Doktor akıl hastanesine sevk etti, mahkeme 25 yıl 6 ay ceza verdi [Mehmet Arda Duru]

İki küçük çocuğu ile birlikte annesini ve kayınpederini cezaevi ziyareti dönüşü meydana gelen kazada kaybeden tutuklu öğretmen Evren Civelek’e 25 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Öte yandan 17 Ocak’taki mahkemeden yaklaşık on gün önce Enes Evren Civelek’in Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevkinin yapıldığı öğrenildi. Mahkemenin, Kırıkkale Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından yapıldığı belirtilen sevki onaylamadan acele ve yüzde 50 oranında artırarak 25 yıl 6 hüküm vermesi yakınları ve arkadaşları arasında infial uyandırdı. 15 aydan fazla bir zamandır doktor kontrolünde olan hasta ile ilgili bütün kapılar yüzlerine kapanmıştı.

Ankara 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, daha önce “silahlı terör örgütü yöneticiliği” ile suçladığı Evren Civelek’i “silahlı terör örgütü üyeliği” iddiasıyla “aynı suçtan ayrı ayrı iki ceza ile ve her iki cezayı da yarı yarıya artırarak” hüküm verdi. Mahkemenin aynı suçtan verdiği her iki cezayı da yüzde 50 oranında artırarak tutukluluk halinin devamına karar vermesi dikkatlerden kaçmadı.

Karar öncesinde bir başka skandal daha yaşandı. Civelek’in ilk davası Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeydi, ikinci dava da aynı mahkemede açıldı ve sonra dosyalar birleştirildi. Fakat savcının ceza istediği ve henüz suçun mütalaasının verildiği gün Kırıkkale’den başka bir savcı daha ifade almaya geldi. Öğretmen Evren Civelek’e 17 Ocak’ta 25 yıl 6 ay ceza verilmemişken ikinci bir duruşma için 27 Şubat 2019 tarihine Kırıkkale’de mahkeme günü verildi. Savcı, “Nasıl olur, henüz delil toplamadık” dese de ceza ve yeni mahkeme tarihi kesindi.

EN YÜKSEK DOZDA PSİKİYATRİ İLACI VERİLDİ

Yakınları ve arkadaşları öğretmen Civelek’in tutuklanmadan önce şeker hastası olduğu söyleyerek bu sebeple askerlikten muaf olduğunu hatırlattı. Şeker hastalığı derecesi yüksek olduğu için sürekli sinir yaptığını ve agresif davranışlarda bulunduğunu belirten Civelek’in arkadaşları, “Tutuklandıktan sonra hücreye kapatılması hastalığının şiddetini artırdığını söyleyerek şu bilgileri verdi:

“Arkadaşımız öğretmen Enes Evren Civelek önce gözaltına alındığında daha sonra da tutuklandığında suçlu gösterecek hiçbir delil bulamadılar. Enes Evren’le aynı koğuşta kalan ve Spor Bakanlığı’nda çalışan B.P. isimli kişi itirafçı olunca işler değişti. “Koşuşta kalanlara abilik yapan biri var mı” diye sorduklarında Enes Evren’in ismini vermiş. Aynı koğuşta kalmadan önce tanımadığı arkadaşımız için “cezaevinde abilik yapıyor” suçlamasında bulunarak, “insanlara telkin, teskin ve tehditle itirafçı olmaktan vazgeçiriyor” ifadelerini kullanmış.

Sporculardan sorumlu olmakla suçlanan ve itirafçı olan bu kişinin “içerde abilik yapıyordu” suçlamasından dolayı 13 yıl 6 ay, daha önce 3 itirafçının ifadeleriyle de “örgüt üyesi olmaktan” 12 yıl ceza verdiler. Aslında 9 ve 8 yıl olarak öngörülen cezalar nedense yüzde 50 oranında artırıldı ve toplamda Evren Civelek 25 yıl 6 ay ceza aldı.”

HÜCREYE ATTILAR CEZA VERDİLER

İtirafçı B.P.’nin iftirasıyla hücreye atılan öğretmen Civelek’in hayatının daha da zorlaştığını ve psikolojik sorunlarının arttığını kaydeden arkadaşları sözlerine şöyle devam etti:

“Hapishaneden önce hiç tanımadığı bir kişi ile ilgili iftiralarıyla yıkılan Enes Evren’in psikolojisi ailesinin kaza geçirmesi, büyüklerini ve iki çocuğunu kaybetmesinden sonra daha çok bozuldu.

Kazanın ardından Civelek’e Düzce’de çocuklarının, Rize’de annesinin cenazesine katılması ve Ankara’daki eşini hastanede ziyaret etmesi için toplam iki gün izin verildi.

Evren Civelek iki kızını defnettikten sonra Ankara’da eşini ziyaret etti ve ardından Rize’ye annesinin cenazesine gitti.

Kazanın ardından Civelek için yapılan tutuksuz yargılama talebi reddedildi. Psikoloğun “intihar edebilir” raporuna rağmen reddedilen tahliye talebine yapılan itiraz da reddedildi.

28 Ocak’ta Ankara 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada ise 2017 yılı 5 Nisan gününden bu yana tutuklu olan Civelek hakkında karar çıktı ve 25 yıl 6 ay hapis cezası açıklandı.

ÇOCUKLARINI KAYBETTİ, EŞİ YARALANDI, KENDİSİ ÇARESİZ

Kendisini ziyaret ettikleri günün evlerine dönerken kaza geçiren ailesinden şimdi eşinin kardeşleri ziyaret edebiliyor öğretmen Evren Civelek’i. Erkek kardeşi ise sadece iki kez görebildi yüz yüze… Çünkü Rize’de ikamet eden kardeşinin maddi durumu iyi değil ve hem babasına hem dedesine bakmakla yükümlü.

Evren Civelek’in eşi ise kazadan bu yana eşini ziyaret edemiyor, sadece telefonla görüşebiliyor. Çünkü kaza sonucu sırtında kırık var, ameliyatlı olduğu için uzun süre yolculuk yapamıyor. Yine uzun süre ayakta duramıyor veya oturamıyor. Her ne kadar Düzce’deki cezaevine sevkini isteseler de bir sonuç çıkmamış durumda.

Öğretmen Civelek’in yakınları ve arkadaşları, “Babası kazada hayatını kaybetmeden önce kızını her açık görüşte ve canı istediği her kapalı görüşe götürürdü. Hatta bu yüzden ölümünden sonra bir çok kişiye borçlandığı ortaya çıktı. Görüş günleri Cuma’ydı ve Hatice Civelek’in babası Diyanet’e bağlık Düzce Aziziye Camii’nde imam olduğu için bazen izin alamazdı. Ama ne yapar eder bir çaresini bulurdu” diyorlar.

Avukatlarının tutuklu ve hükümlü olmasını gerektirecek bir durum olmadığını, somut delil ve emsal kararların ortada olduğunu söylediğini belirten arkadaşları, Evren Civelek’le ilgili ByLock, Bankasya vs. gibi sonradan suç unsuru olarak tanımlanan konularda bile ortaya bir delil konulamadığını belirterek, “Acaba hakim Evren Bey’e taktı mı diye düşünüyorduk, fakat karar duruşmasında hakim değişmişti ama sonuç değişmedi” diye durumu ortaya koyuyorlar.

‘AKLI ERİNCE DARBECİ KENAN EVREN’İN İSMİNİ REDDETTİ’

Arkadaşları ve ailesi arasında Enes diye anılan fakat kimliğinde Evren olan isminin de ilginç bir öyküsü var Evren Civelek’in. 9 Kasım 1981 günü Evren Civelek doğduğunda babası Mahmut Civelek vatani görevini er olarak yapıyormuş. Er mektupları okunduğu için durumdan haberdar olan komutanları hem müjde vermişler hem de sormuşlar: Oğluna ne ad vereceksin?

Rize’de Atatürkçü kimliği ile tanınan, müzisyen olarak adını duyuran ama Zabıta olarak hayatını kazanan baba Civelek, “Komutanım 10 Kasım Atamızın vefat yıldönümü. 9 Kasım’da ise oğlum dünyaya gelmiş. Doğuş koyacağım adını” demiş.

Komutanları, “Doğuş diye isim mi olur, çocuğunun adını ya Kenan ya Evren koyacaksın, istersen Kenan Evren de koyabilirsin” deyince Evren’de karar kılmış ve mektupla Rize’deki ailesine bildirmiş er Mahmut Civelek. Ama içine de hiç sinmemiş. Ama komutanına verdiği sözden de caymamak için bir yıl sonra geldiği askerlik görevinden sonra nüfus müdürlüğünde oğlunun adını Evren yazdırmış.

Fakat Evren biraz büyüyüp olan bitenin farkına varınca isminden rahatsız olmuş. Tatillerde Kur’an kursuna giderken mahallenin hocasına açmış konuşu. O da senin hal ve tavırların Enes bin Malik’e çok benziyor, seni Enes diye çağıralım o zaman” demiş.

Derken önce arkadaşları, sonra ailesi Enes olarak hitap etmişler hep. Fakat ilkgençliğinde bile bir darbeci generalin isminden rahatsız olan Enes Evren Civelek mahkemeye çıktığında dosyasına “kod adı kullanıyordu, o da Enes”ti deyince ne söyleyeceğini bilememiş.

KAYBETTİĞİ İKİ KIZININ ADINI HAYKIRIYOR

Kızlarını, bulunduğu cezaevinde ziyaretten dönerken yaptıkları trafik kazasında kaybeden öğretmen Enes Evren Civelek’in hücresinde yaşadığı psikolojik durumu diğer mahkum yakınları anlattı. 8 yaşındaki kızı Naime ve üç yaşındaki kızı Betül’ü kaybeden baba Civelek için, “Geceleri bazen hücresinin penceresinden ölen iki kızının ismini haykırıyor. Koğuşlardaki herkes irkiliyor, ağlamaya başlıyor.” diyen mahkumlar, “Evren Civelek geceleri, hücresinin penceresinden ölen iki kızının ismini haykırdığında Keskin Cezaevi’nin bütün sakinleri irkiliyoruz…” ifadelerini kullanıyor.

HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu yaşananları, “Cezaevinden babalarını ziyaretten dönerken kazada ölen kızlardı. Annenin de beli kırık. Tahliyesini talep etmiştik, umursayan yoktu… Evren Civelek geceleri, bazen hücresinin penceresinden ölen iki kızının ismini haykırıyor. Koğuşlardaki herkes irkiliyor, ağlamaya başlıyor.” paylaşımıyla duyurdu.

Enes Evren Civelek’i çocuklarından ayıran kaza 7 Aralık 2018 Cuma günü gerçekleşti. Ailesi, Kırıkkale Keskin Cezaevi’nde tutuklu bulunan Civelek’i açık görüşte ziyaret edebilmek için Düzce’den gelmişlerdi.

Dönüş yolunda meydana gelen kazada Enes Civelek’in 8 yaşındaki kızı Naime ve üç yaşındaki kızı Betül hayatını kaybetti. Kazada KHK’lı öğretmen eşi Hatice Civelek de ağır yaralanırken, araçta bulunan annesi ve kayınpederi de kurtarılamadı.

Evren Civelek, savcılığın verdiği izinle iki kızını kendi elleriyle Düzce’de toprağa verdikten sonra, Ankara’da ağır yaralı eşini 10 dakika ziyaret edebildi ve ardından Rize’de annesi Havva Civelek’i defnetti.

Yapılan tahliye başvurularına ve eşi Hatice Civelek’in hastane odasından “Onun bana benim ona ihtiyacım var, onu tek başına o hücreye geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen, Enes Evren Civelek’in tutukluğunun devamına karar verildi.

[Mehmet Arda Duru] 31.1.2019 [Kronos.News]

Hizmet Hareketine yakın çalışanlar neden sendika kurdu?

Cihan Memur Sendikaları Konfederasyonu  ve Aksiyon İşçi Sendikaları Konfederasyonu meşru faaliyetlerini suçmuş gibi sunuldu ve OHAL  KHK'larıyla kapatıldı. Sendika yöneticileri hapse atıldı Üyeleri de işsiz bırakılıp açlığa mahkum edildi. Peki sendika konusu nedir? Hizmet Hareketine yakın çalışanlar neden sendika kurma ihtiyacı hissetti? Sendikalar hangi hukuksuzluklarla karşılaştılar?  Sendikalara üye olanlar ne ile karşılaştılar.

KHK'yla kapatılan Cihan-Sen ve Aksiyon İş sendikalarının yönetici veya üyesi olmuş bir grup eski sendikalı, hukuki ve yasal sendikal faaliyetleri suçmuş gibi gösterenlere karşı yeni bir mücadele başlattılar. Türkiye'deki, hukuka erişimi engellenen , kanunsuz şekilde hapse atılan binlerce çalışanlar adına seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

Hizmet Hareketine yakın çalışanların başlattıkları sendikal faaliyeti,  Akıllardaki soruları Kapatılan Aksiyon Işçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Sekreteri  ve Mağdur Emekçiler Platformu sözcüsü Muammer Burtaçgiray ile konuştuk.

Samanyoluhaber:  Muammer Bey öncelikle bir platform kurdunuz. Onun için hayırlı olsun diliyoruz. Nasıl bir ihtiyaçtan doğdu platformunuz

Muammer Burtaçgiray : Türkiye'deki hukuksuzluğa karşı Yurt dışına çıkabilmiş bir grup sendika yoneticisi ve üye arkadaşlarımızla  Türkiye’deki yaşanan hukuksuzlukları duyurmak,uluslararası sahada hukuki mücadele verebilmek , uluslararasi kurumların yaşanan mağduriyetlere dikkatini çekmek,  mağdur arkadaşlarımıza dayanışmamızı göstermek amacıyla 'Mağdur Emekçiler Platformu' adı altında bir araya geldik. Aslında tamamen dayanışma ve kollektif akılla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Maksadımız haklı olmaktan kaynaklanan güç ve  enerjimizle her türlü platform ve atmosferde mücadelemize devam etmek. Yurt dışına çıkabilmiş arkadaşlarımızın adaptasyonlarını kolaylaştırmak için bir arada durmanın önemine inanıyoruz. Gerçekten insanlar belli mağduriyetler yaşamaktalar . Dayanışma içerisinde olmak , daha önce yaşanan tecrübelerden yararlanmak çok önemli . Bir de sendikalarımız bazı hukukçu üyeleri de yurt dışıne çıkabildi. Onların aracılığı ile  mağdurlara hukuki destek verebilmek istiyoruz

SAMANYOLUHABER: Peki Hizmet hareketi neden sendika kurma ihtiyacı hissetti. İnsanlar bu sendika aracılığı ile fişlendiler. 15 Temmuz sonrası mağdur edildiler. Acaba zulme gerekçe mi hazırlandı gibi bazı sorular var.

MB:  Öncelikle  şunu belirtmek isterim Hizmet Hareketinin her kesimden tenkit edildiği hususların başında “Şeffaf olmadığı , kapalı bir mekanizma içerisinde faaliyetlerini yaptığı ”  düşüncesi ve söylemi olmuştur. Sendikal faaliyetler tam da bu noktada bu düşünceleri ve iddiaları çürütüyor. Hangi şeffaf olmayan düşünce tüm faaliyet ve üyelerini devletin mekanizmalarına kayıt ettirerek hayatını devam ettirmeyi düşünebilir. Hizmet Hareketi gönüllüleri içinde önemli ve kafa karışıklığına sebebiyet veren bazı sorular olabilir . Acaba hem kamu sendikaları hem de işçi sendikaları kurularak fişlemeye yardımcı mı olundu?  Zulm edenlerin işleri kolaylaştırıldı mı? Önce şunu belirtmek isterim Kamu çalışanlarının kurduğu Cihan Memur Sendikaları Konfederasyonu  en fazla olduğu dönemde ki üye sayısı ancak 30 bini bulmuştu.

