Ekrem Dumanlı: “Akın İpek kararı Türkiye’deki partizan yargıya bir tokattır; ‘Çatı’ çöktü!”

Ekrem Dumanlı You Tube kanalında İngiltere’de Akın İpek hakkında verilen mahkeme kararını ve yansımalarını değerlendirdi. Westminster Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen davada yargıç Akın İpek ve beraberinde yargılanan Ali Çelik ve Talip Büyük’ün haklarındaki dava “siyasi” olduğu için Türkiye’ye iade edilmemelerine hükmetmişti.

Ekrem Dumanlı, “Akın İpek davası, bir dönüm noktası’ başlığı ile verdiği videoda, davanın anlamını yorumladı. Kararın Türkiye’deki partizan yargıya bir tokat olduğunu söyleyen Dumanlı, “Karar uluslararası ve evrensel hukukun testinden geçti. Türkiye’deki partizan yargıya bir tokattır. Uluslararası hukuka göre ortada suç yoktur. Bu dava bir dönüm noktasıdır. Çünkü İngiltere’deki bağımsız hakimler kararını verdi. ‘Bu dava hukuki değil siyasidir. Delil olmadan suçlama vardır. Türkiye’deki bağımsız yargı 2013’teki yolsuzluk davalarından sonra bitmiştir.’ Bu ifadeleri tek tek sıraladılar.” şeklinde konuştu.

Dumanlı İngiltere’deki davayla Ankara’da hukuk garabeti olan ‘Çatı Davası’nın da çöktüğünü söyledi.

İşte Dumanlı’nın açıklamalarının tamamı;


[TR724] 30.112018

Diliniz sağlığınız hakkında ne söylüyor?

Dilinizde oluşan ağrı, kaşıntı, görünümde farklılık ve koku gibi faktörler hastalıkların ipuçlarını veriyor. International Journal of Biomedical Engineering and Technology isimli dergide yayınlanan çalışmada, dilin hastalıkların teşhisinde önemli bir organ olduğu anlatıldı.

Kendinize dil çıkarın. Normalin dışında bir görüntüsü varsa hayatınızda değiştirmeniz gereken şeyler var demektir. Eğer dilimizin altındaki damarlar fazla ise aşırı şeker ve tuz alıyorsunuz, bunu azaltmamız lazım. Eğer dilin üstünde koyu kırmızı bir renk varsa, acıdan ve baharatlardan uzak durmamız gerekiyor. Dilin düz olması gerekirken kenarlarında diş izi varsa karaciğer ve safra kesesinde sorununuz olabilir. Diliniz soluk renkli ise pembeliği kaybolmuşsa bu sizin kansız olduğunuzu gösterir. Kan yapıcı yiyecekler tüketmeli, kafeini azaltmalısınız. Özellikle dilin ucunda oluşan değişiklikler kalp ve akciğer ile ilgili problemleri gösterir. Sizin de dilinizde aşağıdaki belirtiler varsa dikkat edin:

Yumuşak ve solgun görünüm: Diller biraz tümsekli ve girintili çıkıntılı olur, fakat diliniz yumuşaksa bu durum B12 veya demir eksikliğinin belirtisi olabiliyor.

Siyahlaşma veya dilde tüylenme: Bu gerçekten dilinizde tüy çıkması anlamına gelmiyor, diliniz tüylenmiş gibi görünüyor. Dilin üzerinde salgı çoğalıyor ve rengi koyulaşıyor. Ağız hijyeninin kötü olduğunun belirtisidir. Kötü ağız hijyeni de kalp krizi riskini artırır. Ayrıca siyah dil mantar enfeksiyonunun belirtisi olabiliyor. Bağışıklık sistemi çökenlerde ve diyabet hastalarında da aynı durum görülüyor.

Çok büyük dil: Dilinizin şiştiğini veya büyük göründüğünü hissederseniz bu durum hipotiroid belirtisi olabilir. Vücudunuz yeterince tiroid hormonu üretmiyor, bu da metabolizmanızı yavaşlatıyor ve enerjinizi azaltıyor.

Yarılmış dil: Dilinizin üzerinde veya yanlarında çatlaklar ya da oyuklar farkederseniz otoimmün bozukluğunuz olabilir. Bu hastalıkta, vücut kendi dokularına karşı uygun olmayan bağışıklık yanıtı oluşturur.

Beyaz dil: Dilinizin beyazlaması mantar enfeksiyonunun belirtisi olabilir. Çünkü ağzınızdaki mantarla savaşan bakterilerin doğal seviyesi alt üst oluyor.

Sık sık oluşan aftlar: Doktorlar bu rahatsız edici, ağrılı aftların neden oluştuğundan emin değiller. Stresli olduğunuzda, baharatlı yiyecekler tükettiğinizde, grip ya da soğuk algınlığı döneminlerinde ve bağışıklık sisteminiz fazla çalıştığında aftlar daha çıkıyor.

[TR724] 30.11.2018

‘Elçi’ye beraat verdim, bir gün sonra meslekten ihraç edildim’

Tahir Elçi’nin 49 yıllık hayatı Kürtlerin yaşadığı dramların bir özeti adeta. 3 yıl önce faili hala ‘meçhul’ bir kurşunla son bulan yaşamı, her türlü zulme karşı duran, teslim olmayan, adalet yolunda gerekirse canını veren bir mazlumlar avukatının portresidir bir anlamda.

Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı törenle son yolculuğuna uğurlanan Elçi, gözyaşları içinde toprağa verilirken, acılı eşi, “Ensesinden vuruldu, ağzındaki zeytin dalı düşürüldü.” diye feryat etmişti.

Aradan geçen 3 yıl sonra Tahir Elçi suikasti ile ilgili somut bir netice hala yok.

Katledilmeden önce, Tahir Elçi’ye 10 Eylül 2015’te yargılandığı bir davada beraat kararı veren, kendisi de 11 Eylül 2015’te ihraç edilen eski hakim Ramazan Güzel o dönemin atmosferini ve bu güne kadarki süreçteki ihmalleri ve yaşananları Kronos‘a değerlendirdi.

İşte, duygularını, “O vurulmadan az önce de ülkeyi terk etmiştim. Keşke kendisine şunu deme cesareti gösterebilseydim: Başkan, gel gidelim buradan, bizi yaşatmazlar!” sözleriyle ifade eden Güzel’in cevapları:

Tahir Elçi’ye son beraat kararını veren hakimsiniz. Önünüze gelen dosyada Elçi ne ile suçlanıyordu?

Diyarbakır Barosu yönetiminin ”CMK görevlendirmelerine dair görev ihmali” iddiası ile..

Kararı verirken hukuki argümanlarınız ve vicdani kanaatiniz neydi? Aradan geçen yıllardan sonra ne düşünüyorsunuz?

Dava dosyasına baktığımda bir suç kastı görememiştim. Fakat mahkeme üzerindeki baskı, kendisi hakkında bir ceza istendiği yönünde idi. Bu tür davalarda özellikle beni ileri sürmelerinde de açıkçası sonradan art niyet görmüştüm. Kobani Eylemleri’nde de ısrarla beni Nöbetçi Sulh Ceza Hakimi olarak görevlendirmişler ve o dönemlerde mahkememi nöbetçi yazmışlardı, bayramlaşmaya bile gidememiştim. Elçi ve Arkadaşlarının davasında da hakeza.. Önceden fişledikleri benim gibi bir yargı mensubuna cezalar verdirip sonra bunu manipüle etmek istemişlerdi. Aksi karar halinde ise ”PKK ile işbirliği içinde” yaftası üreteceklerdi.. Ama ben karar verirken, hiç bir mülahaza içine girmedim, sadece işimi yapmaya baktım, hukuk ne diyorsa onu yaptım. Şimdi bakıyorum da, iyi ki de öyle yapmışım. Başım dik, alnım açık. Beni herkesten önce atmış oldular ama ben yoluma baktım, utanacak bir şeye de imza atmamış oldum. İhracımdan sonra bolca okuma fırsatı bulduğum, yaşadıklarını iliklerime kadar içselleştirebildiğim Nazım Hikmet’in dediği gibi:

“Biz kuşlara emanet ettik yüreğimizi;
kendi vicdanında özgür
Kendi gökyüzünde göçebe.”

Tahir Elçi’ye beraat verdikten sonraki süreci özetler misiniz?

“PKK Terör örgütüne dair terör propagandası yapmakla” suçlanırken hakkında beraat kararı verdiğim Hollandalı gazeteci Frederika Geerding, 6 Eylül’de Yüksekova’da gözaltına alındı, (Aynı gece “Beraat kararı verenlere de gereğinin yapılacağı” şeklinde bir tehdit mesajı aldım),

9 Eylül’de Geerdink hakkında “sınırdışı edilme” kararı alındı,

10 Eylül 2015 Perşembe- Tahir Elçi ve Diyarbakır Barosu yönetiminin yargılandığı davanın son celsesinde beraat kararı verdim ve de aynı gün benim için ihraç süreci başlatıldı.

Nihayet 11 Eylül Cuma günü mesai bitimine yarım saat kala odam basıldı, hakimlik kimliğime/ bilgisayarıma/ ‘e-imza’ma el konuldu ve ihraç oldum

(Hakimlik kimliğime el koyma tutanaklarının bir sureti.)

İhracımdan 2,5 ay sonra, görev yaptığım adliyenin 10 dakika yürüme mesafesindeki, öğlen aralarında bazen ciğer yemeye gittiğimiz yerde, Sn. Elçi’yi infaz ettiler.

Kalsaydım, muhtemelen akıbetim Rahmetli Elçi gibi olacaktı… Evet, Elçi’yi öldürdüler, ben dahil mahkemedeki hemen herkesi ihraç ettiler, o gazeteciyi de sınır dışı ettiler. Dümen sularına gitmeyeceği düşünülen 4 binden fazla yargı mensubu da ihraç ve çoğu da hapiste… Ve şimdi meydan onların. Ellerinizde boya küpü, istediğinize kara çalabilirler artık, kim dur diyebilir ki?

Elçi’nin suikastle sonuçlanan mücadelesi hakkında ne söylersiniz?

Tahir Elçi’nin katli ile AİHM başvuruları arasında da ciddi bir korelasyon bulunmakta.. Binaenaleyh, Tahir Elçi’nin öldürülme sebebini anlamak için, -akademisyen Kerem Altıparmak’ın da hatırlattığı gibi- Tahir Elçi’nin AİHM’e taşıdığı davalara bakmalı.

Tahir Elçi ki, Türkiye’deki mahkemelerde adalete ulaşamayan mağdurlarla ilgili de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne birçok başvuru yapmış ve çoğunu da kazanmıştı:

Yaşam hakkı, işkence yasağı, etkin soruşturma hakkı, adil yargılanma hakkı, gözlaltında kaybedilenler, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, gözaltında işkence, mayın patlaması gibi birçok hak ihlalinde mağdurlar ve aileleri için adalet mücadelesi..

Elçi’nin AİHM’de kazandığı bazı davaları listesine bakarsanız, ne demek istediğimi, dolayısıyla da neden öldürülmüş olabileceğini anlarsınız:

Türkiye’nin Irak sınırına yakın bölgesinden yiyecek, çay, sigara alıp, bunları Cizre’ye yakın ilçe ve başka yerleşim birimlerinde satan Abdulaziz Gasyak, Süleyman Gasyak, Yahya Akman ve Ömer Candoruk’un gözaltında kaybedilmesi davası: 6 Mart 1994’te kaçırılmışlar, 8 Mart’ta cesetleri, başları taşlarla ezilmiş olarak toprağın altında taşlarla örtülü şekilde bulunmuştu.. Öldürülenlerin ailelerinin avukatı Elçi olayı AİHM’e taşımış ve AİHM 13 Ekim 2009’da karara bağlamış, Türkiye’nin, yaşam hakkını içeren AİHS’in 2. maddesini ihlal ettiğine karar vererek tazminata hükmetmişti.

Şırnak’ın Kumçatı ve Koçağlı köyleri, 26 Mart 1994’te savaş uçaklarıyla bombalanmış, 2006’da köylüler AİHM’e başvuru yapmış, AİHM 12 Kasım 2013’te kararını açıklamış ve de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “yaşam hakkını ihlali” düzenleyen 2. Maddesinden Türkiye suçlu bulunmuştu. “Etkin soruşturma yapılmadığı” gerekçesiyle de mahkumiyet verilirken, AİHS m 3 ve 38’den de hüküm kurulmuştu. Bu davanın vekili yine Elçi idi..

Rahmetli Elçi, aynı zamanda DGMleri AİHM nezdinde mahkum ettirmiş birisidir de.. Abdülcelil İmret, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) Yönetim Kurulu üyesi ve İnsan Hakları Örgütü Batman Şubesi üyesiyken, 16 Ocak 1998’de PKK’ye yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınmış, Batman Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi binasına götürülmüş ve akabinde bir dizi hukuksuzluklar yaşanmıştı.

İmret, yargılama sırasında verdiği ifadede de gözaltında verdiği ifadeyi reddetmesine rağmen Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) 29 Aralık 1998’deki kararıyla, dönemin Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi gereğince İmret’e “örgütüne yardım ve yataklık” suçundan üç yıl dokuz ay hapis cezası vermiş, Yargıtay da hükmü onamıştı.

Tahir Elçi de vekili olarak AİHM’e başvurmuş, İmret’in yedi gün gözaltında tutularak AİHS’in 5/3 maddesi uyarınca derhal hakim karşısına çıkarılmadığını, avukatsız ifadesinin alındığını belirtmişti. Ayrıca AİHS’in 6/1 maddesi uyarınca da bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanmadığını ileri sürmüş, AİHM de Elçi’nin bu başvurusunu haklı bulup Türkiye’yi 4 bin 250 Euro tazminata mahkum ettirmişti..

Örnekleri böyle uzatıp gidebiliriz.. ama maksat hasıl olmuştur sanırım… Yani zamanında o, derin devletin adamlarının nasırına çok basmış, maskelerini düşürmüş ve şimşekleri üzerine çekmişti. Bu yapı ile birlikte kurgulanan faşizan bir yönetim için, kendilerine ileride pürüz çıkarabilecek, AİHM gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarda kendilerini zora sokabilecek kimselerin ortadan kaldırılması gerekiyordu ve yaptılar da!

Sürecin sonunda siz de Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldınız? Geriye dönüp baktığınızda nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Çok zor bir soru. İhracımdan sonra zemberek öyle bir boşaldı, o kadar yoğun şeyler yaşadım ki.. Hem şahsım, hem dostlarım, hem ailem adına.. Size bunları anlatmam çok zor.

Seneca’nın “Hafif acılar konuşabilir ama, derin acılar dilsizdir” sözünün edebiyat olsun diye söylenmediğini, bunu derinlemesine yaşayanların söyleyecek sözü kalmadığı için, onlar adına zorunlu söylendiğini idrak ettim. Ama içiniz kor gibi yanarken susmak da acıların en beteri, F. Garcia Lorca’nın da belirttiği gibi..

İhracımdan sonra yurtdışına çıktım ve 10 ay sonra da 15 Temmuz kurmaca darbesi yaşandı, daha darbeci komutanlar bile belli değilken bir anda yüzbinlerce insan suçlandı, 5 bine yakın yargı mensubu atıldı.. Sonra dalga dalga her meslekten, her kesimden insana kıyıldı.. ve halen de devam ediyor.

