Türk Lirası (TL), ABD Doları ve euro başta olmak üzere bütün yabancı para birimlerine mukabil serbest düşüşte. Dolara mukabil yüzde 30 düşen Brezilya Reali bile TL karşısında yüzde 33 değer kazandı.
İki ay evvel 800 TL, 100 bin Suriye poundu ediyordu. Şimdi aynı tutarla sadece 40 bin pound alınabiliyor.
TL’nin hazin düşüşü iç savaşın devam ettiği Suriye’nin para birimi karşısında bile devam ediyor.
Son bir senede dolara kıyasla Etiyopya’nın para birimi yüzde 18 düştü, TL yüzde 96 geriledi. TL için bundan daha dramatik bir düşüş olamazdı.
30 AĞUSTOS’TA YENİ REKORLAR KIRILDI
30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle Türkiye’de piyasalar kapalıydı. Yurtdışı piyasalarda TL’yi satan satana.
Dolar 6,85 TL’ye kadar yükseldi. Günlük artış yüzde 5’i aştı. Euro 8 TL’yi test etti, 7,85 TL-7,90 TL aralığına çekildi. Sterlin 8,80 TL oldu.
İstanbul Kapalıçarşı’da çeyrek altın 436 TL’den 24 ayar altının gramı 265 TL’den satıldı.
Dolar/TL paritesinin Kurban Bayramı tatili sonrasındaki dört günlük yükselişi yüzde 12’yi geçti.
Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci’nin istifa haberinin de etkisiyle dolar 30 Ağustos 2018 Perşembe günü 6,80 TL’ye çıktı.
TÜRKİYE’NİN RİSK PRİMİ 528 PUANDA
Türkiye 5 senelik kredi temerrüt (iflas) primi (CDS) 528 puana yükseldi. Venezuela ve Arjantin’in akabinde en yüksek risk primi ödeyen 3. ekonomiyiz. Yunanistan’ın risk primi 317. Almanya CDS’i 10,6 seviyesinde
En kırılgan 3’lü (Arjantin, Türkiye ve Brezilya) içinde ağır koma haline doğru giden Türkiye’de hükûmetin gündeminde kriz yok.
30 Ağustos’ta 8 TL’yi test eden euro gün sonunda 7,85 TL’den işlem gördü.
ARJANTİN FAİZİ YÜZDE 60’A ÇIKARDI
Arjantin Merkez Bankası politika faizini yüzde 45’ten yüzde 60’a çıkardı. Daha evvel Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaşan Arjantin sıcak para çıkışına set çekmeye çalışıyor.
Türkiye ile Arjantin’in yüksek döviz borçları ve cari açık rakamları diğer muadili piyasaları da sarsıyor. Gelişmekte olan piyasalarda faizin yüksek olması bile yatırımcıyı kalmaya ikna edemiyor.
DEMOKRASİ AÇIĞI EN BÜYÜK RİSK
Bahse konu ekonomilerde demokrasiden (denge ve denetim mekanizmalarının işlememesi) uzaklaşma, otoriterlik, mülkiyete müdahale gibi yatırımcı için hayli caydırıcı bir tarz-ı siyaset müşahede ediliyor.
Dünya çapındaki yatırımcılar “demokrasi açığı” riskini almak istemiyor
Türkiye’den başka ekonomilere bulaşan otoriterlik ve baskı virüsü dünyanın en büyük yatırımcı kuruluşlarını bile rahatsız etmeye başladı.
Her devlet krizden zarar görmemek için kendi zaviyesinden tedbirler alıyor. Türkiye ise krizin kaynağı/müsebbibi değilmiş gibi masallar diyarında oyalanıyor.
MERKEZ BANKASI’NDA İHTİLAF VE İSTİFA
Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci’nin istifa etmesi gösterdi ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı krizi ciddiye almıyor.
Kilimci’nin Saray’ın baskısına boyun eğen TCMB Başkanı Murat Çetinkaya’ya, “Bu böyle devam edemez. Faiz artırmazsak krizden çıkmak seneleri bulabilir. İstifa ediyorum.” dediği belirtiliyor.
Kilimci, Erdem Başçı’nın başkanlık yaptığı 2013 yılında Merkez Bankası’na transfer olmuştu.
Ankara’da ahval-i umûmî böyle… Ekonominin emanet edildiği zevat koltuk kavgasından arta kalan vakitte krize dair çareler müzakere edecek.
ERDOĞAN’IN SÖZLERİ YARAYA MERHEM OLMUYOR
AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, TL’nin bayram tatilini müteakip 4 günde yüzde 12 düştüğünü bile bile, “Alternatifsiz olmadığımız yakında görecekler. Bu saldırıyı da atlatacağız.” diyor.
Piyasalar, işadamları bu sözlere zerre kadar itibar etmiyor, etmeyecek. Hükûmette krizden çıkışa dair ciddiyetten eser yok.
Şirketler tenkisata hız verdi. Ağustos fırtınasının enkazı bir-iki ayda ortaya çıkacak. Eylül-ekimde işsizlik patlayabilir. İflaslar iflasları tetikleyecek.
Türkiye, ABD ile tutuştuğu manasız bilek güreşinde her gün ağır bedeller ödüyor.
TL SON BİR SENEDE YÜZDE 96 DÜŞTÜ
Pazartesi 6,05 TL olan dolar Cuma’ya kadar 6,80 TL’ye tırmandı. Son bir senede yüzde 96 geriledi TL. Bu kriz değil de nedir?
“Kriz” kelimesinin telaffuz edilmesi, bir başka ifadeyle meselenin ciddiyetinin idrak edilmesi için doların kaç TL olması lazım? O kısım şimdilik meçhul.
İstanbul Kapalıçarşı’da 24 ayar altının gramı 265 TL’den, çeyrek altın 436 TL’den satıldı.
220 milyar dolar döviz borcunun 55 milyar doları bir sene içinde ödenecek. Cari açık 57 milyar dolar.
Dünyada aklı başında olan her fon ya da banka idarecisi “ilave dövizi olmayan Türkiye’nin borçları ödeyemeyeceği” ihtimaline göre hazırlık yapıyor.
Bu zorlu denklemde en kolay kim mi feda edilecek?
“Dolar kaç TL olursa aklınız başınıza gelecek?” diyemeyen vatandaş feda edilecek.
Orta ve dar gelirliler işsizlik, enflasyon ve vergilerdeki artış yüzünden daha da fakirleşecek.
Türkiye’nin en ağır krizinin başında iyi günlerin tadını çıkarın…
HANGİ ÜLKENİN PARA BİRİMİ DOLAR KARŞISINDA NE KADAR DÜŞTÜ?*
Venezuela: -2,500,000
Arjantin: -104
TÜRKİYE: -96
Brezilya: -30
İran: -30
Etiyopya: -18
Rusya: -17
Pakistan: -16
İsveç: -15
Myanmar: -13
Güney Afrika: -13
Hindistan: -11
Uruguay: -11
Nepal: -11
Ukrayna: -10
(*) Son 1 sene, yüzde. Spectator Index
TL, DOLARA MUKABİL NE KADAR DÜŞTÜ?
Son 1 yılda % -96
1 Ocak’tan bu yana % -91
2 Ağustos’tan bu yana % -37
Son 4 günde % -12
[Semih Ardıç] 31.8.2018 [TR724]
Kızılyıldız’ın çeyrek asırlık hasreti [Hasan Cücük]
Tarih 29 Mayıs 1991 Bari San Nicola Stadı. O yıllardaki adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali. Bir tarafta Fransa’dan Marsilya diğer tarafta Yugoslovya’dan Kızılyıldız. Marsilya’nın kadrosunda Chris Waddle, Abedi Pele ve Jean-Pierre Oapin gibi yıldızlar, Kızılyıldız’da Yugoslav futbolunun efsaneleri Mihajlovic, Prosinecki, Darko Pancev ve Savisevic var. İki takımın mücadelesi kıran kırana geçiyor. 90 dakikada gol bulamayan ekipler, skoru 120 dakika sonunda değiştiremeyince kupanın adresini belirleme penaltılara kalıyor. Kızılyıldız adına topun başına geçen tüm oyuncular meşin yuvarlağı ağlarla buluşturunca, kupaya 5 -3’lük skorla ulaşıyordu. Kızılyıldız’ın adını bugünün Şampiyonlar Ligi gruplarında görmemiz için ise tam 27 yıl beklememiz gerekiyordu.
Kızılyıldız, 2. Dünya Savaşı’nın küllerinin soğumadığı 1945 yılında Belgrad Üniversitesi öğrencileri tarafından kuruldu. Kuruluşundan kısa süre sonra oluşturulan Yugoslavya Ligi’ne kabul edilen Kızılyıldız, ilk sezonunda ligi 3. sırada tamamlayıp, taraftarını mutlu etti. Yogoslavya Ligi’nde kısa süre içinde Kızılyıldız ile birlikte Partizan ve Hırvat bölgesinin iki takımı Dinamo Zagreb ve Hajdut Split arasında müthiş rekabette başlıyordu. Daha ligin ilk sezonunda ilk 4’ü bu takımlar parselliyordu. Kızılyıldız ilk şampiyonluğuna 1951 yılında ulaşıyordu. Bu tarihten sonra Kızılyıldız, Yugoslovya’nın en iyi takımı olma yolunda hızla ilerliyordu.
Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi şampiyon yaptı
Peş peşe gelen şampiyonlukta rol oynayan isimlerden biri de sağ bekin önemli ismi Branko Stankovic’ti. Yıllar sonra teknik adam olarak ülkemize gelen Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi lig şampiyonluğuna taşıyacaktı. O yılların efsane ismi ise sadece Kızılyıldız’ın değil Yugoslav futbol tarihinin gururlarından Rajko Mitic’ti. Takım 1950-1960 arasında tam 5 şampiyonluk kazandı ve kulübe tarihi boyunca büyük hizmetleri olan oyunculara verilen “Kızılyıldız’ın Yıldızı” (Zvezdina Zvezda) ödülüne Mitic layık görüldü, aynı zaman bu ödülü alan ilk oyuncu oldu.
Yugoslovya’nın en iyi takımı olan Kızılyıldız, başarısını Avrupa kupalarını da taşıyordu. Avrupa kupalarında yarı ve çeyrek final gören Kızılyıldız, 1979’da adını UEFA Kupası’nda finale yazdırıyordu. Final yolunda Dinamo Berlin, Sporting Gijon, Arsenal, West Bromwich Albion ve Hertha Berlin’i geçen Kızılyıldız, Mönchengladbach’ın rakibi oluyordu. O yıllarda çift maç üzerinden oynanan finalin ilk maçında sahasında rakibiyle 1-1 berabere kalan Kızılyıldız, rövanşı da 1-0 kaybedince kupaya uzanamıyordu.
Kızılyıldız’ın Avrupa’nın zirvesine çıkış tarihi 1991 oluyordu. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Grasshopper, Rangers, Dynamo Dresden ve Bayern Münih’i eleyen Kızılyıldız finalde Marsilya ile karşı karşıya geldi. Bari’nin San Nicola Stadı’nda oynanan maçta 120 dakika golsüz sona erdi ve penaltılarda 5-3 üstünlük sağlayan Kızılyıldız Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. 1991 Avrupa Süper Kupası tek maç olarak Manchester’da oynandı ve Manchester United’a 1-0 yenildi. Tokyo’da oynanan Kıtalararası Kupa maçında Şili’nin Colo Colo takımını Jugovic ve Pancev’in (2) golleriyle 3-0 yenerek Dünya Şampiyonu oldu. 1991 Kızılyıldız’ın bir daha asla ulaşamayacağı zirve yılı olarak tarihteki yerini aldı.
Kızılyıldız’ın Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmasından sadece birkaç ay sonra Yugoslovya dağılma sürecine girdi. Dağılmadan en çok etkilenen kulüplerin başında Kızılyıldız gelirken, takımın yıldız oyuncuları 1992’de kulüpten ayrılıp, başka takımlara transfer oldular. Savicevic Milan’ın, Pancev İnter’in yolunu tuttu.
1991’de Yugoslavya’da başlayan iç savaş sonucunda Kızılyıldız, önce uluslararası maçlarını dış ülkelerde oynamak zorunda kaldı, sonra da ambargo nedeniyle 1995’e kadar kupalara katılamadı. Önce kadrosundaki Boşnak ve Hırvat oyuncuları, daha sonra da ekonomik nedenlerle kaliteli Sırp oyuncuları büyük Avrupa kulüplerine kaptıran Kızılyıldız gerileme dönemine girdi. Artık adı Avrupa kupalarında unutulan kulüplerden biri olmaya başlayan Kızılyıldız, uzun duraklama döneminde son yıllarda adını 3 kez UEFA Avrupa Ligi gruplarına yazdırdı. Çeyrek asırlık Şampiyonlar Ligi hasretini ise Red Bull Salzburg engelini aşarak sonlandırdı.
[Hasan Cücük] 31.8.2018 [TR724]
Kızılyıldız, 2. Dünya Savaşı’nın küllerinin soğumadığı 1945 yılında Belgrad Üniversitesi öğrencileri tarafından kuruldu. Kuruluşundan kısa süre sonra oluşturulan Yugoslavya Ligi’ne kabul edilen Kızılyıldız, ilk sezonunda ligi 3. sırada tamamlayıp, taraftarını mutlu etti. Yogoslavya Ligi’nde kısa süre içinde Kızılyıldız ile birlikte Partizan ve Hırvat bölgesinin iki takımı Dinamo Zagreb ve Hajdut Split arasında müthiş rekabette başlıyordu. Daha ligin ilk sezonunda ilk 4’ü bu takımlar parselliyordu. Kızılyıldız ilk şampiyonluğuna 1951 yılında ulaşıyordu. Bu tarihten sonra Kızılyıldız, Yugoslovya’nın en iyi takımı olma yolunda hızla ilerliyordu.
Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi şampiyon yaptı
Peş peşe gelen şampiyonlukta rol oynayan isimlerden biri de sağ bekin önemli ismi Branko Stankovic’ti. Yıllar sonra teknik adam olarak ülkemize gelen Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi lig şampiyonluğuna taşıyacaktı. O yılların efsane ismi ise sadece Kızılyıldız’ın değil Yugoslav futbol tarihinin gururlarından Rajko Mitic’ti. Takım 1950-1960 arasında tam 5 şampiyonluk kazandı ve kulübe tarihi boyunca büyük hizmetleri olan oyunculara verilen “Kızılyıldız’ın Yıldızı” (Zvezdina Zvezda) ödülüne Mitic layık görüldü, aynı zaman bu ödülü alan ilk oyuncu oldu.
Yugoslovya’nın en iyi takımı olan Kızılyıldız, başarısını Avrupa kupalarını da taşıyordu. Avrupa kupalarında yarı ve çeyrek final gören Kızılyıldız, 1979’da adını UEFA Kupası’nda finale yazdırıyordu. Final yolunda Dinamo Berlin, Sporting Gijon, Arsenal, West Bromwich Albion ve Hertha Berlin’i geçen Kızılyıldız, Mönchengladbach’ın rakibi oluyordu. O yıllarda çift maç üzerinden oynanan finalin ilk maçında sahasında rakibiyle 1-1 berabere kalan Kızılyıldız, rövanşı da 1-0 kaybedince kupaya uzanamıyordu.
Kızılyıldız’ın Avrupa’nın zirvesine çıkış tarihi 1991 oluyordu. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Grasshopper, Rangers, Dynamo Dresden ve Bayern Münih’i eleyen Kızılyıldız finalde Marsilya ile karşı karşıya geldi. Bari’nin San Nicola Stadı’nda oynanan maçta 120 dakika golsüz sona erdi ve penaltılarda 5-3 üstünlük sağlayan Kızılyıldız Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. 1991 Avrupa Süper Kupası tek maç olarak Manchester’da oynandı ve Manchester United’a 1-0 yenildi. Tokyo’da oynanan Kıtalararası Kupa maçında Şili’nin Colo Colo takımını Jugovic ve Pancev’in (2) golleriyle 3-0 yenerek Dünya Şampiyonu oldu. 1991 Kızılyıldız’ın bir daha asla ulaşamayacağı zirve yılı olarak tarihteki yerini aldı.
Kızılyıldız’ın Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmasından sadece birkaç ay sonra Yugoslovya dağılma sürecine girdi. Dağılmadan en çok etkilenen kulüplerin başında Kızılyıldız gelirken, takımın yıldız oyuncuları 1992’de kulüpten ayrılıp, başka takımlara transfer oldular. Savicevic Milan’ın, Pancev İnter’in yolunu tuttu.
1991’de Yugoslavya’da başlayan iç savaş sonucunda Kızılyıldız, önce uluslararası maçlarını dış ülkelerde oynamak zorunda kaldı, sonra da ambargo nedeniyle 1995’e kadar kupalara katılamadı. Önce kadrosundaki Boşnak ve Hırvat oyuncuları, daha sonra da ekonomik nedenlerle kaliteli Sırp oyuncuları büyük Avrupa kulüplerine kaptıran Kızılyıldız gerileme dönemine girdi. Artık adı Avrupa kupalarında unutulan kulüplerden biri olmaya başlayan Kızılyıldız, uzun duraklama döneminde son yıllarda adını 3 kez UEFA Avrupa Ligi gruplarına yazdırdı. Çeyrek asırlık Şampiyonlar Ligi hasretini ise Red Bull Salzburg engelini aşarak sonlandırdı.
[Hasan Cücük] 31.8.2018 [TR724]
Macron’un hasımları ve yaklaşan Avrupa seçimleri [Ebubekir Işık]
23-26 Mayıs 2019’da gerçekleşecek Avrupa Birliği seçimleri için kılıçlar hiç beklenmedik bir şekilde erkenden çekildi. 2019’da yapılacak seçimler Avrupa Birliği’nin en önemli karar organları olan Komisyon, Konsey ve özellikle Avrupa Parlamentosu’nu şekillendirecek olması nedeniyle, belkide Avrupa siyasetini önümüzdeki beş yıllık dönemde belirleyecek en önemli siyasal hadise olarak görülebilir.
Geçtiğimiz Salı günü İslamofobik ve yabancı karşıtı ifadeleri ile bilinen Macaristan başbakanı Viktor Orban ve İtalya’nın ‘kızgın çocuğu’ Matteo Salvini Milan’da bir araya geldi. Basın toplantısı şeklinde geçen bu görüşme, her iki liderin özellikle mülteci krizi ve yaklaşmakta olan Avrupa Birliği seçimlerine dair söyledikleri ile Avrupa Birliği kamuoyuna adeta bomba gibi düştü.
Orban ve Salvini ne diyor?
2015 yılında mülteci krizi ile Avrupa siyasetini etkisi altına almaya başlayan ve ana akım siyasal hareketleri önemli ölçüde zayıflatan yeni nesil popülizmin Avrupa’da ki en güçlü iki temsilcisi olan bu liderler, yaklaşmakta olan 2019 Avrupa seçimleri için mülteci karşıtı bir cephe kurmak noktasında Milano’da anlaşmaya vardı.
Özellikle, Viktor Orban’ın Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u ‘ortak tehdit’, ‘düşman’ ve ‘mülteci krizinin baş aktörü’ şeklinde tanımlaması, seçimlere dokuz aydan daha fazla bir zaman kalmasına rağmen, yaşanan sürecin Avrupa’da ki siyasal bölünmeyi daha da derinleştireceği noktasında tüm kuşkuları ortadan kaldırdı. Basın toplatısındaki bir gazetecinin Oraban’a hitaben ‘’Macron’u mülteci krizinin baş aktörü olarak tanımlarken tam olarak neyi kastediyorsunuz?’’ sorusuna Orban şu cevabı verdi; ‘’O Avrupa’da mülteci dalgasını destekleyen siyasal hareketin liderliğini yaptı ve hala yapıyor. Diğer tarafta ise biz varız.’’
Macron’a mülteci meselesi üzerinden yüklenen Orban, bir adım daha öteye giderek, ’’Fransa’da ki siyasal yapıyı nasıl darmadağın ettiyse, Avrupa Halkaları Partisi’nin (European People’s Party – EPP) de dağılmasına sebep olacak’’ ifadelerini kullandı. Hatırlanacağa üzere Macron’un Le Marche partisi Avrupa Parlamentosu içerisindeki hiç bir siyasal gruba henüz üye olmadığı için, bu durumun 2019 AB seçimlerinde EPP için ciddi bir tehdit oluşturduğu bir çok siyasetçi ve siyaset bilimci tarafından geçtiğimiz haftalarda dile getirilmişti.
Diğer taraftan, Lega Nord’un lideri ve İtalya İçişleri bakanı Matteo Salvini ise benzer bir uslupla Macron’a yüklendi ve ‘’İtalya illegal mültecilerin Avrupa’ya gelmelerinin engellenmesi için doğal olarak komşusu olan Fransa’dan yardım istedi. Fakat, kamuoyu yoklamalarında büyük destek kaybına uğrayan Macron komşusu olan İtalya’ya yardım edeceğine başka ülkelere akıl vermekle kendisini meşgul ediyor’’ ifadelerini kullandı. Salvini yaklaşan Avupa Birliği seçimleri ile lintili ise ‘’Avrupa Komisyonu’nu değiştirmek istiyoruz. Sınırlarımızı korumak istiyoruz. Macron’un ve George Soros’un liderliğini yaptığı mülteci yanlısı politikalarla sonuna kadar savaşacağız’’ şeklindeki düşüncelerini hazır bulunan basın mesnupları ile paylaştı.
Bu açıklamaların hemen ardından Paris’te basının mensuplarının karşısına geçen Macron’un ilk yorumu ‘’Orban ve Salvini beni kendilerine rakip görmekle kesinlikle haklılar’ şeklinde oldu. Daha sonra ifadelerine bu iki ismi direct olarak kullanmadan devam eden Macron ‘’Salı günü Milan’da buluşanlar ve nefret söyleminin yaygınlaşması için ellerinden geleni yapan milliyetçiler için kaybedecek vaktim yok’’ ifadelerini kullandı.
Tüm bunlar ne anlama geliyor?
Aslında bu tartışmayı uzun zamandır devam eden AB karşıtı partiler (Eurosceptic) ve AB’nin daha fazla tekamül etmesini isteyen siyasal partiler arasında devam ede gelen mücadelenin farklı bir versiyonu olarak görmek son derece mümkün. Bu bağlamdan bakıldığında, Orban-Salvini ikilisinin Macron’u hedef alarak mülteci karşıtı bir cephe kurmak istemelerinin temelde dört muhtemel sonucuna işaret edebiliriz.
İlk olarak, AB yanlısı ve Brüksel karşıtı liderlerin seçimlere dokuz aydan fazla bir zamanın olmasına rağmen kullandıkları sert ifadeler ve kararlılıkları 2019 Mayıs’a kadar son derece zorlu bir seçim dönemi geçireceğimize işaret etmekte.
İkinci olarak, mülteci karşıtı tavırları ve Brüksel’in belirlediği mülteci kotasını kabul etmeyen Polonya ve Macaristan gibi ülkelere AB’nin altı kurucu üyelerinden biri olan İtalya’nın da katılmış olması, diğer bir çok AB üyesi ülke için emsal ve cesaret teşkil edebilir.
Üç, önümüzdeki beş yıl için Avrupa siyasetinin önemli ölçüde sağa kayabileceğini ifade etmekle beraber bu savrulmanın hangi ölçekte ve AB’nin Parlamento dışındaki hangi karar organlarına tesir edeceğini şimdiden ön görmek son derece güç.
Son olarak, mülteci meselesi üzerinden Avrupa siyasetinde yaşanan kırılmanın daha da derinleşeceği, bu çatlağın özellikle merkez partileri önemli ölçüde zayıflatacağını öngörmek mümkün.
[Ebubekir Işık] 31.8.2018 [TR724]
Geçtiğimiz Salı günü İslamofobik ve yabancı karşıtı ifadeleri ile bilinen Macaristan başbakanı Viktor Orban ve İtalya’nın ‘kızgın çocuğu’ Matteo Salvini Milan’da bir araya geldi. Basın toplantısı şeklinde geçen bu görüşme, her iki liderin özellikle mülteci krizi ve yaklaşmakta olan Avrupa Birliği seçimlerine dair söyledikleri ile Avrupa Birliği kamuoyuna adeta bomba gibi düştü.
Orban ve Salvini ne diyor?
2015 yılında mülteci krizi ile Avrupa siyasetini etkisi altına almaya başlayan ve ana akım siyasal hareketleri önemli ölçüde zayıflatan yeni nesil popülizmin Avrupa’da ki en güçlü iki temsilcisi olan bu liderler, yaklaşmakta olan 2019 Avrupa seçimleri için mülteci karşıtı bir cephe kurmak noktasında Milano’da anlaşmaya vardı.
Özellikle, Viktor Orban’ın Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u ‘ortak tehdit’, ‘düşman’ ve ‘mülteci krizinin baş aktörü’ şeklinde tanımlaması, seçimlere dokuz aydan daha fazla bir zaman kalmasına rağmen, yaşanan sürecin Avrupa’da ki siyasal bölünmeyi daha da derinleştireceği noktasında tüm kuşkuları ortadan kaldırdı. Basın toplatısındaki bir gazetecinin Oraban’a hitaben ‘’Macron’u mülteci krizinin baş aktörü olarak tanımlarken tam olarak neyi kastediyorsunuz?’’ sorusuna Orban şu cevabı verdi; ‘’O Avrupa’da mülteci dalgasını destekleyen siyasal hareketin liderliğini yaptı ve hala yapıyor. Diğer tarafta ise biz varız.’’
Macron’a mülteci meselesi üzerinden yüklenen Orban, bir adım daha öteye giderek, ’’Fransa’da ki siyasal yapıyı nasıl darmadağın ettiyse, Avrupa Halkaları Partisi’nin (European People’s Party – EPP) de dağılmasına sebep olacak’’ ifadelerini kullandı. Hatırlanacağa üzere Macron’un Le Marche partisi Avrupa Parlamentosu içerisindeki hiç bir siyasal gruba henüz üye olmadığı için, bu durumun 2019 AB seçimlerinde EPP için ciddi bir tehdit oluşturduğu bir çok siyasetçi ve siyaset bilimci tarafından geçtiğimiz haftalarda dile getirilmişti.
Diğer taraftan, Lega Nord’un lideri ve İtalya İçişleri bakanı Matteo Salvini ise benzer bir uslupla Macron’a yüklendi ve ‘’İtalya illegal mültecilerin Avrupa’ya gelmelerinin engellenmesi için doğal olarak komşusu olan Fransa’dan yardım istedi. Fakat, kamuoyu yoklamalarında büyük destek kaybına uğrayan Macron komşusu olan İtalya’ya yardım edeceğine başka ülkelere akıl vermekle kendisini meşgul ediyor’’ ifadelerini kullandı. Salvini yaklaşan Avupa Birliği seçimleri ile lintili ise ‘’Avrupa Komisyonu’nu değiştirmek istiyoruz. Sınırlarımızı korumak istiyoruz. Macron’un ve George Soros’un liderliğini yaptığı mülteci yanlısı politikalarla sonuna kadar savaşacağız’’ şeklindeki düşüncelerini hazır bulunan basın mesnupları ile paylaştı.
Bu açıklamaların hemen ardından Paris’te basının mensuplarının karşısına geçen Macron’un ilk yorumu ‘’Orban ve Salvini beni kendilerine rakip görmekle kesinlikle haklılar’ şeklinde oldu. Daha sonra ifadelerine bu iki ismi direct olarak kullanmadan devam eden Macron ‘’Salı günü Milan’da buluşanlar ve nefret söyleminin yaygınlaşması için ellerinden geleni yapan milliyetçiler için kaybedecek vaktim yok’’ ifadelerini kullandı.
Tüm bunlar ne anlama geliyor?