Ama bugün baktığımızda KHK ile atılan memur sayısı 150 bini geçmiş durumda . Kaldı ki CİHANSEN’in üyeleri içerisinde  her türlü düşünceye , felsefeye ve yaşam tarzına ait insanlar bulunmakta idi. Yani yaşanan mağduriyetlere sebep olanlar ve bu zulmü işleyenler kurdun kuzuyu yeme hikayesinde ki bahane gibi çoktan bu fişlemeleri yapmışlar ve 15 Temmuz darbe tiyatrosunu kendi ifadeleri ile bir nimet kabul etmişlerdir.

Burada su husus unutulmamalıdır ki bugün  bu zulmu isleyenler aslında Hizmet Hareketinin sahip olduğu İslami kimliğe ve düşünceye karşı  beslenilen kin,nefret ve düşmanlığın neticesinde yaşanılan mağduriyetlere sebebiyet vermişlerdir. Bir algı olarak bu düşünceye kapı açıldığında  “neden eğitim müesseseleri açtığımız , neden iyi insan yetiştirmek için burslar verdiğimiz gibi kendi varlığımızı sorgulayacağımız bir tenakuza düşülebilir

İşçi sendikalarında da durum daha da net. Aksiyon işçi sendikaları konfederasyonu’na kapatıldığında 18 sendika bağlıydı. Bu sendikalara üye olanlar daha çok hizmet hareketi ile ilişkilendirilen kurum ve şirketlerde çalışıyordu. Bir çoğu itibariyle Bank Asya, Zaman Gazetesi, Samanyolu TV , Özel okullar ve dershanelerde çalışanlar bu sendikalara üye idi . Hem sendikalar hem de bu kurumlar aynı KHK ile kapatıldı. Bu müesseselerde çalışıp sendika üyesi olmayanlar da mağdur edildi
(23 Temmuz 2016 tarih 667 sayılı KHK)

Samanyoluhaber.com  Burada araya girmek istiyorum . Çok sorulan bir soru da 20 sendika bir anda nasıl kuruldu.

M.B. Özellikle Yandaş medyada çıkan gazete manşetlerinde bu soru çok vardı Uzun yillardan beri hizmet gönüllüleri dernek tüzel kimliği ile emekçilerin sosyal ve kültürel yaşantılarına katkıda bulunmak, rehberlik yapmak, iş, aile, çevre yaşantılarına pozitif değer katmak maksadıyla yapılan faaliyetlerde bulunulmakta idi.

Ancak gelinen şartlarda  işçilerin ya da işverenlerin iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular yönünden çıkarlarını korumak, yeni haklar sağlamak ve onları daha da geliştirmek için dernek tüzel kişiliği yeterli olmadı. Yine T.C. Anayasası'nın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ve diğer Uluslararası Hukuk kuralları tarafından korunan sendikalar kurulmaya başlandı. Bütün bu kurallar , ulusal ve uluslararası mevzuatlar tüm işçi ve memurlara özgürce sendika kurma ve sendika üyesi olma hakkı tanımaktadır.

Türkiye geneli zaten var olan işçi dernekleri , federasyonlar ve ust çatı olan MULKON(Mulayemet Çalışanlar Konfederasyonu) üyeleri hızla ve ortak hareket etmeleri neticesinde çok rahatlıkla ayrı işkollarında sendikalar kuruldu . Aslında yeniden bir yapı değil var olan dernekler kabuk değiştirdi. Aslında o derneklerin bir kısmı faaliyetlerine devam da ettiler 

SAMANYOLUHABER: Peki sendikalar ne gibi faaliyetlerde bulundular

M.B. Kurulur kurulmaz  demokrasi kültürünün toplumumuzda gelişmesini önceledik. Türkiye genelinde üyelerimize ailelerine yönelik sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanında , demokrasi kültürünün başta kendi üyelerine kazandırılması için özgün çalışmalar yaptık.  Seminerler , sempozyumlar, konferanslar, yurtiçi-dışı geziler, piknikler organize ettik. Üyelerimizin çocuklarını için burs programları düzenledik. Türkiye de günden güne artan hukuksuzluktan ve yönetimin baskıcı ve otoriter uygulamalarına karşı ve demokratik mücadele verebilmek için “Özgürlük ve Demokrasi Platformu’”nun kuruculuğunu yaptık.

SAMANYOLUHABER:Tabi bu arada baskı ve hukuksuzluklarla da karşılaştınız

M.B Tabiki bir çok engelleme ile ve baskı ile karşılaştık.  Önce üyelerimize baskı yapıldı. Toplu iş sözleşme yapabilme hakkımız elimizden alınmak istendi Hükümet sadece 2013 'ten sonra kurulan sendikalar için yani bizim için özel bir kanun çıkarttı. Ancak bu Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Yani o dönem hukuk biraz işliyordu. Ardından binlerce üyemizin olduğu Dershaneler hukuksuz bir şekilde kapatıldı. 

Samanyoluhaber : Sonra 15 Temmuz kontrollü darbesine gelindi. Ondan sonra neler yaşandı

M.B. Aslında Biz sendikalar olarak 15 Temmuz Darbe Tiyatrosundan hemen sonra 16 Temmuz günü darbe girişimini şiddetle kınayan bir açıklama yayınladık. Anti demokratik bu girişimi şiddetle reddetmiş , planlayanları ve destekçilerini kınamış, başta emekçiler olmak üzere bütün toplumu demokrasinin, hukukun, meşruiyetin yanında olmaya çağırdık. Ancak bu kınadığımız girişim yine emekçileri ezmek baskılamak için kullanıldı. İktidar bu tiyatroyu  OHAL ilan etmek ve antidemokratik uygulamaları için bir “nimet” olarak kabul etti İlk iş hiç bir somut delile dayanmaksızın sendikalarımız ve üyelerimiz darbe girişimi ile ilişkilendirildi.  Sendikalarımız 23 Temmuz tarihli 667 sayili KHK ile kapatıldı.  Bütün mal varlıklarına el konuldu emekçilerin hakları gasp edildi . Şimdi AKSİYON-İŞ merkez ofisi yandaş bir TV'ye peşkeş çekilmiş durumda . Yönetici ve üyeleri gözaltına alındı. Evlerinde , araçlarında, işyerlerinde hukuksuz aramalar yapıldı . Kayyım atanan iş yerlerinde sendikalarımıza üye emekçiler tazminatsız işten atıldı.  SGK kayıtlarına notlar düşülüp başka yerlerde iş bulmaları da engellendi. Özel okul ve Dershanelerde öğretmenlik yapanların öğretmenlik sertifikaları da iptal edildi . Özel sektör çalisanları olarak 100,000 emekçi işsiz bırakıldı. (KHK ile kapatılan okul, üniversite, hastane televizyon gazete gibi kurumların yanı sıra kayyım atanan şirketlerdeki emekçilerin takribi sayısı) 
Türkiye’nin içerisinde bulunduğu şartlar gereği tabanda işinden, aşından olmuş emekçi sayısının gerçek rakamlarını  tespit edemiyoruz.

Samanyoluhaber : Peki yargılanan yöneticiler ve üyelerin iddianamelerinde neler var? Ne ile suçlanıyorlar

M.B. Yargılanan sendika yöneticileri ve üyeleri aslında büyük hukuksuzluklarla karşılaştıkları yargılama sürecinde daha da ortaya çıktı. Uzun süre iddianameleri hazırlanmadı. Cezaevinde ne ile suçlandıklarını bile bilmeden tutuklu kaldılar. Hazırlanan iddianamelerde de gerçeklikten kopuk iddialar, yandaş gazetelerden toplanmış haberler, sendikal faaliyetler delil olarak sunulmuş. Hatta sendikacı arkadaşlarımız kendi iş kollarıyla ilgili yaptıkları açıklamalar ve demeçler bile suç sayılmış .  Hatta iktidar partisi üyelerinin kaldığı otelde konaklamak bile delil diye sunulmuş...

SAMANYOLUHABER: Türkiye'de yaşanan hukuksuzluğa karşı mücadele etmek için neler yapıyorsunuz?

M.B. : Tabi yaşanan süreçte Türkiye'de hayat hakkı tanınmayan bir grup sendika yöneticisi ve üyesi doğal olarak yurt dışına çıkmak zorunda kaldı.  Yani yurt dışına çıkabilen arkadaşlarımız Türkiye'de bıraktıkları arkadaşlarına karşı , ailelerine karşı , tarihe karşı sorumlu hissetiler kendilerini. Ayrıca yurt dışında yaşamak ta kolay değil. Bizler yıllardır sabit gelirle yaşayan insanların , dillerini bilmedikleri ülkelerde yaşamaları zordur.  Ancak aynı düşünceyi paylaşan insanların dayanaşması ile çözülür bir çok problem . Oncelilkle Türkiye’deki yaşanan hukuksuzlukları duyurmak, uluslararası sahada hukuki mücadele verebilmek, uluslararası kurumların yaşanan mağduriyetlere dikkatini çekmek için bir araya geldik. Tabi bir başka hedefimiz de yurt dışına çıkabilmiş arkadaşlarımıza fikri-fiili-hukuki destek verebilmek, bulundukları ülkelerde adaptasyon-entegrasyon saglanabilmesi icin gerekli faaliyetlerde bulunmak.  Bu düşünce giderek yaygınlaştı ve  (MAĞDUR EMEKÇİLER PLATFORMU-VICTIMS LABORERS PLATFORM) ortaya çıktı .

SAMANYOLUHABER:  Peki bugüne kadar ne gibi faaliyetlerde bulundunuz?

M.B. : Öncelikle bir araya gelmek için yani platforma katılanların sayısını artırmak için çaba harcadık. Sosyal Medya hesaplarımızın yanı sıra ( www.sendikalhaklar.com) isimli bir internet sitesi kurduk. Bu site ve sosyal medya hesapları(@victimLaborers)(Youtube:Victim Laborers Platform) sayesinde mağdur bir çok kişiye ulaştık. Mağdurlara rehberlik yapmak için bu siteden yazılar yayınladık . Ayrıca  Türkiye de yaşanan magduriyetler ve hukuksuzluklara dikkat çekmek için uluslararası Amnesty,Global Partnership for education gibi bazı kurumlarla irtibata geçtik .
Avrupa daki meslek grupları STK-Sendikalar ile irtibat halinde görüşmeler yapmaktayız. Aslında beklediğimizden sıcak karşılandık . Bir çok arkadaşımıza destek verdiler Ayrıca Önümüzdeki günlerde çalışma grupları oluşturup mağduriyetleri ortaya koyan raporlar hazırlayacağız.  Birlesmiş Milletler Çalışma Hayatı ile ilgilenen birimleri ve İLO(Uluslararasi Calisma Orgutu) ile irtibata geçtik .  Tarihi sorumluluklarımız gereği  bu yaşananaları demokrasi mücadelesinde tarihe not düşmek içinde kayda almak zorunlulugumuz bulunmakta. Bugün yazılacak raporlar ,  geleceğin dünyasını inşa ederken gelecek nesillere bırakacağımız önemli evraklar olarak tarihte yerini alacaktır.
Hasılı haklı olmaktan kaynaklanan güç ve enerjimizle her türlü  platform ve atmosferde mücadelemize devam etme azmi ve kararlılığı içerisindeyiz . Çetin Altan'ın dediği gibi enseyi karartmaya gerek yok.

SAMANYOLUHABER:  Son olarak Henüz size ulaşmayan veya sizin irtibat kuramadığınız mağdurlara ne gibi bir mesajınız var?

M.B : Biraz önce söylediğim gibi Enseyi karartmamak gerekiyor. Biz emekçi insanlarız, bugüne kadar hep emekten aldığımız güç ile hayatımızı devam ettirdik. Türkiye'de ve yurt dışında da olsak bu değişmeyecek. Baskılara boyun eğmeden yolumuza devam edeceğiz. Sadece bu zamanda daha fazla dayanışmaya ihtiyaç var. Bunun için Platformuz ile irtibata geçmeye çağırıyorum her mağdur emekçiyi. Bir birimizle tecrübelerimizi paylaşıyoruz. Bazı hukukçu üyelerimizin gönüllü katkılarıyla hukuki destekler verebiliyoruz. Bazı üyelerimizin oturum , eğitim gibi problemleri çözüldü bu arada . Zira inanıyoruz ki bir gün Hukuk geri döndüğünde Ahmet Altan'ın güzel bir sözü var 'Hukuk Ölmez' diye Bütün hakikatler gün gibi açığa çıkacak ve  'Zeval-i elem lezzet verir' fehvasınca birer yadi cemil olarak hatırlanacaktır. O zaman geldiğinde mühim olan tek şey bu zamanda nerede durduğunuz olacak .

Çok teşekkür ederim açıklamalarınız için Çalışmalarınızda başarılar dilerim

[Samanyolu Haber] 31.1.2019

Bu Hizmetin Eşrefpaşalısı böyle ise … [Safvet Senih]

İzmir’in meşhur Eşrefpaşalılarından olan  Özcan Hasyiğit anlatıyor: “Ben Hacı Kemal Ağabeyi İzmir’den tanıyordum. 2983’te İstanbul’da Fatih Kolejinde görevli bulunuyordum. Rahmetli Hacı Kemal Ağabeyim, beni orada görevli görünce  çok sevindi. Bana “Sana bir vazife vereyim’ dedi.  ‘Ver bakalım Hacı Ağabey, nedir?’ dedim. ‘Muzaffer Sonay adında bir zat var, Vakıflar Genel Müdürü… Çok mütevazi, evliya gibi bir adam, mert biri fakat bizi bilmiyor. Okul da yeni açıldı, okula ruhsat almamız lâzım. Milli Eğitimden gelecekler. Muzaffer Bey bize yardımcı olabilir. Ona Hocaefendinin vaaz kasetlerinden birini vermek istiyorum. Veremezsek işimiz yürümeyecek’ dedi. Hacı Ağabey bu yolla Muzaffer Beyi okula ve eğitim hizmetlerine ısındırmak istiyor ama onun nasıl bir tepki vereceğini bilmediği için kaseti doğrudan kendisi vermek istiyor. ‘Hacı Ağabey…’ dedim; ‘Senin konumunla mı halledeyim, yoksa ben, İzmir Eşrefpaşa Yağhanelerli olarak kendi konumumla mı hareket edeyim?’  ‘Oğlum nasıl istersen yap, zarar verdirme de adama…  Okula gelip gideceği zaman onu sen getir götür.’ dedi. Böylece ben onun şoförlüğünü yapmaya başladım. Hakikaten çok mütevazi biriydi. Osmanlının son beyefendilerindendi.