İnsan, öyle bir varlık ki, hissetmesi için mesafe olarak bir yakınlığın/ bir aidiyetin olması gerekmiyor.. Her bir acı içinizde iz bırakıyor. Yeri geliyor, bunları ifade etmek istiyorsunuz.. Bu süreçte Avrupalı ve Batılı hukuk kuruluşların olaya pasif yaklaşımı beni derinden üzdü.. Halkımın duyarsızlığı, hatta yer yer bu zulümlere tempo tutması çok yaraladı beni.

Sizin gibi 4500 hakim ve savcı meslekten atıldı? Avukatlar tutuklandı ve baskı altında. Bunun yargı süreçlerine ve Türkiye’nin demokrasi yolculuğuna etkisi yakın ve uzun vadede nasıl olur?

‘Kontrollü bir yıkım’ yaşanıyor Türkiye’de. ABD’de saldırıdan sonra İkiz Kulelerin yıkımına baktığınızda, seri olarak katlarda kontrollü bir yıkımın yaşandığını ve koca gökdelenin adeta toza dönüştüğünü görmüştük. Dolayısıyla da binanın yıkılacak bir yeri dahi kalmamış, külleri havaya savrulmuştu.

Türkiye’de de ülkenin kurumları; adliyesinden askeriyesine kontrollü bir şekilde indiriliyor. Bu işte de Adliye, bir manivela gibi kullanılıyor. “adalet” ki “mülkün temeli”. O temel yıkılınca zaten bina kendiliğinden gidiyormuş, yaşayarak gördük.

Yargılamayı, savunmayı yıktılar. Toplumdaki adalet duygusunu iğdiş ettiler. Toplumlar, halklar arasındaki bütün harçları, bağları un ufak ettiler. Dindarı laike, Türkü, Kürde kırdırdılar.

Ülke, derin bir cerrahi operasyon geçiriyor. Bazı organları sökülüp alınacak, parçalanacak, belli.. Birilerine söz verilmiş.

Nazım’ın “Kerem gibi” şiirinde dediği gibi: “Hava kurşun gibi ağır!” Vicdan sahipleri, feraset sahipleri: “Bağır bağır bağır bağırıyor”… “Hava toprak gibi gebe” acaba burdan ne çıkar, bilemiyorum. Ama burada işte böyle “kurşun eritmeye çalışıyoruz” bitevi..
Başta ailemden, sülalemden birileri olmak üzere: “Ne konuşup duruyorsun orada, sıkıysa gel burada konuşsana!” diyorlar.. Onlara dediğim gibi, “Konuşmak için buradayım ya zaten!” İnsiyatif sahibi herkesi de konuşmaya, birbirini anlamaya çağırıyorum.

PORTRE | TAHİR ELÇİ

Tahir Elçi’nin 49 yıllık hayatı aslında Kürtlerin yaşadığı dramların bir özeti gibi. Hain bir kurşunla son bulan yaşamı, her türlü zulme karşı duran, teslim olmayan, adalet yolunda gerekirse canını veren bir mazlumlar avukatının portresidir aslında.

Ailesine Cizre’de ‘mala Seyyidan’ denir. Yani Hazreti Peygamber’in(sas) soyuna mensup olan Seyyidlerin evi… Kim bilir ehl-i beyte musallat olan hangi zalim yüzünden göçüp geldiler Cizre’ye… Merhum Şerafettin Elçi de aynı ailedendir, Şırnak Baro Başkanı Nuşirevan Elçi de…

1966 yılında Şırnak Cizre’de dünyaya gelen Tahir Elçi, devrin bütün meşakkatine rağmen okumaktan yana tavır koyar. 1987’de Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandığında hayallerini gerçekleştirme yolunda en önemli adımı attığına inanır. Adalet peşinde koşmaya çoktan hazırdır. 1991’de mezun olunca hayatını Diyarbakır’da devam ettirmeye karar verir. Zaten bölgenin merkezi burasıdır.

Stajını yapar ve avukatlık mesleğine başlar. Ne miras davalarıyla uğraşır ne ticari ihtilaflarla. Davalarının neredeyse tamamı hak ihlalleriyle ilgilidir. Lice’nin yakılmasından Temizöz davasına, Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin bombalanmasından Roboski katliamına, Güçlükonak’ta köylülerin öldürülerek karakol bahçesine gömülmesinden Kulp’ta 11 köylünün infazına kadar onlarca davada hak savunuculuğu yaptı.

Yakınlarını faili meçhule kurban veren onlarca aileler, maddi imkansızlık yüzünden mahkemeye gelemeyince yine o devreye girdi. Hem ulaşım masraflarını karşıladı hem de konaklama…

2012’de Diyarbakır Barosu’na başkan seçilen Tahir Elçi, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) kurucuları arasında yer aldı. Son dönemlerde bölgede artış gösteren çatışmalardan büyük üzüntü duyan Elçi, Sur, Cizre, Silvan ve Nusaybin’deki sokağa çıkma yasakları sırasında da susmadı. Hem savaşın mahalle aralarına taşınmasına karşı çıktı hem de devlet görevlilerinin kontrolsüz güç kullanmalarına…

Sokaklara kazılan hendeklerden sonra Diyarbakır’ın tarihi ilçesi Sur’da yaşanan tahribata hayatı pahasına karşı çıktı. Kurşunlu Camii ve Dört Ayaklı Minare’ye isabet eden kurşunlar sanki onun yüreğine saplanmıştı. Eşi ve 2 çocuğuyla kahvaltı yaptıktan sonra evden ayrıldı. Avukat arkadaşlarını yanına alarak, Akkoyunlu Sultanı Kasım Bey’in hatırası olan, 500 yıllık Şeyh Mutahhar Camii’ne doğru yola çıktı. Henüz öğle ezanı okunmamıştı. ‘İnsanlığın mirasıyım, mirasına sahip çık’ yazılı pankart ve dövizlerle Dört Ayaklı Minare’nin önünde toplandılar. Elçi’nin basın açıklaması aslında vasiyet niteliğinde son sözleriydi: “Biz bu tarihi bölgede birçok medeniyete beşiklik etmiş ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede insanlığın bu ortak mekanında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz.”

Cenazesine ise eşi Türkan Elçi’nin çığlıkları damga vurmuştu. Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi de cenaze töreninde duygu yüklü bir konuşma yaptı. Eşinin ömrünü faili meçhulleri aydınlatmak için harcadığını söyleyen acılı eş, “Tahir’i faili meçhuller ordusu karşılayacak. Soracaklar ‘Tahir Elçi sen geldin, kaldı mı senin gibi kınalı güvercinler?’ diye. Tahir Elçi, o zaman, ‘Geldiğim yerde hepi topu bir avuç güvercin vardı. Kartallar, şahinler, leş kargaları kol geziyordu’ diyecek onlara. Seni kim savunacak dediklerinde, ‘Arkamda eşim var’ diyecek.” ifadelerini kullandı. Türkan Elçi, eşinin CNN Türk’te yaptığı “PKK terör örgütü değildir” açıklamasının ardından hakkında dava açıldığını hatırlattı ve ekledi: “Bugün yurtdışına çıkış yasağın kalktı. Artık özgürsün. Ensesinden vurulmuş, ağzından zeytin dalı düşürülmüş bir halde 4 ayaklı minarenin en tepesine konacaksın. Tarih anlayacak seni. Kirli medya, tehdidin kol gezdiği sosyal medya, televizyonlar, hedef gösterdiğiniz gazeteler, hoşça kalın. Geçirildiğin işkence tezgâhları hoşça kalın.”

[Kronos.News] 29.11.2018

Hatice annemiz, Efendimiz’le son anlarında neler yaşadı? [Ali Demirel]

Ebu Talib’in vefatın üzerinden henüz üç gün geçmişti. Takvimler, 619 yılının Ramazan ayının yirminci gününü gösteriyordu. Allah Resûlü (s.a.s.), bugünlerde üç hüznü aynı anda yaşıyordu:

1. O güne kadar açıktan destek olmasına rağmen amcası Ebû Tâlib’in iman adına net bir adres bırakamadan gidişinin hüznü.

2. Mekkelilerin pervasız ve kuralsızca gelmelerinin, Ebû Tâlib’in yokluğunu fırsat bilerek gemi azıya almış olmalarının sıkıntısı.

3. Izdırap dolu günlerin yorduğu vefalı eşi Hazreti Hatice’nin hastalığından duyduğu üzüntü.
Allah Resûlü, kaç gündür çadırında hasta bıraktığı, ancak sağanak halde üzerine gelen bela ve musibetlerden dolayı yakından ilgilenemediği gözünün nûru Hazreti Hatice’nin yanına geldi. Hâl ve hatırını soracak, 25 yıldır teselli bulduğu bu çileli kadını teselli edecek ve gönlünü alıp acılarını dindirecekti.

Yanına kadar geldi ve usulca kapıyı aralayıp, o tatlılardan daha tatlı sesiyle:

- Allah’ın selâm ve bereketi üzerine olsun ey Hatice, dedi.

Bu tatlı sesi kapısında duyan annemiz, zorlansa da yatağından doğruldu. Habîbullah’ı görünce ne acısı kalmıştı ne de elemi. Her haliyle ders veren bu aziz kadının, yine gözlerinin içi gülüyordu. Ancak anlayan anlıyordu. Belli etmemeye çalışsa da hastalığının elemiyle iki büklüm olduğu her halinden belliydi. Yine de ıstırabını gizleyen bir ses tonuyla:

- Ve aleyke’s-selâm yâ Resûlallah, diye Efendimiz’e mukabelede bulundu.

Mukabelede bulunmuştu bulunmasına ama Allah Resûlü’nün gözüne ilişen manzara o kadar rikkatine dokunmuştu ki gözlerinin içi doldu. Zira dünün zengin ve uluslar arası ticaret yapan varlıklı kadını Hazreti Hatice, açlık ve hastalıktan bir deri bir kemik kalmış, ateşler içinde ve tir tir titriyordu.

Giderken bile O’nu düşünüyordu

Göz göze gelmişlerdi. Dil sükût etmiş, yine gözler konuşuyordu.

Dünya adına yolun sonuna geldiğinin farkındaydı. Bakışlarında, dünya kadar düşman karşısında Allah Resûlü’nü yalnız bırakacak olmanın endişeleri gizliydi. Bu nasıl bir muhabbetti ki giderken bile O’nu düşünüyordu.

Bu nasıl bir bağ, bu nasıl bir bağlanmaydı ki ölümü, ölüm ötesini unutmuş, bilerek ve isteyerek yolunu birleştirdiği Efendisi’nin başına geleceklerin derdine düşmüştü! Üstelik Ebû Tâlib de yoktu.
Sadece bakışların konuştuğu bu birkaç saniye içinde o kadar yoğun bir duygu alış verişi olmuştu ki Resûlullah da hislenmiş, giderken bile kendini düşünen biricik eşine hayranlıkla bakıyordu.

Hastalıkla inleyen Hz. Hatice’nin hali yürek yakıyordu. Mekke’nin en zengin kadınıyken bugün Hatice annemiz, açlık ve sıkıntı içinde iki büklüm, sürgün hayatının şartlarıyla boğuşarak gidiyor, geride kalanlara el sallıyordu.

Bir minnet duygusuyla yanına yaklaştı Allah Resûlü ve mübarek dudaklarından şu cümleler dökülmeye başladı:

- Aslında sen bunları yaşayacak bir kadın değildin ey Hatice. Sırf benimle beraber bu işe baş koyduğun için sen de bunlara katlanmak zorunda kaldın. Ancak Allah, her sıkıntı ve zorluğun arkasından, mutlaka pek çok hayır murâd etmiştir!” (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid 9/218)
Şartların yıprattığı annemiz için bu, dünyanın en büyük iltifatıydı; iliklerine kadar huzur yudumluyordu.

Resûlullah’ın bir de müjdesi vardı; Hazreti Hatice annemiz için bir adım sonrasının, Cennet olduğunu söylüyordu! (Buhâri, Menâkıb 80; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 12)

Bu arada başını, mübarek dizlerinin üzerine koymuştu. Eli ile Efendimiz’in elini tutuyordu. Resûlullah’ın altı çocuğunun annesiydi; ancak hakikatte o, aynı zamanda 25 yıldır bütün mü’minlerin annesiydi. Fakat dünya kulağıyla bunu duyamadan gidiyordu.

Derken, o nâzenîn ve nahif eli, Efendimiz’in mübarek elinden kayıverdi.

Unutulmayacak bir emanet!

Hira’daki vuslat Kadir Gecesi’nde başlamıştı ve o günden bu yana kadr ü kıymet bilen birisi olarak Hazreti Hatice’yi, Allah, yine bir Kadir Gecesi’nde huzuruna alıyordu.

Ruhunun ufkuna yürüdüğü gün, 65 yaşındaydı. Emanet olarak Resûlullah’a, bir Ümmü Gülsüm bir de Fâtıma’yı bırakmıştı.

Hazreti Hatice’nin vefatı, mü’min olan herkesi üzmüştü üzmesine ama kadere rıza da bir mü’min duruşuydu.

Onu, kendisinden sonra ilk müslüman olan kadın, Hz. Abbâs'ın hanımı Ümmü Fadl ile başından beri yanından ayrılmayan Ümmü Eymen yıkadılar.

Kazılan mezara Allah Resûlü, bizzat indi ve ebedî yurdun ilk kapısı olan kabrine onu kendi elleriyle yerleştirdi.

Kapatılan mezarın üzerine Resûlullah da toprak atıyor, ardından mübarek elleriyle bu toprağa şekil veriyordu.

Kendi elleriyle toprağa emanet ettiği oğulları Kâsım ve Abdullah’tan sonra Allah Resûlü, şimdi anneleri Hazreti Hatice’yi de aynı yere (cennetü’l-mualla’ya) emanet etmiş olarak yeniden Kâbe’ye dönüyordu.

Şu da bir gerçek ki Hazreti Hatice, Efendimiz için hiç unutulmayacak bir emanetti...

[Ali Demirel] 30.11.2018 [Samanyolu Haber]

Çok mühim bir konuda haber vereceğim [Tarık Toros]

Vereceğim haber, Türkiye’de hukuk adına yapılan her şeyin hukuksuz olduğunu belgeliyor.

Öyle bir şey ki…

İki yılı aşkın süredir içeride tutulan on binleri, dışarıda açlığa mahkum edilen yüzbinleri yakından ilgilendiriyor.

Kaynağım çok sağlam: Türkiye Adalet Bakanlığı.

**

Westminster Sulh Ceza Mahkemesi, 28 Kasım 2018, Çarşamba günü, Akın İpek, Ali Çelik, Talip Büyük ve Mustafa Yeşil hakkında Türkiye’nin iade talebini reddetti.

Büyük haber oldu.

Ama bu yazıda bunu anlatmayacağım.

**

Davaya bakan hakim, iade taleplerini, “Dava siyasi. Türkiye’de adil yargılama yok. Cezaevlerinde kötü muamele var. Suçlamalar delilsiz” diye özetlenebilecek kısa açıklamasıyla reddetti.

Sonra…

Sonra, yirmi küsür sayfalık gerekçeli kararını taraflara dağıttı.

İşte vereceğim haber oradan, o gerekçeli karardan.

Türkiye Adalet Bakanlığı, İngiliz mahkemesine, 8 Kasım 2018 tarihinde bir evrak sunuyor. Ve evrak, kanıt olarak dosyaya ekleniyor.