Aslında bu tartışmayı uzun zamandır devam eden AB karşıtı partiler (Eurosceptic) ve AB’nin daha fazla tekamül etmesini isteyen siyasal partiler arasında devam ede gelen mücadelenin farklı bir versiyonu olarak görmek son derece mümkün. Bu bağlamdan bakıldığında, Orban-Salvini ikilisinin Macron’u hedef alarak mülteci karşıtı bir cephe kurmak istemelerinin temelde dört muhtemel sonucuna işaret edebiliriz.
İlk olarak, AB yanlısı ve Brüksel karşıtı liderlerin seçimlere dokuz aydan fazla bir zamanın olmasına rağmen kullandıkları sert ifadeler ve kararlılıkları 2019 Mayıs’a kadar son derece zorlu bir seçim dönemi geçireceğimize işaret etmekte.
İkinci olarak, mülteci karşıtı tavırları ve Brüksel’in belirlediği mülteci kotasını kabul etmeyen Polonya ve Macaristan gibi ülkelere AB’nin altı kurucu üyelerinden biri olan İtalya’nın da katılmış olması, diğer bir çok AB üyesi ülke için emsal ve cesaret teşkil edebilir.
Üç, önümüzdeki beş yıl için Avrupa siyasetinin önemli ölçüde sağa kayabileceğini ifade etmekle beraber bu savrulmanın hangi ölçekte ve AB’nin Parlamento dışındaki hangi karar organlarına tesir edeceğini şimdiden ön görmek son derece güç.
Son olarak, mülteci meselesi üzerinden Avrupa siyasetinde yaşanan kırılmanın daha da derinleşeceği, bu çatlağın özellikle merkez partileri önemli ölçüde zayıflatacağını öngörmek mümkün.
[Ebubekir Işık] 31.8.2018 [TR724]
Hizmet bana ne öğretti ve ne kazandırdı? [Cemil Tokpınar]
Dindar bir şehirde ve dindar bir ailede dünyaya geldim. Babam ve annem Bediüzzaman Hazretlerini tanıyıp sevmiş, Risale-i Nur’u yazıp okumuş ve namazını kılan kimselerdi. İsmimi namaz tesbihatındaki Esma-i Hüsna bölümünden hareketle vermişlerdi.
İmam hatip lisesinde ve ilâhiyat fakültesinde okudum. Küçük yaşlarda her akşam Risale derslerine gitmeye başladım. Eserleri defalarca okudum, anlamaya çalıştım ve elimden geldiğince iman hizmetinde koşturdum.
Daha lise yıllarında başlayan ve ilahiyat fakültesindeyken devam eden bir derdim vardı. Evet, çocukluktan beri din eğitimi alıyor, asrın müceddidini tanıyor ve Risale-i Nur’u okuyordum. Ama sanki bir şeyler, belki de çok şeyler eksik gibiydi. İçim sıkılıyor, gönlüm daralıyor, ufkum kararıyor, istediğim aşkı, şevki bulamıyor, içimdeki bazı soruları cevaplayamıyordum.
Neydi bu sorular?
Risale-i Nur’da anlatılan aşk, şevk, ihlâs, uhuvvet, tesanüd, mesailerin tanzimi gibi hususlar nasıl gerçekleşir; bu muhteşem eserler bütün dünyaya nasıl yayılır, evrensel bir hizmet nasıl yapılır; Nur hizmetinin iman hizmetiyle birlikte hayat safhası nasıl gerçekleştirilir gibi sorular hiç aklımdan çıkmıyor, ancak doyurucu cevabı bulamıyordum.
1970’li yıllardan itibaren yaptığım araştırmalarım, okuma, dinleme ve gözlemlerim neticesinde gördüm ki, bu suallerime cevap, dertlerime deva, problemlerime çözüm Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve oluşturduğu hizmet idi.
Ancak içinde bulunduğum hizmet ortamı, nefis ve hislerin önüme çıkardığı engeller vardı. Farklı bir cemaatte bulunmanın verdiği rekabet, meyl-i tefevvuk ve meyl-i rüçhaniyet, tarafgirlik, enaniyet, hased gibi hastalıklarla mücadele ederek ihlâs ve hakperestlik limanına demirledim diyebilirim. Bunu yapmak için Üstadım Bediüzzaman Hazretlerini, talebelerini, eserlerini terk etmeye gerek yoktu. Tam tersine daha çok sarıldım, daha çok sevdim ve daha çok anladım. Çünkü din veya cemaat değiştirmiyordum, sadece eksiklerimi tamamlıyor, problemlerimi çözüyor, daha bir aşk ve şevkle hizmete sarılıyordum.
Bu çok uzun konuyu özetlemekle yetinerek hemen dünyaya yayılan Hizmetin bir fert olarak bana neler kazandırdığını sıralayayım:
Öncelikle hizmet hareketinin başında bulunan M. Fethullah Gülen Hocaefendi’deki mümtaz vasıflar beni derinden etkilemiş ve kendisine meftun etmişti. Şimdiye kadar tanıdığım ve sevdiğim birçok büyük zatın birkaç özelliği öne çıkıyordu. Ama Hocaefendi’de ilim, irfan, hikmet, iman, ibadet, dua, ihlâs, ahlâk, zühd, takva, aksiyon gibi özelliklerin bütün kısımları ve detaylarıyla bir arada ve ileri derecede olması, bana modelleme gayreti ve şevki vermişti.
İlim-amel birlikteliği ve dengesini öğrendim. Bilgiler dudaktan kalbe ve eylemlere yansıyordu. Hizmetteki arkadaşlarda büyük hedefler belirleyip gece gündüz koşturmayı, fedakârlığı, şevk-i mutlak içinde aşk ve ümitle hizmet etmeyi gördüm ve ben de yapmaya çalıştım.
Hocaefendi’nin Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabe aşkı beni öylesine etkilemişti ki, sanki Asr-ı Sadette yaşıyormuşuz gibi, sanki onlar evimizin bir ferdi gibi bir şuur, heyecan ve duygu seli kazanıyorduk. Efendimizin (s.a.v.) Allah için ağlamayı teşvik eden hadislerini dinliyordum, ama gözümden bir damla yaş gelmiyordu. Onu tanıdıkça sohbet dinlerken, namaz kılarken veya dua ederken ağlamayı öğrenmiştim.
Hocaefendi’de ve talebelerinde müthiş bir ufuk vardı. Sürekli yeni hedefler, yeni projeler, yeni gayretler içinde çırpınıyorlar, durup dinlenmeden koşturuyorlardı. Söz gelişi, ülke içinde ve yurt dışında yardım ve kurban kesim faaliyetlerinden çok etkilenmiştim. Hizmet bana infakı, canını acıtırcasına vermeyi ve bundan zevk almayı öğretti.
Yurt içindeki hizmetlerin eğitim (dershane, yurt, lise, üniversite), yayıncılık (gazete, dergi, radyo, televizyon), iş dünyası (sanayi, ticaret, ziraat) gibi alanlarda müesseseleşerek yapılması, kalıcılık ve yaygınlaşması açısından muhteşemdi. İnsan ister istemez, ben ne yapabilirim diye çırpınmadan duramıyordu.
Allah’ım bu nasıl bir hizmet aşkıydı böyle! Toplumun hiçbir kesimi ihmal edilmiyordu. Çocuklar, gençler, yaşlılar, hanımlar, meslek grupları için özel kurumlar, vakıflar, dernekler kuruluyor ve orijinal projeler uygulanıyordu.
Ülkedeki hiçbir kesim dışlanmıyor ve birlikte yaşama azmiyle diyaloglar kuruluyor, barış ve kardeşlik köprüleri inşa ediliyordu. Liberaller, Kürtler, Alevî kesimler asla dışlanmadan kucaklanıyor, anlaşılmaya çalışılıyor ve ortak paydalarda birlikte yaşamanın mümkün olduğu vurgulanıyordu.
Kafamda yıllardır cevabını bulamadığım bir soru vardı. Nasıl oluyordu da Hizmet hareketindeki daha genç ve ilmi daha az birisi veya bir grup, çok daha bilgili ve tecrübeli bir kişiden veya gruptan daha fazla hizmet ediyordu? Cevabını Üstadımızın ilk talebesi Hulusi Yahyagil Ağabeyin şu tesbitinde buldum:
“Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse, o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin ruh-u manevîsi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyumu manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzat artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi Risaleyi okuyor, malumatı artıyor, fakat marifeti, istikameti ve ihlâsı artmıyor.”
Demek ki, Hizmet hareketinde bulunan arkadaşlardaki kardeşlik ruhu, teslimiyet ve itaat sırrı, mesailerin tanzimi başarının temel dinamikleriydi.
Yurt dışında açılan Türk okulları muhteşem bir hizmetti. Bir yazar olarak buradaki öğrencilerden mektup aldığımda hem sevinmiş, hem şaşırmıştım. Onlar kitaplarımı Türkçe olarak okuyorlardı. Binlerce eserin Türkçeden farklı dillere çevrilmesinden daha önemli bir hizmet, insanların Türkçe öğrenmesiydi. Çünkü böylece milyonlarca eseri orijinal dilinden okutmak mümkündü. Bu ise, sadece benim için değil, bütün sanat ve edebiyat erbabı için muhteşem bir kazanımdı. Mesela, Risale-i Nur’un farklı dünya dillerine çevrilmesi büyük bir hizmetti. Ancak 180 ülkede Türkçeyi öğretip bu eserleri orijinal dilinden okutmak daha muhteşem bir hizmetti.
Yıllardır Türkçe olimpiyatlarını ağlayarak izlerdim. Daha sonra Uluslararası Dil ve Kültür Festivali olarak devam eden çalışmalar, benim gibi 40 yıldır yabancı dillerdeki müzik ve sanat yarışmalarında milletinin başarısızlığını gören birisi için mutluluk ve ümit bahşeden müjdelerdi.
Hizmet bana dertlerimi paylaşacağım bir kitle sundu. Yazdıklarımı okuyan, programlarımı izleyen, dinleyen çok seviyeli, edepli, kültürlü bir kitle. Hizmet’teki kardeşlerimize yönelik programlara 1994’te başladım, özellikle son beş yıldır radyo, TV, konferans tarzında sayısız program yaptık. Ömür boyu unutamayacağımız ve inşallah cennet bahçelerinde seyredeceğimiz nice hizmetler ve nice güzellikler paylaştık.
Ve en önemlisi hizmet beni ve ailemi “muhacir” yaptı. Belki maddî ve dünyevî çok kayıplarımız oldu. Ama bunlar hiç önemli değildi. 4 Mart 2016’da zulüm saltanatı kayyım adıyla Zaman gazetesini gasp ettiği gün, desteğe gelen kardeşlerimize kısa bir konuşma yapmıştım. Bir yerde, “Yapılan zulümlerin binde birine razı olmaktansa, çektiğimiz acıların bin katını çekmeye razıyız” demiştim. Zaman gösterdi ki, eksik söylemişim. Meğer zulümlerin milyonda birisini desteklemek yerine çektiğimizin milyon katına razı olsak değermiş.
Ümidimiz odur ki, bir gün gelecek, Rabbimiz şu anda gasp edilen bütün müesseseleri, engellenen bütün hizmetleri on, belki yüz katıyla telâfi edecek.
Yaklaşık 30-35 yıllık uzun bir maceramı niçin özetledim?
Geçmişi değerlendirip geleceğe hazırlanmak adına çok önemli olan nefis muhasebesini, her fırsatta cemaati eleştirmek şeklinde uygulayanlara; çekilen sıkıntılardan dolayı ümidi sarsılanlara; sürekli zulme maruz kaldığımız için morali bozulanlara, “Meselenin bir de bu yönü var” demek istiyorum. İnanın bu yazdıklarım, meselenin bu yönüyle ilgili çok az şeyler.
Ve “meselenin bu yönüyle” ilgili birkaç yazı daha yazmayı düşünüyorum.
Not: Bu yazı, Yeni Ailem dergisinin Temmuz sayısında yayınlanan yazımın biraz daha genişletilmiş halidir. Gördüğüm lüzum üzerine burada da yayınlamayı uygun buldum. CT
[Cemil Tokpınar] 31.8.2018 [TR724]
İmam hatip lisesinde ve ilâhiyat fakültesinde okudum. Küçük yaşlarda her akşam Risale derslerine gitmeye başladım. Eserleri defalarca okudum, anlamaya çalıştım ve elimden geldiğince iman hizmetinde koşturdum.
Daha lise yıllarında başlayan ve ilahiyat fakültesindeyken devam eden bir derdim vardı. Evet, çocukluktan beri din eğitimi alıyor, asrın müceddidini tanıyor ve Risale-i Nur’u okuyordum. Ama sanki bir şeyler, belki de çok şeyler eksik gibiydi. İçim sıkılıyor, gönlüm daralıyor, ufkum kararıyor, istediğim aşkı, şevki bulamıyor, içimdeki bazı soruları cevaplayamıyordum.
Neydi bu sorular?
Risale-i Nur’da anlatılan aşk, şevk, ihlâs, uhuvvet, tesanüd, mesailerin tanzimi gibi hususlar nasıl gerçekleşir; bu muhteşem eserler bütün dünyaya nasıl yayılır, evrensel bir hizmet nasıl yapılır; Nur hizmetinin iman hizmetiyle birlikte hayat safhası nasıl gerçekleştirilir gibi sorular hiç aklımdan çıkmıyor, ancak doyurucu cevabı bulamıyordum.
1970’li yıllardan itibaren yaptığım araştırmalarım, okuma, dinleme ve gözlemlerim neticesinde gördüm ki, bu suallerime cevap, dertlerime deva, problemlerime çözüm Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve oluşturduğu hizmet idi.
Ancak içinde bulunduğum hizmet ortamı, nefis ve hislerin önüme çıkardığı engeller vardı. Farklı bir cemaatte bulunmanın verdiği rekabet, meyl-i tefevvuk ve meyl-i rüçhaniyet, tarafgirlik, enaniyet, hased gibi hastalıklarla mücadele ederek ihlâs ve hakperestlik limanına demirledim diyebilirim. Bunu yapmak için Üstadım Bediüzzaman Hazretlerini, talebelerini, eserlerini terk etmeye gerek yoktu. Tam tersine daha çok sarıldım, daha çok sevdim ve daha çok anladım. Çünkü din veya cemaat değiştirmiyordum, sadece eksiklerimi tamamlıyor, problemlerimi çözüyor, daha bir aşk ve şevkle hizmete sarılıyordum.
Bu çok uzun konuyu özetlemekle yetinerek hemen dünyaya yayılan Hizmetin bir fert olarak bana neler kazandırdığını sıralayayım:
Öncelikle hizmet hareketinin başında bulunan M. Fethullah Gülen Hocaefendi’deki mümtaz vasıflar beni derinden etkilemiş ve kendisine meftun etmişti. Şimdiye kadar tanıdığım ve sevdiğim birçok büyük zatın birkaç özelliği öne çıkıyordu. Ama Hocaefendi’de ilim, irfan, hikmet, iman, ibadet, dua, ihlâs, ahlâk, zühd, takva, aksiyon gibi özelliklerin bütün kısımları ve detaylarıyla bir arada ve ileri derecede olması, bana modelleme gayreti ve şevki vermişti.
İlim-amel birlikteliği ve dengesini öğrendim. Bilgiler dudaktan kalbe ve eylemlere yansıyordu. Hizmetteki arkadaşlarda büyük hedefler belirleyip gece gündüz koşturmayı, fedakârlığı, şevk-i mutlak içinde aşk ve ümitle hizmet etmeyi gördüm ve ben de yapmaya çalıştım.
Hocaefendi’nin Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabe aşkı beni öylesine etkilemişti ki, sanki Asr-ı Sadette yaşıyormuşuz gibi, sanki onlar evimizin bir ferdi gibi bir şuur, heyecan ve duygu seli kazanıyorduk. Efendimizin (s.a.v.) Allah için ağlamayı teşvik eden hadislerini dinliyordum, ama gözümden bir damla yaş gelmiyordu. Onu tanıdıkça sohbet dinlerken, namaz kılarken veya dua ederken ağlamayı öğrenmiştim.
Hocaefendi’de ve talebelerinde müthiş bir ufuk vardı. Sürekli yeni hedefler, yeni projeler, yeni gayretler içinde çırpınıyorlar, durup dinlenmeden koşturuyorlardı. Söz gelişi, ülke içinde ve yurt dışında yardım ve kurban kesim faaliyetlerinden çok etkilenmiştim. Hizmet bana infakı, canını acıtırcasına vermeyi ve bundan zevk almayı öğretti.
Yurt içindeki hizmetlerin eğitim (dershane, yurt, lise, üniversite), yayıncılık (gazete, dergi, radyo, televizyon), iş dünyası (sanayi, ticaret, ziraat) gibi alanlarda müesseseleşerek yapılması, kalıcılık ve yaygınlaşması açısından muhteşemdi. İnsan ister istemez, ben ne yapabilirim diye çırpınmadan duramıyordu.
Allah’ım bu nasıl bir hizmet aşkıydı böyle! Toplumun hiçbir kesimi ihmal edilmiyordu. Çocuklar, gençler, yaşlılar, hanımlar, meslek grupları için özel kurumlar, vakıflar, dernekler kuruluyor ve orijinal projeler uygulanıyordu.
Ülkedeki hiçbir kesim dışlanmıyor ve birlikte yaşama azmiyle diyaloglar kuruluyor, barış ve kardeşlik köprüleri inşa ediliyordu. Liberaller, Kürtler, Alevî kesimler asla dışlanmadan kucaklanıyor, anlaşılmaya çalışılıyor ve ortak paydalarda birlikte yaşamanın mümkün olduğu vurgulanıyordu.
Kafamda yıllardır cevabını bulamadığım bir soru vardı. Nasıl oluyordu da Hizmet hareketindeki daha genç ve ilmi daha az birisi veya bir grup, çok daha bilgili ve tecrübeli bir kişiden veya gruptan daha fazla hizmet ediyordu? Cevabını Üstadımızın ilk talebesi Hulusi Yahyagil Ağabeyin şu tesbitinde buldum:
“Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse, o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin ruh-u manevîsi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyumu manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzat artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi Risaleyi okuyor, malumatı artıyor, fakat marifeti, istikameti ve ihlâsı artmıyor.”
Demek ki, Hizmet hareketinde bulunan arkadaşlardaki kardeşlik ruhu, teslimiyet ve itaat sırrı, mesailerin tanzimi başarının temel dinamikleriydi.
Yurt dışında açılan Türk okulları muhteşem bir hizmetti. Bir yazar olarak buradaki öğrencilerden mektup aldığımda hem sevinmiş, hem şaşırmıştım. Onlar kitaplarımı Türkçe olarak okuyorlardı. Binlerce eserin Türkçeden farklı dillere çevrilmesinden daha önemli bir hizmet, insanların Türkçe öğrenmesiydi. Çünkü böylece milyonlarca eseri orijinal dilinden okutmak mümkündü. Bu ise, sadece benim için değil, bütün sanat ve edebiyat erbabı için muhteşem bir kazanımdı. Mesela, Risale-i Nur’un farklı dünya dillerine çevrilmesi büyük bir hizmetti. Ancak 180 ülkede Türkçeyi öğretip bu eserleri orijinal dilinden okutmak daha muhteşem bir hizmetti.
Yıllardır Türkçe olimpiyatlarını ağlayarak izlerdim. Daha sonra Uluslararası Dil ve Kültür Festivali olarak devam eden çalışmalar, benim gibi 40 yıldır yabancı dillerdeki müzik ve sanat yarışmalarında milletinin başarısızlığını gören birisi için mutluluk ve ümit bahşeden müjdelerdi.
Hizmet bana dertlerimi paylaşacağım bir kitle sundu. Yazdıklarımı okuyan, programlarımı izleyen, dinleyen çok seviyeli, edepli, kültürlü bir kitle. Hizmet’teki kardeşlerimize yönelik programlara 1994’te başladım, özellikle son beş yıldır radyo, TV, konferans tarzında sayısız program yaptık. Ömür boyu unutamayacağımız ve inşallah cennet bahçelerinde seyredeceğimiz nice hizmetler ve nice güzellikler paylaştık.
Ve en önemlisi hizmet beni ve ailemi “muhacir” yaptı. Belki maddî ve dünyevî çok kayıplarımız oldu. Ama bunlar hiç önemli değildi. 4 Mart 2016’da zulüm saltanatı kayyım adıyla Zaman gazetesini gasp ettiği gün, desteğe gelen kardeşlerimize kısa bir konuşma yapmıştım. Bir yerde, “Yapılan zulümlerin binde birine razı olmaktansa, çektiğimiz acıların bin katını çekmeye razıyız” demiştim. Zaman gösterdi ki, eksik söylemişim. Meğer zulümlerin milyonda birisini desteklemek yerine çektiğimizin milyon katına razı olsak değermiş.
Ümidimiz odur ki, bir gün gelecek, Rabbimiz şu anda gasp edilen bütün müesseseleri, engellenen bütün hizmetleri on, belki yüz katıyla telâfi edecek.
Yaklaşık 30-35 yıllık uzun bir maceramı niçin özetledim?
Geçmişi değerlendirip geleceğe hazırlanmak adına çok önemli olan nefis muhasebesini, her fırsatta cemaati eleştirmek şeklinde uygulayanlara; çekilen sıkıntılardan dolayı ümidi sarsılanlara; sürekli zulme maruz kaldığımız için morali bozulanlara, “Meselenin bir de bu yönü var” demek istiyorum. İnanın bu yazdıklarım, meselenin bu yönüyle ilgili çok az şeyler.
Ve “meselenin bu yönüyle” ilgili birkaç yazı daha yazmayı düşünüyorum.
Not: Bu yazı, Yeni Ailem dergisinin Temmuz sayısında yayınlanan yazımın biraz daha genişletilmiş halidir. Gördüğüm lüzum üzerine burada da yayınlamayı uygun buldum. CT
[Cemil Tokpınar] 31.8.2018 [TR724]
Pasaport hukuksuzluğu ve ölüme yelken açan biçareler [Aziz Kamil Can]
Ege Denizi’ndeki bot facialarının sonuncusunda hayatını kaybeden çocukları kaleme alan havuz yazarı, sebep olanları suçlayacağına bu çocukların anne babalarına kızıyor ve çocuklarını normal yollardan yurt dışına göndermek varken böyle bir intihara niçin kalkıştıklarını soruyordu.
Oysa OHAL döneminde, (20 Haziran itibariyle) 400 binden fazla kişi hakkında terör soruşturması açıldığı ilgili bakanlıkça açıklanmıştı. Soruşturma geçirenlerden şanslı olup tutuklanmayanların ya da sonradan tahliye edilenlerin hepsine yurtdışı çıkış yasağı getirildi. Bu yetmezmiş gibi, soruşturma dışında kalan aile bireylerinin pasaportları da iptal edildi veya talep edenlerin istekleri aynı sebeple reddedildi. Özellikle gözaltına alınan ve sonradan serbest kalsa da tutuklanan herkesin malvarlıklarına ve banka hesaplarına da tedbir konuldu. İşlerinden olan bu kişiler adeta ülke içinde açlığa mahkûm edildiler.
Geçen ay OHAL kaldırıldıktan sonra, eşinden dolayı pasaportuna tahdit konulmuş 150 bin kişinin tahdidinin kaldırıldığı kamuoyuna duyurulmuştu. Ancak kısa bir süre sonra bu açıklamanın gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı. Çünkü, bu durumdaki kişilerin çoğunun tahdidinin kaldırılmadığı ya da kaldırıldı denilen sınırlamaların birkaç gün sonra tekrar konulduğu ortaya çıktı. Her ne kadar bu durum hükümet kaynaklarınca yalanlansa da ülkede yaşanan fiili durum ve yeni pasaport başvurularında, konulan bu tahditlerin Anayasa, ulusal mevzuat ve tüm insan hakları belgelerine aykırı olarak devam ettiğini gösteriyor!
Bu ve benzeri hukuksuzluklardan dolayı Türkiye son 5-6 yıldır dünya hukukun üstünlüğü endeksine göre inanılmaz bir düşüş yaşadı. Bu durum, ülkede uygulanan hukukun, Anayasa ve yasalara göre değil keyfi olarak uygulandığının kanıtıdır.
Ulusal ve uluslararası düzenlemelerde Seyahat hürriyeti
Anayasanın halen geçerli olan 23. maddesinde seyahat hürriyeti şöyle düzenlenmiştir: “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.”
Anayasa’nın 90. maddesi gereği Türkiye’nin uymakla yükümlü bulunduğu uluslararası mevzuattaki seyahat hürriyetinin korunması ile ilgili kurallara da kısaca yer vermek istiyoruz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli 4 No’lu Protokolün 2. maddesinde, “… 2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etmekte serbesttir. 3. Bu haklar, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlık ve ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler olarak ve yasayla öngörülmüş sınırlamalara tabi tutulabilir.” şeklinde yer alan hüküm Türkiye tarafından onaylanarak iç hukuk halini almıştır.
Ayrıca İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 13. maddesi, 1966 tarihli Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 12. maddesi de bu hürriyeti güvence altına alan diğer uluslararası sözleşmelerdir.
Uymakla yükümlü olduğumuz ve serbest dolaşım hakkını garanti altına alan, hakkın sınırlanmasının ancak belli gerekçelerle mümkün olabileceğini düzenleyen bu sözleşmeler bugün açıkça çiğnenmektedir. Bu nedenle de yakın gelecekte Türkiye’yi gerek tazmini gerekse temel haklar uygulaması yönlerinden büyük sıkıntılar beklemektedir…
OHAL dönemiyle bir baskı, tehdit ve cezalandırma aracı olarak kullanılan pasaport tahdidi yüz binlerin canını yakmaya devam etmekte ve hatta kimi canların alınmasına da neden olmaktadır.
Pasaport tahdit hukuksuzluğuna dayanak olarak Pasaport Kanunu’nun 22. maddesi gösterilmektedir. Bu düzenlemede yer alan “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenlere pasaport veya seyahat vesikası verilmez” ibaresi 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrasında geçerliliğini kanunen yitirmiştir. Çünkü Anayasal bu korumaya göre seyahat hürriyetinin engellenebilmesi, her ne amaçla olursa olsun idari makam olan Bakanlık tespitine ve kararına göre değil; ancak bir hâkim kararıyla mümkündür!
2010 yılında İçişleri Bakanı olan Beşir Atalay değişikliğe vurgu yaparak o tarihte şu açıklamayı yapmıştı; “Kanunlarda bir değişiklik düzenlemesi yapılmadan, Anayasa kesin bir hüküm getirdiği için, yargı kararı taşımayan yurtdışı çıkış yasaklarını iptal ediyoruz. Şu anda bizim elimizde yargı kararına dayanmayan, yurtdışına çıkış yasaklarını bugünden itibaren iptal ettik.”
667 sayılı KHK’nın 5. maddesi ile Pasaport Kanunundaki “Anayasaya aykırılık” bir adım daha ileri taşındı. Sakıncalı olduğu tespit edilen kişilerin pasaportlarının Bakanlık tarafından iptal edilebileceği gibi, sakıncalı oldukları tespit edilmemiş olsa bile, sakıncalı kişilerin eşlerinin pasaportlarının da gerekli görülmesi durumunda Bakanlık tarafından iptal edilebileceği hüküm altına alındı. Ne yazık ki bu madde yüzbinlerce kişiye uygulandı. OHAL döneminde uygulanmak üzere KHK ile yapılan bu düzenleme, yasalaştırılarak OHAL sonrasında da uygulanmaya devam edilmektedir.
Yüzbinlerce kişiyi haksız şekilde mağdur eden ve bazılarını da ölüme kadar sürükleyen bu hukuksuzlukta bile aslında bir somut gerekçe istenmiştir. 5682 sayılı Kanunun 22. maddesinde “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu tespit edilenler”; 6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasında ise “genel güvenlik açısından mahzurlu görülmesi halinde” denilerek idari tasarrufla yurtdışı çıkış yasağı konulabilmesi için genel güvenlik bakımından sakınca bulunduğunun somut olarak tespit edilmiş olması aranmıştır. Bir başka deyişle somut bir neden gösterilmedikçe bu durumdaki kişi hakkında tahdit konulamaz.