“Muzaffer Sonay, çok titiz bir insan olduğundan, Hacı Ağabey, başkasını görevlendirmek istememişti. Yanlışlık yapar, saygısızlık eder diye. Çok hassas davranıyordu yani. Şoförlüğünü bana verdirdi, başka kimse araya girmesin diye. Ben de çok hassas davrandım. Arabaya bindirdim; ceketini, foterini ve çantasını aldım. Bir de bastonu ve eldivenleri vardı. ‘Buyurun efendim, müsaade ederseniz, ben size hizmet etmekle mükellefim. Bana karşı son derece rahat olabilirsiniz’ dedim. Baktı, hoşuna gitti. ‘Nerelisin sen evladım?’ dedi kaşlarını çatarak. ‘İzmir Eşrefpaşa Yağhanelilerliyim, efendim’ dedim. Böyle üç-beş konuştuk filan, sonra ben üç-beş gün hiç konuşmadım. Sonra dedi: ‘Evladım sen neden hiç konuşmuyorsun?’ Dedim ki: ‘Efendim ben Eşrefpaşa’da külhanbeylerin arasında büyüdüm, siz ise hâkimlik, savcılık yapmış, okumuş nezih bir insansınız. Yanlış bir kelime söylerim, siz de incinirsiniz…’  ‘Allah Allah ya!’ dedi.

“Sonra üç-beş gün yine geçti. Ben ‘Efendim, siz ne de olsa, hâkimlik, savcılık yapmışsınız, beden çok çok iyi bilirsiniz. Bana birileri bir kaset verdi. Biraz dinledim ama bir şey anlayamadım.’  Hacı Ağabey verdi de diyemiyorum şimdi. ‘Ben de bilemiyorum, dinleyeyim mi dinlemeyeyim mi? ‘Evladım tamam, bunu dinleyebilirsiniz.’ dersiniz.” dedim. “Eğer güzel değilse, ‘Evladım, dinleme…’ dersiniz ben de kaldırır atarım. Yani ne de olsa, siz baba adamsınız’ dedim. ‘Hele koy bakalım bir dinleyelim.’ dedi. Hocaefendinin çok duygulu bir vaazı vardı. Koydum, dinledi. Karagümrük’ten Ticaret Odasına kadar indik. Ben arabayı yavaş kullanıyorum, bir 15-20 dakika kadar dinledi. İndik, ben çantayı aldım. ‘Benim odaya çıkalım’ dedi. ‘Ya!’ dedi, ‘Bu, müthiş bir adam! Kimdir bu evladım?’ Güya ben de bilmiyorum da şimdi, onun onayını bekliyorum. ‘Dinle be evladım ya. Dinle be ya!’ dedi. ‘Ya! Ben otuz yıllık savcıyım, hakimim. Bende bir vasıf vardır, insanları bir bakışta tanırım. İçini okurum. EN  BERDUŞUNUZ  BÖYLEYSE  EFENDİNİZ  KİM  BİLİR   NASILDIR?’  dedi. Hocaefendi için söylüyor.  ‘Kim verdi sana  bu kaseti?’ dedi. ‘Hacı Ağabey verdi.’ dedim. ‘Yapma ya!’  dedi. ‘O bunları dinliyor muydu!’ dedi. Hacı Kemal Ağabeye bunu anlatınca Hacı Ağabey çok sevindi.

‘Sonra ben bir gün: ‘Muzaffer Ağabey bak, ben sana bir kıyak yapacağım.’ dedim. ‘Nedir, söyle bakalım?’ dedi. ‘Bak, sen önce ölürsem ben sana bir Yâsin okuyacağım ben önce ölürsem de, sen bana bir Yâsin okursun.’ dedim. ‘Bak!’ dedi. ‘Bunca yıldır vakıflardayım, kimse bana böyle bir şey söylemedi.’ Aradan epey zaman geçti. Sene 1986-1987, ben İzmir’e izne gittim, geldim. Hastaneye yatmış, etüt yapmışlar, bakmışlar kanser! Vefat edeceği zaman demiş ki: ‘Hacı Kemal Bey’in yanında, onun bir adamı vardı; Özcan Hasyiğit. Beni gömerken, muhakkak orada o, bana bir Yâsin okuyacak. Söyleyin, Yâsin’i okusun!’ Neyse, vefat etti. İki gün sonra rüyamda görüyorum ben. Muzaffer Sonay Hoca’yı;  Allah rahmet eylesin, Cennnete girmiş. Herkes mutlu, hopluyor, zıplıyor, koşuyor, oynuyor filan… ‘Hoca, buraya nasıl girdin ya?’ dedim. Bana ‘Oradan ayrılma sakın!’ dedi. ‘Eğitim hizmetine az bir emeğim oldu ya, o götürdü beni cennete.” diye de ilave etti…
Hacı Kemal Ağabey’e geldim rüyamı anlattım, ikimiz de ağladık.”

Evet işte böyle hayırlı bir hizmet bu eğitim faaliyetleri… Üst seviyeden bu Hizmeti dünya çapında yayanlardan Cenab-ı Hak razı olsun… Onun dibine kibrit suyu dökmeye bütün güçleriyle gayret edenlere ne demeli? Allah insaf versin… Ne diyelim?!..

[Safvet Senih] 31.1.2019 [Samanyolu Haber]

Hizmetin Hiç Kimseye Minnet Borcu Yoktur [Tarık Burak]

1968 yılı hac dönüşünde Fethullah Gülen Hocaefendi’yi almak için İzmir Müftüsü Ahmed Bey ve bir imam arkadaşı Ankara’ya gitmişlerdi. O zamanlar üniversiteli gençlerin kaldığı evler vardı. O akşam otuz beş kadar üniversite öğrencisi sohbet için toplanmışlar ve Hocaefendi’yi de davet etmişlerdi. O günü şöyle anlatıyor Hocaefendi:

- Ahmed Bey ile beraber gittik. O zamanlar bu kadar üniversite talebesinin böyle evlerde kalması ve kendilerini bu şekilde dindar yetiştirmeleri çok büyük bir hadise idi. Ahmed Bey, onları bir arada görünce çok duygulanmış, son derece memnun olmuştu. Yolda gelirken bana, "Biz de böyle bir ev açalım. İzmir'e gidişte ilk işimiz bu olsun. Siz bir ev tutun, istediğiniz talebeleri de yetiştirin, kirasını ben temin ederim." dedi.

Böylece Tepecik tarafındaki Hizmetin ilk evi tutuldu. İzmir'de bu türlü hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evle atılmış oldu.

O gün için 500 liraya tutulan bu evin bir seneye kadar kirasını Ahmet Bey bir yerden ayarlayarak ödedi. 

‘Burası iki katlı bir binaydı. Üstünde de bir çekme kat vardı. Fırsat buldukça ben de bu eve gidip geliyordum.’ diyor Hocaefendi. ‘Abdullah Aymaz, Ali Bey, Mehmed ve Hüseyin Beyler devamlı kalan arkadaşlarımızdı.

Orası mahalle olarak çok kötü bir mahalleydi. Fakat bu evde hikmetini bilemediğim bir ruhanilik vardı. Gece geç vakitlere kadar kalırdım ve ayrılmak bana çok zor gelirdi. Ancak Kestanepazarı'ndaki mesuliyetim sebebiyle dönmek zorundaydım.

Bu evde unutamadığım bir hatıram oldu. Mübarek gecelerden biriydi. Arkadaşlarla İşaret'ül İ'caz kitabını okumaya başladık. Gece geç vakit bazı arkadaşlar yattılar. Muazzam Bey'le okumaya devam ettik. Tam, "Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib" ifadesini okurken evin duvarlarından inilti sesleri gelmeye başladı. Ben beş defa aynı iniltili ve hicran dolu sesi duydum. Ses "Of! Of!" diyor ve duvar adeta vuslat hasretiyle inliyordu. Muazzam Bey, ‘ben üç defa duydum,’ dedi. Ben ise beş defa aynı iniltiyi duymuştum.

12 Mart Muhtırasından biraz evvel Buca ve Bornova'da da ev açıldı. Bornova'daki evi Mustafa Birlik Bey alıvermişti. Babasından kalma dükkanları sattı, eline 85 bin lira para geçti. 15 bin lira da başka bir arkadaş verdi ve 100 bin lira ile ev alındı. Birlik'lerin henüz ciddi bir evleri yoktu.

Yine o dönemlerde 18 bin liraya bir yer daha alınmıştı. Ben hacdâ iken orası satıldı. Oradan alınan paraya biraz daha ilave yapılarak Fettah'taki ev alındı. Fettah'ın elli metre karelik bir salonu vardı. Orada çok sayıda insan toplanıp sohbet yapabiliyorduk. Fakat daha sonra burası Hyde Park'a döndü. Önüne gelen, gelip nutuk atmaya başladı. Hayr-ı kesir için şerr-i kalil irtikap edildi ve satıldı.

Bizi içeriye aldıklarında arkadaşlara orayı satın, diye rica ettim. Çünkü artık oranın hizmet vereceğine inanmıyordum. Sağolsun, arkadaşlar beni kırmadılar. Ben içerde iken orasını sattılar. Daha sonra da o para ile Hatay'daki ev satın alındı.’

Kimse bizi alet olarak kullanamaz

Kuveyt emiri, “Her yıl zekât fonumuzun bir kısmını Türkiye’deki İslami hizmetlere aktaralım” talimatını vermişti. Böylece kendi güdümlerinde bir cemaat olacaktı.  Türkiye’ye resmi bir ziyarette bunan Kuveytli bakan, emirin bu isteğini yerine getirmek için bir muhatap arıyordu. Hizmet’in tam da açılımlar yapmak için maddi desteğe ihtiyaç duyduğu çok kritik bir dönemdi. Bu meseleyi Hocaefendi’ye getirdiler. Ama o, böyle bir yardımın Türk insanı için doğru olmayacağını ifade etti. Türkiye zengin bir ülke değildi. Belki 1970’li yıllarda hizmetler için yardımlar henüz yeterli değildi, ama yapılacak iş ne olursa olsun, müracaat edilecek yer, samimiyeti bugün daha iyi anlaşılan ihlaslı Anadolu insanının himmeti olacaktı. Nitekim ileride sadece hizmete yardım için iki evinden birini satan hatta tek evini satıp kiraya çıkan insanlar çıkacaktı.

Hocaefendi şöyle diyordu: “Bu harekette hiç kimsenin, hiçbir gücün tek bir senti bile yoktur. Bağımlı hareketler bir gün mutlaka kundaklanır ve çökerler. Geleceğin dünyasını bağımsızlar kuracaktır. Millete mal olmuşluk size yeter. Tek sermayeleri samimiyetleri olan bu garipler dünyayı değiştirmeye vesile olacaklar. Bu destan, dünyayı değiştirmeye gelmiş bir insanın (Hazreti Muhammed (sav)) peşinde koşanların destanıdır… Bu, sahabe dönemi gibi örneği kendinden olan bir harekettir. Benzeri az bir fedakârlık örneğidir…  Alemin kurtuluşunu kendilerinden beklediğimiz nesillere evvel ve ahir tavsiyemi söylemek istiyorum: Aziz ve onurlu olun. Yakanızı ve paçanızı belli güç kaynaklarına kaptırmayın. Onların yanına derdinizi ve kendinizi ifade etme için gitmiş olsanız bile her zaman müstağni davranın. Başkalarının tahdit ve kayıtları altına girmeyin.

Kimse bizi alet olarak kullanamaz. Çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz… Bir zamanlar âleme nizam vermiş bu milletin hamiyetli çocuklarını hiçbir dış güç kendi hedefleri istikametinde kullanamayacak, figüre edemeyecektir. Çünkü bu vatan evladının hiç kimseye bir diyet borcu ve minneti yoktur.”

Ah Haset! Ah!

Beşinci senenin sonuna doğruydu ki, Kestanepazarı'ndaki idareciler Hocaefendi’ye karşı tavır koymaya başladılar. ‘Belki istihbarat tarafından tazyik ediliyorlardı, bilemiyorum. Fakat kulağıma böyle bir söylenti gelmişti. Benim üzerime idareci getirdiler. Bana, sen talebeye karışmayacaksın, sadece derslere girip çıkacaksın, dediler. İstemediğim bazı hocaları da getirmişlerdi. Sıdkı Şenbaba Bey'i müdür yaptılar. Bu zat sevdiğim bir insandı. Hatta babam geldiğinde onu alıp evinde misafir etmişti. Fakat o, idareci arkadaşların, maksad ve gayelerinden habersizdi. Safiyane ve hizmet gayesiyle gelmişti. Benim refüze edilmek istendiğimden belki haberi yoktu.’

O sene Gediz'de bir deprem olmuştu. İzmir'de toplanan eşya ve malzemeleri götürmek için Hocaefendi birkaç arkadaşıyla Gediz'e gitmişti. Günlerden pazardı. Talebeler, Sıdkı Şenbaba'ya isyan etmiş; hakaret ifade eden sözler söylemişlerdi. O da, talebenin bu antipatisini görünce bırakıp gitmişti. Bir daha da gelmemişti.

- Rabbim şahiddir, bu olanların hiçbirinden benim haberim yoktu, diyor Hocaefendi ve şöyle devam ediyor:

- Hadiseyi geldiğimde duydum ve cidden üzüldüm. Öyle temiz ve samimi bir insanın, hakarete maruz kalması, talebe bunu bana olan sevgisinden de yapsa asla tasvip edilecek bir durum değildi. Fakat, hiç dahlim olmadığı halde, idareci arkadaşlar, talebenin bu ayaklanmasını da benden bildiler. Şenbaba Bey'den sonra Suad Bülbül adında birisini getirdiler.

İstenen belliydi. Benim Kestanepazarı'nı terk etmem isteniyordu. Kalabileceğim bir ev aramaya başlamıştım. Esas istenen, talebeyi benden koparmaktı. Onun için de İmam Hatip Okulu'nun yanında yapılan binaya talebeyi taşımakta ısrar ediyorlardı. Talebe ihzari kısmını ben hiç düşünmeden reddettim. Çünkü son ârzum, Kestanepazarı'nın bir yerinde gömülmek ve kabrimden talebelerin gürültüsünü dinlemekti. Evet, dünyada bütün arzu ve isteğim buydu.

Bazı hocaefendiler çoğu itibariyle, benim düşündüğüm hizmet şekline muhalifti. Orada kaldığım beş senelik zaman zarfında, her gün adeta ağzımda kaktüs çiğniyor gibi olurdum. Bana taraftar olmalarını zaten beklemiyordum. Tek istediğim muhalefetlerindeki dozun biraz hafif olmasıydı. Ancak, yine de hep şiddetli bir muhalefetle karşı karşıya bulunuyordum. Buna rağmen, hizmet her şeyden önemliydi. Selden kurtarabildiğim kârdır, diyordum. Cemaatımızdan da gördüğüm bir tek kelimelik teşvik yoktu. Hiçbir şey yapmasalar dahi, sadece, bu hizmetine devam et, deseler benim için bu da yeterli. İnsan yapayalnız kaldığında ancak bu kadarcık bir ilginin bile ne büyük bir şey olduğunu anlayabilir. Yalnız kalmak çok zordur. Elden ne gelir ki, bu da bizim kaderimizdir.”

Halbuki, Hocaefendi sadece emir buyuran tipik bir hoca görüntüsü de çizmiyordu. Onu gece yarısı yurdun tuvaletlerini temizlerken, günün bir saatinde yurdun önünü yıkarken, Kurban bayramlarında herkesin uyuduğu saatlerde kalkıp onlarca kurbanın kesildiği yurdun bahçesini temizlerken görmek mümkündü. Öyle bir durumda yanına gelip o işi yapmak isteyenlere işi kesinlikle devretmiyor, başladığı işi kendisi bitiriyordu.

Yurdun yemeğini yemediği gibi, kullandığı abdest ve banyo suyunun parasını bile hesaplayıp ödüyordu. Gelip yanında birkaç ay kalan arkadaşlarına yurtta yemek yedirmiyor ve onların da kullandığı suyun parasını hesaplayıp ödüyordu. Yurdun terlik ve havlu gibi malzemelerini de kesinlikle kullanmıyordu.

