Akıllı devlet böyle yapmaz, devlet aklı böyle çalışmaz gibi sözlerin artık bir geçerliliği kalmadığını biliyorum.
Yarın ülke içinde ve dışında yapılan hukuksuzlukların faturasını hepimiz ödeyeceğiz demenin de bir anlamı yok çünkü bunu görecek halktan bir kimse bile kalmadı.
Uluslararası sistemde sadece demokratik ülkeler yok, diktatörlükler de var. Özellikle Batı dünyası için bir diktatörün kendi ülkesinde zulüm yapması eğer bu ülke kendi çıkarlarına bir tehdit oluşturmuyor ya da iş yaptığı, çıkarı olan bir ülke ise devlet katında bu çok önemli değildir. Halk bazında farklı süreçler işleyebilir, sivil toplum kuruluşları tepkiler gösterir, lobiler yapar, devlet politikasını değiştirmeye çalışır. Kimi zaman başarılı olurlar ama çoğu zaman çıkarlar baskın gelir. Eğer ülke içinde değişen dengeler, dış müdahale ya da halk ayaklanmaları olmadığı sürece bu diktatörlerin gitmesi de pek rastlanan bir durum değildir. Düne kadar Mısır ve bugün için Suudi Arabistan bu iki duruma örnek olarak gösterilebilir.
Ama hem diktatör olup hem de karar verici olmadığınız uluslararası sisteme tehlike saçmaya başladığınız zaman işler değişir.
Batı’nın gazı ile İran’a savaş açarsanız destek görürsünüz ama müttefik Kuveyt’i işgal ederseniz kimse buna onay vermez.
Komşu Güney Kore ile aranız gergin olur ama nükleer silahlarla dengeyi değiştirmek isterseniz yaptırımlarla karşılaşırsınız.
Diktatörün akıllısı ya sırtını tamamen bir süper güce dayar ya da herkesle iyi geçinmek ister.
Bir de diktatörün aptalı vardır. İçeride bütün iletişim araçlarını kontrol altına aldığı, seçim sistemini neredeyse açık oy gizli sayıma dönüştürdüğü, kafasını kaldıranı hapse tıktığı, muhalefeti silip süpürdüğü halde, dışarıda denge politikası ile herkesle iyi geçinmek imkanı varken hata üstüne hata yapar.
Rus uçağını düşürür, “yine olsa aynısını yaparım” der ama Rusya yapacaklarının ucunu gösterince anında tornistan yapar. IŞİD petrol sevkiyatının uydu üzerinde görüntüleri ile başlayan minik şantajlar daha turistlerin tamamen ayağını çekmesine kalmadan sonuç verdi. Ve Moskova’ya gidip anlaşma yolu seçildi. Şimdi bütün savunma ve ekonomik riskler alınıp Rusya’ya angaje bir politika takip ediliyor.
İsrail’e edilmedik küfür kalmamıştı, ama bir gün bir baktık ki “Giderken bana mı sordunuz?” deyiverdi. Sonradan da öğrendik ki İsrail’in uçaklarının kullandığı yakıtları bizimkisinin aile şirketleri taşıyormuş.
Hollanda’ya en ağır küfürlerin edildiği gün ülkenin en büyük akaryakıt kamu şirketinin Hollanda tarafından satın alındığını duyarsınız.
Seçim meydanlarında Vatikan ve Papa için en ağır sözlerle halka gaz verilir. Sonra bütün hane halkı Vatikan’ın mübarek salonlarında poz vermek için özel kostümler diktirir.
“Siz içeride ne söylediğime değil sizinle yaptığım işe bakın” mesajı bir yere kadar zevahiri kurtarabilir.
Mültecilerin jandarmalığı yapma adına bu kartı kullanabilirsiniz. Bu da bir yere kadar işe yarar ama ülkelerin içindeki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını kullanıp işler çevirmeye başladığınızda bir sabah bir operasyon haberiyle iş tuttuğunuz serserilerin alındığını öğrenirsiniz, yıllar önce yaptığınız bir telefon konuşmasının zararsız bir kısmını sızdırırlar, mesajı almışsınızdır.
Avrupa’nın ortasında masum insanları kaçırıp şov yapmaya kalktığınızda iç kamuoyuna bunu pazarlama aracı olarak görebilirsiniz ama bu Avrupa’nın güvenliği için ne kadar büyük bir tehdit olduğunuzun üstünü cilalamaktan başka bir işe yaramaz. Size getirisi çok az olan bir operasyonun çok büyük götürüsü olur. Size bu akılları veren İran zamanında bu işlere girişmiş sonra vazgeçmişti. Bu işleri en profesyonelce yapan İsrail bile yıllar önce Norveç’te yaşadığı bir fiyasko yüzünden çok ciddi yaptırımlarla karşılaşmış ve birçok söz ve taahhüt de bulunmak zorunda kalmıştı.
Komşu bir ülkenin topraklarına girer oraya bayrak çeker ve vali atayacağınızı falan söylerseniz buna kimsenin ses çıkarmayacağını düşünmek aptallık olur. Sizin dünden yarına değişen politikalarınız gibi yapmaz büyük devletler. Uzun vadeli planlarına bilerek ya da bilmeyerek hizmet ettiğiniz için tahammül edilirsiniz. Bir de ikinci vatanım dediğiniz etki eden ülkeler ve onların içerideki aktörleri vardır ki sizin olabildiğince savaş alanına girmenize, zayiat vermenize ve suç dosyanızın kabarmasına çalışırlar.
Zafer diye paketlenen operasyonlardan sonra bir bakmışsınız ki ordunuz aslında tarihinin en güçsüz zamanındaymış. Bir bakmışsınız ki ülkeyi getirdiğiniz noktada sizi en çok alkışlayanlar en nefret edenler olmuş.
Millete kahramanlık, dik durma, ayağa kalkma diye sunduğunuz şeylerin ne kadar kötü maceralar olduğu ileride görülecek. Siz ne zaman aklınızı bu kadar kaybettiniz ya da siz iktidara geldiğinizde ülkeyi neredeyse AB’ye sokuyordunuz ne oldu da bütün aklınız gitmiş kısmına girmeyeceğim. Bunun cevabını vakti geldiğinde yine siz vereceksiniz büyük bir pişmanlıkla.
[Levent Kenez] 31.3.2018 [TR724]
Kosova’dan öğretmen kaçırmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Nasıl oldu da AB’ye girme planları yapan bir ülkeden, Kosova’dan öğretmen kaçıran bir ülke konumuna düştü Türkiye? Bu kopuşların ve kırılmaların, makara boşalmalarının hızı, dehşet verici! Sosyal bilimlerin ışık hızı nedir bilmiyorum. Ama fizikteki saniyede 300,000 kilometrelik hız ne ise, Türkiye’nin çözülüşü ve tükenişindeki hız da siyaset bilimi ölçülerinde odur. Kendi hukuku yok mu bu ülkenin? Kendi devlet bürokrasisi? Anayasaya göre durum nedir? Muhalefet, meclis, mahkemeler, devlet aygıtının herhangi bir prosedürü, kurumu, çerçevesi yok mu?
Hukuk yolu karmaşık değil, basittir. Her toplumun geçerli normları vardır. Bu normlar ahlak ve dinden türemiştir. Zamanla sözel olarak nesilden nesle aktarılan ve kalıcı gelenekler oluşturan toplumsal normlar, devlet denilen kurumun yerleşmesiyle yazılı hale gelmiştir ve hukuk adını almıştır. Hukuk sadece normlardan oluşmaz. Genel ilkelere de dayanır. Kendi içinde tutarlıdır. Mesela hukuk normlarına aykırı olmayan bir davranış, devletin yaptırımıyla karşılaşamaz. Normlardan sapan davranışın cezalandırılabilmesi için, önce o normların açıkça saptanması ve topluma duyurulması gerekir. Yani kanunda yer almayan suç olmaz. Bu ilke olmadan hukuktan söz etmek mümkün değildir. Bu doğrultuda suçun bireyselliği, yasa önünde eşitlik, mahkûmiyetin nesnel kanıtlara dayanması zorunluluğu gibi başka temel hukuk ilkeleri de vardır. Hukuk devletine gelince iş daha da ince ayrıntılar içerir.
GÜÇLER AYRILIĞININ MİMARİSİ
Hukuk devleti, anayasal bir devlet mimarisinin olduğu düzendir. Erkler içerisinde hiyerarşik yapıya dayanır ve erkler arasında yetki ve sorumluluk sahalarının ayrılmasını – güçler ayrılığı – öngörür. Erklerden kast edilen yürütme (hükümet, başkan, başbakan), yasama (meclis, parlamento) ve yargı (bağımsız mahkemeler) güçleridir. Bunların tümü iktidardır. Türkçe’de güç ve iktidar iki farklı kavram olarak kullanılıyor ve iktidar kavramının siyasi anlamı, sanki sadece yürütmeyi çağrıştırıyor. Bu büyük bir terminolojik sorundur. Oysa iktidar, siyaset biliminde İngilizce “power” ve Almanca “Macht” örneklerinde olduğu gibi, sadece yürütmeyi değil, aynı zamanda yasama ve yargıyı da kapsar. Algı olarak, tüm bu üç erk veya güç, siyasal iktidar olarak algılanır ve anlaşılır.
Batı toplumlarındaki bu kavramsallaştırma, tam da güçler ayrılığı ilkesinin özüne işaret etmesi bakımından önemlidir. Hukuk devletinin temeli olan güçler ayrılığı, Türk devlet mimarisinin dayanak noktası olan 1982 anayasası tarafından öngörülmüş ve siyasal sistem buna göre tasarlanmıştır. Hükümet (yürütme) diğer erklerin (yasama ve yargı) alanlarına müdahil olamaz. Bunu yapmaya çalışmak suçtur. Bunu fiiliyata geçirmek ise devletin anayasal düzenini bozmak eylemidir ve vatan hainliğidir. Türkiye’de 17 Aralık sonrasında başlayan devlet erozyonu, esasında işte tam da bu zeminin erimesidir. Eriyerek zayıflayan zemin 15 Temmuz’da kırılmış ve 15 Temmuz sonrasına Türkiye Kanun Hükmünde Kararname’lere olanak veren OHAL uygulamasıyla anayasal düzenini bitirmiş, anayasasız bir siyasi sisteme geçmiştir. Anayasal düzeni ortadan kaldırma suçu işlenmiş bulunmaktadır. Anayasal düzen hukuken (de jure) dönüştürülebilir, ama ortadan kaldırılamaz. Ancak daha da önemlisi, anayasal düzen fiilen (de facto) ne değiştirilebilir, ne de ortadan kaldırılabilir. Dahası, anayasa ile çelişen hiçbir kanun yapılamaz. Bundan da fazlası, anayasa ile çelişen Kanun Hükmünde Kararname çıkartılamaz. Bunlar yapılmıştır ve yapılmaktadır. Ortadaki suç büyüktür: anayasanın fiilen ortadan kaldırılması, anayasal devlet mimarisinin (yani devletin bizatihi kendisinin) yıkılması!
Şimdi, bu şartlar altında yasamanın (TBMM) yetkileri gasp edilmiş odu mu? Nasıl oldu? Kanun yapma yetkisi TBMM’nindir. Oysa artık kanun yapmaya gerek kalmadı, çünkü iktidar istediği yasal düzenlemeyi, kendi yürütme gücünü kullanarak KHK olarak yapabiliyor. Bunun sakıncası şudur. TBMM’de yasa çıkartılırken, çıkacak yasa enine boyuna tartışılır. Muhalefet yasa yapım sürecine etki eder yani. Dahası, bu tartışmalar kayıt altına alınır. Tutanaklara geçer. Bunlar ileride yargısal (Anayasa Mahkemesi) süreçlerde kullanılabilir. Ya da ileriki meclis tartışmalarına ışık tutabilir. Şeffaflık sağlar. Ancak bunlar artık ortadan kalkmıştır. İkinci bir sakınca – ki bu daha majördür – yürütmenin yasamanın alanını gasp etmesi ve aşırı güç temerküzünün gerçekleşmesidir. Parlamentonun yürütmeyi denetleme görevi düşünüldüğünde, artık bu görev ifa edilemeyecektir yani. Bu durum, kontrol ve denge mekanizmasını ortadan kaldırır, otoriterliğe ve despotizme kapıyı ardına kadar açar. Tüm bunlardan çok daha bariz ve etkili olmak üzere, anayasal düzenin öngördüğü işbölümünün (güçler ayrılığının) ortadan kaldırılması, darbedir.
İKİ VİTESLİ BİR SİVİL DARBE
Gelelim yürütmede yapılan darbeye. Bir darbe de yürütmede olmuştur. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini müteakip bakanlar kurulu fiilen cumhurbaşkanına bağlanmıştır. Esasında 1982 anayasasına göre icrasal sorumluluk başbakandadır. Cumhurbaşkanının icra sorumlulukları çok daha azdır. Cumhurbaşkanı devletin birliğini sağlayacak makam olması itibarıyla sembol değeri ön planda bir posttur. Oysa bu durum Erdoğan’la beraber değişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan bakanlar kurulunu kendi yatay hiyerarşik (yerleşik düzenin anayasal hiyerarşisini bozarak) iktidarını kurdu. Örneğin istihbarat biriminin kendisine bağlanması, örtülü ödenek kullanabilme hakkı gibi fiili uygulamalarla, başbakanlık sistemi olan parlamenter siyasi sistem fiilen eridi ve yok oldu. Bu nedenle bu yapılan yürütme içi bir darbedir.
Yani Türkiye’de gerçekleşen sivil darbe iki viteslidir. Yürütme içinde darbe yapılmış, başbakanın yetkileri cumhurbaşkanınca gasp edilmiştir. Bunun başbakanın rızasıyla yapılması, işlenen suçu değiştirmez veya ortadan kaldırmaz. Başbakanlık şahısların özel mülkü değildir. Devletin anayasal düzeninin uhdesindedir. Buna aykırı yapılacak eylem, darbedir, gayrı kanunidir. Gelelim darbenin ikinci vitesine. Yürütme gücünü gasp eden cumhurbaşkanı, 15 Temmuz sonrası geçilen Olağanüstü Hal rejimi ile, kanun çıkartma yetkisini tekeline almış, böylece meclis (yasama organı) yetkileri gasp edilmiştir. Yine, çıkartılan KHK’ların anayasa ile çelişmesi, anayasal düzene karşı işlenen suçların devamıdır. Yani suç bir defa işlenmekle kalmadı. Suçun sürekliliği durumu var ki bu giderek ağırlaşan bir kriminal durumdur. Tüm bunlardan daha feci olmak üzere, cumhurbaşkanlığı makamı altında temerküz eden yürütme ve yasama erki, finali yargının alanını da gasp ederek yapmıştır. Mahkemeler artık cumhurbaşkanına bağlıdır. Yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamasında nereden güç elde ettikleri sorusu gerçekleri gün gibi aydınlatıyor. Ankara’da herkes mahkemelerin (hâkimlerin ve savcıların) korkudan yasalara uygun şekilde hareket etmediklerini, mesela kanıta dayanmaya suçlamalarda bile sanıkların serbest bırakılmamasının nedeninin bu korku olduğunu biliyor. Görevden alınma, işini kaybetme, hatta kendisi sanık sandalyesine oturma riski altında bağımsız mahkeme olur mu? Buradan adalet tecelli eder mi?
Tüm bunların kökeninde, bu yazının konusu olan anayasal sistemin bir darbeyle alaşağı edilmiş olması var. Devletin içindeki işleme düzeni anayasaya dayanır. Ama artık anayasa yok. Bu nedenle karar alma süreçlerinde kurumlar üzerine düşen sorumluluğu yerine getiremiyor. Kararlar tek bir mercice alınıyor. Yasal bir bağlayıcılık var mı Erdoğan üzerinde? Aldığı kararların anayasaya uygun olup olmadığını kim denetleyecek sorusunu sormak bile bir temel mantık hatası yapmayla sonuçlanır. Çünkü olmayan bir şeye uyum da olmaz. Anayasa yokken, Erdoğan hem anayasa, hem meclis, hem yargı, hem devlet bürokrasisidir. Her şeyin başladığı ve bittiği nokta Erdoğan’dır. Arkasında onu bu güce ulaştıran her kimse, onlarla arasındaki koalisyon, Türkiye’nin kaderini belirliyor. O kopkoyu gri alanda, kim ne kadar güçlü, Erdoğan üzerinde ne kadar etkin, bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Bildiğimiz, anayasal düzenin ortadan kaldırıldığı.