6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasına göre birinci fıkrada belirtilen kişinin eşi olmak tek başına tahdit nedeni sayılamaz, hakkında adli veya idari soruşturma yürütülen kişinin eşinin yurtdışına çıkması durumunda genel güvenlik açısından ne tür sakınca doğacağının da ortaya konulması hukuken zorunludur. AİHM’nin Riener/Bulgaristan kararında yurtdışına çıkış yasağı konulabilmesi için amaç ile araç arasındaki “ölçülülük” üzerinde durulmuştur. Ölçülülüğün varsayılabilmesi için ise “elverişlilik”, “zorunluluk” ve “orantılılık” alt ilkelerinin her birinin de ayrı ayrı varlığının ispatlanması şarttır. Dolayısıyla Anayasa 90. maddesi gereğince, 2010 yılındaki Anayasa değişikliği olmasaydı dahi taraf olduğumuz sözleşme hükümlerinin uygulanmasıyla dahi yurtdışı çıkış yasağı konulmasına ilişkin idari işlemin kaldırılması gereklidir.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’larını denetleyemeyeceğini açıklamışsa da, Anayasanın halen geçerli olan ve “olağan üstü hallerde dahi dokunulamayacak çekirdek alanı” olarak tabir edilen 15/2. maddesinde, “hiç kimse mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar suçlu sayılamayacağı” gibi “milletler arası yükümlülükler de bu dönemlerde ihlal edilemez.”
Gerek Anayasal gerekse uluslararası mevzuatın işaret ettiği ve güvence altına aldığı seyahat hürriyeti, tedbiren dahi olsa ancak bir hakim kararı ile kısıtlanabilir. Dolayısı ile Prof. Kemal Gözler’in tespitine göre son düzenleme OHAL KHK’sı ile getirilmiş olsa bile Anayasa Mahkemesi’nin denetim sınırları içindedir.
Siyasi irade önünde kıyama durmayı görev bilen Anayasa Mahkemesi, korumakla görevli bulunduğu bu büyük Anayasal ihlali görmezden gelip, İçişleri Bakanlığı ile ters düşmekten çekinse de, 2013 yılında idari yargının en yüksek karar mercii olan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Pasaport Kanunundaki Anayasal aykırılığı gözler önüne sermiştir:
31/2/2013 tarih ve E:2008/921, K:2013/314 sayılı söz konusu kararda; yasadışı örgüt üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından yakalanarak yargılanıp beraat eden ve hakkında herhangi bir mahkumiyet kararı bulunmayan davacının, kolluk tarafından sürekli takip altında tutularak operasyona yönelik olarak faaliyetlerinin izlendiğinden bahisle pasaport verilmediği anlaşılmış ise de, Anayasanın 23. maddesinin 4. fıkrasının 5982 sayılı Yasanın 3. maddesi ile değiştirilen hükmü uyarınca vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin ancak suç soruşturma veya kovuşturması nedeniyle kısıtlanabileceği, bunun da hâkim kararıyla yapılabileceği açık olup, Anayasanın kişi hak ve hürriyetlerini genişletici nitelikteki, kişilerin lehine olan düzenlemesinin geçmiş tarihli olaylara da uygulanabileceği ve hâkim kararı olmadan idare tarafından, vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin kısıtlanamayacağı açık olduğundan, davalı idare işleminde ve davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmadığı hüküm altına alınmıştır.
Uluslararası mevzuat nedeniyle Anayasanın 90 ve yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 23. maddesine aykırı olan söz konusu düzenleme ayrıca Anayasa’nın 38. maddesine de aykırıdır. Bu maddede “ceza sorumluluğunun şahsi” olduğu belirtilerek, uluslararası insan haklarına da uygun olarak, bir kişinin yakını dahi olsa başka birinin suçu nedeniyle cezalandırılamayacağını hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla soruşturma ya da kovuşturma geçiren veya hakkında verilmiş hatta kesinleşmiş bir hüküm bile olsa, hukuka uygun bir gerekçe olmaksızın o failin eşi ya da diğer aile bireyleri o kişinin suçu nedeniyle Anayasal haklarından mahrum edilemezler.
Anayasanın tanınmadığı bir ülkede hukuk bu şekilde paçavraya dönünce, ölümden kaçan anne babaların, çocuklarını öldürmekle suçlanması da maalesef artık yadırganmıyor.
Yine de her şeye rağmen hukuksuzluğa karşı hukuksal mücadelenin verilmesi, idareye karşı açılacak davaların son mercie kadar takip edilmesi, hukuksuzlara karşı tazmini ve cezai davaların açılması son derece önemlidir. Unutulmamalıdır ki “aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını ister.”
[Aziz Kamil Can] 31.8.2018 [TR724]
Oysa OHAL döneminde, (20 Haziran itibariyle) 400 binden fazla kişi hakkında terör soruşturması açıldığı ilgili bakanlıkça açıklanmıştı. Soruşturma geçirenlerden şanslı olup tutuklanmayanların ya da sonradan tahliye edilenlerin hepsine yurtdışı çıkış yasağı getirildi. Bu yetmezmiş gibi, soruşturma dışında kalan aile bireylerinin pasaportları da iptal edildi veya talep edenlerin istekleri aynı sebeple reddedildi. Özellikle gözaltına alınan ve sonradan serbest kalsa da tutuklanan herkesin malvarlıklarına ve banka hesaplarına da tedbir konuldu. İşlerinden olan bu kişiler adeta ülke içinde açlığa mahkûm edildiler.
Geçen ay OHAL kaldırıldıktan sonra, eşinden dolayı pasaportuna tahdit konulmuş 150 bin kişinin tahdidinin kaldırıldığı kamuoyuna duyurulmuştu. Ancak kısa bir süre sonra bu açıklamanın gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı. Çünkü, bu durumdaki kişilerin çoğunun tahdidinin kaldırılmadığı ya da kaldırıldı denilen sınırlamaların birkaç gün sonra tekrar konulduğu ortaya çıktı. Her ne kadar bu durum hükümet kaynaklarınca yalanlansa da ülkede yaşanan fiili durum ve yeni pasaport başvurularında, konulan bu tahditlerin Anayasa, ulusal mevzuat ve tüm insan hakları belgelerine aykırı olarak devam ettiğini gösteriyor!
Bu ve benzeri hukuksuzluklardan dolayı Türkiye son 5-6 yıldır dünya hukukun üstünlüğü endeksine göre inanılmaz bir düşüş yaşadı. Bu durum, ülkede uygulanan hukukun, Anayasa ve yasalara göre değil keyfi olarak uygulandığının kanıtıdır.
Ulusal ve uluslararası düzenlemelerde Seyahat hürriyeti
Anayasanın halen geçerli olan 23. maddesinde seyahat hürriyeti şöyle düzenlenmiştir: “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.”
Anayasa’nın 90. maddesi gereği Türkiye’nin uymakla yükümlü bulunduğu uluslararası mevzuattaki seyahat hürriyetinin korunması ile ilgili kurallara da kısaca yer vermek istiyoruz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli 4 No’lu Protokolün 2. maddesinde, “… 2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etmekte serbesttir. 3. Bu haklar, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlık ve ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler olarak ve yasayla öngörülmüş sınırlamalara tabi tutulabilir.” şeklinde yer alan hüküm Türkiye tarafından onaylanarak iç hukuk halini almıştır.
Ayrıca İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 13. maddesi, 1966 tarihli Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 12. maddesi de bu hürriyeti güvence altına alan diğer uluslararası sözleşmelerdir.
Uymakla yükümlü olduğumuz ve serbest dolaşım hakkını garanti altına alan, hakkın sınırlanmasının ancak belli gerekçelerle mümkün olabileceğini düzenleyen bu sözleşmeler bugün açıkça çiğnenmektedir. Bu nedenle de yakın gelecekte Türkiye’yi gerek tazmini gerekse temel haklar uygulaması yönlerinden büyük sıkıntılar beklemektedir…
OHAL dönemiyle bir baskı, tehdit ve cezalandırma aracı olarak kullanılan pasaport tahdidi yüz binlerin canını yakmaya devam etmekte ve hatta kimi canların alınmasına da neden olmaktadır.
Pasaport tahdit hukuksuzluğuna dayanak olarak Pasaport Kanunu’nun 22. maddesi gösterilmektedir. Bu düzenlemede yer alan “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenlere pasaport veya seyahat vesikası verilmez” ibaresi 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrasında geçerliliğini kanunen yitirmiştir. Çünkü Anayasal bu korumaya göre seyahat hürriyetinin engellenebilmesi, her ne amaçla olursa olsun idari makam olan Bakanlık tespitine ve kararına göre değil; ancak bir hâkim kararıyla mümkündür!
2010 yılında İçişleri Bakanı olan Beşir Atalay değişikliğe vurgu yaparak o tarihte şu açıklamayı yapmıştı; “Kanunlarda bir değişiklik düzenlemesi yapılmadan, Anayasa kesin bir hüküm getirdiği için, yargı kararı taşımayan yurtdışı çıkış yasaklarını iptal ediyoruz. Şu anda bizim elimizde yargı kararına dayanmayan, yurtdışına çıkış yasaklarını bugünden itibaren iptal ettik.”
667 sayılı KHK’nın 5. maddesi ile Pasaport Kanunundaki “Anayasaya aykırılık” bir adım daha ileri taşındı. Sakıncalı olduğu tespit edilen kişilerin pasaportlarının Bakanlık tarafından iptal edilebileceği gibi, sakıncalı oldukları tespit edilmemiş olsa bile, sakıncalı kişilerin eşlerinin pasaportlarının da gerekli görülmesi durumunda Bakanlık tarafından iptal edilebileceği hüküm altına alındı. Ne yazık ki bu madde yüzbinlerce kişiye uygulandı. OHAL döneminde uygulanmak üzere KHK ile yapılan bu düzenleme, yasalaştırılarak OHAL sonrasında da uygulanmaya devam edilmektedir.
Yüzbinlerce kişiyi haksız şekilde mağdur eden ve bazılarını da ölüme kadar sürükleyen bu hukuksuzlukta bile aslında bir somut gerekçe istenmiştir. 5682 sayılı Kanunun 22. maddesinde “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu tespit edilenler”; 6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasında ise “genel güvenlik açısından mahzurlu görülmesi halinde” denilerek idari tasarrufla yurtdışı çıkış yasağı konulabilmesi için genel güvenlik bakımından sakınca bulunduğunun somut olarak tespit edilmiş olması aranmıştır. Bir başka deyişle somut bir neden gösterilmedikçe bu durumdaki kişi hakkında tahdit konulamaz.
6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasına göre birinci fıkrada belirtilen kişinin eşi olmak tek başına tahdit nedeni sayılamaz, hakkında adli veya idari soruşturma yürütülen kişinin eşinin yurtdışına çıkması durumunda genel güvenlik açısından ne tür sakınca doğacağının da ortaya konulması hukuken zorunludur. AİHM’nin Riener/Bulgaristan kararında yurtdışına çıkış yasağı konulabilmesi için amaç ile araç arasındaki “ölçülülük” üzerinde durulmuştur. Ölçülülüğün varsayılabilmesi için ise “elverişlilik”, “zorunluluk” ve “orantılılık” alt ilkelerinin her birinin de ayrı ayrı varlığının ispatlanması şarttır. Dolayısıyla Anayasa 90. maddesi gereğince, 2010 yılındaki Anayasa değişikliği olmasaydı dahi taraf olduğumuz sözleşme hükümlerinin uygulanmasıyla dahi yurtdışı çıkış yasağı konulmasına ilişkin idari işlemin kaldırılması gereklidir.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’larını denetleyemeyeceğini açıklamışsa da, Anayasanın halen geçerli olan ve “olağan üstü hallerde dahi dokunulamayacak çekirdek alanı” olarak tabir edilen 15/2. maddesinde, “hiç kimse mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar suçlu sayılamayacağı” gibi “milletler arası yükümlülükler de bu dönemlerde ihlal edilemez.”
Gerek Anayasal gerekse uluslararası mevzuatın işaret ettiği ve güvence altına aldığı seyahat hürriyeti, tedbiren dahi olsa ancak bir hakim kararı ile kısıtlanabilir. Dolayısı ile Prof. Kemal Gözler’in tespitine göre son düzenleme OHAL KHK’sı ile getirilmiş olsa bile Anayasa Mahkemesi’nin denetim sınırları içindedir.
Siyasi irade önünde kıyama durmayı görev bilen Anayasa Mahkemesi, korumakla görevli bulunduğu bu büyük Anayasal ihlali görmezden gelip, İçişleri Bakanlığı ile ters düşmekten çekinse de, 2013 yılında idari yargının en yüksek karar mercii olan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Pasaport Kanunundaki Anayasal aykırılığı gözler önüne sermiştir:
31/2/2013 tarih ve E:2008/921, K:2013/314 sayılı söz konusu kararda; yasadışı örgüt üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından yakalanarak yargılanıp beraat eden ve hakkında herhangi bir mahkumiyet kararı bulunmayan davacının, kolluk tarafından sürekli takip altında tutularak operasyona yönelik olarak faaliyetlerinin izlendiğinden bahisle pasaport verilmediği anlaşılmış ise de, Anayasanın 23. maddesinin 4. fıkrasının 5982 sayılı Yasanın 3. maddesi ile değiştirilen hükmü uyarınca vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin ancak suç soruşturma veya kovuşturması nedeniyle kısıtlanabileceği, bunun da hâkim kararıyla yapılabileceği açık olup, Anayasanın kişi hak ve hürriyetlerini genişletici nitelikteki, kişilerin lehine olan düzenlemesinin geçmiş tarihli olaylara da uygulanabileceği ve hâkim kararı olmadan idare tarafından, vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin kısıtlanamayacağı açık olduğundan, davalı idare işleminde ve davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmadığı hüküm altına alınmıştır.
Uluslararası mevzuat nedeniyle Anayasanın 90 ve yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 23. maddesine aykırı olan söz konusu düzenleme ayrıca Anayasa’nın 38. maddesine de aykırıdır. Bu maddede “ceza sorumluluğunun şahsi” olduğu belirtilerek, uluslararası insan haklarına da uygun olarak, bir kişinin yakını dahi olsa başka birinin suçu nedeniyle cezalandırılamayacağını hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla soruşturma ya da kovuşturma geçiren veya hakkında verilmiş hatta kesinleşmiş bir hüküm bile olsa, hukuka uygun bir gerekçe olmaksızın o failin eşi ya da diğer aile bireyleri o kişinin suçu nedeniyle Anayasal haklarından mahrum edilemezler.
Anayasanın tanınmadığı bir ülkede hukuk bu şekilde paçavraya dönünce, ölümden kaçan anne babaların, çocuklarını öldürmekle suçlanması da maalesef artık yadırganmıyor.
Yine de her şeye rağmen hukuksuzluğa karşı hukuksal mücadelenin verilmesi, idareye karşı açılacak davaların son mercie kadar takip edilmesi, hukuksuzlara karşı tazmini ve cezai davaların açılması son derece önemlidir. Unutulmamalıdır ki “aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını ister.”
[Aziz Kamil Can] 31.8.2018 [TR724]
Prof. Dr. Sabri Çolak’ın ardından [Dr. Abdurrahman Şeyhoğlu]
Onu tanıyalı yaklaşık otuşbeş yıl oldu. O yıllarda biz daha öğrenciydik o ise öğretim görevlisi. Bir insanı tanımak için onunla seyahat etmek lazım derler. Uzun yıllar Erzurum’da kaldığım için onunla köy köy dolaştım. Doğu Anadolu’da gitmediğimiz il ilçe kalmadı. Bu vesileyle onu daha yakından tanıdım. Tanıdıkça ona olan sevgim arttı. Vefatından dolayı çok üzüldüğümü ve saatlerce gözyaşı döktüğümü Allah biliyor.
Candan konuşan, riyakarlık bilmeyen,doğruyu söylemekten ve yapmaktan çekinmeyen mert bir insandı. Bu mertliğinden dolayı etrafında çok sevilir ve takdir edilirdi. Fıtratına uygun bir hareket idi Hizmet hareketi. Bundan dolayı o, süvarisini bulan bir küheylan gibi durmadan hizmete koşmuş, durup dinlenme bilmeden dolu dolu bir hayat yaşamıştı. Akademisyenlik gibi zor bir işin altında olmasına rağmen, bu meşguliyet onun hizmetine mani olmamıştı. Davasına karşı sadık, ciddi ve vakurdu. Hocaefendi’ye ciddi bağlılığı olan bir insandı. Hele onun cömertliğine ve fedakarlığına diyecek yoktu. Ona bu devrin Hz. Ebu Bekir’i dense sezadır.
Bir Profesör olarak maddi imkanları gayet iyiydi. O bu maddi imkanlarını hizmete sarfeder, talebelere burs verir, akrabalarına yardım eder, insanlara yedirir içirir, asla fakirlik endişesine kapılmazdı. Çok defa ayın sonu gelmeden maaşı biterdi. Biterdi ama onun ikram etme arzusu bitmezdi. Bu defa etrafından borç alarak ikram ve ihsanlarına devam ederdi. Hatta etrafındaki insanlar onu tadil etmeseler elinde eteğinde ne varsa her şeyini hizmete vermek isterdi.
Ümmeti Muhammed’in derdiyle dertli bir insandı. Dünyanın cazibedar güzelliklerine hiç önem vermeyen, neyi varsa her şeyini davasına harcayan eşsiz bir şahsiyetti. Elli yıllık hayatında kendine bir ev almayı düşünmemiş, iyi bir arabaya binmemiş, dünyadan kâm alma adına bir yere tatile gitmemiş, bir yazlık yapmanın derdine düşmemişti. Emekli olduğunda etrafındaki insanların zorlaması ve kızlarının yardımıyla ancak bir daire almaya ikna edilebilmişti.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Bu şiir tam da Sabri Hocamı anlatır. Mazlumların ve mağdurların babasıydı. Zor zamanda konuşmak ve dik durmak onun şiarıydı. 28 Şubat sürecinde herkesin korkudan kendini gizlediği zamanlarda, o asla korkmamış ve yılmamıştı. Başörtüsü yüzünden derslere alınmayan kız çocuklarının fakülte koridorunda ağladıklarını gördüğünde bir aslan gibi kükremiş ve bütün öğretim görevlilerini “bunları derslerden atamazsınız” diye fırçalamıştı.
28 Şubat sürecinin mağdurlarındandı. Ama o bunlara aldırmıyor, hatta bu mağduriyeti şeref kabul ediyordu. Etrafındaki meslekdaşlarıona;biz seni dekan yapacağız ama senin cemaata yakınlığın buna engel oluyor, bunun için “Sen Hocaefendi hakkında biraz atar tutarsan,seni dekan yapabiliriz” dediklerinde, o hiç tereddüt etmeden böyle bir teklifi reddetmiş ve makam mevki için davasını asla satmamıştı.
17 Aralık’tan sonra da asla sarsılmamıştı. Satmak bir tarafa etrafına ümit kaynağı olmuştu. Hocaefendiye olan sadakati ve samimiyetinde asla tereddüt yaşamamıştı. 2015’te bizleri ziyarete gelmiş ve, “gardaşlar Hizmet’te bir kusur yok, sarsılmayın” diye ümit vermişti.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hadisi bana artık çok şey ifade ediyor. Sabri hocam da sadakatle yaşadı tutuklandıktan sonra da aynı sadakati gösterdi.Mahkemelerde dik durarak iftiracı olmadı.Sonunda inandığı dava uğruna canını verdi.
Hz Halit bin Velid hakkında söylenen sözü biraz değiştirerek söylemenin onun için uygun olacağını düşünüyorum.
Fakir olarak yaşadı.
Hizmetin bir yitiği, bu dünyadan göçtü.
[Dr. Abdurrahman Şeyhoğlu] 31.8.2018 [TR724]
Candan konuşan, riyakarlık bilmeyen,doğruyu söylemekten ve yapmaktan çekinmeyen mert bir insandı. Bu mertliğinden dolayı etrafında çok sevilir ve takdir edilirdi. Fıtratına uygun bir hareket idi Hizmet hareketi. Bundan dolayı o, süvarisini bulan bir küheylan gibi durmadan hizmete koşmuş, durup dinlenme bilmeden dolu dolu bir hayat yaşamıştı. Akademisyenlik gibi zor bir işin altında olmasına rağmen, bu meşguliyet onun hizmetine mani olmamıştı. Davasına karşı sadık, ciddi ve vakurdu. Hocaefendi’ye ciddi bağlılığı olan bir insandı. Hele onun cömertliğine ve fedakarlığına diyecek yoktu. Ona bu devrin Hz. Ebu Bekir’i dense sezadır.
Bir Profesör olarak maddi imkanları gayet iyiydi. O bu maddi imkanlarını hizmete sarfeder, talebelere burs verir, akrabalarına yardım eder, insanlara yedirir içirir, asla fakirlik endişesine kapılmazdı. Çok defa ayın sonu gelmeden maaşı biterdi. Biterdi ama onun ikram etme arzusu bitmezdi. Bu defa etrafından borç alarak ikram ve ihsanlarına devam ederdi. Hatta etrafındaki insanlar onu tadil etmeseler elinde eteğinde ne varsa her şeyini hizmete vermek isterdi.
Ümmeti Muhammed’in derdiyle dertli bir insandı. Dünyanın cazibedar güzelliklerine hiç önem vermeyen, neyi varsa her şeyini davasına harcayan eşsiz bir şahsiyetti. Elli yıllık hayatında kendine bir ev almayı düşünmemiş, iyi bir arabaya binmemiş, dünyadan kâm alma adına bir yere tatile gitmemiş, bir yazlık yapmanın derdine düşmemişti. Emekli olduğunda etrafındaki insanların zorlaması ve kızlarının yardımıyla ancak bir daire almaya ikna edilebilmişti.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Bu şiir tam da Sabri Hocamı anlatır. Mazlumların ve mağdurların babasıydı. Zor zamanda konuşmak ve dik durmak onun şiarıydı. 28 Şubat sürecinde herkesin korkudan kendini gizlediği zamanlarda, o asla korkmamış ve yılmamıştı. Başörtüsü yüzünden derslere alınmayan kız çocuklarının fakülte koridorunda ağladıklarını gördüğünde bir aslan gibi kükremiş ve bütün öğretim görevlilerini “bunları derslerden atamazsınız” diye fırçalamıştı.
28 Şubat sürecinin mağdurlarındandı. Ama o bunlara aldırmıyor, hatta bu mağduriyeti şeref kabul ediyordu. Etrafındaki meslekdaşlarıona;biz seni dekan yapacağız ama senin cemaata yakınlığın buna engel oluyor, bunun için “Sen Hocaefendi hakkında biraz atar tutarsan,seni dekan yapabiliriz” dediklerinde, o hiç tereddüt etmeden böyle bir teklifi reddetmiş ve makam mevki için davasını asla satmamıştı.
17 Aralık’tan sonra da asla sarsılmamıştı. Satmak bir tarafa etrafına ümit kaynağı olmuştu. Hocaefendiye olan sadakati ve samimiyetinde asla tereddüt yaşamamıştı. 2015’te bizleri ziyarete gelmiş ve, “gardaşlar Hizmet’te bir kusur yok, sarsılmayın” diye ümit vermişti.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hadisi bana artık çok şey ifade ediyor. Sabri hocam da sadakatle yaşadı tutuklandıktan sonra da aynı sadakati gösterdi.Mahkemelerde dik durarak iftiracı olmadı.Sonunda inandığı dava uğruna canını verdi.
Hz Halit bin Velid hakkında söylenen sözü biraz değiştirerek söylemenin onun için uygun olacağını düşünüyorum.
Fakir olarak yaşadı.
Hizmetin bir yitiği, bu dünyadan göçtü.
[Dr. Abdurrahman Şeyhoğlu] 31.8.2018 [TR724]
Dinde tefekkuh [Safvet Senih]
Cenab-ı Hak, “Müminlerin hepsinin topyekûn sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan büyük bir kısmı savaşa çıkarken, bir takım da din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dînî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve sefere çıkanlar geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.” (Tövbe Suresi, 9/122) buyuruyor.
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Kim, dinde derinleşip sağlam bilgiye sahip olursa, Allah, onun sıkıntılarına ve hesapsız rızıklanmasına yeter.”
Tefekkuh, külfet ve zahmete katlanıp dinin inceliklerini iyice ve derinlemesine öğrenmek demektir.
Malumdur ki, İslamiyette ve Kur’an’da siyaset ve idare ile ilgili hükümler yüzde beştir. Yüzde 95’i iman, ibadet ve muâmelatla ilgilidir. Onun için günümüzde “siyasal İslam” ile, “sivil İslam” tabirlerini kullananlar bu yüzde 95’i sivil İslam olarak ele alıyorlar.
Hikmet-i İlahiye âl-i beyti potansiyel olarak uhrevî ve mânevî bir saltanata namzet ettiği için onların hilafete ve siyasete bulaşmadan, tabir caiz ise, iç onarımla ilgilenmelerini istedi. İmam-ı Rabbanî’nin tesbitiyle, Efendimiz (S.A.S.) hilafetin âl-i beytte kalmasını istiyordu. Ama murad-ı İlahî, onların dünyevî ve maddî bir saltanattan çok, mânevî ve uhrevî bir saltanata mazhar olmalarını istiyordu. Yani onlar dinde tefekkuh edecek, güneşin doğup-battığı her yere gidip bu % 95’li güzellikleri dünyaya yayacaklardı. Ama şöyle bir durum da var: Bir namazı eğer Mescid-i Nebevî’de kılarsanız 50 bin kat sevap var. Eğer Kâbe’de kılarsanız 100 bin kat sevap var. Âl-i beytin bütün tarihi, hatıraları en başta Dedelerinin (S.A.S.) kabr-i şerifi ve vahyin merkezleri Mekke ve Medine’de… Onun için bu mukaddes beldelerden ayrılıp uzaklara gitmek zor… Onun için, dünyaya tâlip ve saltanata meraklı olanlar bu mübarek insanlara musallat oldular. “Eninde sonunda halk bu seyyid ve şeriflerin etrafında toplanıp bu saltanatı elimizden alırlar” endişesine kapılan bazı siyasîler onları oralardan hicret etmeye mecbur bırakacak zulümler yaptılar, gadirlerde bulundular…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Küçük Dünyam” da hatıralarını anlatırken bakınız nereden başlıyor: “Ahlat malumunuz Bitlis vilayetimize bağlı tarihi bir belde. Seyitler soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri KADERİN GARİP BİR CİLVESİ. Geylânîlerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş… Kar-kış kalkmış, köhne Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevî ve Abbasî zulmünden emin olunmuş ve bu seyitler soyu, belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardır.
“Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar, gizlendiler. Bitlis ve yöresi, seyitler adına sanki Ashab-ı Kehfin Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse, mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
“İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lâzım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüfî değildir. Hîzan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslam’a yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. Asırda kitleler halinde İslam’a girmiştir. Bunlar, âdâb, ahlâk, kültür ve İslâmî akîde hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklular, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz boyları, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, İslam adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
“Sâdât (Seyyidler) ve onların sempatizanları, dine CİBİLLÎ olarak bağlıdırlar. Âdeta bu yöre “Müteka’l-Bahreyn’ (İki denizin birleştiği yer) olmuş. Yani, esas devlet gücünü temsil eden Türk boyları ile İslâmî ruhu bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat erleri sâdât birleşerek bir derya meydana getirmişler. Fizikî olarak da bu deryayı Van Gölü temsil etmektedir.
“Bu iki deryanın birleşmesi Türk tarih yazarlarınca da çok önemli görülmektedir. Mesela Fuad Köprülü, Ortadoğu’da, Uzakdoğuda yeni Türk tekevvünlerini anlatırken, bunların arkasında hep böyle mânâ erlerinin bulunduğundan bahseder.