Ayrıca onun anlayışında müstağni bir hayat yaşamak yalnızca yeme içme gibi konulardan ibaret değildi. Öğrenciler toplu faaliyetler sırasında bazen ayakkabı ve terliklerini çıkardıkları zaman Hocaefendi, “İzinsiz birbirinizin terliğine bile basmayacaksınız” diyordu.
“Bir insan, hakkı olmayan bir yerde başkasına ait seccade üzerinde izinsiz namaz bile kılamaz. Yurtlarda halının tüyü yıpransa hesabını veririm” diyen Hocaefendi, seccadesini halıya serdikten sonra namaz kılıyordu. Çünkü yurda ait her şey sadece öğrencinin hakkıydı.

Hocaefendi, İzmir’de öğrenciler tarafından evlerine davet edildiğinde, yemeklerini yemiyor, orada bir çay bile içse, evden ayrılırken mutlaka bir miktar para bırakıyordu. Öğrencilerine de “Nerede yemek yerseniz yiyin parasını bırakmak mecburiyetindesiniz” diyordu.

O günlerdeki hissiyatını şöyle anlatıyor:

- Kestanepazarı’nda beş sene kadar kaldım. Arkadaşlarıma bir örnek olması bakımından söylüyorum, bu beş senelik zaman zarfında beş kuruş maddi istifadeyi düşünmedim. Banyoda ve abdestte kullandığım suyun parasını dahi verdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum. Talebenin hakkı olan bir müesseseden bir başkasının ne surette olursa olsun istifadesi doğru değildir.

Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar? Çok küçük bir insan olabilirim ben, fakat Allah’a intisap gibi büyük bir meselenin peşindeyim.” Cenâb-ı Allah kalbimi, Kendi nuruyla, aşk u iştiyakıyla doldursun. Genel karakterimiz bu.

O yıllarda Hocaefendi, öğrencisi İsmail Büyükçelebi ve İzmir esnafından Yusuf Ö. ile birlikte bir köye gittiler. Ardından yaya olarak köyün üst tarafındaki çaya kadar çıktılar. Çayın kenarında oturup yemek yediler, namaz kıldılar. Dönüşte bir noktada derenin kenarında yürünecek yol olmadığından iki tarlanın içinden geçmek zorundaydılar. Bir tarladan diğerine geçmeden Hocaefendi ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılarını silkeleyerek toprağını temizledikten sonra öteki tarlaya geçti. Yusuf Bey ve İsmail Büyükçelebi şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı. Hocaefendi, “Niye hayretle bakıyorsunuz, bu tarlanın toprağı benim ayakkabımla diğer tarlaya geçse Allah bunu sormayacak mı sanıyorsunuz? Allah bir arpanın dörtte birinden bile hesap soracak” dedi. Bir başka gün, kamp yeri aranırken, bir tarladan diğerine geçerken çamur bulaşan ayakkabısını temizlemeden öteki tarlaya geçmiyor ve “Sahiplerinden izin almadan, bu tarlalara girdik. Bari topraklarını yanımızda taşımayalım” diyordu.
Hocaefendi, müdür, öğretmen, vaiz, işçi, hizmetli, aşçı…kahvehanede konuşmacıydı. Daha İzmir’e geldiği ilk yıldan itibaren İzmir Türk Ocağı’nda verdiği konferansın dinleyicileri arasında Ege Üniversitesi’nden öğretim üyeleri ve her çeşit meslekten insanlar vardı.

İzmir ve çevresinde Hocaefendi’nin gidip kahvehanesinde konuşma yapmadığı semt neredeyse kalmamıştı. Hatta konuşması üzerine, bazı kıraathanelerde oyun kâğıtlarının yerini kütüphane aldı. Kıraathane sahibi oyun kağıtlarını yakarak imha etti. Bir kahvehane toplantısı, mimarlık fakültesinin yanındaki üniversite kıraathanesinde oldu. Çoğu üniversite öğrencisi olan dinleyicilerle bu sohbeti dört saat sürdü. Öyle ki, cadde tıkandı, belediye otobüsleri geçemedi.
Ama bütün bu gayretlerine ve çok mütevazi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen çevresindeki bazı yakın kişiler onu sinsi sinsi kıskanıyorlardı.

“Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum. Fakat, bu bana ait olması gereken düşünceyi, bana bir başkasının söylemesi asla doğru değildir. Bu tür ifadeler de beni ayrıca rahatsız ediyordu. Şunu kasemle temin edebilirim ki, ben "fücur" kelimesinin kendisinden dahi rahatsız olan bir insanım ve hayatımı öyle disipline etmeye çalıştım. Buna rağmen bir gün bir kitap açtım. Karşıma "Allah bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirir" mealindeki hadis çıktı. Ben bunu okudum ve kendime hitap ediyor kabul ettim. Fakat orada bulunanlardan biri, bu payeyi de bana çok gördü gayet müstehzi bir eda ile: "Sen kendini hizmet ediyor mu sanıyorsun ki, dini kuvvetlendiren racul-ü facir olasın" dedi. İster istemez bu tür ifadelerden rahatsız oluyordum.”

Ve Ayrılık… (devam edecek…)

[Tarık Burak] 31.1.2019 [Samanyolu Haber]

Dert [Mehmet Ali Şengül]

Dert, hâdiseleri insanlara farklı okutturur. Onun için, onulmaz dertlere derman olacak Allah‘dır (cc). İnsanın daraldığı, bunaldığı ve içine bir sıkıntı geldiği zaman, davası adına önüne aşılması zor engeller çıktığı zaman; Allah’a sığınmalıdır.  Derdini sıkıntılarını O’na (cc) dökmeli, derdine çâreyi Hz.Yâkub (as) gibi O’nda aramalıdır. “Ben’ dedi, ‘sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arzediyorum...” (Yusuf sûresi, 86)

İtminâna ulaşmış bir kalbin iki kanadı vardır: Bir kanadı itibariyle Râdiye’dir. O, Allah’dan hoşnuttur. Celâl ve Cemâl tecellîlerini rızâ ile karşılar. Diğer kanadı ise, Mardiyye‘dir. Allah’ın rızâsına mazhardır.

Bu makamdakileri Kur‘an-ı Kerim; “…Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan (cc) hoşnut…“ diye anlatıyor. (Beyyine 8; Maide 119)

“İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” (Tevbe sûresi, 100)
   
Bâzen bir muhâlif rüzgar esebilir, bazı şeyleri savurmuş gibi görünebilir. Merhametsiz, mürüvvetsiz gibi görünen insanlar bulunabilir. Fakat sen, Allah’a ve kullarına karşı sana yakışır bir tavırla muâmelede bulunmalısın.
   
Hz.Nuh ve Hz.Mûsa’da CELÂL ismi, Hz.İbrahim ve Hz.Îsâ’da CEMÂL isminin tecellileri daha ziyâde görülmüştür.  İnsanlığın iftihar tablosu Hz.Muhammed (sav), kendisinin Halîlullah ve Rûhullah’a benzediğini ifâde etmiş; “Ben, ahlak açısından İbrahim ve Îsa gibiyim“ (Bamteli, 23.09.2018) buyurmuştur.
 
''İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki, seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiştir.“ (Fussilet sûresi, 34)
   
Yaratılış gayesine uygun hareket eden Hakk’ın temsilcileri, bugün öyle bir imtihandan geçiyorlar ki, âdeta mahşer imtihânı gibi. Allah’ın sonsuz rahmetinden ümit ediyoruz ki, bu imtihanı oradaki imtihânın yerine tutsun.
   
Hâbil, Kâbil’e;  „Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben Seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi Allah’dan korkarım.“ (Maide sûresi, 28) dediği gibi, gönül erleri de îmanda veya insan olmada kardeşleri olanlara  el  kaldıracak  değildirler.
   
Dünyâda eşi az görülen böylesine bir zulüm karşısında bugüne kadar hizmete gönül vermiş hiçbir kimse el kaldırmadı, zulme zulümle cevap vermedi. Kendilerine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında meşrû müdâfâ, adâlet ve hukuk çerçevesinde haklarını aramanın dışında mukâbele-i bilmisilde bulunmadılar.
   
Yusuf sûresinde Hz.Yusuf‘a (as) zulmeden kardeşlerine karşı  bir peygambere yakışan tavır ve davranışla muâmelesi şöyle anlatılmaktadır:

8-9 – Hani onlar, (aralarında şöyle konuşmuşlardı): “Yusuf ile öz kardeşi, babamıza daha sevimli geliyor. Oysa biz daha güçlü bir grubuz. Pek belli ki babamız bu işte yanılıyor. Yusuf’u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da tövbe ederek sâlih kimseler olursunuz.”
10 – İçlerinden biri: “Yusuf’u öldürmeyin de bir kuyu dibine bırakın. Yolcu kâfilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!” dedi.

Hz.Yusuf (as) kuyuya atılıp, kervancıların kuyudan alıp köle olarak Mısır’da satılması, kaderin sevkiyle Vezir tarafından satın alınıp saraya girmesi, sarayda  bir iftirâ neticesinde  hapse girmesi, bilâhare Mısır’a maliye bakanı olarak iktidar verilmesi ve kardeşleri tarafından kuyuya atma tuzağı kurulduğu an Cenâb-ı hak Yusuf’a (as) şöyle vahyediyor. “...Biz de Yusuf’a şöyle vahyettik: ‘Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği ve seni hiç tanımadıkları bir sırada, kendilerine yaptıkları bu işi hatırlatacaksın.”
89 – “Artık zamanı geldiğini düşünerek Yusuf: ‘Siz’ dedi, ‘cahilliğiniz döneminde Yusuf ile kardeşine yaptığınız muâmeleyi elbette biliyorsunuzdur değil mi?” deyince;
90 – “Aa! Sen, yoksa sen Yusuf musun?” dediler.
O da: ‘Evet ben Yusuf’um, bu da kardeşim!’ Gerçekten Allah bizi lütfuna mazhar etti. Şu kesindir ki kim Allah’ı sayıp haramlardan sakınır, itaatlara devam ve imtihanlara sabrederse, Allah da böyle güzel hareket edenlerin mükâfatını aslâ zâyî etmez.”
91 – “Kardeşleri de şöyle dediler: ‘Vallahi de, tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!”
92 – “Yusuf şöyle cevap verdi: “Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim, Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.”
93 – “Şu gömleğimi alın babamın yanına varıp onun yüzüne sürüverin, o zaman gözü açılacaktır. Sonra da bütün çoluk çocuğunuzla buyurun, yanıma gelin.”

Görüldüğü gibi,  eline fırsat geçtiği zaman kötülüğe kötülükle mukabelede bulunmadığını görmekteyiz. İnsanlığın iftihar tablosu Efendimiz (sav); kendisine ve mü’minlere yıllarca kötülük yapan Kureyş ve Mekke’de bulunan kabilelere, -mutlak inkâr edenler hariç- Mekke fethinde hiçbir kötülük de bulunmayıp (Ebu Süfyan ve Hint dâhil) onları affettiğini görmekteyiz.
     
Sürekli kötülük telkin eden nefs-i emmâre’den kaçma, günah işledikten sonra kendini kınayan nefs-i levvâme’den sıyrılma, haramdan kurtulup helâle râzı olan nefs-i mutmainne’ye ulaşma; Allah’ı çok zikir, fikir ve tedebbür, hayâtın sonunu düşünmekle olur. “İyi bilin ki, gönüller ancak Allah’ı  anmakla huzur bulur“ (Ra’d sûresi, 28)
     
Bir kuşun kanadını, bir karıncanın ayağını kırılmış görseniz, zihninizi meşgul eder. Bugün insanlar olup biten öyle şeylerle karşılaşıyorlar ki; îmanınız, tevekkül ve teslimiyetiniz olsa da bir insan olarak hiç acı duymamanız, teessür altında kalmamanız  mümkün değildir.
   
Buna rağmen, “Hepsi Allah’tan“ demeli, “Sana gelen iyilik, güzellik Allah’tan; fenâlık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir.“ (Nisâ, 79) ilâhi beyâna kulak verip, kusur ve hatâlarımızdan dolayı Rabbimizden özür ve af dilemeliyiz.
     
Enbiyâyı İzâm’ın, Asfiyâyı Kirâm’ın mâruz kaldığı şeylere mâruz kalmanız; sizin doğru yolda yâni, peygamber ve Sahâbe Efendilerimiz‘in (r.anhüm) yolunda yürüdüğünüzü gösteriyor. Evet, bu yol enbiyâ ve asfiyâ yoludur.
         
Bu yüce ve kutsî mefkûreyi, uğrunda can ve mallarını verenler emânet edip gittiler. Bizler de, gelecek nesle bu emâneti devrederek bu dünyâyı terk edeceğiz. Dolayısıyla, barış, huzur ve güven dolu bir dünya bırakabilirsek rahmetle anarlar; enkaz bırakırsak arkamızdan bedduâ ederler.
     
Mü‘minler, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidirler. Öyleyse, ehl-i îman, emânette emîn olmalıdırlar. Bugün mü‘minlerin çektiklerini gelecek nesillerin çekmemesi için, herkes elinden geleni yapacak ve başa gelenlere katlanacaklardır.
     
Bizden evvelkiler katlandılar, ümit verdiler. Hz.Üstad, “Ümitvâr olunuz; şu istikbal inkilâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslam‘ın sadâsı olacaktır.“ (T.Hayat) dedi. O zat ve talebeleri,  hilâf-ı vâki ve mübâlağa sayılacak beyânda bulunmadılar.
   
Bugün Cenâb-ı Hak, bu emâneti bu çağda bize yüklemiş. Rahatsız, huzursuz olsak da, çile ve ızdırap çeksek de, her türlü mihnet ve sıkıntıya katlanacak;  ‘Aman bu emânete zarar gelmesin‘ diyecek, sabredip kendi işimize bakacağız.

[Mehmet Ali Şengül] 31.1.2019 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ankara TEM polisleri “FETÖ borsası” kurdu [Ahmet Dönmez]

Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücedele (TEM) Şubesi’ne bağlı polislerin, “FETÖ”soruşturmaları çerçevesinde adı geçen bazı isimlerden ‘bağış’ adı altında rüşvet istediği ortaya çıktı. Kendisinden rüşvet istenen şüphelilerden bazılarının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduğu öğrenildi. Buna göre polisler, savcılıktan veya mahkemeden serbest kalan şüphelileri hedef seçiyor. Ek soruşturma ya da ek ifade adı altında yeniden bu isimlere ulaşan polisler, maddi durumuna ya da daha önceki pozisyonuna bakarak farklı tutarlarda paralar istiyor. “Bunu kendimiz için değil, şehit aileleri için istiyoruz”veya “Vatan için, millet için” gibi gerekçeler sunuyorlar. Karşılığında da serbest kalacakları vaadinde bulunuyorlar. Eski AKP Milletvekili Şamil Tayyar, bunu “FETÖ borsası” şeklinde nitelemişti.

