkemiz açısından bakıldığında Erdoğan, ailesi ve oligarşik çevresiyle özdeşleşen önemli bir parametresi vardır ki o da tekebbürdür. Aslında Arapça kaynaklı olmakla birlikte, dini sahada yaygın kullanıma sahip olması sebebiyle kültür havzamıza intikali zor olmamış önemli bir kavram, kibir. Temel anlamı “büyüklük” demek. Kişinin kendini dev aynasında görmesini, şahsını büyük, üstün, ayrıcalıklı kabul etmesini ve bunu değişik vesilelerle dışa yansıtmasını, böylelikle başkalarını aşağılamasını kibir olarak tanımlamak mümkün. Daha çok duygusal sahada gelişen büyüklük tahayyülü kibir iken, bunun bir davranış modeli haline gelmesi, eyleme ve zamanla bir çeşit karaktere dönüşmesi ise “tekebbür” olarak tanımlanabilir.

Kibir veya tekebbür dinde ve kültürde genel itibariyle mezmûm kabul edilmiş yani makbul görülmemiş, olumsuz karşılanmış bir vasıf. Onun karşılığında tevazu gibi kıymetli bir kavram önerilmiş, tavsiye edilmiş. Tekebbürün olumsuz bir vasıf kabul edilmesiyle ilgili “genelde” kaydı düştüm, zira A‘râf suresinin 146. ayetinde “yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanlardan” bahsediliyor.

Ayette “bi ğayri hakkın” yani “haksız yere” kaydı düşülerek; insanın kötü niyetli olması, kibir ve gurura kapılarak yanlış inançlarını ve kötü gidişatını inatla sürdürme gafletini göstermesi halinde Allah’ın da onu ilahi hakikatlerden uzaklaştıracağı vurgulanmış oluyor. Demek ki, “bi hakkın” yani “yeri gelen”, “muktezâ-yı hâlin gerektirdiği” durumlar da söz konusu olabiliyor. Mesela kişinin içselleştirmeyi başardığı meziyetleri, bilgece tutumları ve faziletli davranışları ölçüsünde kendi değerini hissetmesinde ve bunu ifade etmesinde bir sakınca görülmemiş. “et-Tekebbürü ale’l-mütekebbiri sadakatün” yani “kibri karakter haline getirmiş (mütekebbir) kimseye karşı kibir ile mukabelede bulunmak sadakadır” sözünü de bu çerçevede ele almak mümkün. Kimi yerlerde hadis diye geçse de öyle değil, bir kelâm-ı kibâr yani büyük sözü. “Büyüklerin sözleri, sözlerin büyükleridir” derler, mademki bir büyük sözü, onun da bir mahmili olsa gerek. Siyasal islamcı güruhun çoğu defa bu sözü de yanlış anladığını ve uyguladığını düşünenlerdenim.

Kibir veya tekebbür ile ilintili o kadar kavram var ki dini-ahlaki arka planımızda. Ucb yani kendini beğenme, böbürlenme; fahr veya tefâhür yani mal ve mevki gibi sonradan elde edilmiş kazanımlarla ve imkânlarla övünüp durma; tahkîr yani başkalarını küçük görüp aşağılama; tuğyan veya tağy yani azgınlık göstererek haddi aşma gibi terimler ilk akla gelenler.
Neyse.

Büyüklük takıntısı diyebileceğimiz tekebbürün önemli göstergeleri var. Örneğin ortalama bir siyasal islamcı, “büyük” kelimesine fena halde meftundur. Zihin arka planında bu kelimeyle saplantılı bir aşk yaşar. Sık sık diline düşer büyüklük fantezileri, ham softa düşünceleri.

“Büyük” cami der mesela. Sembolleri öne çıkartarak konuşmaktan eşsiz bir haz duyar, böylelikle büyüklük takıntısını pekiştirir. “Dünyanın en büyük alemi” der. “Avizesi, minberi, mihrabı ve müezzin mahfeli Süleymaniye Camii’nden bile büyük” der. Tek özelliği büyüklüğü değildir tabi, bir o kadar da pahalıdır.

