Oxford ve Reuters medya araştırması: Hak ihlali cemaatle ilgiliyse haber yapılmıyor

Oxford Üniversitesi ve Reuters tarafından yayımlanan araştırmada Türkiye’deki gazetecilerin tamamının insan hakkı ihlalleriyle ilgili haber yaparken “yargılanma” endişesi yaşadığını, hak ihlalleriyle ilgili haber yapılmamasının başında politik baskı ve ‘oto-sansür’ün geldiğini ortaya koydu.

Oxford Üniversitesi ve Reuters tarafından yayımlanan araştırmada Türkiye’deki gazetecilerin tamamının insan hakkı ihlalleriyle ilgili haber yaparken “yargılanma” endişesi yaşadığını ortaya koydu. Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Kemal Göktaş’ın hazırladığı araştırmada hak ihlallerinin artmasına rağmen ilgili haberlerin azaldığı dikkati çekti. Hak ihlalleriyle ilgili haber yapılmamasının başında politik baskı gelirken ‘oto-sansür’ün de arttığı görüldü.

Araştırmaya katılan gazeteciler “insan hakları ihlallerinin hangi durumlarda haberleştirilmemesi meşru olur?” sorusuna yüzde 10 terörle mücadele diye cevap verirken, yüzde 8.3 Gülen Cemaati ile ilgili haberleri belirtti. Araştırmada, “yüzde 8.3’ü ulusal çıkar, yüzde 7.5’u iç barışı korumak, yüzde 7.5’u dini kurallara saygı” şeklinde görüşlerini ifade ederken yüzde 72.2 “hiç bir durumda” karşılığını verdi.

Yine araştırma sonuçlarına göre, gazetecilere sorulan “Gözlemlerinize göre, insan hakkı ihlalleri ile ilgili haberlerde oto-sansür ne sıklıkla yapılmaktadır?” sorusuna, yüzde 32.3 ‘çok sık’, 41.4 ‘sık’, 13.5 ‘bazen’, 9 ‘nadiren’, yüzde 3.8 hiçbir zaman yanıtını verdi.

YARGILANMA KORKUSU, OTO SANSÜR…

Göktaş’ın Cumhuriyet’te yayımlanan araştırmasına göre, Oxford Üniversitesi – Reuters Institute for Study of Journalism (Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü) tarafından yayınlanan araştırmada, Türkiye’deki gazetecilerin tamamının insan hakları ihlali haberi yaparken “yargılanma” korkusu yaşadığını ve oto-sansürün zirveye yerleştiğini gösterdi. araştırma OHAL ilanı ile birlikte insan hakkı ihlallerinde yaşanan artışa zıt biçimde basında ihlal haberlerine haberlerinin önemli azaldığını ortaya koydu. araştırma kapsamında incelenen gazeteler içinde sadece Cumhuriyet’in insan hakkı ihlali haberlerine ayırdığı yer ve haber sayısı OHAL döneminde arttı. Gazetemiz muhabiri Kemal Göktaş’ın Oxford Üniversitesi Reuters Enstitüsü gazetecilik araştırma programı kapsamında hazırladığı araştırmada gazetecilerin OHAL koşullarında insan hakları ihlallerine ilişkin haberlerle ilgili yaklaşımları ve gazetelerde ihlal haberlerinde yaşanan değişim ele alındı. 133 gazeteci ile yapılmış anket ve 4 gazetenin OHAL ilanından önce ve sonra insan hakkı ihlalleriyle ilgili yaptıkları haberlere ilişkin analiz yer aldı. Google soru formu üzerinden yaklaşık 300 gazeteciye gönderilen ankete 10 Aralık 2017 ve 13 Şubat 2018 tarihleri arasında 133 yanıt geldi. Gazetecilerin yüzde 53’ü gazete, 17’si web sitesi, 16’sı televizyonda, geri kalanı ise ajans, radyo, dergi vb. kuruluşlarda çalıştıklarını belirtti. Anketi yanıtlayan gazetecilerin yüzde 41’i muhabir, yüzde 22’si editör, yüzde 6’sı köşe yazarı, yüzde 6’sı genel yayın yönetmeni, yüzde 5’i temsilci, yüzde 5’i haber müdürü, yüzde 5’i yazıişleri editörü, yüzde 2’si stajyer, yüzde 1’i ombudsman ve yüzde 3’ü haber sunucusu oldu.

‘ÖZGÜR DEĞİLİZ’ İTİRAFI

Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na satışından önce gerçekleştirilen ankette, gazetecilerin yüzde 46’sı çalıştıkları kurumu “genellikle muhalif”, yüzde 29’u “genellikle tarafsız” ve yüzde 19’u da “hükümet yanlısı” olarak niteledi. Gazetecilerin yüzde 94’ü Türkiye’de yaygın insan hakkı ihlalleri yaşandığını düşündüklerini belirtirken bu görüşe katılmayan gazetecilerin oranı sadece yüzde 1.5 oldu. Yüzde 4.5 oranında gazeteci bu görüşe “bazen katıldıklarını” belirtti. Medyanın insan hakları ihlallerine yeterince yer verip vermediği sorusuna yüzde 61.7 “Kesinlikle yeterli değil”, yüzde 27.1 “çoğunlukla yeterli değil”, yüzde 10.5’u “nadiren yeterli” ve yüzde 0.8’i “kesinlikle yeterli” yanıtını verdi. Gazetecilerin sadece 3’te 1’i insan hakları ihlallerine ilişkin haber yaparken kendilerini özgür hissettiklerini, 3’te 2’si ise sıklıkla veya her zaman özgür hissetmediklerini belirtti. İnsan hakları ihlallerine ilişkin haber yaparken yargılanmaktan korktuğunu belirten gazetecilerin oranı ise dikkat çekici biçimde yüksek çıktı. Gazetecilerin yüzde 43.6’sı bu korkuyu “çok sık” duyduklarını belirtirken yüzde 31’i “sık”, yüzde 14’i “bazen”, yüzde 10.5’u ise “nadiren” yargılanmaktan korktuğunu belirtti. “Yargılanmaktan hiç korkmuyorum” seçeneğini işaretleyen gazeteci ise olmadı. Hak ihlali haberleri nedeniyle işini kaybetme korkusu ise ankete katılanların yarısının muhalif gazetelerde çalışması nedeniyle daha düşük oranda çıktı. İşini kaybetme korkusunu “her zaman, sık veya bazen” hissedenlerin oranı 3’te 1 çıkarken, hükümet yanlısı medya organlarında bu oran yüzde 81 oldu.

İşsiz kalan gazetecilerin yeni iş ararken insan hakkı ihlallerine ilişkin haber yapmış olmalarının iş bulmalarını olumsuz etkileyeceğini düşünenlerin oranı yüzde 97 oldu.

OTOSANSÜR ARTIK SIRADAN…

“Gözlemlerinize göre, insan hakkı ihlalleri ile ilgili haberlerde oto-sansür ne sıklıkla yapılmaktadır?” sorusuna yüzde 32.3 ‘çok sık’, yüzde 41.4 ‘sık’, yüzde 13.5 ‘bazen’, yüzde 9 ‘nadiren’ ve yüzde 3.8 ‘hiçbir zaman’ yanıtını verildi. Gazeteciler, insan hakkı ihlalleriyle ilgili haberlere engel olan nedenleri ise şöyle sıraladı: Yüzde 95.5 politik bastı, yüzde 74.4 medyadaki sahiplik yapısı, yargı baskısı yüzde 64.7, işini kaybetme korkusu yüzde 59.4, editoryal baskı yüzde 37.4, kamuoyunun negatif tepkisi yüzde 18 ve habercilerin ihlal haberlerine ilgisizliği yüzde 18. İnsan hakları ihlallerinin hangi durumlarda haberleştirilmemesinin meşru olacağı sorusuna yüzde 72.2 oranında “hiçbir durumda” yanıtı gelirken gazetecilerin yüzde 10’u terörle mücadele, yüzde 8.3’ü Gülen Cemaati, yüzde 8.3’ü ‘ulusal çıkarlar’, yüzde 7.5’u iç barışı korumak, yüzde 7.5’u dini kurallara saygı ve yüzde 3’ü kamu yararı nedeniyle ihlal haberi yapmaktan kaçınılabileceği yanıtını verdi. Gazetecilerin medyada insan hakları ihlalleri ile ilgili çıkan haberlere güven oranı ise şöyle oldu: “Asla güvenmiyorum” yüzde 7.5, “sıklıkla güvenmiyorum” yüzde 18, “bazen güveniyorum” yüzde 47.4, “çoğunlukla güveniyorum” yüzde 32, “her zaman güveniyorum” yüzde 4. Ulusal insan hakları örgütlerine (İHD, Mazlum Der gibi) “her zaman” veya “sıklıkla” güveniyorum diyenlerin oranı yüzde 68.4, BM ve AB’nin insan hakları raporlarına her zaman veya sık güvenenlerin oranı 59.4 olurken Uluslararası Af Örgütü ve HRW (İnsan Hakları İzleme örgütü) gibi uluslararası insan hakları örgütlerine her zaman veya sıklıkla güveniyorum diyen gazetecilerin oranı ise 76.7 oldu.

HAK İHLALLERİ ARTTI, YAPILAN HABERLER AZALDI

Araştırmada ayrıca olağanüstü halin insan hakları ihlallerine ilişkin haberlere etkisi de araştırıldı. Hürriyet, Sözcü, Cumhuriyet ve Sabah gazetelerinin 2015 yılı Ocak ayı ile 2017 yılı Ocak ayı sayılarında insan hakları ihlallerine ilişkin haberler tarandı. Buna göre istisnasız bütün ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin insan hakları ihlallerinde artış olduğunu belirttiği OHAL döneminde, tersine medyada yer alan insan hakkı ihlalleri haberleri, Cumhuriyet gazetesi dışında, azaldı. Ocak 2015’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haberlerin yüzde 6.5’u ihlallere ayrılmışken Ocak 2017’de bu oran yüzde 12 oldu. Gazetede haberlere ayrılan alan ise yüzde 6.5’dan yüzde 8’e yükseldi. Hürriyet gazetesinde 2015 Ocak ayında ihlal haberleri sayısının oranı yüzde 3.8 iken 2017 Ocak ayında yüzde 2.1’e düştü. İhlal haberlerine ayrılan alan ise yüzde 3.4’den 1.2’ye düştü. Sabah’ın, 2015 Ocak’ta “konusu insan hakkı ihlali” olan haber sayısı toplam haberlerinin içinde yüzde 2.2 olurken 2017 yılı Ocak ayında bu oran sadece yüzde 0.9 oldu. İhlal haberlerine ayrılan alan ise yüzde 2.48’den yüzde 0.6’ya kadar indi. Sözcü’nün 2015 Ocak’ta ihlal haber sayısı oranı yüzde 3 iken, 2017 yılının aynı ayında yüzde 1.9’a düştü. Sözcü’nün ihlal haberlerine ayırdığı alan ise yüzde 3.27’den yüzde 1.6’ya geriledi.

HAK İHLALİ HABER ORANLARI 2015’TEN 2017’YE NASIL DÜŞTÜ

OHAL dönemi koşullarının ihlal haberlerinin sayısının yanı sıra haberlerdeki söylemi de etkilediği ortaya çıktı. Buna göre OHAL öncesi dönemde, 2015 yılı Ocak ayında Hürriyet’teki ihlal haberlerinin yüzde 67’sinde hak ihlaline vurgu yapılırken bu oran 2017’de yüzde 53’e düştü. Devleti veya hak ihlali failini savunan haberler ise yüzde 2.1’den 6.5’a yükseldi. “Nötr bir dil kullanılmaya çalışılan” haberler de yüzde 31’den yüzde 40’a çıktı. Sabah’da ise daha çok Gülen Cemaati üyesi polis veya kamu görevlilerinin işlediği insan hakları ihlallerine yer verilen 2015 yılında hak ihlallerine vurgu yapılan haber yüzdesi 73.5’dan yüzde 28.6’ya indi.

Devletin veya hak ihlali failinin savunulduğu haberlerin oranı yüzde 10’dan yüzde 42’ye çıkarken nötr haberlerin oranı da yüzde 16’dan yüzde 28.6’ya çıktı. Cumhuriyet gazetesinde hak ihlaline vurgu yapılma oranı yüzde 72.4’den 87.2’ye çıkarken devletihak ihlali failini savunan haber oranı ise yüzde 1 ile aynı kaldı. Nötr bir dil kullanma oranı ise yüzde 26.7’den yüzde 12’ye düştü. Sözcü Gazetesi’nde 2015’te yüzde 66 olan hak ihlali vurgusu 2017’de yüzde 73’e yükseldi. Devleti-Hak ihlali failini savunma oranı yüzde 5’den yüzde 1.7’ye inerken, nötr dil kullanma oranı yüzde 29’dan yüzde 27’ye geriledi.

[TR724] 30.6.2018

Çarpıcı 24 Haziran tespitleri: AKP katliam yapmayı göze aldı, muhalefet sandıklara sahip çıkamadı

Birgün gazetesi yazarlarından Erk Acarer, 24 Haziran’da iktidarın içinde katliama göz kırpmanın da olduğu A,B,C Planlarını başarıyla işlettiğini buna karşın, CHP ve HDP ile muhaliflerin ‘bir tek oy çalınmayacak’ sözlerini tutamadığını ve muhalefetin havlu attığını kaleme aldı. Muharrem ince ile yakalanmış rüzgara rağmen CHP’nin sandıklara hakim olmadığını, HDP’den de veri girişi sağlanamadığını aktaran Acarer, “Muharrem İnce meydanlarda 1 tek oy bile çaldırmayacaklarını ifade ediyordu. Fakat seçimin ertesi günü, 25 Haziran’da basının karşısına geçip, “Çaldılar ama sonuçta 10 milyon oy değil” deyiverdi. Oysa 1 milyonun altındaki oy, bugün Türkiye’nin tamamının nefes almasını sağlayacaktı. Sorun şuydu: sistemde yoktu, yeterli görevli de…” yazdı.

Acarer, eli silahlı kutlamalara kadar herşeyin planlandığını ‘yazı da olsa tura da olsa’ seçimi kazanma planı yapan AKP’nin herşeyi göze aldığına dikkat çekti: “Mahir Ünal aslında şunları söylüyordu: “Seçim güvenli diyoruz. Fakat Buna inanmadığınızı biliyoruz. Karar sizin, protesto için sokağa çıkarsanız ağır bedel ödenir, sorumluluk da size aittir.” Bir iç savaşa bile değil, bir katliama göz kırpıyordu”

Acarer’in seçim analiz ve değerlendirmeleri şöyle:

CHP Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, meydanlarda 1 tek oy bile çaldırmayacaklarını ifade ediyordu. Fakat seçimin ertesi günü, 25 Haziran’da basının karşısına geçip, “Çaldılar ama sonuçta 10 milyon oy değil” deyiverdi. Oysa 1 milyonun altındaki oy, bugün Türkiye’nin tamamının nefes almasını sağlayacaktı.

SİSTEM DE YOKTU YETERLİ GÖREVLİ DE

Derin komplo teorileri aramaya gerek yok, ‘o sır gibi akşam’ aslında olan şey çok basitti. CHP’nin sisteminin çalışmadığı doğru, fakat eksiktir. Neden; çünkü sisteme sandık başlarından veri de gönderilemedi. Söylendiği gibi yeter sayıda görevli yoktu. 600 bin görevlinin olduğu bilgisi koca bir balondu.

HEP BERABER AA’DAN İZLEDİK

CHP hesapları kaba taslak ve ciddiyetten uzaktır. CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan “Manipülasyonlara aldırmayın, seçim 2. tura kalıyor, açıklamasını yaptığımızda sistemde yüzde 5 giriş vardı” dedi. Hayır; bu açıklama yapılırken Adil Seçim Platformu’nun sisteminde yüzde 8.5 oranında giriş vardı. Bir daha düzenli veri aktarımı olmadı. Sonra, aniden girişler hızlandı. İşte o an YSK’den verilerin çekilmeye başlandığı andı. “Kaybettik” açıklaması bundan sonra yapıldı. Ne yazık ki sonuçları hep birlikte Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) verileri ile Anadolu Ajansı’ndan (AA) izledik. Seçimden birkaç gün önce AA tarafından yayınlanan sonuçların birbirine benzemesi de şaşırtıcı değildi.