Ankara TEM Şube’nin bu şekilde rüşvet istediği 4 kişiye ulaştım. İsimlerini açıklamak istemiyorlar. Bir kez gözaltına alınıp mahkemeden serbest bırakılan bir kişi, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Serbest kaldıktan sonra beni Ankara TEM’den aradılar. ‘Ek ifadenize başvuracağız’ dediler ama avukatsız gelmemi tembih ettiler. Şaşırdım. Neden avukatsız ek ifadeye gidiyorum? Ben de bir yakınımı alıp gittim. Kızdılar. ‘Biz sana yalnız gel demedik mi?’ diye tepki gösterdiler. Zaten ortada bir ifade alma falan, böyle bir işlem yoktu. Laf olsun diye… Sonra asıl maksada geldiler. ‘Şehit aileleri için para topluyoruz. Bağışlarınızı bekliyoruz’ dediler. 6 bin 500 lira istediler. Daha sonra avukatım aracılığıyla savcılığa hakkımda ek bir ifade talebi olup olmadığını sordum. Savcılık ‘yok’ dedi. Yani TEM polisleri, sırf para koparabilmek için bu ek ifade işlemini uydurmuşlar. Savcı, ‘Bir daha ararsalar bana bildirin’ dedi. Suç duyurusunda bulunduk.”

“İFADE VERMEYE AVUKATSIZ GEL”

Ek ifade için çağrılan bir başka şüpheli de “Bana ‘avukatsız olarak sizi bekliyoruz’ dediler. Şaşırdım. ‘Ek beyanda bulunmak istemiyorum, söyleyeceğim yeni bir şey yok’ dedim. Gelirsem de avukatımla geleceğimi söyledim. ‘Avukata gerek yok, o kadar ciddi bir durum değil’ dediler. Ama ben yine de avukatımla gittim. Sinirlendiler. ‘Sana yalnız gel demedik mi?’ diye terslediler. Ortam gerildi, bağırıp çağırdılar. ‘Sen görürsün!’ diye beni tehdit ettiler.” diyor.

Bir başkası, “Beni telefonla arayarak hakkımda soruşturma olduğunu söylediler. Gittim. ’10 bin TL ver, savcılığa bile gitmeden serbest kal’ dediler. Tamam deyip çıktım. Avukatımı aradım. Parayı vermedim. Şikayetçi oldum.” diyor. Bir diğer şüpheli, “Bana, Kızılay’da bir kafe ismi verdiler. Orada buluşacağım polislere parayı vermemi istediler. Dedikleri tarih ve saatte oraya gittim, tarif edilen kişilere 5 bin TL verdim. Sonrasında artık serbest olduğumu söylediler. Korktum, şikayetçi olamadım. Böyle bir çok kişi var. 12 bin TL istenen var, 4 bin istenen var, bin 500 istenen var, durumuna ve konumuna göre…” diyor.

ŞAMİL TAYYAR, “FETÖ BORSASI VAR” DEMİŞTİ

Eski AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, Nisan 2018’de Beyaz TV’de “Çok ciddi bir FETÖ borsası var.  Milyon dolarlar dönüyor. ‘İtirafçı’ adı altında, tırnak içinde, işadamlarını serbest bırakıyorlar. Türkiye’nin bir çok yerinde var.” ifadelerini kullanmıştı. Tayyar, açıklamalarının ardından savcılığa giderek tanık sıfatıyla ifade vermiş ve bildiği vakaları paylaşmıştı. Buna rağmen başkent Ankara’da, TEM polislerinin kendi içinde bir ‘borsa’ kurmuş olması ilginç. Bu durumda ortada üç tane seçenek var. Ya savcılıklar ciddi bir soruşturma yürütmüyor ya bu ‘borsanın’ sivil ya da resmi uzantıları üzerinde herhangi bir yaptırımları yok ya da bu borsanın bir ayağı da adliyelerde.

Nitekim İstanbul’da böyle bir suç üstü vakası olmuştu. 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hasan Akdemir, “FETÖ” soruşturmaları kapsamında tutuklanan ve daha sonra serbest bırakılan Fi Yapı’nın sahibi Fikret İnan’dan rüşvet alırken suç üstü yakalanmıştı. Akdemir’i 50 bin dolar karşılığında tahliye eden Akdemir, daha sonra zorla 50 bin dolar daha isteyince yakayı ele vermişti. Akdemir, kendini tanıdık bir yöntemle şöyle savunmuştu: “FETÖ ile en etkili mücadele eden’ isim benim. Kripto FETÖ’cüler, Fikret İnan ve savcılık bana kumpas kurdu.”

Temmuz 2018’de de farklı illerde hakim ve savcılarla bağlantılı bir çeteye operasyon olmuştu. Bursa merkezli operasyonda gözaltına alınan 8 kişiden 5’i tutuklanmıştı. Çetenin, Kocaeli, Bursa, Manisa, Yalova, İstanbul, Diyarbakır, Urfa, Konya, İzmir ve Eskişehir’de bazı soruşturma ve davaları etkilemeye çalıştığı, bu kapsamda 6 hakim ve savcıyla bağlantı içinde çalıştıkları belirlenmişti. Çete elemanlarının “FETÖ” davalarında yargılanan sanıkları bularak rüşvet karşılığı tahliye sözü verdikleri ortaya çıkmıştı.

Bunun dışında MİT raporlarından adını sildirme, gözaltı listesinden ismini çıkarma, yurtdışı yasağını kaldırma gibi vaatlerle işadamlarından rüşvet isteyen çetelere de rastlanmıştı.

[Ahmet Dönmez] 31.1.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]

Nihayet! SMA ilaçları 2 yıl sonra geri ödeme kapsamında [İlker Doğan]

İktidar nihayet bir adım attı ve SMA TİP 2 ve 3 hastaları için ilaçlar 767 gün sonra geri ödeme kapsamına alındı. Yaklaşık 600 SMA hastası çocuk şimdi ilaca kavuşacağı günü bekliyor. En son 22 Ocak’ta 11 yaşındaki SMA TİP 2 hastası Arda Tahsin Acen, ilaç temin edilemediği için hayatını kaybetmişti. Son bir ayda ilaç geri ödeme kapsamına alınmadığı için ölen çocuk sayısı ise 4 olarak kayıtlara geçti.

SMA hastalarının 767 gündür süren ilaç hasreti nihayet son buluyor. Önceki gün Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, bütün SMA tipleri için ilaçların geri ödeme kapsamına alındığı belirtildi. Daha önce onay verilen SMA Tip 1 tanılı 394 hastanın ilaçlarını kullanmaya devam ettiğini belirten Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, söz konusu açıklamasında, “Tip 2 ve Tip 3 tanılı hastalarımızdan başvuru yapan 199’una bu süreçte Bilimsel Komisyonumuzca ilaç kullanım onayı verilmiştir. Çalışmalarının sona yaklaştığı yerli tanı kitlerinin kullanıma girmesiyle tarama programları başlatarak, hastalığın ortaya çıkmasından önce tedbirler alacağız. İlaca erişimin kesintisiz sağlanabilmesi ve tedavinin sürdürülebilir olması amacıyla da zorunlu lisans kullandırarak ilacın üretimini temin edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

SOSYAL MEDYADA BAYRAM HAVASI

Bakanlığın açıklaması iki yıldan fazla bir süredir ilaç bekleyen aileleri sevince boğdu. İşte o mesajlardan bazıları: “Bugünkü duygularımın tarifi yok o kadar mutluyum ki.. Sonunda #SMA ilaçlarına kavuşacak yavrularımız.” “SMA hastalarının ilaçları geri ödeme kapsamına alınıyor! Merhaba yeni hayat!!! Elim ayağım titriyor ama bu sefer sevinçten.. Artık sadece iyileşmeleri paylaşacağız!”

Bir dozu 62 bin Euro

SMA, ilerleyici bir kas-sinir sistemi hastalığı olarak biliniyor. Tedavi edilmediğinde ölümcül sonuçları olan bu hastalık, kuvvette azalma, yutkunma ve çiğneme bozukluğu, solunum güçlüğü gibi belirtilerle kendisini gösteriyor. SMA için üretilen ilacın 2016 sonunda ABD’de onaylanması Türkiye’deki hastalar ve yakınları için de büyük umut olmuştu. SGK geçtiğimiz yıl sadece SMA tip 1 hastaları için ilacı geri ödeme kapsamına aldı. Tip 1’e göre daha hafif ilerleyen tip 2 ve 3 hastaları kapsam dışında bırakıldı. İlacın bir dozu 62 bin Euro. Türkiye’deki toplam Tip 2 ve Tip 3 hasta sayısı 600 civarı. Hastalar ilk yıl 6 doz, sonraki her yıl ise 3 doz alıyor.

[İlker Doğan] 31.1.2019 [TR724]

Halka karşı din! [Engin Tenekeci]

Bu başlığı, Dr. Mehmet Doğan’ın kaleme aldığı ‘Halka Karşı Demokrasi’ isimli eserinden esinlenerek attık. Başlık biraz kışkırtıcı olabilir; ancak içi boşaltılmış bir din ve diyaneti yansıtması açısından oldukça anlamlı. Eserde, Türkiye’nin uzak-yakın, geçmiş-gelecek ve sosyo-politik gelişmelerine ilişkin orjinal tespitler mevcut. Ele alınan temalar her ne kadar geçmişteki farklı yönetim mekanizmalarını eleştirse de, günümüz, özellikle siyasal islamcılara ve yozlaşan, sindirilen destekçilerine bakan çok yönleri var.

Aynı zamanda Dr. Mehmet Doğan bu eserinde, gerek 1959’da DP’den milletvekili seçilmiş Ahmet Hamdi Başar’dan, gerekse Ankara’nın tek parti dönemi valisi Nevzat Tandoğan’ın sözlerinden yine günümüze ışık tutan sözler naklediyor. Doğan, ‘Tepkisizliğin Dünü Bugünü’ başlıklı yazısında, tepkisiz toplumun Türkiye için yeni bir şey olmadığını dile getirir ve ”Cumhuriyet ve demokrasi ’yönetimi’, ama tepkisizliğe mecbur bir topluluk olmak şartıyla.” Ne kadar da günümüzü anlatan bir açıklama. Tepkisiz AKP seçmenleri, tepkisiz AKP aydınları, tepkisiz AKP dindarları, tepkisiz AKP akademisyenleri, tepkisiz AKP medyası, tepkisiz AKP şarkıcı ve türkücüleri…

Kur’an’ın en uzun suresi Bakara ile hem de bir bakan alay eder, tepki gösterilmez. ‘’Erdoğan’a dokunmak ibadettir.’’ denilir, tepki gelmez. Allah’ın ayetle Zat’ına isnat ettiği ‘Benim rahmetim herşeyi kuşatmıştır.’’ İlahi vasfı, meydanlarda sonradan yaratılanlar tarafından -haşa-kendilerine isnad edilerek ‘Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır.’’ denilir, yine hiçbir dindar kuldan tepki gelmez. AKP’li biri bir başka AKP’li için oy ister ve “yarın ruz-i mahşerde (kıyamet günü) beraat belgelerinizden (kurtuluş) biri olacak.” der, yine tepki gelmez. Zamlar ve dolar fırlar, tepki gelmez ve ‘’dış güçlerin işi’’ şeklinde toplar taça atılır! Hatta halktan biri “günahımı bile vermem” der, ancak sonra yine “oyum yine onlara” şeklinde şizofrenik ve ikelemci bir ruh haletine bürünür, ona da tepki gelmez.

OHAL’de , 446 bin kişi hakkında işlem yapılır ve 125 bin 800 kamu personeli işten çıkarılır, tepki gelmez. KHK ile işlerinden atılan mağdurların yüzde 99,64’ünün, daha önce idari ya da adli soruşturması yoktur, tepki gelmez. 17 bin kadın ve 700’ün üzerindeki bebek tutuklanır, tepki gelmez. İnsanların alın terinle kazandığı mallara çökülür, tepki gelmez. Aileler ayrılır, Meriç’ten geçerken canlar verilir, tepki gelmez.

Nasıl tepkisiz, şefkatsiz, idraksiz bir toplum inşa edildiği ortada. Bir siyasal islamcı parti gelmiş ya da ‘getirilmiş’, seçmenleri de bu hale evrilmiş. Düşünmeyen, sorgulamayan, araştırmayan; saygıdan uzak, kaba, saldırgan bir yığın seçmen kitlesi. Diğer taraftanda elindeki gücü baskı ve sindirici bir araç olarak kullanan AKP iktidarı ve onu  destekleyen aydın, akademisyen, teolog, tarikatçı, mafyacı, medya camiası…

Tam da burada insanın aklına Dr. Mehmet Doğan’ın yine aynı eserde Ankara’nın tek parti dönemi valisi Nevzat Tandoğan’dan alıntıladığı bir cümle geliyor. Zira o dönem Tandoğan, komünizm propagandası yaptıkları iddasıyla yakalanan gençlere, ‘’size ne oluyor, bu memlekete komünizmi getirmek lazımsa onu da biz yaparız.’’ der. Valinin bu cümlesi Türkiye’nin geçmişini ve şimdilerini özetler nitelikte.

Biraz açmak icap ederse: Bu ülkeye din getirilecekse onu da birileri getirir. Tarikatıyla, siyasetçileriyle, yozlaştırlılacak halkıyla, sindirilecek aydınıyla, medyasıyla… her kesimde bir din hakim olacaksa o da yine onların kontrolünde olur. Din ama, başlıkta da vurgulandığı üzere halka karşı bir din. Kutuplaşma aracı olarak istismal edilen bir din. Bir din, adeta din dışı bir din!  Usûl ve furûası nifaklarına perde yapılan bir din.

Doğan, 1959’da DP’den milletvekili seçilmiş Ahmet Hamdi Başar’dan da manidar bazı tespitler paylaşır. Başar’a göre, her hürriyet hareketimiz muvaffak olduktan sonra, eskiden var olan bir takım hürriyetlerimizin bile ortadan kalktığı görülmüştür. Bugünkü OHAL’li Türkiye, geçmişteki demokratik günleri mumla arıyor. Zira AKP tavan ve tabanın farklı kültür, millet, görüş ve hatta giyimlere bile tahammül edemediğini esefle izliyoruz. Giyiminden dolayı yobozlaşan dindarlar tarafından saldırıya uğrayanlar bu bahse örnek olarak yeter de artar bile. Ya, birinci ağızdan çıkan, kutuplaştırıcı, bir milleti aşağılayıcı, ‘’Afedersiniz bana Ermeni dediler’’ sözüne ne demeli.

Bertrand Russell’ın ‘Sorgulayan Denemeler’ ismindeki çalışmasında ünlü İngiliz şair ve romancı Thomas Love Peacock’tan bazı ifadeler aktarır. Russell, Peacock’un gençliğinde “buhar beyinli toplum” ile alay ettiğini söyler. Zira makineler henüz yeniyken ,19. yüzyıl kendini daha çok mekanik ilerleme nedeniyle öncekilerden daha üstün sayardı.

Bugün de karşımızda bir siyasal ideoloji olarak arzı endam etmiş AKP ve yozlaştırdığı, sadece yapılan yollar ve köprülerle övünen ’yol ve köprü beyinli bir toplum var’. Küçük yaşlara kadar düşen uyuşturucu felaketlerini görmeyen, aile içi ayrılıkların tavan yaptığını farketmeyen, Kur’an kurslarındaki çocuk tacizlerine göz kapayan, siyasilerin şirkvari söylemlerine itiraz etmeyen, dini değerlerden uzaklaşan, yozlaşmış  bir toplum.