DEVLETİN DEĞİL ŞAHISLARIN KURUMLARI
Bu satırları Kosova’da uluslararası hukuka ve teamüllere aykırı olarak kaçırılan öğretmenler karşısında duyduğum büyük üzüntü ve endişeyi bastırarak, bu işin nasıl olup da meydana geldiğini, daha da önemlisi temelinin neye dayandığını izah etmek üzere yazmaktayım. Devletin istihbarat birimi yok artık. Çünkü Erdoğan onu kontrol ediyor. Devletin polisi, devletin büyükelçiliği veya büyükelçisi yok. Devletin mahkemesi yok. Tüm bunlar tek el tarafından kontrol ediliyor. Anlaşılması gereken budur. Kafamızı kumdan çıkartalım artık. Türkiye’de bir diktatörlük var. Türkiye’nin teoride halen var olduğu kabul edilen anayasası ve anayasal düzeni, bir darbe silsilesiyle ortadan kaldırıldı, sivil bir dikta rejimi kuruldu. Seçimlerin var olması dışında bu sistemin demokrasiyle uzaktan yakından alakası kalmamış durumda artık.
Böyle “devletler” işkence eder, kanuna dayanmayan suçlar üretir, “suçlu” dediklerinin eş ve çocuklarını, hatta ana-babalarını, kardeşlerini bile tutuklar, başka ülkelerin topraklarını işgal eder, cihatçı terörist barbarlarla müttefik olur, aklınıza gelebilecek, hayal gücünüzün sınırlarındaki ve ötesindeki her şeyi yapar. Yani, Kosova’dan öğretmen de kaçırır. Bu tablo olağandır. Olağan olmayan ne biliyor musunuz? Nasıl olur da Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, NATO, ABD, Almanya ve medeni dünya, ve dahi Kosova hükümeti, bu durumlara düşmüş bir ülkenin kanun dışı rejimini ciddiye alır ve onunla aynı masada oturmaya devam eder?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.3.2018 [TR724]
Hukuk yolu karmaşık değil, basittir. Her toplumun geçerli normları vardır. Bu normlar ahlak ve dinden türemiştir. Zamanla sözel olarak nesilden nesle aktarılan ve kalıcı gelenekler oluşturan toplumsal normlar, devlet denilen kurumun yerleşmesiyle yazılı hale gelmiştir ve hukuk adını almıştır. Hukuk sadece normlardan oluşmaz. Genel ilkelere de dayanır. Kendi içinde tutarlıdır. Mesela hukuk normlarına aykırı olmayan bir davranış, devletin yaptırımıyla karşılaşamaz. Normlardan sapan davranışın cezalandırılabilmesi için, önce o normların açıkça saptanması ve topluma duyurulması gerekir. Yani kanunda yer almayan suç olmaz. Bu ilke olmadan hukuktan söz etmek mümkün değildir. Bu doğrultuda suçun bireyselliği, yasa önünde eşitlik, mahkûmiyetin nesnel kanıtlara dayanması zorunluluğu gibi başka temel hukuk ilkeleri de vardır. Hukuk devletine gelince iş daha da ince ayrıntılar içerir.
GÜÇLER AYRILIĞININ MİMARİSİ
Hukuk devleti, anayasal bir devlet mimarisinin olduğu düzendir. Erkler içerisinde hiyerarşik yapıya dayanır ve erkler arasında yetki ve sorumluluk sahalarının ayrılmasını – güçler ayrılığı – öngörür. Erklerden kast edilen yürütme (hükümet, başkan, başbakan), yasama (meclis, parlamento) ve yargı (bağımsız mahkemeler) güçleridir. Bunların tümü iktidardır. Türkçe’de güç ve iktidar iki farklı kavram olarak kullanılıyor ve iktidar kavramının siyasi anlamı, sanki sadece yürütmeyi çağrıştırıyor. Bu büyük bir terminolojik sorundur. Oysa iktidar, siyaset biliminde İngilizce “power” ve Almanca “Macht” örneklerinde olduğu gibi, sadece yürütmeyi değil, aynı zamanda yasama ve yargıyı da kapsar. Algı olarak, tüm bu üç erk veya güç, siyasal iktidar olarak algılanır ve anlaşılır.
Batı toplumlarındaki bu kavramsallaştırma, tam da güçler ayrılığı ilkesinin özüne işaret etmesi bakımından önemlidir. Hukuk devletinin temeli olan güçler ayrılığı, Türk devlet mimarisinin dayanak noktası olan 1982 anayasası tarafından öngörülmüş ve siyasal sistem buna göre tasarlanmıştır. Hükümet (yürütme) diğer erklerin (yasama ve yargı) alanlarına müdahil olamaz. Bunu yapmaya çalışmak suçtur. Bunu fiiliyata geçirmek ise devletin anayasal düzenini bozmak eylemidir ve vatan hainliğidir. Türkiye’de 17 Aralık sonrasında başlayan devlet erozyonu, esasında işte tam da bu zeminin erimesidir. Eriyerek zayıflayan zemin 15 Temmuz’da kırılmış ve 15 Temmuz sonrasına Türkiye Kanun Hükmünde Kararname’lere olanak veren OHAL uygulamasıyla anayasal düzenini bitirmiş, anayasasız bir siyasi sisteme geçmiştir. Anayasal düzeni ortadan kaldırma suçu işlenmiş bulunmaktadır. Anayasal düzen hukuken (de jure) dönüştürülebilir, ama ortadan kaldırılamaz. Ancak daha da önemlisi, anayasal düzen fiilen (de facto) ne değiştirilebilir, ne de ortadan kaldırılabilir. Dahası, anayasa ile çelişen hiçbir kanun yapılamaz. Bundan da fazlası, anayasa ile çelişen Kanun Hükmünde Kararname çıkartılamaz. Bunlar yapılmıştır ve yapılmaktadır. Ortadaki suç büyüktür: anayasanın fiilen ortadan kaldırılması, anayasal devlet mimarisinin (yani devletin bizatihi kendisinin) yıkılması!
Şimdi, bu şartlar altında yasamanın (TBMM) yetkileri gasp edilmiş odu mu? Nasıl oldu? Kanun yapma yetkisi TBMM’nindir. Oysa artık kanun yapmaya gerek kalmadı, çünkü iktidar istediği yasal düzenlemeyi, kendi yürütme gücünü kullanarak KHK olarak yapabiliyor. Bunun sakıncası şudur. TBMM’de yasa çıkartılırken, çıkacak yasa enine boyuna tartışılır. Muhalefet yasa yapım sürecine etki eder yani. Dahası, bu tartışmalar kayıt altına alınır. Tutanaklara geçer. Bunlar ileride yargısal (Anayasa Mahkemesi) süreçlerde kullanılabilir. Ya da ileriki meclis tartışmalarına ışık tutabilir. Şeffaflık sağlar. Ancak bunlar artık ortadan kalkmıştır. İkinci bir sakınca – ki bu daha majördür – yürütmenin yasamanın alanını gasp etmesi ve aşırı güç temerküzünün gerçekleşmesidir. Parlamentonun yürütmeyi denetleme görevi düşünüldüğünde, artık bu görev ifa edilemeyecektir yani. Bu durum, kontrol ve denge mekanizmasını ortadan kaldırır, otoriterliğe ve despotizme kapıyı ardına kadar açar. Tüm bunlardan çok daha bariz ve etkili olmak üzere, anayasal düzenin öngördüğü işbölümünün (güçler ayrılığının) ortadan kaldırılması, darbedir.
İKİ VİTESLİ BİR SİVİL DARBE
Gelelim yürütmede yapılan darbeye. Bir darbe de yürütmede olmuştur. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini müteakip bakanlar kurulu fiilen cumhurbaşkanına bağlanmıştır. Esasında 1982 anayasasına göre icrasal sorumluluk başbakandadır. Cumhurbaşkanının icra sorumlulukları çok daha azdır. Cumhurbaşkanı devletin birliğini sağlayacak makam olması itibarıyla sembol değeri ön planda bir posttur. Oysa bu durum Erdoğan’la beraber değişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan bakanlar kurulunu kendi yatay hiyerarşik (yerleşik düzenin anayasal hiyerarşisini bozarak) iktidarını kurdu. Örneğin istihbarat biriminin kendisine bağlanması, örtülü ödenek kullanabilme hakkı gibi fiili uygulamalarla, başbakanlık sistemi olan parlamenter siyasi sistem fiilen eridi ve yok oldu. Bu nedenle bu yapılan yürütme içi bir darbedir.
Yani Türkiye’de gerçekleşen sivil darbe iki viteslidir. Yürütme içinde darbe yapılmış, başbakanın yetkileri cumhurbaşkanınca gasp edilmiştir. Bunun başbakanın rızasıyla yapılması, işlenen suçu değiştirmez veya ortadan kaldırmaz. Başbakanlık şahısların özel mülkü değildir. Devletin anayasal düzeninin uhdesindedir. Buna aykırı yapılacak eylem, darbedir, gayrı kanunidir. Gelelim darbenin ikinci vitesine. Yürütme gücünü gasp eden cumhurbaşkanı, 15 Temmuz sonrası geçilen Olağanüstü Hal rejimi ile, kanun çıkartma yetkisini tekeline almış, böylece meclis (yasama organı) yetkileri gasp edilmiştir. Yine, çıkartılan KHK’ların anayasa ile çelişmesi, anayasal düzene karşı işlenen suçların devamıdır. Yani suç bir defa işlenmekle kalmadı. Suçun sürekliliği durumu var ki bu giderek ağırlaşan bir kriminal durumdur. Tüm bunlardan daha feci olmak üzere, cumhurbaşkanlığı makamı altında temerküz eden yürütme ve yasama erki, finali yargının alanını da gasp ederek yapmıştır. Mahkemeler artık cumhurbaşkanına bağlıdır. Yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamasında nereden güç elde ettikleri sorusu gerçekleri gün gibi aydınlatıyor. Ankara’da herkes mahkemelerin (hâkimlerin ve savcıların) korkudan yasalara uygun şekilde hareket etmediklerini, mesela kanıta dayanmaya suçlamalarda bile sanıkların serbest bırakılmamasının nedeninin bu korku olduğunu biliyor. Görevden alınma, işini kaybetme, hatta kendisi sanık sandalyesine oturma riski altında bağımsız mahkeme olur mu? Buradan adalet tecelli eder mi?
Tüm bunların kökeninde, bu yazının konusu olan anayasal sistemin bir darbeyle alaşağı edilmiş olması var. Devletin içindeki işleme düzeni anayasaya dayanır. Ama artık anayasa yok. Bu nedenle karar alma süreçlerinde kurumlar üzerine düşen sorumluluğu yerine getiremiyor. Kararlar tek bir mercice alınıyor. Yasal bir bağlayıcılık var mı Erdoğan üzerinde? Aldığı kararların anayasaya uygun olup olmadığını kim denetleyecek sorusunu sormak bile bir temel mantık hatası yapmayla sonuçlanır. Çünkü olmayan bir şeye uyum da olmaz. Anayasa yokken, Erdoğan hem anayasa, hem meclis, hem yargı, hem devlet bürokrasisidir. Her şeyin başladığı ve bittiği nokta Erdoğan’dır. Arkasında onu bu güce ulaştıran her kimse, onlarla arasındaki koalisyon, Türkiye’nin kaderini belirliyor. O kopkoyu gri alanda, kim ne kadar güçlü, Erdoğan üzerinde ne kadar etkin, bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Bildiğimiz, anayasal düzenin ortadan kaldırıldığı.
DEVLETİN DEĞİL ŞAHISLARIN KURUMLARI
Bu satırları Kosova’da uluslararası hukuka ve teamüllere aykırı olarak kaçırılan öğretmenler karşısında duyduğum büyük üzüntü ve endişeyi bastırarak, bu işin nasıl olup da meydana geldiğini, daha da önemlisi temelinin neye dayandığını izah etmek üzere yazmaktayım. Devletin istihbarat birimi yok artık. Çünkü Erdoğan onu kontrol ediyor. Devletin polisi, devletin büyükelçiliği veya büyükelçisi yok. Devletin mahkemesi yok. Tüm bunlar tek el tarafından kontrol ediliyor. Anlaşılması gereken budur. Kafamızı kumdan çıkartalım artık. Türkiye’de bir diktatörlük var. Türkiye’nin teoride halen var olduğu kabul edilen anayasası ve anayasal düzeni, bir darbe silsilesiyle ortadan kaldırıldı, sivil bir dikta rejimi kuruldu. Seçimlerin var olması dışında bu sistemin demokrasiyle uzaktan yakından alakası kalmamış durumda artık.
Böyle “devletler” işkence eder, kanuna dayanmayan suçlar üretir, “suçlu” dediklerinin eş ve çocuklarını, hatta ana-babalarını, kardeşlerini bile tutuklar, başka ülkelerin topraklarını işgal eder, cihatçı terörist barbarlarla müttefik olur, aklınıza gelebilecek, hayal gücünüzün sınırlarındaki ve ötesindeki her şeyi yapar. Yani, Kosova’dan öğretmen de kaçırır. Bu tablo olağandır. Olağan olmayan ne biliyor musunuz? Nasıl olur da Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, NATO, ABD, Almanya ve medeni dünya, ve dahi Kosova hükümeti, bu durumlara düşmüş bir ülkenin kanun dışı rejimini ciddiye alır ve onunla aynı masada oturmaya devam eder?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.3.2018 [TR724]
Büyürken fakirleşiyoruz! [Semih Ardıç]
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan verilere göre, Türkiye ekonomisi lira bazında yüzde 7,4 büyüdü. Türkiye’den ve 2017 senesinden bahsediyoruz.
İşsizlik, enflasyon ve dış borç rekor kırarken TÜİK böyle bir büyümeye inanmamızı istiyor, adeta zekamızla alay ediyor.
Gelin görün ki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) bu kadar arttığına iktidarın kendisi bile inanmamış olacak ki fener alayı vb. kutlamalara teşebbüs etmedi.
BÜYÜMENİN ÇARŞIDA PAZARDA KARŞILIĞI YOK
Çin’i bile geride bırakmış(!) bir ekonomi için hayli mütevazı sayılabilecek bir tavırla geçiştirildi 2017 büyüme rakamları.
Mevzuyu yakından takip edenler gayet iyi biliyor. 2017 GSYH artışının çarşıda pazarda, vatandaşın cebinde bir karşılığı yok maalesef. Vatandaşın sabit gelirleri enflasyon ve kur artışı yüzünden mum gibi eriyor.
Ekonomi kötüye gittikçe kâğıt-kaleme sarılan ve sanki hükûmeti rahatlatmak gibi bir vazifesi varmışçasına kendisini yiyip bitiren TÜİK’in sihirli lambasından çıkardığı dumandan başka bir karşılığı yok bu büyümenin.
FORMÜL DEĞİŞİKLİKLERİNİ UNUTMADIK
TÜİK evvela 2009 senesinde millî gelir formül değiştirildi. O sayede fert başına gelir bir gecede 1.750 dolar arttı ve 7 bin doları geçti.
Aynı el 2016 senesinin Kasım ayında yine gece yarısı formülü değiştirdi. Böylece 10 bin dolar eşiği de aşılmış oldu.
Ne kadar hile yapılırsa yapılsın dolar esasında bir mukayese yapıldığında görülecektir ki Türkiye’de millî gelir artmıyor, azalıyor.
2013’TE MİLLÎ GELİR: 951 MİLYAR DOLAR
2017’DE MİLLÎ GELİR: 851 MİLYAR DOLAR
TÜİK’in o değiştirdiği formüle rağmen 2016’da 862 milyar 744 milyon dolar olan GSYH ‘yüzde 7,4 büyüdük’ denilen 2017 senesinde 851 milyar 43 milyon dolara geriledi.
Fert başına gelir de 10 bin 883 dolar seviyesinden 10 bin 597 dolara indi.
Büyüyen bir ekonomide böyle bir tablo olur mu?
Son 4 senedir benzer temayül dikkatten kaçmıyor. 2013 senesinde 951 milyar dolar millî gelire mukabil 2017 sonu itibarıyla 851 milyar dolara demir atıldı. 5 senede 100 milyar dolar azalmış GSYH.
Fert başına gelir 5 sene evvel 12 bin 480 dolar idi.
DÖVİZ BORCU KATLANDI
Son 5 senede millî gelir dolar nevinden 100 milyar dolar gerilerken borçlar cenahında tam aksi bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin dış borcu aynı dönemde 61 milyar dolar artarak 453,2 milyar dolara çıktı.