**

Türkiye Adalet Bakanlığı o evrakta diyor ki:

“FETÖ davaları Yargıtay’da temyiz edilir. 2018 başından beri yerel mahkeme kararlarının yüzde 40’ı aşağıdaki nedenlerle bozuldu:

  1. Sanığın Fethullah Gülen ve örgütüne sempati duymasına dayalı mahkûmiyet ve cezalar.
  2. ByLock mesajlaşma uygulaması, suç teşkil eden eylemlerde kullanılmadığı sürece kanıt olarak kullanılamaz.
  3. FETÖ’ye finansal destek sağlayan herhangi eylem, kendi başına örgüt üyeliğine kanıt değildir.
  4. Mahkumiyet kararları, sadece polis tarafından elde edilen tanık ifadeleri ve diğer kanıtlara dayandırılamaz. Mahkeme, sanıkların sunduğu kanıtları da dinlemelidir.”     

**

Bitmedi.

Türk Adalet Bakanlığı devamla diyor ki:

“Birinin FETÖ üyesi veya destekçisi olduğunun söylenmesi, tek başına o kişinin suçlu bulunacağı ve/veya böyle bir mahkumiyetin temyizde doğru şekilde ele alınmayacağı anlamına gelmez.”

**

Bu ne demek biliyor musunuz:

Yargıtay kararları ve Türkiye Adalet Bakanlığı’nın teyidi ile…

-Cemaat iltisaklı olmak,

-Telefonunda ByLock tespit edilmiş olmak,

-Cemaat kurumlarıyla herhangi finansal ilişki,

-Tek başına gizli tanık ifadeleri, vs..

SUÇ DEĞİL…!

Kişi bunlarla itham edilmiş olsa bile…

TEMYİZDE BOZULMUŞ.

**

Türkiye, “Ülkemizde hukukun üstünlüğü var” diyebilmek İngiltere’ye bu mektubu yazdı ve bu, dünya çapında saygın bir mahkeme kararıyla zapta geçti.

Lakin İngiliz hakim, ikna olmadığı için, çarşamba günü Londra’daki karar duruşmasında iade kararı vermedi.

**

İşte bu karar, hak arayan herkes için emsaldir.

Türkiye’de de dünyada da.

Alsınlar muhataplarının önüne koysunlar.

Yalanlamaya yüzleri yok, merak etmeyin.

Evrak kayda geçti bir kere.

[Tarık Toros] 30.11.2018 [TR724]

Asgari ücretli 13 bardak mı, 16 bardak mı ejder suyu alacak? [Semih Ardıç]

Asgari ücret kaç TL olsun?

Yaklaşık 6 milyon kişiyi yakından alakadar eden maaş müzakereleri devam ediyor. Çalışma Bakanı’nın başkanlığında toplanan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda işçi ve işveren sendikalarının teklifleri müzakere ediliyor.

Şu ana kadar net bir rakam telaffuz edilmese de enflasyon oranında bir zamma tarafların sıcak baktığı konuşuluyor. Bu da demek oluyor ki yüzde 20 civarında bir artışla net asgari ücret 2 bin TL’ye çıkarılacak.

AÇLIK SINIRININ ALTINDA MAAŞ VERİLİYOR

Üç aşağı beş yukarı bu rakamda mutabık kalınacak gibi… Türk-İş’in her ay açıkladığı açlık ve yoksulluk rakamlarına göre açlık sınırı kasım ayı itibarıyla 1.960 TL. Enflasyon civarında bir zam milyonlarca çalışanı yine açlık sınırına mahkûm edecek.

Kur ve enflasyon artışından mütevellit kayıpları ise telafi etmek kimsenin aklına gelmeyecek. 1 Ocak 2018’de 450 ABD Doları’na tekabül eden 1.604 TL net asgari ücret 29 Kasım’da 311 dolara kadar geriledi.

Aynı sahne 2019 senesinde de tekrar edip duracak. Kaybeden yine alın teri döken çalışanlar olacak.

“ASGARİ ÜCRETTE VERGİ KALKACAK” SÖZÜ UNUTULDU

1 Mart 2018 tarihli makalede (http://www.tr724.com/asgari-ucretten-vergi-kalkti-mi/) asgari ücret üzerinden alınan vergilerin “adaletsizliğin ta kendisi” olduğunu ifade etmiştim.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) her seçim mevsiminin arefesinde tedavüle sürdüğü “asgari ücretten vergi kalkacak” vaatlerinin şu ana kadar tutulmadığının altını çiziyorum.

Maaşların yoksulluk sınırının altında kalmasını kâfi bulmayan iktidar gelire kıyasla zenginden almadığı kadar vergiyi asgari ücretliden her ay peşin peşin tahsil ediyor.

Hatta sene sonuna doğru yüzde 15’lik vergi diliminden yüzde 20’lik ve üzeri dilimlere çıkıldığı için 1.604 TL daha da aşağı düşmesin diye aradaki fark Asgari Geçim İndirimi (AGİ/Vergi İadesi) tutarından mahsup ediliyor.

Sene başında yüzde 15 ile başlayan vergiler sene sonunda yüzde 35’e kadar ulaşıyor.

12 MİLYON KİŞİNİN MAAŞI 1.404 TL İLA 2 BİN 808 TL ARASINDA

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de çalışanların yüzde 40,3’ü, bir başka deyişle 5,8 milyon kişi, asgari ücretle çalışıyor. Çalışanların yüzde 42,7’si ise asgari ücretin iki katına kadar maaş alıyor.

Buna göre çalışanların yüzde 83’ü (12 milyon kişi), 1.404 ila 2 bin 808 TL arasında değişen ücretlerle çalışıyor. Halen Türkiye’deki çalışan sayısı, stajer ve kursiyerler dışarıda bırakıldığında 14 milyon 547 bin 574 kişi seviyesinde bulunuyor.

Dolayısıyla asgari ücret Türkiye’de özel sektörde çalışanların maaşları için “deniz feneri” hükmünde.

Devlet ve işveren mevzuyu “Nasıl olsa işsizlik yüksek, fazla zamma ne gerek var!” şeklinde hülâsa edilebilecek bir zihniyetle mütalaa ediyor. Daha doğrusu emeğe istismar ediyor.

ASGARİ ÜCRET KAÇ BARDAK EJDER SUYU EDER?

Emeğin hor görüldüğü bir ekonomide imalatın, katma değerin inkişaf etmesi mümkün değildir. Dışarıdan alınan borçların ekonomiye nasıl duvara toslattığı da ortada.

Milyonlarca çalışanın emeği bahis mevzu iken telaffuz edilen rakamların Saray’da içilen ve bardajı 120 TL’ye mâl olan ejder meyve suyundan 13 bardağa tekabül ettiğini bir kere daha hatırlatalım.

13 bardak ejder suyu karın doyurmuyor ki 16 bardak ejder suyu karın doyursun.

ASGARİ ÜCRETTEN YAPILAN GELİR VERGİSİ VE DAMGA VERGİSİ KESİNTİLERİ

(01.01.2018 – 31.12.2018)
ASGARİ ÜCRET 2.029,50-TL
SSK PRİMİ % 14 284,13-TL
İŞSİZLİK SİGORTASI FONU % 1 20,30-TL
GELİR VERGİSİ %15 106,55-TL
ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ(*) 152,21-TL
DAMGA VERGİSİ % 07,59 15,40-TL
KESİNTİLER TOPLAMI 426,38-TL
NET ASGARİ ÜCRET 1.603,12-TL

[Semih Ardıç] 30.11.2018 [TR724]

Riyaset diyalogları: reis ve adamları [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Eski Atina’nın filozoflarıyla öğrencilerinin diyalogları, bugünün birçok siyasi sorununun bilinen ilk tartışmalarıdır aslında. Bugün kullandığımız birçok kavram, ta binlerce yıl önceki bu öncül tartışmalara ve diyaloglara uzanır, usta filozofla öğrencileri arasındaki. İyinin kötüyle savaşında iyinin tarafı akıl ve izandır. Kamu yararı ve daha iyi bir yaşamın nasıl kurulacağı gibi geneli ilgilendiren iyiye dair her şey, diyaloglarda gizlidir. Hepsine çözüm bulamamıştır sorunların, kabul – ama hiçbir sorunu es geçmemiştir! Bugün onun yansıması, akis gibi yani, başka diyaloglarda gizli. Duymak isteyen kulaklardan geçtim çoktan, anlamak isteyen yüreklerde sırrı gizli. O diyalogları ki riyasetin, aslında kendisi oldu yurdumda siyasetin. O diyaloglarda ne sırlar vardır, kulaklara fısıldanan, anlamak isteyen vicdanlara. En az olduğu kadar, Atina’nın filozoflarında! Felsefe yoktur gerçi bunlarınkinde, ticaret vardır. Birde de bolca ihanet. Bir Eflatun veya Aristo çıkmadı bu topraklardan gerçi, etkisi Ege’yi aşacak, dünyaya yelken açacak iyinin. Ama çürümüş ve çöken toplumların siyasetine iyi örnektir, reis ve adamları – işte bunları anlatır bize riyasetin diyalogları. Hikâyemiz gerçi kısadır, evet. Ama anlatılanlar, isteyene kıssadır, düşün: budur esas davet. Uzatmadan sözü, dinleyelim bakalım neymiş işin özü!

Diyaloglar başlıyor. Eski günlerde Tanrılar insanların yanında yaşarmış, eski Yunan’da. Bugün, Ankara’da işte tam böyle bir hava var. Haşmetli bir saray eğer böyle bir mit yaratmayacaksa neye yarar? Puslu Ankara günlerinden biriydi işte. O koca sarayın envai odalarından birinde, reis yine etrafına adamlarını toplamış, adamlarını özgün bilgelikleriyle aydınlatıyordu topluca kıldıkları namaz sonrasında. Ortam: Altın revaklar. Yaldızlı perdeler. Geniş koltuklar. Neoklasik dekorasyon. Neoklasik bir repertuar. Pek eski Yunan’ın tozlu yollarında filozofların yürüyüş yaptığı ve öğrencileriyle konuştuğu patikalara benzemese de, burası bir 1001 gece imitasyonudur neticede. Beklentileri ona göre ayarlayalım bu eğlencede. El pençe divan, servis yapan hizmetliler. Beyaz çay ve sade mango üzeri ejder meyveli smoothie servisiyle beraber, beyefendinin kan şekeri yükselmiş, keyfi yerine gelmişti en sonunda. İşadamı Akın İpek’in Londra’daki mahkemesinden çıkan sonuç keyfini kaçırdıktan sonra düzenlediği acil toplantı, aveneyi ürkütmüştü gerçi. Ama oh, şimdi her şey ne de güzeldi!

Sessiz ve sakin, beyefendinin beyaz çayını höpürdetmesini keyifle izliyorlardı. Süleyman’ın yandan sırıtışı her zamankinden daha içten görünüyor, Abdullah’ın ellerini önünde toparlayıp boynunu şöyle hafiften bükerek çektiği masum poz, daha verimli oluyordu. Adeta gün kötü başlamış, ama sonra bir anda bulutlar dağılmış, güneş doğuvermişti. Evet, onların güneşi beyefendiydi, velinimet, rızıklarını veren bir güç, mutlak iktidar, asırlık reklam arasının sonunu getiren bir tür mutlak otorite! Onun yanında imrendikleri güce, öykündükleri enaniyete tapınan küçük etkisiz elemanlar gibiydiler. O ise, Nazım Hikmet’in Yusuf ile Menofis’indeki Mısırlı yarı ilah gibi, “işte ben” diye kasılıyor gibiydi. Adeta yaşadığı her anın hazzını alan bir tür firavun. Her hareketiyle mevcut otoritesini vurguluyordu. Ağırbaşlı görüntüsü altında bir anda bir fırtına kopabilir, zılgıtı çekebilir, ya da öfke patlaması hafazanallah bir ani tokatla bile sonuçlanabilirdi. Mehmet’i veya Efkan’ı hırpaladığını bilen avane, en İslamcı ezik duruşu takındıklarında bile, kedi gibi çevik, av köpeği gibi aport halinde beklerler, kısık gözle onu sürerlerdi. Lafa Abdullah girerek, depresiften maniğe geçen halinden istifade etmek istedi:

İngiltere’den adalet beklemek hataydı zati. O kadar da bekledik! Yahu bari birini iade etselerdi. Üçte sıfır. Adalet bakanıyım, vallah bu minvalde bakıyorum ama göremiyorum Sayın Cumhurbaşkanım.

Açık konuşmayı severdi. Lafını sakınmadı. “Olmayan bir şeye bakamazsın zaten, sıkma canını Abdülhamitçiğim”.

Yine de içime sinmedi bu karar. O kadar koli gönderdiydik bu heriflere. Okuyorlar mı acaba bunları tümden? Okumaları zor. Okumasınlar diye dayadık o kadar kâğıdı koli-koli, hem de Türkçe yolladık! Bak İngiliz okumuş işte.

“Okusun okursa, Abdülhamit, takma kafana yahu. Herkes biliyor durumu. Çaktırmıyor sadece. Yeter ki biz içerde fire vermeyelim. Bize verilen bir lütuf var. Mundar olmasın! Bir de bu Avrupalı bize bak nasıl mahkûm!  Demem o ki, iyi ki şu Suriyeli sığınmacılar var be! Ahmet’in başımıza ördüğü çorap bak Allah’ın hikmeti, bugün bizim en büyük garantimiz! Ensar diyoruz da, sen anladın işte onu! Biliyorlar onlar, biz de biliyoruz. İyi tuttu bu iş. Aynen devam!”

Reisim, siz bir siyaset dehasısınız! Ahmet’in derinlikleri bak nerelere kadar sirayet etti.

“Yani, sizlere nazaran öyleyiz tabi. Ustalık dönemi diyelim istersen!”

Hay yaşayın siz! İlahi! Maşallah size.

“Bak. Sen çok iyi çocuksun. Ama safsın saf! Kızıyorum tabii. Türkiye’de, hatta Ortadoğu’da siyasetin temeli liyakat değil sadakattir. İdrak edebildin mi? Örnek: son 15 seneye yakın döneme bir bak. Kim yükseldi, kim bitti. Ne kadar işi bilirse bilsin, benimle uyum içinde çalışmayan gider. Hem bak, ben de askeriyedeki arkadaşlarla gayet uyumlu çalışıyorum!”

Doğru. Hakikaten. Hiç tefekkür etmediydim bunu bakın!

“Gerek yok tefekküre Abdülhamit! Tam da bundan bahsediyorum zaten ben de!”

Gayet ferasetli şey ettiniz reisim.

“Ben şey ederken bile ferasetle şey etmekle şan yapacağım! Yani hissettirmeden şey edeceğim tüm millete, gayet ferasetli şekilde! Senin millete şey ederken ne yapmana gerek yok? Düşünmene gerek yok! Benim şey ettiğim şeyleri onlara şey ederken dikkate alsan yeter.”

Başüstüne.

Süleyman devreye girme gereği hissetti:

Ben medyaya gerekli haber hiyerarşisini geçtim reisim. Yani ne o öyle, salaklar çöken viyadükü girdiler hadi anladık da! E kardeşim, bu İngiltere’deki mahkeme kararını ne giriyorsunuz! Bunlar iyiden iyiye kaptırıyor bazen. Hep diyorum, şu alt kademe çocukları uyarın! Gazetecilik yaptıklarını düşünüp cengâver haberler girmesinler! Neyse telefon ettim, duruma el attım! Akın İpek haberini hemen sildiler, yerine Adnan Hoca ve kediciklerle ilişkili bir çakma haber koydular.

“Aferin Süleyman! Bak sen bu işi en iyi kıvıransın ha. Memnunum senden! Bazen ben bile senin kadar hin düşünemiyorum.”

Estağfurullah efendim, ne demek. Siz hinlikte rol modelimizsiniz bizim. Yani sizin gibi olabilmek ne haddimize? Biz size hizmet etmek için varız. Siz bizim ezeli ve ebedi liderimizsiniz!