Bunda hiç şüphesi AKP’nin elinde tuttuğu medyanın da payı var. Muhalif tüm medyanın üzerine ya çöken ya da kapan AKP, şu anki havuz medyasını Firavun’un sihirbazları gibi kullanıyor. Şişirdiği rakamlarla, yazılı, görsel ve sosyal medya aracılığı ile yaptıkları yalan yanlış haberlerle halkı adeta efsunlamış durumda. Firavunun sihirbazları, halkı büyülemek için içleri civayla doldurulmuş ağaç ve deri parçalarıyla yaptıkları ejdarhaların yanında,  bugünün yalancı medyacıların medyasını görselerdi ağızları açık kalırdı herhalde.

‘Kader, umuma göre tecelli eder.’ sırrınca; bir toplum zulme, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, yalancılığa, nifaka göz yumuyorsa, buna,  Hz.Yunus’un (as) halkı gibi topluca bir tevbe ve istiğfarda bulunmuyorsa, İlahi bir kahır tokadı kapıda demektir.

[Engin Tenekeci] 31.1.2019 [TR724]

Sopalı ekonomi; Kışın patlıcan da yemeyiverin! [Semih Ardıç]

Çizgi roman değil… Soğan-patates 5 TL oldu, Terörle Mücadele Şubesi desteğinde depolara baskın. Saman ithalatına rençberden itiraz gelince “Paramız var ki alıyoruz!”

Gıda fiyatları fırladı diye marketlere teftiş üstüne teftiş, ceza üstüne ceza. Un fiyatı artınca ihracat yasak. Fırınlar ekmeğe zam yapsa da valilik marifeti ile iptal.

PATLICAN DA YEMEYİVERİN CANIM!

Patlıcan 15 TL, kabak 10 TL olduğunda mevsimine münasip beslenmenin faziletleri üzerine altın tavsiyeler.

Hatta “Patlıcan da yemeyiverin, dünyanın sonu değil ya!” minvalinden vatandaşı tahkir edici beyanlar…

Kır atın yanında yatan yu huyundan ya suyundan misali bakanları, Recep Tayyip Erdoğan’ın eli sopalı halini hiç aratmıyor. Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli ustasını taklit yolunda emin adımlarla ilerliyor.

PARA BENİM DEĞİL Mİ SAMAN DA İTHAL EDERİM SARIMSAK DA!

3 sene evvel vefat eden babası Ekrem Pakdemirli’nin (eski Maliye Bakanı) nezaketini yakinen bilenenler için Bekir Pakdemirli’nin mevcut meselelere yaklaşım tarzı, kanaatini ifade ederken kullandığı üslup hayli şaşırtıcı.

İthal saman gibi Türkiye için yüz kızartıcı bir kalemi, “para benim değil mi?” gibi manasız bir beyanla müdafaa etmesi de 15 liralık patlıcana çare bulmak yerine “mevsiminde yetişen sebzeleri yiyelim” demesi de gaf değilse en hafif tabirle halkı tahkir etmektir.

Tarım Bakanı koltuğunu işgal eden bir atanmış için halkın vergilerini Bulgaristan’dan saman getirerek çarçur etmek çok da iftihar vesilesi olmamalı.

Hatta zerre kadar hicap duygusu kalmışsa saman ithalatını yüz kızartıcı bir beceriksizliğin itirafı kabul edip istifa sebebi saymalıydı.

BETON EKİLEN OVADAN NE HASAT EDİLECEKTİ Kİ!

Çarşı-pazarı kasıp kavuran fiyatların sadece kış mevsimi ile alakalı olmadığını bakanlığına bağlı Toprak Reformu Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı teferruatlı raporlardan okuyabilir.

İnşaattan başka bir sektöre aklı ermeyen, daha doğrusu başka bir kalkınma reçetesi hazırlamaya dair tasası olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarının ceremesi bütün bunlar.

Münbit ovaların üzerine adeta beton atıldığı için 2002 senesinden 2018’e kadar Lüksemburg’un yüzölçümüne denk ziraate elverişli araziyi kaybettik. Beton ekip domates, biber, patlıcan mı hasat edilecekti?

O kadar paramız yok da bir an için hayal edelim: Milyarlarca dolar harcansa tarım vasfını kaybeden o arazilerde kuru ot dahi yetiştirilemeyecek.

BALKONDA ZİRAAT!

Bir ihtimal Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) inşa ettiği ucube aparmanların iki insanın zor sığdığı balkonlarında saksıda domates veya taze soğan hasat edilebilir. Balkonların hepsi alt alta toplansa Bursa Ovası kadar edebilir belki…

Balkon çiftçiliğinin kredisini de batık futbol kulüplerini ve müteahhitleri kurtaran Ziraat Bankası tahsis eder.

Neymiş efendim! Kırmızı et fiyatı ucuzlamıyormuş? Stokçular, kara borsacılar türemiş…

Mera mı kaldı? Besici perişan. Ahırda kalan son hayvanlar da mezbahaneye gitti. Bankalar yem borcu yüzünden besicinin sırtındaki gömleğe kadar haczetti.

Kredi kartı borcunu ödemeyenleri affeden Ziraat Bankası o hacizcilerin başında geliyor.

HOLLANDA KADAR OLAMADIK

Hollanda, Konya kadar toprakta her sene 85 milyar euro ziraî mamül ihracatı yapıyor da Türkiye niye soğanı, patatesi, salçalık domatesi bile döviz mukabili ithal ediyor?

İklimi bu kadar müsait bir coğrafyada, üstelik tohum ambarı zengin bir memlekette çiftçilik para etmiyorsa bu fiyaskonun mesuliyeti kimdedir?

Çiftçiyi, ziraati ve besiciliği vatandaş mı teşvik edecekti?

SİNEMA BİLETİ İÇİN KANUN ÇIKARIYORSUNUZ

Milyon dolarlık lüks teknelerine Malta bayrağı çekenlere akaryakıtı vergisiz satmayı çiftçi mi akıl etti?

Aynı çiftçi hızını alamayıp traktörüne alacağı motorine hem Özel Tüketim Vergisi hem Katma Değer Vergisi mi ilave etti?

Bu çarpık düzenin mimarı kim? Sinemadaki patlamış mısır fiyatına kadar müdahale eden Erdoğan Türkiye’nin hakiki beka meselesini niye seyirci?

Tarım ve hayvancılk seneden seneye niçin geri gidiyor? Nerede kaldı tarım reformu? Erdoğan turpun büyüğünü oğlu Bilal Erdoğan’ın iktidarına mı saklıyor?

Litresi 6 TL’yi bulan motorinde, tarım ve hayvancılığın iflasında AKP’nin hiç mi dahli yok?

17 senedir iktidarda olan bir partinin meseleleri çözmek için hep sıradaki seçimden sonrasını işaret etmesi profesyonel ve organize yalancılık değil de nedir?

ELİ SOPALI BAŞKANA BÖYLE BAKAN

Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli steril kanallarda ahkam keseceğine çarşı-pazara inip vatandaşı dinlese daha çok malumat sahibi olurdu.

Gerçi Erdoğan’ın Saray’dan verdiği talimatla herkesin hizaya geldiği bir piyasada Pakdemirli niye akıntıya karşı kürek çeksin ki!

Eli sopalı bir başkanın idare ettiği Türkiye’de serbest piyasadan eser kalmadı zaten. Piyasa bir sene evvel talimatla yönetiliyordu. 24 Haziran 2018 seçimi ile talimata lüzum kalmadı.

NAFİLE HAYAL KURMAYALIM

Erdoğan sopayı gösteriyor raftan patlıcan-biber iniyor. Bir bakışı patronların ölmesi için kâfi geliyor.

Pakdemirli’ye ve ustasına kızmak için hakikaten çok geç kaldık. Arz-talep gibi iktisat teorisinin arkaik nazariyeleri ile vakit kaybetmeyelim.

Nafile hayallerle işlerin düzelmesini beklemeyelim. Bor’un pazarı geçti, Niğde taraflarındayız…

Eli sopalı bir ekonomimiz olduğu hakikatini kabullenelim ve haddimizi bilelim.

Kışın patlıcan kebabı da yemeyiverelim…

[Semih Ardıç] 31.1.2019 [TR724]

“Gece gündüz soluksuz olarak ibadet ediyorlar” [Levent Kenez]

“Bugün FETÖ’den hüküm giyip hapis yatanların yüzde 95’inin pişmanlık duymadıklarını, gece gündüz soluksuz olarak ibadet ettiklerini, birbirilerine gece gördükleri mucizevi rüyaları anlattıklarını, kurtulacaklarını, devleti tekrar ele geçireceklerini hayal ettiklerini ve fikirsel eğitim yaptıklarını itirafçılardan, ifadelerden ve belli süre aralarında hapis yatarak çıkanların anlatımlarından biliyoruz.”

Bu satırların yazarı bir dönem Deniz Harp Okulları Komutanlığı yapmış operasyon sitesi Oda Tv yazarı Türker Ertürk. Kendisi Avrasyacılığın olmazsa olmazı epey bir İran muhubbi. Naftalin kokan saçma sapan fikirlerini merak edenler için epey bir malzeme var. Bir dönem CHP’de takıldı, sonra Emine Ülker Tarhan’la beraber ülkeyi kurtacaklardı olmadı. Pensilvanya’ya gidip eylem yapacak kadar cemaat ile ilgili bir emekli asker. Muhafazakar, dini bütün medyaya verdiği röportajlarda masum insanları ordudan atmak için nasıl mücadele verdiğini övüne övüne anlatır.  Londra’da askeri ateşelik yapmış ama cemaatçileri ataşeliğe yanaştırmamış. Zannedersin ki bir masa bir sandalye bir tercüman bir odalık görev değil de garnizon yönetmiş Londra’da. Bu kadar da atıp tutmayı severler. Demek eskiden yurtdışına kimler gidiyormuş da artık gidemeyince ayaklarına basılmış anlayın.

Sapık derecede laik ve din düşmanı olup, Akit tv’ye çıkacak kadar pişkin ve bunu ‘birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç olduğumuz günlerde’ diye pazarlayacak kadar da halen emekli görünümlü görevli muvazzaf…

Neyse esas mesele başka.

Girişteki saçma sapan ifadelerinde sizin de aynı şey dikkatinizi çekti mi?

Neymiş, saçma sapan, hukuksuz, yarın öbür gün tarih huzurunda soykırım müzelerinin duvarlarında yazılı olacak gerekçelerle hapse atılmış insanlar gece gündüz soluksuz ibadet ediyormuş. Delinin rahatsız olduğu şeye bak ya!

Hani zaten alıştığımız devleti ele geçirmek masalını falan anlarım. Hadi bundan rahatsız olursun bunun gideri de var. Zaten devlet de öyle bir devlettmiş ki yüzde 3’ü atıldı ortada devlet adına bir şey kalmadı.

İnsanların ibadetinden rahatsız olmak nedir?

Bunların esas meselesinin bu olduğu, bu sebeple dertlerinin kimlerle olduğunu çok güzel anlatmış. Biz zaten biliyorduk da sizden duyunca insan ayrı moral buluyor. Bunların devreleri buldozerle girdikleri Kur’an kursunda yere saçılan sayfaların üzerinde basarak fotoğraf vermeyi terfilerine belge yaparlardı. Bunların komutan olduğu orduya ülkenin değerleri ile barışık bir tane adam sokmak için kim çalıştıysa Allah bin kez razı olsun. Mevcut konjonktüre bakıp oldu da n’oldu demeyin. Bunların bu kadar zulme rağmen bir türlü rahatlayamayışları çok şey anlatıyor.

10 yılda bir darbe yap, istediğin zaman muhtıra ver, kimsenin denetleyemediği yerlerde kontgerilla yetiştir, cinayetler işle, ülkenin sahibi sensin bütün siviller de sana itaat edecek diye kasıl, laiklik adı altında dindarları ez sonra bu çarkın bozulduğunu görünce çıldır.

Budur mesele. Adamlar bunu açık açık söylerken, çoluk çocuk dalacağız diye ettikleri yeminleri gerçekleştirirken, bunu kime yaptırıyor? Daha doğrusu kimle yapıyor? Cevabı belli. Siyasal İslamcıların ki artık bir İslamlıkları kalmadı sadece dinden geçiniyorlar, nasıl kucağa oturtulduklarını, iradi olarak nasıl bir ihanet içerisinde olduklarını anlatmanın faydası kalmadı da olan dine oluyor.

Bunların durmadan söylediği siyasetteki Fetöcüler diye bütün AKP’lileri sıradan geçirecekleri bir süreç yaşansın diye istemiyor değil insan.

15 Temmuz’da bu tiplerin Donanma’da planlanladığı faciayı önleyenlerin hapiste olduğunu hatırlatarak bitirelim.

[Levent Kenez] 31.1.2019 [TR724]

Tenkil-i Kübra veya Adem’in düştüğü gibi, alemin düştüğü gibi düşmek [Kerim Balcı]

Muhterem Hocaefendi’nin vaazlarından derlenmiş Namaz kitabının dibacesinde takıldım kaldım. 1994 yılında Sızıntı’da yayınlanmış bir baş yazı, kitaba fatiha yapılmış olan bu makale. Cesedin inşasından önce ruhun ikamesine kalkışılmış bu sıralama ile. Fatiha’nın “iyyake na’budü” ile başlaması gibi bir şey. Sözün ağırlığını bilenler, “iyyake na’budü” ile başlayan bir Fatiha’yı okuyamazlardı sanırım… Hakk’a karşı yalan beyanda bulunma korkusuyla…

Takılıp kaldım Namaz yazısında… Benim ihmal ettiğim, hırsızladığım, gafil olduğum namazımla orada anlatılan Salat-ı Kübra arasında o kadar fark var ki…

Bu Salat-ı Kübra’da semadaki ilk elest secdesinden, meleklerin saf tutmasından, Cennet tecrübelerimizden, ruhun heykelinin dikildiği ihtişam dönemlerimizden, Mirac-ı Muhammedî’den, eşyanın namazından, duyguların niyazından esintiler var. Yol yok artık yürünen ama yol mülahazası var. Şadırvan yok, ama su sesi tınılaması var, ezanda Bilal’i duymak var, ruküda bütün kaddi bükülmüşlerin kad büküklüklerinin iniltisi var… Adeta kendi bireysel, küçük, eksik namazını varlığın külli namazının frekansına ayarlamak var…

Namazını böyle yaşayan, hayatını nasıl yaşar? Hayat-ı Kübra diye bir şey olabilir mi? Her şeyin her şeyle, her bireyin her zaman ve mekanın her bir ferdiyle alakadar olduğu, her adımda, atılmış bütün adımların ayak sesinden tınılar duyulduğu bir hayat yaşanabilir mi? “Alimin ölümü alemin ölümü gibidir,” kutsî beyanı tam da böyle bir Vefat-ı Kübra’dan bahsediyor olabilir mi?

Hayatı hayat-ı kübra olanların, duruşu, düşüşü, sürgünü, sürgünde sürgün verişi nasıl olur acaba? Kendi düşüşünde, Adem’in — ifadedeki İsevi çağrışımlara karşı duruşumuz mahfuz — düşüşünü, Roma’nın düşüşünü, Hüseyin’in Yed-i Muhammedî ile okşanmış mübarek başının düşüşünü, Al-i Osman’ın hazin düşüşünü, meteorların düşüşünü, yaprağın düşüşünü, yağmur tanelerinin düşüşünü birlikte yaşayabilse insan o düşüş külliyet kazanmaz mı?

Yapabilseydik bunu, şu muvakkat Tenkilimiz, Tenkil-i Kübra olmaz mıydı?