Gelir azaldığı halde borç artıyor. Sadece bu iki veri bile TÜİK’in mızrağı çuvala sığdıramadığını haykırıyor. Büyümeyi yabancı kaynaklarla finanse ettiysek dolar nevinden gelir niye artmadı?
Elden aldığımız döviz borcunu inşaat, gayrimenkul, ithal araba ve akıllı telefon gibi tüketim kanallarına aktarmışız.
Hasılı gezip tozmuş, yiyip içmişiz. Üretmeden tüketme hastalığı kronik hal almış.
Borç yiğidin kamçısıdır’ diyerek har vurup harman savurmuşuz.
Borç alınan 10 milyarlarca dolar döviz kalıcı, isabetli ve nitelikli yatırıma dönüşseydi ekonomide çarpan tesiri uyandıracaktı.
İŞSİZLİK AZALMADI, ARTTI
Alınan borcu ödemek için yeni borca ihtiyaç duyulmayacaktı. İşsizlik azalacaktı. Faizler düşecekti.
Borçluluk azaldığı için fertlerin ve şirketlerin tasarruf kabiliyeti artacaktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 55’lere kadar gerilemeyecekti.
Yüzde 8’e yakın büyüyen bir ekonomide enflasyon yüzde 11-13 bandında olmaz, olamaz. İşsiz sayısı bir senede 200 bine yakın artmaz.
Madem büyüme var işsizlik azalır. Hakiki manada büyüme olsaydı işsizlik yüzde 8’e kadar düşmeliydi. En son veriye göre işsizlik yüzde 10.9.
Hazine’nin faize ödediği para artmaz, azalırdı. Tıpkı 2003-2008 seneleri arasında faiz için bütçe tahsisatı mütemadiyen geriye giderdi.
TÜRKİYE BÜYÜYORSA YABANCI YATIRIMCI NİYE GELMİYOR?
Türkiye değil yüzde 7, yüzde 3-4 büyüse yatırım için köşe bucak yer arayan dünya devleri koşa koşa gelirdi. 2017’de yüzde 40’a yakın azaldı doğrudan yabancı yatırım tutarı.
Hakiki büyüme olsaydı Total’dan OMV’ye onlarca yabancı Türkiye’yi terk etmezdi.
Cari açığın yüzde 80’ini sırtlayan sıcak para şimdilik geliyor, zira yüksek faiz, yüksek kur tepelerinde hoplaya zıplaya paradan para kazanmak fırsatı sunuyor Türkiye.
Borsa rekor kırsa da hükûmet büyümede ezber bozduğunu iddia etse de Hazine’nin ve şirketlerin hali ortada.
Nisan, mayıs ve haziran aylarında Hazine 24 milyar TL borç bulacak.
BORÇLANARAK BÜYÜMEK MARİFET DEĞİL
Borçlanarak, tüketerek büyümek marifet değil. Böyle bir büyüme Türkiye’yi döviz şoklarına karşı çelimsiz hale getirirken sanayinin rekabet kabiliyetini zayıflatıyor.
İktidarın o çok bel bağladığı Borsa bile inanmadı büyüme rakamlarına. Ötesine ne hacet!
453 milyar dolar borcu bir günlüğüne manşetlerde hava atmanın Türkiye’nin istikbaline ne kadar zarar verdiğini görmek istemeyenler ödemeyecek.
Herkes ayağını yorganına göre uzatsın.
Nitekim fakirleştiren büyüme karın doyurmuyor.
[Semih Ardıç] 31.3.2018 [TR724]
İşsizlik, enflasyon ve dış borç rekor kırarken TÜİK böyle bir büyümeye inanmamızı istiyor, adeta zekamızla alay ediyor.
Gelin görün ki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) bu kadar arttığına iktidarın kendisi bile inanmamış olacak ki fener alayı vb. kutlamalara teşebbüs etmedi.
BÜYÜMENİN ÇARŞIDA PAZARDA KARŞILIĞI YOK
Çin’i bile geride bırakmış(!) bir ekonomi için hayli mütevazı sayılabilecek bir tavırla geçiştirildi 2017 büyüme rakamları.
Mevzuyu yakından takip edenler gayet iyi biliyor. 2017 GSYH artışının çarşıda pazarda, vatandaşın cebinde bir karşılığı yok maalesef. Vatandaşın sabit gelirleri enflasyon ve kur artışı yüzünden mum gibi eriyor.
Ekonomi kötüye gittikçe kâğıt-kaleme sarılan ve sanki hükûmeti rahatlatmak gibi bir vazifesi varmışçasına kendisini yiyip bitiren TÜİK’in sihirli lambasından çıkardığı dumandan başka bir karşılığı yok bu büyümenin.
FORMÜL DEĞİŞİKLİKLERİNİ UNUTMADIK
TÜİK evvela 2009 senesinde millî gelir formül değiştirildi. O sayede fert başına gelir bir gecede 1.750 dolar arttı ve 7 bin doları geçti.
Aynı el 2016 senesinin Kasım ayında yine gece yarısı formülü değiştirdi. Böylece 10 bin dolar eşiği de aşılmış oldu.
Ne kadar hile yapılırsa yapılsın dolar esasında bir mukayese yapıldığında görülecektir ki Türkiye’de millî gelir artmıyor, azalıyor.
2013’TE MİLLÎ GELİR: 951 MİLYAR DOLAR
2017’DE MİLLÎ GELİR: 851 MİLYAR DOLAR
TÜİK’in o değiştirdiği formüle rağmen 2016’da 862 milyar 744 milyon dolar olan GSYH ‘yüzde 7,4 büyüdük’ denilen 2017 senesinde 851 milyar 43 milyon dolara geriledi.
Fert başına gelir de 10 bin 883 dolar seviyesinden 10 bin 597 dolara indi.
Büyüyen bir ekonomide böyle bir tablo olur mu?
Son 4 senedir benzer temayül dikkatten kaçmıyor. 2013 senesinde 951 milyar dolar millî gelire mukabil 2017 sonu itibarıyla 851 milyar dolara demir atıldı. 5 senede 100 milyar dolar azalmış GSYH.
Fert başına gelir 5 sene evvel 12 bin 480 dolar idi.
DÖVİZ BORCU KATLANDI
Son 5 senede millî gelir dolar nevinden 100 milyar dolar gerilerken borçlar cenahında tam aksi bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin dış borcu aynı dönemde 61 milyar dolar artarak 453,2 milyar dolara çıktı.
Gelir azaldığı halde borç artıyor. Sadece bu iki veri bile TÜİK’in mızrağı çuvala sığdıramadığını haykırıyor. Büyümeyi yabancı kaynaklarla finanse ettiysek dolar nevinden gelir niye artmadı?
Elden aldığımız döviz borcunu inşaat, gayrimenkul, ithal araba ve akıllı telefon gibi tüketim kanallarına aktarmışız.
Hasılı gezip tozmuş, yiyip içmişiz. Üretmeden tüketme hastalığı kronik hal almış.
Borç yiğidin kamçısıdır’ diyerek har vurup harman savurmuşuz.
Borç alınan 10 milyarlarca dolar döviz kalıcı, isabetli ve nitelikli yatırıma dönüşseydi ekonomide çarpan tesiri uyandıracaktı.
İŞSİZLİK AZALMADI, ARTTI
Alınan borcu ödemek için yeni borca ihtiyaç duyulmayacaktı. İşsizlik azalacaktı. Faizler düşecekti.
Borçluluk azaldığı için fertlerin ve şirketlerin tasarruf kabiliyeti artacaktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 55’lere kadar gerilemeyecekti.
Yüzde 8’e yakın büyüyen bir ekonomide enflasyon yüzde 11-13 bandında olmaz, olamaz. İşsiz sayısı bir senede 200 bine yakın artmaz.
Madem büyüme var işsizlik azalır. Hakiki manada büyüme olsaydı işsizlik yüzde 8’e kadar düşmeliydi. En son veriye göre işsizlik yüzde 10.9.
Hazine’nin faize ödediği para artmaz, azalırdı. Tıpkı 2003-2008 seneleri arasında faiz için bütçe tahsisatı mütemadiyen geriye giderdi.
TÜRKİYE BÜYÜYORSA YABANCI YATIRIMCI NİYE GELMİYOR?
Türkiye değil yüzde 7, yüzde 3-4 büyüse yatırım için köşe bucak yer arayan dünya devleri koşa koşa gelirdi. 2017’de yüzde 40’a yakın azaldı doğrudan yabancı yatırım tutarı.
Hakiki büyüme olsaydı Total’dan OMV’ye onlarca yabancı Türkiye’yi terk etmezdi.
Cari açığın yüzde 80’ini sırtlayan sıcak para şimdilik geliyor, zira yüksek faiz, yüksek kur tepelerinde hoplaya zıplaya paradan para kazanmak fırsatı sunuyor Türkiye.
Borsa rekor kırsa da hükûmet büyümede ezber bozduğunu iddia etse de Hazine’nin ve şirketlerin hali ortada.
Nisan, mayıs ve haziran aylarında Hazine 24 milyar TL borç bulacak.
BORÇLANARAK BÜYÜMEK MARİFET DEĞİL
Borçlanarak, tüketerek büyümek marifet değil. Böyle bir büyüme Türkiye’yi döviz şoklarına karşı çelimsiz hale getirirken sanayinin rekabet kabiliyetini zayıflatıyor.
İktidarın o çok bel bağladığı Borsa bile inanmadı büyüme rakamlarına. Ötesine ne hacet!
453 milyar dolar borcu bir günlüğüne manşetlerde hava atmanın Türkiye’nin istikbaline ne kadar zarar verdiğini görmek istemeyenler ödemeyecek.
Herkes ayağını yorganına göre uzatsın.
Nitekim fakirleştiren büyüme karın doyurmuyor.
[Semih Ardıç] 31.3.2018 [TR724]
Justin Kluivert babasının izinden gidiyor [Hasan Cücük]
Gelecek vaat eden 50 genç isim arasında adını ilk sıraya yazdıran futbolcu oldukça tanıdık. Babası efsaneler arasında yer alan bu genç adam, bayrağı devralmak üzere. Hollanda futbolu, Patrick Kluivert’in 1999 doğumlu oğlu Justin Kluivert’ten çok şey bekliyor.
BİR AJAX EFSANESİ
1976 doğumlu Patrick Kluivert henüz 8 yaşındayken Ajax kulübünden içeri adımını atmıştı. 10 yıl boyunca alt yapıdaki genç takımların formasını giyen Klulivert, 17 yaşından itibaren Ajax’ın A takımı kadrosunda kendine yer buldu. Hızlıydı ve golü koklayan bir forvetti. 1994-97 arasında 3 yıl Ajax formasını giyen Kluivert, 100 maçta 52 gole imza atıyordu. Son sezonunda sakatlıklardan dolayı sadece 17 lig maçında forma giydi. Kluivert’ı unutulmaz kılan 1995’teki Şampiyonlar Ligi finali oldu. Finalde Ajax’ın rakibi Milan olurken, 85. dakikada sahneye çıkan Kluivert attığı golle kupayı takımının müzesine taşıyan isim oluyordu. Ajax’taki 3 yıllık profesyonel dönemine 2 lig ve kupa şampiyonu, birer Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası ve Kıtalararası Kupa sığdırıyordu.
BARCELONA’DAN SONRA DÜŞÜŞE GEÇTİ
1997’de Milan’a transfer olan Patrivk Kluivert’ın İtalya serüveni sadece bir sezon sürecekti. Milan’da vasatı aşamayan bir oyun sergiliyordu. Bunun üzerine Kluivert, Serie A’dan ayrılma kararı aldı ve La Liga’daki Barcelona’ya imza attı. Katalan ekibinde 6 yıl top koşturan Kluivert sadece bir kez La Liga şampiyonluğu yaşadı. O yıllarda Barcelona, Real Madrid’in gerisine düşmüştü. Barcelona formasını 257 maçta giyerken 122 gol kaydetti.
Patrick Kluivert’ın futbolu Barcelona’daki son yılından itibaren düşüşe geçti. Barcelona’dan sonra geldiği Newcastle United, Valencia, PSV ve Lille serüvenleri sadece birer sezon sürdü. Bu süreçte ilk 11’den ziyade daha çok yedek kulübesinde kendine yer bulabildi. PSV’de 2006-07 sezonunda şampiyonluk yaşarken, futbola 2008’de Lille formasıyla veda etti. Hollanda milli formasını 79 maçta giyip 40 golle takımının başarısına katkıda bulundu.
NEYMAR GİBİ…
Patrick Kluivert’ın yeşil sahalara vedasıyla birlikte bayrağı oğlu Justin devraldı. Mayıs 1999 doğumlu Justin, babası gibi forvette değil orta sahada oynuyor. Tıpkı babası gibi 8 yaşındayken kendini Ajax’ta buldu. 2016’da Ajax’ın genç takımına terfi eden Justin, 8 maçta forma giyip 2 gole imza atınca kendini hemen A takımda buldu. Yine babası gibi 17 yaşında artık Ajax A takımının oyuncusu olmuştu. İlk sezonunda lig ve Avrupa’da 20 maçta forma şansı bulurken, bunun 9’unda sahaya ilk 11’de çıkıp 2 gol attı.
Bu sezonla birlikte Justin Kluivert artık Ajax kadrosunun değişmezlerinden biri olma yolunda hızla ilerledi. Ligde forma giydiği 24 maçın 21’inde sahaya ilk 11’de çıkarken, 7 gole kaydetti. Ortaya koyduğu futbolla derhal büyük kulüplerin dikkatini çekti. Ronald de Boer, ‘Justin Kluivert tıpkı Neymar gibi’ yorumunu yaparken, genç kanat oyuncusu, adım adım süper yıldızlığa doğru ilerliyor.
HAYALİ BARCELONA
Hollanda’nın Portekiz’i 3-0 yendiği maçta ilk kez milli formayı giyen Justin Kuivert, babasının izinden gitmeye niyetli olduğunu söylüyor. Genç yıldızı kadrosuna katmak için öne çıkan ilk takım Manchester United. Ancak Justin Kluivert, hayalinin Barcelona forması giymek olduğunu söyledi. Hollandalı genç diğer tekliflere kapalı olmadığını ancak Katalan ekibinde oynamak için her şeyi yapacağını söylüyor. Ajax’la sözleşmesi 2019’da bitecek olan Justin Kluivert, ismini gelecekte daha fazla duyacağız.
[Hasan Cücük] 31.3.2018 [TR724]
BİR AJAX EFSANESİ
1976 doğumlu Patrick Kluivert henüz 8 yaşındayken Ajax kulübünden içeri adımını atmıştı. 10 yıl boyunca alt yapıdaki genç takımların formasını giyen Klulivert, 17 yaşından itibaren Ajax’ın A takımı kadrosunda kendine yer buldu. Hızlıydı ve golü koklayan bir forvetti. 1994-97 arasında 3 yıl Ajax formasını giyen Kluivert, 100 maçta 52 gole imza atıyordu. Son sezonunda sakatlıklardan dolayı sadece 17 lig maçında forma giydi. Kluivert’ı unutulmaz kılan 1995’teki Şampiyonlar Ligi finali oldu. Finalde Ajax’ın rakibi Milan olurken, 85. dakikada sahneye çıkan Kluivert attığı golle kupayı takımının müzesine taşıyan isim oluyordu. Ajax’taki 3 yıllık profesyonel dönemine 2 lig ve kupa şampiyonu, birer Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası ve Kıtalararası Kupa sığdırıyordu.
BARCELONA’DAN SONRA DÜŞÜŞE GEÇTİ
1997’de Milan’a transfer olan Patrivk Kluivert’ın İtalya serüveni sadece bir sezon sürecekti. Milan’da vasatı aşamayan bir oyun sergiliyordu. Bunun üzerine Kluivert, Serie A’dan ayrılma kararı aldı ve La Liga’daki Barcelona’ya imza attı. Katalan ekibinde 6 yıl top koşturan Kluivert sadece bir kez La Liga şampiyonluğu yaşadı. O yıllarda Barcelona, Real Madrid’in gerisine düşmüştü. Barcelona formasını 257 maçta giyerken 122 gol kaydetti.
Patrick Kluivert’ın futbolu Barcelona’daki son yılından itibaren düşüşe geçti. Barcelona’dan sonra geldiği Newcastle United, Valencia, PSV ve Lille serüvenleri sadece birer sezon sürdü. Bu süreçte ilk 11’den ziyade daha çok yedek kulübesinde kendine yer bulabildi. PSV’de 2006-07 sezonunda şampiyonluk yaşarken, futbola 2008’de Lille formasıyla veda etti. Hollanda milli formasını 79 maçta giyip 40 golle takımının başarısına katkıda bulundu.