“Büyük” havalimanı der. “Ülkemizin yüz akı, dünyada da örnek olacak bir projedir” diye de eklemekten geri durmaz. Gücünü ve iktidarını herkese göstermek ister.

“Büyük” saray der mesela, binden fazla odası olan saray. Rivayet olunur ki sadece mutfağı 650 metrekaredir. Gideri asgari ücretle çalışan 34 bin 210 işçinin maaşına ve 136 bin 840 kişinin de mutfak giderine denk olan bir mutfak. Sonra da havuza “Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda sade ve doğal hayat” diye haber yaptırılır itinayla. Mesela Rize’nin beyaz çayı içilmektedir o sade mutfakta. Kilosu 4.500 TL’den satılan beyaz çay.

“İtibardan israf olmaz” der. Muteber olmayı ihtişam, gösteriş ve alayişle özdeşleştirir. Bir giydiğini bir daha giymez. Emine Erdoğan’ın Hermes marka çantası konuşulmuştu mesela yakın zamanda. Çantanın fiyatı için 49 bin 995 dolar diyenler de vardı, 51 bin dolar olduğunu söyleyenler de. Türkiye’nin bilmem kaç katı büyüklükte bir coğrafyaya hükmettiği dönemde üzerindeki elbisede on iki tane yama bulunan Hz. Ömer radiyallâhu anh’a bin selam olsun!

“Büyük” kelimesi o kadar çok yarayışlıdır ki! Yeri gelir “büyük” miting olur, yeri gelir “büyük” devlet olur, yeri gelir “büyük” temel atma töreni olur, yeri gelir “büyük” hastane olur, yeri gelir “büyük” adliye sarayı olur, yeri gelir “büyük” millet olur…

Tabi ki bir de “büyük” buluşma var. Siyasal İslamcı, başta İstanbul olmak üzere büyükşehir mitinglerini kasteder onunla. Bolca atıp tuttuğu mitingleri. Mahkeme-i kübrânın kurulacağı hesap günü pek de aklına gelmez.

Ne diyelim, bir taraftan disko dansı yaparken diğer taraftan “ver mehteriiii” diye höyküren amigolar bu ülkede rağbet gördükçe, güdümlü kütlelerde siyasal islamcı fanatizm konusunda bir farkındalık uyanmadıkça biz bunları daha çok tekrar ederiz nitekim…

[Dr. Ahmet Yılmaz] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]

Dünya çocukları [Ali Emir Pakkan]

Geçen sen Queens’teydi bu sene Manhattan’da. Dünya çocuklarını yine sahnede görünce aklıma Hz. İbrahim kıssası geldi.

Kısaca şöyle:

Ateş, nasıl yakmaz?

Nemrut, Hz.İbrahim'i aleme ibret olsun diye yakacaktı, büyük bir ateş yaktırdı; ateş o kadar şiddetli ve büyüktü ki, üstünden uçan kuşlar kavrulup içine düşüyordu. Hararetin şiddetinden bazı insanlar evlerinin bodrumlarına sığınmak zorunda kaldılar.

Hz. İbrahim, mancınıkla ateşe atıldı. Nemrut, en büyük düşmanından kurtuluşunun sevincini yaşıyordu, bir hafta neşe içinde eğlendi.

Sonra Hz. İbrahim'in küllerini seyretmek için yüksek bir yere çıktı.

Nemrut'un gördüğü manzara gözlerini yuvalarından çıkartacak kadar şaşırtıcıydı.

Hz. İbrahim ateşin içinde dipdiri duruyordu. Allah, ateşe yakma emrini vermişti!

Nemrut'un bütün planları suya düştü. Derin bir hüsrana ve karanlığa yuvarlanır gibi oradan ayrıldı.

İlahlık dava eden Nemrut'u bir sinek mağlup edecekti.

Hizmet hareketi de bir kaç yıldır ateşin içinde. Firavunlar, ateşin şiddetini arttırdıkça artırıyor.

Ancak işte, onlarca ülkeden çocuk, dünyanın merkezinde barış türküleri söylemeye de devam ediyor.