ÇOK ÖNCE KAYBEDİLDİĞİ BİLİNİYORDU

Seçim, sadece karşılaştırılamayan ve bize bilgisi verilmeyen oylarla mı kaybetildi? Elbette hayır. CHP 25 ve 26. dönem Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen henüz Mart ayında, Meclis’te elindeki belgeleri sallayarak konuşuyordu: “Bu seçim ittifakı, seçimlerin güvenliği müthiş bir hikaye. Hikayenin 2 ana başlığı var. Unutulan tek bir kısmı var. Mezarlığa sandık koymayı unutmuşsunuz. Çünkü mezarlıktan, seçmen üretilmiş. Tam 2 milyon 537 bin kişi gerçekte ölü olduğu halde hâlâ sağ gözüküyor. Yetmemiş, hızınızı alamamışsınız, hiç dünyaya gelmemiş kişilere de sahte vatandaşlık numarası vererek, bir de böyle seçmen kişiler üretmişsiniz. Seçmen sahte, kayıtlar sahte sonuçların gerçek olmasını beklemek cesaret olacak.”

NE CHP NE HDP’DEN VERİ GELDİ

CHP Seçim Birimi’nde o akşam neler yaşandı? Güvenilir kaynaklardan aktardıklarımızı verelim: “Çok fazla problem var. Adil Seçim Platformu çalışmadı. Saldırılara karşı güvenlik önlemi yok. Çünkü bu konuda yetkin şahıslar yok. Verilerin ise çok azına ulaşıldı. Her sandıkta görevlilerimiz olduğunu söylüyorlar. Bu doğru değil. Hiçbir il ve ilçe örgütü ‘Hayır benim görevlim yok’ demez. Bu siyaseten bitmek anlamındadır.

Dijital ayaktaki kişi sadece görünen sorumlu. Ancak liste uzun. Örgütten mesul kişi; örgüt sekreteri veya genel sekreterdir. Bu kişiler sandığın başına görevli koymaktan sorumludur. Önseçim var, kongre var. Herkes biririyle iyi geçinmek zorunda, bu yüzden kimse konuşmayacak ya da gerçeği anlatmayacak. 20: 30’da HDP’den de veri gelmediği yüksek sesle dillendirildi. Bir ara çok hızlı giriş oldu. İşte o andan itibaren, YSK’dan veri kopyalandığını sanıyoruz.”

B PLANI YOKTU

Peki aday İnce, hem görevli sayısı hem de sistemde yaşanabilecek aksaklıkları bilmiyor muydu? “Bilmez olur mu, örgütte büyümüş biri. Sadece Seçim Koordinasyon Merkezi’nde bu kadar büyük bir sorun yaşanabileceğini tahmin etmiyordu. ‘Kamuoyu bastırır, öncüler çıkar ve YSK önüne gidilir’ diye düşünüyordu.”

BOŞA DÜŞEN CHP VE İNCE’NİN KIRILMA ANI

Bir B planı olmadığı görülüyor. Seçim akşamı boşa düşülünce, bir tereddüt yaşandı. Bu tereddüt aşamasında bir karar verilmiş olması muhtemel. Kararda; YSK ve Saray önüne kurulan barikatlar kadar, çelik yelekli, otomatik silahlı Akmilisler, cihatçı devşirmeler, bugünlere hazırlanan paramiliterler de etkili oldu. Sultangazi, Habipler kavşağında çekilen videoda, otomatik silahlar taşıyanlar ve havaya ateş açanlar görülüyordu. Konuşmalar dehşet vericiydi: “Erkeklerde de kadınlarda da silah var, sıkıntı yok.” Yıllardır uyarılan siyasetçilerin bu konularda gazeteciler kadar özverili çalışmadığı anlaşıldı. Bu noktada kayıp büyük olacaktı. İş işten çoktan geçmişti.

KOMPLO TEORİSİNDEN DAHA ÖTE: GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE

Tedirginliği vücudunun her noktasından okunan AKP’li Mahir Ünal boşluğu, gözdağı ile doldurdu. “YSK verileri güvenlidir” diyip, özetle sokağa çıkıp itiraz edenlerin başına ne gelebileceğini söyledi: “Türkiye seçim güvenliği konusunda Avrupa ve Dünya ülkeleri içinde en güvenli ve sonuçları en hızlı açıklayanlardan biri. Sonuçlarda şüpheye yer yok. Bir hukuk devleti olan Türkiye’nin kurumlarını sorgulamak ve bunlar üzerinden oluşturulacak bir şaibe ve itibarsızlaştırma bizim birliğimize beraberliğimize zarar verecek hususlardır. Özellikle bazı kurumlarımızın hedef alınarak tehdit edilmesi ve kendi tabanlarının tahrik edilmesi ile bunun sonucunda ortaya çıkacak ağır sonuçlar, unutulmamalıdır ki bunu yapan adayların sorumluluğudur.”

İşte komplo teorileri de bu konuşma ile çöküyor. Ancak bu teorileri gölgede bırakan daha ağır bir tablo var ortada. İktidar, İnce ve Millet ittifakı içindeki liderlerin kaçırılıp ya da kapatılarak tehdit edilmesine tenezzül edecek değildi. Çok daha ileri gidip milyonların gözü önünde seçeneği sundu. Paralize olduğumuz için bunu ilk anda göremedik. Mahir Ünal aslında şunları söylüyordu: “Seçim güvenli diyoruz. Fakat Buna inanmadığınızı biliyoruz. Karar sizin, protesto için sokağa çıkarsanız ağır bedel ödenir, sorumluluk da size aittir.” Bir iç savaşa bile değil, bir katliama göz kırpıyordu. Daha ilginç bir şey de vardı. Ünal, muhalefetteki ‘sandık güvenliği aksaklıklarını’ bilmiyordu.

Muhalefetin aksine iktidarın A, B, C planları vardı. İş dijital müdahaleden, gözdağına şansa bırakılmamıştı. Çok katmanlı bir hazırlıktı. ‘Yazı da gelse tura da gelse’ seçim kazanılacaktı. Öyle oldu.

Bizi fena ‘kek’lediler

Peki, o gece ne mi oldu? Çok az şey ya da hiçbir şey… 600 bin görevli filan hiç olmadı.

CHP sisteme veri giremedi

HDP sisteme veri giremedi.

Zaten sistem çalışmıyordu.

Bir yandan da dijital müdahale ile mezarlık oyları işlendi.

Liderler boşa düştü.

Tehditler de gelince… “Adam kazandı…” Çıkıp balkonda konuştu.

24 Haziran hiç yaşanmadı. Bir gölge, oyunu illüzyondu. Gerçekte; 7 Haziran 1 Kasım sürecinde, 15 Temmuz’da, 16 Nisan’da, iktidar yanında olup insan vurana koruma kalkanı getiren 696 sayılı KHK çıktığında, Seçim İttifak Yasası hazırlandığında her şey çoktan bitmişti. Biz vefakar yurttaşlarımızı o tarihlerden itibaren sandık başlarında unuttuk. Biri-birileri bizi güzel ‘kek’ledi. 24 Haziran tarihini komple çaldılar, 24 Haziran’ı komple çaldırdılar.

[Tr724] 30.6.2018

Zarrab Davasının Hakimi konuştu: Dava için Erdoğan ile Trump arasında eşi görülmemiş çaba harcandı

17-25 Aralık yolsuzluk skandalanın baş aktörü Reza Zarrab (Rıza Sarraf )davasının hakimi Richard Berman hala devam eden soruşturma ve dava sürecinde mahkeme dışında ilk kez sessizliğini bozdu. New York Güney Bölgesi Federal Hakimi Berman, Amerikan Court News haber sitesi muhabiri Adam Klasfeld’in dava süreciyle ilgili çeşitli sorularını cevapladı. Dava için Erdoğan ve Trump arasında eşi görülmemiş bir çaba harcandığını şaşkınlıkla izlediğini aktardı.

75 yaşındaki Hakim Berman’ı Sarraf davasında en çok şaşırtan şeyi, Rıza Sarraf’ın arabulucu hukuk danışmanı olarak savunma ekibinde yer verdiği ve daha önce birlikte çalıştığı eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani’nin yıllar sonra değişen tavrı olmuş. Berman, Giuliani’nin Sarraf davasında üstlendiği rol karşısında çok büyük bir şaşkınlık yaşamış.

Röportajda, geçmişte Giuliani’yle birlikte profesyonel olarak yollarının kesiştiğini ifade eden Berman, “Giuliani’nin Başkan Trump’la Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında, açılmış bir federal ceza davasını sonlandırmak için eşi görülmemiş bir çaba harcayarak arada gidip gelmiş olması, bu iş için aktif olarak çalışması beni hala şaşırtıyor. Hala düşündükçe şaşkınlık yaşıyorum” dedi.

“İRAN’A YARDIM EDECEKLERDİ”

Hakim Berman, Giuliani’nin üstlendiği görevde başarılı olması durumunda Trump ve Erdoğan’la birlikte İran’a çok önemli bir yardımı olabileceğini belirterek, “İddiaların kalbinde ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları delme suçu vardı ismini belirttiğim birileri de davanın odağındaki İran’a fayda sağlayacak girişimlerde bulunuyordu. Bunlar aklıma gelince hala başımı döndürüyor” diye konuştu.

Berman, 11 Eylül terör saldırısı sonrasında New York Belediye Başkanı olarak görev yapan ve teröre karşı verdiği mücadeleyle takdir kazanan Giuliani’nin, eski Giuliani olmadığını savundu, Sarraf davasında arabulucu bir rol üstlenmesini de daha önce yaptıklarından farklı olarak “Bunun ne kadar tuhaf bir durum olduğunu ifade etmek istedim” diye konuştu.

“TÜRKİYE’YE GİTMEM”

Hakim Berman, Klasfeld’in Türkiye ile ilgili sorularını da yanıtladı. Türkiye’de o dönem oldukça bilinen bir hukuk firmasının sempozyumuna katıldığını belirten, Berman, çok sayıda seçkin katılımcıyla Türkiye’de hukukun üstünlüğü konuştuklarını belirtti.Türkiye’ye tekrar gidecek misiniz? Sorusunu da, “Yeniden gitmem mümkün değil” diye cevapladı.

[TR724] 30.6.2018

Ne tabutu ne çivisi! İstikamet asit kuyuları… [Bülent Korucu]

CHP milletvekili Eren Erdem tutuklandı. Eski milletvekili diye olayı geçiştirenler yanılıyor/yanıltıyor. Yeni vekiller yemin edip göreve başlayacakları ana kadar boşluk oluşmaması için eski parlamento hukuken görev başında. Kesin sonuçlar açıklanmadı, itiraz edilen 14 il hakkında son karar verilmedi. Buna rağmen Erdem’in tutuklanması, şekil şartlarına riayete dahi tenezzül edilmediğini gösteriyor. Henüz seçim yapılmamışken, aday gösterilmediği gün pasaportunu iptal etmek hukuksuzluğun başlangıcıydı. Tutuklama göstere göstere geldi. CHP, hem de Parti Meclisi üyesi bir vekilinin hukukunu korumaktan aciz bir parti; sandığı koruyacağını beklemek safdillikti. 24 Haziran günü ve gecesi yaşananlar bu beklentinin ne kadar dayanaksız olduğunu ilan etti.

Eren Erdem’i savunmak Selahattin Demirtaş’ı savunmaktan geçiyordu. O demokratik olgunluğu gösteremeyen CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun şikayet hakları yok. Aslına bakarsanız samimi bir şikayetleri olduğu da söylenemez. Klişe açıklamalar cılız kalıyor ve alay konusu oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise saklanacak bir sütre bulamayan hedefinin sağına soluna ateş ederek alay eden keskin nişancı gibi. Enis Berberoğlu’nun ardından Eren Erdem de hapiste. Kılıçdaroğlu’nun yakın çalışma arkadaşları Murat Aksoy ve Fatih Gülsur’u hiç söylemiyorum. Berberoğlu, istinaf mahkemesinin lehe kararına rağmen tahliye olamadı. CHP onu bile savunamıyor. Onu en azından yeniden aday gösterme alicenaplığında bulundular! Yine de tahliye garantisi yok.

Her olumsuz gelişmeyi “demokrasi ve hukuk devletinin tabutuna son çivi” olarak değerlendiren naiflere de kızmaya başladım. Ne tabutmuş, ne çiviymiş arkadaş; çak çak bitmiyor! Adam tabutla mubutla uğraşmıyor, demokrasi ve hukuku moleküllerine ayırmak için asit kuyusuna attılar. Uyanın artık.

Soylu’ya hesap sorabilecek yargı var mı?

Asit kuyusu demişken 90’lı yılların Türkiyesine nasıl bir hızla döndüğümüzün altını çizmek lazım. Hatta daha kötü durumdayız. O dönem devletin infaz listeleri konuşulur ama hiçbir yetkili çıkıp kabullenmez, hele de savunamazdı. Şimdi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, HDP Genel Başkanı Pervin Buldan’ı açıkça tehdit ediyor, basın toplantısında bunu tekrar ediyor. Kimsenin gıkı çıkmıyor. Buldan, eşi devlet tarafından infaz edilmiş bir kadın. Şimdi hem de vekil iken aynı akıbete uğramakla tehdit ediliyor. Bakanı güya öfkelendiren PKK infazı iddiasını valilik yalanladı. Ama bence bunun bir önemi yok. Olay doğru çıksaydı dahi bakanın hukuku hiçe sayma hakkı yok. Aksi halde devlet değil mafya olursunuz.

Bakan Soylu’ya hesap sorabilecek bir yargı var mı? Daha ileri şeyleri söyleyen mafya lideri Sedat Peker’e ceza veremeyen bir yargı, İçişleri Bakanına mı hesap soracak? Peker’in beraat ettiği gün başka bir duruşma daha vardı ve bırakın beraati tahliye bile alamadı. Amnesty (Uluslararası Af Örgütü) Türkiye Şube Yönetim Kurulu Başkanı avukat Taner Kılıç’tan söz ediyorum. Kılıç hakkındaki bütün suçlamalar düşmesine ve daha önce verilen tahliye kararı hukuka aykırı biçimde geri alınmasına rağmen salıverilmiyor. İşi daha trajikomik yanı Büyükada’da darbe toplantısı yaptıkları iddiasıyla suç üstü(!) yakalanan insan hakları aktivistleri salıverildi; o esnada tutuklu olup toplantıya dair herhangi bir işlem yapması mümkün olmayan Kılıç içerde tutuluyor.

Neden? Çünkü Merkel, sadece Alman vatandaşları için devrede. Türkiye’yi tampon bölge yaparak Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya geçişini engellediği için Erdoğan’a aferin diyen Almanya Başbakan’ı daha dava bitmeden havaalanında hazır beklettiği uçakla vatandaşlarını ülkesine götürdü. Diğer hukuk ihlallerini Avrupalı meslektaşları gibi sadece endişeyle takip etmekle yetiniyor.

Seçim gecesi uzun namlulu silahlarla sokağa çıkıp gözdağı veren AKP milislerinin sırtı okşanıyor. Karar Gazetesi ve yazarlarını tehdit eden diğer mafya lideri Alaattin Çakıcı için Devlet Bahçeli’nin aracı olmasını isteyen gazetecilerin olduğu bir ortamda hukuktan konuşmak abesle iştigal. Tabutta yer kalmadı çivileri üst üste çakıyorlar…

Kemal Bey de tabutu boş verip cenazeyi kaldırsa fena olmayacak. Yoksa çok kötü kokacak ortalık.

[Bülent Korucu] 30.6.2018 [TR724]

Erdoğan başkanlığının haftalık bilançosu: Silahlı tehdit, tutuklama, ölüm tehditi, cenaze yasağı, gözdağı….

AKP ve Erdoğan’ın 24 Haziran seçimleriyle oluşturduğu ürkütücü yeni Türkiye manzarası; 24 Haziran seçimlerinin ardından, silahlı gösteriler, ölüm, ölüm tehditleri, gözdağı ve tutuklama yaşandı.  24 Haziran’da İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok ilde daha sonuçlar açıklanmadan meydanlara eli silahlı gruplar çıktı. Kutlama adı altında rakipler ve muhalif partilerin destekçilerine karşı tehdit ortamı oluşturuldu, silahlı gösteriler yapıldı. HDP ve CHP bizzat İçişleri Bakanı eliyle tehdit edildi. CHP İl Başkanı hedef gösterildi. Milletvekili Eren Erdem tutuklandı. Cumhuriyet gazetesinde ve sosyal medyada yer alan haber ve bilgiler bu ilginç ‘Yeni Türkiye’manzarasını gözler önüne serdi.