NEYMAR GİBİ…
Patrick Kluivert’ın yeşil sahalara vedasıyla birlikte bayrağı oğlu Justin devraldı. Mayıs 1999 doğumlu Justin, babası gibi forvette değil orta sahada oynuyor. Tıpkı babası gibi 8 yaşındayken kendini Ajax’ta buldu. 2016’da Ajax’ın genç takımına terfi eden Justin, 8 maçta forma giyip 2 gole imza atınca kendini hemen A takımda buldu. Yine babası gibi 17 yaşında artık Ajax A takımının oyuncusu olmuştu. İlk sezonunda lig ve Avrupa’da 20 maçta forma şansı bulurken, bunun 9’unda sahaya ilk 11’de çıkıp 2 gol attı.
Bu sezonla birlikte Justin Kluivert artık Ajax kadrosunun değişmezlerinden biri olma yolunda hızla ilerledi. Ligde forma giydiği 24 maçın 21’inde sahaya ilk 11’de çıkarken, 7 gole kaydetti. Ortaya koyduğu futbolla derhal büyük kulüplerin dikkatini çekti. Ronald de Boer, ‘Justin Kluivert tıpkı Neymar gibi’ yorumunu yaparken, genç kanat oyuncusu, adım adım süper yıldızlığa doğru ilerliyor.
HAYALİ BARCELONA
Hollanda’nın Portekiz’i 3-0 yendiği maçta ilk kez milli formayı giyen Justin Kuivert, babasının izinden gitmeye niyetli olduğunu söylüyor. Genç yıldızı kadrosuna katmak için öne çıkan ilk takım Manchester United. Ancak Justin Kluivert, hayalinin Barcelona forması giymek olduğunu söyledi. Hollandalı genç diğer tekliflere kapalı olmadığını ancak Katalan ekibinde oynamak için her şeyi yapacağını söylüyor. Ajax’la sözleşmesi 2019’da bitecek olan Justin Kluivert, ismini gelecekte daha fazla duyacağız.
[Hasan Cücük] 31.3.2018 [TR724]
Yeni başlayanlar için Facebook skandalı (6) [Naci Karadağ]
Çıkan kısmın özeti: Bilgi güçtür ama masumdur. Kimin elinde olduğu önemlidir. Yaşanan gelişmeler bilginin kötülerin eline geçtiğinde nasıl etkili bir silaha dönüşeceğini 2016 yılında Amerika’da yaşanan başkanlık seçimlerinde çok çarpıcı bir şekilde gösterdi. Donald Trump, normal şartlar altında asla başaramayacağı bir zafere bilgiyi kullanarak algıyı, algıyı organize ederek tercihleri nasıl etkileyebileceğini tüm insanlığa göstermişti…
“Bugün sizlerle seçim süreçlerinde ‘Büyük Veri’ ve psikografiklerin önemi hakkında konuşmak benim için bir ayrıcalık” cümlesini söylerken Alexander Nix, harita gibi ağ düğümlerinden oluşan bir beyin amblemi olan Cambridge Analytica’nın logosunun önünde duruyordu. Tarih 2016 yılının Eylül ayını gösteriyordu ve salonu dolduran herkes, çok farklı bir sunuma şahit olacaklarından habersizdi.
TRUMP’LA NASIL BAŞLADI?
Amerikalıları, standart bir Alman aksanın İsviçre halkını rahatsız ettiği gibi rahatsız eden keskin bir İngiliz aksanla “Yalnızca 18 ay önce, Senatör Cruz daha az popüler adaylardan biriydi” açıklamasını yaptı. “Nüfusun yüzde 40’dan azı onu duymuştu” yazıyordu bir başka sayfada. Cambridge Analytica, iki yıl önceden ABD seçim kampanyasına müdahil olmuştu aslında, başlangıçta Cumhuriyetçilerden Ben Carson ve Ted Cruz’un danışmanıydı. Cruz ve sonrasında Trump, öncelikli olarak, kızı Rebekah ile birlikte Cambridge Analytica’nın en büyük yatırımcısı olduğu bildirilen gizli ABD yazılım milyarderi Robert Mercer tarafından finanse edildi. Trump kızını kırmamıştı belki de ya da, “Hilary yapıyordu benim neyim eksik” diyerek rakibine mahcup olmamak için girmişti bu işe. Açıkçası başlarda çok fazla inancı da yoktu. Koyu takım elbiseli bir takım adamlar habire sunum yapıyor, anlamadığı şeylerden bahsediyor sonra epey kabarık faturaları yolluyorlardı Trump’a.
Nix, o güne kadar yapılan tüm seçim kampanyaları demografik bilgilerle belirlendiğini hatırlattı salondakilere. Bunda bir tuhaflık yoktu aslında ama şurası ilginçti. Nix, bunun absürt bir şey olduğunu söylüyor ve demografiye göre strateji belirlemenin yanıltıcı olacağını söylüyordu. İşte burası ilginçti aslında!
PSİKOMETRİ KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI
Klasik stratejiye göre; “Tüm kadınlar cinsiyetlerinden dolayı aynı mesajı alıyorlardı ya da aynı şekilde Afro-Amerikanlar da”. Nix’in söylemeye çalıştığı şey, diğer kampanyacılar demografi üzerinden ilerlerken Cambridge Analytica psikometrikleri kullanıyordu.
Psikometri kavramını ilk kez duyuyordu salondaki dinleyicilerin çoğu.
Nix devam etti: Beş farklı yüz, her bir yüz bir kişilik profilini tanımlıyor. Bu Beş Büyük ya da OCEAN modeli. “Bizim…” diyordu Nix, “…her bir yetişkin Amerika Birleşik Devleti bireyinin kişiliğini öngöreceğimiz bir model için bir formumuz var.” Bir an için dinleyicilerin yüzüne baktı. Derin bir sessizlikle beraber muazzam bir hayranlık seziliyordu. Adeta salon büyülenmişti…
Nix’e göre, Cambridge Analytica’nın pazarlama başarısı üç aracı bir arada kullandığı içindi: OCEAN modelini kullanan davranış bilimi, Büyük Veri analizi ve reklam hedeflemesi. Reklam hedeflemesi olabildiğince her bir müşterinin kişiliğine göre kişiselleştirilmiş reklamlardı.
ABD’DEKİ HER SEÇMENİ PROFİLLEMEK
Nix samimiyetle şirketin bunu nasıl yaptıklarını anlatıyordu. Cambridge Analytica, farklı çeşitte kaynaktan arsa kayıtları, otomotiv verileri, alışveriş verileri, bonus kartları, kulüp üyeliği, hangi dergileri okuduğu, hangi kiliseye bağlı olduğu gibi kişisel verileri alıyordu. Nix, Acxiom ve Experian gibi küresel çapta aktif veri brokerlerinin logolarını gösteriyor, Amerika’da neredeyse tüm kişisel verilerin satılık olduğunu ima ediyordu. Örneğin, Yahudi kadınların nerede yaşadığını bilmek istiyorsan, basitçe gidip bu bilgiyi satın alabiliyorsun, hatta telefon numaraları dahil! Şimdi Cambridge Analytica, Cumhuriyetçilerin seçmen kütüğü bilgisi ve çevrimiçi (online) verileri bir araya getiriyor ve Beş Büyük kişilik profillerini hesaplıyordu. Dijital izler birden korkuları, ihtiyaçları, ilgileri ve ikametgah adresleriyle gerçek insanlara dönüşüyor. Salonda derin bir uğultu yükselmeye başlamış şaşkınlık ifadeleri belirginleşmişti. Bu ortam Nix’i daha da gaza getirdi ve baklayı ağzından çıkardı. Anlattığına göre Cambridge Analitica ayrıca “sosyal medya anketleri” ve Facebook verilerini de kullanıyor. Ve şirket Kosinski’nin uyardığı konuyu aynen yapıyordu: “Biz Amerika Birleşik Devleti’ndeki her bir yetişkinin kişiliğini profilledik – 220 milyon insanın…” deyiverdi… İnsanları etkileme adına iki önemli şirket sırrını açığa vurmuştu: birincisi Kosinski’nin yöntemini apartmışlardı, ikincisi ise bir ülkenin nüfusunun yarısını fişlemişlerdi.
Salon şaşkınlığını yaşayamadan elindeki kumanda aletine dokundu ve projeksiyon ekranında bir tablo belirdi. Ekran görüntülerini açtı. “Cruz’un kampanyası için hazırladığımız veri panosu bu,” dedi ve ekledi: “Bir dijital kontrol merkezi beliriyor. Sol tarafta grafik, sağ tarafta Cruz’un sürpriz bir şekilde önseçimleri kazandığı Iowa’nın haritası. Ve haritanın üzerinden yüzlerce küçük kırmızı ve mavi noktalar var…” Nix “Cumhuriyetçiler” deyince, mavi noktalar kayboldu, “kararsızlar”da ise noktaların bir kısmı daha kayboldu, “erkekler” bir kısmı daha. En sonunda tek bir isim kalmıştı, yaşı, adresi, ilgili alanları, kişilik özellikleri ve politik eğilimi bilgileri ile birlikte. Peki Cambridge Analytica uygun siyasi mesaj ile bu kişiyi nasıl hedefleyecekti?
BİR MATEMATİKÇİ STRATEJİYİ ÇÖZMÜŞTÜ
Tam bu noktada mevzuyu dağıtmadan biraz daha derine inmek zihin açıcı ve kolaylaştırıcı olacaktır.
Matematikçi Cathy O’Neil’in Ağustos 2016’da gözlemlediği bir konu vardı. Trump’ın normal insanlar gibi olmadığını herhangi ahlaki pusula ya da etik ilke bağlayıcılığı olmadan zenginliğin verdiği bir özgüvenle dediklerini inkâr etmemem, tutarsız davranmaktan kaçınma gibi dertleri olmadığını söylüyordu O’Neil. Dahası, Nix’in yönetimindeki CA’ya göre davranış geliştirdiği hakkında herhangi bir bilgisi yoktu ama yazdığı yazıda adeta biliyormuş gibi doğru saptamalarda bulunuyordu. Trump’ın çarpıcı tutarsızlıkları, çok eleştirilen karmaşıklığı ve sonuçta ortaya çıkan çelişkili mesajları birdenbire onun en önemli varlığı haline geldi: Her seçmen için farklı bir mesaj üretiyordu bu adam! Trump’ın kitlenin tepkilerine göre mükemmel şekilde fırsatçı algoritmalarla davrandığı neticesine varmıştı matematikçi O’Neil.
2016 Başkanlık seçimlerinde her eyalette sıfır çekerek tarihe geçen bir başkanlık adayı daha vardı. Zoltan Istvan isimli bir gazeteciydi bu. Ünlü National Geographic kanalında belgeselci olarak, San Fransisco Chronicle’da yazar olarak çalışan Istvan, kendince “Transhümanist Politika” ismini verdiği bir felsefe de geliştirmişti. Çok iddialı olan Istvan, seçimlerde sürpriz yapacağından emindi. Ancak ne yazık ki Züğürt Ağa filmindeki gibi sadece kendi kendine verdiği oy ile yetinmek zorunda kalmıştı! Aslında Istvan’ın umutlu oluşu tümden temelsiz değildi. Başkanlık kampanyası bilim ve teknoloji platformu sayesinde önemli medya kuruluşları tarafından geniş çapta yayılmış, özellikle sosyal medyada azımsanmayacak bir destek görüyor gibi olmuştu. Ancak bilgiye konvansiyonel anlamda sahip olmak ile onu kirli ya da temiz emelleri için kullanmak arasında uçurumlar kadar fark vardı. Zoltan Istvan bunu anladığında sıfırı çekmişti…
Matematikçi Cathy O’Neil, Trump ile Istvan’ı karşılaştırıyor ve klasik medya desteği ile algı operasyonu arasındaki farkı ortaya koyan yazıları Amerikan seçimlerinden üç ay öncesinden yazmayı başarıyordu.
VERİ ODAKLI MESAJLAR
Alexander Nix oteldeki konuşmasında; “Trump’ın her mesajı veri odaklıydı” dedikten sonra, 3. başkanlık münazarasının olduğu gün, doğru versiyonları bulmak için, Trump’ın açıklamalarından oluşan varyasyonlarla ekibi Facebook’ta 175 bin farklı reklam test ettiklerini açıklıyordu. En uygun psikolojik yolu bulmak için her bir mesaj mikroskobik detaylarda farklıydı: Farklı başlıklar, renkler, alıntılar, fotoğrafla ya da video ile. Bu ince ayarlanmış mesajlar küçük gruplara ulaşıyordu. Nix’in röportajda belirttiği gibi: “Köyleri ya da apartmanları bile hedefleyebiliyoruz. Hatta bireyleri…”
Bunun için kullandıkları yöntem ise kulağa biraz ürpertici geliyordu: Dark Postlar… Yani Karanlık Postalar… Peki neyin nesiydi ki bu karanlık mektuplar?
Hızımızı aldık devam edelim elbette ama bir sonraki yazıya…
[Naci Karadağ] 31.3.2018 [TR724]
“Bugün sizlerle seçim süreçlerinde ‘Büyük Veri’ ve psikografiklerin önemi hakkında konuşmak benim için bir ayrıcalık” cümlesini söylerken Alexander Nix, harita gibi ağ düğümlerinden oluşan bir beyin amblemi olan Cambridge Analytica’nın logosunun önünde duruyordu. Tarih 2016 yılının Eylül ayını gösteriyordu ve salonu dolduran herkes, çok farklı bir sunuma şahit olacaklarından habersizdi.
TRUMP’LA NASIL BAŞLADI?
Amerikalıları, standart bir Alman aksanın İsviçre halkını rahatsız ettiği gibi rahatsız eden keskin bir İngiliz aksanla “Yalnızca 18 ay önce, Senatör Cruz daha az popüler adaylardan biriydi” açıklamasını yaptı. “Nüfusun yüzde 40’dan azı onu duymuştu” yazıyordu bir başka sayfada. Cambridge Analytica, iki yıl önceden ABD seçim kampanyasına müdahil olmuştu aslında, başlangıçta Cumhuriyetçilerden Ben Carson ve Ted Cruz’un danışmanıydı. Cruz ve sonrasında Trump, öncelikli olarak, kızı Rebekah ile birlikte Cambridge Analytica’nın en büyük yatırımcısı olduğu bildirilen gizli ABD yazılım milyarderi Robert Mercer tarafından finanse edildi. Trump kızını kırmamıştı belki de ya da, “Hilary yapıyordu benim neyim eksik” diyerek rakibine mahcup olmamak için girmişti bu işe. Açıkçası başlarda çok fazla inancı da yoktu. Koyu takım elbiseli bir takım adamlar habire sunum yapıyor, anlamadığı şeylerden bahsediyor sonra epey kabarık faturaları yolluyorlardı Trump’a.
Nix, o güne kadar yapılan tüm seçim kampanyaları demografik bilgilerle belirlendiğini hatırlattı salondakilere. Bunda bir tuhaflık yoktu aslında ama şurası ilginçti. Nix, bunun absürt bir şey olduğunu söylüyor ve demografiye göre strateji belirlemenin yanıltıcı olacağını söylüyordu. İşte burası ilginçti aslında!
PSİKOMETRİ KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI
Klasik stratejiye göre; “Tüm kadınlar cinsiyetlerinden dolayı aynı mesajı alıyorlardı ya da aynı şekilde Afro-Amerikanlar da”. Nix’in söylemeye çalıştığı şey, diğer kampanyacılar demografi üzerinden ilerlerken Cambridge Analytica psikometrikleri kullanıyordu.
Psikometri kavramını ilk kez duyuyordu salondaki dinleyicilerin çoğu.
Nix devam etti: Beş farklı yüz, her bir yüz bir kişilik profilini tanımlıyor. Bu Beş Büyük ya da OCEAN modeli. “Bizim…” diyordu Nix, “…her bir yetişkin Amerika Birleşik Devleti bireyinin kişiliğini öngöreceğimiz bir model için bir formumuz var.” Bir an için dinleyicilerin yüzüne baktı. Derin bir sessizlikle beraber muazzam bir hayranlık seziliyordu. Adeta salon büyülenmişti…
Nix’e göre, Cambridge Analytica’nın pazarlama başarısı üç aracı bir arada kullandığı içindi: OCEAN modelini kullanan davranış bilimi, Büyük Veri analizi ve reklam hedeflemesi. Reklam hedeflemesi olabildiğince her bir müşterinin kişiliğine göre kişiselleştirilmiş reklamlardı.