Kıyaslama yoluyla anlama ve anlam yüklemeden, veya ötekilerin dramının bilinirliğinden yararlanma çabasından, veya öncekilerin çıkış stratejilerinden ders çıkarmaktan bahsetmiyorum. “Ağlamayı şimdi öğretti bana Mevla, ve bu ders sadece bu dert için bana verilmiş olamaz. Ağla gözüm bugüne kadar yaşanmış bütün düşüşlere ağla; bütün sürgünlere ağla; bütün soykırımlar için göz yaşı dök ve külli bir yakarışla yakar!” ufkundan bahsediyorum. Ağlayabilirsek Kurûn-u Vustânın vahşetini bir defada kusan Yirminci Yüzyılın soykırımlarına, gözyaşımız Holokost mağduru altı milyon Yahudi için de akabilirse, Darfur’un, Kamboçya, Doğu Timor, Filistin, Doğu Türkistan, Bosna ve Rwanda’nın hepsine birden ağlayabilirsek… O zaman ağıtımız külli olduğu gibi, duruşumuz da külli olmaz mı?

Ve acaba aslında kendi ölümüz için okuduğumuz hatmin sevabını, Server-i Kainat Efendimizden başlayıp “ândan hasıl olan” silsilesi içinde tâ “cümle ehl-i iman ervâhı içün”e kadar hediye ettiren toplumsal erdem, bu külliyet kesb etmiş bilincin altını çizmiyor mu? Veya Yörük cenazelerinde köyün sözlü tarihini ölümler üzerinden kaydetmiş ve cemaati bütün bilindik vefatlar için ağlatan ağıtçı kadınlar aslında derin bir hikmeti öğretmek üzere öğütçü analık yapıyor olamazlar mı? Veya “Ateş nereye düşerse düşsün, önce beni yakar,” beyanı, “Geçmişte ve gelecekte her nereye düşmüş ve düşecek olursa olsun,” manasını da barındırmıyor mu?

Hepsinden öte “Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi öyle ağır yükler yükleme bize!” yakarışına Ezelî Kelama dahil olma hakkını veren, “bizden öncekilerin” yüküyle hemhal olma edebini öğretiyor olması değil midir?

Düşüşü böyle yaşamak, hayatı böyle idrak etmek, namazı böyle kılmak… Hepsi de “kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmenin” mücessem ifadeleriyse eğer, o namazı öyle kılmanın yolu, bu hayatı böyle yaşamaktan, bu gözyaşını böyle dökmekten geçiyor demektir…

İşte böyle, Namaz yazısında takılıp kaldım…

[Kerim Balcı] 31.1.2019 [TR724]

Başarısının kurbanı olmak ya da Pep Guardiola [Hasan Cücük]

Barcelona, 2008’de takımın dümenini Pep Guardiola’ya emanet ettiğinde futbol dünyası bu kararı ihtiyatlı karşılıyordu. 11 yıl Barcelona formasını giyen Guardiola, mevkisinde dünyanın en iyilerinden biri olmuştu. Ancak teknik adamlık geçmişi sadece bir yıl Barcelona B takımı olan birine, koca Barcelona’yı teslim etmekte pek akıl karı değildi. Soru işaretlerini haklı çıkaran ligin ilk iki haftasında alınan bir puan oluyordu. Sonrasında ise Guardiola futbola damgasını vuran bir teknik adam oluyordu. Tam 11 yıldır zirvede olan bir teknik adam için bu sezon pekte iç açıcı gitmiyor.

2008-12 arasında Barcelona’yı çalıştıran Pep Guardiola, futbol dünyasının gördüğü en başarılı teknik adamlardan biri oluyordu. Sadece bir yıllık tecrübeyle 37 yaşında Barcelona’yı çalıştırıp, 4 yıla 3 La Liga ve 2 Şampiyonlar Ligi kupası sığdırmak her teknik adamın harcı değildi. 4 yılın sonunda Barcelona’ya veda ederken, kulübün müzesine 14 kupa bırakıyordu.

Barcelona’dan sonraki durağı 2013’te Bayern Münih oluyordu. Bir sezon dinlendikten sonra geldiği Bundesliga’da yine bildik başarıları tekrarlıyordu. Bayern Münih’te geçen 3 yılın ardından geriye 3 Bundesliga şampiyonluğu, 2 Almanya Kupası ve birer UEFA Süper Kupası ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası kalıyordu. Bunca başarıya rağmen CV’sinde Şampiyonlar Ligi olmaması bir eksiklik olarak addediliyordu. Zira görevi teslim aldığı Jupp Heynckes, 2012-13 sezonunda lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış bir takım teslim etmişti.

2016’da Guardiola rotasını Premier Lige çevriyordu. Futbol dünyasının ünlü teknik adamları Arsene Wenger, Jürgen Klopp, Antonio Conte, Jose Mourinho ve Claudio Ranieri, Premier Lig’de zirveye mücadelesinde rakipleriydi. 2008’den itibaren Arap sermayesini arkasına alan Manchester City’nin para sorunu yoktu. Tek sorun harcanan milyonların karşılığında gelmeyen başarıydı. Guardiola takımın başına geçerken 215 milyon Euro’luk bir transfer yapıyordu. Başarının tüm taşları döşenmiş oluyordu. Ancak sezon biterken City’nin tablodaki yeri üçüncülük oluyordu. Dahası şampiyon Chelsea’nın 15, ikinci Tottenham’ın 8 puan gerisinde sezonu tamamlıyordu.

Guardiola ilk kez çalıştırdığı bir takımda ilk sezonunda şampiyonluk görmüyordu. Premier Lig’in gücü ve kalitesinden dolayı bu normal karşılanıyordu. İkinci yılında kulüp yine kasanın ağzını sonuna kadar açıyordu. Bu kez transferde harcanan rakam 315 milyon Euro oluyordu. İki sezonda kasadan çıkan rakam tam 530 milyon Euro oluyordu. Premier Lig ortamına alışmış Guardiola için başarıdan başka bir şansı yoktu.

Nitekim sezonun başlamasıyla City fırtınası esiyordu. Haftalar geçtikte City farkını ortaya koyup rakipleriyle puan farkını açıyordu. Daha devre bitmeden herkesin hem fikir olduğu konu; şampiyonun kim olacağından ziyade ligde ilk 4’e girecek diğer takımlardı. Zira şampiyon City olacaktı. Nitekim sezon başında devraldığı liderlik koltuğunu City kimseye bırakmadan en yakın rakibine 19 puan fark atarak şampiyon oluyordu. Manchester City, 32 galibiyet, 4 beraberlik, 2 yenilgi alırken rakip fileleri 106 kez havalandırıp, kalesinde 27 gol görüyordu. Topladığı 100 puanla, Premier Lig tarihinde 3 rakamlı puanla şampiyon olan ilk takım oluyordu.

Guardiola artık City’ye damgasını vurmuştu. Bu sezon transferde sadece 72 milyon Euro harcarken, bunun 67 milyon Euro’su Leicester City’den alınan Riyad Mahrez için ödeniyordu. Sezonun 3. haftasında Wolverhampton deplasmanında alınan beraberlikle ilk puanını kaybediyordu. Bu aslında bir sinyaldi. Sezonun City için pekte iyi geçmeyeceğinin işareti sadece Premier Lig’den gelmiyordu. Şampiyonlar Ligi’nde sahasında Lyon’a kaybederek, taraftarına bir başka şoku yaşatıyordu.

Premier Lig’de 24 hafta sonunda City, 18 galibiyet alırken, 2 maçtan berabere, 4 maçtan ise yenilgiyle ayrıldı. Geçen sezonun tamamında 4 beraberlik ve 2 yenilgi alan City, daha sezonun bitimine 14 hafta kala 4 yenilgi almıştı. City puan kaybederken, şampiyonluk yarışında bir numaralı rakibi Jürgen Klopp’un Liverpool’u yoluna kayıpsız devam ediyordu. Liderle puan farkını kapatmak bir yana giderek açılıyordu. Özellikle aralık ayında oynadığı 6 maçtan 3’ünü kaybetmesi City için sıradışı bir sonuçtu. Newcastle deplasmanında alınan 2-1 yenilgi şampiyonluktan biraz daha uzaklaşmasını sağladı. Son 9 maçta alınan 4 mağlubiyet durumun vehametini ortaya koyuyor.

Guardiola, Barcelona’da 4, Bayern Münih’te 3 yıl kaldı. City’de bu sezon 3. yılı. Sezon sonunda şampiyonluk gelmezse Guardiola kendi isteğiyle takımdan ayrılabilir. Başarıya alışmış bir teknik adam için 3 yılda bir şampiyonluk elbette başarısızlık olacaktır. Aslında Guardiola, Barcelona’da yakaladığı başarı grafiğinin kurbanı oluyor. Aynı durumu Jose Mourinho yaşamıştı. FC Porto ile lig, UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Mourinho ilerleyen yıllarda bu başarı grafiğinin çok gerisinde kalınca kovulmaktan kurtulamayan bir teknik adam olmuştu. Aynı tehlike şimdi Guardiola’nın kapısını çalıyor.

[Hasan Cücük] 31.1.2019 [TR724]

Kutsal sandık ve altın buzağı! [Erhan Başyurt]

Venezuela’da, 12 bin km ötede, yaşananlar Türkiye’yi germiş görünüyor.

Düne kadar ‘ABD’nin Suriye’de ne işi var?’ diyenler, şimdi Venezüela’da olanlarla meşgul!

Dünya döndükçe, siyasi devran da değişiyor!


***

Türkiye, Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun muhalifi Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido’nun ABD ve bazı ülkeler tarafından ‘meşru başkan’ olarak tanınmasını ‘darbe’ olarak niteliyor.

Klasik söylem devrede; ‘Seçimle gelen seçimle gider… Sandıkla gelen sandıkla gider…’

AKP ve siyasal İslamcılar, ne zaman işin ucu kendilerine dokunsa bu söyleme sağınıyorlar.

Oy sandığı değil sanki ‘kutsal sandık’…


***

Önce şu soruya cevap arayalım; Maduro meşru bir başkan mıdır?

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirsiniz, HAYIR…

Seçilmek, halkın iradesi, yöneticiler için meşruiyet kaynağıdır.

Ancak seçim ‘adil, şeffaf ve eşit şartlarda’ geçiyorsa meşrudur. Aksi halde göz boyama, aldatmadır. Diktatörlerin, tiranların halkına zulmetmesinin bir aracıdır…


***

Venezuela’da durum tam da böyle.

Maduro, muhalif liderlerin seçimlere katılmasını engelledi.

Muhalif liderler ya hapiste ya da ev hapsinde.

Özgür medyanın kapısına kilit vurdu, muhalif gazetecileri tutukladı…

Seçimlerin şeffaf ve adil olmadığı, uluslararası gözlemciler tarafından ilan edildi.

Muhaliflerin çoğunlukta olduğu Meclis’i lağvetti.

Muhalefet son genel seçimleri protesto edip katılmadı.

Muhalefetin yaptığı sembolik seçime katılıp oy kullananlar Maduro’nun resmi seçiminde oy kullananlardan fazlaydı…

Erdoğan ve çevresinin bel bağladığı Venezuela’da 1 kilo pirinç ya da 1 kilo et için iki üç torba para ödeniyor. Halk yüzde 20 bini aşan enflasyon yüzünden gıda alamıyor.
***

Venezuela’da muhalifler yurt dışına göç etmek zorunda kaldı. Mallarına el konuldu…

Kamu imkanlarının Maduro iktidarı tarafından keyfi kullanımı var. Açlığa mahkum vatandaşı iktidara ‘kamu yardımları’ üzerinden bağlayıp, biata zorluyorlar.

Enflasyonun 1 milyonu gördüğü ülkede, ilaç bile temin edilemiyor ve halk artık kitleler halinde komşu ülkelere göç ediyor.

Yurt dışına çıkan Venezuela vatandaşı sayısı 4 milyonu geçmiş durumda…

Venezuela’da, iktidar darbe girişimlerini bahane ederek, orduyu tamamen kontrolü altına almış durumda.

Yargı da iktidarın denetimi altında…

(Tüm bu süreçlere ait detayları tekrara düşmemek için kapsamlı kaleme almıyorum. Arzu edenler, daha önce yine tr724.com da kaleme aldığım şu yazımı okuyabilirler;

http://test.tr724.com/ekonomik-krize-ragmen-bir-tek-adam-neden-devrilmiyor/ veya MoonStar TV’de yayınlanan bu programı https://www.youtube.com/watch?v=dVIlYECyuMA izleyebilirler…)

Yani ülkede denge ve denetim, kontrol mekanizması, iktidar için hesap verilebilirlik söz konusu değil…


***

Şimdi bu bilgilendirmelerin ışığında ‘kutsal sandıkçılar’a iki hatırlatma yapalım.

Birincisi, bir ülkede seçimler adil, eşit şartlarda ve şeffaf değilse o sandıktan çıkan sonuç meşruiyet kaynağı olamaz.

İkincisi, bir ülkede denge ve kontrol sistemleri yok edilmişse, iktidar hesap vermenin önünü tıkamışsa, hukukun üstünlüğü yok edilmişse sandıktan çıksa da o lider demokratik meşruiyet sahibi değildir.

Bunun aksini iddia etmek demek, ‘seçilmiş tiranlara’ ya da seçimle iktidara gelmiş gibi göz boyayan diktatörlere yeşil ışık yakmak ve halkların zulme uğramasına onay vermek olur.


***

Biraz daha açalım, Tunus’ta Bin Ali, Mısır’da Mübarek, Irak’ta Saddam, Suriye’de Esed de sandıktan çıktı. Türkiye, bu diktatörlere karşı haklı olarak muhalefet eden halkları destekledi. Arap Baharı’nı destekledi.

Şayet sandık kutsalsa, Türkiye kutsalını neden çiğnedi?

Acıkıncaya kadar tapılan put mu sandık sizin için???


***

AKP iktidarı gerçekten sandığa bu kadar saygılı ise, sandıktan çıkan HDP’li vekillere ve seçilen belediye başkanlarına tavrını nasıl açıklayacağız?

AKP için sandık sadece kendisini, demokratik dışı saldırılardan korumak için sığınılan bir liman.

Ancak başkalarının sandığa yansıyan iradesi, Türkiye için de bile bir anlam ifade etmiyor.

HDP’li ve CHP’li vekiller hapiste… AKP’den seçilmiş belediye başkanları bile ‘tehdit’ edilerek istifa ettirildi. Siz hangi sandıktan dem vuruyorsunuz?

Sandıktan çıkan Maduro karşıtlarının desteklenmesini ‘darbe’ olarak niteleyen iktidarın yayın organı Sabah 29 Ocak tarihinde manşetten ‘PKK temsilcisi HDP’ ve 30 Ocak tarihli manşetinde de ‘CHP yontulmamış faşist zihniyet’ ifadelerini kullanıyordu.


***

Gelelim gerçeğe, Türkiye’nin Maduro aşkının altında demokratik kaygılar değil 3 gerçek yatıyor.

Birincisi, Türkiye artık uluslararası yalnızlık yaşıyor. Kendisi gibi rejimlerle dost. Devrilmelerini istemiyor.

İkincisi, Venezuela’da muhaliflere verilen desteğin benzerinin şartlar oluşması halinde Türkiye’de tekrar edilmesinden endişeliler ve kendilerini koruma dürtüsü içinde hareket ediyorlar.

Üçüncüsü, Maduro yönetimi ile kurulan ‘altın köprü’ söz konusu. Tıpkı İran’ın uluslararası ambargoyu ‘komisyon’ karşılığı delmesi sağlandığı gibi, ‘altın yumurtlayan tavuk’ kesilsin istenmiyor.