GÜN: SİLAHLI KUTLAMA VE TEHDİT
24 Haziran gecesi Türkiye’nin dört bir yanında seçim sonuçlarını kutlamak için sokağa çıkan kişiler tabanca ve uzun namlulu silahlarla havaya rastgele ateş açtı. Kamuoyundan gelen tepkiler üzerine günler sonra silahlı kişilerden dördünün ifadesi alındı. Silahlı grupların İstanbul ve Ankara’da özellikle CHP’lilerin bulunduğu bölgelerde boy göstermesi dikkat çekti.


GÜN: BAHÇELİ’DEN İLANLA GÖZDAĞI

Seçimin hemen ardından MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından bazı gazetelere verilen ilanda çok sayıda gazeteci ve kamuoyu araştırmacısının ismi yayımlandı. Devlet Bahçeli, MHP hakkında yorum yapan gazetecileri unutmayacaklarını ‘ilan etti’.

GAZETECİLER VE ARAŞTIRMACILAR HEDEF ALINDI

Devlet Bahçeli ilan vererek, onlarca gazeteciyi tehdit etti. Aralarında Uğur Dündar, Emin Çölaşan, Kadri Gürsel, Negehan Alçı, Abdülkadir Selvi, Hıncal Uluç gibi isimlerin yer aldığı gazeteciler, Bahçeli’nin ilanında “Allah var ya, partimizi yılmadan kötülediler. Yüksünmeden ithamlarını sıraladılar. Yorulmaksızın MHP husumetini derinleştirdiler. Kendilerine çok şey borçluyuz. Yaptıklarını, yazdıklarını, yıktıklarını, yorumlarını hiç unutmayacağız” sözleriyle hedefe kondu.


GÜN: SOYLU “HDP’Yİ YAŞATMAYACAK”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Ağrı’da bir AKP’linin öldürülmesinin ardından HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı telefonla arayarak tehdit etti. Buldan, Soylu’nun kendisine “Sizi artık yaşatmayacağız” dediğini açıkladı. Soylu konuşmayı doğruladı.

HDP’li Leyla Güven’in tahliye kararına rağmen cezaevinden çıkamadı, tekrar tutuklama kararı geldi.


4.GÜN: CHP’Yİ HEDEFE KOYDULAR

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, valiliklere CHP’lileri şehit cenazelerine almamaları konusunda talimat verdiğini söyledi. Aynı gün Bursa’daki bir şehit cenazesinde CHP’nin çelengi parçalanmak istendi, CHP il başkanı protokole alınmadı.


TEHDİT EDİLEN İL BAŞKANI ŞİKAYET EDECEK SAVCI BİLE BULAMADI

Aynı günün akşamında Soylu, CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun  hedefe koydu.  Kaftancıoğlu, bir gün sonra İstanbul Adliyesi’nde şikayette bulunmak ve dava açmak istedi, kapı kapı dilekçesini kabul edecek savcı aradı.


5.GÜN: 7 GAZETECİYE ÖLÜM TEHDİDİ: ÇAKICI ADAMLARINI GÖREVE (!) ÇAĞIRDI

Bahçeli’nin ziyaret edip, af istediği Çakıcı, hapishaneden yazdığı bir mektupta Erdoğan’a “Sen devletin sahibi değilsin” dedi. Çakıcı, bunu “Erdoğan’a küstah sözler” diye haber yapan Karar gazetesinin sahibi ile 6 gazeteciyi ölümle tehdit etti. Sevenlerini ve adamlarını göreve çağırdı.

Bu mesajların ardından Karar yazarları Etyen Mahçupyan ve Elif Çakır tehditlerin ardından gazetelerinde yazmama kararlarını açıkladı.


ŞANTAJ ÇETESİ HEDEFE KOYDU EREN ERDEM 1 GÜNDE TUTUKLANDI:

15 Temmuz öncesi birçok gazeteci ve aydını hedef gösteren Cem Küçük, seçimlerden bir gün sonra ‘Eren Erdem nerelerde’ şeklinde tehdit mesajını sosyal medyadan paylaştı. Ardından Pazartesi günü milletvekilliği sona eren milletvekili Eren Erdem “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek”, “gizli tanığı deşifre etmek” ve “soruşturmanın gizliliğini ihlal” suçlarından yargılandığı davada tutuklandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi Erdem’i bir gün içinde tutukladı.

[TR724] 30.6.2018

Rakamlar ve gerçekler! [Naci Karadağ]

Mark Twain’ın söylediği meşhur laftır hani: “Rakamlar yalan söylemez; insanlar rakamlarla yalan söyler.” Rakam zekileri değil, kurnazları ikna etme yöntemlerinden biridir. Zeki insanlar rakamlar ne söylerse söylesin mantıksızlığı gördükleri anda işin içinde bir bit yeniği olduğunu hisseder ve kuşkuyla inceleme yapar. Kurnaz güruh ise rakamları kullanan yalancılardan çok farksızdır. 24 Haziran seçimleriyle ilgili çok şey okuduk, dinledik, izledik… Kendi tıynetimize göre hepimiz bir şeylere inandık, ikna olduk. Kimimiz o akşam muhalefetin esir alındığını, hatta ailelerinin kaçırıldığını düşünüyoruz, kimimiz Erdoğan’ın İnce’yi satın aldığına inanıyoruz. Kimimiz ise “öyle olmasa kan gövdeyi götürecekti” türünden daha ıslah edilmiş hayallere inanarak ikna oluyoruz.

Bu yazı biraz uzun olacak ama seçimlerin neticesini rakamlar üzerinden okumayı deneyecek, kararı okurun vermesini istediği için ucu açık bırakacak. Biliyorum uzun ama o kadar uğraştık kardeşim, bir zahmet siz de biraz dişinizi sıkınız lütfen!

Mümkün mertebe karışıklıktan arındıracak ve tarihsel seyrine uygun bir kurguyla anlatmaya çabalayacağım. Hadi başlıyoruz:

Tarih 15 Temmuz… Hayır Darbe Tiyatrosunun yaşandığı 2016 değil, çok daha önce; 2002 yılının 15 Temmuz’u.. 28 şubat sonrası yaşanan sıkıntılı dönem ve büyük ekonomik krizler neticesinde güç bela Bülent Ecevit Başbakanlığında kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu, 15 Temmuz 2002 günü MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından ‘erken seçim çağrısı’ yapılarak bozuldu. Bahçeli şöyle demişti: “Siyasi hayatımızda çok hızlı gelişmelerin yaşandığı çalkantılı bir dönemden geçilmektedir. Türkiye artık dönüşü olmayan bir erken seçim sürecine girmiştir.” Ve AKP’yi 17 yıllık iktidara taşıyacak olan 3 Kasım seçimlerinin temeli böyle atılmıştı…

Tarih 28 Ekim 2017. Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP İl Başkanları toplantısında CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun erken seçim talebini sert şekilde reddederek erken seçimin vatana ihanetle eşdeğer olduğunu söyledi. Erdoğan şöyle dedi: “Ana muhalefet partisi hiçbir proje üretmiyor hiçbir fikir ortaya koymuyor, hiçbir çözüm üretmiyor. Bu aralar bir şey bulamadı, erken seçim diyor. Seçimin zamanı belli zaten.  Daha önce erken seçime gittik ne oldu? Rezil rüsva oldun. Sen daha neyin erken seçimini istiyorsun. Daktilolar Başbakanlığın önüne fırlatılmıyor ki.”

Erdoğan’ın daktilo dediği vaktiyle Ecevit’in önüne fırlatılan yazar kasa olayıydı ve Bahçeli’nin erken seçim hamlesiyle sonuçlanmış Erdoğan’a ülkeyi kontrol etme yolu açmıştı. Üslubunu daha da sertleştiren Erdoğan bir konuşmasında erken seçimin bu ülkeye yapılacak en büyük kötülük olacağını söylüyordu.

2018 yılının Nisan ayı. Devlet Bahçeli, salı günleri düzenlediği her grup toplantısı öncesinde konuşma metnini basın mensuplarına dağıttırmakla meşhurdu. O, Erdoğan gibi prompterdan okumuyor, dağıttığı metne sadık kalarak konuşmasını yapıyordu. Ancak o gün tuhaf bir şey oldu ve Bahçeli’nin konuşmasını metinden de takip eden basın mensuplarına ilk defa bugün metin verilmedi. Gruptan yapılan açıklamada, fotokopi metinlerin teknik bir arıza nedeniyle dağıtılamadığı aktarıldı. Kürsüye gelen Bahçeli alkışlar arasında şöyle diyerek herkesi şaşırttı: “26 Ağustos 2018 Pazar günü, yani Malazgirt Zaferi ile Büyük Taarruzumuzun yıl dönümlerinde Türk milleti yeni bir zafer ruhuyla sandığa gidip hem cumhurbaşkanın hem de milletvekili genel seçiminde Türk ve Türkiye düşmanlarına gereken dersi vermesi en makul, en akılcı, en demokratik yoldur.”

Türk kamuoyuna adeta bomba düşmüştü. Tarih sanki tekerrür ediyordu ve siyasi bir DeJaVu yaşanıyordu. Olan biten 2002 yılıyla adeta aynıydı. Herkes Erdoğan ve partisinin erken seçim konusundaki net tavrını bildikleri için Bahçeli’nin teklifini kimsenin ciddiye almayacağını düşünüyor ama yanılıyordu. Bahçeli’nin açıklamasının üzerinden 1 gün sonra iki lider bir araya geldikten sonra Erdoğan şu açıklamayı yaptı:

“Bugün Sayın Bahçeli ile oldukça verimli bir görüşme gerçekleştirdik. Dün Sayın Bahçeli tarafından gündeme getirilen erken seçim teklifini de değerlendirme fırsatı bulduk. Ancak gerek Suriye’deki operasyonlar gerek bölgemizde yaşanan hadiseler Türkiye’nin bir an önce belirsizleri aşmasını zorunlu hale getirmiştir. Erken seçim teklifini olumlu yaklaşmamız konusunda fikir birliğine vardık. Erken seçimin 24 Haziran 2018’de yapılmasına karar verdik.”

Birkaç ay öncesine kadar “ne seçimi, erken seçim vatana ihanettir” filan türü açıklamalar yapan Erdoğan ve partisi bir anda yön değiştirmişti.

Aynı gün akşama doğru çok enteresan bir iş ilanı yayınlandı. Yüksek Seçim Kurulu internet sitesinde yeni personel alımı için ilan vermiş ve özellikle mülakata dikkat çekmişti. Anlaşılan birileri seçime yeni ve tazelenmiş zabit kâtipleri ve YSK kadrolarıyla girmeyi planlıyordu.

Anadolu Ajansı’nın yandaş medyada kazara (!) yayınlanan simülasyon diye örtmeye çabaladığı sonucun, gerçek sonuçla sadece 5 oy (evet evet 5 oyluk RTE oylarını söylüyorum) farkını anlattığımız yazımızı da şuraya koyalım ara ara bakmak gerekebilir.

Evet… Türkiye bu şartlarda erken seçime gitti. Gelen ilk sonuçlar bir tuhaflığı müjdeliyordu ama İnce ve Akşener halkı öyle motive etmişlerdi ki herkes gözü AKP ve CHP oranlarına dikmişti. Seçim akşamı AA dışında sonuçların alınabileceği mecra kalmamıştı. CHP bu gerçeği açıklamak yerine rol yapmayı ve “AA’ya inanmayın öndeyiz” türü gaz almaya devam etti.

Garip ve tuhaftı çünkü erken seçim alınmasına vesile olduktan sonra arazi olan, sadece bir iki kez “Af isteyruk” dışında çıkış yapmayan, hele hele Ankara’dan ötesine hiç geçmeyen, miting yapmayan ve Akşener’in siyasete girmesiyle eriyip biteceğine inanılan Bahçeli’nin MHP’si akıl sır erdirilmez bir başarı hikâyesi yazıyordu. Seçim öncesi anket şirketlerinden hiç biri MHP için 5 ‘yi bile göstermemişti. Bırakanız yüzde 10 barajını aşması! Galiba en başta Bahçeli evinde şaşırarak izliyordu bu sonuçları. Pijamasını giymiş uyumaya hazırlanırken Kürt şehirlerinden kendisine sunulan rakamlı hürmet ve muhabbeti görerek gözleri yaşardı. Kürtler cellatlarına çiçek ve hayat öpücüğü yollamıştı bu sonuçlara göre göre. Peki gerçek bu muydu? Şimdi birkaç şehri yakından inceleyelim ve MHP mucizesini anlamaya çalışalım.

Burada istatistik, sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimini alt üst eden bir tablo var. Şanlıurfa’da toplam seçmen 50 bin arttığı halde, MHP’nin oyları 60 binden fazla artıyor. Bu şehirde miting bile yapmayarak kazanıyor bu akıl almaz başarıyı. Dahası ilk kez seçime giren ve neredeyse kitlesinin tamamını MHP’den alan İyi Parti de Şanlıurfa’da 16 bin oy alıyor. Yani 1 Kasım 2015 seçimlerindeki 22 bin oyun 16 bini İYİ Parti’ye gitmesine rağmen MHP’ye Allah’ın bir mucizesi olarak 60 bin yeni oy atılıyor. Yaklaşık 9 bin oy artıran Saadet Partisi’nin oylarının nereden geldiği ise tam bir muamma!

Urfalı ülkücülerin bu olağanüstü uyanışına diğer Kürt kökenli illerimiz de eşlik ediyor. Hadi biraz daha inceleyelim:

Mardin’de inanılmaz bir ülkücü patlama mucizesi gerçekleşiyor. 1 Kasım’dan sonra seçmen sayısında neredeyse hiç değişiklik olmadığı halde MHP oylarında neredeyse % 190’a yakın artma oluyor. Ve buna MHP’den eksilen İyi Parti’nin 5 bine yakın oyu dâhil değil. Onu da eklersek rakam % 220 filan… Mucize böyle bir şey. Devlet Bahçeli’nin belki haritada yerini bile gösteremeyeceği bir Kürt şehrinde Allah’ın hikmeti olarak oy patlaması yaşaması hayrete şayan!

Bilindiği üzere Şırnak siyasi tabirle HDP’nin kalesi pozisyonunda. Her dönem bu ilimiz tulum olarak HDP vekilleri çıkarır. Nitekim 1 Kasım seçimlerinde de % 86’lık rekor bir oy oranı ile 4 vekilin tamamını çıkarmıştı. 1 Kasım-24 Haziran seçimleri arası değişen seçmen sayısı yaklaşık 25 bin. HDP oyları mucizevi şekilde inerken, AKP iki seçim arasındaki seçmen farkı kadar, yani 25 bine yakın oy artışına sahip. MHP ise adeta füze! % 300’den fazla. İyi Parti ile birleşince ise neredeyse AKP’yi yakalayacak ve oy artış oranı % 500’ü bulacak. Matematik tam da burada artık iflas ediyor…

Tunceli HDP ve CHP’nin bölgesi. Bu ilimizden başka bir partinin vekil çıkarması mümkün değil. Ancak 24 Haziran MHP Mucizesi burada da gerçekleşiyor ve Bahçeli’nin partisi belki de hayat boyu adım atmadığı bu kentte oylarını iki buçuğa katlıyor. Akşener’in partisini de eklersek oy artık yüzdesi % 300’e varacak neredeyse! Bu rakamların izahını yapabilene Nobel Matematik ödülü verilmeli kesinlikle!

Sadece bu kadar değil şüphesiz. Ben size Türkiye geneli ve 5 adeta Doğu Güneydoğu ilinin örneğini çıkardım. Arzu eden YSK sitesine girip Hakkari, Gaziantep, Kilis, Adıyaman, Diyarbakır, Batman gibi şehirlerdeki MHP şahlanışını da görebilir. Elbette AKP’nin de bu illerdeki başarısı kayda değer ama hiçbir parti MHP kadar büyük bir mucizeyi gerçekleştiremiyor! İsterseniz şuraya genel bir karşılaştırma tablosu ekliyorum göz atın, basit bakkal hesabı yapabilenler bile, hatta Bilal bile durumu hemen anlayacaktır.

Şimdi bandı biraz geri saralım ve Tayyip Erdoğan’ın gizli olarak çekilmiş konuşmasını hatırlayalım. Buraya videoyu iliştiriyorum, izleyenler tekrardan bir baksın lütfen. Özellikle 4:24’ten itibaren sandık kurulu üyesi arkadaşların seçim günü ne yapacaklarını söylemesi ve HDP ile ilgili motivasyonunu tekrar hatırladıktan sonra, şu görüntülere de bakalım. Ya da bu veya şu… Hala ikna olmadıysanız, TR724’te yayınlanan şu habere bir göz atın bakalım.