ABD’DEKİ HER SEÇMENİ PROFİLLEMEK
Nix samimiyetle şirketin bunu nasıl yaptıklarını anlatıyordu. Cambridge Analytica, farklı çeşitte kaynaktan arsa kayıtları, otomotiv verileri, alışveriş verileri, bonus kartları, kulüp üyeliği, hangi dergileri okuduğu, hangi kiliseye bağlı olduğu gibi kişisel verileri alıyordu. Nix, Acxiom ve Experian gibi küresel çapta aktif veri brokerlerinin logolarını gösteriyor, Amerika’da neredeyse tüm kişisel verilerin satılık olduğunu ima ediyordu. Örneğin, Yahudi kadınların nerede yaşadığını bilmek istiyorsan, basitçe gidip bu bilgiyi satın alabiliyorsun, hatta telefon numaraları dahil! Şimdi Cambridge Analytica, Cumhuriyetçilerin seçmen kütüğü bilgisi ve çevrimiçi (online) verileri bir araya getiriyor ve Beş Büyük kişilik profillerini hesaplıyordu. Dijital izler birden korkuları, ihtiyaçları, ilgileri ve ikametgah adresleriyle gerçek insanlara dönüşüyor. Salonda derin bir uğultu yükselmeye başlamış şaşkınlık ifadeleri belirginleşmişti. Bu ortam Nix’i daha da gaza getirdi ve baklayı ağzından çıkardı. Anlattığına göre Cambridge Analitica ayrıca “sosyal medya anketleri” ve Facebook verilerini de kullanıyor. Ve şirket Kosinski’nin uyardığı konuyu aynen yapıyordu: “Biz Amerika Birleşik Devleti’ndeki her bir yetişkinin kişiliğini profilledik – 220 milyon insanın…” deyiverdi… İnsanları etkileme adına iki önemli şirket sırrını açığa vurmuştu: birincisi Kosinski’nin yöntemini apartmışlardı, ikincisi ise bir ülkenin nüfusunun yarısını fişlemişlerdi.
Salon şaşkınlığını yaşayamadan elindeki kumanda aletine dokundu ve projeksiyon ekranında bir tablo belirdi. Ekran görüntülerini açtı. “Cruz’un kampanyası için hazırladığımız veri panosu bu,” dedi ve ekledi: “Bir dijital kontrol merkezi beliriyor. Sol tarafta grafik, sağ tarafta Cruz’un sürpriz bir şekilde önseçimleri kazandığı Iowa’nın haritası. Ve haritanın üzerinden yüzlerce küçük kırmızı ve mavi noktalar var…” Nix “Cumhuriyetçiler” deyince, mavi noktalar kayboldu, “kararsızlar”da ise noktaların bir kısmı daha kayboldu, “erkekler” bir kısmı daha. En sonunda tek bir isim kalmıştı, yaşı, adresi, ilgili alanları, kişilik özellikleri ve politik eğilimi bilgileri ile birlikte. Peki Cambridge Analytica uygun siyasi mesaj ile bu kişiyi nasıl hedefleyecekti?
BİR MATEMATİKÇİ STRATEJİYİ ÇÖZMÜŞTÜ
Tam bu noktada mevzuyu dağıtmadan biraz daha derine inmek zihin açıcı ve kolaylaştırıcı olacaktır.
Matematikçi Cathy O’Neil’in Ağustos 2016’da gözlemlediği bir konu vardı. Trump’ın normal insanlar gibi olmadığını herhangi ahlaki pusula ya da etik ilke bağlayıcılığı olmadan zenginliğin verdiği bir özgüvenle dediklerini inkâr etmemem, tutarsız davranmaktan kaçınma gibi dertleri olmadığını söylüyordu O’Neil. Dahası, Nix’in yönetimindeki CA’ya göre davranış geliştirdiği hakkında herhangi bir bilgisi yoktu ama yazdığı yazıda adeta biliyormuş gibi doğru saptamalarda bulunuyordu. Trump’ın çarpıcı tutarsızlıkları, çok eleştirilen karmaşıklığı ve sonuçta ortaya çıkan çelişkili mesajları birdenbire onun en önemli varlığı haline geldi: Her seçmen için farklı bir mesaj üretiyordu bu adam! Trump’ın kitlenin tepkilerine göre mükemmel şekilde fırsatçı algoritmalarla davrandığı neticesine varmıştı matematikçi O’Neil.
2016 Başkanlık seçimlerinde her eyalette sıfır çekerek tarihe geçen bir başkanlık adayı daha vardı. Zoltan Istvan isimli bir gazeteciydi bu. Ünlü National Geographic kanalında belgeselci olarak, San Fransisco Chronicle’da yazar olarak çalışan Istvan, kendince “Transhümanist Politika” ismini verdiği bir felsefe de geliştirmişti. Çok iddialı olan Istvan, seçimlerde sürpriz yapacağından emindi. Ancak ne yazık ki Züğürt Ağa filmindeki gibi sadece kendi kendine verdiği oy ile yetinmek zorunda kalmıştı! Aslında Istvan’ın umutlu oluşu tümden temelsiz değildi. Başkanlık kampanyası bilim ve teknoloji platformu sayesinde önemli medya kuruluşları tarafından geniş çapta yayılmış, özellikle sosyal medyada azımsanmayacak bir destek görüyor gibi olmuştu. Ancak bilgiye konvansiyonel anlamda sahip olmak ile onu kirli ya da temiz emelleri için kullanmak arasında uçurumlar kadar fark vardı. Zoltan Istvan bunu anladığında sıfırı çekmişti…
Matematikçi Cathy O’Neil, Trump ile Istvan’ı karşılaştırıyor ve klasik medya desteği ile algı operasyonu arasındaki farkı ortaya koyan yazıları Amerikan seçimlerinden üç ay öncesinden yazmayı başarıyordu.
VERİ ODAKLI MESAJLAR
Alexander Nix oteldeki konuşmasında; “Trump’ın her mesajı veri odaklıydı” dedikten sonra, 3. başkanlık münazarasının olduğu gün, doğru versiyonları bulmak için, Trump’ın açıklamalarından oluşan varyasyonlarla ekibi Facebook’ta 175 bin farklı reklam test ettiklerini açıklıyordu. En uygun psikolojik yolu bulmak için her bir mesaj mikroskobik detaylarda farklıydı: Farklı başlıklar, renkler, alıntılar, fotoğrafla ya da video ile. Bu ince ayarlanmış mesajlar küçük gruplara ulaşıyordu. Nix’in röportajda belirttiği gibi: “Köyleri ya da apartmanları bile hedefleyebiliyoruz. Hatta bireyleri…”
Bunun için kullandıkları yöntem ise kulağa biraz ürpertici geliyordu: Dark Postlar… Yani Karanlık Postalar… Peki neyin nesiydi ki bu karanlık mektuplar?
Hızımızı aldık devam edelim elbette ama bir sonraki yazıya…
[Naci Karadağ] 31.3.2018 [TR724]
Kanserden korunmak için bu alışkanlıklarınızı değiştirin!
Kolon kanseri Türkiye’de en sık görülen kanserler arasında 3. sırada. Genetik faktörler, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşam en önemli sebepleri arasında gösteriliyor. Hastalığın dikkat çeken bir diğer yanı ise sinsice ilerlemesi ve hiçbir belirti vermemesi.
Kalın bağırsakta polip varlığının erken dönemde tespitinin önemine işaret eden genel cerrahi uzmanı Dr. Tolga Aliyazıcıoğlu, poliplerin tedavi planlamasının yapılması durumunda hastaların yaşam kalitesinin arttığına dikkat çekiyor. Aliyazıcıoğlu, kolon kanseri riskini artıran sebepler ve hastalığı önlemeye yönelik alınacak tedbirler kusunda önemli tavsiyelerde bulunuyor.
Yaş: Genç yaşlarda da görülebilen kolan kanseri sıklığı, yaş ilerledikçe özellikle de 50 yaşından itibaren artmaktadır.
Beslenme: Bitkisel lif oranı düşük ve yüksek yağlı beslenme kolon kanseri riskini yükseltmektedir. Posasız gıda tüketimi, kabızlığı artırarak dışkının uzun süre bağırsak içinde kalmasına ve o bölgenin kanserleşmesine neden olmaktadır. Şarküteri ürünleri, salamuralar, tütsülenmiş etler, mangal türü yiyecekler ve kızartmalar, kabızlık yapan yiyeceklerdir. Bunun yanında meyve, sebze, baklagiller, tavuk ve tahıl bakımından zengin gıdaları tüketmenin risk oranını azalttığı belirlenmiştir.
Daha önce bilinen kolon polipleri bulunması: Daha önce kolonoskopik olarak kolon polibi çıkarılan hastalar mutlaka belirli aralıklarla kontrollerini yaptırmalıdır.
İnflamatuar bağırsak hastalığı: Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı olanlarda kolorektal kanser gelişme riski daha yüksektir.
Genetik faktörler: Anne-baba, kardeş veya çocuğunda kolon kanseri olan kişilerde kolon kanseri riski yüksektir.
Hareketsiz yaşam: Fiziksel aktiviteden uzak yaşam kanser riskini artırmaktadır. Araştırmalar, düzenli egzersiz yapmanın birçok kanser türünde olduğu gibi kolon ve rektum kanseri riskini de azalttığını göstermiştir. Egzersiz programına başlamadan önce doktora danışmak gerekir. Doktor kişiye uygun egzersiz programı konusunda yardımcı olacaktır. Haftada 5 gün veya 5 günden fazla, 30 dk süreyle yapılan egzersiz tavsiye edilendir. 45 dk’dan 1 saate kadar yapılan egzersiz daha fazla yarar sağlayabilir. Orta derece aktiviteler; tempolu yürüyüş, düz arazide bisiklete binmek… Hareketli aktiviteler ise; tırmanma ve koşudur.
Radyasyona maruziyet: Başka bir hastalık nedeniyle (prostat kanseri, serviks kanseri ve vagina kanseri) pelvik radyoterapi uygulanan hastalarda risk daha yüksektir
Sigara ve alkol kullanımı: Birçok rahatsızlığa neden olan sigara ve alkol kolon kanserini de tetiklemektedir.
Obezite: Çağımızın en önemli sağlık sorunlarından birisi olan aşırı kilo tüm kanser türleri gibi kolan kanserine de neden olabilmektedir.
[TR724] 31.3.2018
Kalın bağırsakta polip varlığının erken dönemde tespitinin önemine işaret eden genel cerrahi uzmanı Dr. Tolga Aliyazıcıoğlu, poliplerin tedavi planlamasının yapılması durumunda hastaların yaşam kalitesinin arttığına dikkat çekiyor. Aliyazıcıoğlu, kolon kanseri riskini artıran sebepler ve hastalığı önlemeye yönelik alınacak tedbirler kusunda önemli tavsiyelerde bulunuyor.
Yaş: Genç yaşlarda da görülebilen kolan kanseri sıklığı, yaş ilerledikçe özellikle de 50 yaşından itibaren artmaktadır.
Beslenme: Bitkisel lif oranı düşük ve yüksek yağlı beslenme kolon kanseri riskini yükseltmektedir. Posasız gıda tüketimi, kabızlığı artırarak dışkının uzun süre bağırsak içinde kalmasına ve o bölgenin kanserleşmesine neden olmaktadır. Şarküteri ürünleri, salamuralar, tütsülenmiş etler, mangal türü yiyecekler ve kızartmalar, kabızlık yapan yiyeceklerdir. Bunun yanında meyve, sebze, baklagiller, tavuk ve tahıl bakımından zengin gıdaları tüketmenin risk oranını azalttığı belirlenmiştir.
Daha önce bilinen kolon polipleri bulunması: Daha önce kolonoskopik olarak kolon polibi çıkarılan hastalar mutlaka belirli aralıklarla kontrollerini yaptırmalıdır.
İnflamatuar bağırsak hastalığı: Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı olanlarda kolorektal kanser gelişme riski daha yüksektir.
Genetik faktörler: Anne-baba, kardeş veya çocuğunda kolon kanseri olan kişilerde kolon kanseri riski yüksektir.
Hareketsiz yaşam: Fiziksel aktiviteden uzak yaşam kanser riskini artırmaktadır. Araştırmalar, düzenli egzersiz yapmanın birçok kanser türünde olduğu gibi kolon ve rektum kanseri riskini de azalttığını göstermiştir. Egzersiz programına başlamadan önce doktora danışmak gerekir. Doktor kişiye uygun egzersiz programı konusunda yardımcı olacaktır. Haftada 5 gün veya 5 günden fazla, 30 dk süreyle yapılan egzersiz tavsiye edilendir. 45 dk’dan 1 saate kadar yapılan egzersiz daha fazla yarar sağlayabilir. Orta derece aktiviteler; tempolu yürüyüş, düz arazide bisiklete binmek… Hareketli aktiviteler ise; tırmanma ve koşudur.
Radyasyona maruziyet: Başka bir hastalık nedeniyle (prostat kanseri, serviks kanseri ve vagina kanseri) pelvik radyoterapi uygulanan hastalarda risk daha yüksektir
Sigara ve alkol kullanımı: Birçok rahatsızlığa neden olan sigara ve alkol kolon kanserini de tetiklemektedir.
Obezite: Çağımızın en önemli sağlık sorunlarından birisi olan aşırı kilo tüm kanser türleri gibi kolan kanserine de neden olabilmektedir.
[TR724] 31.3.2018
Fıkhı kafaya takmak lazım (2) [Ahmet Kurucan]
Kaldığımız yerden devam ediyorum.
2- Müslümanların Hukuku/şeriatının temel dayanakları elbette ve hiç şüphesiz Kur’an ile Hz. Peygamber’in (sas) söz ve eylemleridir. İçtihadî faaliyetlerde bu temellere dayanılması, üretilen düşüncenin sağlamasının Kur’an ve Nebevi sünnetle yapılması İslam fıkhının en önemli özelliğidir. Fakat bu, hayatın tabii akışı içinde karşımıza çıkan sorunlara beşerin iradesi, bilgisi ve idrakiyle ürettiği düşünceleri ilahi yapmaz. Kaynağın ilahi olması üretilen düşünceyi ilahi kılmaya yetmez. Dolayısıyla İslam’ın fıkhına yani Müslüman ilim adamlarının üretmiş oldukları o düşüncelere/içtihatlara/çözümlere/kanunlara İlahi demek yanlıştır.
Beşerî içtihatlara ilahilik vasfı verilmesi, böylesi görüşlerden müteşekkil ve hayata ait nizamı tesis için ortaya konan düşüncelerin toplamına ‘İlahi Hukuk’ denilmesi zaman içerisinde onun kutsanmasına kadar ilerleyen bir seyir izlemiştir. Tarihi tecrübelerimiz gösteriyor ki bu zihniyet “mevcut bize yeter; istesek de yeni hükümler ortaya koyamayız ve imamlarımızı aşamayız” noktasına bizleri götürmüş; hayatın tıkandığı yerlerde ise kıyasen verilmiş hükümleri dahi asıl kabul ederek içtihad-ı kıyasilerle, hile-i şeriyyelerle çözüm arayışı içine girmişizdir. Müçtehid-i mutlak, müçtehid fi’l-mezhep ile başlayıp mukallide kadar giden sıralamayı yapan zihniyet de bu zihniyettir. Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için şu cümleyi burada ilave etmek zorundayım; ben bu tasnifin doğruluğu veya yanlışlığını tartışıyor değilim. Bugünden düne bakıp, bu tasnifi ortaya çıkartan arka plan şartlarını nazara almadan yıkıcı eleştiri yapmayı veya geleneği ret, inkar ya da hafife almayı her şeyden önce hakikate karşı saygısızlık, ardından bu geleneği bizlere miras bırakan ulemaya karşı büyük bir haksızlık olarak görürüm.
3- Fıkıh usulü, vahyin son bulmasını müteakip değişen ve gelişen şartlar muvacehesinde karşılaşılan yeni sorunlara çözümler üretmede kullanılan metodolojiye verilen isimdir. Fıkıh usulü asırlarca insanlığın önünü aydınlatan ve İslam’ın hayatın her alanında meydana getirdiği eserlerle medeniyet şeklindeki tezahüründe en önemli rolü oynayan ilmi disiplindir. Fıkhî düzlemde üretilmiş olan düşünceleri, fetvaları, hükümleri tüketen insanı çok alakadar etmese de –çünkü o yap-yapma, caiz-caiz değil hükümlerine bakıyor ve o hükümlerin üretildiği metodoloji ile ilgilenmiyor – ehli ilim erbabı için mezkur usulün bugünkü komplike hayat şartlarında yenilenmesi gerekip gerekmediği ayrı bir müzakere konusudur.