“Anadolu’da Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İSLÂM’LA YENİDEN DİRİLİŞE ERME, İslâmın en yakını sayılan Ehl-i Beytle olmuştur. Buna bir mânâda telkih (aşılama) de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle Ahlat, o aşılmaz dağ ve vâdilerini, Ehl-i Beyt düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış; zulümden kaçan veya İslam’la bütünleşen bütün mânâ erlerine de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’yu ışık hüzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır.
“Nasıl ki, doğuda Malazgirt bir başlangıç ve mukaddimedir. Selçuklular, Malazgirt’i fethettikten sonradır ki, ayaklarını yere basarlar ve senelerce yine bir Türk yurdu olan Anadolu’yu istismar eden köhne Bizans’la hesaplaşırlar. Öyle de Güneydoğu’dan gelen Türk boyları için de Ahlat aynı durumdadır. Ahlat, şarktan Anadolu’ya açılan bir kapıdır ve şarktan çok Anadolu’dan sayılmalıdır.”
Selçukludan sonra Osmanlı Âl-i Beyte çok önem verdi; “Şecereler” çıkardı, bu seyyidler ordusu için “Bunlar askerlik yapmayacak ve vergi vermeyecekler. Çünkü asıl vazifeleri İslamiyeti öğrenmek ve öğretmek.” meâlinde kararını verdi. Elhamdülillah tâ o zamanlardan beri devam eden medreseler, güneydoğumuzda bu kudsî vazifeyi edâ etmektedirler. Yani dinde tefekkuh ödevini hakkıyla edâ ediyorlar. % 5’lik siyasetten uzak kalarak % 95 iman, ibadet ve muâmelat üzerinde derinleşiyor ve insanımıza ahlâk ve fazilette rehberlikte bulunuyorlar…
[Safvet Senih] 30.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Kim, dinde derinleşip sağlam bilgiye sahip olursa, Allah, onun sıkıntılarına ve hesapsız rızıklanmasına yeter.”
Tefekkuh, külfet ve zahmete katlanıp dinin inceliklerini iyice ve derinlemesine öğrenmek demektir.
Malumdur ki, İslamiyette ve Kur’an’da siyaset ve idare ile ilgili hükümler yüzde beştir. Yüzde 95’i iman, ibadet ve muâmelatla ilgilidir. Onun için günümüzde “siyasal İslam” ile, “sivil İslam” tabirlerini kullananlar bu yüzde 95’i sivil İslam olarak ele alıyorlar.
Hikmet-i İlahiye âl-i beyti potansiyel olarak uhrevî ve mânevî bir saltanata namzet ettiği için onların hilafete ve siyasete bulaşmadan, tabir caiz ise, iç onarımla ilgilenmelerini istedi. İmam-ı Rabbanî’nin tesbitiyle, Efendimiz (S.A.S.) hilafetin âl-i beytte kalmasını istiyordu. Ama murad-ı İlahî, onların dünyevî ve maddî bir saltanattan çok, mânevî ve uhrevî bir saltanata mazhar olmalarını istiyordu. Yani onlar dinde tefekkuh edecek, güneşin doğup-battığı her yere gidip bu % 95’li güzellikleri dünyaya yayacaklardı. Ama şöyle bir durum da var: Bir namazı eğer Mescid-i Nebevî’de kılarsanız 50 bin kat sevap var. Eğer Kâbe’de kılarsanız 100 bin kat sevap var. Âl-i beytin bütün tarihi, hatıraları en başta Dedelerinin (S.A.S.) kabr-i şerifi ve vahyin merkezleri Mekke ve Medine’de… Onun için bu mukaddes beldelerden ayrılıp uzaklara gitmek zor… Onun için, dünyaya tâlip ve saltanata meraklı olanlar bu mübarek insanlara musallat oldular. “Eninde sonunda halk bu seyyid ve şeriflerin etrafında toplanıp bu saltanatı elimizden alırlar” endişesine kapılan bazı siyasîler onları oralardan hicret etmeye mecbur bırakacak zulümler yaptılar, gadirlerde bulundular…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Küçük Dünyam” da hatıralarını anlatırken bakınız nereden başlıyor: “Ahlat malumunuz Bitlis vilayetimize bağlı tarihi bir belde. Seyitler soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri KADERİN GARİP BİR CİLVESİ. Geylânîlerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş… Kar-kış kalkmış, köhne Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevî ve Abbasî zulmünden emin olunmuş ve bu seyitler soyu, belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardır.
“Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar, gizlendiler. Bitlis ve yöresi, seyitler adına sanki Ashab-ı Kehfin Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse, mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
“İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lâzım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüfî değildir. Hîzan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslam’a yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. Asırda kitleler halinde İslam’a girmiştir. Bunlar, âdâb, ahlâk, kültür ve İslâmî akîde hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklular, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz boyları, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, İslam adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
“Sâdât (Seyyidler) ve onların sempatizanları, dine CİBİLLÎ olarak bağlıdırlar. Âdeta bu yöre “Müteka’l-Bahreyn’ (İki denizin birleştiği yer) olmuş. Yani, esas devlet gücünü temsil eden Türk boyları ile İslâmî ruhu bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat erleri sâdât birleşerek bir derya meydana getirmişler. Fizikî olarak da bu deryayı Van Gölü temsil etmektedir.
“Bu iki deryanın birleşmesi Türk tarih yazarlarınca da çok önemli görülmektedir. Mesela Fuad Köprülü, Ortadoğu’da, Uzakdoğuda yeni Türk tekevvünlerini anlatırken, bunların arkasında hep böyle mânâ erlerinin bulunduğundan bahseder.
“Anadolu’da Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İSLÂM’LA YENİDEN DİRİLİŞE ERME, İslâmın en yakını sayılan Ehl-i Beytle olmuştur. Buna bir mânâda telkih (aşılama) de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle Ahlat, o aşılmaz dağ ve vâdilerini, Ehl-i Beyt düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış; zulümden kaçan veya İslam’la bütünleşen bütün mânâ erlerine de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’yu ışık hüzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır.
“Nasıl ki, doğuda Malazgirt bir başlangıç ve mukaddimedir. Selçuklular, Malazgirt’i fethettikten sonradır ki, ayaklarını yere basarlar ve senelerce yine bir Türk yurdu olan Anadolu’yu istismar eden köhne Bizans’la hesaplaşırlar. Öyle de Güneydoğu’dan gelen Türk boyları için de Ahlat aynı durumdadır. Ahlat, şarktan Anadolu’ya açılan bir kapıdır ve şarktan çok Anadolu’dan sayılmalıdır.”
Selçukludan sonra Osmanlı Âl-i Beyte çok önem verdi; “Şecereler” çıkardı, bu seyyidler ordusu için “Bunlar askerlik yapmayacak ve vergi vermeyecekler. Çünkü asıl vazifeleri İslamiyeti öğrenmek ve öğretmek.” meâlinde kararını verdi. Elhamdülillah tâ o zamanlardan beri devam eden medreseler, güneydoğumuzda bu kudsî vazifeyi edâ etmektedirler. Yani dinde tefekkuh ödevini hakkıyla edâ ediyorlar. % 5’lik siyasetten uzak kalarak % 95 iman, ibadet ve muâmelat üzerinde derinleşiyor ve insanımıza ahlâk ve fazilette rehberlikte bulunuyorlar…
[Safvet Senih] 30.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Türk Telekom soygunu [Semih Ardıç]
Türk Telekom 29 Ağustos 2018 tarihi itibarıyla başta Akbank, İş Bankası ve Garanti Bankası olmak üzere 29 alacaklı bankanın oldu. Oger Telecom’un kurduğu OTAŞ’ın elindeki yüzde 55 hisse bankalara devredildi.
4,75 milyar dolar kredi borcu ödenmeyince bankalar alacağının peşine düştü. 22 aydır kanunun kendilerine verdiği hakları kullanamıyorlardı. Saray’ı ikna etmek için çaldıkları kapılar yüzlerine kapanıyordu.
HEM BATIRDILAR HEM DE KULİS YAPTILAR
Zira Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın has bürokratları (Fahri Kasırga, Fuat Oktay) ile müşavirleri (Yiğit Bulut) şirketi batırdıkları gibi hisselerin el değiştirmemesi için kapalı kapılar ardında kulis yaptı.
Saray gazetelerinde Telekom’un stratejik bir şirket olduğundan dem vuran haberler yayımlandı. Böyle bir şirket elden çıkarsa Türkiye’nin iki yakasının bir araya gelmeyeceği terennüm ettirildi.
Devasa bir telekomünikasyon şirketini batırmayı başaran yöneticilerin tek derdi koltuk olunca Türk Telekom bankalardan aldığı krediyi ödeyemedi.
Doların son 3 senede 2,5 TL’den 6,5 TL’ye tırmanmasıyla şirket fiilen batmış oldu.
BANKALAR İÇİN YOLUN SONU
Bankalar işler yolunda iken Telekom kredisinin risklerini üstleniyordu. Amma velakin son iki ayda Türkiye’de ekonomi altüst oldu.
Alacaklarını tahsil edemeyeceği endişesine kapılan bankalar hükûmete şu teklifi takdim etti: “Ya hisseleri devralalım ya da bize bu batık yüzünden sermaye desteği verin.”
Türk Telekom’u 2005’te devralan Oger Telecom 2014 yılına kadar özelleştirme bedelinin tamamına yakının temettü olarak geri aldı. Oger’den geriye 4,75 milyar dolar borç kaldı.
Krizle boğuşan Saray bir de bankaların sermaye ihtiyacı tartışmasını göze alamazdı. Erdoğan bankaları kurtarmak için Telekom’u vermeye razı oldu.
Bankalar, büyük ortaklarının ve diğer hissedarlarının hukukunu geç de olsa muhafaza altına aldı.
Hiç bilmedikleri telekomünikasyon işini nasıl idare edeceklerini düşünemeyecek kadar köşeye sıkışmışlardı.
Sabancı’nın Akbank’ı, Ferit Şahenk’in eski bankası Garanti, yüzde 27’si Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ait olan İş Bankası ve diğerleri alacaklarını tahsil edene kadar Türk Telekom’da kalacak.
Belki 3-5 seneyi bulabilir bu zoraki nikâh.
KRİZDE TÜRK TELEKOM’A ALICI ÇIKMAZ
TL’nin mum gibi eridiği iklimde kimse Türk Telekom’u satın almaz. Zaten alıcı çıksa bankalar bu işleme tavassut edecekti. Kimse rağbet göstermedi hisse devrine.
Ehven-i şer çözümden başka bir şık görünmüyor.
HARİRİ AİLESİ VE AHBAPLARI İHYA OLDU
Gelelim Telekom’u 2005 senesinde 6,55 milyar dolara satın alan Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin ailesine ait Saudi Oger şirketine…
Oger Telecom, OTAŞ üzerinden Türk Telekom hisselerini devralmıştı. Bankalara 4,75 milyar dolar borcunu ödemeyen OTAŞ özelleştirmenin yapıldığı seneden itibaren her sene temettü (kâr payı) aldı.
Borsa İstanbul’a verilen beyannamelere göre Hariri ailesi 2014 yılına kadar özelleştirme bedelinin tamamını temettü transferi ile geri aldı.
Geride 4,75 milyar dolar (30,6 milyar TL) borç kaldığına göre Türkiye’nin bu işten kâr ettiği söylenebilir mi?
Bilakis Türk Telekom özelleştirmesinin finali büyük bir soyguna işaret ediyor.
MİLYARLARCA DOLAR YURTDIŞINA KAÇIRILDI
Oger Telecom hükûmetle bu kadar içli dışlı bir grup olmasaydı milyarlarca dolar kaynak bu kadar kolay yurtdışına çıkarabilir miydi?
Hadi kaynak çıktı, bu kadar yüksek borcu bırakıp gidebilir miydi? Neticede devrettikeri hisseler Hazine’ye ait. Sadece 21 seneliğine işletme hakkını kendilerine verilmişti.
Telekom aynı telekom. Oger’e giden temettü devlette kalsaydı ne âlâ! Birileri geldi ve hepimizin gözü önünde kasayı boşalttı gitti.
Özelleştirmenin yapıldığı 2005’ten 2018’e kadar geçen 15 senenin hesabına soracak Cumhuriyet savcısı kaldı mı?
Kapıda güvenlik görevlisi hariçten gelecek hırsızlara karşı bekliyor. Oysa Türk Telekom’un kasasının anahtarları hırsıza verilmiş.
Bankalar da alacağını bir şekilde tahsil edecek.
Nihayetinde bütün bu soygunun ceremesini vatandaş çekecek.
[Semih Ardıç] 30.8.2018 [TR724]
4,75 milyar dolar kredi borcu ödenmeyince bankalar alacağının peşine düştü. 22 aydır kanunun kendilerine verdiği hakları kullanamıyorlardı. Saray’ı ikna etmek için çaldıkları kapılar yüzlerine kapanıyordu.
HEM BATIRDILAR HEM DE KULİS YAPTILAR
Zira Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın has bürokratları (Fahri Kasırga, Fuat Oktay) ile müşavirleri (Yiğit Bulut) şirketi batırdıkları gibi hisselerin el değiştirmemesi için kapalı kapılar ardında kulis yaptı.
Saray gazetelerinde Telekom’un stratejik bir şirket olduğundan dem vuran haberler yayımlandı. Böyle bir şirket elden çıkarsa Türkiye’nin iki yakasının bir araya gelmeyeceği terennüm ettirildi.
Devasa bir telekomünikasyon şirketini batırmayı başaran yöneticilerin tek derdi koltuk olunca Türk Telekom bankalardan aldığı krediyi ödeyemedi.
Doların son 3 senede 2,5 TL’den 6,5 TL’ye tırmanmasıyla şirket fiilen batmış oldu.
BANKALAR İÇİN YOLUN SONU
Bankalar işler yolunda iken Telekom kredisinin risklerini üstleniyordu. Amma velakin son iki ayda Türkiye’de ekonomi altüst oldu.
Alacaklarını tahsil edemeyeceği endişesine kapılan bankalar hükûmete şu teklifi takdim etti: “Ya hisseleri devralalım ya da bize bu batık yüzünden sermaye desteği verin.”
Türk Telekom’u 2005’te devralan Oger Telecom 2014 yılına kadar özelleştirme bedelinin tamamına yakının temettü olarak geri aldı. Oger’den geriye 4,75 milyar dolar borç kaldı.
Krizle boğuşan Saray bir de bankaların sermaye ihtiyacı tartışmasını göze alamazdı. Erdoğan bankaları kurtarmak için Telekom’u vermeye razı oldu.
Bankalar, büyük ortaklarının ve diğer hissedarlarının hukukunu geç de olsa muhafaza altına aldı.
Hiç bilmedikleri telekomünikasyon işini nasıl idare edeceklerini düşünemeyecek kadar köşeye sıkışmışlardı.
Sabancı’nın Akbank’ı, Ferit Şahenk’in eski bankası Garanti, yüzde 27’si Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ait olan İş Bankası ve diğerleri alacaklarını tahsil edene kadar Türk Telekom’da kalacak.
Belki 3-5 seneyi bulabilir bu zoraki nikâh.
KRİZDE TÜRK TELEKOM’A ALICI ÇIKMAZ
TL’nin mum gibi eridiği iklimde kimse Türk Telekom’u satın almaz. Zaten alıcı çıksa bankalar bu işleme tavassut edecekti. Kimse rağbet göstermedi hisse devrine.
Ehven-i şer çözümden başka bir şık görünmüyor.
HARİRİ AİLESİ VE AHBAPLARI İHYA OLDU
Gelelim Telekom’u 2005 senesinde 6,55 milyar dolara satın alan Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin ailesine ait Saudi Oger şirketine…
Oger Telecom, OTAŞ üzerinden Türk Telekom hisselerini devralmıştı. Bankalara 4,75 milyar dolar borcunu ödemeyen OTAŞ özelleştirmenin yapıldığı seneden itibaren her sene temettü (kâr payı) aldı.
Borsa İstanbul’a verilen beyannamelere göre Hariri ailesi 2014 yılına kadar özelleştirme bedelinin tamamını temettü transferi ile geri aldı.
Geride 4,75 milyar dolar (30,6 milyar TL) borç kaldığına göre Türkiye’nin bu işten kâr ettiği söylenebilir mi?
Bilakis Türk Telekom özelleştirmesinin finali büyük bir soyguna işaret ediyor.
MİLYARLARCA DOLAR YURTDIŞINA KAÇIRILDI
Oger Telecom hükûmetle bu kadar içli dışlı bir grup olmasaydı milyarlarca dolar kaynak bu kadar kolay yurtdışına çıkarabilir miydi?
Hadi kaynak çıktı, bu kadar yüksek borcu bırakıp gidebilir miydi? Neticede devrettikeri hisseler Hazine’ye ait. Sadece 21 seneliğine işletme hakkını kendilerine verilmişti.
Telekom aynı telekom. Oger’e giden temettü devlette kalsaydı ne âlâ! Birileri geldi ve hepimizin gözü önünde kasayı boşalttı gitti.
Özelleştirmenin yapıldığı 2005’ten 2018’e kadar geçen 15 senenin hesabına soracak Cumhuriyet savcısı kaldı mı?
Kapıda güvenlik görevlisi hariçten gelecek hırsızlara karşı bekliyor. Oysa Türk Telekom’un kasasının anahtarları hırsıza verilmiş.
Bankalar da alacağını bir şekilde tahsil edecek.
Nihayetinde bütün bu soygunun ceremesini vatandaş çekecek.
[Semih Ardıç] 30.8.2018 [TR724]
Sevmek zamanı! [Naci Karadağ]
Gündemin ağırlığı hepimizi boğuyor. Öyle ki zaman zaman nefes alamayacak hale geliyoruz. Sağ olsun siyasetçiler, hayatı siyasi dünya üzerinden kurgulamayı artık normalleştiren bir millet olduk. Acıları paylaşırken bile önce acının yaranın hangi tarafımızda olduğuna bakar olduk.
Galiba en çok zayiatı da buradan veriyoruz; insanlığımızdan…
Gülmek, ağlamak, paylaşmak, takdir etmek ya da kınamak için muhatabın siyasi kampın neresinde durduğuna bakıyoruz önce.
Yazık ki böyle…
Teknoloji ve iletişim çağının bir laneti midir bilemiyorum ama üzülecek zaman olmuyor neredeyse, acıyı hafifletecek zamanın olmaması gibi.
İnanılmaz bir hızla yaşıyoruz duyguları ve doğal olarak duygu dönüşümlerimiz de ışık hızıyla oluyor!
Yolladığımız bir mesajın ulaşıp ulaşmadığını muhatabımızdan değil, ekranın altındaki “Çift tık”tan anlıyor ve buna göre üzülüyor, seviniyor, belki de sinirleniyoruz; “Madem okudu, niye cevap yazmıyor ki?”
Fıtri olan mesafeleri kısalttığımız için lanetlenmiş olabilir miyiz, diye düşünmek lazım ciddi ciddi.
Sömürgeciliğin zirve olduğu dönemler…
İngilizler sömürdükleri zenginlikleri limanlara kolayca ulaştırabilmek için her yere ray döşediği zamanlar.
Bu vesile ile Çin’e de demiryolu getirmişler. Çinli çiftçiler tarlalarının ortasından dumanlar çıkararak gürültüyle ilerleyen bu devasa demir ejderhadan rahatsızlıklarını itirazla dile getiriyorlar. İngilizler ise demiryolunun yararlarını anlatarak Çinli köylüleri ikna etmeye çalışırken; “Şimdi köyünüzden Pekin’e gitmek kaç gün sürüyor?” diye soruyorlar. Çinlilerin cevabı: “40 gün filan…”
İngilizler kibirle, “hah, tamam işte bu treni kullanarak sadece 4 günde gidebileceksiniz!” diyorlar.
Köylülerin takdirini beklerken bir çiftçinin şu cevabıyla sarsılıyorlar:
“İyi de biz geri kalan 36 gün ne yapacağız ki?”
Hız her zaman iyi bir şey değil. Bazen bir hayale ulaşamamak bile gerçeğin kendisinden çok daha güzel olabiliyor.
Metin Erksan’ın güzeller güzeli Sevmek Zamanı filmini hatırlayalım.
Usta yönetmen Erksan, doğu geleneğinin “surete âşık olma” temasından ilham alan Sevmek Zamanı filmiyle zaman kavramını aşan ve her çağa yayılan bir sinema yaptığını göstermiştir yıllar önce bizlere.
İstanbul adalarda ustasıyla birlikte boyacılık yapan Halil, çeşitli evlerde çalışmaktadır. Bir gün çalışmaya gittiği bir köşkün duvarında asılı halde gördüğü bir kadın resmine âşık olur. Uzun bir süre boyunca resme bakmak için sık sık evi ziyaret eden Halil, bu güzel kadının suretine tarifi zor bir biçimde âşık olmuştur. Yine bu ziyaretlerden birinde, fotoğrafını gördüğü kadın, Meral, ansızın çıkagelir. Halil’in suretine âşık olduğunu öğrenen Meral, bu durumdan fazlasıyla etkilenir. Aralarında bir şeyler olacağını, Halil’in çok özel bir adam olduğunu düşünen genç kadın Halil’le aralarında özel bir şeyler olacağını düşünür. Ancak Halil yalnızca Meral’in resmine âşık olmuştur, kendisine değil… Zengin kızı Meral’i reddeder boyacı Halil.
Gurbet eskiden çok daha güzel ve anlamlıymış sanırım.
Şimdilerde görüntülü arama, dakika başı mesajlaşmalar ile özlemek bile lüks artık modern insan için.
Yaklaşık 60 yıl önce Köln’e ekmek kazanmaya gelen Gurbetçi Bayram’ın öyküsünü bilir misiniz?
Bir pansiyonda 12 Türk işçiyle beraber bekâr olarak kalıyordur Bayram. İşçilerin bazıları evlidir ve çoğunun okuma yazması yoktur. Aralarındaki en yaşlı olan Muharrem eşine mektup yazmak için Bayram’dan rica eder. Bayram her hafta Muharrem ağabeyi için yengeye mektuplar yazar.
Mektubun diğer ucundaki durum da pek farklı değildir. Muharrem’in eşinin de okuma yazması yoktur ve okuyup cevap yazması için komşunun kızı Gülbahar’dan yardım istemektedir sürekli.
Muharrem’in eşi, bir mektubun sonuna, “Sağ olsun bizim komşu kızı Gülbahar ne zaman istesem sana mektup yazıyor..” diye not düşer.
Muharrem’in cevabi mektubunda ise şu not vardır:
“Allah razı olsun bizim Bayram da beni kırmıyor, hem okuyor, hem yazıyor…” diye not yazdırdı.
O andan itibaren aracılar birbirini fark etmiştir. Bayram bir gün Muharrem’den habersiz mektuba şu notu ekler: “Gülizar Hanım yazınız pek güzelmiş, okunması çok kolay…”
Gülbahar bu jeste karşılık verir ve birbirini tanımayan bu iki insan, başkasının mektubunun altında, mektubun sahiplerinden habersizce mektuplaşmaya başlarlar. Her mektubun sonunda, kendisine yazılan kısmı okumak için sabırsızlanır Gülbahar.
Muharrem ve eşinden habersiz aşk mektupları gidip gelmeye başlar.
Aradan bir süre geçtikten sonra Bayram durumu Muharrem ağabeyine açar.
Yaşlı işçi şöyle der; “Ulan Bayram ben bir söylüyorum sen üç yazıyordun meğer ondanmış” der.
İlk izin döneminde beraberce Gülbahar’ı istemeye giderler.
Ve evlenir Gülbahar ile Bayram…
Bugün Almanya’da mutlu mesut beraber yaşamaya devam etmektedirler.
Sevmek eski zamanlarda sevmekmiş anlayacağımız…
[Naci Karadağ] 30.8.2018 [TR724]
Galiba en çok zayiatı da buradan veriyoruz; insanlığımızdan…
Gülmek, ağlamak, paylaşmak, takdir etmek ya da kınamak için muhatabın siyasi kampın neresinde durduğuna bakıyoruz önce.
Yazık ki böyle…
Teknoloji ve iletişim çağının bir laneti midir bilemiyorum ama üzülecek zaman olmuyor neredeyse, acıyı hafifletecek zamanın olmaması gibi.
İnanılmaz bir hızla yaşıyoruz duyguları ve doğal olarak duygu dönüşümlerimiz de ışık hızıyla oluyor!
Yolladığımız bir mesajın ulaşıp ulaşmadığını muhatabımızdan değil, ekranın altındaki “Çift tık”tan anlıyor ve buna göre üzülüyor, seviniyor, belki de sinirleniyoruz; “Madem okudu, niye cevap yazmıyor ki?”
Fıtri olan mesafeleri kısalttığımız için lanetlenmiş olabilir miyiz, diye düşünmek lazım ciddi ciddi.
Sömürgeciliğin zirve olduğu dönemler…
İngilizler sömürdükleri zenginlikleri limanlara kolayca ulaştırabilmek için her yere ray döşediği zamanlar.
Bu vesile ile Çin’e de demiryolu getirmişler. Çinli çiftçiler tarlalarının ortasından dumanlar çıkararak gürültüyle ilerleyen bu devasa demir ejderhadan rahatsızlıklarını itirazla dile getiriyorlar. İngilizler ise demiryolunun yararlarını anlatarak Çinli köylüleri ikna etmeye çalışırken; “Şimdi köyünüzden Pekin’e gitmek kaç gün sürüyor?” diye soruyorlar. Çinlilerin cevabı: “40 gün filan…”
İngilizler kibirle, “hah, tamam işte bu treni kullanarak sadece 4 günde gidebileceksiniz!” diyorlar.
Köylülerin takdirini beklerken bir çiftçinin şu cevabıyla sarsılıyorlar:
“İyi de biz geri kalan 36 gün ne yapacağız ki?”
Hız her zaman iyi bir şey değil. Bazen bir hayale ulaşamamak bile gerçeğin kendisinden çok daha güzel olabiliyor.
Metin Erksan’ın güzeller güzeli Sevmek Zamanı filmini hatırlayalım.
Usta yönetmen Erksan, doğu geleneğinin “surete âşık olma” temasından ilham alan Sevmek Zamanı filmiyle zaman kavramını aşan ve her çağa yayılan bir sinema yaptığını göstermiştir yıllar önce bizlere.
İstanbul adalarda ustasıyla birlikte boyacılık yapan Halil, çeşitli evlerde çalışmaktadır. Bir gün çalışmaya gittiği bir köşkün duvarında asılı halde gördüğü bir kadın resmine âşık olur. Uzun bir süre boyunca resme bakmak için sık sık evi ziyaret eden Halil, bu güzel kadının suretine tarifi zor bir biçimde âşık olmuştur. Yine bu ziyaretlerden birinde, fotoğrafını gördüğü kadın, Meral, ansızın çıkagelir. Halil’in suretine âşık olduğunu öğrenen Meral, bu durumdan fazlasıyla etkilenir. Aralarında bir şeyler olacağını, Halil’in çok özel bir adam olduğunu düşünen genç kadın Halil’le aralarında özel bir şeyler olacağını düşünür. Ancak Halil yalnızca Meral’in resmine âşık olmuştur, kendisine değil… Zengin kızı Meral’i reddeder boyacı Halil.
Gurbet eskiden çok daha güzel ve anlamlıymış sanırım.
Şimdilerde görüntülü arama, dakika başı mesajlaşmalar ile özlemek bile lüks artık modern insan için.
Yaklaşık 60 yıl önce Köln’e ekmek kazanmaya gelen Gurbetçi Bayram’ın öyküsünü bilir misiniz?
Bir pansiyonda 12 Türk işçiyle beraber bekâr olarak kalıyordur Bayram. İşçilerin bazıları evlidir ve çoğunun okuma yazması yoktur. Aralarındaki en yaşlı olan Muharrem eşine mektup yazmak için Bayram’dan rica eder. Bayram her hafta Muharrem ağabeyi için yengeye mektuplar yazar.