Şanlıurfa merkezli yapıldığı anlaşılan bilinçli bir sandığı ele geçirme ve oyları manipüle etme operasyonlarına bakınca, seçimlerden birkaç gün önce işlenen cinayetlerin de sebebi ortaya çıkıyor. Belli ki orada amaç özellikle HDP’yi provoke ederek gerilimi tırmandırmak ve seçime yoğun güvenlik önlemleri altında giderek, muhalifleri sandıklara yaklaştırmamak. HDP bu havucu yutmayınca B Planı devreye girdi. Sandık müşahitleri darp edildi, tehdit edildi, seçim salonlarına alınmadı. Bakın burada bir müşahidin imzasına gizlemeye çalıştığı S.O.S yazısı. Bizzat emniyet kullanılarak bağımsız gözlemciler sandıklardan uzak tutuldu. Akşam yaşanacak olan MHP mucizesine zemin hazırlanıyordu. (BKZ)

İktidar medyası havuz kendi bataklığı içinde karartma uyguluyordu ve maalesef bunları halka aktarabilecek medya neredeyse yoktu. BBC’den alabiliyorduk sağlıklı bazı haberleri ve alabildiğimiz alamadıklarımızın yanında yüzdelik dilime giremeyecek kadar minikti. Örneğin yine Şanlıurfa’da bazı sandıklarda kayıtlı olmayan seçmenler ortaya çıkmış, müşahitlerin müdahalesi üzerine kazma ve küreklerle saldırı yaşanmıştı. (BKZ) Can güvenliği kalmamıştı pek çok köy ve mezrada. Bir başka müşahidi parçalamakla tehdit ediyordu bir AKPli. (BKZ)

Müşahitlerin büyük çoğunluğu tehdit edildiği için bölgeden çıkmak zorunda kaldılar. Artık iş maharetli dijital parmaklara kalmıştı.

Esas yapılanın bir günlük bir işlem değil, planlı, projeli bir strateji olduğunu anlayabilmek için biraz daha geniş bir perspektifle bakmak lazım. Erdoğan’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” söylemiyle kimyasının bozulup masayı devirmesinden sonra Kürt şehirlerinde uygulanan sistematik şiddet, göçe zorlama, demografiyle oynama stratejisi İnsan Hakları Derneği’nin tüm raporlarına yansıdı. Fakat bu raporları akl-ı selim ile okuyup analiz edebilecek gazeteci kalmamış durumda. Havuz soytarılarının durumu zaten belli. Diğerleri ise saçma sapan “öğretmen imama karşı” türünden zevzeklikleri analiz sayıyorlar! Şu harita Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın periyodik olarak toparladığı verilerin görselleştirilmesinden ibaret. Lütfen biraz vakit ayırın ve inceleyin.

Biliyorum yoruldunuz ve kafanız şişti. Ama az daha sabır son bir hamleyle Türkiye geneli okuması yapalım ve bitirelim yazıyı…

Önce şunu söyleyeyim, seçimlerin üzerinden neredeyse bir hafta geçti. YSK Başkanı 24 Haziran akşamı kameralar karşısına geçip Erdoğan’ın “Salt çoğunlukla” kazandığını söyledi. Sadece bu cümle bile işin garabetini ortaya koyuyor. Salt çoğunluk neyin nesiydi? Kaç oy almış, kaç yüzde ile almıştı? Bunlar hep muğlak ve Erdoğan fanatiği olan bir vasat trolün yönetimindeki AA verilerinden başka elde bir şey yoktu. YSK hala daha kesin sonuçları açıklamış değil; muhtemelen kendi verileriyle AA verilerinin uyumlu olması için çabalıyorlardır bir haftadır. Eğer kurumun web adresine girerseniz şöyle bir yazıyla karşılaşıyorsunuz: “Sandık Sonuçları ve Tutanakları sayfamız seçim takvimi süresince hizmet veremeyecektir. Yüksek Seçim Kurulunca kesin seçim sonuçlarının ilan edilerek Resmî Gazete’de yayımlanmasını takiben, Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimlerine ait sandık sonuçları ve tutanakları ile geçmiş seçimlere ait sonuç ve tutanaklara yine bu sayfadan ulaşabilirsiniz.”

1 Kasım 2015 rakamlarına göre HDP oylarını şaşırtıcı şekilde çok minik bir yüzde ile artırmış, 7 Haziran 2015’i baz alacak olursak hiç kımıldamamış. Keza 7 Haziran’a göre MHP’nin artışı her türlü takdirin üzerinde. 1 Kasım-24 Haziran karşılaştırması yaptığımızda içinden İyi Parti gibi % 10’luk bir eksilme olmasına rağmen MHP’nin hiç oy kaybetmediğini nasıl bir siyasi mantık ve sosyoloji ile izah edebilir bilmiyorum!

Görüldüğü üzere sadece bu 10 ilimizde MHP oylarında yaklaşık 200 bine yakın bir yükselme var. Üstelik bunlar MHP’nin toptan terörist olarak gördüğü ve milliyetçi politikalara bakışları bilinen Kürt şehirleri. Türkiye geneline baktığımızda MHP oylarında 1 milyonun üzerinde bir manipülasyon olduğunu söylemek mümkün.

Şimdi düşünelim:

Partiniz ölümcül bir bölünme darbesi alıyor. Kuyruğuna takıldığınız iktidar bir bölgeye her gün kan kusturuyor. Şehirleri yerle bir ediyor, kan gövdeyi götürüyor. Bırakanız o bölgeyi, Türkiye genelinde bile toplam 3 miting yapıyorsunuz. En iyimser ve yandaş anket firması bile oyunuzu taş çatlasın % 6 gösterirken siz %12 ile tarihin en büyük sürprizini ve başarısını yakalıyorsunuz.

Bu normal mi?

Hele hele sizin oy oranınıza İYİ Parti’nin % 10’luk dilimini de eklersek MHP oyları CHP’yi rahatlıkla geçiyor!

Bitiriyoruz… Evet, herkesin bahsini ettiği gibi bir dip dalga vardı sanırım. Hesapta olmayan buna karşı bir dip setin de oluşuydu. Kimse oy üzerinden mühendislik çalışması yapılacağını tahmin etmedi. İlle de MHP üzerinden.

Çok basit bir bileşik kap sistemi uygulandı. O da şuydu: AKP+MHP = % 52-54 bandı.

Gerçek sonuç ne olursa olsun rakamlar buraya fikslenmişti. Bu sebeple böylesi absürt bir tablo ortaya çıktı. Çünkü AKP’nin aşırı yükseltilmesi mümkün değildi, muhtemelen bu iş için kullanılan yazılım programında artı/eksi tolere paylarını aşıyordu eğer sadece AKP üzerinden yapılsaydı bu iş.

Yandaş kanalda iş kazası olarak erken yayınlanan sonuçlar gibi, bu planın da bir takım açıklar verdiğini düşünüyorum. Sadece kamuoyu bunu fark etmemiş olabilir. Ki bu ihtimal da iktidar ve havuz medyasının bugünlerde kullandığı gerginlik dolu, ayrıştırıcı şiddet dilini anlamlı kılıyor. Toplumu gererek seçimle ilgili kuşkulu sorulara set çekmeye çalışıyorlar nedense!

HDP önüne uzatılan % 10 havucunu o akşam yuttu zaten.

CHP ise kendi iç hesaplaşmasına dönüp Erdoğan ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor. Süleyman Soylu’nun agresifleşmesinin ise kanaatimce iki sebebi var.

Birincisi yeni hükumette iç işleri bakanlığı MHP istiyor ama Soyla faşist politikalarla onlardan geri kalmadığını ispatlamaya çalışıyor. İkincisi ise, her an birileri seçimde dönen dolapları ortaya çıkarabilir. Gergin bir ülkede, gerçekleri örtmek, olan biteni gargaraya getirmek daha kolaydır.

Benden bu kadar gerisini istatistik, sosyoloji ve siyaset bilenlere bırakıyorum.

Söyleyeceklerim bu kadar…

[Naci Karadağ] 30.6.2018 [TR724]

Yargıtay’ın ByLock kararı: Kepçeyle çalınıp kaşıkla iade edilen adalet [Ramazan Faruk Güzel]

Ramazan Faruk Güzel, Eski (ihraç) Ceza Hakimi

“Bırakın adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun!”

-William Watson-

Türkiye’de, Erdoğan’ın 2014 yılında bizzat ilan ettiği şekliyle bir “Cadı Avı” yaşanıyor halen. “Cadı Avı” /“Witch Hunt”, Ortaçağ’dan beri Batı dünyasının çok yakından aşina olduğu ve irkildiği kavramlardandır; belli bir kesimi yaftalayarak insanları yok etmenin adı.. En dramatik boyutlarda yakın zamanlarda Hitler Almanyasında Yahudilere karşı ve 90’larda da eski Yugoslavya’da Boşnaklara karşı yapıldı.

Şu günlerde ise Türkiye’de Gülen Hareketi üyelerine karşı aynısı yapılıyor. İnsanları işaretlemede ve suçlamada ise “ByLock” isimli bir program baz alınıyor. Şu son 3 yıldır, sırf bu programı telefonuna indirdi diye onbinlerce insanın hayatı karartıldı; Evinde bomba bulunduranlara bile yapılmayan zulümler yapıldı.

Ama ülkede ağza bir parmak bal çalma nevinden olumlu gelişmeler de oluyor:

– 27 Haziran’da Mehmet Altan ve Celalettin Can serbest bırakıldı,

– 28 Haziran’da da “667 sayılı KHK’ya dayanılarak kamu görevinden süresiz ihraç edilen bir kamu görevlisi ile ilgili olarak İdare Mahkemesi, bu ihraç işleminin iptaline dair” karar verdi.

– Son olarak da Bylock kullanımına dair de Yargıtay (Cumhuriyet Başsavcılığının itirazına karşılık olarak) “Örgüt üyeliği için ByLock indirmiş olmanın yeterli olmayacağı, kullanmış olma şartının gerekli olduğu” yönündeki kararının arkasında durdu.

BYLOCK ÜZERİNDEN HAK ALIP VERMELER…

İyi de nedir bu ByLock denen şey?

ByLock Chat & Call (Kısaca Bylock), tıpkı WattsApp, Tango Telegram gibi bir internet üzerinden haberleşme uygulaması. Amerika menşeili bu akıllı telefon uygulaması, Mart 2014’de Google Play ve Apple Store’a yüklenmiş, Eylül 2014’de de piyasadan kaldırılmış ama bu dönem içerisinde de 500 binden fazla insan bu uygulamayı telefonuna indirmiş.

15 Temmuz 2016’da (Çakma) Darbe Girişimi esnasında piyasada Bylock denen bir şey olmamasına, darbeye karıştığı söylenen askerlerin WattsApp kullanmış oldukları basına da yansımış olmasına rağmen, binlerce insanın ByLock kullanarak darbeye karıştıkları iddia edildi ve hayatları karartıldı. (Kurt, kuzuyu yemeye karar verince, herşey bahane zaten…)

Ceza Kanunu’nda ve içtihatlarda, bir telefon uygulamasını indirmek ya da kullanmak hiç suç olmamıştı. Birilerini bir şekilde suçlu ilan etmeye kararlı birileri, bir içtihat oluşturmuş oldular! On binlerce insan, sırf bu uygulamayı telefonuna indirdi diye yerel mahkemelerce cezalandırılmaya başlandı. Arada hükümete yakın kimseler de yanmaya  başlayınca önce “Morbeyin” uygulaması olduğu gerekçesiyle ve ardından da “kullanmış olma” kriterleriyle Yargıtay, bu uygulama ile ilgili bir ince ayar yaptı.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Eylül 2017’de verdiği kararında, ByLock iletişim sistemi ile ilgili, “.. kullanıldığının her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik veri tespiti” koşulunu getirmiştir. Mart 2018 tarihli Yargıtay 16. Ceza Dairesi kararı ile de,

“..ByLock kullanıcılarının.. bylock sunucularına tuzak yöntemlerle yönlendirilmiş olabileceği..” ihtimaline işaret edilmiştir.

16. Daire ayrıca, “Ancak operatör kayıtları ve User-ID eşleştirilmesi doğru yapılabilen kişilerin gerçek bylock kullanıcısı olduklarının kabulu gerekeceğinden, kişinin örgütsel gizliliği sağlamak ve haberleşmek amacıyla bylock sistemine girdiğinin ve bu sistemi kullandığının, User- ID, şifre ve grup elemanlarını içerir bylock tespit değerlendirme tutanağı ve CGNAT kayıtlarını içerir belgeler ile kesin olarak kanıtlanması zorunludur” değerlendirmesini yaparak da, “Morbeyin uygulaması (?) üzerinden ByLock’a istemi dışında yönlendirildiği tespit edilen bir kişi hakkında verilen hapis cezasını bozmuştu. (Yargıtay 16’ncı Ceza Dairesi’nin, Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2’nci Ceza Dairesi’nin geçen yıl Bylock kullanıcısı olduğu iddiasıyla ‘silahlı terör örgütü’ne üye olma suçundan hüküm giyen S.C. hakkında verilen karara dair bozma.)

YARGITAY YENİ BYLOCK İÇTİHADINDA ISRARLI

Şırnak’ta görevli birisi, darbe girişiminden hemen sonraki bir tarihte cep telefonunda Bylock yüklü olduğu ve evinde yapılan aramada 1 Dolar bulunduğu gerekçesiyle “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma”dan suçlanmış ve Şırnak 1. ACM’deki yargılamasında sırf bu bulgulardan yola çıkarak suçlu bulunmuştu. Bu şahıs da dosyası istinaf yoluyla Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesine götürmüş, oranın “esastan reddi” üzerine dosyayı Yargıtay’a taşımıştı.

Kararı inceleyen Yargıtay 16. Ceza dairesi de 05.02.2018 tarihli kararıyla, yerel mahkemenin mahkumiyet kararını “Bylock indirmiş olmanın yeterli olmayacağı, aynı zamanda kullanmış olmak gerektiği, sanığın sadece indirdiği ama kullanmadığı, bunun da örgüt üyeliği için yeterli olmadığı gerekçesiyle” bozmuştu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da bu bozma kararına karşı 30.03.2018 tarihinde itiraz etmişti. Yargıtay da tekrar incelemesi neticesinde CBS itirazını red etti ve şu kıstasların arkasında durmuş oldu:

1-Bylock indirmek, kullanmak için yeterli delil olmadığından suç değildir.

2-Bylock kullanmanın örgüt üyeliği kıstası sayılması için, operator kayıtları (CGNAT Raporu) ve User-ID eşleştirilmesinin doğru yapılmış olması şarttır. (Server’dan alınan kopyada kullanıcı adı (user-id) ve ip bilgileri, operatörden alınan ip bilgileri ile eşleştirilmesinde: iki ip adresi, bir tel no ile eşleşirse, bu kişi gerçek kullanıcı ilan ediliyor artık. Önceden, servera bakmadan operatorden gelen bilgi yeterli kabul ediliyordu.)

3-Kullanıcının üye sayılması için, yazışmadaki grup elemanlarının tespiti gerekir. Yani tespit ve değerlendirme raporunda aynı grupta olanların kimlik (TC no) tespitlerinin yapılmış olması gerekir.

Kovalarla insanların hakları alınırken, kaşıklarla şimdi iadeler var… Bylock uygulamaları başlı başına hukuk cinayetidir! Kullanıldığı dönemde suç olmayan bir şeyden sonra insanları nasıl suçlarsınız ki?! Kanunilik İlkesine ve de Masumiyet Karinesine aykırıdır..

Gel gör ki, bu Bylock ile ilgili daha o kadar fecaat kararlar var ki.. Bir mağdurun, bir sosyal medya hesabındaki haklı isyanı gibi: “Bizler de ankesörden mağdur olduk… Arayan ortada yok, içerik de yok. Eşim, arandığı iddia edildiği dönemde 7-8 ay boyunca Irak’taydı. Bu suçlanmayla tutuklandı.”

Sayısız Bylock zulümlerinden birisi bu… “Deve boynun eğri, nerem doğru ki…” Bu noktada, ByLock vb yöndeki saçmalıkları kamuoyunda değerlendiren Av. Tarık F. Önel ve Av. Murat Akkoç gibi değerli hukukçuların çabalarını takdirle anmak gerekiyor.