Programa katılan New York milletvekili Phil Ramos, konuşmasının bir yerinde, “İnsanlar, Hizmet Hareketi’ni bir ümit olarak görüyorlar. Onlar İslam’ın insanlığa olan inancını gösteriyorlar. İyi bir amaç ile ortaya çıkan bir düşüncenin mesajlarını söndüremezsiniz. Hizmet Hareketine baskı yaparsınız fakat iyi bir niyet her zaman zorbalığa karşı katlanarak artacaktır. “ dedi.

Çok haklı.

Tarihe bakın. Ateşe atılan Hz. İbrahim her yerde. Firavunlar nerede? Yok olup gittiler. Siz hiç çocuğuna Yezid ismini koyan gördünüz mü?

[Ali Emir Pakkan] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]

Estonya'da bilgelik inciler [Abdullah Aymaz]

1966’da İzmir İmam-Hatip Lisesinde okurken ve Kestanepazarı Talebe Yurdunda kalırken M. Fethullah Gülen Hocaefendi hem Ege Umumî Vâizi, hem de İzmir İmam-Hatip Ve İlahiyatta Talebe Yetiştirme Yurdu Müdürü idi. Akşama kadar derse girer, gece nöbetlerini tutardı. Çok değerli Hocalarımız vardı ama Hocaefendi bizler için tam bir nümûne-i imtisal bir mürşid idi. Bütün Hocalarımızdan ders aldık çok şey öğrendik, hepsinden Cenab-ı Erhamürrâhimin râzı olsun. Hocaefendiden ise Kitap Sünnete İslâmî yaşayışın âdâbına varıncaya kadar lisan-ı hâl ile yaşanılışını ve güzel temsilini gördük. O içten söylenen sözler, vaazlarındaki yanıp yakılışlar, Asr-ı Saadetten sunduğu misaller bizi meftun ediyordu. Bazı arkadaşlarımız o vaaz ve hutbelerin tesiriyle Hocaefendinin tonlamaları ile vaaz kürsülerinde, konferans salonlarında konuşmaya başladılar. İnsan elbette zevk aldığı, câzibesine kapıldığı sözlerle hitap etmek ister. Yazarlar içinde öyledir. Çoğumuz Necip Fazıl’ı, Cemil Meriç’i,  Sezaî Karakoç’u şiirde, yazıda taklid etmişizdir. Bunlar normal şeylerdir. Yaşar Tunagür ve Hocaefendiden önce Ramazan-ı Şerifin sonlarına doğru Konya’dan İzmir’e gelip vaaz veren ve çok güzel ve câzibedar şekilde konuşan Tahir Büyükkörükçü Hocamıza karşı da aynı hayranlık vardı. Onun bir konferansını ezberleyen bir lise öğrencisi arkadaşımızın aynı konuyu   arkadaşlara aktarırken “Muhterem Egeliler!” diyerek hitap edişi hâlâ hâfızalarımızdadır…
Bizler yurt öğrencileri olarak onun takvasına, teheccütleri hiç kaçırmayışına, pazartesi Perşembe oruçları tutuşuna ve çoğunu öğrencilere dağıttığı vaizlik maaşı ile kût-u lâyemût şekilde iktifa edişine, ücretsiz akşamlara kadar ders verişine, öğrencinin yemeğinden yemeyişine, misafiri falan gelip yemek mecburiyetinde kalınca da mutlaka ücretini verişine hayrandır. Orada ben Hocaefendi gelmeden önce de disiplin kurulu başkanı idim ve talebe mümessili arkadaşım Mehmet Binici’nin de yardımcısı idim. Öğretmenlerin ders ücretleri saat başı on lira idi. Eğer gece nöbetine kalırlarsa 17,5 lira alırlardı… Hocaefendi yurdun kullandığı su ve elektirik parasını da verirdi.