“Tamam tamam. Bak, dünyanın ne dediği falan önemli değil. Önemli olan bizim ne dediğimiz. Her şeyi kabullenecekler. Suriyeliler bizde. Dostum Vladimir ne diyor? Tüm silindir huzmelerine mermi girilmiş Rus ruleti gibi diyor. Âlem adam vesselam! Yani bir nevi afedersiniz joker gibi bir şey! Avrupalılar karşımda neye geçiyorlar? Esas duruşa geçiyorlar. Laf aramızda, bu adeta Kanuni’den sonra kimseye nasip olmamış bir kudret bir bakıma! Şimdi bak, esas konuya gelelim. Seçim çalışmaları nasıl gidiyor?”

Süleyman görev gereği yeniden devreye girme zorunluluğu hissetti:

Bilgi işlemci Mesut diye bir çocuk var. Bu, Rusya’da falan eğitim görmüş. Bu işin afedersiniz puş… yani ince ayrıntısını iyi biliyor. Her şeyi kontrol edeceğiz, merak etmeyin başkanım dedi. YSK’daki arkadaşlar bir önceki seçimlerdeki arkadaşlar. Bir değişiklik yok yani.

“Demokrasinin işte en takdir ettiğim şey bu. Tramvay demiştik ya. Hiç inilmeyen bir tramvay yaptık! Hani ring hatları vardır İETT’nin. Binersin, fırıldak gibi döner durur. Hiç inmeden bütün günü geçirebilirsin! Belediyede çalıştım, iyi bilirim bunları!”

Hep bir ağızdan şevkle bağırdılar: Allah sizi başımızdan eksik etmesin!

Süleyman’ın yandan sırıtışı her zamankinden daha içten görünüyor, Abdullah’ın ellerini önünde toparlayıp boynunu şöyle hafiften bükerek çektiği masum poz, daha verimli oluyordu. Adeta gün kötü başlamış, ama sonra bir anda bulutlar dağılmış, güneş doğuvermişti. Daha ne istesinlerdi!

Yeniden aperatif ve smoothie servisi başladı. Yoğun çalışınca acıkıyor insan. Atıştırmaya başladılar. Yusuf ile Menofis hikâyesindeki Mısırlı yarı ilah gibi “işte ben!” demeden, herkes ona tabii, herkes onun dediğini yapıyor, hem de sadece beynini değil, vicdanını da devre dışı bırakarak! Mısırlı yarı ilahtan çok daha etkin! Buğulu Ankara günlerinden biri daha geçti. Saray’ın envai odalarından birinde, reis ve adamları! Beyaz çay ve sade mango üzeri ejder meyveli smoothie. Beyefendinin kan şekeri yine yükseldi, keyfi yerine geldi.

Sarayın ardındaki acılar, çöken viyadük, hapisler ve zulümlerin inlemeleri, tacize uğrayan Kuran kursu talebeleri, Selahattin Demirtaş, nedir kardeşim gözlerindeki bu yaş! Sağa sola savrulan bizler – var mı senin kimin, yolunu gözler? Gülümseten acılar, hayal gücünün sınırlarında son bulsaydı keşke. Yazılanların tamamı ah sade küçük bir hikâye olsaydı! Akın İpek ve yüz binlerce mağdur insan, hakkı hukuku elinden alınmış, haksızlığa uğramış gariban. Diktatörlükte sıradan bir gündü işte. Her geçen günü dibe vuruş sanan ülke, serbest düşüşte!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.11.2018 [TR724]

Ligden bir düştüler… hasretleri yılları eskitti! [Hasan Cücük]

Mersin İdman Yurdu ve Orduspor, uzun bir aradan sonra Süper Lige yükseldiklerinde takvim yaprakları 2011 yılını gösteriyordu. Mersin İdman Yurdu tam 28, Orduspor ise 26 yıl sonra Süper Lige çıkmanın sevincini yaşamıştı. Üst düzey liglerde mücadele eden takımlardan bazıları “asansör takım” dediğimiz özelliğe sahip, bir iniyor bir çıkıyorlar. Ama bazıları da var ki, Mersin ve Ordu takımları gibi, hasretleri yılları eskitiyor.

Swansea City: Premier Ligin ilk Galler takımı

Dünyanın bir numaralı ligi olarak kabul edilen Premier Lig 1992’de start aldı. İngiltere ve Galler takımlarından oluşan Premier Lig’de şuana kadar sadece İngiliz takımları mücadele etti. En son 1982-83 sezonunda birinci ligde mücadele eden Swansea City, işlerin kötü gitmesiyle bir ara 4. ligden bile düşmekten son anda kurtulmuştu. Alınan kötü sonuçlarla dağılmanın eşiğine gelen Swansea City, Haziran 2001’de kulüp direktörü Mile Lewis’e sadece 1 Sterlin karşılığında satıldı. Avustralyalı bir şirketle anlaşarak kulübüne para akışını sağlayan Lewis, iflasın eşiğindeki takımı kurtardı. Takıma ayak bağı olan 7 oyuncuyu ise kovarak huzuru sağladı. Yıllarca hayallerini kurduğu Premier Lig’in kapısına 2010’da dayanan Swansea City play-off maçlarında hüzün yaşamıştı. 2010-11 sezonunda da The Championship’i 3. sırada bitererek play-off maçları oynayan Swansea City 28 yıllık hasrete son verip, Premier Lig’de mücadele edecek ilk Galler takımı oldu. Premier Lig’de 6 sezon mücadele eden Swansea City geçen yıl ligi 20. sırada tamamlayıp yeniden The Championship’e düştü. Bu sezon Galler’i Premier Lig’de Cardiff City temsil ediyor. Sezon başında Premier Lige yükselen Cardiff City, en son 4 yıl önce Premier Lig’de mücadele etmişti.

Queens Park Rangers FC: Les Ferdinand’ın satılması yıktı

Beşiktaş seyircisinin unutamadığı isimlerden biri Les Ferdinand. Sadece 1 yıl kiralık olarak Siyah-Beyazlı formayı giyen Ferdinand’ı 1995’te 6 milyon Sterlin karşılığında Newcastle United’a satan QPR bu hatanın faturasını 1996’da Premier Lig’den düşerek ödedi. QPR’ın yükselmesi takımın 2007 yılında Formula 1’in patronu Bernie Ecclestone’nun da aralarında bulunduğu 3 zengin tarafından alınmasıyla başladı. Kulübün 17 milyon Euro’luk borcunu ödeyen zengin işadamları, transfer için de kesenin ağızını açınca takım eski günlerine döndü. 2011’de 16 yıl süren hasrete son vererek futbolun NBA’inde yerini aldı. Ancak bu çıkış sadece 2 sezon sürdü ve yolu The Championship’e düştü. Daha sonra yeniden Premier Lig’e çıkmayı başarsa da, 2014-15 sezonunda ligi sonuncu tamamlamaktan kurtulamadı.

Novara Calcio: Yarım asrı aşan hasreti

İtalya’da ulusal ligin kuruluş tarihi kayıtlara 1929 olarak geçmektedir. Yaşları 15-16 arasında değişen 8 genç tarafından 1908’de kurulan Novara Calcio takımının, 89 yıllık İtalya ligine hasreti tam 55 yıl sürdü. Serie A’daki en büyük başarısını 1952’de ligi 8. sırada tamamlayarak elde eden Novaro Calcio’un vedası 1955-56 sezonunda oldu. Kötü gidişe dur diyemeyen takım, 1961’de Serie C’ye kadar geriledi. Adının unutulmaya yüz tuttuğu bir sırada 33 yıl aradan sonra 2009-10 sezonunda Serie B’ye yükselen Novara Calcio, 2010-11 sezonunda Serie B’yi 3. sırada tamamlayıp Serie A’ya yükselmek için play-off oynama şansını yakaladı. Padova’yı play-off maçlarında devre dışı bırakıp Serie A’ya yükselerek 55 yıllık hasrete son verdi. Ancak bu da sadece 1 yıl sürdü. 2011-12 sezonu sonunda yeniden Serie B’ye düştü. İtalya Serie A’da mücadele eden SPAL ise 1968’de ligden düştükten tam 49 yıl sonra yeniden yükselmişti. Yılların hasretine geçen yıl son veren SPAL iki sezondur Serie A’da mücadele ediyor.

Granada CF: La Liga’da Endülüs havası

İspanya’nın özerk Endülüs bölgesini La Liga’da temsil eden 3. takım olan Granada CF’nin kuruluş tarihi 1931. La Liga’da 1941’de yer almaya başlayan Granada CF’nin en başarılı sezonları La Liga’yı 6. sırada bitirdi,ği 1972 ve 1974 sezonları oldu. La Liga’ya 1976’da veda eden Granada CF, 2. ligle, 3. lig arasında asansör takım oldu uzun yıllar. 2002-03 sezonunda oyuncularının parasını ödeyemeyecek duruma düşünce federasyonun kararıyla 4. ligde buldu kendi. Real Madrid’in eski başkanı Lorenzo Sanz’ın maddi desteğini alarak bir süre yaşam mücadelesini sürdüren Granada CF’ye asıl yardım eli İtalya’nın Udinesse takımından uzandı. 2009 yılında kapanmanın eşiğindeki kulüple ‘ortaklık anlaşması’ yapan Udinesse’nin verdiği oyuncularla Granada FC başarıya giden yola girmiş oldu. 2010-11 sezonunda 2. ligi 5. sırada tamamlayıp play-off oynama şansını bulan Endülüs temsilcisi, 35 yıl aradan sonra La Liga’ya yükselmeyi başardı. 6 sezon La Liga’da mücadele eden Granada CF, 2016-17 sezonu sonunda yeniden lig düştü. La Liga’da son sırada bulunan Huesca tarihinde ilk kez bu sezon İspanya’nın en üst düzey ligine yükseldi. 1960’da kurulan Huesca’nın La Liga hasreti ise tam 58 yıl sürdü. Ligdeki konumuna baktığımızda sezon sonunda yeniden bir alt lige düşmesi sürpriz olmayacak. Yılların hasretinin sevinci sadece bir yıl sürmüş olacak.

[Hasan Cücük] 30.11.2018 [TR724]

İlim ve dil öğrenmek için manevî yardım: Hafıza namazı [Cemil Tokpınar]

Hafızanızdan şikâyetçi misiniz?

“Son günlerde çok unutkan oldum” mu diyorsunuz?

Ya da her şeyi daha kolay ezberlemek mi istiyorsunuz?

Yeni bir dil öğrenmeye çalışıyor ve kelimeleri ezberlemekte güçlük mü çekiyorsunuz?

İster öğrenci olup dersleri çok iyi öğrenmeyi, tarihleri, formülleri kolayca ezberlemeyi düşünün…

İster dinlediğiniz sohbetleri, faydalı bilgileri beyninize nakşetmeyi arzu edin…

İster Kur’an’ın tamamını veya bir kısmını ezberlemek için gayret edin…

Hafızanızı güçlendirmek, her şeyi kolayca ezberleyip unutmamak için yapabileceğiniz birçok şey var.

Günümüzde hemen herkes hafızasından şikâyetçidir. İnsanların çoğu, bir konuyu çabuk ezberleyememekten veya öğrendiğini hemen unutmaktan dolayı dert yanmaktadır.

İnsanı ilgilendirmeyen birçok problemi ve haberi merakla izlemek, harama bakmak, ezberleyeceği konuları gereği kadar önemsememek hafızayı zayıflatır.

Hafızayı güçlendirmek için maddî ve manevî birçok tedbiri alabilirsiniz. Biz bunlarla birlikte unutulan namazlardan birisini hatırlatmak istiyoruz.

Bir gün Hazreti Ali (r.a.) Allah Resûlüne gelip Kur’an’ı hafızasında tutamamaktan şikâyet ederek şöyle der:

“Bu Kur’an göğsümden uçup gidiyor. Onu ezberimde tutamıyorum.”

Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) ona şu tavsiyede bulunur:

“Cuma gecesinin son üçte birinde kalk. O, meleklerin şahit olduğu zamandır. Onda yapılan dualar kabul edilir. Şayet o saatte kalkamazsan, gecenin evvelinde veya ortasında kalk ve dört rekât namaz kıl. Birinci rekâtında Fâtiha ile Yasin Suresini, ikinci rekâtında Fâtiha ile Duhan Suresini, üçüncü rekâtında Fâtiha ile Secde Suresini, dördüncü rekâtında ise Fâtiha ile Mülk Suresini oku. Tahiyyâtı bitirdiğin zaman Cenab-ı Hakk’a güzelce hamd ü senâda bulun. Bana ve diğer peygamberlere de salâvat getir. Erkek-kadın bütün müminler için Allah’tan mağfiret dile. Bu okuduklarının akabinde de şu duayı söyle.”

Efendimizin (s.a.v.) tavsiye ettiği dua, kitaplarda “Hıfz duası” adıyla yer alan duadır.

Hazreti Ali (kerremallahü vechehû) tarif edildiği üzere bunu beş veya yedi gece yapar ve Allah Resûlü’ne gelip şöyle der:

– Ya Resûlallah! Ben daha önceleri dört-beş ayeti bile ezberleyemiyordum. Fakat şimdi kırk ayet kadar ezberleyebiliyorum. Onu okuduğumda da sanki Allah’ın kitabı gözümün önündeymiş gibi oluyor. Yine önceleri bir hadisi duyup tekrar ettiğimde tam ezberleyemezdim. Fakat şimdi hadisleri işitip onları rivayet ettiğimde bir harf bile kaçırmıyorum.” (Tirmizî, Daavât, 114)

Hıfz Duası Şu Şekildedir:

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Elhamdülillâhillezî haleka’s-semâvâti ve’l-arda ve ceale’z-zulümâti ve’n-nûr. Elhamdülillâhillezî enzele alâ abdihi’l-kitâb. Sübhânallâhi ve’l-hamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-Âliyyi’l-Azîm. Sübhânellâhi ve bi-hamdihî sübhânallâhi’l-Azîm. Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî adede kemâlillâhi ve kemâ yelîku bi-kemâlih.

Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahîme ve  alâ âli İbrahîm. Ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrahîme ve alâ âli İbrahîm. İnneke Hamîdün Mecîd.

Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ sâiri ihvânihî mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîne adede halkıke ve ridâ nefsike vezinete arşike ve midâde kelimâtike mâ dâme mülküllâhi teâlâ.

Rabbena’ğfirlenâ ve li ihvânine’llezîne sebekûnâ bi’l-îmâni velâ tec’al fî kulûbinâ ğıllen lillezîne âmenû. Rabbenâ inneke Raûfün Rahîm.

Allâhümme’rhamnî bi-terki’l-meâsî ebeden mâ ebkaytenî ve’rhamnî en etekellefe mâ lâ ya’nînî ve’r-zuknî hüsne’n-nazari fîmâ yurdîke annî.

Allâhümme Bedîa’s-semâvâti ve’l-ardı ze’l-celâli ve’l-ikrâmi ve’l-izzetilletî lâ türâm.

Es’elüke Yâ Allâh, Yâ Rahmân, bi-celâlike ve nûri vechike en-tülzime kalbî hıfza kitâbike kemâ allemtenî ve’rzuknî en-etlüvehû ale’n-nahvillezî yurdîke annî.

Allâhümme Bedîa’s-semâvâti ve’l-ardı ze’l-celâli ve’l-ikrâmi ve’l-izzetilletî lâ türâm.