BYLOCK’UN TEKNİK HANDİKAPLARI

ByLock ile ilgili suçlamaların hukuken hiç bir dayanağı yok. Hukuki boyutuna dair daha çok şeyler söylenir. Bilgisayar mühendisleri ile görüşmelerimden ve hakimlik yıllarımdaki tecrübelerimden yola çıkarak işin teknik garabetine dair bazı değinmelerde bulunmak istiyorum.

İnternete giren her cihaz bir IP adresi ile girer ve bu bir nevi onun kimliğidir, bunun yanında her sunucunun da bir IP adresi vardır. (‘Sunucu’ dediğimiz cihazı, depolama için kullanılan bir bilgisayar gibi düşünebiliriz.)

Biz bir siteye girdiğimizde veya uygulamaya bağlandığımızda diyelim ki bizim IP: 192.168.a.b olsun ve sizin sitenizin adı da www . X.. olsun.

Site adresinizin bir IP adresi var ve biz sizin sitenize bağlandığımız zaman benim 192.168.a.b olan IP adresimiz gelip sizin sitenizin IP’si olan (mesela) 192.168.a.cd olan IP’nizle eşleşiyor ve bu şekilde sitenize bağlanıyoruz. Bylock uygulamasının da, Whatsapp, Facebook, Twitter vb çalışma şekli de aynı.

Bu uygulamaların mesaj vs artık yazılımcı ne depolamak istediyse bunların depolandığı bir sunucuları var ve bu sunucuların da bir IP’si var. Biz bir uygulamaya girdiğimiz zaman bizim IP’miz, o uygulama sunucusunun IP’si ile eşleşiyor. Buraya kadar problem yok ama asıl problem bundan sonra başlıyor.

“Bu ip adresleri sabit midir, cihazlara nasıl verilir?” diye sorarsanız… 2 çeşit var:
1. Statik IP

2.’de DHCP (dynamic host configuration protocol) yani değişken özellikli IP.

Değişken özellikli ip adresini ilgi ağda DHCP sunucusu denilen IP dağıtan bir sunucu verir ve IP adresiniz sabit olmaz, “IP kiralama” denilen bir yöntemle verir makina. Yani, ilgili ağda cihazlar kodlanıp kurulurken belirtilir: “IP kiralama süresini 2 saat ver” ya da “1 hafta ver” gibi. İnternet alt yapısını kullanan kişi sayısına göre optimum bir zaman verilir.

Anlaşılmasını kolaylaştırmak için bir örneklendirme yapalım. Mesela 10 bin civarı öğrencisi olan bir üniversitede okuyorsunuz diyelim, orada 2 saat derse gittiniz sonra çıkıp evinize veya yurdunuza döndünüz, belki 2-3 gün dersiniz yok ve okula gitmeyeceksiniz. Dolayısıyla DHCP sunucu size verdiği IP’yi 1 haftalığına verse… Herkese böyle IP verse belki 5 bin öğrenciden sonra verecek IP adresi kalmayacak ve IP’ler tükenecek.

Bu yüzden de üniversiteler yaklaşık 3-4 saatte bir portalı internetten çıkarıyor, dolayısıyla da IP’nin kiralama süresi bitiyor,  sistem de yeni IP veriyor. Ev internetlerinde de değişken IP kullanılabiliyor. Cafe ve restorantların internet alt yapısı da bu şekilde.

IP adreslerinin cihazlara verilmesi böyleyken, ByLock vb uygulamalarda kişi tespiti nasıl yapılabilir ki?!

ByLock’un IP adresi: 1111 olsun diyelim. (Bu ByLock dedikleri program ki; Whatsapp gibi telefon ya da mail doğrulaması da yapmıyor. Bunu ben uydurmuyorum, Havuz’un haberlerinde yazıyor.) O zaman bu kadar insanı nasıl tespit ettiler? Daha doğrusu nasıl olur da iftira attılar!

Site örneğinden IP eşleşmesine bir örnek vermiştik.. IP eşleşmesi ile ByLock sunucu adresi olan 1111 IP’si ile eşleşen tüm IP adreslerini liste liste çıkardılar diyelim; ister ara bağlantıyı hack’lesinler, ister sunucuları satın almış olsunlar… Sunucu telefon bilgisi doğrulaması tutmuyorsa bunun başka yöntemi yok:

Bence, 1111’e bağlanan bütün IP leri çıkardılar ve ByLock’a bağlanan herkesi mobil cihazla bağlanmış gibi kabul ettiler. Sonra da  GSM hatlarına, “Şu IP adreslerini şu tarihler arasında kullanan telefon numaralarını çıkarın” demişlerdir.

Sabah diyelim ki XY Cafe’den tablet veya sanal cihazla bağlandık ve 192.168.a.h. adresi ile kullandık ve kalktık; telefon yok, bir şey yok cihazımızda… Ve 1 saat sonra bir başkası geldi ve kafeye oturdu ve DHCP’nin bana verdiği IP’yi size verdi diyelim. İşte o zaman GSM hat, “O gün sen kullandın!” diyor. Sen de aylarca derdini kimseye anlatamıyorsun, “Ben kullanmadım” diye..

Hadi telefon hattımızla sahiden de ByLock’a bağlandık diyelim; ama bunun zaman olarak saniye saniye birbirini tutması gerekiyor ve mahkemenin bunu “alanında uzman” bir bilirkişiye inceletmesi gerekiyor. Mahkemede de “İlla bilirkişi istiyorum” diye diretenler, duruşmalarını erteletebiliyor, hatta beraat edebiliyorlar. Gel gör ki, üstten gelen talimatlara kilitlenmiş bazı mahkemelerce, “tüm raporların istenmesi” ve “şahitlerin, uzman görüşlerinin istenmesine” rağmen bütün talepler red edilerek cezalar verilebiliyor maalesef!

İletişim, bilişim alanında uzman görüşü vs diyoruz da;

Bu konuları değerlendirecek ortada uzman bilirkişi yok! Bilirkişilik için başvuranlar anlatıyor; polis memurlarını, hatta zabıt katibini bu Bylock meselelerinde ‘Bilgisayar mühendisliği” alanında ‘bilirkişi’ olarak kaydediliyorlar! İşin gerçek uzmanı bilgisayar mühendisleri ise, eğer kuvvetli referansı yoksa görev alamıyorlar. Aynı adam kıtlığı “adli tıp” alanında da yaşanıyor.

Bir çok alanda da durum farksız; uzman kimseler, çeşitli sebeplerle görevlerinden uzaklaştırıldılar; kimisi “Cemaat mensupluğu” iddiasıyla, kimisi de iktidardakilerin işine gelen yönde rapor sunmamaları sebebiyle…

Görevden ihraç olduğumuz 2015’de bile istediğimiz kriminal raporları bir türlü gelmezdi, dolayısıyla karar çıkarmakta çok zorlanırdık. Bir ceza hakimi meslektaşım artık dayanamamış ve Emniyet’in kriminal bölümünü bizzat arayarak; istediği raporların artık gönderilmesini, aksi taktirde gerekli yasal işlemleri başlatacağını ifade etmişti. Bunun karşılığında ise ilgili polis aynen şunu söylemişti:

“Sayın hakimim, ben yıllar yılıdır trafik polisiydim. Buranın kriminal uzmanlarını sürmüşler bir yere, beni de şimdi buraya atadılar. Diğer arkadaşlarımın durumu da farksız. Şikayet etme değil, isterse bizi kesin, ama sizin istediğiniz raporu verebilecek durumda değiliz!”

ADALET İÇİN SON ŞANS!

Bilirkişisinin de, uzmanının da durumu bu. Zaten mahkemelerin nasıl işlediğini de görüyorsunuz. “Morbeyin” iddialarını ve binlerce insanın bu iddialarla mağduriyetlerini de takip edenler biliyor.. (Bu konuyu da ayrı bir yazıda detaylı ele alırız.) Böyle bir ortamda, sırf siyasilerin birilerinin suçlu ilan edebilmek için icat ettikleri ByLock suçlamaları ile onbinlerce insan mağdur. Bu komediye kökten bir son vermek yerine Yargıtay’ın “indirmek yetmez, kullanmış olursa anca örgüt üyesi sayılır” şeklindeki doktriner kasmalarını da gülünç buluyorum!

En hakkaniyetli yapılacak olan; silahla ve cebirle işi olmayan insanların terörle suçlanmaya bir son vermek.. Ve Amerika’nın, Kore’nin App uygulamaları icat ederek milyar dolarlar kazandığı bir zamanda, insanlarımızı ByLock gibi bir app kullandı diye hapislerde çürütmeye bir son verin artık ey Yargıtay gibi yüksek mahkemeler!

Çay toplamaya gitmekle çok şeyler değişti bu yargı dünyasında ve ülkede ama hukukun onurunu kurtarmak için son bir şansınız halen var.

Yaparsanız, birileri kıyameti koparacaktır, evet… Ama William Watson’un dediği gibi “Bırakın adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun!”

“Nihayetinde bütün yaşadıklarımız bir komediden ibaret” (C. Chaplin) ama bunu daha fazla absürtleşmeye de gerek yok sanırım.

[Ramazan Faruk Güzel] 30.6.2018 [TR724]

Koç yine arada kaldı [Semih Ardıç]

Koç Holding’in arada kaldığı günlerden geçiliyor.

24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçime birkaç gün kala Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) adına daha evvel çekilmiş reklam filmi yayınlandığında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili ve Fenerbahçe’nin yeni başkanı Ali Koç müdahale etti.

Reklamda görüntü ve kısa sözleri yer alan diğer işadamları ne hikmete sükût etti, onlara nazaran yaşça küçük olan Ali Koç reklamın yayınını durdurdu.

ALİ KOÇ ÜZERİNDEN SİYASET

Ali Koç itirazında haklıydı. Zira seçim arefesinde Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ile aynı reklamda rol almış gibi bir intiba bırakması halinde diğer partileri ve seçmenleri rahatsız edebilirdi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Türkiye’nin tanıtımına matuf çekilmiş bir filmi muhataplarının rızasını almadan yayınlayarak fırsatçılık yapmıştır.

Üç rey fazla alma uğruna Koç ile beraber reklamda geçen bütün işadamlarının hukuku çiğnenmiştir. Neyse ki reklam hemen yayından kaldırıldı da mesele büyümedi.

Koç o badireyi atlattığını zannederken Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin İstanbul Maltepe’de 23 Haziran Cumartesi günü tertip ettiği mitinge otobüs tahsis etmekle itham edildi.

Holding namına Ali Koç iddiayı sosyal medya üzerinden tekzip etse de Türkiye’de “çamur at izi kalsın” zihniyetine söz anlatmak mümkün değil.

KİMSEYE YARANAMIYOR

Koç senelerce o mesnetsiz ithama cevap vermek mecburiyetinde kalacak. Böyle bir mecburiyeti olmadığı halde siyaset cenahında kimseyi memnun edemiyor.

Muhalefetin nezdinde “iktidarın gemisine binmiş ve reklamlarda oynuyor.”

İktidar çevrelerinde Koç ailesinin ismi “gizli CHP’li”, “İnce’nin finansörü” gibi sıfatlarla yan yana zikrediliyor.

Ya benimsin ya kara toprağın…

Türkiye’nin gergin siyasî ikliminin ne kadar merhametsiz olabileceğini seçim kutlamalarını pompalı silahlarla yapan AKP’lilerden anlıyoruz.

Her vatandaş gibi Koç da siyaset yapabilir. Böyle bir beyanda bulunmadığı müddetçe anayasanın verdiği seçme hakkını dilediği gibi kullanır. Kime ne?

SARAY’IN MUHBİRLERİ

Türkiye artık muhaberat devletine dönüştü. Müzevir ve muhbirler arasında anlı şanlı işadamları dahi var!

Hal-i hazırda seçmenliğin ötesinde siyasetle bir irtibatı olmasa da Koç Holding, Saray’a söz taşımayı vazife addetmiş şahsiyet fukaralarının kapalı kapılar ardında sıraladığı iftiraların bedelini ödüyor.

AKP’nin “yerli ve millî tank” diye takdim ettiği, amma velakin motorunu imal edemediği Altay’ın Koç’un elinden nasıl alındığını bilen biliyor.

Koç gibi savunma sanayiinde Otokar firması ile rüşdünü ispat etmiş bir gruptan alınan proje, “Erdoğan’a aşığım.” diyen eski ilaç mümessili Ethem Sancak’a verildi.

Sancak yanına Katar’dan bir grubu alacak, güya millî tankın motorunu geliştirecek.

MUSTAFA KOÇ’UN SON AKŞAM YEMEĞİ

21 Ocak 2016’da vefat eden ve son akşam yemeğini Saray’da Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ile yiyen Mustafa Koç, “Devletle kavga etmeyiz, 90 senelik itibarımızı kimseye çiğnetmeyiz.” diyordu.

Ailenin bu istiğna hali iktidar çevrelerini rahatsız edebiliyor. Zirvedeyseniz seveniniz kadar haset edeniniz de eksik olmaz.

Koç’un iki arada kalma sancısı kolay kolay bitmeyecek.

Şimdi de Türkiye’yi aşan bir krizin ortasında buldu kendini.

İran ile 2015’te imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini ilan eden ABD Başkanı Donald Trump, İran’dan petrol ithal eden devlet ya da şirketler için, “4 Kasım son tarih.” sözlerini sarfetti.

TÜPRAŞ, PETROLÜN YÜZDE 64’ÜNÜ İRAN’DAN ALIYOR

Trump’ın son ikazının devamı gelecek. Bu hâdise Türkiye’de kamu şirketi BOTAŞ’ın akabinde en fazla Koç’un uykularını kaçıracak. Zira Türkiye Petrol Rafinerileri AŞ (TÜPRAŞ) 2005’te özelleştirildiğinde en yüksek fiyatı Koç vermişti.

Koç grubu ham petrolü ithal edip TÜPRAŞ’ın İzmit, İzmir (Aliağa), Kırıkkale ve Batman rafinerilerinde işleyip akaryakıt olarak satıyor. TÜPRAŞ ham petrolün yüzde 64’ünü Trump’ın kara listeye aldığı İran’dan ithal ediyor.

Ham petrolü İran’dan ithal etmek Koç için daha kârlı. TÜPRAŞ’ın Fuel Oil Dönüşüm Ünitesi (RUP) İran ve Kuzey Irak petrolü gibi ağır petrol türlerini yüksek verimlikle işleyebiliyor.

Bahse konu petroller, hafif ham petrole göre daha ucuz olduğundan rafinerinin kârlılığı aynı şekilde artıyor.

KOÇ, ABD’NİN KARA LİSTESİNİ GİRMEYİ GÖZE ALAMAZ

Trump geri adım atmayacağına göre Koç ya ABD’nin kara listesine girmeyi göze alarak İran’dan petrol almaya devam edecek. Ya da ithalatı durduracak.


TRUMP’IN “İRAN’DAN PETROL ALIMINI AZALTIN” MESAJINDAN SONRA TÜPRAŞ HİSSE FİYATI YÜZDE 7’YE YAKIN DÜŞTÜ. TÜPRAŞ’ın hisse fiyatının yüzde 7 değer kaybetmesi piyasa değerinin 2 milyar TL azalması anlamına geliyor.

Koç’un en büyük ortaklarından biri ABD’li Ford. Vehbi Koç’un başlattığı ve 80 senedir devam eden bir ortaklık bu. ABD’nin kara listesine girmek Koç’u dünya liginden düşürür.

“Almıyorum.” demekle de iş bitmiyor! İran petrolünün yerine hangi adresten ithalat yapacağına da karar vermesi lazım. Dolayısı ile Koç maliyeti artıracak bir karar vermenin eşiğinde.

TÜPRAŞ HİSSE FİYATI ANINDA DÜŞTÜ

Trump’ın o sözü Borsa’ya anında aksetti ve Tüpraş’ın hisse fiyatı bir haftada yüzde 7’ye yakın düştü.

Hatta Koç’a ait Yapı Kredi Yatırım söz konusu haberler üzerine kardeş şirketi TÜPRAŞ’ı “en çok tavsiye ettiği hisseler” arasından çıkardı.

Diğer aracı kurumlardan bazıları da ABD’nin İran’a uygulayacağı müeyyideler sebebiyle TÜPRAŞ’ı “riskli” listesine kaydırdı.

Tepki ya da itirazlara kulak asmayan tarz-ı siyaseti benimseyen Trump’ın şakasının olmadığını Çin’e ve Avrupa Birliği’ne yüzde 20 ilave gümrük vergisi getirmesi esnasında bütün dünya gördü.