Mektubun diğer ucundaki durum da pek farklı değildir. Muharrem’in eşinin de okuma yazması yoktur ve okuyup cevap yazması için komşunun kızı Gülbahar’dan yardım istemektedir sürekli.
Muharrem’in eşi, bir mektubun sonuna, “Sağ olsun bizim komşu kızı Gülbahar ne zaman istesem sana mektup yazıyor..” diye not düşer.
Muharrem’in cevabi mektubunda ise şu not vardır:
“Allah razı olsun bizim Bayram da beni kırmıyor, hem okuyor, hem yazıyor…” diye not yazdırdı.
O andan itibaren aracılar birbirini fark etmiştir. Bayram bir gün Muharrem’den habersiz mektuba şu notu ekler: “Gülizar Hanım yazınız pek güzelmiş, okunması çok kolay…”
Gülbahar bu jeste karşılık verir ve birbirini tanımayan bu iki insan, başkasının mektubunun altında, mektubun sahiplerinden habersizce mektuplaşmaya başlarlar. Her mektubun sonunda, kendisine yazılan kısmı okumak için sabırsızlanır Gülbahar.
Muharrem ve eşinden habersiz aşk mektupları gidip gelmeye başlar.
Aradan bir süre geçtikten sonra Bayram durumu Muharrem ağabeyine açar.
Yaşlı işçi şöyle der; “Ulan Bayram ben bir söylüyorum sen üç yazıyordun meğer ondanmış” der.
İlk izin döneminde beraberce Gülbahar’ı istemeye giderler.
Ve evlenir Gülbahar ile Bayram…
Bugün Almanya’da mutlu mesut beraber yaşamaya devam etmektedirler.
Sevmek eski zamanlarda sevmekmiş anlayacağımız…
[Naci Karadağ] 30.8.2018 [TR724]
Bir kere düşmeye gör [Hasan Cücük]
Futbolda 2018-19 sezonu heyecanı tüm Avrupa’da yeniden başladı. Kıyasıya şampiyonluk mücadelesi verecekler gibi ligde tutunmak içinde büyük efor sarfedecek kulüplerde olacak. Ancak öyle kulüpler var ki; onlar mazinin başarısıyla avunup ne şampiyonluk heyecanı ne de lig düşme korkusu yaşayacak. Bu takımlar arasında kimler yok ki?
Trabzonspor, Türk futboluna adını 4. büyük olarak yazdırdı. Şampiyonluğu ilk kez İstanbul dışına çıkarak kulüp olarak futbol tarihimizde yerini aldı. Trabzonspor’un ‘en’leri oldukça fazla ama bunlaın hepsi mazide kaldı. 1974’de çıktığı 1. Lig’de (Süper Lig) ilk şampiyonluğunu 1976’da yaşadı. Sonra başarılar peş peşe geldi. 1976-84 arasına tam 6 şampiyonluk sığdırdı. Sonra derin bir sessizlik öktü bordo-mavilerin üzerine. İki kez şampiyonluğu averajla kaybettiler. Son yıllarda bırakın zirveyi zorlamayı ilk 5’e bile girmekte zorlandılar. Her sezon başında konulan ‘şampiyonluk’ hedefine aldanmayın, Trabzonspor için şampiyonluk Kaf Dağı’nın ötesinde bulunuyor.
Ligimizde en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Galatasaray, 1972-73 sezonunu zirvede tamamladıktan sonra derin bir sessizliğe bürüntü. Yıllar birbir ilerledi ama beklenen şampiyonluk bir türlü gelmedi. Ta ki Alman futbolunun efsane teknik adamı Jupp Derwal takımın başına gelene kadar. Galatasaray’ın şampiyonluk hasreti 1986-87 sezonunda 14 yıllık bir aradan sonra nihayete ermişti. Son şampiyonluğunu 2013-14 sezonunda yaşayan Fenerbahçe, tam 4 yıldır zirveye hasret. Sadece şampiyonluğa değil, bu süre içinde tek bir kupa bile kazanamadı. Bu süreç devam ederse Fenerbahçe için de şampiyonluk sendromu başlamış olur. Ancak bunu söylemek için henüz erken.
Liverpool, 1989-90 sezonunu şampiyon olarak tamamladığında 18 kez ligi zirvede bitirmenin mutluluğunu yaşıyordu. Açık ara İngiltere’de en çok şampiyonlyk yaşayan takım olan Liverpool, yeni şampiyonluk hayalleri kurarken bir kabusun içine düşüyordu. Yıllar birbirini kovalıyordu ama o hayali kurulan şampiyonluk bir türlü gelmiyordu. Son şampiyonluğun üzerinden tam 28 yıl geçti. Jürgen Klopp yönetiminde sezona iyi bir başlangıç yapan Liverpool, artık hasretin biteceği bir sezon olması için elinden geleni yapıyor.
İngiltere’de Liverpool’un sessizliğe büründüğü yıllarda sahneye Alex Ferguson’un çalıştırdığı Manchester United çıkıyordu. 1986’da göreve başlayan Ferguson, ManU ile ilk şampiyonluğuna 1992-93 sezonunda ulaşıyordu. Sonrasında ise şampiyonluğa ambargo koyan bir takım oluyordu. Ferguson, takımını 2012-13 sezonunda bir kez daha şampiyon yaptıktan sonra 27 yıllık United dönemine noktayı koyup emekliye ayrılıyordu. 1993-2013 arasına tam 13 şampiyonluk sığıdıran Manchester United için Ferguson sonrası duraklama dönemi başlıyordu. David Moyes, Louis van Gaal ve şimdilerde Jose Mourinho gibi usta teknik adamlara rağmen ligi zirvede tamamlayamıyordu. Geçen sezon ligi ikinci bitiren United, Ferguson sonrası en iyi derecesini elde edince bu yıl için ümitleniyordu. Ancak ilk 3 haftada alınan 2 yenilgi şampiyonluğun uzak bir ihtimal olduğunu acı gerçeğini bir kez ortaya çıkardı.
Manchester United ve Liverpool’dan sonra İngiltere’de en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Arsenal, son şampiyonluğu 2003-04 sezonunda hem de namağlup olarak yaşadı. 1996’da takımı çalıştırmaya başlayan Arsene Wenger ile daha önce 2001-02 sezonunu zirvede bitiren Arsenal, 2004’den sonra sessizliğe büründü. Şampiyonluk gelmeyince Wenger’de pes edip 22 yıl sonra görevini bıraktı. Sezona Unai Emery yönetiminde başlayan Arsenal için şampiyonluk uzak bir ihtimal olmaya devam ediyor.
Lyon, Fransa Ligue 1’de ilk şampiyonluğuna 2002’den ulaştıktan sonra peş peşe tam 7 kez bu sevinci yaşıyordu. Son şampiyonluğunu yaşadığı 2008’den sonra derin bir sessizlik dönemi başlıyordu. 2011’de Katar sermayesini arkasına alan Paris Saint Germain (PSG) 2012’den itibaren şampiyonluğa ambargo koyunca Lyon için zirve hayal oluyordu. Sadece Lyon için değil Fransa futbolunun efsane takımları Marsilya ve Bordeaux için de şampiyonluk çok uzaklarda bulunuyor.
İtalya Serie A’da Juventus’a uzun yıllar Milano şehrinin iki ekibi Milan ve İnter kafa tutmuştu. 2006’da Juventus şikeden dolayı ligden düşürülünce meydan bu iki takıma daha doğrusu İnter’e kalmıştı. İnter, 2007-10 arasında 4 yıl üst üste ligi zirvede bitirmişti. Milan ise 7 yıllık hasrete son verip 2010-11 sezonunda şampiyon olmuştu. Şikeden dolayı düştüğü Serie B’den bir yıl sonra tekrar Serie A’ya çıkan Juventus, toplarlanma sürecini tamamlayıp 2011-12 sezonunu şampiyon tamamlıyordu. Juventus kendine gelirken, Milano ekipleri güç kaybı yaşıyordu. Juventus üst üste 7 kez ligi zirvede tamamlarken, Milan ve İnter için ilk 3 bile ihtimal olmaktan çıkıyordu. Senaryo bu sezonda kaldığı yerden devam edecek gözüküyor. Milano’ya şampiyonluğun gelmesi ihtimal dahilinde pek gözükmüyor.
[Hasan Cücük] 30.8.2018 [TR724]
Trabzonspor, Türk futboluna adını 4. büyük olarak yazdırdı. Şampiyonluğu ilk kez İstanbul dışına çıkarak kulüp olarak futbol tarihimizde yerini aldı. Trabzonspor’un ‘en’leri oldukça fazla ama bunlaın hepsi mazide kaldı. 1974’de çıktığı 1. Lig’de (Süper Lig) ilk şampiyonluğunu 1976’da yaşadı. Sonra başarılar peş peşe geldi. 1976-84 arasına tam 6 şampiyonluk sığdırdı. Sonra derin bir sessizlik öktü bordo-mavilerin üzerine. İki kez şampiyonluğu averajla kaybettiler. Son yıllarda bırakın zirveyi zorlamayı ilk 5’e bile girmekte zorlandılar. Her sezon başında konulan ‘şampiyonluk’ hedefine aldanmayın, Trabzonspor için şampiyonluk Kaf Dağı’nın ötesinde bulunuyor.
Ligimizde en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Galatasaray, 1972-73 sezonunu zirvede tamamladıktan sonra derin bir sessizliğe bürüntü. Yıllar birbir ilerledi ama beklenen şampiyonluk bir türlü gelmedi. Ta ki Alman futbolunun efsane teknik adamı Jupp Derwal takımın başına gelene kadar. Galatasaray’ın şampiyonluk hasreti 1986-87 sezonunda 14 yıllık bir aradan sonra nihayete ermişti. Son şampiyonluğunu 2013-14 sezonunda yaşayan Fenerbahçe, tam 4 yıldır zirveye hasret. Sadece şampiyonluğa değil, bu süre içinde tek bir kupa bile kazanamadı. Bu süreç devam ederse Fenerbahçe için de şampiyonluk sendromu başlamış olur. Ancak bunu söylemek için henüz erken.
Liverpool, 1989-90 sezonunu şampiyon olarak tamamladığında 18 kez ligi zirvede bitirmenin mutluluğunu yaşıyordu. Açık ara İngiltere’de en çok şampiyonlyk yaşayan takım olan Liverpool, yeni şampiyonluk hayalleri kurarken bir kabusun içine düşüyordu. Yıllar birbirini kovalıyordu ama o hayali kurulan şampiyonluk bir türlü gelmiyordu. Son şampiyonluğun üzerinden tam 28 yıl geçti. Jürgen Klopp yönetiminde sezona iyi bir başlangıç yapan Liverpool, artık hasretin biteceği bir sezon olması için elinden geleni yapıyor.
İngiltere’de Liverpool’un sessizliğe büründüğü yıllarda sahneye Alex Ferguson’un çalıştırdığı Manchester United çıkıyordu. 1986’da göreve başlayan Ferguson, ManU ile ilk şampiyonluğuna 1992-93 sezonunda ulaşıyordu. Sonrasında ise şampiyonluğa ambargo koyan bir takım oluyordu. Ferguson, takımını 2012-13 sezonunda bir kez daha şampiyon yaptıktan sonra 27 yıllık United dönemine noktayı koyup emekliye ayrılıyordu. 1993-2013 arasına tam 13 şampiyonluk sığıdıran Manchester United için Ferguson sonrası duraklama dönemi başlıyordu. David Moyes, Louis van Gaal ve şimdilerde Jose Mourinho gibi usta teknik adamlara rağmen ligi zirvede tamamlayamıyordu. Geçen sezon ligi ikinci bitiren United, Ferguson sonrası en iyi derecesini elde edince bu yıl için ümitleniyordu. Ancak ilk 3 haftada alınan 2 yenilgi şampiyonluğun uzak bir ihtimal olduğunu acı gerçeğini bir kez ortaya çıkardı.
Manchester United ve Liverpool’dan sonra İngiltere’de en çok şampiyonluk yaşayan takım olan Arsenal, son şampiyonluğu 2003-04 sezonunda hem de namağlup olarak yaşadı. 1996’da takımı çalıştırmaya başlayan Arsene Wenger ile daha önce 2001-02 sezonunu zirvede bitiren Arsenal, 2004’den sonra sessizliğe büründü. Şampiyonluk gelmeyince Wenger’de pes edip 22 yıl sonra görevini bıraktı. Sezona Unai Emery yönetiminde başlayan Arsenal için şampiyonluk uzak bir ihtimal olmaya devam ediyor.
Lyon, Fransa Ligue 1’de ilk şampiyonluğuna 2002’den ulaştıktan sonra peş peşe tam 7 kez bu sevinci yaşıyordu. Son şampiyonluğunu yaşadığı 2008’den sonra derin bir sessizlik dönemi başlıyordu. 2011’de Katar sermayesini arkasına alan Paris Saint Germain (PSG) 2012’den itibaren şampiyonluğa ambargo koyunca Lyon için zirve hayal oluyordu. Sadece Lyon için değil Fransa futbolunun efsane takımları Marsilya ve Bordeaux için de şampiyonluk çok uzaklarda bulunuyor.
İtalya Serie A’da Juventus’a uzun yıllar Milano şehrinin iki ekibi Milan ve İnter kafa tutmuştu. 2006’da Juventus şikeden dolayı ligden düşürülünce meydan bu iki takıma daha doğrusu İnter’e kalmıştı. İnter, 2007-10 arasında 4 yıl üst üste ligi zirvede bitirmişti. Milan ise 7 yıllık hasrete son verip 2010-11 sezonunda şampiyon olmuştu. Şikeden dolayı düştüğü Serie B’den bir yıl sonra tekrar Serie A’ya çıkan Juventus, toplarlanma sürecini tamamlayıp 2011-12 sezonunu şampiyon tamamlıyordu. Juventus kendine gelirken, Milano ekipleri güç kaybı yaşıyordu. Juventus üst üste 7 kez ligi zirvede tamamlarken, Milan ve İnter için ilk 3 bile ihtimal olmaktan çıkıyordu. Senaryo bu sezonda kaldığı yerden devam edecek gözüküyor. Milano’ya şampiyonluğun gelmesi ihtimal dahilinde pek gözükmüyor.
[Hasan Cücük] 30.8.2018 [TR724]
AK Parti’nin İslam dünyasına büyük zararı! [Erhan Başyurt]
Türkiye, 2012’ye kadar süren ileri demokratikleşmeye yönelik reformlar ve özgürleştirme reformlarıyla ‘yükselen yıldız’ konumundaydı.
‘Ilımlı İslam’ modeli ile örnek gösteriliyordu. Batı ile iyi ilişkilere sahip, komşularıyla barış arayışında, bölgesel olarak etkin bir ülkeydi.
AK Parti, ileri demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan hakları ve özgürlüklerden uzaklaşarak, ‘tek adam’ rejimi ile otoriter bir rejime dönüşerek, sadece kendi halkına değil İslam dünyasına da büyük zarar verdi.
Türkiye içe kapandı. Komşularıyla sorunlu, Batı’yla çatışan bir ülke haline geldi.
Kendi vatandaşına ‘düşman’ gibi muamele edip, ‘düşman hukuku’ uygulamaya, soykırımı uygulamaya başladı.
Yarım milyon insan AK Parti’nin hukuksuz uygulamalarının kurbanı haline geldi, ülke fakirleşti ve kendi sorunlarıyla boğuşmaya başladı.
Sonuç sadece Türk halkına ve ülkeye zarar vermedi, İslam dünyasına da büyük zarar verdi.
Kendisi otoriterleşen Türkiye hiçbir İslam ülkesine demokrasi ve insan hakları öneremez hale geldi.
Mısır, Yemen, Sudan, Suriye, Libya, Irak, Filistin, Afganistan, Burma’da insan hakları ihlalleri ve mağduriyetlerin hesabı sorulamaz hale geldi.
Kendi dertlerimizden ve insan hakları ihlalleriyle boğuşmaktan, mazlum ve mağdur halkların sorunlarına vakit ayıramaz hale geldik.
AK Parti, İslam dünyasına modern eğitim imkanları sunan, eğitim merkezli Hizmet’i hedef seçerek, okullarını kapattırarak birçok geri kalmış İslam ülkesinde aydın nesiller yetiştirilmesini engelledi.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiseri tarafından yayınlanan yeni yayınlanan Rohinga (Burma Müslümanları) Raporu’na bir bakın.
Tecavüze uğrayan, katledilen, etnik temizliğe maruz kalan, göç yolları kapatılan ve katledilen Rohinga Müslümanlarının, açık bir soykırımına hedef oldukları resmi bir raporla teyit ediliyor.
İslam dünyasından insanlar, özgürlükler, yaşam güvenliği ve daha müreffeh bir hayat için Batı’ya göç ediyor.
Dikkat edin! İslam ülkelerine değil, Batı’ya kaçmaya çalışıyorlar. İnsanlar, Akdeniz’de botlarda hayatlarını kaybediyor. Tıpkı Türkiye’den kaçmaya çalışan KHK mağdurları ve soykırımına hedef olan insanlar gibi…
Oysa AK Parti iktidarı, Afrika’dan Güney Asya’ya kadar Üçüncü Dünya ülkeleri için bir umuttu. Şimdi ise, kendi insan hakları ihlallerinden başka ülkelere ses çıkaramayan su-i misal ‘haydut’ bir ülke haline geldi.
BM Güvenlik Konseyi’ne Türkiye’nin seçildiğinde aldığı oyları bir hatırlayın!
AK Parti, reformist ve demokratik kimliğinden uzaklaşınca, bir de şimdi ki desteğine bakın.
Bir daha BM Güvenlik Konseyi’ne üye seçilebilir mi?
Irak’ta ve Suriye’de uzun süredir yaşanan felaketlere bir bakın! Her ikisi de AK Parti’nin iktidarında ve maalesef katkılarıyla yaşandı…
AK Parti, kendi halkına zulmederek, hukuktan ve demokrasiden ülkeyi uzaklaştırıp ekonomik krize sokarak, sadece Türkiye’ye ve Türk halkına değil, İslam dünyasına, diktatörlerin postalları altında ezilen mağdur ve mazlum halklara büyük zarar verdi. Onları bir kez daha hamisiz ve sözcüsüz bıraktı…
[Erhan Başyurt] 30.8.2018 [TR724]
‘Ilımlı İslam’ modeli ile örnek gösteriliyordu. Batı ile iyi ilişkilere sahip, komşularıyla barış arayışında, bölgesel olarak etkin bir ülkeydi.
AK Parti, ileri demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan hakları ve özgürlüklerden uzaklaşarak, ‘tek adam’ rejimi ile otoriter bir rejime dönüşerek, sadece kendi halkına değil İslam dünyasına da büyük zarar verdi.
Türkiye içe kapandı. Komşularıyla sorunlu, Batı’yla çatışan bir ülke haline geldi.
Kendi vatandaşına ‘düşman’ gibi muamele edip, ‘düşman hukuku’ uygulamaya, soykırımı uygulamaya başladı.
Yarım milyon insan AK Parti’nin hukuksuz uygulamalarının kurbanı haline geldi, ülke fakirleşti ve kendi sorunlarıyla boğuşmaya başladı.
Sonuç sadece Türk halkına ve ülkeye zarar vermedi, İslam dünyasına da büyük zarar verdi.
Kendisi otoriterleşen Türkiye hiçbir İslam ülkesine demokrasi ve insan hakları öneremez hale geldi.
Mısır, Yemen, Sudan, Suriye, Libya, Irak, Filistin, Afganistan, Burma’da insan hakları ihlalleri ve mağduriyetlerin hesabı sorulamaz hale geldi.
Kendi dertlerimizden ve insan hakları ihlalleriyle boğuşmaktan, mazlum ve mağdur halkların sorunlarına vakit ayıramaz hale geldik.
AK Parti, İslam dünyasına modern eğitim imkanları sunan, eğitim merkezli Hizmet’i hedef seçerek, okullarını kapattırarak birçok geri kalmış İslam ülkesinde aydın nesiller yetiştirilmesini engelledi.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiseri tarafından yayınlanan yeni yayınlanan Rohinga (Burma Müslümanları) Raporu’na bir bakın.
Tecavüze uğrayan, katledilen, etnik temizliğe maruz kalan, göç yolları kapatılan ve katledilen Rohinga Müslümanlarının, açık bir soykırımına hedef oldukları resmi bir raporla teyit ediliyor.
İslam dünyasından insanlar, özgürlükler, yaşam güvenliği ve daha müreffeh bir hayat için Batı’ya göç ediyor.
Dikkat edin! İslam ülkelerine değil, Batı’ya kaçmaya çalışıyorlar. İnsanlar, Akdeniz’de botlarda hayatlarını kaybediyor. Tıpkı Türkiye’den kaçmaya çalışan KHK mağdurları ve soykırımına hedef olan insanlar gibi…
Oysa AK Parti iktidarı, Afrika’dan Güney Asya’ya kadar Üçüncü Dünya ülkeleri için bir umuttu. Şimdi ise, kendi insan hakları ihlallerinden başka ülkelere ses çıkaramayan su-i misal ‘haydut’ bir ülke haline geldi.
BM Güvenlik Konseyi’ne Türkiye’nin seçildiğinde aldığı oyları bir hatırlayın!
AK Parti, reformist ve demokratik kimliğinden uzaklaşınca, bir de şimdi ki desteğine bakın.
Bir daha BM Güvenlik Konseyi’ne üye seçilebilir mi?
Irak’ta ve Suriye’de uzun süredir yaşanan felaketlere bir bakın! Her ikisi de AK Parti’nin iktidarında ve maalesef katkılarıyla yaşandı…
AK Parti, kendi halkına zulmederek, hukuktan ve demokrasiden ülkeyi uzaklaştırıp ekonomik krize sokarak, sadece Türkiye’ye ve Türk halkına değil, İslam dünyasına, diktatörlerin postalları altında ezilen mağdur ve mazlum halklara büyük zarar verdi. Onları bir kez daha hamisiz ve sözcüsüz bıraktı…
[Erhan Başyurt] 30.8.2018 [TR724]
Kıskananlar çatlasın mı? [Bülent Korucu]
Bir kıskanma muhabbetidir gidiyor. Almanya, ABD ve Fransa gibi ülkelerin bizi kıskandığına ciddi ciddi inanan bir kitle var. Bu kıskanma mevzuunun doğruluk payı olabilir. Ama ülke bazlı olmaktan çok Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan merkezli bir hasetlik söz konusu diye düşünüyorum.
Mesela ABD Başkanı Donald Trump hasedinden çatlıyordur. Düşünsenize kendisi hakkında soruşturma yürüten bir kişiyi bile bırakın cezaevine göndermeyi görevden alamadı. Kabinesine seçtiği Adalet Bakanı Jeff Sessions, Başkan Trump’la polemiğe giriyor ve “Adalet Bakanlığı’nın eylemleri, siyasi hesaplardan etkilenmeyecektir” diyor. Federal yargıçlar sanki nöbetleşerek ona yargının bağımsızlığını hatırlatan kararlar veriyor. Azledilme ihtimalini o da yabana atamıyor, ön alıcı şeyler söylüyor. Yöneltilen suçlamalar örtbas etmeye yeltendiğinde faturanın ağırlaşacağını biliyor; sadece bireysel ve insani suçlarmış havası vermeye gücü yetiyor.
Güney Kore eski Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’nin ‘şimdi Türkiye’de olmak vardı’ diyenlerin başını çekmesi kuvvetle muhtemel. Eski cumhurbaşkanının yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma suçlarından aldığı 25 yıl hapis cezası temyiz mahkemesinde onaylandı. 66 yaşındaki Park Geun-hye adının karıştığı yolsuzluk skandalı sebebiyle geçtiğimiz yıl görevden alınmıştı. Erdoğan’ın iPhone yerine önerdiği Samsung başta olmak üzere onlarca dev markayı üreten ülkenin başkanı rüşvet almak ve iş adamlarıyla çıkar ilişkisine girmek gibi 21 ayrı suçtan yargılandı. Rüşvet skandalının ortaya çıkmasının ardından yüz binlerce Güney Korelinin katıldığı dev protestolar düzenlenmişti. Park Geun-hye cezaevi günlerini ‘çalıyor ama çalışıyor’ sözünü Kore diline neden uyarlayamadığını düşünerek geçirecek!
Malezya Başbakanı Necip Rezak’ı hatırlatmama gerek var mı? Adam evindeki milyon dolarları sıfırlayamadan yakalandı. Selfi çektirmekle vakit harcayacağına seçimleri daha yapılmadan kazanmanın püf noktalarını öğrenmemekle hata yaptığını düşünüyordur şimdilerde.
İnanmazsınız Putin bile Erdoğan’a hayran! Kaos içinde devraldığı ülkeyi göreceli bir istikrara kavuşturdu. Petrol ve doğalgaz gibi ekonomik silahları üstüne de nükleer teknolojisi var. Eski zenginleri tutuklatıp ülke içindeki bölüşümü kafasına göre yeniden yaptı. Bunlara rağmen anayasaya şekli olarak da olsa bağlılığını gösterdi. Bir dönem devlet başkanlığına ara verip emanetçi Medvedev’i koltuğuna oturttu. Anayasayı kendine göre yeniden yazdıran, yetişmediği yerde anayasa yokmuş gibi davranan Erdoğan’dan öğrenmesi gereken çok şey var.
İran dini lideri Ali Hamaney konusunda tam emin değilim ama sanki o da içten içe gıpta ediyor. O kadar medrese tahsili ve silsile takip ederek yükseldiği makamı var. Yine de dini bir imam hatip kaçkını kadar verimli kullanamıyor. Ara sıra mecburen reformculara ve muhaliflere nefes alma imkanı veriyor. Erdoğan, bir kaç slogan ve bir iki kısa süre ezberiyle neredeyse Humeyni’nin tahtını sallayacak. Suud Kralı’nın tepkisinden çekinmese ‘Gaip imam benim’ diye ortaya atılması pekala mümkün.
Alman Şansölyesi Angela Merkel, kara kara düşünüyor mudur sizce? Yönettiği ekonominin 2017 yılında ticari cari fazlası 304 milyar avro olmuş; bütçe 36 milyar avro fazla vermiş, yine de Alman halkına yaranamamış. Seçimde oy kaybetmiş, hükümeti zar zor kurabilmişti. Enflasyonu, işsizliği, cari açığı patlatmış olan Erdoğan’ın yerli ve milli süper kahraman olduğunu düşündükçe kahrolmuyordur bence. Hitler bütün dünyaya zarar verdi ancak Alman halkı da ağır fatura ödedi. İkiye bölünmüş ülkenin Doğu yakasından gelip birleşmeyi sinerjiye dönüştüren Merkel, o acıdan büyük dersler çıkarmış görünüyor. Hitler’e özenmek olurdu Erdoğan’a gıptası.
Bir de Erdoğan’ın kıskandıkları var. Benim aklıma Esad geliyor. Ülkeyi dokuz şiddetinde depreme uğramış gibi yerle bir ettirdi ve hâlâ ayakta. Erdoğan Suriye’de beslediği silahlı adamlarla Esad’ı yıkamadı; umarım onları kullanarak ayakta kalmayı denemez. O zaman Suriye’yi mumla ararız.
[Bülent Korucu] 30.8.2018 [TR724]
Mesela ABD Başkanı Donald Trump hasedinden çatlıyordur. Düşünsenize kendisi hakkında soruşturma yürüten bir kişiyi bile bırakın cezaevine göndermeyi görevden alamadı. Kabinesine seçtiği Adalet Bakanı Jeff Sessions, Başkan Trump’la polemiğe giriyor ve “Adalet Bakanlığı’nın eylemleri, siyasi hesaplardan etkilenmeyecektir” diyor. Federal yargıçlar sanki nöbetleşerek ona yargının bağımsızlığını hatırlatan kararlar veriyor. Azledilme ihtimalini o da yabana atamıyor, ön alıcı şeyler söylüyor. Yöneltilen suçlamalar örtbas etmeye yeltendiğinde faturanın ağırlaşacağını biliyor; sadece bireysel ve insani suçlarmış havası vermeye gücü yetiyor.