Es’elüke Yâ Allâh, Yâ Rahmân! Bi-celâlike ve nûri vechike en-tünevvira bi-kitâbike besarî ve en-tudlika bihî lisânî ve en-tüferrice bihî an-kalbî ve en-teşraha bihî sadrî ve en-tu’mile bihî bedenî.

Liennehû lâ yüînünî ale’l-hakkı ğayruke ve lâ yü’tîhi illâ ente. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm.

Bu muhteşem duanın anlamı şu şekildedir:

Hamd Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Hamd olsun O Allah’a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var etti.

O Allah’a hamdolsun ki, kulu Hz. Muhammed’e (s.a.v.) Kitabı indirdi. Allah’ı tesbih ederim, hamd Ona mahsustur. Allah’tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür. Havl ve kuvvet yüce ve Azîm olan Allah’ındır. Allah, bütün eksik ve kusurlardan münezzehtir. Ona (Kendine mahsus hamdiyle) hamd ederim. Azîm olan Allah, bütün eksik ve kusurlardan münezzehtir.

Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e ve onun âline Allah’ın kemalâtı adedince ve kemaline yaraşır şekilde salât ü selâm et ve bereket ver.

Allah’ım! Hz. Muhammed’e ve Hz. Muhammed’in ailesine, Hz. İbrahim’e ve Hz. İbrahim’in ailesine salât ettiğin gibi salât ve rahmet et.

Hz. Muhammed’e ve Hz. Muhammed’in ailesine, Hz. İbrahim’e ve Hz. İbrahim’in ailesine bereket ihsan ettiğin gibi bereket ihsan et. Şüphesiz ki Sen her bakımdan hamde lâyık ve şanı yüce olansın.

Allah’ım! Hz. Muhammed’e ve onun sair nebi ve mürselîn kardeşleri üzerine Allahü Teâlâ’nın mülkü kaldığı müddetçe, mahlûkatının adedi, Zâtının rızası,arşının ağırlığı ve kelimelerinin mürekkebi adedince salât ü selâm et ve bereket ver.

Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı en küçük bir olumsuz düşünce bırakma. Rabbimiz! Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.

Allah’ım!Beni yaşattığın müddetçe ebedî olarak günahları terk etme hususunda bana merhamet et, beni ilgilendirmeyen şeylerin altına girmekten beni esirge, Seni benden razı edecek şeylere karşı güzel bakmayı bana ihsan et.

Semâvât ve arzı yoktan yaratan, celâl, ikram ve daimî izzet sahibi Allah’ım!

Yâ Allah, yâ Rahman! Senden celâlin ve yüzünün nuru hürmetine, bana öğrettiğin gibi kalbimi kitabının ezberlenmesiyle sürekli irtibatlandırmanı ve benden Seni razı edecek şekilde onu okumakla beni rızıklandırmanı isterim.

Gökleri ve yeri yoktan yaratan, celâl, ikram ve daimî izzet sahibi Allah’ım!

Yâ Allah, yâ Rahman, Senden celâlin ve yüzünün nuru hürmetine, Kitabınla gözümü nurlandırmanı, dilimi çözmeni, kalbimi ferahlandırmanı ve sinemi açmanı ve bedenime amel ettirmeni isterim.

Çünkü hakta bana Senden başka yardım edecek yoktur. Onu da ancak Sen verirsin. Havl ve kuvvet sadece yüce ve azîm Allah’ın elindedir.

(Bu duayı, “Kur’an’ı Hıfz Etme Namazı ve Duası” başlığı altında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Mealli Dua Mecmuası isimli kitabında bulabilirsiniz.)

Uygulamayla İlgili Önemli Hususlar:

Hıfz namazını, perşembeyi cumaya bağlayan gecenin son üçte birinde kılmak en faziletlisidir. Bu vakit imsak vaktinden önceki birkaç saattir. Buna gücü yetmeyen gecenin ilk vaktinde, yani yatsıdan saat 24’e kadar veya gecenin yarısında, yani saat 24 ile 02-03 dolaylarında kılmalıdır. Gecenin bölümleri, yaz ve kışa göre farklılık gösterir. Bunu, kılan kişi belirlemelidir.

Bu namazı üç, beş veya yedi defa Cuma gecesi kılmak gerekir. Namazda okunacak sureler ve yapılacak dua uzun olduğu için elbette çok zaman alacaktır. Fakat bir konuyu ezberlemek ve hafızada tutmak için harcadığımız zamanı düşünürsek bu namaz için harcayacağımız zamanı büyütmemek gerekir.

Arapça okumasını bilenler duayı orijinalinden okurlarsa daha iyi olur. Biz burada bilmeyenleri de düşünerek Türkçe okunuşunu verdik. Ayrıca duadan sonra açıklamasının da okunması ne istediğinin farkında olmak adına önemlidir.

Herkes Yasin, Duhan, Secde ve Mülk surelerini ezberden bilmeyebilir. Bu durumda çözüm olarak ya bilen birisi imam olup cemaatle kılmalı ya da namazda iken Kur’an’ın yüzünden okumalıdır.

Her ne kadar nafile namazları yalnız kılmak faziletli ise de teravih, yağmur, husuf ve küsuf namazları cemaatle kılındığı gibi, müminlere öğretmek ve alıştırmak için tesbih ve teheccüd namazları cemaatle kılınabilmektedir. Hiç kılmamak yerine yukarıdaki dört sureyi bilmeyen kardeşlerimiz cemaatle kılarlarsa inşallah Rabbimiz aynı neticeyi ihsan edecektir.

Namazda Kur’an’ı yüzünden okumak konusunda ise mezheplerin farklı görüşleri vardır. İmam-ı Azam’a göre hafız olmayan bir insanın Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okuyarak namaz kılması, namazını iptal eder. Yani namazı böyle bir durumda bozulmuş olur.

İmam- Azam’ın öğrencileri olan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise mekruh olmakla birlikte yüzüne bakarak okumaya cevaz vermişlerdir (Tahavî, Muhtasar-ı İhtilâfı’l-Ulema, 1/208; Şâşî, Hılyetü’l-Ulema, 2/89). Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise teravih namazını mushaftan okuyarak kılmak caizdir. Cevaz verenler bunun ancak nafile namazlar için genel bir hüküm olabileceğini ifade etmişlerdir.

Tabii bu şekilde namaz kılarken “amel-i kesir” (namaz içinde namazla ilgisiz çok hareket etmek) sayılabilecek hareketlerden uzak durulması gerektiği şart koşulmuştur. Amel-i kesir de genelde iki şekilde tarif edilmiştir: Dıştan bakan bir insanı namaz kılmadığı kanaatine sevketmek veya namaz içinde mushafı tutup bir yere koyma, sayfalarını açma sonra okuma gibi bu şekilde peşi peşine arada uzun fasıla olmadan yapılan üç harekette bulunmak.

Amel-i kesire düşmeden teravih namazını kılmak isteyen bir kimse önüne rahat görebileceği yüksek bir şeyin üstüne Mushaf-ı şerifi açıp koyarak sayfaları çevirmeye ihtiyaç hissetmeden veya en fazla bir kere çevirerek namaz kılabilir. Nitekim Kur’an’ı bu şekilde okuyabilmek için yapılan Kur’an sehpaları da vardır.

Hıfz namazı da nafile bir namaz olduğu için okunması icap eden sureler Kur’an’ın yüzünden okunabilir.

[Cemil Tokpınar] 30.11.2018 [TR724]

Allah’ın dinini ucuza satanlar [Alper Ender Fırat]

Haberin başlığını görünce insan heyecanlanıyor ve nihayet diyor, nihayet bir itiraz eden çıktı. “Yeter artık bu zulüm, bu insanlık dışı muameleler, bu talan, bu yağma, bu insanlıktan çıkış yeter” deyip istikamete çağıracak birisi içlerinden çıktı çok şükür. Nihayet ahireti, öte dünyayı, bir hesap verme gerçeğini hatırlayan oldu…

Ali Rıza Demircan’ın önceki gün yayınladığı yazısından bahsediyorum. Recep T. Erdoğan’a hitaben diyor ki: “Seçim öncesi hangi vasıflar dikkate alarak aday seçimi yapıldığını tam olarak bilmiyorum ve bu durum benim Rabbim katındaki sorumluluğumu düşürmez. Âhiretime zarar vermek istemiyorum. Biz Müslümanların fert ve toplum olarak olmazsa olmaz bir görevimiz var. Orijinal adıyla Emir bil-Marûf ve Nehi ani’l- Münker. Yani Dinimizin, ortak aklın ve ilmin gerektirdiklerine yönlendirmek ve dinimizin ortak aklın ve ilmin/bilimin sakındırdıklarından men etmek! Biz bu görevimizi yapmaz olduk.”

Yazıyı okuyunca ümitlerin yerini kocaman bir hayal kırıklığı alıyor. Meğer işin rengi başkaymış.

Yüz binlerce insan, bir fişleme raporunda yazan ‘cemaatten, solcu, alevi, kürt’ ibaresi yüzünden işten atılıp açlığa mahkum edildiğinde tek ses etmezken, yaşlı-genç demeden on binlerce kadının tutuklanmasına tek söz söyleyemeyip yapılanları desteklerken ahiretine zarar gelmeyen Ali Rıza Demircan’ın belediye başkan adayları belirlenirken ahireti aklına geliyor.

Meriç’ten küçücük bebelerin cesetleri çıkarken, ne oluyor diye bile sormayan, yüzlerce lohusa kadın zindanlara atılırken, yüzlerce bebek zindana hapsedilirken, gık demeyen Ali Rıza Demircan’ın belediye başkan adayları belirlenirken ahireti birden zarar riskiyle karşı karşıya kalıyor. Alın teriyle kazanılmış mallara çökülürken yüz binlerce evde baskın yemeden sabahı edebilir miyiz tedirginliği yaşanırken, masum öğretmenler işkenceyle öldürülürken geğire geğire ganimetini yiyen dilsiz şeytanlar, iş birazcık kendi çıkarına dokunma teamülü gösterince ahireti birden zarar görme riski taşımaya başlıyor!

Demircan’ın kendisi de açık açık söylüyor “Katıldığınız ve kazandığınız bütün seçimlerde size oy verdim. Oy vermekle de kalmadım, yazılarımla ve özel sohbetlerimle destek de verdim. Üstelik bir de seçip önümüze koyduklarınızı da seçtim. Ama artık yalnızca vasıflarını Rabbimizin belirlediği adayları seçmek istiyorum.”

Yani hükümetin bugüne kadar yaptığı hiçbir şeye itiraz etmiyor. Katillerin korunmasına, tecavüzcülerin, sübyancıların serbest bırakılmasına, hırsızlıklara, yetim malı soygunculuğuna, riyakarlıklara, sahtekarlıklara, börtü böceğin, kurdun kuşun yuvalarının yok edilmesine hiç ama hiç itirazı yok. Güya “Rabbinin belirlediği adayların olmasını istiyormuş.” Aslında bu cümle bile başlı başına bir yazı konusu. Allah hangi adayları belirliyor, hangi adayları belirlemiyor? Hangi adaylar Rabbinin istediği, hangileri istemediği?

Rabbimin belirlediği adaylar derken kendi oğlunun iyi bir yerden aday gösterilmesi olmasın sakın? Yani oğlu, Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah iyi bir yerden aday gösterilirse Rabbinin belirlediği aday olacak ve bunun ahireti zarar görmeyecek!

Bu yazılanları okuyunca, tam da işte bu dedim. Allah’ın ayetlerini az bir paraya satmak tam da bu.

Âyetlerimi, servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine, birkaç pula değişmeyin. (Bakara 41. Ayet. Ahmet Tekin meali)

İnsanların kalplerini ve bulundukları şartları bilemeyiz ama zahire göre karar verdiğimizde Ali Rıza Demircan’ın bu yazısı siyasal İslamcılar için tam bir prototip olarak görülebilir.

Din kendi heveslerinin, arzularının, çıkarlarının sadece bir aracı. Dinin yasakladığı zulüm, adaletsizlik, hırsızlık gibi hiçbir şeye itiraz etmeyeceksin etmediğin gibi destekleyecek, desteklerken de ahiretle ilgili hiçbir kaygı taşımayacaksın ama çıkarların azıcık riske girdiğinde itiraz edip dini ve ahireti perde edeceksin!

Bazen yuh çekmek bile iltifat gibi kalıyor…

[Alper Ender Fırat] 30.11.2018 [TR724]

Birleşmiş Milletler: Gözaltı, tutuklama ve yargılama keyfi (Mestan Yayman Kararı-5) [Aziz Kâmil Can]

BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (KTÇG), Mestan Yayman’ın başvurusu sonucunda, kendi iç mevzuatına uygun olarak Hükümet yetkilileri ile irtibata geçmiş kararında her iki tarafın görüşlerine de ayrıntılı olarak yer vermiş, neden kabul veya reddettiğini de gerekçeli olarak izah etmiştir. 

Çalışma Grubu’nun ortaya koyduğu önemli usul ilkelerinden birisi de kendisine yapılan başvurularda, iç hukuk yollarının tüketilmesi zorunluluğunun bulunmamasıdır. Başvurunun incelemesinde, Çalışma Grubu, Türkiye Hükümetinin, kamu güvenliği ve düzenine ilişkin ciddi tehlikelere karşılık olarak üç ay boyunca olağanüstü hal ilan etmesi ve bu bağlamda temel haklara sınırlama getirmesine ve sözleşmeleri askıya almasına ilişkin bildirisini de dikkate almıştır. Ancak Grup, hükümetin bu kısıtlamalardaki yetkisinin sınırsız olmadığını, böyle acil durumlardaki sınırlamanın, fiili durumun zarureti ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu, ortaya çıkan kısıtlamada zaruretin tespit edilmemesi halinde ihlalin oluşacağını belirtmiştir.

Kararda, eğer bir tutukluluğun yasal dayanağı bulunmazsa, bu durumun keyfi bir tutuklama olarak değerlendirileceğine işaret ediliyor. Çalışma Grubu, Yayman’a gözaltı işlemi boyunca, tutuklanma için verilen emrin gösterilmediğini, tutulmaya dair herhangi bir nedenin sunulmadığını, serbest bırakılıp yeniden gözaltına alınması sırasında da savcıya gönderilmeden önce polis tarafından hiçbir gerekçe sunulmadığını dikkate almıştır.

Çalışma Grubu, Yayman’ın ilk gözaltı ile tutulma nedenleri hakkında bilgilendirildiği gün arasında altı gün ve ikinci tutulma ile bilgilendirme yapılmadan önce dört gün geçtiğini gözlemlemiştir. Hükümet, gözaltındayken, Yayman’ın haklarının tek tek okuduğunu iddia etmiştir ama Çalışma Grubu, hakların açıklanmasının, kişiye tutma nedenlerini ve / veya kendisine yöneltilen suçlamaları bildirmekle aynı olmadığını tespit etmiştir.

Grup, yetkililerin, Yayman’ın gözaltına alınmasını haklı ve yasal olarak temellendirmek için iki kez başarısız olduğunu belirlemiştir.

BM KTÇG’ye göre, bir tutukluluğun gerçekten de hukuki olduğunu tespit etmek için, gözaltına alınan herkesin, bir mahkemede tutukluluğun yasallığına itiraz etme hakkına sahip olması gerekir. Herhangi bir yerde özgürlüğün herhangi bir şekilde yoksun bırakılması, yargının etkin gözetimine ve kontrolüne tabi olmalıdır.

İtiraz hakkının etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak için, gözaltına alınan kişilerin, tutulma anından itibaren, seçtikleri bir avukattan yasal yardıma erişebilmeleri şarttır. Oysa en az tutulmanın ilk beş günü için Yayman’a bu hak verilmemiştir. Bunun, tutukluluğunun yasallığına itiraz etme hakkını etkin bir şekilde kullanabilme kabiliyeti üzerinde ciddi ve olumsuz bir etkisi bulunmaktadır.