REZA ZARRAB’IN HAYALETİ GERİ GELMESİN!

İran ile çalışan şirketlere duyurduğu 4 Kasım’ın ötesinde Koç için şartların çok ağırlaşacağı söylenebilir.

O kadar bedel ödendikten sonra İran ile kirli ticaretin menejeri Reza Zarrab’ın kurduğu rüşvet ve kara para düzenine bu sefer tevessül edilmez herhalde.

Koç o gün dahil olmadığı netameli işlere yarından sonra niye tenezzül etsin ki!

İktidar/güç kavgası devam ederken Koç her halükârda iki arada bir derede kalacak.

[Semih Ardıç] 30.6.2018 [TR724]

Biz bu seçimi neden yaptık? [Levent Kenez]

Saçma başlığı düzeltiyorum. Neden erken seçime gittik?

Devlet Bahçeli’nin karşılıklı paslaşarak işaret fişeğini ateşlediği hatta tarih olarak subliminal 26 Ağustos’u verdiği erken seçim, 18 Nisan’da Erdoğan’la görüşmesinden sonra baskın seçime dönüşmüştü.

Peki bir yıl önce referandumda beraber hareket etmiş iki partinin kurduğu Cumhur ittifakı ilk kez kamuoyuna ne zaman ilan edilmiş? 21 Şubat günü…

Erdoğan’ın tek karar verici olarak ülkeyi yönettiği o günlerde de neden şok bir seçime gittiği ile ilgili yorumlar yapılmıştı. Öyle ya o anki mevcut yetki ve pozisyonu seçimleri erkene aldırmaya hiç gerek bırakmıyordu. Meclis’teki çoğunluğunun yanı sıra buna da gerek kalmayacak bir şekilde hiç bir denetime tabii olmayan KHK’larla ülkeyi yönetiyordu. Meclis sadece göstermelikti. Adliye, ordu, emniyet o günde emri altındaydı. İktidarını cilalamaktan başka bir işe yaramayacak bir seçime neden ihtiyaç duymuştu.

Şok seçim ilan edildiğinde bunun sebepleri olarak konuştuğumuz şeyler aşağı yukarı şunlardı:

-Ekonomik gidişat kötü. Ciddi bir kriz çıktığında Erdoğan epey kredi kaybedecek. Milletin cebine dokunduğunda vatan-millet-Sakarya edebiyatı işe yaramayabilir.

-Referandum gösterdi ki yerel seçimlerde psikolojik anlamı olan büyük şehirler kaybedilebilir. Yerel seçimden olası oy ve güç kaybı ile çıkılırsa bu genel seçimlere de etki edebilir.

-Özellikle MHP’nin de rahatsız olduğu düşman kardeşi İYİ parti ve Meral Akşener  başta olmak üzere muhalefeti hazırlıksız yakalamak. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Cumhur İttifakı’na zaten 21 Şubat’ta karar verilmişti ve Erdoğan MHP’nin de adayı olarak çok önceden ilan edilmişti. Akşener dışında muhalefetin cumhurbaşkanı adayları dahi belli değildi.

Şimdi, yaklaşık 2 ay süren ve hepimizin rol aldığı ‘Demokrasi’ adlı oyundan sonra Erdoğan’ın mutlak iktidarını pekiştirerek çıktığı seçimleri sebep-sonuç yönünden analiz edebiliriz. Seçim sonuçlarının rakamsal analizini yapmak oldukça komik çünkü seçim çalışması bile yapmayan yakın zamanda ortadan ikiye ayrılmış MHP’nin oylarının Güneydoğu’da dahi artması artması yeteri kadar fikir veriyor.

Gördük ki, seçimmiş, sandıkmış, CHP’ymiş, İnce’ymiş bunlar Erdoğan için oldukça basit şeyler. Önceki seçimlerle kıyas dahi kabul etmeyecek başarısız bir kampanya ve oldukça kötü bir performans sergilemiş olmasına rağmen ilk günden son güne kadarki rahat duruşunun bir anlamı olduğuna bir kez daha kanaat getirdik.

Erdoğan’ın şok seçime gitmesine ihtiyaç duyduğu gerekçelerin bir çoğunu hallettiğini söyleyebiliriz.

Ben şahsen seçimin hemen ardından yaptığımız sıcağı sıcağına yorumlardan farklı şekilde seçimin kazananlarından biri MHP olsa da Erdoğan’ın MHP’ye bağımlı ya da muhtaç kalmayacağını düşünüyorum. Akşener’in daha MHP’deyken yargı yoluyla önünün kesilmesi ile başlayan çıkar ve suç ortaklığı MHP’nin AKP kanatları altına girerek varlığını sürdürmesi ile sonuç verse de bu ilişkide Erdoğan’a muhtaç olan MHP’dir. Bahçeli’nin aldıkları dijital oyun gazıyla -ki bu nasıl bir sevinç anlamak mümkün değil Türk milliyetçisi parti en haz etmediği Kürtlerin partisi HDP’nin altında bir oy almış-  haddini aşan yardımcısını görevden almış olması bunun gösteriyor. Erdoğan’ın yola çıktıklarına istisnasız yaptığını MHP’ye de yapmaya çalışacak ve ortaklık tahmin edildiği gibi Bahçeli’nin sürpriz çıkışları ile değil tam tersine Erdoğan’ın paranoyaklığı ile son bulacak. Ama halen devam eden balayında MHP bir kaz şey elde edebilir.

Şu an Erdoğan gücünün zirvesinde. İstediği rejim değişikliğini gerçekleştirdi. Görüntü de hükümet kurulacak olsa da bütün bakanlıkları kendisinin ifa edeceği yönetime kavuştu.

-Her zaman bir düşmana ihtiyacı var. Hem kitlesini zinde tutmak hem de yapacağı şeyleri formülize etmek için. Tahmin edileceği gibi bu düşman Fetö ve PKK olarak sıklıkla dile getirilmeye devam edecek.

-Şu an emri altında olduğunu varsaysak da, en çok korktuğu kurum ordu. Kendi beslemeleri 60 kilobaytlık şebialar paşa olsa dahi ordu gibi eli silahlı bir kurumdan yaşadığı sürece korkacak. Bu diktatörlük mesleğinin bir fıtratı. Orduda tasfiye ve düzenlemelerle uğraşacağını tahmin etmek zor değil. Bürokraside de tasfiyelere devam edecek.

-PKK tehdidin yeni dönemde biraz daha öne çıkarılacağını, kontrollü çatışmalarla 90’lı yıllarda olduğu gibi bir korku iklimi oluşturmaya devam edeceğini düşünüyorum. Bunu yaparken de ordunun güç kazanmaması için de bütün başarının kendisine yazıldığı PR’a devam edecek. Çok daha fazla üniformalı görüntülerini göreceğiz.

-Gelelim ekonomiye. Şahsen şok seçim kararının tek sebebi olarak görüyorum. Erdoğan’ın,  kriz dahi çıksa eskisi kadar etkilenmeyeceğini, krizi de bir şekilde dış güçlerin çıkardığı bulurlarsa “patates soğan yeriz Resi’i yedirmeyiz” propagandası ile krizden çıkabileceğini düşünenler var. Ben o kadar kolay olduğunu sanmıyorum. Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı patronaj sistemi diğer bir ifade ile Erdoğan’ın köy ağası olduğu ‘karnınızı doyuran ben, çocuğunuzu doyuran ben, sizi evlendiren ben…’ tarzı bir sistemi henüz başaramadı. Kaldı ki bu sistemlerin kurulduğu ülkelerin ekonomileri ya petrol doğal gaz gibi bir ürüne bağlı. Buralarda bile bu ürünle ilgili gelir düştüğü zaman ülkeler krize giriyor. Türkiye gibi ekonomisi dışa açık ve karşılıklı birbirine bağlı olan ülkenin ekonomik karakteri Erdoğan için sıkıntı doğuruyor.

-Devletlerin ve dev şirketlerin patronun belli olduğu ülkelerde bahşişi neyse verdiği ve işini yaptığını biliyoruz. Erdoğan Türkiye’si için de bunu kabul etme ve bu şekilde çalışmayı tercih edenler çıkacak mülkiyet sorunu olan ve para giriş çıkışlarına müdahalenin olduğu ve ekonominin amentülerinin dikkate alınmadığı bir ülkede büyük yatırımlar haricinde yabancıları pek göremeyeceğiz.

-Yunanistan’da kriz çıktığı zaman bütün rakamların ve istatistiklerin bir aldatmaca olduğu ile yüzleşmeleri epey acı olmuştu. Türkiye’nin tanışması çok daha acı olabilir.

-Erdoğan hayatta olduğu sürece iktidarda kalmayı planlıyor. Şu an için erken olsa da iki defa seçilir şartını değiştirmenin ajandasında olmadığını düşünen yoktur herhalde.

Ekonomik sebeplerle OHAL’i kaldırmaya, otoritesini sarsmadan toplumda biriken gazı almak için zahiren yumuşa belirtileri göstermeye mecbur kalacağını düşünüyorum. Af da bunlardan bir tanesi olacak.

Ekonomide sorun yaşamadığı sürece diğer işleri halledebileceği imtihanı olacak. Çünkü mesele tavuk yumurta ilişkisi gibi. Rakibi kalmadığı ortamda dış politika, ülkedeki sosyoloji ve ertelenmiş hesaplaşmalar yeni dönemin parametreleri olacak.

CHP için konuşmaya gerek yok. Şimdiden kendilerine verilen gündemle meşguller. Şehit cenazeleri olayı tamamen gündem değiştirmek için.  Seçim akşamı konuşulmasın diye. CHP epey bir liderlik mücadelesi ile boğuşacak. Kılıçdaroğlu’nun kolay kolay gideceğini sanmıyorum. İnce de işin peşini bu saatten sonra kolay kolay bırakmaz. Delege baskısıyla aday oldum deyip saha da olacak. Biri referandum akşamı satmıştı diğeri de 24 haziran akşamı. Hafızalar zayıf ve günübirlik yaşandığı için İnce’nin “24 Haziran akşamı neredeydin” repliğine çok takılacağını sanmıyorum. Hatta bence Erdoğan, İnce’yi Kılıçdaroğlu’ndan daha çok sevdi.

[Levent Kenez] 30.6.2018 [TR724]

Yeni döneme hızlı başladılar! [Erhan Başyurt]

Cumhurbaşkanı’nın hükümete başkanlık edeceği, başbakanın olmayacağı ve Meclis’in zayıf, yargının bağımlı olacağı yeni dönem başladı.

Aslında resmi olarak ‘tek adam hükümeti’ haftaya kurulacak, henüz başbakan görev yapıyor ama rejim değişimi kendisini her alanda hissettiriyor.

Belki de muhalefetin sesini yükseltememesi, seçimlere dair itirazları bir yana bırakıp kendi derdine düşmesi için bu kadar toz duman…

***

İktidar yeni dönemde hedef tahtasına HDP’den sonra CHP’yi de koyacak gibi.

Şimdilik ‘rüzgar ekme’ görevi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya verilmiş.

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Ağrı Doğubeyazıt’ta ‘’PKK’nın bir köy bakkalını infaz ettiği’’ iddiasına ilişkin Soylu’nun’ı kendisini telefonla arayıp tehdit ettiğini iddia etti:

‘’O köyde taş taş üstünde bırakmayacağım. O teröristleri yakalayacağım. Sizi CHP bile kurtaramayacak…SİZE ARTIK YAŞAMA HAKKI YOK!’’

Soylu bu sözleri doğruladı. Söylediklerinin Buldan’ın açıkladıklarından daha fazla olduğunu dile getirdi. Sonra da yeni bir iddia da bulundu:

‘’PKK, HDP’nin oy kaybettiği yerlerden intikam alıyor’’.

Hepsi bu da değil, Soylu çıtayı daha da yukarı çekip yeni bir ifşaatta daha bulundu:

‘’Valilere talimat verdim. Şehit cenazelerinde protokolde CHP İl Başkanları’na yer vermeyin…’’

Talimat ilk olarak Bursa’da şehit cenazesinde hayata geçirildi. CHP’li Başkan protokole alınmadı ve CHP’nin çelengi bir grup tarafından cami avlusundan dışarı atıldı…

Soylu’ya göre, HDP’ye barajı CHP aşırttı. Bu nedenle de; ‘’Sandıkta beraberlerse cenazede de beraber olsunlar, CHP şehit cenazelerinde değil gidip PKK’lı leşlerin cenazelerinde HDP ile saf tutsun…’’

Bilmem sizlerin de tüyleri diken diken oldu mu?

Kendinizi bir distopya ülkesinde gibi hissediyor musunuz?

Halkın can güvenliğini korumakla mükellef İçişleri Bakanı, ana muhalefet ve ondan sonra Meclis’te en fazla temsile sahip üçüncü partiyi tehdit ediyor.

Seçim sonuçlarından hareketle, yargısız infaz yapıyor.

Soylu, Meclis’in üçte birinden fazlasını PKK terör örgütünün destekçisi ilan ediyor.

Halkı galeyana getiriyor. Halen görevinin başında.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan da tek satır kınama henüz olmadı…

1990’lara döndük anlayacağınız.

***

CHP ile ilgili dün tahmin edilen ama olmaması beklenen bir şey daha gerçekleşti yeni dönemin ilk haftasında…

CHP’den yeniden milletvekili adayı gösterilmeyen hakkında çok sayıda fezleke bulunan Eren Erdem, dört yıl önceki bir köşe yazısı gerekçe gösterilerek evinin önünde sabah saatlerinde gözaltına alındı ve ardından aynı gün tutuklandı.

Erdem hakkında zaten yurtdışına çıkış yasağı bulunuyordu.

Erdem gibi CHP’den vekil gösterilmeyen gazeteci kökenli bir iki isme daha operasyon yapılacağına dair kaygılar var.

CHP’de aktif görev yapan Erdem ve diğer isimler, gayretleri ve yaptıkları açıklamalarla iktidarın şimşeklerini üzerlerine çekmiş ve hedef olmuşlardı.

Erdem, mevcut olmayan bir terör örgütü ‘FETÖ’ gerekçesi ile tutuklandı.

Böyle bir silahlı terör örgütü mevut olmadığı halde CHP de dahil tüm siyasiler iktidarın söylemlerini sakız edip ağızlarında çiğnedikleri için, iktidar rahatlıkla tüm muhaliflerini aynı yalanla yaftalayabiliyor.

Şayet olmayan bir ‘silahlı terör örgütünü’ var kabul ediyorsanız, bağlantınızın var olmadığını nasıl ispat edebilirsiniz?

İktidar, alıcısı olduğu sürece bu hayali terör torbasına daha çok muhalif doldurur…

***

Dedik ya, ‘Tek Adam’ dönemi hızlı başladı. Soylu bu yarışta tek de değil…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim zaferinin ardından bir teşekkür ilanı verdi.

İlanda dikkat çeken husus, Cumhuriyet, Habertürk, Hürriyet, Milliyet, Sözcü, Aydınlık, Türkiye’de Yeniçağ, Yeni Şafak, FOX TV, Karar gibi bir çok medya kurumundan gazetecilerin isimlerine liste halinde açıktan yer verildi. Yayınları ve yazdıklarıyla MHP’yi durdurmayacakları dile getirildi.

Ulusal ve uluslararası gazeteci kuruluşları, ilana gazetecileri hedef gösterdikleri ve örtülü tehdit olduğu gerekçesiyle tepki gösterdi.

Haksız da sayılmazlar…

***

Gazetecilere yönelik bir liste de cezaevindeki Alaattin Çakıcı’dan geldi.

Karar gazetesi yazarlarını, AK Parti ve MHP ittifakına zarar verecek yayınlar yaptıkları gerekçesiyle isim isim tehdit eden bir mektup gönderdi.

Çakıcı’nın ‘’içeriden infaz emri verdiği’’ de iddia edildi.

Nitekim polis, Karar gazetesi önünde güvenlik tedbirleri almak zorunda kaldı.

Çakıcı, son dönemde siyasi arenada bayrak gösteren bir isim.

MHP lideri Devlet Bahçeli kendisini seçim arefesinde cezaevinde ziyaret etti, Çakıcı’yı da kapsayacak şekilde bir kapsamlı af çıkarılması çağrısında bulundu.