Biz bütün bunlara şahit olunca, birer ikişer arkadaş  geceleri teheccüde kaldırması için isimlerimizi yazdırırdık sonra da pazartesi-Perşembe oruçları için sahura kaldırması için istirham eder olduk…  Zamanla bir de baktık  artık  gecelerimizin  Ramazan-ı Şerif gecelerine döndüğünü gördük. Çünkü büyük bir çoğunluk bu güzelliğe katılmaya başladı. Halbuki daha önce sabah namazına kendiliğinden katılanlar azdı. Hatta bir Cuma günü öğle vakti bir öğrencinin sinemanın kapısından girişine şahit olmam beni çok üzmüştü… Aynı şekilde hakka-hukuka riayet konusunda da bir hassasiyet gelişmişti…. Çünkü Hocaefendi hak geçme hususunda çok duruyordu. “Başkasının izinsiz olarak ayakkabısına bassanız bile mesul olursunuz” diyordu. Kendisi de  bilmeyerek bile bir şey olsa farkına varınca, talebesinden özür dilemekten çekinmezdi. Çok iyi biliyorduk ki, Hocaefendi, çok onurlu ve izzetli, vakur ve ciddi bir şahsiyettir.

Bütün bunlar olurken Hocaefendinin “Kırık Mızrap”taki şiirleri yazdığını,  “Ölçüler  Ve  Yoldaki  İşaretleri” not ettiğini bilmiyorduk… Seneler sonra öğrendik.

Geçenlerde ziyaretine gitmiştik. Bir arkadaşımız kendisine “Muhterem Efendim, Estonya’nın en büyük Medya Kuruluşunun Sahibi olan Hans Luik Beyefendi bu zor zamanlarda Hizmetimize her zaman destek olup bizi destekledi. Maddi olarak, sıkıntılarımızdan haberdar olan bu zat Estonca’ya çevrilen kitabınızın da basılması için sponsorluğunu yaparak gönlümüzde ayrı bir taht  kurdu.
“Efendim, lütfen bu zâta, ailesine ve Estonya’ya halkına dualarınızda özel olarak yer veriniz.
“Dualarınızı istirham eder, ellerinizden öperim.” ifadeleri olan bir mektup verdi.

“Ölçüler  Ve  Yoldaki Işıklar” isimli kitap Estonca’ya “Tarkose Parlid” (Türkçesi: Bilgelik İncileri)  ismiyle tercüme edilmiştir.

Hans Luik, Hocaefendiye gönderdiği mesajında şöyle diyordu: “Sayın Gülen… Sizin ince felsefeniz beni ziyadesiyle hayran bıraktı. Gönül istiyor ki, herşey kitaplarınızdaki gibi olsun. Hans Luik.”
Hocaefendi imzaladığı kitaba şunları yazdı:

“Rûbe-ru (yüz yüze) görüşme mutluluğunu paylaşamadığım aydınlık ruh, mümtaz sîma, kadir-şinas insan Hans Luik Beyefendiye en içten saygılarımla… Gıyabî gönül dostunuz. M. Fethullah Gülen.”
Nereden nereye? 1966 Kestanepazarından 2019 Estonyasına… Evet bütün dünyada göğsü yumruklana yumruklana büyüyüp gelişen bir Hizmet var… “Yenilgi yenilgi büyüyen bir Zafer” var…

[Abdullah Aymaz] 29.4.2019 [Samanyolu Haber]

Yollar yarılıyor, binalar yıkılıyor; İstanbul çöküyor! [Yusuf Dereli]

İstanbul’un Eseryurt ilçesinde iki sokakta yaşanan çökme ve sonrasında 40 binanın boşaltılması gözleri yine mega kente çevirdi. Zira son bir yılda İstanbul’un çeşitli semtlerinde yollar yarıldı, onlarca bina çöktü. Çarpık kentleşme ve yüzde 60’ları aşan kaçak yapı oranına dikkat çeken uzmanlar, olası 7 şiddetinde bir depremde İstanbul’da en az 1 milyon binanın çökeceğini söylüyor. Bu, 7 milyondan fazla insanın depremden etkilenmesi anlamına geliyor.

Fatih Sultan Mehmet tarafından feth edildiğinde İstanbul’un nüfusu 40 bin civarındaydı. Fetih sonrası yürütülen iskân politikası sayesinde nüfus kısa sürede arttı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 400 bine, 1.800’lere gelindiğinde 900 bine ulaştı. Bugün ise 15 milyondan fazla.