Çalışma Grubu, bu nedenle, Yayman’ın tutulmasında ve alıkonulmasının ilk iki günü boyunca bir gözaltı emri verilmemesi/gösterilmemesi, ilk gözaltı ile ilgili olarak altı gün boyunca, ikinci gözaltıyla ilgili olarak dört gün boyunca hiçbir resmi suçlama yapılmaması ve tutukluluğun yasallığına itiraz etme hakkının etkili bir şekilde kullanılmaması nedeniyle, tutuklanmanın keyfi olduğuna hükmetmiştir.

Çalışma Grubu, Mahkeme’nin Bylock, tanık, istihbarat raporları, gerekçesiz alıkoymalar gibi tüm bu karmaşık kanıt ve durumları iki celsede sonuçlandırarak, ikinci celsede başvurucuyu uzun bir hapis cezası ile cezalandırmasına ve kurduğu gerekçeye de şaşkınlığını gizleyememiştir.

Grup, kararını verirken Türkiye’ye ilişkin insan hakları raporlarından da yararlandığını ve Türkiye Hükümeti tarafından çıkarılan çeşitli kararnameler ile her kesimden insanların etkilendiğini gözlemlemiştir.

Çalışma Grubu, ByLock ile ilgili değerlendirme yaparken, ifade özgürlüğünün, sınırlara bakılmaksızın politik görüşler de dahil olmak üzere her türlü bilgi ve fikir edinme, alma ve verme hakkını ve başkalarına aktarımı mümkün kılan her türlü fikir ve düşüncenin iletişiminin ifadesini ve alınmasını içerdiğini Sözleşme’nin 19 (2). maddesinin, tüm görsel ve işitsel, elektronik ve internet temelli ifade biçimleri de dahil olmak üzere her türlü ifade biçimini ve yayılma araçlarını koruduğunu söylemiştir.

Çalışma Grubu’na göre, ifade özgürlüğünün kullanılması konusunda kısıtlamalar sıkı koşullara tabi olmalıdır: Kısıtlamalar “kanunla sağlanmış olmalıdır”; sadece sözleşmede belirtilen amaçlardan biri için empoze edilmelidir ve zorunluluk ve orantılılık katı testlerine uymalıdırlar; özel ihtiyaç ile doğrudan ilişkili olmayan kısıtlamalara başvurulamaz.

Çalışma Grubu, Hükümet’in, Yayman’a verilen ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların 19 (3). madde hükümlerine nasıl uyduğunu açıklayamadığını ifade etmiştir.

Yayman’ın, Gülen grubu toplantılarına 2013 yılında katılmasıyla ilgili olarak, Çalışma Grubu, Hükümetin, o tarihte meşru olan toplantılara katılmış olunmasının bir hakkı nasıl ihlal ettiğini açıklayamadığını, bu nedenle barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğini belirtmiştir.

Yayman’ın özgürlüğünden mahrum bırakılmasının keyfi olduğu düşüncesinden hareketle, Çalışma Grubu, Yayman’ın yargılanmaması gerektiğini de vurgulamıştır. Buna rağmen yargılamanın yapıldığını ve adil yargılama haklarına yönelik ciddi ihlaller oluştuğunu, bu iki temel hakkın açıkça ihlal edilmiş olduğunu tespit etmiştir.

Yayman, mahkemelerin bağımsız olmadığını ileri sürmüş ise de Grup, Yayman’ın bu iddiayı ispatlayacak herhangi bir spesifik örnek sunmadığını, 15 Temmuz 2016 darbesi girişiminden bu yana Türkiye’deki yargıç ve savcıların dörtte birinin gözaltına alınıp tutuklanması şeklindeki geniş çaplı iddialara dayandığını, bu nedenle konuyla ilgili herhangi bir sonuca ulaşamadığını söylemiştir. Buna göre başvurucuların bu iddiasını kendi durumlarına ilişkin daha spesifik nedenlerle şikayete konu etmesi halinde muhtemelen Grup, bu yönden de bir ihlal belirleyebilecektir.

Çalışma Grubu, yargılama işlemlerinden önce Yayman’ın avukatıyla özel olarak görüşme imkanının reddedilmesi, toplantılar sırasında bir teyple birlikte bir polisin hazır bulunması, toplantıların sadece 20 dakika ile sınırlandırılması, yargılanma sürecinin başlamasından sonra ve ayrıca duruşmadan önce avukat ile konuşmasının engellenmiş olmasını da ihlal nedeni olarak görmüştür.

Başvurucu yokluğunda tanık dinlenme ve başvurucunun sunduğu tanığın dinlenmesinin reddedilmesi de ayrı bir ihlal nedeni olarak belirlenmiştir.

Çalışma Grubu sonuç olarak bu kararda, özgürlük ve güvenlik; adil yargılanma; suçta ve cezada kanunilik ve aleyhe geriye yürütmeme; özel hayat ve iletişim; inanç, düşünce ve ifade; toplanma ve örgütlenme özgürlük ve hakları yönünden çok önemli tespitler yapmış ve sayılan tüm haklardan ihlaller tespit etmiştir.

Buna göre, Mestan Yayman’ın keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılması, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3, 9, 10, 19 ve 20. ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 14, 19, 21, 22 ve 26. maddelerini ihlal etmiştir.

Türkiye Hükümetinin, Yayman’ın durumunu düzeltmesi için gerekli adımları atması, derhal serbest bırakması, uluslararası hukuka uygun olarak tazminat ödemesi, keyfi özgürlükten mahrum bırakılması ile ilgili koşulları tam ve bağımsız bir şekilde soruşturması, haklarının ihlaline karşı sorumlu olanlara karşı uygun önlemler alması da ayrıca hüküm altına alınmıştır. Grup hükümete 6 aylık süre vererek işin takipçisi olacağını da belirtmiştir.

Şüphesiz Anayasanın 90. maddesine göre Türkiye bu karara mutlak anlamda uymak zorunda kalacaktır. Ama şu an hukuk askıda olduğu için hemen bu sonuç sağlanmazsa bile bu karar AİHM’e yapılacak başvuruyu da etkileyecektir. AİHM, BM kararlarını her zaman dikkate almaktadır.

Tüm mağdurların bu başvuruda olduğu gibi, özel durumlarını tüm yönleri ile ortaya koyup, kanıtları ile birlikte, yaşadıkları hak ihlallerini BM İnsan Hakları Konseyi’ne iletmeleri halinde haklılıkları uluslararası bir kurum kararıyla tescillenmiş olacak ve bugün olmasa da yarın iç hukukta da karşılığını görmüş olacaklardır. Bu nedenle yazı dizimizin birinci bölümünde anılan BM’nin Hizmet Hareketi mensupları ile ilgili yargılamalarda ulaştığı tespitlerin herkesçe okunup, buna göre başvuru yollarında ve şahsi savunmalarda kullanılması da ayrıca önemlidir.

[Aziz Kâmil Can] 30.11.2018 [TR724]

Osmanlı’ya bütüncül bakış (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Peygamber efendimiz (sav), kendilerinden sonra her dönemde gelecek müceddidlerden haber vermişlerdir. Bu insanlar, dini yaşadıkları zamanın hükümlerine göre dinin doğru anlaşılıp yaşanması için tekrar yorumlanmasını sağlayarak, dinde ihtiyaç olan tecdit hareketlerini gerçekleştiren peygamber varisleridirler.

Her devirde ihtiyaç olan prensipleri vaaz edecek olan insanlara ihtiyaç vardır…

Bulundukları zamanın sahibi olan bu zât’lar, aynı zamanda, yaşadıklar dönem için zaruri olan prensipleri de vaaz etmişlerdir. Belki bu insanlar, manevi ilimlerde olduğu kadar diğer alanlarda da ihtisas sahibi olmayabilirler. Fakat vaaz ettikleri prensipler, genel prensipler olup, başta İslâm’ın bulundukları çağa göre nasıl yorumlanıp yaşanması konusunda olmakla beraber, özellikle sosyal alanlarda meselelerin ne şekilde ele alınması gerektiği, tarihteki oluşumların ve şahısların ne şekilde değerlendirmesi gerektiği ve hüküm verirken dikkat edilmesi gereken hususlar hakkında da önemli prensipler ortaya koymuşlardır.

Bu prensiplerden her ilim alanı kendisine bakan yönüyle istifade etmelidirler. Çünkü bu prensipler ekseriyeti itibarıyla Kur’ani ve Nebevi kaynaklıdır. İçinde bulunulan zaman dilimi açısından, Kur’ani ve Nebevi hakikatların dillendirilmesi olduğundan hakikat ifadesidirler. Mutlak doğruyu ifade eden her zaman Kur’an-ı Azimüşşan ve sahih beyanı nebevi olmuştur. Bizler yaşadığımız zamanın çocuklarıyız. Çoğu zaman meseleleri değerlendirirken içinde bulunduğumuz zamanın kayıtlarından kurtulamayız. Dolayısıyla yaklaşımlarımız mahruti olamadığından ve beşeri zaaflarımızın da işin içine girmesinden dolayı, verdiğimiz hükümler hakikatı tam ifade edememektedir. Hele söz konusu olan hadiselerin, maddi olan yönlerinden başka manevi boyutları da varsa ve İslam ile ilgili hadiseler ve şahıslar konuşuluyorsa, yapılan  yanlış yorumlar ve verilen hükümler çok daha önemli zararlara yol açabilmektedir.

Buna binaen çağını aşmış, beşeri zaaflardan kurtulabilmiş, mahruti bakışa sahip, Allah (c.c.) katından da teyidata mazhar (müyyed min indillah) olan bu zevâtın beyanları ve ortaya koydukları prensiplere, doğruyu bulabilme adına eşeddi ihtiyaç ile ihtiyaç vardır. Burada şöyle bir itiraz çok anlamsız olacaktır: “İyi ama onlar tarihci, siyaset bilimci, fizikci, matematikci vs. değiller ki, bu meseleler bizim alanımız, biz daha iyi biliriz…” Bu insanlar, bizim ihtisas alanımızla ilgili detaylar hakkında fikir beyan etmemektedirler. Onlar meselelere yaklaşım ile ilgili çok önemli kriterleri, prensipleri elimize vermektedirler ki beşerin maddi ve manevi saadeti ile ilgili konularda yanlışlar yapılmasın ve yanlış hükümler verilmesin.

Sığ eleştirilerin merkezinde “Osmanlı Devleti”…

Sohbet meclislerinde ne zaman Osmanlı Devleti hakkında bir bahis açılsa birileri, Osmanlı Devleti hakkında atıp tutmaya başlıyor. Aslında günümüzde yaşanan problemlerin kaynağının Osmanlı Devletindeki uygulamaların devamı olduğundan, cımbızla seçercesine Osmanlı’da falan kadı şöyle yapmış, falan şahıs şöyle bir zülüm yapmış gibi koskoca altı asırlık bir zaman diliminden alınmış münferid örnekler verilmekte ve muhavereler bir şekilde yaşanan kardeş katli hadiselerine getirilmek suretiyle, Osmanlı Devletinde aslında hükümferma olan adaletsizliklerdi, zülümlerdi demeye getirilmek istenmektedir. Böylece yeryüzünde hususen ilk dört asrında ve genelde altı asır boyunca ortaya konan harikulade bir medeniyet ve adalet sistemi karalanmaya çalışılmaktadır. Bugün için Türkiye’de Osmanlı Devleti ile hiçbir ortak yanları olmadığı halde Osmanlı Devletini de siyasi amaçlarına alet eden Siyasal İslamcıların zülmüne maruz kalan insanlar, bu zülmün de etkisiyle tenkitlerinin dozunu iyice arttırmaktadırlar. Bu hususta batılı kaynaklara bina edilerek kaleme alınmış bir kısım akademik çalışmalar örnek verilmek suretiyle de tenkitlerinin aslında ilmi olduğunu ifade etmektedirler. “Tarih yorumu ve devletin kutsallığı” başlıklı bir yazıda bu konudaki bir takım yanlışlara ve hüküm vermedeki zorluklara dikkat çekmiştik. Maalesef Osmanlı ele alındığı zaman gerekli olan mahruti ve insaflı bakış açısı kaybedilmektedir.

Bütüncül bakış sahibi insanların gözünde Osmanlı…

Buradan hareketle daha önceki yazılarda üzerinde çok konuşulan Osmanlı Devleti ve yöneticileri ile ilgili hususları ve ayrıca Bediüzzaman Hazretleri ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konudaki bazı düşüncelerini bu yazıda bir araya getirmek istiyorum.

Öncellikle mana alemlerinde “Osmanlı hakkında verilen hüküm nedir” diye sorulabilecek bir soruya Osmanlı Devletinden iki asır once yaşamış Muhyiddin Arabi Hazretlerinin beşareti ile cevap verelim. Kur’an ve Ehadisi Nebeviyeden yaptığı istihracatındaki isabetliliği ile meşhur olan, manevi büyüklerden bu önemli zat Şecerei Numaniye’sinde, Osmanlı Devletine işarette bulunmuş ve Hulefâ-i Râşidîn’den sonra İslama en büyük hizmeti yapacak olan devlet olacağını haber vermektedir.

Hocaefendi “Yolun Kaderi” adlı eserinde şu tesbiti yapmaktadır: “Muhakkak ki Osmanlı devletinin de yanlışları vardır her devletin olduğu gibi. Fakat Osmanlılar aynı zamanda dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyeti de teessüs etmiş bir devlettir”.

Osmanlı Devletinin de doğruları ve yanlışları vardır. Bunun aksi iddia edilemez. Bu doğrular ve yanlışlar sorgulanmalıdır. Bu şekildeki bir ibret nazarıyla gerekli dersler, hem pozitif, hem de negatif anlamda alınmalıdır. Ama yapılan yapılan yanlışlara odaklanarak, adalet ve medeniyet adına ortaya koydukları güzellikleri inkar etmemek lazımdır. Osmanlı’nın hataları ve sevapları teraziye konulduğunda sevaplarının çok daha ağır bastığı görülmektedir.

Bu konuda Fethullah Gülen Hocaefendi, Muhteşem Osmanlı ve Ecdâda Saygı başlıklı bamtelinde Bediüzzaman hazretlerinin bir sözünü alarak konuyu çok güzel ifade etmektedir: “Hazreti Üstad’ın ifadeleriyle diyecek olursak, “Senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa, içinde boğulacaksın. Müteferrik zamanda istimal ettiğin sulfato gibi acı ilâçları bir günde birkaç kişi istimal etse, hepsini de öldürebilir.” İşte aynı bunun gibi, Osmanlı’nın bazı fertlerinin hataları herbiri tarafından işlenmiş ve farklı zamanlardaki kusurları toplanıp bir anda yapılmış gibi tasavvur edilirse, karşımıza çok çirkin bir tarih çıkabilir. Oysa, Osmanlı’nın bir de fetih ve medeniyet tarihi vardır. Fakat maalesef, zaaflarının esiri bazı kimseler, o yüce kâmetleri kendi seviyelerine indirirerek kendilerine mazeret uydurma ve kendi cürümlerini hafif gösterme psikolojisinin de tesiriyle yalan yanlış tasvirlerde bulunuyorlar.”