Bahçeli’ye göre, eşini öldürtmeye azmetmekten hapis yatan Çakıcı, devletine hizmet etmiş bir ülkücü…

***

Eskilerin deyimi ile ‘‘Gün be gün yevmü’l beter…’’ yani ‘’her gün bir öncekinden kötü…’’ bir dönem yaşamaya devam ediyoruz.

Bir ileri iki adım geri gidiyor ülke…

Mehmet Altan ve Celalettin Can’ın tahliyesine seviniyor, umutlanıyorsunuz, ardından yeni gazeteci tutuklamaları ile sarsılıyorsunuz.

Meclis’te çok partili yapı, siyasi uzlaşmayı artırır diye umuda kapılıyorsunuz, ama tam zıt yönde nefret tohumlarının saçıldığına, kutuplaşmanın körüklendiğine şahit oluyorsunuz.

Masum kadın ve bebelerin ‘silahlı terör örgütü’ iddiasıyla hapse doldurulduğu, öğretmenlerin, akademisyenlerin, hakim ve savcıların kamudan keyfi ihraç edildiği, mafya babaları ve tetikçilere af dilenen ve hırsızların salıverildiği bir dönem yaşıyoruz.

Muhalefetin seçim kaybetmeyi zafer sandığı, meydanlara hakim olup sandığa sahip çıkamadığı, partilerin bölünerek büyüdüğünü iddia ettiği garip bir dönem!!!

Birileri lunaparkta kamikazeye binmiş gibi heyecanlı çığlıklar atıyor ama bu bir eğlence değil.

Alt üst olan bindiğiniz kamikaze değil, devlet ve kurumları. Ülkeye yazık oluyor…

[Erhan Başyurt] 30.6.2018 [TR724]

Siyasal analizin analizi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bir ülkede siyasal analiz yapılabilmesi için, benzer girdilerin benzer sonuçları beraberinde getirmesi gerekir. Düzenliliklerden genel geçer eğilimlere varmak, siyasi analizlerin önemli bir hedefidir. Sadece tek bir olaya yoğunlaşıp onu etraflıca anlamaya çalışmak da siyasi analizlerin bir diğer ağırlık noktasıdır. Siyasal analiz, siyasetin dinamiklerini be belirleyicilerini ele alır, değişimleri ve eğilimleri anlamamıza yarar. Bir nevi, olasılıklar hiyerarşisinin oluşturulması ve izahını kapsar.

Tüm siyasi analizlerin dayanması gereken iki temel bulunmaktadır. Birincisi, bilgi elde edebilirlik, ikincisi ise yazılı normlar bütününün varlığı. İlki siyasi sistemin şeffaflığını, ikincisi ise anayasal ve yasal devlet mimarisinin ortaya konduğu normatif yapıyı içerir. Birincisi için özgür bir basın ve yürürlükte olan (ve uygulanan) temel insan hak ve hürriyetlerinin varlığını gerektirir. İkincisi ise bürokratik ve liberal-demokrat bir devleti.

Sokaklarda envai çeşit silahlarla havaya ateş açan ve ilkel bir biçimde “sevinç gösterisinde bulunan” parti destekçilerinin olduğu bir ülke bu kıstaslara uyar mı? İçişleri bakanının ülkenin ana muhalefet partisini anayasa dışı bir terörist gruba indirgediği ve “şehit cenaze törenlerine” katılımına cebir kullanarak engel olduğu bir “devler” (!) bu kıstaslara uyar mı? Mafya babalarının gazete ve gazetecilere saldırma emri verdiği, diğerlerinin akademisyenlerin hunharca öldürülmeleri yönünde “kanlarıyla duş almaktan” bahsettiği bir ülke, bu kıstaslara uyar mı? Ülkenin üçüncü büyük partisinin eşbaşkanının onlarca milletvekili arkadaşıyla beraber gayrı hukuki gerekçe ve ispatsız suçlamalarla hapishanede olduğu bir ülke bu kıstaslara uyar mı? Kendi milletvekili hapishanede olan sözde sosyal demokrat bir partinin cumhurbaşkanı adayı, hapishanedeki üçüncü büyük partinin yine cumhurbaşkanı adayı olan Eşbaşkanı için “onun hapishaneden çıkması gibi bir talebimiz olmamıştır” diyebildiği bir ülke, bu kıstaslara uyar mı?

“Adil seçim imkânsız”

Daha çoğaltabilirim. Sizi sıkmak istemediğimden burada bırakıp, devam etmek istiyorum. Temel hakların Türkiye’de yerleşmemesinin nedeni kanımca sadece anayasaya uyulmaması değil. Bence esas mesele, sahip olduğu hakları bilmeyen bir toplum ve daha da fenası sahip olduğu hakların ne işe yaradığı hakkında hiç kafa yormamış bir sosyoloji! Düşünmenin başlı başına ciddi bir risk olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Anlamak için dahi olsa, yaygın olarak kullanılan terminolojiyi ve diskuru sorgulayan insanların can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ülke haline geldi Türkiye. Buna karşın bir seçim komedisi yaşandı ve herkes bu korkunç tabloyu unuttu ve partilerin mukayesesinden, artan veya azalan oy oranlarından, başarılı muhalefet liderlerinden, yorgun Erdoğan’dan falan bahsetmeye başladı. Oysa sabah akşam Türkiye’nin diktatörlük olduğunu yazıp çiziyordu bu insanlar. Okuyucuları da ister istemez bu durumda neye uğradığını şaşırdı. Bu garip çelişkiye dikkat çekmeye çalıştığımda ve bunu yazılarımda aralıksız dillendirdiğimde, “ne yapalım yani, seçime mi gitmeyelim!” dendi, insanların moralini bozmakla itham edildiğim oldu. Yani demokratik seçimlerin akademik olarak üzerinde hemfikirlik bulunan kıstaslarını Türkiye’deki rejime uyguladığım ve bunun sonucunda “adil seçim imkânsız” dediğim için kınandım, eleştirildim. Ben de her şeye karşın yazı sonlarında “umarım sonunda ben haksız çıkarım” diye bitirdiğim makaleler kaleme aldım. Fakat ne yazık ki haksız çıkmadım.

Öyle bir yere yelken açtı ki Türkiye, uzunca zamandır siyasi analiz yapmak olanaklı değil. CHP neden seçim sonuçlarını hemen kabulleniverdi? MHP oylarını doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinde nasıl oransız biçimde yükseltebildi? Erdoğan ve rejimin arkasında kimler var? Bürokrasi ve ordu nasıl oluyor da bu rejime hiçbir tepki göstermiyor? Bu ve buna benzer sorulara mantıklı yanıtlar verebilmek için siyasal analizler yapmalı. Ama yukarıdaki tanımların asgari şartları mevcut değil ki bu analizi yapabilelim! Basının tek sese indirgendiği, tüksek yargının Saray kontrolünde olduğu, parlamentonun denetleme ve yasa yapma yetkilerinin gasp edildiği bir sistemden söz ediyoruz. Bu “devletimsi” garabette hiçbir düzenlilik yok ki bu sorulan sorulara “düzenlilikler” paydasında yanıt arayalım!

Türkiye’de artık Rusya, Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan gibi ülkelerdekine benzer bir başkanlık sistemi var. Bu sistem, seçimle iktidar değişikliğine müsaade etmez. İktidar değişimleri bu tür sistemlerde sistemin iç dinamiklerindeki sürtüşme ve güç mücadelelerinden doğar. Otoriter lider, parti devleti, bürokratik ve askeri dinamikler, devlet ihalelerine fazlasıyla bağımlı iş dünyası, ideolojik bağnazlıklar (özellikle biz-öteki ayrımı üzerine bina edilen nasyonalist ve dinci antagonizmalar) bu tür sistemlerin ortak paydasıdır. Medyanın bu mekanizma tarafından 1984 (Orwell) türü bir “tarihin yeniden yazılımı” ve “hafızasızlaştırılan toplum” stratejisi çerçevesinde kullanılması, ilgi dağıtma amaçlı dış kriz çıkartma taktiği vs. ile bu düzensizliklere dayalı, içinde bir tür “kuantum mekaniği” olan bilinmezliklerle dolu yapı, devamlı kendisini yeniler ve yeniden üretir. Değişim olabilmesi bakımından en elverişsiz yapılar, bu tür toplumlardır. Belki de tam baskı altında olan toplumlara oranla böylesi yarı-baskıcı faşizan iktidarlar altında yaşayan toplumlar, ellerinde olan kısmi olanaklardan dolayı daha az değişim talebi üretir. Hukuksuzluk, özgürlüklerden uzak oluş ve anti demokratik güçler, bu tolumu yeniden üretir. Yeniden üretilen toplum da daha çok hukuk, daha çok özgürlük, daha fazla demokrasi talep etmez. Bu kısır döngü kırılamaz. En azından demokratik yollar içerisinde (zaten adil seçim ilkesine uygun hareket edilmediğinden) bu tür iktidarlardan kurtulmak olanaksızdır. Sistemin parçası olan tatlı su muhalefeti de, sistem içindeki görece ayrıcalıklarını kaybetmemek adına muhalefette ileri ditmez. Mesela sine-i millete dönmek veya parodi seçimleri reddetmek gibi oldukça radikal yollara başvurmaz. Sivil direniş gibi şiddet içermeyen barışçıl ama etkin muhalefet stillerine yönelmez. Sistemde muhalefet olmak, sistemde hiçbir şey olmamaktan ehvendir şeklinde özetlenebilecek bu tür bir muhalefetle, mevcut rejim daha fazla meşruiyet elde eder. Halkın mütemadiyen “biriken gazı alınarak” daha uzun soluklu bir despotizmin devamı garanti altına alınır böylelikle.

Bu tür sistemlerde muhalefet ancak Süleyman Soylu’yu Erdoğan’a şikâyet eder! Bizler de ağlamak mı gülmek mi lazım, karar veremeyiz. Bu trajikomik sirkülasyonun içinde seçim analizleriyle boğuşan meslektaşlar, gazeteci-yazar analizciler, sosyal medya vs. sistemin konsolidasyonu istikametindeki tabuta son çivileri çakan unsurlar olur. Demokrasilerin yıkımı kolay, yeniden inşası ise çok zordur. Daha da zoru, neyin inşa edileceğine insanların nasıl ikna edileceği meselesidir. Bu meselede kalem oynatanların sesleri, boşlukta yankılanıp durur. İç dinamiklerin ne olacağını bekler durursunuz. Ama sistemin ketum çekirdeği, sizin analizlerinizi spekülasyon düzeyinde tutar. Siyasal analizlerin sınırlarını belirleyen dinamikler – Türkiye özelinde – budur. İyisi mi moral verici yazıları ben yine başka meslektaşlara bırakayım ve sisler içinde el yordamıyla, pusulasız ve sabitesiz, geminin rotasını saptamaya çalışmaya devam edeyim. İleriki yazılarda.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.6.2018 [TR724]

Masa başında itina ile seçim kazandırılır! [Alper Ender Fırat]

Halkın iradesi, seçmenin mesajı, milli irade, gibi kelimeler artık çöp oldu. İki yüzlü siyaset arenasında görünüşte bu kelimelerin hala bir karşılığı varmış gibi durabilir ancak gerçekte bütün bunların hiçbir anlamı ve önemi kalmadı. Mitingler, afişler, seçim sandıkları, oy pusulaları, sayım heyecanları sadece birer algı aracı.

Bütün bunları diktatörler değil teknoloji bitirdi. Teknoloji sahipleri artık taş atıp kolunu bile yormadan masaya oturuyor kime ne lazım, kiminle ne iş bitirilecek diye hesaplayıp oy oranlarını ona göre dağıtıyor. Poker masasında kart dağıtır gibi.

24 Haziran seçimlerine bir bakar mısınız? Tarihinin en kötü seçim kampanyasının yürüten, onlarca kere çocukların bile yapmayacağı hatalarla miting meydanlarında rezil olan, en çok destek aldığı illerde meydanları bile dolduramayan, yönettiği ekonomi iflas etmiş bir parti başkanı en görkemli dönemlerinden çok daha fazla oy alarak yeniden seçiliyor. Üstelik dört gün önce yanlışlıkla ekrana gelen bir seçim simülasyonuyla da tıpa tıp aynı sonuçları alarak. Yine meydanlarda 100 kişi bile toplayamadığı için, bir tek miting dahi yapmayı beceremeden seçime giren MHP; üstelik sabah akşam küfrettiği doğu illerinde oy patlaması yaparak, yüzde 12’nin üzerinde oy alıyor.

Biliyorum ‘Ee bu kadarı da fazla artık’ diyorsunuz. Bu durumu Türkiye’de bile hiçbir şey, hiçbir ekonomik, politik, sosyolojik, stratejik durum açıklayamaz. 24 Haziran’ın tepeden tırnağa şaibe olmadığına da kimse beni ikna edemez. Her neyse konumuz bu değil. Bu konuyu tartışan tartışıyor zaten.

Seçimler artık bir pazar eğlencesi

Yani diyeceğim o ki artık seçimler bir pazar eğlencesinden başka bir şey değil artık. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözünün yerini, ‘seçimlerde egemenlik kayıtsız şartsız teknolojinindir’ sözü aldı.  Bundan böyle teknolojiyi de elinde tutan güç (her kimse onlar) oyun masasında kart dağıtır gibi oy oranlarını öyle dağıtıyor. Artık ihtiyaç duyulması halinde Doğu Perinçek bile büyük bir oy patlaması yaşayabilir.

Dünya zaten her geçen gün daha fazla bir ‘Truman Show’a dönüşüyor. El altındaki araçlarla kısa ve yoğun bir algı operasyonu sayesinde bu memlekette olmaz diye bir şey yok.  Son vuruş da anket şirketleriyle yapılıyor zaten. Seçimlere birkaç gün kala ve bir de seçim günü oy oranlarına uygun bir anket sonucu açıkladınız mı olur biter. Sonuçlar çok absürt olduğunda birkaç mırın kırın eden olur ama tez zamanda o da unutulur. MHP’nin aldığı oy oranlarını bile aklı başında adamlar seçimden hemen sonra oturmuş sosyolojik, psikolojik gerekçelerle açıklamaya çalışıyorsa bu ülkeye her şey yutturulur. Hem mırın kırın edecek de ne olacak? Bizdeki muhalefet iktidarın peşkircisi zaten! En şaibeli seçimi bile iktidardan önce kabul etmiyor mu? Onun görevi bu ülkedeki bütün hukuksuzlukları, kanunsuzlukları legalize etmekten başka bir şey değil.

1 Kasım 2015 seçimlerinde durup dururken hiç kimsenin beklemediği absürt bir oy oranı açıklayıp tutturan(!) Adil Gür’ün, 24 Haziran günü yine absürt bir anket açıkladığını duyduğum an seçimin nasıl bitirileceğini anlamıştım.

Artık siyasi partiler milleti değil teknolojiyi elinde tutanları ikna etmek durumunda. Seçilmek ve iktidarda kalmaya devam edebilmek için dışarıda konuştuklarının hiçbir önemi yok, gizli bölümlerde bu teknolojiyi elinde tutanlarla neler konuşup ne vaatler verdiklerinin önemi var.

[Alper Ender Fırat] 30.6.2018 [TR724]

Sert ve uzun bir kışa hazırlıklı olun! [Bülent Keneş]

Türkiye için umulan sürpriz olmadı. Tahmin edildiği gibi hiçbir diktatörlüğün iktidarını sandık yoluyla kaybetmeyeceği tezi bir kez daha doğrulanarak tescil edilmiş oldu. Şimdi önümüzde 24 Haziran’dan öncekinden çok daha sıkıntılı bir Türkiye var. 80 milyonluk ülke, kazanılması garantilenmiş hileli seçimler marifetiyle, sert ve uzun bir kışa giriş yaptı. Bu acı gerçeği herkes kabullense ve hazırlıklarını oldukça çetin geçecek kışa göre yapsa iyi olur. Bu saatten sonra herkes, “sen işini kış tut da yaz çıkarsa bahtına” özdeyişinin salık verdiklerine göre hareket etmeli.