***

Sonuç olarak, Venezuela’da bir dış müdahalenin desteklenmesi söz konusu olamaz. Ancak Maduro’nun barışçıl yollarla ve uluslararası baskı ile görevden uzaklaştırılması darbe değildir.

Aksine sandıkla iktidara gelip, seçilmiş tiran yönetimi kuranlara da caydırıcı bir mesajdır. Hepsinden önemlisi de perişan haldeki Venezuela halkının faydasınadır.

Türkiye’de Maduro aşıklarının derdi de ‘kutsal sandık’ değil aslında, ‘altın buzağı’…

[Erhan Başyurt] 31.1.2019 [TR724]

İnsanlık Kalesi , İnsanlık Sarayı [Safvet Senih]

Kur’an-ı Kerim’de, “Ey insanlar!  Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülalelere ayırdık.”  (Hucurat Suresi, 49/13)

Bediüzzaman Hazretleri, bu âyeti ele alırken diyor ki: “Yani, ‘Sizi tâife tâife, millet miller, kabile kabile yarattım tâ ki, birbirinizi tanımalısınız, birbirinizdeki ictimâî hayattaki münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinizle yardımlaşasınız. Yoksa sizi kabile kabile yaratmamın sebebi, yekdiğerinize karşı inkârla, birbirinizi yok sayarak, birbirinize yabanî bakarak ve husumet ederek, düşmanlık yapmanız için değil.” (Yirmi Altıncı Mektup, 3. Mebhas)

İnsanların, siyah, beyaz, sarı veya kızıl dereli olması Cenab-ı Hakkın Güzel İsimlerinin tecellisiyle, nakş-ı âzam olan ve ahsen-i takvim olarak yarattığı insanlar  üzerinde çeşit çeşit, farklı farklı rengârenk sanatlarını sergilemesiyle ilgili hikmetlerindendir:  “Gökleri ve arzı yaratması, lisanlarınızın, renklerinizin farklı farklı, çeşit olması O’nun âyetlerinden (Allah’ın varlığının, ilminin, iradesinin, kudretinin ve hikmetinin delil ve mucizelerinden) dir.” (Rum Suresi, 30/22)

Nasıl bitkiler çeşit çeşit, renk renk yaratılmışsa, hayvan türleri farklı farklı var edilmişse, her biri bir tür, bir canlı nevi kadar değerli olan insanlar da böyle ayrı ayrı şekil ve suretlerde bu âlem sergisine hem de emanet rütbesiyle, halifelik ve komutanlık  taltifiyle, herşey emirlerine verilerek Allah adına tasarruf yetkisiyle bu cihana getirilmiştir…

yet-i kerime, “Ey Müslümanlar!” diye değil, burada “Ey insanlar!..” diye hitap ediyor. Hz. Ali Efendimizin dediği gibi, Müslümanlar kendi aralarında iman kardeşleridir, ama diğerleriyle insan kardeşleridir. Aslında insanların hepsi de  âhir zaman peygamberinin ümmetidir. Çünkü başka peygamber gelmeyecektir. Bunların bir kısmı ona iman ettiği için, ümmet-i  icabettir. Diğerleri de ümmet-i davettir. Yani hepsi de yine onun ümmetidir.

Onun için Kastamonu Lâhikasında “İslamiyetin de içinde bulunduğu insanlık kalesinin tamirinden” bahsediliyor. Bozguncuların, fesatçıların müfsit âletlerle tahrip edip ifsada uğrattıkları, sağından solundan yıpratıcı darbelerle yaralayıp aşındırdıkları bu kaleyi imanın gücüyle tamir etmek mecburiyetindeyiz. Kalb-i umumiyi, vicdan-ı umumiyi, imanın ilaçları ve devâları ile şifayap hâle getirmeye mecburuz. Bizler muhabbet fedaileri ve sulh-u umûmî temsilcileri olarak, tefrika, ihtilaf, çatışma ve savaş tehlikelerini önlemek sulh ve selamet, barış ve huzur için çalışanlarla elbirlik olmak zorundayız.

Aklı başında herkes, dünyanın bu gidişatının iyiye gitmediğini, şu medeniyet ve teknolojinin, egonun elinde, dünyaya hakim olma, herşeyi eline geçirme hırslarıyla dolu bir azınlık tarafından  bir duvara toslatmakla karşı karşıya olduğunun farkında… Deniz diplerinin balıklardan çok fabrikaların, teknolojinin tehlikeli atıkları ile dopdolu olduğunu, ayyuka çıkan israfların sadece insanları değil bütün cihanı tehdit altında bıraktığını bilmeyen yok… Ekolojik dengenin bozulup ısınan hava ile eriyen buzulların, sel olarak taşıp sularla karaları işgal edeceğini bağıra bağıra herkes söylüyor. En temelde fâiz üzere kurulan şu vahşi kapitalizmin, insanları sömüre sömüre dünya gelirlerinin % 1’in elinde toplandığını; yani % 99 bütün imkânlarının hepsi kadar işte o yüzde birin herşeye sahip olduğu çoktan hesaplanmış ve maalesef bu orantı durmadan % 1 için artıyor; % 99 için azalmaya devam ediyor. Devletlerin, ülkelerin borçları da böyle dengesiz bir şekilde zıvanadan çıkmak üzere…

Ego’ya bağlı hırsları, herşeyi elinde toplama, herşeye hâkim olma dürtülerini hangi mukaddes prensipler düzenleyecek? Enâniyetler ve egoizmalar nasıl ıslah ve terbiye olacak, bunların semavî ilaçları kimin elinde? İnsanlık eliyle tahrife uğramış yarım yamalak şeylerle bütün bunlara bir çare bulmak mümkün mü?..

Peki üçyüz bin altıyüz yirmi harfle sonsuz mânalar ifade eden Kur’an-ı Kerimin bugün bize neler söylediğini, İslam Dünyasında Külliyattan ve Pırlanta Serisinden başka ortaya bilenler var mı? Hiç bunlar dışında, iyileştirici, tedavi edici örnekler gösterilebilir mi? Gösterilebilseydi hiç İslam dünyası bu kadar perişan olur muydu? İnsan hakları açısından notumuz nasıl, bir İslam ülkelerine, bir de diğer ülkelerin demokrasine bakalım. Neler göreceğiz? Yerlerde sürünenler kimler?

Örneklerini kendi içinden çıkaran su Hizmetle 180’i aşkın ülkede imkân çapında bazı güzellikler yaşandı. Buna dost-düşman bütün dünya şâhit…

Ama her şeye rağmen birileri evhama kapılıp “Dünyanın bu kadar çeşitli ülkelerinde, ülkelerin elitlerini yetiştiren bunlar acaba bir gün gizli emelleri için, insanlığı önlenemez bir çatışmaya götürebilirler mi? Acaba iç dünyalarında böyle bir düşünce var mı?” diye bir teste tâbi tuttular. Mazlum, masum insanlar tutuklandı… Bütün müesseselere el konuldu, atalarından kalma mallarına, dişleriyle tırnaklarıyla kazandıklarına mafya usulü çöküldü… Masum çoluk çocuk kelepçelenip gaddarca hapislere dolduruldu… Ama en ufak bir karşılık yok. Bundan daha şiddetli, daha dayanılmaz bir test mi olur. Bütün cihan buna şahit oldu. Artık kimsenin diyebileceği bir şey kalmadı… Gerçekten bu Hizmet Cihan Sulhunun özünü teşkil etme liyâkatını hak etti.  Elindeki mânevî ilaçlar da insanlığın bütün dertlerinin devası ve şifası olduğunda şüphe yok. Bizim kendimizden şüphemiz yok. Onun için, İŞİMİZE  bakalım… Balık bilmezse H LIK  bilir…

[Safvet Senih] 30.1.2019 [Samanyolu Haber]

İradenin hakkını vermek [Halit Emre Yaman]

Allah insanı, bir şeyleri istemeye meyilli yaratmıştır. Bu istemelerin karşılığı olarak da bazen verme bazen de vermeme gibi durumlar söz konusu olur. Aslında bu istemeler bir sebepten kaynaklanır, o da başka bir sebepten, o da daha başka bir sebepten…

İrade, büyük bir yangına sebep olabilecek, küçük ve aynı zamanda basit bir kıvılcım gibidir. İnsanın, Allah’ın istediği vasıflara sahip kul olabilmesi için iradesini kullanması gerekir. Nefis ve Şeytanın tuzaklarına karşı koyabilmek için iradeli olmak şarttır.
İnsanın, iradesini ortaya koyarak yaptığı davranış aslında mükemmele olan özlemidir. Bu aynı zamanda insanın kendini tanıma egzersizidir. İnsan kendisini, eşyayı ve toplumu ancak yaptığı hareketlerle tanır. Bu davranışı sonrasında aldığı sonuçlar, ona hayatta kalmayı öğretir.

Kendi başına bütün ihtiyaçlarını gideremeyen insan, başka birileri ile dayanışma halinde olmak zorundadır. Başlangıçta kendi ihtiyaçlarını karşılamak için dayanışma içine giren insan, daha sonra başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak, yeni güçler ve dayanaklar elde etmek için dayanışma olanakları meydana getirmeye çalışır. Bu durum, aslında insanın başlangıçta esir, daha sonra da yaptığı hareketlerle özgürlüğünü kazandığını ifade eden bir yaklaşımdır.

Her türlü dayanışma, menfaat dışı olduğunda değerlidir, yoksa bünyesindeki kolaya meyilli olma duygusundan dolayı insanın asalak yaşamasına sebep olabilir. Bu tutum dilimizde “kapağı bir yere atmak” şeklinde ifade edilegelmiştir.

Dayanışmanın sonrasında, devreye giren kavramlardan biri de adalettir. Adalet, kuralların herkes için aynı ve uygulanabilir olması ile sağlanabilir. Toplumsal hayatta herkesin güvenli bir şekilde yaşaması adaletin uygulanması ile mümkündür. Burada kanunun ve uygulayıcısı olan devletin işlevi adaleti eşit bir şekilde dağıtmaktır. Hâlihazırda, Müslümanların yaşadığı ülkelerde devleti yönetenler, adaleti eşit şekilde dağıtmadıkları gibi, adaletsizliklerin yaşanmasına zemin hazırlamaktadırlar.

Antik Yunan felsefecilerinin çoğu “Kötülük bilgisizlikten kaynaklanır, insan bilerek kötülük yapmaz” fikrini savunmuşlardır. Buna göre, insanın ahlaklı olması için eğitim alması ve bilgi sahibi olması gerekir. Bu eğitimi almak için de daha önceden elde edilmiş tecrübeler ışığında harekete geçmek gerekir. Eğitilmiş insan her konuyu, kendisinin ve toplumun değerleri ile karşılaştırır, bunlara uygun olup olmadığını tespit eder, gerekli analiz ve sentezleri yapar ve ona göre harekete geçer.

Hareket ve düşünce iç içe geçmiş kavramlardır. Bazen bir düşünce insanı harekete geçirirken bazen de yapılan hareketlerin sonucunda ortaya düşünceler çıkar. Öyle veya böyle ortaya çıkan sonuç insanların yararına ise taraftar bulur ve zamanla ulusal, sonra da evrensel boyut kazanabilir.

İnsan, harekete geçer veya geçmez, ama en doğruyu bulmak, daha fazlasını istemek için harekete geçmek gerekir. Uysallığı ve kuru itaati kabul etmeyerek harekete geçmek aslında bir isyandır. Bu aynı zamanda insanın kendisini keşfetmesi ve yeni bir hayat isteğinin göstergesidir. Bu haliyle de insan her zaman bir şeylere karşı isyan halindedir.

İsyan; bir sisteme veya bir emre boyun eğmeme, itaat etmeme, başkaldırma ve ayaklanma demektir. Nihilist anlayışa göre isyan, başta devlet olmak üzere, bütün otoritelere başkaldırmak, kurulu düzeni yok saymak, her türlü kaideyi ve ahlaki değerleri yok etmek demektir.

İslamî düşünce yapısında böyle bir hareket tarzı yoktur. Bununla birlikte birçok Müslüman düşünür, eserlerinde bunu iradenin davası, varoluş, isyan ahlakı, diriliş gibi kavramlarla ifade etmişlerdir. Bu düşünürlerin çoğu, ifrat ve tefrit olarak değerlendirmeye tabi tutulacak olan uysallık ve anarşiyi tasvip etmez ve her zaman, her konuda “sırat-ı müstakim” denen “orta yolu” tavsiye eder.
İnsan öğrendikleri ile hayat tarzı üzerinde bir irade sergiler. Daha sonra aile, toplum ve devlet gibi iradeleri kabullenmek suretiyle hayatını devam ettirir. Herhangi bir iradenin kabul edilmediği ortamda, karışıklık, dağınıklık ve kargaşa olur. Böyle bir ortamda insan, sağlıklı düşünüp, doğru kararlar veremediği için kendisine bir dayanak noktası arar. Eğer inanç, duygu ve karakteriyle kendisine ait bir düşünce dünyası yoksa taklit ve şablonculuk girdabına düşer.

Aslında toplumu bir arada tutan ve medeniyeti oluşturan faktörlerden birisi de taklittir. Düşünce, inanç, medeniyet gibi kavramlar başlangıçta ancak bu yolla yayılır ve evrensel hale gelebilir. Yani marifete ulaşmak için taklit insana bir yere kadar kılavuzluk yapabilir. İnsanın hedefine ulaşabilmesi için, bir süre sonra taklidi terk edip, kendisine dayatılan şeylere karşı çıkması, isyan etmesi gerekir. 

Ne yazık ki, günümüz Müslümanları körü körüne taklit, haksızlıklar karşısında sessiz kalma, menfaat için zulümlere göz yumma gibi hastalıklara müpteladır. Bunun tam tersini yapıp, masum insanlara zarar veren, radikal düşünceli olanlar da vardır. Müslümanlar taklitten kurtulamadığı ve iradesinin hakkını veremediği sürece ifrat ve tefritle iç içe yaşamaya devam edeceklerdir.
Gerek düşünce dünyasında, gerekse de pratik hayatta, insanın karşı çıkacağı, itiraz edeceği şeyler her zaman olur. Usul ve üsluba dikkat etmeden yapılacak her müdahale, karşı tarafın da istenmeyen bir davranışta bulunmasına sebep olabilir. İsyan eder gibi yapılan müdahaleler, muhatabı da benzer tepkiler vermeye zorlar. Hal böyle olunca da olan hakikatlere olur ve bundan her iki taraf da zarar görür.

Bazı insanların, düşünen, fikir üreten biri gibi görünmek için, her söylenene karşı muhalif bir tavır sergiledikleri de olur. Bu tiplerin farkında olmadan daha önce savundukları fikirleri inkâr ettikleri çok görülmüştür. Saman alevi gibi, ömürleri kısa olan bu tipler, çevrelerine faydadan çok zarar verirler.

Hâsılı, Müslümanlar günümüzde çok farklı sebeplerden dolayı, iradesinin hakkını veremeyip, gayesiz bir hayat sürdürmektedir. İradesinin hakkını verdiğini düşündüğü kimi zaman, anarşist bir tavırla çevresine zarar vermiş, kimi zaman da dinimi yaşıyorum iddiasıyla ortaya çıkmış ama o da dine zarar vermiştir.

[Halit Emre Yaman] 30.1.209 [Samanyolu Haber]
@halitemreyaman2halitemreyaman@hotmail.com