Fethullah Gülen Hocaefendi “Bir Kez Daha Vifak ve İttifak” başlıklı bir Kırık Testi’de Osmanlı Devleti hakkında şöyle diyor: “Selçukluların tesirsiz hâle geldikleri, Babaî isyanlarıyla bütün bütün felç oldukları, güneşlerinin gurup etmeye yaklaştığı dönemde ise, Söğüt’ün bağrında âdeta bir tırtılın metamorfoz yaşayarak kelebeğe dönüşmesi gibi yeni bir oluşum bütün âfâk-ı âlemde arz-ı endam etmiştir. Evet Osmanlı, âlem-i İslâm’ın kuzeyinde İslâm dünyasının karakolculuğunu yapmış, onu korumuştur. Mâlik bin Nebi’nin ifadesiyle, eğer İslâm dünyasının şimalinde Osmanlı olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. İnsanlık tarihinde dört asır boyunca bir devleti kıvamında götürme, ne Romalılara, ne Çinlilere, ne Hintlilere, ne de başka bir millete nasip olmuştur”.

“Ashâb-ı Kehf, Hızır ve Zülkarneyn” başlıklı bamtelinde Hocaefendi, şunları söyler: “Yeryüzünde 3-4 asır sulhun sukunun emniyetin ve güvenin temsilcisi haline geldiler. Bakmayın bu yeni yetmiş yalancı tarihin çocuklarına, atalarına söven insanlara, benim dedelerim yok sadece babam var deyip maksimum 100 yılı kabul eden yeni yetmelere bakmayın, Râşid halifelerden sonra gelir. Şanlı bir tarihimiz vardır.”

Hocaefendi, “Ütopya” yazarı Campanella’nın Osmanlı Medeniyeti ile tanışınca söylediği: “Ben Ütopya’yı boşuna yazmışım, meğersem benim yazdıklarım bir yerde yaşanıyormuş” sözünü ele alarak, henüz batı medeniyetinin bu işin hayalini kurduğu, edebiyatını yaptığı hususların o dönemde Osmanlı Devleti’nde yaşandığı gerçeğine dikkat çekmektedir.

Fethullah Gülen Hocaefendi Çatla Sodom-Gomore!.. başlıklı bamtelinde tarihi şahsiyetler ve özellikle sahabe ele alındığında çok temkinli olmak gerektiğini ifade ederken şu önemli kriteri de elimize vermektedir. “Bugünden durup, o günde cereyan eden hadiseleri, içinde yaşamış vakanüvis gibi değerlendirip birilerini bir yere birilerini de bir yere koymak recmen bi’l-gayb olur. Bu da doğru değildir. Karanlıkta taş atmak gibidir. İsabet edip etmeyeceği belli değildir.”

Bir sonraki yazıda inşallah Bediüzzaman Hazretleri’nin Osmanlı hakkındaki görüşleri kardeş katli meselesiyle devam edelim…

Hocaefendi’nin Osmanlı hakkındaki düşünceleri için aşağıdaki Bamteli kayıtlarına bakılabilir:

Osmanlı’da Fütüvvet Ruhu 17/08/2009
Muhteşem Osmanlı ve Ecdâda Saygı   30/05/2011.

[Osman Şahin] 30.11.2018 [TR724]

Yunanistan'daki mültecilere yardım kampanyası

Yunanistan'da ciddi bir mülteci krizi yaşanıyor. Binlerce Mülteci Yunanistan'da zor şartlarda yaşıyorlar. 15 Temmuz sonrası Türkiye'den de çok sayıda mağdur Yunanistan'a sığındılar . Dr. İsmail Sezgin ile Gazeteci Deniz Zengin girişimi ile bir yardım kampanyası başlattılar. İki Aktivist kampanyalarını ve Yunanistan izlenimlerini Erkam Tufan'ın programında anlattılar


[Samanyolu Haber] 29.11.2018

Işığa Muhtaç Ruhlar (Velâdet-i Nebî) [Mehmet Ali Şengül]

Işığa muhtaç karanlık bir dünya..  Bütün bir beşeriyet ye’s içinde.. Herkesin umudu gelecek olan son Kurtarıcı‘da.. O dönem itibariyle karanlığın yoğunluğu, şafağın yaklaştığını yâni, karanlığı  aydınlatacak insanlığın iftihar Tablosu’nun dünyâya teşrif edeceğini ifâde ediyordu.
 
Fırtınaların güçlü oluşu, rahmetin, yağmurun müjdesiydi. Öyle bir dönem yaşanıyordu ki, cehâletin ötesinde, îmânın zıddı küfür hâkimdi. Bâtılı tasvir, sâfî zihinleri idlâl edeceği için açık ve net ifâde etmekten hicap ediyorum.
 
Ne var ki, her şeyin güzelliği, kıymet ve değeri zıddıyla bilindiği için; Cenâb-ı Hak, zaman zaman, yer yer, gece gündüz, yaz kış, acı tatlı, zengin fakir gibi musîbet ve nimetleriyle de kullarını imtihan ediyor.
 
Allah (cc), insanları bu imtihanları  müsbet mânâda başarabilmeleri için; kalp, akıl, irâde ve şuur, el ayak, göz kulak, aynı zamanda sırrına vâkıf olamadığımız paha biçilmez latîfelerle donatmıştır. Bu sermayelerle gerçekleri anlayabilmeleri için,  en doğru beyan olan kelâm-ı ezelî Kur’an-ı Muciz-ül Beyân’ı göndermiştir.

“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!”

“O müttakiler ki, görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.”

“Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler.”

“Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.”

“İşte bunlardır Rableri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felah bulanlar.” (Bakara sûresi,1-5)
   
O İlâhî beyânı  muhtaç olan gönüllere duyurabilmek için, yanılmayan ve yanıltmayan Efendiler Efendisi Hz.Muhammed’i (sav) gönderdiğini de Cenâb-ı Hak, Enbiya sûresi 107. âyetiyle, “.. Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesîlesi olman için gönderdik” şeklinde ifâde buyurmuştur.
 
Âl-i İmran sûresi 164.âyette Allah (cc); „Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla, müminlere büyük bir lütuf ve inâyette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.” Buyurmaktadır.
 
Evet O’nun (sav) sâyesinde beşeriyet, maddî mânevî kirlerden arınmak sûretiyle, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselme imkanı bulmuştur.  O’na (sav) inanma ve itaat etme şerefine mazhar olanları Allah (cc), o şerefe yüceltti.
 
Tıpkı bir güneş mâhiyetinde Allah Resûlü’nün (sav) dünyâya teşrîf buyurduğu, bütün cihânı şereflendirdiği ‘Velâdet-i Ahmediyye’  ve neticede nübüvvetle şereflendirilmesi; beşeriyet için bütün bayramların bayram olmasına, sıkıntıların huzura kalbedilmesine, insanların Allah’a yaklaşmasına, dünyâyı bir misafirhâne, aynı zamanda âhiretin bir tarlası hükmüne getirilmesine, kul ile Rabbini buluşturup aradaki engellerin kaldırılmasına gâye büyüklüğünde  bir vesîledir. Bu ise, Cenâb-ı Hak’ın cin ve inse en büyük bir lütfu ve en büyük bir ikrâmı ve ihsanıdır.
 
O câhiliye dönemi ki; kadın erkek putlarla dolu Kâbe’yi uryan olarak dönmeden tutun da, mâsum, günahsız çocukların rızk korkusuyla, ayıp saydıkları kız çocuklarını anne babaların öldürmesine kadar, kadının hiçbir hakkının olmadığı, itilip kakıldığı, alınıp satıldığı, böylece korkunç zulümlerin irtikâb edildiği, yavrularına hayvanlar kadar bile şefkatin, merhametin gösterilemediği bir dönemdir.
 
Cehâletin, zulmün zirve yaptığı o günlerde, Allah merhamet buyurdu; Hak ve adâletin, şefkat ve merhametin, ahlâk ve fazîletin, huzur ve güvenin temini ve hayâta hâkimiyeti adına, saâdet-i dâreynin temsilcisi Hz.Muhammed’i (sav) gönderdi.
 
O (sav); Cenneti annelerin  ayaklarının altına koydu. Anne ve babaya sahip çıkmayan, onun hak ve hukukuna saygıda bulunmayan evlatların, âhirette zor durumda kalacaklarını haber verip ikaz etmesinin yanında, bilhassa iki-üç kız çocuğunu îmanlı, ahlâklı faziletli yetiştiren ana babanın ehl-i cennet olacakları müjdesini getirdi.
 
İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav); bir taraftan hayatı, hayatın perde arkasını, insanın ve bütün varlıkların yaratılış gâyesini, akıllara durgunluk verecek kâinattaki müthiş düzen, sistem ve âhenk içinde hareketlerini ve bunları yaratan Allah’ın hâkimiyyetini, kudretini, azametini düşünüyordu.
 
Diğer taraftan da O (sav); şirâzeden çıkmış, îmânî değerler altüst edilmiş, fazîletleri, güzellikleri ayıp göstererek, ayıp ve kusurları da birer fazîlet ve güzellik gibi telkin ederek; kurtların çoban olduğu, koyunların merhametsiz kurtlara bırakıldığı, kendi çıkarları adına insanların kanının emildiği, bunların da mârifet ve akıllılık sayıldığı bir dönemin sorumluluğunun  ıztırabını ruhunda, vicdanında  duyuyordu.

Cenâb-ı Hak Tövbe sûresi 128.âyette; “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” Buyurmuştur.

Efendimiz (sav), bundan dolayı bütün himmetini ve gayretini, insanlığın îmanla şereflenmesi ve ölümsüz ebedî hayâtı kazanabilmesi yolunda, bütün imkanlarını seferber ediyor ve onları kavl-i leyyinle Hakk’a dâvet ediyordu. Buna rağmen büyük çoğunluğu dâvete icâbet etmekten ictinâb ediyordu.

 Âl-i İmran sûresi 159.âyette; “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın (ki öyle değildin), insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki, Kendisine dayanıp güvenenleri sever.”

Ve Necm sûresi 2. ve 3.âyetlerde; “Arkadaşınız Muhammed yanılmadı, sapmadı, aldanmadı.” “O kendi hevâ ve hevesiyle konuşmuyor.” Buyrulmaktadır.

O (sav), hayâtında bir defâ bile yalan söylememişti. Öyle emindi ki, herkes nâmusunu bile teslim eder, zerre kadar şüphe etmezdi. Kendi nâmusu gibi onları korurdu.

 Ahzab suresi 45. ve 46.âyetlerde; “Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şâhit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle O’nun yoluna dâvet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik.”

Ve Sebe suresi 28.âyette; “Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azâbımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” Buyrulmaktadır.

Allah (cc) O’nu (sav); Allah’ın kulu mânâsına gelen Abdullah ve emin, doğru mânâsına gelen Âmine vesîlesiyle dünyâya getirmişti. O (sav), müstakîm yaşamış, benzeri olmayan, âlemlerin yaratılmasına vesîle olan bir şahsiyetti.
   
Helâket ve felâketlerin, fitne ve fesâdın zirve yaptığı günümüz de, o dönemin cahiliye devrine ne kadar benzediği âşikârdır.

Kalplerin öldüğü, gözlerin Hakk’a karşı kör, kulaklarında gerçeklere karşı sağır hâle geldiği asrımızda; insanlığın, küfür ve dalâlet karanlığında boğulmasına engel olacak, gönüllere ve hayata ışık saçan Nebiler Sultanı ‘na (sav) her devirden daha çok muhtaç olduğu da bir gerçektir.
 
Allah’ım! Bizleri, Efendimiz’in (sav) sünnetini ihyâ ile fitne fesada engel olmaya ve ıslahcılar olarak vazîfemizi hakkıyla yapmaya muvaffak kılmanın yanında, O’nun şefâatiyle şereflenmeyi Senin sonsuz rahmetinden diliyor ve dileniyoruz. Âmin.

[Mehmet Ali Şengül] 29.11.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

İnsan ki Nakş-ı Azam [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Âhiretin varlığının pek çok delilini saydıktan sonra insan denilen Cenab-ı Hakk'ın İsm-i Âzam’ının bir tecellisi olan NAKŞ-I ÂZAM’ı da delil olarak ele almış ve onun mâhiyeti hakkında şunları söylemiştir:

“İNSAN, şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli MEYVESİ… Hakikat-ı Muhammediye (S.A.S.) cihetiyle ÇEKİRDEK-İ  ASLÎSİ… Kâinat Kur’an’ının ÂYET-İ  KÜBRÂSI…  İsm-i Âzamı taşıyan ÂYETÜ’L-KÜRSÎSÎ… Kâinat sarayının en MÜKERREM  MİSAFİRİ… O sarayda bulunanlarda  tasarrufa izin verilmiş en FAAL  MEMURU… Kâinat şehrinin, dünya mahallesinin bahçesinde ve tarlasında gelirlere –giderlere, ekileceklere-dikileceklere NEZÂRET  MEMURU… Yüzlerce fenlerle, binlerce sanatlarla donatılmış en gürültülü ve mesuliyetli NÂZIRI… Kainat ülkesinin arz memleketinde Ezel-Ebed Padişahının gayet dikkat altında bir MÜFETTİŞİ, bir nevi HALİFE-İ  ARZI… Cüz’î ve küllî bütün hareketleri kaydedilen bir MUTASARRIFI… Semâ ve arzın ve dağların kaldırmasından çekindikleri EMANET-İ  KÜBRÂYI  OMUZUNA  ALAN… ve önüne iki acib yol açılan; yolların birinde canlı varlıkların en BEDBAHTI… ve diğerinde en BAHTİYARI… Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir ABD-İ  KÜLLİ… Kâinatın Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün Güzel İsimlerinin en CÂMΠ BİR  AYNASI… Cenab-ı Hakkın İlâhî hitaplarına ve konuşmalarına en ANLAYIŞLI  BİR  HÂS  MUHATABI… Kâinatın canlı varlıkları içinde en ZİYADE  İHTİYAÇLISI… ve hadsiz fahriyle (muhtaçlığıyla) ve âcizliğiyle beraber hadsiz maksatları, arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve kendisini inciten zararlı şeyleri bulunan bir BÎÇÂRE  CANLI  VARLIĞI… Ve İstidatça en ZENGİNİ… Hayattan lezzet alma cihetinde en çok elem çeken acı duyanı… ve lezzetleri de dehşetli elemlere bulaşmış bulunanı… Sonsuzluk duygusu ve arzusuyla bekâya en ziyade iştiyaklı, muhtaç, en çok lâyık, müstehak ve  ebedî saadeti hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri kendisine verilse, onun bâkî olma, ebedî yaşama hissine karşı arzusunu  tatmin etmeyen hem kendisine ihsan ve ikramlarda bulunan Zâtı perestiş derecesinde seven, sevdiren ve sevilen çok harika bir İLÂHİ  MUCİZE-İ  KUDRETİ  ve hayranlık uyandıran  ve hayret veren bir yaradılış harikası… Bütün cihâzâtı ve donanımları da ebede ve sonsuzluğa gitmek için yaratıldığına şâhitlik eden içinde kâinatlar dürülü (bir nakş-ı âzam, bir sanat bedîası) … Böyle yirmi küllî hakikatlar ile Cenab-ı Hakkın HAK ismine bağlanma… En küçük canlının en cüz’î  ihtiyacını gören, niyazını işiten ve fiilen cevap veren Cenab-ı Hakkın Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen…  Kâinatı alâkadar edecek fiil ve amelleri, her şeyi muhafaza eden o Hafiz isminin şerefli kâtipleri (Kiramen  Kâtibin) tarafından yazılan ve her şeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar için, elbette ve elbette, herhalde ve hiçbir şüphe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle  bir haşir ve neşir olacak… ve HAK ismiyle evvelki hizmetlerinin mükafaatını ve kusurlarının mücâzâtını çekecek… ve HAFİZ  ismiyle cüz’î –küllî kayıt altına alınan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek… ve BÂKΠ DİYAR Âhirette hem ebedî saadetine ziyafetgâhının hem de dâimî bedbahtlık hapisanesinin kapıları açılacak… Bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan, karışan ve bazen karıştıran bir subay, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.