Güney Kore eski Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’nin ‘şimdi Türkiye’de olmak vardı’ diyenlerin başını çekmesi kuvvetle muhtemel. Eski cumhurbaşkanının yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma suçlarından aldığı 25 yıl hapis cezası temyiz mahkemesinde onaylandı. 66 yaşındaki Park Geun-hye adının karıştığı yolsuzluk skandalı sebebiyle geçtiğimiz yıl görevden alınmıştı. Erdoğan’ın iPhone yerine önerdiği Samsung başta olmak üzere onlarca dev markayı üreten ülkenin başkanı rüşvet almak ve iş adamlarıyla çıkar ilişkisine girmek gibi 21 ayrı suçtan yargılandı. Rüşvet skandalının ortaya çıkmasının ardından yüz binlerce Güney Korelinin katıldığı dev protestolar düzenlenmişti. Park Geun-hye cezaevi günlerini ‘çalıyor ama çalışıyor’ sözünü Kore diline neden uyarlayamadığını düşünerek geçirecek!
Malezya Başbakanı Necip Rezak’ı hatırlatmama gerek var mı? Adam evindeki milyon dolarları sıfırlayamadan yakalandı. Selfi çektirmekle vakit harcayacağına seçimleri daha yapılmadan kazanmanın püf noktalarını öğrenmemekle hata yaptığını düşünüyordur şimdilerde.
İnanmazsınız Putin bile Erdoğan’a hayran! Kaos içinde devraldığı ülkeyi göreceli bir istikrara kavuşturdu. Petrol ve doğalgaz gibi ekonomik silahları üstüne de nükleer teknolojisi var. Eski zenginleri tutuklatıp ülke içindeki bölüşümü kafasına göre yeniden yaptı. Bunlara rağmen anayasaya şekli olarak da olsa bağlılığını gösterdi. Bir dönem devlet başkanlığına ara verip emanetçi Medvedev’i koltuğuna oturttu. Anayasayı kendine göre yeniden yazdıran, yetişmediği yerde anayasa yokmuş gibi davranan Erdoğan’dan öğrenmesi gereken çok şey var.
İran dini lideri Ali Hamaney konusunda tam emin değilim ama sanki o da içten içe gıpta ediyor. O kadar medrese tahsili ve silsile takip ederek yükseldiği makamı var. Yine de dini bir imam hatip kaçkını kadar verimli kullanamıyor. Ara sıra mecburen reformculara ve muhaliflere nefes alma imkanı veriyor. Erdoğan, bir kaç slogan ve bir iki kısa süre ezberiyle neredeyse Humeyni’nin tahtını sallayacak. Suud Kralı’nın tepkisinden çekinmese ‘Gaip imam benim’ diye ortaya atılması pekala mümkün.
Alman Şansölyesi Angela Merkel, kara kara düşünüyor mudur sizce? Yönettiği ekonominin 2017 yılında ticari cari fazlası 304 milyar avro olmuş; bütçe 36 milyar avro fazla vermiş, yine de Alman halkına yaranamamış. Seçimde oy kaybetmiş, hükümeti zar zor kurabilmişti. Enflasyonu, işsizliği, cari açığı patlatmış olan Erdoğan’ın yerli ve milli süper kahraman olduğunu düşündükçe kahrolmuyordur bence. Hitler bütün dünyaya zarar verdi ancak Alman halkı da ağır fatura ödedi. İkiye bölünmüş ülkenin Doğu yakasından gelip birleşmeyi sinerjiye dönüştüren Merkel, o acıdan büyük dersler çıkarmış görünüyor. Hitler’e özenmek olurdu Erdoğan’a gıptası.
Bir de Erdoğan’ın kıskandıkları var. Benim aklıma Esad geliyor. Ülkeyi dokuz şiddetinde depreme uğramış gibi yerle bir ettirdi ve hâlâ ayakta. Erdoğan Suriye’de beslediği silahlı adamlarla Esad’ı yıkamadı; umarım onları kullanarak ayakta kalmayı denemez. O zaman Suriye’yi mumla ararız.
[Bülent Korucu] 30.8.2018 [TR724]
Hizmet Hareketi Neden Dışarıda da Bitirilmek İsteniyor? [Harun Odabaşı]
Cemaatin yurt dışında yaklaşık 170 ülkede yürüttüğü faaliyetlerinin bitirilmeye çalışılması bambaşka bir arka plan çerçevesi gerektirmektedir. Neden Hükümet, konsolosluklar ve MİT vasıtası ile adam kaçırma, rüşvet ve şantaj dahil her türlü hukuksuzluğu irtikap ederek yurt dışında da cemaati bitirmek istemektedir. 28 Şubat Postmodern darbesini yapanlar bile cemaatin Türkiye’deki kurumlarını abluka altına almasına rağmen yurt dışındaki kurumlara dokunmamayı tercih etmişti. Erdoğan’ı ve AKP hükümetini dışarıdaki kurumları bitirmeye iten motivasyon nedir?
Hizmet Hareketi’nin tarihte hangi isimle anılacağı bu satırların sahibi için de merak konusudur. Bediüzzaman Said Nursi, başlattığı hareketi müellifi olduğu kitabın ismi ile, Risale-i Nur Hizmeti olarak anmıştır. Kendisine düşman olan bloğun taktığı ‘Nurcu’ ifadesinden de belli kayıtlar altında pek rahatsız olmamıştır. Fethullah Gülen, hareketi bir isimle anma konusunda çok ihtiyatlıdır. Çünkü ona göre her isim aynı zamanda bir ötekileştirmeyi beraberinde getirmektedir. Hatta bir yerde isim arama gayretleri için “belli bir makuliyet etrafında bir adaya gelen insanlar” demeyi tercih ediyordu. Batı ve Doğu tecrübesi ise bu tür hareketlerin çoğunlukla kişi ismi ile tarihe geçtiğini gösteriyor. Bu yazıda Gülen Hareketi ve Cemaat demeyi tercih edeceğiz.
Bilindiği gibi Gülen Hareketi’ne yönelik 2013 yazında dershanelerin kapatılması süreci ile birlikte ciddi bir saldırı başlatıldı. Başlangıçta bu saldırının boyutları ve nerede duracağı ile alakalı tartışmalar olsa da gelinen noktada bunun bir “topyekün imha” olduğu netlik kazanmıştır. Hatta topyekün imhanın, ölülerine mezar yeri vermeme, mağdur olanlarına yardım etmeyi suç sayma, alın teri ile kazandıkları kişisel servetlerini gasp etme örnekleri ile bir soykırım sürecine sıçrama potansiyeli taşımaktadır.
Gülen Hareketi 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne kadar ‘Paralel’, 15 Temmuz’un ardından ise FETÖ Terör Örgütü ismi ile ötekileştirilmiş, kriminalize edilmiş ve bir nefret objesine dönüştürülmüştür. Halen eşine az rastlanır ölçüde korkunç bir medya saldırısı altındadır. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hiçbir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmadan darbenin faili gösterilmiş ve 16 Temmuz’dan itibaren de buna göre cemaatin bütün kurumları kapatılmış müntesipleri işten çıkarılıp hapse konmuştur. Bütün hukuksuzluklara ilan edilen OHAL çerçevesinde meşruiyet elbisesi giydirilmiştir. Hareketin 15 Temmuz’dan önce bütün medya organlarına el konulduğu için (ki buda bir 15 Temmuz hazırlığı olarak düşünülebilir) Cemaat kendisini asgari ölçüde bile halka anlatmaktan uzaktır. Havuz medyası adı verilen hükümet yanlısı yandaş medyada her gün Cemaat aleyhinde kara propaganda hız kesmeden devam etmektedir.
Hükümet muhalifi medya ise cemaat konusunda öteden beri aleyhte durdukları için Cemaat ile mücadelesinde hükümete açıktan destek vermektedir. Bu ise Cemaatin yalnızlığını daha da artırmıştır. Cumhuriyet ve Hürriyet gazetesi gibi medya organları AKP öncesinde de cemaate yönelik saldırılarda baş aktör konumunda olmuştur.
Cemaatin Türkiye’de bitirilmesi çalışmalarının nedenleri ile ilgili pek çok şey söylenebilir. Ama yurt dışında yaklaşık 170 ülkede yürüttüğü faaliyetlerinin bitirilmeye çalışılması bambaşka bir arka plan çerçevesi gerektirmektedir. Neden Hükümet, konsolosluklar ve MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) vasıtası ile adam kaçırma, rüşvet ve şantaj dahil her türlü hukuksuzluğu irtikap ederek yurt dışında da cemaati bitirmek istemektedir. 28 Şubat Postmodern darbesini yapanlar cemaatin Türkiye’deki kurumlarını abluka altına almasına rağmen yurt dışındaki kurumlara dokunmamayı tercih etmişti. Erdoğan’ı ve AKP hükümetini dışarıdaki kurumları bitirmeye iten motivasyon nedir?
Bu yazıda biz bu konuyu ele almaya ve anlamlandırmaya çalışacağız.
[Harun Odabaşı] 29.8.2018 [The Circle]
Hizmet Hareketi’nin tarihte hangi isimle anılacağı bu satırların sahibi için de merak konusudur. Bediüzzaman Said Nursi, başlattığı hareketi müellifi olduğu kitabın ismi ile, Risale-i Nur Hizmeti olarak anmıştır. Kendisine düşman olan bloğun taktığı ‘Nurcu’ ifadesinden de belli kayıtlar altında pek rahatsız olmamıştır. Fethullah Gülen, hareketi bir isimle anma konusunda çok ihtiyatlıdır. Çünkü ona göre her isim aynı zamanda bir ötekileştirmeyi beraberinde getirmektedir. Hatta bir yerde isim arama gayretleri için “belli bir makuliyet etrafında bir adaya gelen insanlar” demeyi tercih ediyordu. Batı ve Doğu tecrübesi ise bu tür hareketlerin çoğunlukla kişi ismi ile tarihe geçtiğini gösteriyor. Bu yazıda Gülen Hareketi ve Cemaat demeyi tercih edeceğiz.
Bilindiği gibi Gülen Hareketi’ne yönelik 2013 yazında dershanelerin kapatılması süreci ile birlikte ciddi bir saldırı başlatıldı. Başlangıçta bu saldırının boyutları ve nerede duracağı ile alakalı tartışmalar olsa da gelinen noktada bunun bir “topyekün imha” olduğu netlik kazanmıştır. Hatta topyekün imhanın, ölülerine mezar yeri vermeme, mağdur olanlarına yardım etmeyi suç sayma, alın teri ile kazandıkları kişisel servetlerini gasp etme örnekleri ile bir soykırım sürecine sıçrama potansiyeli taşımaktadır.
Gülen Hareketi 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne kadar ‘Paralel’, 15 Temmuz’un ardından ise FETÖ Terör Örgütü ismi ile ötekileştirilmiş, kriminalize edilmiş ve bir nefret objesine dönüştürülmüştür. Halen eşine az rastlanır ölçüde korkunç bir medya saldırısı altındadır. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hiçbir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmadan darbenin faili gösterilmiş ve 16 Temmuz’dan itibaren de buna göre cemaatin bütün kurumları kapatılmış müntesipleri işten çıkarılıp hapse konmuştur. Bütün hukuksuzluklara ilan edilen OHAL çerçevesinde meşruiyet elbisesi giydirilmiştir. Hareketin 15 Temmuz’dan önce bütün medya organlarına el konulduğu için (ki buda bir 15 Temmuz hazırlığı olarak düşünülebilir) Cemaat kendisini asgari ölçüde bile halka anlatmaktan uzaktır. Havuz medyası adı verilen hükümet yanlısı yandaş medyada her gün Cemaat aleyhinde kara propaganda hız kesmeden devam etmektedir.
Hükümet muhalifi medya ise cemaat konusunda öteden beri aleyhte durdukları için Cemaat ile mücadelesinde hükümete açıktan destek vermektedir. Bu ise Cemaatin yalnızlığını daha da artırmıştır. Cumhuriyet ve Hürriyet gazetesi gibi medya organları AKP öncesinde de cemaate yönelik saldırılarda baş aktör konumunda olmuştur.
Cemaatin Türkiye’de bitirilmesi çalışmalarının nedenleri ile ilgili pek çok şey söylenebilir. Ama yurt dışında yaklaşık 170 ülkede yürüttüğü faaliyetlerinin bitirilmeye çalışılması bambaşka bir arka plan çerçevesi gerektirmektedir. Neden Hükümet, konsolosluklar ve MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) vasıtası ile adam kaçırma, rüşvet ve şantaj dahil her türlü hukuksuzluğu irtikap ederek yurt dışında da cemaati bitirmek istemektedir. 28 Şubat Postmodern darbesini yapanlar cemaatin Türkiye’deki kurumlarını abluka altına almasına rağmen yurt dışındaki kurumlara dokunmamayı tercih etmişti. Erdoğan’ı ve AKP hükümetini dışarıdaki kurumları bitirmeye iten motivasyon nedir?
Bu yazıda biz bu konuyu ele almaya ve anlamlandırmaya çalışacağız.
- Cemaat, Türkiye’nin her köşesinde kurumları olmasına rağmen kendisini seven sevmeyen her kesim üzerindeki meşruiyetini ve sempatisini yurt dışı faaliyetleri üzerinden sağladı. Özellikle Türkçe Olimpiyatları vasıtası ile dünyanın dört bir tarafından gelen öğrencilerin oluşturduğu görüntüler Türk insanı tarafından takdir edildi. Medya bu organizasyona geniş yer verdi. Sanat ve siyaset cephesi çok yüksek bir katılımla Türkçe Olimpiyatları’nı destekledi. Türk milletinin tarihte eda ettiği cihangir devlet misyonunun kodlarını da ihtiva eden bir ‘küresel hareket’ görünümü cemaatin amansız düşmanlarını ikna etmese bile susturmuştu. Cemaat, Türkiye’de bir toplu iğnesi başı kadar kurumu kalmayacak ölçüde bitirilmişken yurt dışındaki okullara dokunmamak zihinlerdeki ‘meşruiyet’ kontekstini yıkmayacağı için AKP ‘haydut devlet’ görüntüsü vermek pahasına ciddi maddi külfetin altına girerek yurt dışında cemaatle uğraşmaktadır.
- Cemaatin lobi gücünden çekinilmektedir. Kanaatimizce cemaati bitirme planını hazırlayanlar simülasyonlarında Türkiye’de devre dışı kalan cemaatin konsantrasyonunu yurt dışına tevdi edeceğini ve buradaki büyümesini hızlandıracağını öngörüyor. Cemaatin kendini ifadedeki istek ve mahareti biliniyor. Zaten özellikle demokrasisi güçlü ülkelerde cemaate haksızlık yapıldığı yönünde bir kanaat oluşmuş görünüyor. Hem kendi imajlarını kurtarmak, hem cemaatin lobi gücünü kırmak ve hem de yurt dışında re-organize olmalarını engellemek adına konsolosluklara cemaatle mücadele adı altında yeni bir görev yüklediler. Bu konuda o kadar ısrarcılar ki konsolosluklarda cemaati bitirme adına ne tür çalışmalar yapıldığı aylık raporlarla takip ediliyor.
- Türkiye cemaat müntesipleri için yaşanmaz hale geldi, getirildi. Fırsatını bulanlar bu süreçte yurt dışına çıktı, bulamayanlar ise çıkmaya çalışıyor. Hükümet normal şartlarda yüklerinden kurtulduğu için cemaatin yurt dışı göçüne engel olmaması gerekirdi. Ama ikinci maddede izah edilmeye çalışılan korkularından dolayı bu çıkışları ne yapıp edip engelleme gayretindeler. İki yıldan bu yana hicret devam ediyor. Şu anda yabancı dil öğrenme ve kalıcı iş bulma sürecini yaşayan cemaat gönüllülerinin bu sürecin hemen ardından Türkiye’de yaptıkları hizmeti bulundukları ülkeye taşımaları kuvvetle muhtemel. Bu ihtimal dahi birilerinin karabasan görmelerine yetiyor da artıyor bile.
- Gülen hareketi coğrafi ve kurumsal anlamda şu anda dünyaya yayılan İslami hareketleri içerisinde belki ilk sırada yer alıyor. Eğitime önem vermesi, başka din ve kültürlerle diyaloğu kurumsal hale getirmesi, İslam’ın terörden uzak bir din olduğunu hal ve kal dili ile ortaya koyması yönü ile Batı mantalitesinin de kabul edeceği modern bir hareket. Örneğin 11 Eylül İkiz Kule saldırısı ve Mavi Marmara Olayı’nda susarak ortadoks İslamcı refleksi göstermemiş, teröre ve hukuksuzluğa net bir şekilde karşı durmuştu. Sisteminin başarılı olması hareketi hem teorik hem de pratik anlamda küresel kılıyor. İŞİD, İran ve Suud İslam’ı üzerinden oluşturulmaya çalışılan birbirine zıt ve korku ile beslenen iki kutuplu dünya inşasının panzehiri olabilecek bir potansiyel taşıyor. Yukarıda anlatılan Türkiye içi simülasyonların küresel çapta da yapıldığı tahmin edilebilir. Yani cemaat bu enerjisi ile Avrupa, Amerika, Afrika ve Orta Asya’da 20-30 yıllık süreçte hangi noktaya gelebilir. Türkiye ve İslam fobisi olanların bunun üzerine kafa yormaması ihtimal dışı görünüyor. Bu yapının varıldığından haberdarız ama kurumsal olarak ‘işte şurası’ demek çok zor. Cemaati bitirmek için bir araya gelen konsorsiyumun önemli bir ayağını dış güçlerin oluşturduğu kanaatini taşıyorum. Kamuoyunda BOP, Siyonizm, askeri-sınai kompleks bazende Neocon adı altında tarif edilen yapıların, istedikleri dünya düzenini kurmayı engelleyebilecek bir hareketi daha kuluçka dönemindeyken bitirmek onlar açısından anlaşılabilir bir durum. Komplo teorilerini hatırlatan bu yaklaşımı ete kemiğe büründüren gelişmeler yok değil. Mesela Erdoğan devletin resmi hiçbir kaydında geçmemesine rağmen BOP eş başkanı olduğunu iki kere söylemiştir. Yine AKP’nin kuruluşunda yer alan isimlerden Prof.Dr. Abdurrahim Karslı egemen güçlerin istediklerini yapması halinde AKP’ye finansal destek çıkacakları teminatını verdiğini kaydetmişti. Cemaatin bitirilmesi bu ajanda da var mıydı? Erdoğan daha çiçeği burnunda başbakanken 2004 MGK’sında bu konu gündeme gelmişti. Cemaate en büyük darbeyi indirdikleri 15 Temmuz 2016 sonrasından 2018’e kadar sıcak paranın rekor seviyede Türkiye’ye giriş yaptığını biliyoruz. Bu bonkörlüğün Cemaat’in bitirilmesi ile bir bağının olup olmadığını somut bir data ile bilmemiz ise mümkün değil.
[Harun Odabaşı] 29.8.2018 [The Circle]
Sen Yoldaş Değildin [M. Sacid Arvasi]
Gittiğinde böyle bir gurup vaktiydi. Gözlerin bulutluydu. Denizden rengini alan mavi gözlerin. Dudağında eşsiz bir tebessüm vardı, bu tebessümün ardında da bir dava adamı ciddiyeti ve nokta nokta ayrılığın burukluğu. Demek sen de gidiyordun. Ardından el sallarken akşamın karanlığı sarıyordu her yeri, sanki güneşini uğurluyordum.
Şimdi kaç akşam geçti?
Kaç güneş, gündüz zafer çığlığı atıp gece kabristanlığında can verdi? Sensiz uykusuzluk nöbetlerinde geçirdiğim bu kaçıncı gece?
Yokluğun uyutmuyor kardaşım. Aklıma geldikçe uzuyor gecelerim. Tekmeliyorum yorganı fırlayarak yatağımdan, beraber dolaştığımız sokaklara koşuyorum. Bin bir hatırayla gezerken kaldırımlarda ancak şimdi anlıyorum şairini “Kaldırımlar’ın.
sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında
yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum
Dertler derya olunca, özlem uyutmayınca, insan kaldırımlara koşarmış. Ve anladım kaldırımlar çilekeş yalnızların annesiymiş. Sesler kesilince ıstıraplı bir kunduranın tak tak seslerinde kaldırımlar dillenirmiş.
Şimdi ben de yürüyorum kardaşım avuç avuç içerek hatıraları. Süleyman Çelebi’nin makamından geçer, Hacivat’la Karagöz’e misafir olurduk. Biraz soluklanır sonra kalkardık. Günboyu öğrencilerinle yaptıklarını anlatırdın.
Zaman nasıl geçerdi anlayamazdık, ayaklarımız bildik istikametleri yürürken. Sonunda Hüdavendigar’ın huzurunda bulurduk kendimizi. “Sen dua et, ben âmin diyeyim, sonra ben dua edeyim sen amin de!” derdin. Benim duam hemen biterdi. Ardında seninki başlardı. Mavi gözlerinden dökülen göz yaşların, hiçbir hattatın meşk edemediği bir hatla, göğsüne doğru “bismillahirrahmanirrahim” gibi süzülürdü.
Sonra titrek dudaklarından “Elhamdulillahi Rabbil Alemin” dökülürdü. Bütün zerrelerin âmin diye sarsılırken ben hiçbir delilin anlatamadığı bir katiyette “Ey alemlerin Rabb’i sen varsın, olmayan bir şey halden hale sokar mı insanı böyle” derdim. Tek tek dua ederdin öğrencilerine onlar mışıl mışıl uykudayken. Şimdi Hüdavendigar mahzun gençlere geceleri dua edecekleri beklerken. Cuma geceleri ille okulunun bahçesine giderdik. Öğrencilerine bir daha dua ederdin kocamış ıhlamurun altında.
Yine bu ıhlamurun altındaydık seni çekemeyenlere kurtuluş temenni ederken. Senin gibi olamayanlar bıktırmışlardı seni. Bir âbide gibi yükseldin yüreğimde o akşam. “Benim gibisine nasip olur mu bilmem ama cennete gidersem Rabb’imden bu okulu isteyeceğim. Benimle uğraşanlar yine uğraşa dursun, ben her şeye rağmen öğrencilerime sonsuza kadar ilim içireceğim.” dediğinde bakışların enginlerden derindi, okyanuslar yaş olup gözlerinden damlarken.
Bu halini bir ben bilirdim, gece ağlayışlarını bir ben görüyordum. Geceleri niye öyle oluyordun bilemiyorum. Gündüzleri nereden bulurdun o enerjiyi. Hiç üzüldüğünü görmezdim. Dudaklarının gerildiğini asla. Gündüz semadan düşen yıldızlar gözlerine mi inerdi? O nasıl parlaklıktı öyle? İçi gülerdi gözlerinin ki gözlerim gözlerine değdiğinde içime hayat akıyordu.
Ya sözlerin…Yalın mert samimi. İsrafil’in suru olurdu bazen ümitsizlik üzerime ölü toprağı serperken, bazen Cebrail’in sesiydi sözlerin kelime kelime ruhuma istikamet verirken. Cennet tüllenirdi bazen ifadelerinde bazen de cehennem. Nasıl dengeliydi anlattıkların öyle? Ne insanı şımartan bir ümit ne de kahreden bir yeis… Ah kardaşım kaç kere bedbinliğin kararttığı ruhuma ışık oldun, kaç kere ümitsiz düşüşlerimde kol kanat oldun hatırlayamıyorum. Ama beni bir sarsışın var ki nefes aldığım müddetçe unutmayacağım. Bu ırgalayış aklıma geldikçe seni en güzel duygularla anacağım. “Alnıma sürdüğüm bu karalar temizlenir mi?” dediğimde. “Temizlenir elbet, tevbe kurnalarında.” demiştin. “Hangi kabule mazhar olurum ki bu kadar günahla?” dediğimde. O’nun, O’nun demiştim. Sonra bir daha yanına gelerek “Yine sürçtüm.” dedim. “Olur, insan sukutların ve suudların çocuğudur. Alçalışların ve yükselişlerin. Hakka bağlılık esastır. Zincirin uzunluğundan bazen insan yasak bölgelere de girebilir el verir ki boynundaki kulluk zinciri koparmasın.” Kaç kere böyle geldim sana? Kaç kere ümitle şahlandırdın yüreğimi?
Ta ki bir gün yine aynı dertle sana gelmiştim. Söylediklerim aynı şeylerdi ama sen bu seferde ifadelerimde nefsin sinsi yorumlamalarını sezecek bir firasetin sahibiydin. Ben henüz kuruntularımı bitirmemişken birden gözlerinde, denizleri yutacak anaforlar oluştu. Şimşek şimşek çaktı bakışların. Elin “tokkk!” diye bir sesle indi kalbimin üstüne, sonra avuçlayarak elbiselerimden kendine çektin ve o güne kadar senden duymadığım bir tonda “Ben rahip miyim?” dedin. “Gelip bana günahlarını kusuyorsun, sonra günahlarından azat olmuş gibi, kilometereyi sıfırladım zannederek gidip aynı haltları karıştırıyorsun. İradenin hakkını ver. Sihirli bir değnek veya efsunlu bir havuz yoktur mükemmelleşmek için, yalnızca yolların ayırımında iradesini ortaya koymak vardır. İşte o kadar!” dedin ve yakamı bırakarak arkana bakmadan çekip gittin. İşte böyleydin, kaç kere karanlık umutlarıma ışık saçarken sevgiden sözlerle, kaç kere de böyle ensemden akrepler topladın.
Şimdi ensemde kim bilir kaç akrep kol geziyor, neredesin? Turladığımız sokakları dolaşıyorum şimdi sen neredesin? Sen hayatıma yeni bir dizayn getirmeseydin gecenin bu saatlerini farklı bestelerle sökerdim.
şurası göz göze geldiğimiz yer
şurası el ele tutuştuğumuz yer
Şimdi dolaştıkça sensiz, bin bir hatırayla dudaklarımda aynı beste farklı nakaratlarla.
şurası dua dua yalvardığımız yer
şurası göz yaşları döktüğümüz yer.
Ah kardaşım öyle işlemişsin ki ruhuma, şehrin her köşesinde öyle hatıralar bırakmışsın ki çağrışımlar beni günaha girmekten alı koyuyor. Bir dostluktu ki seninkisi hatıraları muallim şimdi bana.
Hasılı sen yoldaş değil kardaştın.
[M. Sacid Arvasi] 29.8.2018 [The Circle]
Şimdi kaç akşam geçti?
Kaç güneş, gündüz zafer çığlığı atıp gece kabristanlığında can verdi? Sensiz uykusuzluk nöbetlerinde geçirdiğim bu kaçıncı gece?
Yokluğun uyutmuyor kardaşım. Aklıma geldikçe uzuyor gecelerim. Tekmeliyorum yorganı fırlayarak yatağımdan, beraber dolaştığımız sokaklara koşuyorum. Bin bir hatırayla gezerken kaldırımlarda ancak şimdi anlıyorum şairini “Kaldırımlar’ın.
sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında
yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum
Dertler derya olunca, özlem uyutmayınca, insan kaldırımlara koşarmış. Ve anladım kaldırımlar çilekeş yalnızların annesiymiş. Sesler kesilince ıstıraplı bir kunduranın tak tak seslerinde kaldırımlar dillenirmiş.
Şimdi ben de yürüyorum kardaşım avuç avuç içerek hatıraları. Süleyman Çelebi’nin makamından geçer, Hacivat’la Karagöz’e misafir olurduk. Biraz soluklanır sonra kalkardık. Günboyu öğrencilerinle yaptıklarını anlatırdın.
Zaman nasıl geçerdi anlayamazdık, ayaklarımız bildik istikametleri yürürken. Sonunda Hüdavendigar’ın huzurunda bulurduk kendimizi. “Sen dua et, ben âmin diyeyim, sonra ben dua edeyim sen amin de!” derdin. Benim duam hemen biterdi. Ardında seninki başlardı. Mavi gözlerinden dökülen göz yaşların, hiçbir hattatın meşk edemediği bir hatla, göğsüne doğru “bismillahirrahmanirrahim” gibi süzülürdü.