Tabii ki fantezi arayışı içine girmek doğru değil ama mevcudun yetmediği ya da Allah’ın ve Peygamber Efendimiz’in (sas) muradını daha iyi anlayabilme, insanların maslahatlarını daha iyi karşılayabilme ve günümüze yansıtabilme açısından yeni metotların devreye sokulması başta ifade ettiğimiz yenilenmenin kapsamı içine giren ve girmesi gereken bir husustur. Bir zamanlar “kıyasa” karşı “istihsan”, “Medine ehlinin ameli” karşısında “ıstıslah” metotlarının ortaya çıkışını zorlayan sebepler bugün çok daha fazla bir şekilde vardır ve mevcuttur. Kaldı ki bahsini ettiğimiz şeyler mezhep imamlarının hayatta olduğu çok erken dönemde gerçekleşmiştir. Sosyal hayat şartlarını alabildiğine durağan olduğu o dönemlerde demek ki ayet ve hadisler zahiri manalarıyla sorunlara çözüm olmamış, hatta kıyas ameliyesi bile uygulanabilir ve sürdürülebilir sonuçların çıkmasına sebebiyet vermemiş ki istihsan, ıstıslah gibi metotlar üretilmiştir.
4- Çok önemli bir başka husus fıkıh-siyaset ilişkisidir. Namaz, oruç ve hac hariç fıkhın söz söylediği bütün alanlar sosyal ve toplumsal hayat ile alakalı hükümlerdir. Mahiyeti ve başlangıcı itibariyle ferdi ve sivil gibi gözüken bu hükümler mezhepleşme ve devletin bir mezhebi “resmi” ilan etmesinden sonra kendiliğinden tabir caizse kanunlaşmıştır. Bu safhadan sonra yapılan içtihatlar da zaten yaşamanın kendisini oluşturmuştur. Osmanlı’da örneğini gördüğümüz şer’i ve örfi hukuk ayrımı ise değişen ve gelişen şartlar karşısında içine girilen zaruri bir yoldur. Kaldı ki adına örfi hukuk denmese bile bu uygulamanın temellerini bizzat Efendimizin hayatında, ardından onun bıraktığı mirasa dayalı olarak Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile başlayan ve günümüze kadar devam eden süreçte görebiliriz.
Bugün de kısmen devam bu yolculukta ulema, siyasetle olan ilişkisinde bağımsızlığını her zaman korumuş mudur akla gelen ve mutlaka cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Bu soruya net bir şekilde evet veya hayır demek ya da kategorik yaklaşımlar sergileyip, isimlerini de sayarak “şu müçtehitler, şu dönemler, şu mezhepler, şu hükümler” bağımsızlığını korumuş diğerleri koruyamamış ve siyasete eklemlenmiştir diyemeyiz. Gördüğümüz o ki her ikisi de tarihin her döneminde var olmuştur ve fıkıh resmi uygulanma alanı bulmasa bile hala belirleyici ve etkileyici özelliklerle varlığını devam ettirmekte ve ulemanın görüşleri siyasilerin meşruiyetini sağlamada hala sağlam bir referans kaynağıdır. Bunun farkında olan siyasiler de yanlarına çekebildiği kişileri suiistimal etmekte ya da onlar bu suiistimale gönüllü olarak destek vermektedir.
MÜSLÜMAN İÇİN FIKIH, HAYAT DEMEKTİR
Netice olarak şunu söyleyebilirim; fıkıh konusundaki tartışmalar karşısında birilerinin itham sadedinde “fıkhı kafaya takmamak” lazımdır demesi tek kelime ile yanlıştır; aksine “fıkhı kafaya takmak” lazımdır, şarttır ve elzemdir. Belki, “şu, şu, şu dertlerimiz varken fıkhı kafaya takmamalı” demek istiyor olabilirler. Ben ise tam da bu gerekçe ile fıkıh kafaya takılmalıdır diyorum. Zira “şu, şu, şu dertlerimiz zaten bu mevcut fıkıh mirasını eleştirel düşünceye tabii tutmadan, onların beşerî ve üretilmiş olduğu çıkarımlar olduğu ve zamanın çocuğu olan müçtehitlerin kendi dönemlerindeki sorunlara birebir hemen cevap olması için ürettiği görüşler olduğu gerçeğini ıskalamamızdan dolayı başımıza geliyor” diyorum.
Unutmayalım, bir Müslüman için fıkıh hayat demektir. Belki iddialı bulabilirsiniz şu okuyacağınız cümleyi ama derinden derine düşünürseniz bana hak vereceksiniz, bizim hayat felsefemizi, dünyaya bakış açımızı ve hayat tarzımızı şekillendiren Kur’an’dan ve sünnetten daha ziyade kelam ve fıkıhtır. İlmihal Müslümanlığı diyeyim, gerisini siz getirin.
Önemli not: Ben bu yazıyı 14 Haziran 2016 günü Zaman Amerika için kaleme almıştım. Yayınlanması bugünlere nasipmiş.
[Ahmet Kurucan] 31.3.2018 [TR724]
2- Müslümanların Hukuku/şeriatının temel dayanakları elbette ve hiç şüphesiz Kur’an ile Hz. Peygamber’in (sas) söz ve eylemleridir. İçtihadî faaliyetlerde bu temellere dayanılması, üretilen düşüncenin sağlamasının Kur’an ve Nebevi sünnetle yapılması İslam fıkhının en önemli özelliğidir. Fakat bu, hayatın tabii akışı içinde karşımıza çıkan sorunlara beşerin iradesi, bilgisi ve idrakiyle ürettiği düşünceleri ilahi yapmaz. Kaynağın ilahi olması üretilen düşünceyi ilahi kılmaya yetmez. Dolayısıyla İslam’ın fıkhına yani Müslüman ilim adamlarının üretmiş oldukları o düşüncelere/içtihatlara/çözümlere/kanunlara İlahi demek yanlıştır.
Beşerî içtihatlara ilahilik vasfı verilmesi, böylesi görüşlerden müteşekkil ve hayata ait nizamı tesis için ortaya konan düşüncelerin toplamına ‘İlahi Hukuk’ denilmesi zaman içerisinde onun kutsanmasına kadar ilerleyen bir seyir izlemiştir. Tarihi tecrübelerimiz gösteriyor ki bu zihniyet “mevcut bize yeter; istesek de yeni hükümler ortaya koyamayız ve imamlarımızı aşamayız” noktasına bizleri götürmüş; hayatın tıkandığı yerlerde ise kıyasen verilmiş hükümleri dahi asıl kabul ederek içtihad-ı kıyasilerle, hile-i şeriyyelerle çözüm arayışı içine girmişizdir. Müçtehid-i mutlak, müçtehid fi’l-mezhep ile başlayıp mukallide kadar giden sıralamayı yapan zihniyet de bu zihniyettir. Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için şu cümleyi burada ilave etmek zorundayım; ben bu tasnifin doğruluğu veya yanlışlığını tartışıyor değilim. Bugünden düne bakıp, bu tasnifi ortaya çıkartan arka plan şartlarını nazara almadan yıkıcı eleştiri yapmayı veya geleneği ret, inkar ya da hafife almayı her şeyden önce hakikate karşı saygısızlık, ardından bu geleneği bizlere miras bırakan ulemaya karşı büyük bir haksızlık olarak görürüm.
3- Fıkıh usulü, vahyin son bulmasını müteakip değişen ve gelişen şartlar muvacehesinde karşılaşılan yeni sorunlara çözümler üretmede kullanılan metodolojiye verilen isimdir. Fıkıh usulü asırlarca insanlığın önünü aydınlatan ve İslam’ın hayatın her alanında meydana getirdiği eserlerle medeniyet şeklindeki tezahüründe en önemli rolü oynayan ilmi disiplindir. Fıkhî düzlemde üretilmiş olan düşünceleri, fetvaları, hükümleri tüketen insanı çok alakadar etmese de –çünkü o yap-yapma, caiz-caiz değil hükümlerine bakıyor ve o hükümlerin üretildiği metodoloji ile ilgilenmiyor – ehli ilim erbabı için mezkur usulün bugünkü komplike hayat şartlarında yenilenmesi gerekip gerekmediği ayrı bir müzakere konusudur.
Tabii ki fantezi arayışı içine girmek doğru değil ama mevcudun yetmediği ya da Allah’ın ve Peygamber Efendimiz’in (sas) muradını daha iyi anlayabilme, insanların maslahatlarını daha iyi karşılayabilme ve günümüze yansıtabilme açısından yeni metotların devreye sokulması başta ifade ettiğimiz yenilenmenin kapsamı içine giren ve girmesi gereken bir husustur. Bir zamanlar “kıyasa” karşı “istihsan”, “Medine ehlinin ameli” karşısında “ıstıslah” metotlarının ortaya çıkışını zorlayan sebepler bugün çok daha fazla bir şekilde vardır ve mevcuttur. Kaldı ki bahsini ettiğimiz şeyler mezhep imamlarının hayatta olduğu çok erken dönemde gerçekleşmiştir. Sosyal hayat şartlarını alabildiğine durağan olduğu o dönemlerde demek ki ayet ve hadisler zahiri manalarıyla sorunlara çözüm olmamış, hatta kıyas ameliyesi bile uygulanabilir ve sürdürülebilir sonuçların çıkmasına sebebiyet vermemiş ki istihsan, ıstıslah gibi metotlar üretilmiştir.
4- Çok önemli bir başka husus fıkıh-siyaset ilişkisidir. Namaz, oruç ve hac hariç fıkhın söz söylediği bütün alanlar sosyal ve toplumsal hayat ile alakalı hükümlerdir. Mahiyeti ve başlangıcı itibariyle ferdi ve sivil gibi gözüken bu hükümler mezhepleşme ve devletin bir mezhebi “resmi” ilan etmesinden sonra kendiliğinden tabir caizse kanunlaşmıştır. Bu safhadan sonra yapılan içtihatlar da zaten yaşamanın kendisini oluşturmuştur. Osmanlı’da örneğini gördüğümüz şer’i ve örfi hukuk ayrımı ise değişen ve gelişen şartlar karşısında içine girilen zaruri bir yoldur. Kaldı ki adına örfi hukuk denmese bile bu uygulamanın temellerini bizzat Efendimizin hayatında, ardından onun bıraktığı mirasa dayalı olarak Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile başlayan ve günümüze kadar devam eden süreçte görebiliriz.
Bugün de kısmen devam bu yolculukta ulema, siyasetle olan ilişkisinde bağımsızlığını her zaman korumuş mudur akla gelen ve mutlaka cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Bu soruya net bir şekilde evet veya hayır demek ya da kategorik yaklaşımlar sergileyip, isimlerini de sayarak “şu müçtehitler, şu dönemler, şu mezhepler, şu hükümler” bağımsızlığını korumuş diğerleri koruyamamış ve siyasete eklemlenmiştir diyemeyiz. Gördüğümüz o ki her ikisi de tarihin her döneminde var olmuştur ve fıkıh resmi uygulanma alanı bulmasa bile hala belirleyici ve etkileyici özelliklerle varlığını devam ettirmekte ve ulemanın görüşleri siyasilerin meşruiyetini sağlamada hala sağlam bir referans kaynağıdır. Bunun farkında olan siyasiler de yanlarına çekebildiği kişileri suiistimal etmekte ya da onlar bu suiistimale gönüllü olarak destek vermektedir.
MÜSLÜMAN İÇİN FIKIH, HAYAT DEMEKTİR
Netice olarak şunu söyleyebilirim; fıkıh konusundaki tartışmalar karşısında birilerinin itham sadedinde “fıkhı kafaya takmamak” lazımdır demesi tek kelime ile yanlıştır; aksine “fıkhı kafaya takmak” lazımdır, şarttır ve elzemdir. Belki, “şu, şu, şu dertlerimiz varken fıkhı kafaya takmamalı” demek istiyor olabilirler. Ben ise tam da bu gerekçe ile fıkıh kafaya takılmalıdır diyorum. Zira “şu, şu, şu dertlerimiz zaten bu mevcut fıkıh mirasını eleştirel düşünceye tabii tutmadan, onların beşerî ve üretilmiş olduğu çıkarımlar olduğu ve zamanın çocuğu olan müçtehitlerin kendi dönemlerindeki sorunlara birebir hemen cevap olması için ürettiği görüşler olduğu gerçeğini ıskalamamızdan dolayı başımıza geliyor” diyorum.
Unutmayalım, bir Müslüman için fıkıh hayat demektir. Belki iddialı bulabilirsiniz şu okuyacağınız cümleyi ama derinden derine düşünürseniz bana hak vereceksiniz, bizim hayat felsefemizi, dünyaya bakış açımızı ve hayat tarzımızı şekillendiren Kur’an’dan ve sünnetten daha ziyade kelam ve fıkıhtır. İlmihal Müslümanlığı diyeyim, gerisini siz getirin.
Önemli not: Ben bu yazıyı 14 Haziran 2016 günü Zaman Amerika için kaleme almıştım. Yayınlanması bugünlere nasipmiş.
[Ahmet Kurucan] 31.3.2018 [TR724]
O fotoğraflar nerede çekildi? [Arman Yavuz]
Legal bir bir elçilik kompleksinin illegal operasyonlara ev sahipliği yaptığını Hollywood filmlerinde görürdük hep. O filmlerde elçilik bayrağı ya Güney Afrika ya da Rusya olurdu genelde. Devr-i AKP’de Türk bayrağını da görmek nasip oldu.
Malumunuz tüm dünya şu saatlerde (29 Mart, 22:00) yeni bir skandalla çalkalanıyor. AKP’nin “adam kaldırma” operasyonlarına bir yenisi daha eklendi. Bu kez adres Kosova. Daha öncekiler hadi uzaktaydı, kıyıdaydı… Ama bu kez neredeyse Avrupa’nın göbeği.
Hikaye artık malumunuz:
Kosova’da Türk okullarında görev yapan 5 öğretmen ve 1 doktor, yerel polis ve istihbarat yardımıyla, MİT tarafından kaçırıldı.
Öğle saatlerinde Anadolu Ajansı abonelerine şu fotoğrafları geçti:
Fotoğraflarda kaçırılan eğitimciler bir Türk bayrağının yanıbaşında tersten kelepçelenmiş bir şekilde görünüyordu. Türk bayrağı ile verilen mesaj bir zamanlar örgüt lideri Öcalan’ın o meşhur “enterne” fotoğrafını anımsatıyordu.
Fotoğrafların ardından havuz medyası müthiş bir algı operasyonuna başladı: “Yakalanan teröristler (!) Türkiye’ye getirildi”.
Ne kadar çabuk?
Gerçekten de fotoğraflar Vatan Emniyet Müdürlüğü’nün bir odasında mı çekilmişti?
Ya da burası başka bir yer miydi? Mesela… Priştina’daki Büyükelçilik kompleksi olabilir miydi?
Bu sorunun yanıtını bulmak için Facebook’taki Priştina Büyükelçiliği’nin sayfasına baktık. Yüzlercesinin arasındaki şu fotoğraflar kuşkumuzu doğrular nitelikte:
Fotoğraflarda Priştina Büyükelçisi Kıvılcım Kılıç yine benzer bir mekanda poz vermiş. Benzer duvar… Benzer bayrak… Benzer zemin çıtası… Biz benzer diyoruz ama kuvvetle muhtemel bu fotoğraflar aynı mekanda çekildi: Büyükelçilik kompleksinde!
Bu haberin ardından yine “benzer” unsurlar temin edilerek yeni bir mekan oluşturulur mu bilinmez ama görünen o ki illegal bir operasyonun komuta merkezi legal bir elçilik gibi görünüyor. Eğer bu iddiamız doğru ise alın size nurtopu gibi bir kriz daha. Özellikle de Rus diplomatların peşi sıra deport edildiği bir süreçte…
Bir kaç cümleyi sayın Büyükelçiye ayırmakta da yarar var. Önce, Büyükelçiğin resmi sitesindeki özgeçmişi okuyalım:
KIVILCIM KILIÇ
Türkiye Cumhuriyeti Priştine Büyükelçisi
1970 yılında Ankara’da doğmuştur.
1991 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olmuştur. Lefke Avrupa Üniversitesi’nde Avrupa Birliği üzerine Yüksek Lisans yapmıştır.