Diktatörlerin demokrasinin zaaflarından yararlanarak iktidara gelmelerinin mümkün ama demokrasi yoluyla gitmelerinin imkansız olduğuna bu köşede defalarca değinmiştik. Buna rağmen, insan bazen en olmazları bile umut edebiliyor işte. Tüm adaletsiz şartlara rağmen muhaliflerin estirdiği heyecan dalgası pek çoklarında, ‘Belki büyük bir sürpriz olur ve Türkiye diktatörlüklere dair bu acı kuralın ilk istisnası olabilir,’ şeklinde bir beklentiye yol açmıştı. Çok küçük de olsa gerçekleşme şansı olan bu ihtimal, maalesef tümden boşa çıktı. Kabul etmesi zor ama şimdi ülkenin önünde çok acı gerçekler ve karanlık bir gelecek var. Bu yazıda, sert ve uzun süreceği anlaşılan bu zorlu sürecin, içeriye ve dışarıya bakan yönleriyle, genel bir analizi yapılmaya çalışılacaktır.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDE BELİREN İKİ ANA YOL

Ülkelerin kaderlerinde önemli bir etkisi olan bu tür dönüm noktalarında tüm iktidar araçlarını elinde bulunduranların önünde genelde iki yol bulunur. Şayet elde edilen iktidar imkanlarının meşruiyetinden kendilerinin de hiçbir kuşkuları yoksa ayaklarını sağlam bir hak edilmişlik ve özgüven zeminine basarlar. Bunun verdiği rahatlıkla o güne kadarki hırçınlıklarını ve baskıcı uygulamalarını bir kenara bırakırlar. Ülkeyi kasıp kavuran, etkisi sınırlar aşan gerilimi düşürmenin yollarına bakarlar. Toplumsal ve hatta uluslararası rahatlamayı ve yumuşamayı sağlayacak önlemlerin önünü açarlar.

Yok şayet toplumun ağırlıklı kısmının ve tüm dünyanın haklı olarak algıladıkları gibi, iktidarı ve güç imkanlarını meşru olmayan yollardan ele geçirmişlerse, ne kadar öyle gözükmeye çalışırlarsa çalışsınlar, ne kendilerine sahih bir özgüven duymaları ne de o özgüvene dayanarak ülkeyi ve toplumu rahatlatmaları mümkün olabilir. Aksine, kamuoyuna ve dünyaya pompaladıkları aşırı özgüven şovlarına karşın, almış gibi gösterdikleri halk desteğinin gerçek olmadığını ve bu yüzden iktidarlarının meşru olmadığını en iyi kendileri bilirler. Bu bilginin içlerine attığı endişe kurduyla yaşamak zorunda kalırlar. Rahatlama ve toplumu rahatlatma, kendilerine güven duyma ve o güvenle yumuşama şöyle dursun, tam zıddı bir yöne saparlar.

Başta geleneksel balkon konuşmasındaki tehditleri olmak üzere, Erdoğan’ın alabildiğine tartışmalı seçimlerin sonrasında benimsediği üslup, hal ve hareketler, maalesef, şu an tedavülde olanın ikinci seçenek olduğunu gösteriyor. Seçimlere günler kala yavaşlatılan kitlesel gözaltıların tüm hızıyla yeniden başlatılması da ikinci seçeneğin tercih edildiğini teyit ediyor. Gazeteciler veya siyasi mitinglerde ya da sosyal medyada eleştirel tavır alanlar anında tutuklanıyor. Tek başına CHP eski milletvekili ve gazeteci Eren Erdem’in gözaltına alınması bile yeni döneme dair çok şeyler söylüyor.

ERDOĞANINKİLERE BAHÇELİ’NİN LİNÇ VE CADI AVI LİSTELERİ DE EKLENDİ

Bugünün seçim öncesinden bir farkı varsa şayet, o da Erdoğan’ın linç ve cadı avı kampanyalarının hedefinde yer alanların yanına bir de müttefiklikten ziyade karşılıklı bağımlılık ilişkisi içerisinde bulunduğu Bahçeli’nin linç ve cadı avı listelerinin eklenmesi oldu. Sırf MHP’yi ve kendisini eleştirdikleri için Bahçeli’nin hedefe koyduğu çoğu gazeteci olmak üzere 80 kişilik muhalifler listesinin oluşturduğu endişe dalgalanması henüz dinmemişken, sürpriz bir hastahane ziyaretiyle dünya aleme birlikte hareket ettiklerini duyurduğu mafya lideri Alaattin Çakıcı, cezaevinden Karar gazetesinin 6 yazarına ölüm tehditlerinde bulundu.

Gelişmeler, Erdoğan’ın Meclis’te azınlığa düşmesinin, Bahçeli’ye duyduğu ihtiyacı katladığı için, hayra değil tam tersine daha fazla şerre yol açma riski taşıdığını ispatlar nitelikte. Gerek Hizmet Hareketi mensuplarını gerekse Kürtleri bu yüzden önümüzdeki dönemde çok daha zor günler bekliyor.

Yerli ve yabancı birçok aydının üzerinde durduğu gibi, Türkiye 24 Haziran hileli seçimleri yoluyla etkisi on yıllar sürecek tarihi bir dönemeci döndü. Bu sayede kendisi de pek matah bir şey olmayan seküler milliyetçiliğin tabutuna son çivi çakıdı. Fiilen hükmünü sürdüren radikal İslamcı milliyetçilik dönemi ise artık resmen başladı. Böylece, Türkiye’yi izleyenlerin uzun zamandır adını koydukları İslamofaşizm dönemi 24 Haziran’da resmiyet kazandı.

İşin özeti şu ki, işledikleri ulusal ve uluslararası suçların ağırlığından dolayı iktidarı terketme şansları bulunmayan yoz ve yobaz bir kadro, 24 Haziran’daki şikeli seçimler yoluyla, sadece iktidarlarını sürdürmekle kalmadı, şöyle ya da böyle seküler bir demokratik rejimi İslamofaşist bir dikta rejimine dönüştürmeyi de başardı. Reel demokrasilerde hangi ideolojik aidiyetten olurlarsa olsunlar iktidarlar seçimle gelir, seçimle giderler. Erdoğan’ın 2011’den bu yana adım adım inşa ettiğine benzer diktatörlüklerde ise, söz konusu olan iktidar değil rejimdir. Bu tür rejimler müstahakları olan yöntemler dışında herhangi bir yolla değiştirilemezler. Onun içindir ki, Erdoğan liderliğindeki dikta rejiminin artık yeni bir faza geçtiğini, bu fazın çok uzun süreciğini ve çok çetin geçeceğini söyleyebiliriz.

TÜRKİYE’Yİ ÖMÜR BOYU SÜRECEK BİR SULTAYA HAZIR HALE GETİREBİLİR

Formal anlamda bile, hiçbir kontrol ve denge mekanizması olmadığı halde, seçimli bir demokrasi görüntüsü vermek için milletin önüne konulacak hileli ve şaibeli sandıklar aracılığıyla 2032 yılına kadar hükmünü sürdürmesi beklenen Erdoğan’ın, şayet ömrü yeterse, o tarihten sonra da sultasını sürdürmek istemeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmuyor. İki dönem ard arda seçilmeyi garantiledikten sonra bir üçüncü dönemi erken seçim ilanıyla garantilemekten çekinmeyecek Erdoğan’ın, o zamana kadar toplumsal genetiğini ve sosyo-politik kimyasını sil baştan şekillendireceği Türkiye’yi ömür boyu sultasına boyun eğecek kıvama getirmemesini beklemek tuhaf olur.

Halihazırda bile Putin’in danışmanı Sergei Markov’un gıptayla bakıp “bu kadar yetki Putin’de bile yok” dediği Erdoğan’ın, tüm icrai yetkileri elinde toplamakla kalmayıp, kontrol ve denge misyonu şöyle dursun yasama yetkileri bile budanmış bir Meclis, tamamen kontrolü ve emri altındaki bir yargı, neredeyse tamamını yönettiği medya ile önümüzdeki yıllarda nasıl bir canavara dönüşebileceğini bugünden tahmin etmek kolay değil.

Selçuk Gültaşlı’nın Cuma günü EU Observer’da yayınlanan makalesinde değindiği gibi, dinci milliyetçiliğin sadece Türk halkına değil, başta Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler olmak üzere dış politikada da radikal etkileri olması bekleniyor. Bugüne kadar Erdoğan’ın topluma düşmanlık pompalayan söylemleri Türkiye’nin dış politikasını bir zehirliyorduysa şayet, Bahçeli’nin de koroya eklendiği hesaba katılacak olursa, bu zehirleme artık kat be kat fazla olacaktır. Bahçeli’nin gerek iç politikadaki gerekse dış politikadaki şahinleşmeye olan etkisi ise, Erdoğan’ın Bahçeli’nin desteğine duyduğu ihtiyaç oranında artacaktır. Bu yüzden, yeni dönemde AB ve ABD başta olmak üzere Batı karşıtlığının zirve yapması sürpriz olmayacaktır.

Bu yüzden, söyleyecek sözü olan herkes Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediğini tartışıyor. Mesela Melik Kaylan, Forbes dergisinde yer alan bir makalesinde, oylamaların meşruiyetinin arkasına saklanan popülist otokratların, işlerini şansa bırakmadıkları için sandıkta asla kaybetmeyeceklerini anlatıyor. Ona göre, medyanın, kamuoyu araştırma kuruluşlarının, seçim kurullarının kontrolünü, siyasi mitinglere izin verme yetkisini, siyasi partilerin finansmanına, para basmaya, oy kullanacak yabancıların (Suriyeli göçmenler) vatandaşlığa alınmasına, seçim bölgelerinin değiştirilmesine, muhalif liderlerin tutuklanmasına, seçim hilelerine, seçim merkezlerinde muhalifleri sindirme hamlelerine ve daha pek çok eyleme karar veme gücünü elinde bulunduran Erdoğan’ın seçim yoluyla gitme ihtimali tamamen hayal olmuş durumda.

ŞAŞIRMIŞ GİBİ YAPAN BATILI LİDERLERE VE MEDYAYA ŞAŞIRMAMAK LAZIM

Kaylan, Erdoğan ve benzeri popülist diktatörlerin her seçim sonrasında aldıkları oy oranı karşısında Batı’nın ve medyanın şaşırmış gibi yapmalarının ve bu liderlerin ülkelerinde hala popüler olduğunu yazıp çizmelerinin saçmalığına da dikkat çekiyor. Benzer şeylerin Venezüela lideri Hugo Chavez ve ölümünden sonra çizgisini takip eden Nicolas Maduro, Mısır lideri Sisi, Rusya lideri Putin ve tekrar be tekrar Erdoğan için yapıldığını kaydeden Kaylan, birçok yoz ve despot liderin gerektiği kadar demokrasiye müsaade etmek suretiyle bu oyunun tekrarlanmasına zemin hazırladığını anlatıyor.

Oysa, Kaylan’ın da değindiği gibi, seçim öncesi oluşturdukları anti-demokratik ortamdan ve seçimin her safhasında hile yaptıklarından dolayı ne kadar popüler oldukları asla bilinemeyecek olan “şarlatan despotlar”ın emin olunabilecek tek şeyleri iktidarı yeniden çalmalarıdır. Kaylan, bu yüzden, Batı’da yer yer dile getirildiği gibi, son seçimlerde Türklerin demokrasiden uzaklaşmayı oylamadıklarını, sadece her seviyede adil bir seçimden mahrum bırakıldıklarını savunuyor.

Öte yandan, bugün Erdoğan eliyle Türkiye’de yaşananlar bir ilk değil. Ne yazık ki, son da olmayacak. Diktatörlüklerin pek çok ortak karakteri olduğu için biricik ya da istisnai olma lüksleri bulunmuyor zaten. Bu yüzden Erdoğan’ın diğer ülkelerin başına gelmiş diktatörlüklerden fazla bir farkı yok. Benzer bir saptama yapan Eli Lake, Bloomberg için kaleme aldığı bir değerlendirmesinde, Erdoğan’ın Türkiye’yi sorunlu bir demokrasiden İslamcı bir polis devletine dönüştürdüğünü kayıtlara geçiriyor.

“Hata yapmayın: Türkiye’yi karanlık günler bekliyor,” diyen Lake, bardağın dolu tarafını görmeyi de ihmal etmiyor. “Demagogun dini milliyetçiliğini benimsemeyen hala milyonlarca Türk var” diyor. Etkisini yitirmekle birlikte Türkiye’deki sivil toplumun hala fonksiyonel olduğunu ifade ediyor. Lake, şüphesiz ki doğru saptamalarda bulunuyor, ama bu bahsettiklerinin zaten Erdoğan’ın yeni dönemdeki en önemli hedefleri olacağını görmezden geliyor. Gerçekçi bir yaklaşımla, Batılı liderlerin seçim sonuçlarına yönelik tepkilerine ince ayar yapmaları uyarısında bulunan Lake, ABD ve Avrupa’nın yerine getiremeyecekleri vaatlerde bulunmaktan kaçınmalarını söylüyor. Bu ülkelerin Türk halkını Erdoğan’dan kurtaramayacağı için ileri demokrasilerin çıtayı ancak daha iyi bir şeylerin gerçekleşmesine koyabileceğini ifade ediyor. Lake, İngiliz Başbakanı ve ABD Başkanı’nın Erdoğan’ı tebrik için yarışmalarının pek umut verici bir görüntü oluşturmadığına da dikkat çekiyor.

‘FRENEMY’ OLARAK GÖRÜLEN PAKİSTAN GİBİ DAVRANILABİLİR

ABD’nin Türkiye’ye artık hem dost hem düşman (frenemy) olarak gördüğü Pakistan’a yaklaştığı gibi yaklaşması gerektiğini salık veren Lake, bunun Michael Rubin’in “karantina” önerisini çağrıştırdığını kaydediyor. Erdoğan’ın özellikle Balkanlarda önünün kesilmesi için ABD’nin Yunanistan’la daha yakın çalışmasını öneren Rubin, Türkiye’deki nükleer başlıkların ve İncirlik Hava Üssü’nün başka bir yere taşınmasını da salık veriyor. Karantinadan çevrelemeye varıncaya kadar farklı görüşler dile getiren gözlemcilerin tavsiyelerinin ortak noktasını ise, Erdoğan’a sanki ‘seçilmiş bir lider’miş gibi davranılmaması oluşturuyor. Ancak, böyle bir tavrın bile Erdoğan’ı reforma yönlendiremeyeceği, ama demokrasi adına geriye kalmış ne varsa yıkmaya çalışmasına karşı durmaya devam etmeleri için milyonlarca muhalife olumlu bir mesaj vereceği kaydediliyor.

Bu önerilere rağmen, Batılı liderler sahada tam tersini yapmaya meyyal gibi görünüyor. AB liderleri, mülteciler için ayırdıkları ama daha önce belirli koşullara bağladıkları 3 milyar avroluk bütçeyi Erdoğan’ın hileli seçim zaferinden sadece birkaç gün sonra onaylayıverdiler işte. Bu karar, ne şekilde olursa olsun Erdoğan iktidarı elinde tuttuğu müddetçe AB ülkelerinin kendisiyle çalışmaya hazır olduğu gibi korkunç bir mesaj içeriyor. Batı’nın İslamofaşist Erdoğan rejimine yaklaşımının ne olduğunun ise, esas 11-12 Temmuz tarihlerinde Brüksel’de yapılacak NATO zirvesinde ortaya çıkağı söyleniyor. Rusya’dan S-400 füze alımı ve Suriye’de izlediği politikayla NATO ülkelerinin sinir uçlarıyla oynayan Erdoğan rejimi ile ilişkilerin bundan sonra nasıl bir yol haritası izleyeceği konusunda bu zirve belirleyici olabilir.

Yakın tarihin bize anlattığı şey, dünyanın en demokratik ülkelerinin bile iş kendi ulusal çıkarlarına geldiğinde en despotik rejimlerle çalışabildikleri gerçeğidir. Bu yüzden, hayalci olmamak lazım. Pek çok dikta rejimiyle iş yapmaktan çekinmeyen AB ülkeleri ve ABD, Erdoğan dikta rejimiyle çalışmanın bir yolunu rahatlıkla bulabilir. Hatta, belirli imtiyazlar elde etmekte sunduğu imkanlardan dolayı tek adam rejimini tercih bile edebilirler.

Pek çok uzmanın, yöneldiği yoldan Erdoğan’ı geri çevirmek için AB ve ABD’nin yumuşak güç (soft power) yöntemlerini seferber etmesi çağrısına rağmen dışarıdaki pragmatizm ve fırsatçılık bir realite olarak karşımızda duruyor. Öte yandan, başta ekonomik geriye gidiş olmak üzere, içerideki sorunların demokratik tepkilere dönüşme kanallarının gün be gün daralacağı bir süreç de duruyor önümüzde. Uzun ve zor bir süreç… Allah (cc), en temel hak ve özgürlükleri artık daha büyük tehdit altında olan herkesin yardımcısı olsun…

[Bülent Keneş] 30.6.2018 [TR724]