Sonra titrek dudaklarından “Elhamdulillahi Rabbil Alemin” dökülürdü. Bütün zerrelerin âmin diye sarsılırken ben hiçbir delilin anlatamadığı bir katiyette “Ey alemlerin Rabb’i sen varsın, olmayan bir şey halden hale sokar mı insanı böyle” derdim. Tek tek dua ederdin öğrencilerine onlar mışıl mışıl uykudayken. Şimdi Hüdavendigar mahzun gençlere geceleri dua edecekleri beklerken. Cuma geceleri ille okulunun bahçesine giderdik. Öğrencilerine bir daha dua ederdin kocamış ıhlamurun altında.
Yine bu ıhlamurun altındaydık seni çekemeyenlere kurtuluş temenni ederken. Senin gibi olamayanlar bıktırmışlardı seni. Bir âbide gibi yükseldin yüreğimde o akşam. “Benim gibisine nasip olur mu bilmem ama cennete gidersem Rabb’imden bu okulu isteyeceğim. Benimle uğraşanlar yine uğraşa dursun, ben her şeye rağmen öğrencilerime sonsuza kadar ilim içireceğim.” dediğinde bakışların enginlerden derindi, okyanuslar yaş olup gözlerinden damlarken.
Bu halini bir ben bilirdim, gece ağlayışlarını bir ben görüyordum. Geceleri niye öyle oluyordun bilemiyorum. Gündüzleri nereden bulurdun o enerjiyi. Hiç üzüldüğünü görmezdim. Dudaklarının gerildiğini asla. Gündüz semadan düşen yıldızlar gözlerine mi inerdi? O nasıl parlaklıktı öyle? İçi gülerdi gözlerinin ki gözlerim gözlerine değdiğinde içime hayat akıyordu.
Ya sözlerin…Yalın mert samimi. İsrafil’in suru olurdu bazen ümitsizlik üzerime ölü toprağı serperken, bazen Cebrail’in sesiydi sözlerin kelime kelime ruhuma istikamet verirken. Cennet tüllenirdi bazen ifadelerinde bazen de cehennem. Nasıl dengeliydi anlattıkların öyle? Ne insanı şımartan bir ümit ne de kahreden bir yeis… Ah kardaşım kaç kere bedbinliğin kararttığı ruhuma ışık oldun, kaç kere ümitsiz düşüşlerimde kol kanat oldun hatırlayamıyorum. Ama beni bir sarsışın var ki nefes aldığım müddetçe unutmayacağım. Bu ırgalayış aklıma geldikçe seni en güzel duygularla anacağım. “Alnıma sürdüğüm bu karalar temizlenir mi?” dediğimde. “Temizlenir elbet, tevbe kurnalarında.” demiştin. “Hangi kabule mazhar olurum ki bu kadar günahla?” dediğimde. O’nun, O’nun demiştim. Sonra bir daha yanına gelerek “Yine sürçtüm.” dedim. “Olur, insan sukutların ve suudların çocuğudur. Alçalışların ve yükselişlerin. Hakka bağlılık esastır. Zincirin uzunluğundan bazen insan yasak bölgelere de girebilir el verir ki boynundaki kulluk zinciri koparmasın.” Kaç kere böyle geldim sana? Kaç kere ümitle şahlandırdın yüreğimi?
Ta ki bir gün yine aynı dertle sana gelmiştim. Söylediklerim aynı şeylerdi ama sen bu seferde ifadelerimde nefsin sinsi yorumlamalarını sezecek bir firasetin sahibiydin. Ben henüz kuruntularımı bitirmemişken birden gözlerinde, denizleri yutacak anaforlar oluştu. Şimşek şimşek çaktı bakışların. Elin “tokkk!” diye bir sesle indi kalbimin üstüne, sonra avuçlayarak elbiselerimden kendine çektin ve o güne kadar senden duymadığım bir tonda “Ben rahip miyim?” dedin. “Gelip bana günahlarını kusuyorsun, sonra günahlarından azat olmuş gibi, kilometereyi sıfırladım zannederek gidip aynı haltları karıştırıyorsun. İradenin hakkını ver. Sihirli bir değnek veya efsunlu bir havuz yoktur mükemmelleşmek için, yalnızca yolların ayırımında iradesini ortaya koymak vardır. İşte o kadar!” dedin ve yakamı bırakarak arkana bakmadan çekip gittin. İşte böyleydin, kaç kere karanlık umutlarıma ışık saçarken sevgiden sözlerle, kaç kere de böyle ensemden akrepler topladın.
Şimdi ensemde kim bilir kaç akrep kol geziyor, neredesin? Turladığımız sokakları dolaşıyorum şimdi sen neredesin? Sen hayatıma yeni bir dizayn getirmeseydin gecenin bu saatlerini farklı bestelerle sökerdim.
şurası göz göze geldiğimiz yer
şurası el ele tutuştuğumuz yer
Şimdi dolaştıkça sensiz, bin bir hatırayla dudaklarımda aynı beste farklı nakaratlarla.
şurası dua dua yalvardığımız yer
şurası göz yaşları döktüğümüz yer.
Ah kardaşım öyle işlemişsin ki ruhuma, şehrin her köşesinde öyle hatıralar bırakmışsın ki çağrışımlar beni günaha girmekten alı koyuyor. Bir dostluktu ki seninkisi hatıraları muallim şimdi bana.
Hasılı sen yoldaş değil kardaştın.
[M. Sacid Arvasi] 29.8.2018 [The Circle]
Düşteki harita [Can Bahadır Yüce]
Memlik Paşa yolsuzluğa batmış siyasal İslamcılığın edebiyat tarihindeki en iyi tasviridir.
Geçen yüzyılın en sıra dışı edebiyat olaylarından biri, peş peşe yazılan dört romandı. Lawrence Durrell, aynı zaman dilimini farklı bakış açılarından anlatan İskenderiye Dörtlüsü’yle geç modernizmin güçlü bir örneğini vermişti.
Durrell ile yaklaşık tarihlerde yazan postmodern edebiyat öncülerinin Doğu’ya takıntı derecesindeki ilgileri biliniyor: Borges, Binbir Gece Masalları hayranlığına yeri geldikçe değinir. Özellikle Şehrazat’ın kendi hikâyesini anlattığı bölüm, Borges’e göre üstkurmacanın ilk örneğidir. Italo Calvino Görünmez Kentler’de Marco Polo’nun gezilerini yeniden kurgular. John Barth “Dünyazatname”de Binbir Gece’yi Şehrazat yerine kardeşi Dünyazat’ın dilinden anlatmayı dener.
Lawrence Durrell ise postmodern çağdaşlarından ayrılır. Gözalıcı dörtlemesinde bambaşka ve çok daha karmaşık bir Doğu imgesi sunar. Bu imge önce haritada var olmuştur. Serinin üçüncü romanı Mountolive’de kitaba adını veren karakter, Mısır’a büyükelçi olarak atanınca kafasının içinde bir harita rulosu açar. Artık zihnindeki o Ortadoğu haritasının gerçekliğinde yaşayacaktır.
Harita oryantalist edebiyatın gözde gereçlerindendi. Doğu’yu bir fantezi olarak gören bakışın haritaya ilgisi şaşırtıcı değil, çünkü harita edebiyatta hep hayal gücünün kamçısıydı: Define Adası serüveni bir haritayla başlar örneğin. Sait Faik’in öykü kahramanı haritaya bakınca hemen bir ada arayıp hülyalara dalar. J.R.R. Tolkien, fantastik kurmaca ülkesi “orta dünya”nın haritasını ünlü illüstratör Pauline Baynes’a çizdirmişti. Faulkner’ın ise romanlarındaki kurmaca kasabanın haritasını kendi eliyle çizdiğini biliyoruz. Walter Benjamin de insan hayatlarını bir haritada görselleştirme fikrini yıllarca kafasından atamamıştı.
Lawrence Durrell kalabalık bir millettendi: Sürgünlerden. (İskenderiye’ye ilk kez bir mülteci teknesiyle gittiği pek bilinmez.) Genç yaşta ayrıldığı ülkesi İngiltere’ye kısa ziyaretler dışında bir daha dönmedi. Kendini yaşam boyu sürgünde hissettiğini söyleyecekti. Onun haritaya ilgisinde yersiz yurtsuzluğunun da payı olmalı. Mısır’dayken çıkardığı sürgün dergisinin adı, göçebeliği nasıl görsellikle özdeşleştirdiği konusunda fikir veriyor: Personal Landscape (Kişisel Manzara). (Kavafis ile Seferis’in de şiirlerini yayımlayan o derginin bütün sayılarını taramak ‘ölmeden yapılması gereken işler’ listemde.)
Mountolive’de Doğu, haritadaki düştür. Aslında Durrell oryantalist edebiyatın bir tür parodisini yapar. 1930’larda Avrupa’yı tehdit eden Hitler’i bir Doğuluyla özdeşleştirip “Atilla” diye anar örneğin. Ama o düşe dair bazı klişeleri de ayıklar: Ortadoğu’daki huzursuzluğun kaynağının Batı olduğunu söyletir kahramanlarına.
İskenderiye Dörtlüsü dilimizde genellikle aşk romanı diye anıldı, hatta arka kapak yazılarında “aşkın gerçeğini araştıran” bir seri olarak sunuldu. Durrell’in kitapları elbette insan varoluşu ve aşk hakkında derin şeyler söylüyor ama Mountolive’de coğrafyamıza dair daha basit gerçekleri de buluruz. Örneğin Memlik Paşa, “rüşvet almanın saray töresini kuran” adam. Kur’an koleksiyonu ünlü olan Memlik’e yaklaşmanın en kibar yolu, değerli bir kutsal kitap nüshasının yaprakları arasına banknotlar ya da “İsviçre’ye aktarılabilir” banka çekleri koymaktır. Bu prototip siyasetçi, İslam’ın erdemlerini anlatırken (konuşma becerisi sayesinde kültürlü bir insan bile zannedilebilir) el altından silah kaçakçılığı yapar. Memlik Paşa yolsuzluğa batmış siyasal İslamcılığın edebiyat tarihindeki en iyi tasviridir.
Lawrence Durrell’in yarım yüzyıl önce hayal ettiği Ortadoğu günümüzle neredeyse birebir örtüşüyor—sonunda Batılı güçler ve rüşvetçi siyasetçiler “Ortadoğu bulamacı”nı iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Bu da bir tür edebiyat dersi: Düşteki haritalarla roman yazılır, ülke yönetilmez.
[Can Bahadır Yüce] 29.8.2018 [Kronos.News]
Aksakallıların birikim ve akılları [Safvet Senih]
Okyanus ortasında çok eski bir ada halkının gençleri, istedikleri gibi rahat yaşayabilmek için adanın bütün ihtiyarlarını, bir ihtilalde mezara yollamışlar. Yalnız bir genç kız, aksaçlı, aksakallı babasına kıyamamış. Onu bir bodruma saklamış. Derken, adaya yabancı bir donanma gelmiş. İçinden çıkan kuvvetler, dünyada başka insan, başka vatan yok zanneden ada çocuklarını, üstün silahları ile esir etmişler. Gelenler, üstelik adaya medeniyet getirdiklerine inanıyorlarmış. Bu genç insanlar adasına da medeniyet ve hürriyet fikrini yaymaya başlamışlar; gençlere farkında olmadan, bu iki mefhumu aşılamışlar. Bunları az-çok kavrayan gençler, bir gün amiralin huzuruna çıkmışlar; “Madem bu kadar hürriyet aşıkısınız, bize hem adanızı, hem de hürriyetimizi iâde ediniz.” demişler. Amiral; “Olur.’ demiş, gidelim. Fakat gemilerimizin zincirleri çürüdü. Sizin adanızda çok kum var. Bize KUM’dan ZİNCİR’ler yapın, hemen uzaklaşalım.”
Kumdan zincir olur mu?
Gençler bunu düşünmeden kumsallara koşmuşlar. Fakat bütün uğraşmaları bir netice vermemiş; kumdan zincir olmamış. Nihayet, babası sağ olan kız, bodrumdaki ihtiyara fikir danışmış. Yaşlı adam demiş ki; “Bu işin kolayı var. Yarın amirale deyin ki; ‘Emrinizi yerine getireceğiz ama biz ne de olsa, sizin gibi medenî değiliz. Kumdan zincir nasıl olur bilemiyoruz. Siz ey medeniyet öğretmenleri! Bize bir örnek olarak kumdan zincirin birkaç halkalı bir modelini gözümüzün önünde yapıp gösterin. Biz gerisini getiririz. Bu teklifle gelen gençlere amiral, “Hani demiş, adanızda hiç yaşlı adam yoktu? Bu teklifi ancak, yaşlı ve tecrübeli adam akıl edebilir…
Bu husus, bir yandan da aksakal, akıllı ve tecrübeli bir yaşlının varlığını açığa vurmuş; öte yandan adayı işgalcilerden kurtarmış… ,
Hadis-i şerifte: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız ve emzikli çocuklarınız olmasa idi belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti.” (Taberanî) buyruluyor. Onlar bereket vesilesi ve belâların def ve ref olmasının en mühim sebebidir. Yukarıda da anlatıldığı üzere onlar, hem birikim sahibi hem de rehberlik yapacak kimselerdir. Onun için biz Müslümanlar onları bir nimet ve bir hazine olarak görürüz. Ayrıca onlara hizmet etmek ve onların rızasını almak âhiret hayatımızın saadetine de vesiledirler.
Onun için, “Rabbin şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, ‘Öff!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et: ‘Ya Rabbi, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak sen de onlara merhamet buyur.” (İsrâ Suresi, 17/23-25)
* * *
Aziz Nesin vefat ettiği zaman M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbet sırasında, “Onun aleyhinde bir şeyler yazılmasa… Acaba biz, Aziz Nesine ait vazifemizi yerine getirebildik mi? Onun seviyesinde, onun kabulleneceği yetenek ve eğitimde adamlarımızı yetiştirip karşılıklı sohbet ettirebildik mi? Sorularına cevap verebildik mi? Onu tatmin edecek entelektüellerimizle yanına sokulabildik mi? Böyle bir hizmeti yapmadığımıza göre Aziz Nesin aleyhine yazı yazacağımıza biz, yarın huzur-u İlâhide acaba bunun hesabını verebilir miyiz, diye kendimizi hesaba çekmemiz gerekir. Ben çok istediğim halde görüşemedim, bundan dolayı da üzülüyorum.” demişti.
Ben de vefatından birkaç sene önce kendisiyle yapılmış bir röportajda okumuştum. Diyordu ki, “Sultan Ahmet ve Süleymaniye gibi mabedleri seyretmeye bayılıyorum!” Bu sözün sadece bir mimari eser oldukları için söylendiğini zannetmiyorum. Kalb ve vicdanının derinliklerinde daha başka güzelliklerle alâkası olması gerekiyor.
* * *
Avukat Reşat Suudi Saruhan, bir ara Zaman gazetesine ziyarete geldiler. Günaydın gazetesinin, yeğenlerinden Mehmet Saruhan tarafından satın alındığını söyledi. Tanışmak için beraberce ziyaretlerine gitmeye karar verdik. Günaydın gazetesi binasına vardık. Mehmet Saruhan İngiltere’ye gittiği için onunla görüşemedik. Ağabeyi Genel Müdür Ahmet Saruhan vardı, onunla tanıştık. Hemen sol tarafında mezarlık görünüyordu. “Her gün Fatiha okuyorum ve ölümü hatırlıyorum” dedi. Reşat Suudî Ağabey, “Allah’ın işine bakın ki, bir zamanlar, Günaydın Gazetesi Mehmet Saruhan’a iftiralar atıyordu, durmadan aleyhinde haberler yapıyordu. Şimdi Mehmet bu gazetenin patronu oldu… Benim de bir hatıram var. MSP’den milletvekili olunca bana Anayasa Mahkemesi Grup Başkanlığı teklif ettiler. Ben kabul etmedim. Tavrım belli idi. Senelerdir dindarları mahkum eden bir Anayasa’nın ben zaten temeline küskündüm. Sonra Abdüllatif Şener geldi. ‘Ağabey, niye kabul etmiyorsun? Ha sen grup başkanı olmuşsun, ha Bediüzzaman Hazretleri!..’ dedi. Ben, ‘Hiç böyle düşünmemiştim’ dedim ve kabul ettim.” dedi.
* * *
12 Eylül 1980 ihtilalinden sonrasında bizim Akyazılı Vakfına durmadan baskınlar yapılıyordu. Sonradan anladık ki, ismine takılmışlar. Çünkü İstiklal Harbi sırasında “Akyazılı isyanları” olmuş. Acaba bu isim bu vakfa bunun için mi verilmiş, diye düşmanlık yapıyorlarmış. Kendilerine bu ismin, Nefi Akyazılı’dan dolayı verildiği anlatılınca, vazgeçtiler. Nefi Bey, kolej mezunu bir zengindi. Ama hiç evladı yoktu. Onun için mallarını mülklerini bu vakfa tahsis ettiğinden, kurulan vakfa bu isim verilmişti.
Şahit olduğu bir olayı şöyle anlatmıştı: “Meşhur Şükrü Saraçoğlu ile beraber bir yemekte bulunmuştuk. O sırada söz Peygamber Efendimize (S.A.S.) gelince, Saraçoğlu çok çirkin bir şekilde: (Hâşâ! Hâşâ!) ‘O bir sar’alı!’ demişti. Tekrar hâşâ ve kellâ diyorum. Sonra da öğrendim ki, Saraçoğlu sar’aya tutulmuş ve bu yüzden ölmüş!..”
Evet, Efendimize (S.A.S.) kim ne iftirada bulunmuşsa, mutlaka aynı şekilde cezalandırılmıştır…
Kur’an’ın Kevser Suresinin, “ebter” kelimesinin mânâsını eğer tefsirlerden bir incelersek, bunun misallerini görmüş oluruz.
[Safvet Senih] 9.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Kumdan zincir olur mu?
Gençler bunu düşünmeden kumsallara koşmuşlar. Fakat bütün uğraşmaları bir netice vermemiş; kumdan zincir olmamış. Nihayet, babası sağ olan kız, bodrumdaki ihtiyara fikir danışmış. Yaşlı adam demiş ki; “Bu işin kolayı var. Yarın amirale deyin ki; ‘Emrinizi yerine getireceğiz ama biz ne de olsa, sizin gibi medenî değiliz. Kumdan zincir nasıl olur bilemiyoruz. Siz ey medeniyet öğretmenleri! Bize bir örnek olarak kumdan zincirin birkaç halkalı bir modelini gözümüzün önünde yapıp gösterin. Biz gerisini getiririz. Bu teklifle gelen gençlere amiral, “Hani demiş, adanızda hiç yaşlı adam yoktu? Bu teklifi ancak, yaşlı ve tecrübeli adam akıl edebilir…
Bu husus, bir yandan da aksakal, akıllı ve tecrübeli bir yaşlının varlığını açığa vurmuş; öte yandan adayı işgalcilerden kurtarmış… ,
Hadis-i şerifte: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız ve emzikli çocuklarınız olmasa idi belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti.” (Taberanî) buyruluyor. Onlar bereket vesilesi ve belâların def ve ref olmasının en mühim sebebidir. Yukarıda da anlatıldığı üzere onlar, hem birikim sahibi hem de rehberlik yapacak kimselerdir. Onun için biz Müslümanlar onları bir nimet ve bir hazine olarak görürüz. Ayrıca onlara hizmet etmek ve onların rızasını almak âhiret hayatımızın saadetine de vesiledirler.
Onun için, “Rabbin şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, ‘Öff!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et: ‘Ya Rabbi, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak sen de onlara merhamet buyur.” (İsrâ Suresi, 17/23-25)
* * *
Aziz Nesin vefat ettiği zaman M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbet sırasında, “Onun aleyhinde bir şeyler yazılmasa… Acaba biz, Aziz Nesine ait vazifemizi yerine getirebildik mi? Onun seviyesinde, onun kabulleneceği yetenek ve eğitimde adamlarımızı yetiştirip karşılıklı sohbet ettirebildik mi? Sorularına cevap verebildik mi? Onu tatmin edecek entelektüellerimizle yanına sokulabildik mi? Böyle bir hizmeti yapmadığımıza göre Aziz Nesin aleyhine yazı yazacağımıza biz, yarın huzur-u İlâhide acaba bunun hesabını verebilir miyiz, diye kendimizi hesaba çekmemiz gerekir. Ben çok istediğim halde görüşemedim, bundan dolayı da üzülüyorum.” demişti.
Ben de vefatından birkaç sene önce kendisiyle yapılmış bir röportajda okumuştum. Diyordu ki, “Sultan Ahmet ve Süleymaniye gibi mabedleri seyretmeye bayılıyorum!” Bu sözün sadece bir mimari eser oldukları için söylendiğini zannetmiyorum. Kalb ve vicdanının derinliklerinde daha başka güzelliklerle alâkası olması gerekiyor.
* * *
Avukat Reşat Suudi Saruhan, bir ara Zaman gazetesine ziyarete geldiler. Günaydın gazetesinin, yeğenlerinden Mehmet Saruhan tarafından satın alındığını söyledi. Tanışmak için beraberce ziyaretlerine gitmeye karar verdik. Günaydın gazetesi binasına vardık. Mehmet Saruhan İngiltere’ye gittiği için onunla görüşemedik. Ağabeyi Genel Müdür Ahmet Saruhan vardı, onunla tanıştık. Hemen sol tarafında mezarlık görünüyordu. “Her gün Fatiha okuyorum ve ölümü hatırlıyorum” dedi. Reşat Suudî Ağabey, “Allah’ın işine bakın ki, bir zamanlar, Günaydın Gazetesi Mehmet Saruhan’a iftiralar atıyordu, durmadan aleyhinde haberler yapıyordu. Şimdi Mehmet bu gazetenin patronu oldu… Benim de bir hatıram var. MSP’den milletvekili olunca bana Anayasa Mahkemesi Grup Başkanlığı teklif ettiler. Ben kabul etmedim. Tavrım belli idi. Senelerdir dindarları mahkum eden bir Anayasa’nın ben zaten temeline küskündüm. Sonra Abdüllatif Şener geldi. ‘Ağabey, niye kabul etmiyorsun? Ha sen grup başkanı olmuşsun, ha Bediüzzaman Hazretleri!..’ dedi. Ben, ‘Hiç böyle düşünmemiştim’ dedim ve kabul ettim.” dedi.
* * *
12 Eylül 1980 ihtilalinden sonrasında bizim Akyazılı Vakfına durmadan baskınlar yapılıyordu. Sonradan anladık ki, ismine takılmışlar. Çünkü İstiklal Harbi sırasında “Akyazılı isyanları” olmuş. Acaba bu isim bu vakfa bunun için mi verilmiş, diye düşmanlık yapıyorlarmış. Kendilerine bu ismin, Nefi Akyazılı’dan dolayı verildiği anlatılınca, vazgeçtiler. Nefi Bey, kolej mezunu bir zengindi. Ama hiç evladı yoktu. Onun için mallarını mülklerini bu vakfa tahsis ettiğinden, kurulan vakfa bu isim verilmişti.
Şahit olduğu bir olayı şöyle anlatmıştı: “Meşhur Şükrü Saraçoğlu ile beraber bir yemekte bulunmuştuk. O sırada söz Peygamber Efendimize (S.A.S.) gelince, Saraçoğlu çok çirkin bir şekilde: (Hâşâ! Hâşâ!) ‘O bir sar’alı!’ demişti. Tekrar hâşâ ve kellâ diyorum. Sonra da öğrendim ki, Saraçoğlu sar’aya tutulmuş ve bu yüzden ölmüş!..”
Evet, Efendimize (S.A.S.) kim ne iftirada bulunmuşsa, mutlaka aynı şekilde cezalandırılmıştır…
Kur’an’ın Kevser Suresinin, “ebter” kelimesinin mânâsını eğer tefsirlerden bir incelersek, bunun misallerini görmüş oluruz.
[Safvet Senih] 9.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Saray danışmanlarının yönettiği Türk Telekom resmen bankalara devredildi
Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ojer Telekomünikasyon AŞ’nin (OTAŞ) Türk Telekom’da sahip olduğu yüzde 55 hissenin bankaların ortak olduğu özel amaçlı şirkete (SPV) devrine izin verdi. Telekom yönetim kurulunda Fahri Kasırga (Cumhurbaşkanlığı Danışmanı), Fuat Oktay (Cumhurbaşkanı Yardımcısı), İbrahim Eren (TRT Genel Müdürü) ve Yiğit Bulut (Cumhurbaşkanlığı ekonomi başmüşaviri) gibi isimler bulunuyor.
Türk Telekom tarafından Kamu Aydınlatma Platformu’na (KAP) açıklama yapıldı. Lübnanlı Hariri ailesinin doğrudan ve Saudi Telecom Company’nin dolaylı ortak olduğu OTAŞ, Türk Telekom hisselerini teminat göstererek 2013 yılında aldığı 4.75 milyar dolar tutarındaki krediyi 3 bankaya geri ödeyemedi. Kreditör bankalar bunun üzerine teminat hisseleri devralarak kuracakları bir SPV’ye yerleştirmeye karar verdi.
Türk Telekom’dan KAP’a yapılan açıklamada konuyla ilgili olarak şöyle denildi:
“Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan Şirketimize iletilen resmi bildirime göre, Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’nin (“OTAŞ”), şirketimiz Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de (“Türk Telekom”) bulunan %55 oranındaki hisselerinin, OTAŞ’a kredi veren bankaların paydaş olacağı bir ortak girişim şirketi (SPV) aracılığıyla devralınması Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından uygun görülmüştür.”
[TR724] 29.8.2018
Türk Telekom tarafından Kamu Aydınlatma Platformu’na (KAP) açıklama yapıldı. Lübnanlı Hariri ailesinin doğrudan ve Saudi Telecom Company’nin dolaylı ortak olduğu OTAŞ, Türk Telekom hisselerini teminat göstererek 2013 yılında aldığı 4.75 milyar dolar tutarındaki krediyi 3 bankaya geri ödeyemedi. Kreditör bankalar bunun üzerine teminat hisseleri devralarak kuracakları bir SPV’ye yerleştirmeye karar verdi.
Türk Telekom’dan KAP’a yapılan açıklamada konuyla ilgili olarak şöyle denildi:
“Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan Şirketimize iletilen resmi bildirime göre, Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’nin (“OTAŞ”), şirketimiz Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de (“Türk Telekom”) bulunan %55 oranındaki hisselerinin, OTAŞ’a kredi veren bankaların paydaş olacağı bir ortak girişim şirketi (SPV) aracılığıyla devralınması Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından uygun görülmüştür.”
[TR724] 29.8.2018
1,5 milyon turist peynir tatmak için bu kasabaya geliyor [Basri Doğan]
Amsterdam yakınlarındaki Zaanse Schans kasabası her yıl, peynir çeşitlerini tatmak için gelen bir buçuk milyon turiste ev sahipliği yapıyor.
Hollanda’nın Volendam şehrine özgü yerel kıyafetli satıcılar, sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar Zaanse Schans Kasabası’ndaki peynir bölümünü gezen gruplara 12 çeşit kaşar peynirin geçmişini, yapılışını ve müşteriye sunumunu görsel olarak anlatıyor. Her çeşit peynirden tatma imkânı bulan ziyaretçiler beğendiklerini satın alıp kasabadan ayrılıyor.
Hollanda İstatistik Kurumu (CBS) verilerine göre, Hollanda, yılda 745 bin ton peynir üretiyor. Bu rakamla dünya sıralamasında 5. sırada yer alıyor. Ürettiği peynirin 3’te 2’sini ihraç ediyor. Kişi başı peynir tüketimi ise yıllık 25 kilo.