Dışişleri Bakanlığı’nda bulunduğu görevleri:
1991 – 1992 Aday Meslek Memuru, Konsolosluk Dairesi Vize Bölümü, Dışişleri Bakanlığı
1992 – 1994 Aday Meslek Memuru, Ataşe, Pasifik ve Latin Amerika Dairesi, Dışişleri Bakanlığı
1994 Üçüncü Kâtip, T.C. Saraybosna Büyükelçiliği
1994 – 1998 Üçüncü Kâtip, İkinci Kâtip, T.C. Lefkoşe Büyükelçiliği
1998 – 1999 İkinci Katip, Avrupa Birliği Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği, Brüksel
(Avrupa Koleji’nde Yüksek Lisans Çalışmaları, Brugge)
1999 – 2001 İkinci Katip, Başkatip, Avrupa Birliği Dairesi, Dışişleri Bakanlığı
2001 – 2005 Başkatip, Müsteşar, Avrupa Konseyi Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği, Strazburg
2005 – 2007 Şube Müdürü, Daire Başkanı, Avrupa Dairesi, Dışişleri Bakanlığı
2007 – 2010 Müsteşar, Birinci Müsteşar, T.C. Vaşington Büyükelçiliği
2010 – 2012 Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu Danışmanlığı’nda Daire Başkanı
(Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun Danışmanı)
2012 Diplomasi Akademisi Başkanlığı, Dışişleri Bakanı
2012 – 2015 Elçi, Genel Müdür Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı
20 Ağustos 2015- T.C. Priştine Büyükelçisi
Terfi silsilesini diplomasiyi çok iyi takip eden bir gazeteciye sordum. Aldığım cevap şu:
“Terfi silsilesi doğru ama tayin yerleri anormal. Tayinlerin hepsi çok ama çok iyi. Ben bu hanımefendiyi az-çok biliyorum. Çok hırslı. Hariciyede herkesin çekindiği biri…”
“Anormal tayinlerin” arkasında kimin olduğunu anlamaya çok kafa patlatmaya gerek yok. Sadece özgeçmişteki şu satırları tekrar okumak yeterli: “Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun Danışmanı”
Görünen o ki Sayın Danışman, -pardon- Sayın Büyükelçi parlak (!) kariyerine böylesine müthiş (!) bir operasyonla taçlandırmak istemiş.
Ama Avrupa’nın göbeğinde bir şekilde kotardığı illegal operasyon kariyerine altın harflerle mi yazılacak yoksa kara harflerle mi?
Bekleyelim ve görelim.
[Arman Yavuz] 30.3.2018 [KronosHaber]
Malumunuz tüm dünya şu saatlerde (29 Mart, 22:00) yeni bir skandalla çalkalanıyor. AKP’nin “adam kaldırma” operasyonlarına bir yenisi daha eklendi. Bu kez adres Kosova. Daha öncekiler hadi uzaktaydı, kıyıdaydı… Ama bu kez neredeyse Avrupa’nın göbeği.
Hikaye artık malumunuz:
Kosova’da Türk okullarında görev yapan 5 öğretmen ve 1 doktor, yerel polis ve istihbarat yardımıyla, MİT tarafından kaçırıldı.
Öğle saatlerinde Anadolu Ajansı abonelerine şu fotoğrafları geçti:
Fotoğraflarda kaçırılan eğitimciler bir Türk bayrağının yanıbaşında tersten kelepçelenmiş bir şekilde görünüyordu. Türk bayrağı ile verilen mesaj bir zamanlar örgüt lideri Öcalan’ın o meşhur “enterne” fotoğrafını anımsatıyordu.
Fotoğrafların ardından havuz medyası müthiş bir algı operasyonuna başladı: “Yakalanan teröristler (!) Türkiye’ye getirildi”.
Ne kadar çabuk?
Gerçekten de fotoğraflar Vatan Emniyet Müdürlüğü’nün bir odasında mı çekilmişti?
Ya da burası başka bir yer miydi? Mesela… Priştina’daki Büyükelçilik kompleksi olabilir miydi?
Bu sorunun yanıtını bulmak için Facebook’taki Priştina Büyükelçiliği’nin sayfasına baktık. Yüzlercesinin arasındaki şu fotoğraflar kuşkumuzu doğrular nitelikte:
Fotoğraflarda Priştina Büyükelçisi Kıvılcım Kılıç yine benzer bir mekanda poz vermiş. Benzer duvar… Benzer bayrak… Benzer zemin çıtası… Biz benzer diyoruz ama kuvvetle muhtemel bu fotoğraflar aynı mekanda çekildi: Büyükelçilik kompleksinde!
Bu haberin ardından yine “benzer” unsurlar temin edilerek yeni bir mekan oluşturulur mu bilinmez ama görünen o ki illegal bir operasyonun komuta merkezi legal bir elçilik gibi görünüyor. Eğer bu iddiamız doğru ise alın size nurtopu gibi bir kriz daha. Özellikle de Rus diplomatların peşi sıra deport edildiği bir süreçte…
Bir kaç cümleyi sayın Büyükelçiye ayırmakta da yarar var. Önce, Büyükelçiğin resmi sitesindeki özgeçmişi okuyalım:
KIVILCIM KILIÇ
Türkiye Cumhuriyeti Priştine Büyükelçisi
1970 yılında Ankara’da doğmuştur.
1991 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olmuştur. Lefke Avrupa Üniversitesi’nde Avrupa Birliği üzerine Yüksek Lisans yapmıştır.
Dışişleri Bakanlığı’nda bulunduğu görevleri:
1991 – 1992 Aday Meslek Memuru, Konsolosluk Dairesi Vize Bölümü, Dışişleri Bakanlığı
1992 – 1994 Aday Meslek Memuru, Ataşe, Pasifik ve Latin Amerika Dairesi, Dışişleri Bakanlığı
1994 Üçüncü Kâtip, T.C. Saraybosna Büyükelçiliği
1994 – 1998 Üçüncü Kâtip, İkinci Kâtip, T.C. Lefkoşe Büyükelçiliği
1998 – 1999 İkinci Katip, Avrupa Birliği Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği, Brüksel
(Avrupa Koleji’nde Yüksek Lisans Çalışmaları, Brugge)
1999 – 2001 İkinci Katip, Başkatip, Avrupa Birliği Dairesi, Dışişleri Bakanlığı
2001 – 2005 Başkatip, Müsteşar, Avrupa Konseyi Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği, Strazburg
2005 – 2007 Şube Müdürü, Daire Başkanı, Avrupa Dairesi, Dışişleri Bakanlığı
2007 – 2010 Müsteşar, Birinci Müsteşar, T.C. Vaşington Büyükelçiliği
2010 – 2012 Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu Danışmanlığı’nda Daire Başkanı
(Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun Danışmanı)
2012 Diplomasi Akademisi Başkanlığı, Dışişleri Bakanı
2012 – 2015 Elçi, Genel Müdür Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı
20 Ağustos 2015- T.C. Priştine Büyükelçisi
Terfi silsilesini diplomasiyi çok iyi takip eden bir gazeteciye sordum. Aldığım cevap şu:
“Terfi silsilesi doğru ama tayin yerleri anormal. Tayinlerin hepsi çok ama çok iyi. Ben bu hanımefendiyi az-çok biliyorum. Çok hırslı. Hariciyede herkesin çekindiği biri…”
“Anormal tayinlerin” arkasında kimin olduğunu anlamaya çok kafa patlatmaya gerek yok. Sadece özgeçmişteki şu satırları tekrar okumak yeterli: “Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun Danışmanı”
Görünen o ki Sayın Danışman, -pardon- Sayın Büyükelçi parlak (!) kariyerine böylesine müthiş (!) bir operasyonla taçlandırmak istemiş.
Ama Avrupa’nın göbeğinde bir şekilde kotardığı illegal operasyon kariyerine altın harflerle mi yazılacak yoksa kara harflerle mi?
Bekleyelim ve görelim.
[Arman Yavuz] 30.3.2018 [KronosHaber]
Kosova… Silahların gölgesinde [Selahattin Sevi]
Üsküp’ü Kosova’ya bağlayan Blatze sınır kapısını geçince, hoş bir ilkyaz günü, sevimli bir yol arkadaşı bulmuştum. Adı ‘zafer’ anlamına gelen Fitore’ydi. 10 yaşındaki küçük Arnavut kız koşar adımlarla ailesine yetişmeye çalışıyordu. O ve kalabalık ailesi 1999’un başlarında şiddeti artan Kosova’nın Sırbistan’a bağlanması operasyonunda kendilerini ülke dışında bulmuştu. “Evimiz hemen yakında,” dedi Kaçanik yol ayrımında Fitore. Üsküp’ten savaşçı babası için aldığı çikolata kutusunu kimselere vermiyordu.
Köylerine vardığımızda babaannesi ve dedesi özlemle karşıladı torunlarını. Sonra Fitore’nin komutan babası geldi. Sarkık bıyıkları ve kirli sakalıyla aylardır ayrı kaldığı kızına sarılan komutan gözyaşlarını tutamıyordu.
Bir saatten biraz fazla sürede ulaştığımız başkent Priştine ise hayalet şehri andırıyordu. Şehir savaşta büyük hasar görmüştü. Dönebilenler hayata yeniden başlıyordu.
Hemen ertesi gün savaş boyunca dağları mesken tutan Arnavut gerillalar NATO tanklarının seyrettiği ana yollara inmeye başladılar. Kızlı erkekli genç savaşçılar hayli geç gelen ulusulararası güçlerin askeri konvoylarına zafer işareti yapıyordu. Aynı gün Kosova Kurtuluş Ordusu UÇK’nin gerilla komutanı Haşim Taçi, silahların gölgesinde cipin üzerine çıkarak küçük bir zafer konuşması yaptı.
17 Şubat 2008’de Priştine’de kırmızı üzerine Arnavut kartalı bayrak dalgalanırken Zaman bütün dünyaya yeni Kosova milli sembolünü duyuruyordu. Zaman Dış Haberler editörü Celil Sağır’la dondurucu kış soğuğunun ödülü olarak bütün dünya basınına haber atlatmış, Kosova’nın yeni bayrağının fotoğrafını yayımlamıştık.
Fakat akşam olduğunda kalacak yer yoktu. Bütün oteller dünyanın dört bir yanından gelen gazeteci ve gözlemcilerle dolmuştu. “Belki burada bir Türk okulu vardır” diye yaptığımız kısa araştırmadan sonra kendimizi Mehmet Akif Koleji’nin sıcak misafirhanesinde bulduk.
Hayatımda ilk defa iş için gittiğim bir yerde otelde değil, bir okulun misafirhanesinde kalıyordum. Sabah olunca “iyi ki otel bulamamışız” dedik.
Sabah zilin çalmasıyla okul bahçesi bayram yeri gibiydi. Arnavut ve Türk öğrencilerle birlikte Sırplar da çocuklarını Türk okuluna emanet etmişti. Arada göze çarpan çekik gözlü ve siyahi çocuklar ise yabancı misyonlarda çalışan ailelerindi. Savaşın üzerinden 10 yıl bile geçmeden Mehmet Akif Koleji bütün Arnavutluk’ta barışı ve birlikte yaşamayı temsil ediyodu, bölgenin ve dünyanın geleceği adına umut vaat ediyordu.
Okul etnik milliyetçiliğin, radikal selefiliğin önünde set olmuştu. Dil ve Kültür Festivallerinde Kosova Mehmet Akif Koleji öğrencileri en güzel şarkıları söylüyor, en güzel oyunları sahneliyordu.
Bugün ajanslara Kosova’da Türk Okulu’na operasyon yapıldığını, öğretmenlerin gözaltına alındığını ve -iddialar doğruıysa- Türkiye’ye iade edildiğini öğrenince içim burkuldu. Emekle, özveriyle kurulan ve modern eğitim yapan yeni yüzyılın okullarının kara listelerde olması ne kadar acı.
Yıllar öncesine, 1999 yılına gidiyorum da ne çok şey sığmıştı o yıla! Nisan ayında ilk uçak Çorlu havalimanına indiğinde fotoğraf kareme giren bir aileyle Kırklareli kampında dost olmuştuk. Ailenin küçük Anita’sına bakıp Fettah Baba’yla, Zümrüt Abla’yla, Antigona Kosova’yı ve uzakta kalan evlerini, farklı bir uçakla İsrail’e mülteci olarak giden babalarını konuşuyorduk.
Bir gün Zümrüt Abla’nın ilk gençliğinin ilk günlerini Kırklareli’nde bir mülteci kampında geçiren oğlu Liridon “Abi bana Mahsun Kırmızıgül’ün bir kasetini alır mısın?” dedi. “Tamam Liridon, ama teybin var mı?” diye sorduğumda olmadığını anlamıştım. Zaman haber merkezinde olayı anlatınca herkesin eli cebine gitmiş ve masada toplanan paralarla Liridon’a Mahsun’un ve sevdiği Türk şarkıcıların kasetlerini götürmüştüm. Yıllar sonra bağımsızlık gününde buluştuğumuzda akıcı Türkçesine şaşırınca, “Bana Türkçeyi Mahsun öğretti Selahattin Abi” demişti.
Ailenin büyüğü rahmetli Fettah Baba ve eşini evimde ağırlamıştım. Çanakkele’de yitirdiği büyüklerinden bahsetmiş, göz yaşlarını tutamamıştı. Hep gitmek istediği Çanakkele’yi ziyaret edip Kosova’ya döndüğünde aileden bir büyük olarak her fırsatta ziyaret ettim kendisini. Artık Kosova’da benim için Fettah Baba’nın bahçesinde bin bir çiçek ve ağacın olduğu sevimli evi vardı.
Şimdi Zümrüt Abla iyi şükür. Antigona eşine çoktan kavuşutu ve güzel kızlarını yetiştiriyor. Priştine mamur, Bursa’nın Rumeli’ndeki minyatürü Prizren ve Taşköprü her zaman güzel. Fakat, bir şeyler eksik Kosova’da. Tıpkı güngörmüş Fettah Baba gibi, Mehmet Akif Koleji’nin cıvıl cıvıl bahçesi gibi…
Örgütlü kötülük Afrika’dan Balkanlara kol geziyor çünkü.
[Selahattin Sevi] 29.3.2018 [KronosHaber]
Köylerine vardığımızda babaannesi ve dedesi özlemle karşıladı torunlarını. Sonra Fitore’nin komutan babası geldi. Sarkık bıyıkları ve kirli sakalıyla aylardır ayrı kaldığı kızına sarılan komutan gözyaşlarını tutamıyordu.
Bir saatten biraz fazla sürede ulaştığımız başkent Priştine ise hayalet şehri andırıyordu. Şehir savaşta büyük hasar görmüştü. Dönebilenler hayata yeniden başlıyordu.
Hemen ertesi gün savaş boyunca dağları mesken tutan Arnavut gerillalar NATO tanklarının seyrettiği ana yollara inmeye başladılar. Kızlı erkekli genç savaşçılar hayli geç gelen ulusulararası güçlerin askeri konvoylarına zafer işareti yapıyordu. Aynı gün Kosova Kurtuluş Ordusu UÇK’nin gerilla komutanı Haşim Taçi, silahların gölgesinde cipin üzerine çıkarak küçük bir zafer konuşması yaptı.
17 Şubat 2008’de Priştine’de kırmızı üzerine Arnavut kartalı bayrak dalgalanırken Zaman bütün dünyaya yeni Kosova milli sembolünü duyuruyordu. Zaman Dış Haberler editörü Celil Sağır’la dondurucu kış soğuğunun ödülü olarak bütün dünya basınına haber atlatmış, Kosova’nın yeni bayrağının fotoğrafını yayımlamıştık.
Fakat akşam olduğunda kalacak yer yoktu. Bütün oteller dünyanın dört bir yanından gelen gazeteci ve gözlemcilerle dolmuştu. “Belki burada bir Türk okulu vardır” diye yaptığımız kısa araştırmadan sonra kendimizi Mehmet Akif Koleji’nin sıcak misafirhanesinde bulduk.
Hayatımda ilk defa iş için gittiğim bir yerde otelde değil, bir okulun misafirhanesinde kalıyordum. Sabah olunca “iyi ki otel bulamamışız” dedik.
Sabah zilin çalmasıyla okul bahçesi bayram yeri gibiydi. Arnavut ve Türk öğrencilerle birlikte Sırplar da çocuklarını Türk okuluna emanet etmişti. Arada göze çarpan çekik gözlü ve siyahi çocuklar ise yabancı misyonlarda çalışan ailelerindi. Savaşın üzerinden 10 yıl bile geçmeden Mehmet Akif Koleji bütün Arnavutluk’ta barışı ve birlikte yaşamayı temsil ediyodu, bölgenin ve dünyanın geleceği adına umut vaat ediyordu.