“Yoksa, sineğin sesini işitip hayat hakkını vermekle fiilen cevap verdiği halde; gök gürültüsü kuvvetinde bekâya ait insanların hadsiz haklarını (daha önce anlatılan) yirmi hakikatın dilleriyle edilen ve arşı ve tersi çınlatan dualarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi etmek… ve sinek kanadının intizamının şâhitliğiyle sinek kanadı kadar israf  etmeyen bir HİKMET, bütün o hakikatların bağlandıkları insanî istidatları, ebede uzanan emelleri, arzuları ve o istidat  ve arzuları besleyen kainatın pek çok râbıtalarını ve hakikatlarını bütün bütün israf etmek, öyle bir haksızlıktır ve imkan hâricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki, Cenab-ı Hakkın  HAK, HAFÎZ,  HAKÎM,  CEMÎL ve  RAHÎM isimlerine şâhitlik eden bütün mevcudat böyle birşeyi reddeder; ‘Yüz derece muhal ve bin cihetle imkânsızdır’ derler. İşte bizim öldükten sonra dirilmeye dair sorumuza HAK, HAFÎZ,  HAKÎM,  CEMÎL, RAHÎM isimleriyle cevap verip şöyle derler: ‘Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize, bizim varlığımıza şahitlik eden mevcudatın tahakkuku ve gerçekliği gibi öldükten sonra dirilme ve âhiret haktır ve muhakkaktır.”  (Meyve Risalesi, Yedinci Mesele)

Denizli hapishanesinde yazılan Meyve Risalesinden bir bölümü aktardım. Hapishanede yanında hiçbir kitap ve Risale olmadığı için Üstad Hazretleri, tütün sarılan sarı kağıtları Hafız Ali Ağabeye veren cezaevi meydancılarının yardımıyla temin edilen işte bu çeşit kağıtlara parça parça bu harika ifade ve isbatları yazmış, kibrit kutularının içinde gizlice talebelerine ulaştırarak hapishane dışında da kitaplaşmasını Allah’ın  yardımı ve izniyle sağlamıştır. Bizlere sadece okuyup anlamak ve anlatmak düşüyor…

[Safvet Senih] 29.11.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Çığlık atan öğretmen olayının iç yüzü sanıldığı gibi değilmiş..

Polisler tarafından çekilerek sosyal medyadan yayınlanan görüntülerdeki kadının, İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapan Dr. Özlem Atan Tarlacı olduğu öğrenildi. Dr. Tarlacı'nın bir öğrencisi, Ekşi Sözlük'te açıklama yaparak, olayın iç yüzünün yansıtıldığı gibi olmadığını belirtti.

Dr. Özlem Atan Tarlacı'nın öğrencisi, yaptığı açıklamada, Tarlacı'nın gerek derslerde, gerekse ders dışında son derece sakin ve anlayışlı olduğunu belirterek, olayın iç yüzünü paylaştı.

Dr. Tarlacı'yı telefonla arayarak bilgi aldığını aktaran öğrencisi şu açıklamayı yaptı:

"Olay tahmin ettiğim gibi kamuoyuna yansıtılandan çok farklı şekilde bizzat hoca tarafından anlatıldı, şu an kendisi savcılıkta, kendisinin söylediklerini sözlükte duyuracağımı belirttiğim ve kabul ettiği için burada paylaşıyorum, sizlerden ricam Twitter ve diğer sosyal medya uygulamalarında kendisine gerekilen desteği vermenizdir, çok klişe olacak biliyorum ama bu olayı sizin bir yakınınızın yaşamaması sadece tesadüftür.

Özlem Hoca konuşmamızda olayı şu şekilde anlattı:

Üniversitede gerçekleşen önemli bir toplantıya yetişmek üzere aracımı sürüyordum, bu esnada trafik polisi durmamı istedi, ehliyet ve ruhsatı kendilerine verdiğimde ehliyetimin kırık olduğunu öne sürerek bu ehliyeti kabul etmeyeceklerini bildirdiler, kendilerine ehliyetimin olduğunu ve ehliyetsiz araba kullanmaktan ceza veremeyeceklerini söyledim, önemli bir toplantıya yetişmek durumunda olduğumu belirttim, kendileri bana herhangi bir şey söylemeden uzun bir süre beklettiler, kendimi tanıtarak sizin gibi bir çok polis öğrencim var bana saygıda kusur etmezler, ben sizleri onlardan ayırmıyorum dedim, o sırada polis 'bana ne öğretmensen, hocaysan' dedi ve ehliyetim olmasına rağmen ehliyetsiz araba kullanmaktan ceza kesti, uzlaşmacı bir tavırla memur olduğumu, sabit bir gelire sahip olduğumu bu cezanın hem ağır hem de lüzumsuz olduğunu söyledim diğer polis cebinden çıkardığı telefonla beni videoya kaydetmeye başlayınca sinir krizi geçirdim, ben de polis memurlarının ve polis arabasının fotoğraflarını çektim, toplantıya gitmek üzere yola koyuldum aradan 1 ay geçtikten sonra video görüntülerinin basına servis edildiğini üzülerek öğrendim, hukuki olarak sürecin takipçisi olacağım.

[Samanyolu Haber] 29.11.2018

Diyabet artık grip kadar yaygın

‘Şeker hastalığı’ olarak bilinen diyabet, grip kadar yaygınlaştı. Kalp, damar ve sinir sistemi rahatsızlıklarına neden olduğu gibi göz damarlarında ve böbreklerde kalıcı hasarlara da yol açabilen bu hastalık, sağlığı ciddi anlamda tehdit ediyor. Beslenme şekli, stres, yaşam tarzı gibi çevresel etkenler de diyabetin çıkışını hızlandırabiliyor.

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhan Mantar, kırk yaşın üstündekilerin, kilolu ve genetik yatkınlığı olanların şeker taraması yaptırması gerektiğini belirterek, hastalıkla ilgili şu bilgileri veriyor: Kandaki şeker düzeyi belli bir seviyede olmalı ki yaşamsal fonksiyonlarımız devam edebilsin. Ama diyabette olması gerekenden daha yüksek şeker kanda tespit ediliyor. Şekerin fazlalığı da kısa ve uzun vadede vücuda zarar veriyor. Çok su içme, sık idrara çıkma, fazla yeyip buna rağmen kilo alamama gibi durumlar diyabetin belirtileri arasında yer alıyor. Aşırı halsizlik, kas güçsüzlüğü, iyileşmeyen yaralar ve özellikle bayanlarda görülen iyileşmeyen ve tekrarlayan idrar yolu ve genital enfeksiyonlar da belirti olarak sayılabilir.

ŞİŞMANLIK OLUŞUM NEDENİ

Diyabet, Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere ikiye ayrılır. Bunların dışında gebelikte ve pankreas organının hasarına bağlı gelişen diyabet de vardır. Tip 1 diyabette vücudun kendi bağışıklık sistemi pankreasta insülin üreten hücrelere karşı antikorlar oluşturur. Buradaki hücreleri öldürmesi yüzünden insülin yetersizliği söz konusu olur. Tip 2 diyabet ise daha çok beslenme alışkanlıkları, genetik özellikler, çevresel faktörler, stres ve obezite nedenleriyle oluşuyor. Genelde düzensiz ve yanlış beslenme, spordan yoksun bir hayat sonucunda şişmanlık gelişiyor. Kişinin vücudunda özellikle yağ ve kas dokusunda pankreastan yeterince insülin üretilmesine rağmen hedef organlarda insülin şekerinin yeterince kullandırılmaması sonucunda şeker yükselmeye başlıyor.

DENGELİ BESLENMEK ÖNEMLİ

Beslenme ile diyabet arasında önemli bir bağ var. Bu nedenle sağlıklı beslenme büyük önem taşıyor. Mide boşalma zamanları var. İki buçuk saat ile dört saat arasında değişir. Kesinlikle üç ana öğün üç de ara öğün beslenme şeklinde bir hayat tarzı oluşturulmalı ve öğünler sağlıklı bileşenlerden oluşmalı. Karbonhidratlar glikozun ana kaynağıdır. Vücudumuzun enerjisini karşılayacak en önemli besin maddeleridir. İşte bu sebeple, beslenmemizde karbonhidrat olmalı. Meyveden süt ve süt ürünlerine, makarnadan ekmeğe kadar her şeyi yemek gerekiyor. Bunun dışında aşırı proteinli beslenmek de kilo artışına neden olabilir. Yasak kavramına karşıyım. Önemli olan öğünlerde bunların dengeli tüketilmesi. Bol lifli, meyve ve sebze oranı yeterli olan proteini de dengeli olan bir beslenme şekli gerekli. Ara öğünlerde ise badem, yer fıstığı, ceviz gibi besinleri tüketmekte fayda var. Bir avuçtan fazlası yenmemeli.

[TR724] 29.11.2019

Binlerce kişi tecrit işkencesinde ruhsal bunalıma sürükleniyor [İlker Doğan]

Hakim Ayşe Neşe Gül 28 aydır tek kişilik hücrede tecrit edilmiş halde tutuluyor. Tarih öğretmeni Seyit Ahmet Aydın, 7 aydır tek kişilik hücrede. Eski HSYK üyesi Hüseyin Serter de 26 aydır tıpkı diğerleri gibi yaşarken ‘ölüme’ mahkum edilen isimlerden biri… Bu isimler gibi binlerce insan bugün sözde ‘F.tö’ soruşturması kapsamında ‘tek kişilik’ tecrit edilmiş hücrelerde tutuluyor. ‘İzolasyon, tecrit’ bir işkence yöntemi olarak kabul ediliyor. Zira tek kişilik hücrelerde/odalarda tecride tabi tutulan insanların fiziksel ve ruhsal sağlıkları kalıcı olarak bozuluyor. İnfaz Kanunu’nda bile bir ‘cezalandırma’ yöntemi olarak en fazla 20 gün verilebilen ‘hücre’ cezası, sözde ‘f.tö’ soruşturmasında tutuklanan insanlara aylarca hatta yıllarca uygulanıyor… İnsanlar, ‘yaşayan ölüler’ haline getiriliyor.

“… halen uygulanmakta olan fiili tecrit sistemi kabul edilemez ve hemen sona erdirilmelidir.” Yukarıdaki cümleler Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin 2001 tarihli Türkiye raporundan. Türkiye’de söz konusu tarihte uygulanan ‘tecrit’ sisteminin kabul edilemeyeceğini söylüyor. Birleşmiş Milletler (BM) İşkence Özel Raportörü Juan E. Mendez ise 24 Ekim 2013’teki açıklamasında hücre hapsi cezası başta olmak üzere, bir çok uygulamanın yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylemişti. Dönemin AKP milletvekillerinden avukat Ayhan Sefer Üstün, söz konusu açıklama üzerine, “Türkiye’de yumuşatılarak uygulanıyor. Tamamen kaldırılabilir, hücre cezası insani değil,” ifadelerini kullanmıştı.  O günden bugüne bırakın tamamen kaldırmayı, tek kişilik hücrede tecrit uygulaması daha da arttı. Özellikle OHAL döneminde binlerce insan tek kişilik ‘hücre’ tipi odalara konuldu. Bu konuda kesin bir rakam yok; ancak ‘f.tö’ tutuklularının yüzde 5’inin bile tek kişilik koğuşlarda olduğunu düşünsek, sayının 3 binlere yakın olduğunu söyleyebiliriz.

EŞİ TUTUKLU, KENDİSİ 25 AYDIR TEK KİŞİLİK TECRİTTE

Eski Hakim Ayşe Neşe Gül. 2014’te HSYK seçimlerine katılmıştı. 15 Temmuz’dan saatler sonra hem kendisi hem de savcı olan eşi Cevat Gül hakkında gözaltı kararı çıkarıldı. Her ikisi de tutuklandı. Ayşe Gül,  yaklaşık 28 aydır tek kişilik hücrede, hayattan soyutlanmış şekilde tecrit edilmiş vaziyette. Eşi ise başka bir cezaevinde. Haklarında 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. Tarih öğretmeni Seyit Ahmet Aydın ise 3 Mart 2018’de Manisa F Tipi’ne nakledildi. 7 aydır hücrede tutuluyor. İtiraz dilekçeleri, ‘keyfi’ olarak işleme konulmuyor. Cezaevi yönetimi bu konuda açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmiyor.

TECRİTTE 50 KİLO VERDİ

Denizlili işadamı Levent Yaşar. Darbeden hemen sonra tutuklandı. Denizli Kocabaş D tipi  cezaevinde 1 yıldır tek kişilik koğuşta kalıyor. 50 Kg zayıfladı. Yüksek tansiyon rahatsızlığı var. Onun da dilekçeleri cevaplanmıyor. Eski HSYK üyesi Hüseyin Serter de tıpkı diğerleri gibi darbenin hemen ardından tutuklandı. Sincan Cezaevi’nde tutuluyor. 25 aydır tek kişilik hücrede tecrit edilmiş halde.

KALICI TAHRİBATA NEDEN OLUYOR

İnfaz kanununa göre hücreye koymak bir ceza yöntemi. Ve yine aynı kanuna göre hücre cezasında süre 20 günü geçemez. Zira uzun süre tecrit edilen insanlarda kalıcı ruhsal ve fiziksel rahatsızlıkların oluştuğu bilimsel raporlarla sabit. Aynı kanunda ayrıca ‘ağırlaştırılmış müebbet ha­pis cezasının infazı reji­mine ait esaslar’ bölümünde, ‘Hükümlü, tek kişilik odada barındırılır.’ deniliyor. Yani kişini tek kişilik odada tutuklaması için ‘hüküm’ giymiş olması gerekiyor.

İktidar, yaşayan ölüler yaratıyor!

Tecridin sonu ‘ruhsal’ ölüm

İnsanları tek kişilik, ‘izole’ edilmiş hücrelere koymak işkence olarak kabul ediliyor. İnsanı toplumdan soyutlamak, tecrit etmek ruhsal işkencenin en önemli yöntemlerinden biri olarak gösteriliyor.  Aylarca yalnız kalan kişi zaman ve mekan algısını yitiriyor. Yalnızlaşıyor, içine kapanıyor. Algı ve duygu bozuklukları yaşıyor. Gerçeklik duygusunu yitiriyor. Diğer insanlarla iletişime geçmekte zorlanıyor. Güven duygusunu yitiriyor. Depresyon, uyku bozuklukları, panik atak gibi çok sayıda rahatsızlık baş gösteriyor. İntihar riski artıyor. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları sebebiyle son iki yılda onlarca kişinin intihar etti.

KANSER VAKIALARI NEDEN ARTTI?

Uzun süre 6-7 metrekarelik bir alanda kaldığı için gözleri tembelleşiyor ve görme yetisini zamanla kaybediyor. Ayrıca sessizliğe alıştığı için en küçük sesler bile rahatsızlık vermeye başlıyor. Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Strese bağlı hastalıklar ortaya çıkıyor. Kötü huylu tümörlerin büyüme hızında artış yaşanıyor. Özellikle son dönemde kanser vakalarındaki artışa dikkat edin… İnsanları ruhsal olarak öldüren iktidar, yaşayan ölüler ortaya çıkarıyor.

[İlker Doğan] 29.11.2018 [TR724]