ÇEŞİT ÇEŞİT KAŞAR
Tarihsel olarak milattan sonra 400’lü yıllarda peynir üretmeye başlayan Hollanda’nın günümüzde en çok beğenilen ve satın alınan 12 çeşit peyniri var.
1-Gouda: İnek sütünden yapılır. Adını Hollanda’daki Gouda şehrinden alır ve dünyada en popüler olan Hollanda peyniridir. Tadı kaç yıllık olduğuna göre değişir. Isındıkça uzayan bir peynir olduğu için genelde pizzalarda tostlarda, yemeklerde kullanılır.
2-Edam: İkinci en önemli Hollanda peyniridir. İsmini Hollanda’daki Edam şehrinden alan yarı sert bir peynirdir.
3-Leerdammer: 3 ile 12 ay yaşlanma suresi vardır. Yaşlandıkça içinden daha tatlımsı veya daha fındık fıstığı andıran bir tat gelir.
4-Leyden: İsli peynir yapımı için peynir eritilerek tütsülenir.
5-Limburger: En çok tanınan marka peynirler arasındadır.
6-Maaslander: Büyük delikleri vardır ve hafif kubbeli tekerlekler şeklinde üretilir.
7-Maasdam: Delikli peynir oalarak da biliniyor.
8-Mimolette: Teker şeklinde olup balmumuyla kaplanan peynir türüdür. İçi açık sarı ve ortak yumuşaklıkta olan peyniri kimyonlu ve hardallı başta olmak üzere birçok farklı şekilde üretilir. İnek sütünden olduğu gibi keçi sütünden de üretilebilir.
9-Parrano, 10-Roomano, 11-Prima Donna, 12-Vlaskaas
[Basri Doğan] 29.8.2018 [TR724]
Hollanda’nın Volendam şehrine özgü yerel kıyafetli satıcılar, sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar Zaanse Schans Kasabası’ndaki peynir bölümünü gezen gruplara 12 çeşit kaşar peynirin geçmişini, yapılışını ve müşteriye sunumunu görsel olarak anlatıyor. Her çeşit peynirden tatma imkânı bulan ziyaretçiler beğendiklerini satın alıp kasabadan ayrılıyor.
Hollanda İstatistik Kurumu (CBS) verilerine göre, Hollanda, yılda 745 bin ton peynir üretiyor. Bu rakamla dünya sıralamasında 5. sırada yer alıyor. Ürettiği peynirin 3’te 2’sini ihraç ediyor. Kişi başı peynir tüketimi ise yıllık 25 kilo.
ÇEŞİT ÇEŞİT KAŞAR
Tarihsel olarak milattan sonra 400’lü yıllarda peynir üretmeye başlayan Hollanda’nın günümüzde en çok beğenilen ve satın alınan 12 çeşit peyniri var.
1-Gouda: İnek sütünden yapılır. Adını Hollanda’daki Gouda şehrinden alır ve dünyada en popüler olan Hollanda peyniridir. Tadı kaç yıllık olduğuna göre değişir. Isındıkça uzayan bir peynir olduğu için genelde pizzalarda tostlarda, yemeklerde kullanılır.
2-Edam: İkinci en önemli Hollanda peyniridir. İsmini Hollanda’daki Edam şehrinden alan yarı sert bir peynirdir.
3-Leerdammer: 3 ile 12 ay yaşlanma suresi vardır. Yaşlandıkça içinden daha tatlımsı veya daha fındık fıstığı andıran bir tat gelir.
4-Leyden: İsli peynir yapımı için peynir eritilerek tütsülenir.
5-Limburger: En çok tanınan marka peynirler arasındadır.
6-Maaslander: Büyük delikleri vardır ve hafif kubbeli tekerlekler şeklinde üretilir.
7-Maasdam: Delikli peynir oalarak da biliniyor.
8-Mimolette: Teker şeklinde olup balmumuyla kaplanan peynir türüdür. İçi açık sarı ve ortak yumuşaklıkta olan peyniri kimyonlu ve hardallı başta olmak üzere birçok farklı şekilde üretilir. İnek sütünden olduğu gibi keçi sütünden de üretilebilir.
9-Parrano, 10-Roomano, 11-Prima Donna, 12-Vlaskaas
[Basri Doğan] 29.8.2018 [TR724]
Teslim edilmeyen gemiler: Reşadiye ve Sultan Osman [Dr. Serdar Efeoğlu]
16. yüzyılda en görkemli devrine ulaşan Osmanlı donanması, sonraki dönemlerde Avrupa devletlerinin gerisinde kaldı. Osmanlı donanmasının yaşadığı facialar, denizlerdeki zayıflığı açıkça ortaya koymaktaydı.
1770’de Çeşme limanında Rus donanmasının baskını sonucunda Osmanlı donanması yok edildi. Çeşme Baskını sonrasında Avrupa tarzında donanma oluşturma gayretleri arttı ve özellikle III. Selim döneminde yoğunluk kazandı.
Osmanlı donanması Yunan isyanı sırasında yine bir baskına maruz kaldı. 1827’de Navarin’de İngiliz ve Fransız gemilerinin saldırısına uğrayan donanma, büyük ölçüde tahrip edildi. Bundan sonra Osmanlı donanmasında yelkenli gemiler yerine buharlı gemiler tercih edildi.
Donanmayı yeniden toparlanma çalışmalarının devam ettiği sırada da 1853’de Sinop Baskını yaşandı. Ruslar, Sinop’ta kötü havadan korunmak için limana sığınan on dört gemiden on üçünü yok ettiler.
ÜÇÜNCÜ BÜYÜK DONANMA
Osmanlı devlet adamları, Kırım Savaşı’nda yaşanan bu facia sonrasında donanmayı yeniden ele aldılar. Özellikle Abdülaziz devrinde önemli gelişmeler yaşandı.
Avrupa’ya seyahat eden ilk padişah olan Abdülaziz, 1867’deki bu seyahatte İngiliz donanmasından çok etkilendi. Bunun sonucu olarak Osmanlı donanmasının güçlendirilmesi çalışmaları yoğunlaştı.
Bu çalışmalar, devletin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılara rağmen devam etti. Bir taraftan eski gemiler buharlı gemilere dönüştürüldü, diğer taraftan da Avrupa devletlerinden 20-25 parça gemi satın alındı.
Bu sayede Osmanlı Devleti, Avrupa’da İngiltere ve Fransa’dan sonra üçüncü büyük donanmaya sahip oldu. Bu durum özellikle Rusya’nın tepkisine yol açarken, gemilerin alındığı İngiltere’yi bile rahatsız etti.
Yine de donanmanın kara ordusu gibi bir ağırlığı yoktu. Bunun önemli bir nedeni, donanmanın yönetiminde güçlü komutanların olmamasıydı. Diğer problem de denizci subay ve teknisyen eksikliğiydi. Bu gemiler için gereken para dış borçlarla karşılanmış, bu durum Osmanlı maliyesini iflasa götüren faktörlerden birisi olmuştur.
ABDÜLHAMİT’İN TERCİHİ
Abdülaziz’in çok önem verdiği donanma, onun tahttan indirilmesinde de önemli bir rol oynadı. Darbeciler, Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa’nın emrindeki kuvvetlerle Dolmabahçe Sarayı’nın kara tarafını kontrol altına alırken deniz tarafından da donanma, sarayı kuşattı ve darbe başarılı oldu.
1876’da tahta çıkan Abdülhamit, donanmayı Haliç’te demirli tuttu ve çürümesine neden oldu. Bunda genellikle, donanmanın amcası Abdülaziz’in tahttan indirilmesindeki rolünün etkili olduğu kabul edilse de başka nedenler de vardı. Kuşkusuz önemli bir neden de bu gemilerin yenilenmesinin çok maliyetli olmasıydı. Abdülhamit tercihini kara ordusundan yana yapmış ve o dönem bütçelerinde kara ordusuna donanmaya göre çok büyük pay ayrılmıştır.
Abdülhamit ayrıca ağır gemilerden oluşan donanma yerine hareketli gemileri tercih etmiştir. Bunların sonucunda Osmanlı donanması 1890’da Yunanistan’ın da gerisinde kalarak dünyada dokuzuncu sırada yer almış, 1899’da ise on dördüncü sıraya gerilemiştir.
Abdülhamit zamanında yeni kruvazörler de satın alındı. Bunlardan birisi de Balkan Harbinde büyük yararlılıkları görülen İngiltere’de imal edilen Hamidiye’dir. Donanmada İngiliz nüfuzu ise bariz bir şekilde görülmekteydi.
Bu dönemde de en büyük engel ekonomik sıkıntılardı. Donanmanın teknik eleman eksikliği de devam etmekteydi. Nitekim gemilerde çalışan çarkçılar bile İngiliz’di.
DONANMA CEMİYETİ
Meşrutiyetle birlikte İttihatçılar da donanmayı güçlendirmeye çalıştılar. Yunanistan’ın yeni gemiler satın alması ve özellikle İtalya’dan Balkan Harbinde Osmanlı donanmasına büyük zararlar verecek Averof zırhlısının alınması, İttihatçıları harekete geçirdi.
Osmanlı hükümeti, ekonomik zorluklarla karşılaşınca “Donanma-i Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet sivil olarak kurulmuşsa da vergiden muaf tutulması ve çeşitli imkânlar tanınması, devlet destekli olduğunu göstermektedir.
Donanma Cemiyeti, ülkenin hemen her yerinde örgütlenerek yardım kampanyaları düzenledi. Birçok şehirde yardımlar toplandığı gibi Hindistan Müslümanları bile kampanyalara iştirak ettiler. Donanma subayları da iki aylık maaşlarını cemiyete aktardılar. Diğer subaylar ve memurlar da bağışta bulundular.
Donanma Cemiyeti 1919 yılına kadar bağış, kurban derisi, fitre ve zekât olarak 600 milyon lirayı geçen miktarda para topladı. Cemiyetin ilk gelir kaynaklarından birisini de Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra el konulan şahsi mücevherlerinin satışından gelen 1.710.229 altın lira oluşturmuştu.
SULTAN OSMAN VE REŞADİYE
Osmanlı Devleti’nin satın alacağı gemiler için İngiltere ile Almanya arasında kıyasıya bir rekabet yaşandı. Osmanlı Devleti, 1910’da Almanya’dan iki büyük gemi satın aldı. Gemilere “Turgut Reis” ve “Barbaros Hayreddin” adı verildi. Ancak gemiler eski olduğundan tamire ihtiyaç duyuldu. Aynı yıl içinde Almanya’dan dört torpido daha satın alındı.
Donanmanın güçlendirilmesi için en önemli adımlarından birisini İngiltere’ye verilen iki dretnot siparişi oluşturdu. Bu dretnotlardan “Reşadiye” 1911’de sipariş edildi. Ödemeler taksitlerle yapıldı ve bu zırhlı, Londra büyükelçisi Tevfik Paşa’nın da katıldığı bir merasimle 1913 Eylülünde denize indirildi.
Osmanlı Devleti Balkan Savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrarken Osmanlı donanması da Ege Denizi’nde Hamidiye’nin kısmi başarıları haricinde bir varlık gösteremedi. Sonuçta Ege adaları Yunan işgaline uğradı.
Bu durumun da etkisiyle yeni gemi siparişleri verildi. Bir İngiliz şirketi tarafından Brezilya için üretilmekteyken almaktan vazgeçilmesi üzerine 1913 Aralık ayında Rio de Janeiro adlı gemi satın alınarak “Sultan Osman” adı verildi. Bu gemi 1915 Kasımında teslim edilecekti. Ayrıca Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırı olmasından sonra Reşadiye’nin inşa edildiği şirkete “Fatih Sultan Mehmet” adıyla yeni bir gemi sipariş edildi.
Osmanlı Devleti’nin verdiği bu siparişler, Yunanistan’ı ve Rusya’yı ciddi olarak rahatsız etti. Bu gemilerin teslimiyle Osmanlı Devleti Ege’de Yunanlılara, Karadeniz’de de Ruslara karşı büyük bir avantaj elde edecekti.
Ödenen miktarın önemli bir kısmını Donanma Cemiyeti’nin halktan topladığı yardımlar oluşturmaktaydı. 1914 yılı başından itibaren Osmanlı hükümeti, sipariş ettiği gemileri teslim almak için girişimlere başladı. Ancak İngilizler çeşitli bahanelerle teslime yanaşmadılar.
Osmanlı subay ve görevlileri, gemileri almak için İngiltere’ye gittiklerinde kötü bir sürprizle karşılaştılar. Bahriye Nazırı Churchill’in emriyle gemilere el kondu ve teslimat yapılmadı. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında yer almasından endişe ederek böyle bir yola başvurmuştu.
Sultan Osman ve Reşadiye’nin ödemelerinin bitmesine ve Fatih Sultan Mehmet’in taksitlerinin bir kısmının da ödenmesine rağmen böyle bir karar alındı. Osmanlı hükümeti durumu protesto ederek tazminat talebinde bulunduysa da bir sonuç alamadı.
İngiltere’nin bu kararı, Osmanlı kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı. İngiliz düşmanlığı iyice artarken Alman dostluğu öne çıktı. Osmanlı Devleti bu kaybını Almanların Goben ve Breslau gemilerinin Osmanlı Devleti’ne sığınmasıyla telafi etmeye çalışacak ve Almanların yanında savaş girecektir.
Dokuz yıl sonra Lozan Konferansı’nda Türk tarafı konuyu gündeme getirdiyse de bir sonuç alamadı. Lozan Barış Antlaşması’nın “Muhtelif Hükümler, II. Fasıl” başlığındaki 58. Maddesiyle de alacaklardan vazgeçildi.
Bu madde şöyleydi: “Türkiye, Hükümet-i Osmaniye tarafından İngiltere’ye sipariş olunup, Britanya Hükümeti tarafından 1914 tarihinde vaz’-ı yed edilmiş olan harp sefinelerine mukabil tediye kılınmış bulunan mebaliğin iadesini ne Britanya Hükümeti’nden ve ne de tebaalarından talep etmemeği kabul ve bundan dolayı her türlü metalibinden feragat eder”.
Hâlbuki Türkiye’nin muhatabı öncelikle teslimatı yapmayan İngiliz şirketleriydi. Ancak dönemin şartları, Türkiye’yi tamamen haklı olduğu tazminat ve gemi bedellerinden vazgeçmek zorunda bıraktı.
NEREYE KADAR?
Osmanlı Devleti donanmayı güçlendirmek için yoğun girişimlere başvurduysa da bu faaliyetler, büyük devletlerden satın alma şeklindeydi. Balkan Harbinde donanmanın yetersizliğinin faturası da çok ağır bir şekilde ödendi.
Önemli bir problem de teknik eleman yetersizliğiydi ve bu açık bir türlü kapatılamadı. Çanakkale Muharebelerinde bile donanmanın stratejik noktalarında Alman subaylar ve teknik elemanlar görev yaptılar.
Bugün gelinen noktaya baktığımızda yüz yıl sonra yine savunma sanayiinin tamamen dışa bağımlı olması, Türkiye için temel problemlerden birisini oluşturmakta, en küçük bir siyasi krizde askeri ihtiyaçlar karşılanamamaktadır.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye konan ambargo ile de benzer şeyler yaşanmasına rağmen bugün gelinen nokta daha farklı değildir.
Türkiye’nin bugün bulduğu çözüm de İttihatçıların Almanlarla ittifak yaparak Birinci Dünya Savaşı’na girmeleri gibi Rusya’yı müttefik olarak değerlendirmek olmuştur. Hâlbuki bu çaresizliğin bir sonucudur ve sadece yol ve köprü yapmanın bir dünya gücü olmaya yetmeyeceğinin ispatıdır.
Kaynakça: M. Yüksel, Osmanlıdan Cumhuriyete Donanma Politikası, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul 2015; M. Beşirli, “Sultan Abdülaziz’den Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Donanması”, AÜ Türkiyat Enstitüsü Dergisi, S. 25, 2004; N. Aysal, “Donanma Cemiyeti”, ASOS, S. 50, 2017; Ş. Batmaz, Abdülhamit Devri Donanması, EÜ SBE Doktora tezi, 2002, M. Ayışığı, “Sultan Osman ve Reşadiye Zırhlıları” (http://w3.balikesir.edu.tr/~metinayisigi/ingilizler.htm).
[Dr. Serdar Efeoğlu] 29.8.2018 [TR724]
1770’de Çeşme limanında Rus donanmasının baskını sonucunda Osmanlı donanması yok edildi. Çeşme Baskını sonrasında Avrupa tarzında donanma oluşturma gayretleri arttı ve özellikle III. Selim döneminde yoğunluk kazandı.
Osmanlı donanması Yunan isyanı sırasında yine bir baskına maruz kaldı. 1827’de Navarin’de İngiliz ve Fransız gemilerinin saldırısına uğrayan donanma, büyük ölçüde tahrip edildi. Bundan sonra Osmanlı donanmasında yelkenli gemiler yerine buharlı gemiler tercih edildi.
Donanmayı yeniden toparlanma çalışmalarının devam ettiği sırada da 1853’de Sinop Baskını yaşandı. Ruslar, Sinop’ta kötü havadan korunmak için limana sığınan on dört gemiden on üçünü yok ettiler.
ÜÇÜNCÜ BÜYÜK DONANMA
Osmanlı devlet adamları, Kırım Savaşı’nda yaşanan bu facia sonrasında donanmayı yeniden ele aldılar. Özellikle Abdülaziz devrinde önemli gelişmeler yaşandı.
Avrupa’ya seyahat eden ilk padişah olan Abdülaziz, 1867’deki bu seyahatte İngiliz donanmasından çok etkilendi. Bunun sonucu olarak Osmanlı donanmasının güçlendirilmesi çalışmaları yoğunlaştı.
Bu çalışmalar, devletin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılara rağmen devam etti. Bir taraftan eski gemiler buharlı gemilere dönüştürüldü, diğer taraftan da Avrupa devletlerinden 20-25 parça gemi satın alındı.
Bu sayede Osmanlı Devleti, Avrupa’da İngiltere ve Fransa’dan sonra üçüncü büyük donanmaya sahip oldu. Bu durum özellikle Rusya’nın tepkisine yol açarken, gemilerin alındığı İngiltere’yi bile rahatsız etti.
Yine de donanmanın kara ordusu gibi bir ağırlığı yoktu. Bunun önemli bir nedeni, donanmanın yönetiminde güçlü komutanların olmamasıydı. Diğer problem de denizci subay ve teknisyen eksikliğiydi. Bu gemiler için gereken para dış borçlarla karşılanmış, bu durum Osmanlı maliyesini iflasa götüren faktörlerden birisi olmuştur.
ABDÜLHAMİT’İN TERCİHİ
Abdülaziz’in çok önem verdiği donanma, onun tahttan indirilmesinde de önemli bir rol oynadı. Darbeciler, Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa’nın emrindeki kuvvetlerle Dolmabahçe Sarayı’nın kara tarafını kontrol altına alırken deniz tarafından da donanma, sarayı kuşattı ve darbe başarılı oldu.
1876’da tahta çıkan Abdülhamit, donanmayı Haliç’te demirli tuttu ve çürümesine neden oldu. Bunda genellikle, donanmanın amcası Abdülaziz’in tahttan indirilmesindeki rolünün etkili olduğu kabul edilse de başka nedenler de vardı. Kuşkusuz önemli bir neden de bu gemilerin yenilenmesinin çok maliyetli olmasıydı. Abdülhamit tercihini kara ordusundan yana yapmış ve o dönem bütçelerinde kara ordusuna donanmaya göre çok büyük pay ayrılmıştır.
Abdülhamit ayrıca ağır gemilerden oluşan donanma yerine hareketli gemileri tercih etmiştir. Bunların sonucunda Osmanlı donanması 1890’da Yunanistan’ın da gerisinde kalarak dünyada dokuzuncu sırada yer almış, 1899’da ise on dördüncü sıraya gerilemiştir.
Abdülhamit zamanında yeni kruvazörler de satın alındı. Bunlardan birisi de Balkan Harbinde büyük yararlılıkları görülen İngiltere’de imal edilen Hamidiye’dir. Donanmada İngiliz nüfuzu ise bariz bir şekilde görülmekteydi.
Bu dönemde de en büyük engel ekonomik sıkıntılardı. Donanmanın teknik eleman eksikliği de devam etmekteydi. Nitekim gemilerde çalışan çarkçılar bile İngiliz’di.
DONANMA CEMİYETİ
Meşrutiyetle birlikte İttihatçılar da donanmayı güçlendirmeye çalıştılar. Yunanistan’ın yeni gemiler satın alması ve özellikle İtalya’dan Balkan Harbinde Osmanlı donanmasına büyük zararlar verecek Averof zırhlısının alınması, İttihatçıları harekete geçirdi.
Osmanlı hükümeti, ekonomik zorluklarla karşılaşınca “Donanma-i Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet sivil olarak kurulmuşsa da vergiden muaf tutulması ve çeşitli imkânlar tanınması, devlet destekli olduğunu göstermektedir.
Donanma Cemiyeti, ülkenin hemen her yerinde örgütlenerek yardım kampanyaları düzenledi. Birçok şehirde yardımlar toplandığı gibi Hindistan Müslümanları bile kampanyalara iştirak ettiler. Donanma subayları da iki aylık maaşlarını cemiyete aktardılar. Diğer subaylar ve memurlar da bağışta bulundular.
Donanma Cemiyeti 1919 yılına kadar bağış, kurban derisi, fitre ve zekât olarak 600 milyon lirayı geçen miktarda para topladı. Cemiyetin ilk gelir kaynaklarından birisini de Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra el konulan şahsi mücevherlerinin satışından gelen 1.710.229 altın lira oluşturmuştu.
SULTAN OSMAN VE REŞADİYE
Osmanlı Devleti’nin satın alacağı gemiler için İngiltere ile Almanya arasında kıyasıya bir rekabet yaşandı. Osmanlı Devleti, 1910’da Almanya’dan iki büyük gemi satın aldı. Gemilere “Turgut Reis” ve “Barbaros Hayreddin” adı verildi. Ancak gemiler eski olduğundan tamire ihtiyaç duyuldu. Aynı yıl içinde Almanya’dan dört torpido daha satın alındı.
Donanmanın güçlendirilmesi için en önemli adımlarından birisini İngiltere’ye verilen iki dretnot siparişi oluşturdu. Bu dretnotlardan “Reşadiye” 1911’de sipariş edildi. Ödemeler taksitlerle yapıldı ve bu zırhlı, Londra büyükelçisi Tevfik Paşa’nın da katıldığı bir merasimle 1913 Eylülünde denize indirildi.
Osmanlı Devleti Balkan Savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrarken Osmanlı donanması da Ege Denizi’nde Hamidiye’nin kısmi başarıları haricinde bir varlık gösteremedi. Sonuçta Ege adaları Yunan işgaline uğradı.
Bu durumun da etkisiyle yeni gemi siparişleri verildi. Bir İngiliz şirketi tarafından Brezilya için üretilmekteyken almaktan vazgeçilmesi üzerine 1913 Aralık ayında Rio de Janeiro adlı gemi satın alınarak “Sultan Osman” adı verildi. Bu gemi 1915 Kasımında teslim edilecekti. Ayrıca Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırı olmasından sonra Reşadiye’nin inşa edildiği şirkete “Fatih Sultan Mehmet” adıyla yeni bir gemi sipariş edildi.
Osmanlı Devleti’nin verdiği bu siparişler, Yunanistan’ı ve Rusya’yı ciddi olarak rahatsız etti. Bu gemilerin teslimiyle Osmanlı Devleti Ege’de Yunanlılara, Karadeniz’de de Ruslara karşı büyük bir avantaj elde edecekti.
Ödenen miktarın önemli bir kısmını Donanma Cemiyeti’nin halktan topladığı yardımlar oluşturmaktaydı. 1914 yılı başından itibaren Osmanlı hükümeti, sipariş ettiği gemileri teslim almak için girişimlere başladı. Ancak İngilizler çeşitli bahanelerle teslime yanaşmadılar.
Osmanlı subay ve görevlileri, gemileri almak için İngiltere’ye gittiklerinde kötü bir sürprizle karşılaştılar. Bahriye Nazırı Churchill’in emriyle gemilere el kondu ve teslimat yapılmadı. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında yer almasından endişe ederek böyle bir yola başvurmuştu.
Sultan Osman ve Reşadiye’nin ödemelerinin bitmesine ve Fatih Sultan Mehmet’in taksitlerinin bir kısmının da ödenmesine rağmen böyle bir karar alındı. Osmanlı hükümeti durumu protesto ederek tazminat talebinde bulunduysa da bir sonuç alamadı.
İngiltere’nin bu kararı, Osmanlı kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı. İngiliz düşmanlığı iyice artarken Alman dostluğu öne çıktı. Osmanlı Devleti bu kaybını Almanların Goben ve Breslau gemilerinin Osmanlı Devleti’ne sığınmasıyla telafi etmeye çalışacak ve Almanların yanında savaş girecektir.
Dokuz yıl sonra Lozan Konferansı’nda Türk tarafı konuyu gündeme getirdiyse de bir sonuç alamadı. Lozan Barış Antlaşması’nın “Muhtelif Hükümler, II. Fasıl” başlığındaki 58. Maddesiyle de alacaklardan vazgeçildi.
Bu madde şöyleydi: “Türkiye, Hükümet-i Osmaniye tarafından İngiltere’ye sipariş olunup, Britanya Hükümeti tarafından 1914 tarihinde vaz’-ı yed edilmiş olan harp sefinelerine mukabil tediye kılınmış bulunan mebaliğin iadesini ne Britanya Hükümeti’nden ve ne de tebaalarından talep etmemeği kabul ve bundan dolayı her türlü metalibinden feragat eder”.
Hâlbuki Türkiye’nin muhatabı öncelikle teslimatı yapmayan İngiliz şirketleriydi. Ancak dönemin şartları, Türkiye’yi tamamen haklı olduğu tazminat ve gemi bedellerinden vazgeçmek zorunda bıraktı.
NEREYE KADAR?
Osmanlı Devleti donanmayı güçlendirmek için yoğun girişimlere başvurduysa da bu faaliyetler, büyük devletlerden satın alma şeklindeydi. Balkan Harbinde donanmanın yetersizliğinin faturası da çok ağır bir şekilde ödendi.
Önemli bir problem de teknik eleman yetersizliğiydi ve bu açık bir türlü kapatılamadı. Çanakkale Muharebelerinde bile donanmanın stratejik noktalarında Alman subaylar ve teknik elemanlar görev yaptılar.
Bugün gelinen noktaya baktığımızda yüz yıl sonra yine savunma sanayiinin tamamen dışa bağımlı olması, Türkiye için temel problemlerden birisini oluşturmakta, en küçük bir siyasi krizde askeri ihtiyaçlar karşılanamamaktadır.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye konan ambargo ile de benzer şeyler yaşanmasına rağmen bugün gelinen nokta daha farklı değildir.
Türkiye’nin bugün bulduğu çözüm de İttihatçıların Almanlarla ittifak yaparak Birinci Dünya Savaşı’na girmeleri gibi Rusya’yı müttefik olarak değerlendirmek olmuştur. Hâlbuki bu çaresizliğin bir sonucudur ve sadece yol ve köprü yapmanın bir dünya gücü olmaya yetmeyeceğinin ispatıdır.
Kaynakça: M. Yüksel, Osmanlıdan Cumhuriyete Donanma Politikası, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul 2015; M. Beşirli, “Sultan Abdülaziz’den Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Donanması”, AÜ Türkiyat Enstitüsü Dergisi, S. 25, 2004; N. Aysal, “Donanma Cemiyeti”, ASOS, S. 50, 2017; Ş. Batmaz, Abdülhamit Devri Donanması, EÜ SBE Doktora tezi, 2002, M. Ayışığı, “Sultan Osman ve Reşadiye Zırhlıları” (http://w3.balikesir.edu.tr/~metinayisigi/ingilizler.htm).
[Dr. Serdar Efeoğlu] 29.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