İMAR AFLARI ÇARPIK KENTLEŞMEYİ KÖRÜKLÜYOR

Artan nüfus kentte çarpık yapılaşmayı da beraberinde getirdi. Rant merkezli imar politikaları sayesinde İstanbul’un her yeri beton yığını haline geldi. Zemin etüd çalışmaları bile yapılmadan dikilen kaçak binalara, ‘imar afları’ getirilerek ruhsatlandırıldı. İşte o imar aflarıyla ‘yasal’ hale gelen binalar bugün tek tek çöküyor. Bakanlık tarafından yapılan çalışmalar sonrasında, geçtiğimiz aylarda 19 ilçede 48 alan ‘riskli’ ilan edilmişti.

OLASI DEPREMDE 1 MİLYON BİNA YERLE BİR OLUR

İstanbul’da 2,5 milyona yakın bina bulunuyor. Bu binaların yaklaşık 1.3 milyonu imara aykırı, yani kaçak. İstanbul’da kaçak binalarda yaşayanların oranı ise yüzde 65 olarak açıklanmıştı. Bu 10 milyona yakın nüfusun, kaçak yapılarda hayatını sürdürdüğünü ortaya koyuyor. Mehmet Özhaseki, Çevre ve Şehircilik Bakanı olduğu dönemde yaptığı açıklamada, İstanbul’da 250 bin bağımsız binanın yıkılması gereken ‘riskli’ grupta yer aldığını söylemişti. Bu binalarda yaşayanların sayısı ise 1 milyon 200 binden fazla.

ESENYURT’TA 40 BİNA BOŞALTILDI

Son 1 yılda onlarca bina farklı nedenlerle çöktü. Beyoğlu, Fatih, Kartal, Kağıthane derken en son İstanbul’un en büyük ilçesi Esenyurt’ta 40 bina, yolda meydana gelen derin çatlaklar nedeniyle boşaltıdı. 790 kişi tahliye edildi. İddiaya göre yakınlardaki bir okul inşaatı nedeniyle zemin kaymıştı. Bölgede sondajlama çalışması başlatıldı, zeminde kayma olup olmadığı anlık olarak kontrol edildi. Esenyurt Belediye Başkanı Kemal Deniz Bozkurt, dün akşam saatlerinde yaptığı açıklamada, “Kontrol altında artık. Vatandaşların evlerine geçmesinde bir sakınca olmadığını sizlerle paylaşmak istiyorum.” dedi.

BU BİNALAR NEDEN ÇÖKÜYOR?

Peki binalar neden çöküyor? En büyük sebebi plansız yapılaşma/çarpık kentleşme. Rant odaklı imar politikaları ve bunun sonucu olarak denetimsiz yapılaşma nedeniyle binalar, zemin etüt çalışması bile yapılmadan dikiliyor. 5 katlı ruhsat alınan binaya, kaçak katlar çıkılıyor. Kartal’da geçtiğimiz aylarda çöken bina bunun son örneğiydi. 21 kişiye mezar olan binanın sonradan çıkılan 3 katı kaçaktı. Alt yapı yetersizliği de en büyük sorunlardan biri olarak gösteriliyor.  Kendisini bile taşıyamayan zemine 20-25 katlı binalar dikiliyor.

TMMOB: BİNALARDA ZEMİN-ETÜT ÇALIŞMALARI EKSİK

Uzmanlara göre en basit mühendislik uygulamaları bile birçok projede es geçiliyor.  İstinat duvarları için yük hesabı bile yapılmadığı belirtiliyor. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi 2’nci Başkanı Can Akın, “Bina çökmelerinin nedenlerine baktığımızda zemin-etüt çalışmalarının eksik olması en başta geliyor. Üst yapı projeleri de bu eksik etütlerle hazırlanıyor. Ayrıca, zemine uygun bina da seçilemiyor. Bir yıl içerisindeki olaylara bakınca bu çökmelerin devamı gelecek gibi görünüyor.” diyor.

[Yusuf Dereli] 29.4.2019 [TR724]