Okul etnik milliyetçiliğin, radikal selefiliğin önünde set olmuştu. Dil ve Kültür Festivallerinde Kosova Mehmet Akif Koleji öğrencileri en güzel şarkıları söylüyor, en güzel oyunları sahneliyordu.
Bugün ajanslara Kosova’da Türk Okulu’na operasyon yapıldığını, öğretmenlerin gözaltına alındığını ve -iddialar doğruıysa- Türkiye’ye iade edildiğini öğrenince içim burkuldu. Emekle, özveriyle kurulan ve modern eğitim yapan yeni yüzyılın okullarının kara listelerde olması ne kadar acı.
Yıllar öncesine, 1999 yılına gidiyorum da ne çok şey sığmıştı o yıla! Nisan ayında ilk uçak Çorlu havalimanına indiğinde fotoğraf kareme giren bir aileyle Kırklareli kampında dost olmuştuk. Ailenin küçük Anita’sına bakıp Fettah Baba’yla, Zümrüt Abla’yla, Antigona Kosova’yı ve uzakta kalan evlerini, farklı bir uçakla İsrail’e mülteci olarak giden babalarını konuşuyorduk.
Bir gün Zümrüt Abla’nın ilk gençliğinin ilk günlerini Kırklareli’nde bir mülteci kampında geçiren oğlu Liridon “Abi bana Mahsun Kırmızıgül’ün bir kasetini alır mısın?” dedi. “Tamam Liridon, ama teybin var mı?” diye sorduğumda olmadığını anlamıştım. Zaman haber merkezinde olayı anlatınca herkesin eli cebine gitmiş ve masada toplanan paralarla Liridon’a Mahsun’un ve sevdiği Türk şarkıcıların kasetlerini götürmüştüm. Yıllar sonra bağımsızlık gününde buluştuğumuzda akıcı Türkçesine şaşırınca, “Bana Türkçeyi Mahsun öğretti Selahattin Abi” demişti.
Ailenin büyüğü rahmetli Fettah Baba ve eşini evimde ağırlamıştım. Çanakkele’de yitirdiği büyüklerinden bahsetmiş, göz yaşlarını tutamamıştı. Hep gitmek istediği Çanakkele’yi ziyaret edip Kosova’ya döndüğünde aileden bir büyük olarak her fırsatta ziyaret ettim kendisini. Artık Kosova’da benim için Fettah Baba’nın bahçesinde bin bir çiçek ve ağacın olduğu sevimli evi vardı.
Şimdi Zümrüt Abla iyi şükür. Antigona eşine çoktan kavuşutu ve güzel kızlarını yetiştiriyor. Priştine mamur, Bursa’nın Rumeli’ndeki minyatürü Prizren ve Taşköprü her zaman güzel. Fakat, bir şeyler eksik Kosova’da. Tıpkı güngörmüş Fettah Baba gibi, Mehmet Akif Koleji’nin cıvıl cıvıl bahçesi gibi…
Örgütlü kötülük Afrika’dan Balkanlara kol geziyor çünkü.
[Selahattin Sevi] 29.3.2018 [KronosHaber]
Kosova Başbakanı, İstihbarat Şefi ve İçişleri Bakanını resmi olarak görevden aldı
Kosova’da 6 Türk’ün gözaltına alınmasıyla ilgili Kosova Başbakanı Rumuş Haradinac, İstihbarat Ajansı Müdürü Driton Gashi ve İçişleri Bakanı Flamur Sefaj’ı görevden aldı. Görevdan alma iddiaları dün akşamdan itibaren konuşuluyordu. Bugün ise hayata geçirildi.
Reuters haber ajansı, Kosova Başbakanı’nın, Gülen yapılanmasına bağlı olduğu iddia edilen 6 Türk’ün gözaltına alınması sonrasında İstihbarat Şefi ve İçişleri Bakanı’nı görevden aldığını duyurdu.
Kosova Başbakanı Haradinac, Gülen yapılanmasına yönelik Kosova’da düzenlenen ve altı Türk vatandaşının gözaltına alınıp Türkiye’ye gönderildiği operasyonla ilgili kendisine bilgi verilmediğini söylemişti.
[TR724] 30.3.2018
Reuters haber ajansı, Kosova Başbakanı’nın, Gülen yapılanmasına bağlı olduğu iddia edilen 6 Türk’ün gözaltına alınması sonrasında İstihbarat Şefi ve İçişleri Bakanı’nı görevden aldığını duyurdu.
Kosova Başbakanı Haradinac, Gülen yapılanmasına yönelik Kosova’da düzenlenen ve altı Türk vatandaşının gözaltına alınıp Türkiye’ye gönderildiği operasyonla ilgili kendisine bilgi verilmediğini söylemişti.
[TR724] 30.3.2018
Üç ay sonra elektriğe 2. zam: İşte yeni fiyatlar [Semih Ardıç]
Döviz kurlarındaki artış vatandaşa zam olarak yansıyor. Ocak ayında yüzde 8.8 zamlanan elektrik fiyatına yine zam yapıldı. 1 Nisan’dan itiaren geçerli olacak yüzde 2.7 zamlı tarifeye göre elektriğin kilowatt saati (kWh) meskenlerde 36.1373 kuruştan 37.1251 kuruşa yükseldi.
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) kararına göre; Türkiye Elektrik Ticaret Taahhüt AŞ (TETAŞ) tarafından dağıtım şirketlerinin teknik olmayan kayıp enerji satışları ile görevli tedarik şirketlerine yapılan satışlarda, elektrik toptan satış fiyatı kWh başına 14.1 kuruş olacak.
Kararla, dağıtım şirketlerine genel aydınlatma kapsamında yapılan satışlarda söz konusu tarifenin, kWh başına 21.81 kuruş olarak uygulanması da hüküm altına alındı.
Benzine bir haftada 27 kuruş, motorine ise 17 kuruş zam yapılmıştı. Otogaz fiyatı da 4 kuruş artırılmıştı.
[Semih Ardıç] 30.3.2018 [TR724]
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) kararına göre; Türkiye Elektrik Ticaret Taahhüt AŞ (TETAŞ) tarafından dağıtım şirketlerinin teknik olmayan kayıp enerji satışları ile görevli tedarik şirketlerine yapılan satışlarda, elektrik toptan satış fiyatı kWh başına 14.1 kuruş olacak.
Kararla, dağıtım şirketlerine genel aydınlatma kapsamında yapılan satışlarda söz konusu tarifenin, kWh başına 21.81 kuruş olarak uygulanması da hüküm altına alındı.
Benzine bir haftada 27 kuruş, motorine ise 17 kuruş zam yapılmıştı. Otogaz fiyatı da 4 kuruş artırılmıştı.
[Semih Ardıç] 30.3.2018 [TR724]
Kosova’da bile mi? [Kemal Ay]
Türkiye’de MİT, emniyet ve yargı son 5-6 senedir sadece Hizmet Hareketi ile ilgili meselelere odaklanmış durumda. 15 Temmuz’dan itibaren devlet kurumları arasında bir koordinasyon sorunu kalmadı ve ‘devlet aygıtları’ bu konuya karşı tavrını senkronize etti. Buna mukabil, Türk dış politikası da neredeyse bütün enerjisini yurt dışındaki Gülen bağlantılı okulları kapatmaya, baskı yapabildiği yerlerde yaşayan Gülen hareketi mensuplarını Türkiye’ye getirmeye harcıyor. NATO üyesi, dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasındaki bir Türkiye’ye ‘Hayır’ demek her zaman kolay olmuyor. Hele ki Balkanlardan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Güney Asya’ya kadar çeşitli tarihsel yakınlıkları ve yıllara uzanan dış politika bağlantıları olan bir ülke, öyle ya da böyle dediklerini yaptırabiliyor.
Türkiye uzmanı Nate Schenkkan, bu duruma ‘global purge’ (küresel kıyım) adını vermişti, Foreign Affairs’te yazdığı bir makalede. Türkiye’deki purge’ün (kıyım) yanı sıra, bir uluslararası ilişkiler biçimi olarak ‘cadı avı’ sürüyor. Türkiye bu uğurda Interpol’ü bile kullanmaktan çekinmiyor. En az 46 ülkede bu politika, bir şekilde etki icra etmiş. Ankara, 2000’lerin başından bu yana kurduğu bütün ilişkileri, dış politika birikimini bu uğurda tek tek harcıyor. Schenkkan, makalesinde özellikle Türkiye’nin bu ‘ulusaşırı baskıyı’ (transnational repression) nasıl uluslararası kurumlara dayanarak yaptığına dikkat çekiyor. Küreselleşme, diyor, sadece sivil toplumun değil ulus devletlerin de ‘etkinliğini’ arttırdı. Bu sebeple de Schenkkan, bunun ‘küresel bir tehdit’ olduğunu çünkü Türkiye gibi otoriter ülkelerin ‘sosyalleşmeleri’ ve böylece liberal değerleri benimsemeleri beklenen kurumları kendi çıkarları için kullandığını ifade ediyor.
ULUSLARARASI KURUMLARIN ZAAFLARI
Kosova örneğinin can alıcı olması da tam olarak bununla ilgili. Çünkü Kosova, Avrupa Birliği’ne üye olma yolunda bir ülke. Kurumlarını AB normlarına göre reforma tabi tutuyor bir süredir. Üyelik süreci kapsamında AB kurumları tarafından denetleniyor. Ancak dün yaşananlar, Türkiye gibi ülkelerin bu türlü ülkelerle ilişkilerini kötüye kullanmak istediğinde hiçbir yasanın, hiçbir normun ya da ilkenin geçerli olmayabileceğini gösteriyor. Türk tarafının böyle bir ‘operasyon’ için Easter tatilini fırsat bilmesi, Kosova Başbakanı’nın ‘haberim yok’ açıklaması, BM’nin iltica kapsamında olaya müdahil olduğu hâlde durumu engelleyememesi gibi detaylar, tehdidin boyutları hakkında fikir veriyor.
Türkiye’deyken ‘Erdoğan sadece bizim problemimiz değil’ dediğimizde, ‘Yiyin birbirinizi’ cephesi hemen itiraz ediyordu. Nasılsa Erdoğan’ın ülkeyi bir ‘tek adam’ yönetimine sokamayacağını, bu arada Cemaat’i yok etmesinin de kâr olduğunu düşünmüşlerdi muhtemelen. Ancak geldiğimiz noktada Cemaat bahanesiyle kurgulanan sistem, Türkiye’yi karanlığa doğru sürüklerken, hâlâ o güne dair pişmanlık serdedecek kadar bile meseleyi anlamış görünmüyorlar. Benzer bir yaklaşım Avrupa’da da var. ‘Türkiye’yi dışlamadan dönüştürmeye çalışalım’ diyorlar fakat her defasında karşı karşıya kaldıkları ‘Suriyeli mülteciler’ tehdidi, Türkiye’ye karşı konumlarını zayıflatıyor. Hâl böyle olunca da, ısrarlı baskı sonucunda Erdoğan istediğini alan lider pozisyonuna geçiyor. Belki karşısında size bir şeyler veriyordur fakat medyamız olmadığı için Türkiye halkının haberi olmuyor.
ERDOĞAN YALNIZCA CEMAAT’İN PROBLEMİ DEĞİL
Bugün Avrupa ülkelerinin de bilmesi gereken sanırım bu: ‘Erdoğan yalnızca Cemaat’in, hatta sadece Türkiye’nin problemi değil’. Bugün Putin’in İngiltere topraklarında ‘ajan’ suçlamasıyla bir babayla kızını zehirletmesi nasıl diplomatik krize yol açıyorsa, Kosova’daki kaçırılma vakası da aynı şekilde tepkiyle karşılanmalı. Varna’daki AB liderleri toplantısının hemen akabinde AB’ye bu şekilde ‘nanik atan’ Erdoğan rejimi karşısında bu aciz görüntü devam ederse, yarın bir gün Avrupa’da yaşayan AKP taraftarları eliyle daha farklı eylemler icra edildiğinde ‘daha sıkı tedbirler’ almak ve dünyadaki ‘ikiyüzlü Batı’ imajı daha da derinleştirmek zorunda kalınabilir.
Türkiye, stratejik konumu itibariyle kolaylıkla vazgeçilebilecek bir ülke değil. Ancak Türkiye’nin ‘ilham verdiği’ politika biçimi Balkanlara, hatta Avrupa içlerine kadar uzandığında, istikrara daha büyük zararı dokunacaktır. Suriye konusundaki kafa karışıklığının zaman içinde bütün bölge için bir politik istikrar sorununa dönüştüğünü, Rusya’yı tekrar oyuna dâhil ettiğini hatırlamak gerekir. Erdoğan’a karşı alttan tavır alan, ‘suyuna gitmeye çalışan’ herkes kaybetti. Eğer bize inanmıyorsanız, Aydın Doğan’a medya imparatorluğunu nasıl kaybettiğini sorabilirsiniz…
KOSOVA BAŞBAKANI KAÇIRILMADAN SONRA KONUŞTU: İSTİHBARATIN EYLEMİNDEN HABERİM YOK, YETKİLERİMİ KULLANACAĞIM
İŞTE KOSOVA’DAKİ EĞİTİMCİNİN KAÇIRILMA GÖRÜNTÜLERİ: SİYAH TRANSPORTER YİNE DEVREDE!
AA’NIN GEÇTİĞİ RESİMLER TÜRKİYE’DE DEĞİL, TÜRK KONSOLOSLUĞUNDA ÇEKİLDİ
KOSOVA BAŞBAKANI RAMUSH HARADİNAJ AKŞAM SAATLERİNDE İÇİŞLERİ BAKANI VE İSTİHBARAAT ÖGRÜTÜ BAŞKANININ İSTİFASINI İSTEDİ
[Kemal Ay] 30.3.2018 [TR724]
Türkiye uzmanı Nate Schenkkan, bu duruma ‘global purge’ (küresel kıyım) adını vermişti, Foreign Affairs’te yazdığı bir makalede. Türkiye’deki purge’ün (kıyım) yanı sıra, bir uluslararası ilişkiler biçimi olarak ‘cadı avı’ sürüyor. Türkiye bu uğurda Interpol’ü bile kullanmaktan çekinmiyor. En az 46 ülkede bu politika, bir şekilde etki icra etmiş. Ankara, 2000’lerin başından bu yana kurduğu bütün ilişkileri, dış politika birikimini bu uğurda tek tek harcıyor. Schenkkan, makalesinde özellikle Türkiye’nin bu ‘ulusaşırı baskıyı’ (transnational repression) nasıl uluslararası kurumlara dayanarak yaptığına dikkat çekiyor. Küreselleşme, diyor, sadece sivil toplumun değil ulus devletlerin de ‘etkinliğini’ arttırdı. Bu sebeple de Schenkkan, bunun ‘küresel bir tehdit’ olduğunu çünkü Türkiye gibi otoriter ülkelerin ‘sosyalleşmeleri’ ve böylece liberal değerleri benimsemeleri beklenen kurumları kendi çıkarları için kullandığını ifade ediyor.
ULUSLARARASI KURUMLARIN ZAAFLARI
Kosova örneğinin can alıcı olması da tam olarak bununla ilgili. Çünkü Kosova, Avrupa Birliği’ne üye olma yolunda bir ülke. Kurumlarını AB normlarına göre reforma tabi tutuyor bir süredir. Üyelik süreci kapsamında AB kurumları tarafından denetleniyor. Ancak dün yaşananlar, Türkiye gibi ülkelerin bu türlü ülkelerle ilişkilerini kötüye kullanmak istediğinde hiçbir yasanın, hiçbir normun ya da ilkenin geçerli olmayabileceğini gösteriyor. Türk tarafının böyle bir ‘operasyon’ için Easter tatilini fırsat bilmesi, Kosova Başbakanı’nın ‘haberim yok’ açıklaması, BM’nin iltica kapsamında olaya müdahil olduğu hâlde durumu engelleyememesi gibi detaylar, tehdidin boyutları hakkında fikir veriyor.
Türkiye’deyken ‘Erdoğan sadece bizim problemimiz değil’ dediğimizde, ‘Yiyin birbirinizi’ cephesi hemen itiraz ediyordu. Nasılsa Erdoğan’ın ülkeyi bir ‘tek adam’ yönetimine sokamayacağını, bu arada Cemaat’i yok etmesinin de kâr olduğunu düşünmüşlerdi muhtemelen. Ancak geldiğimiz noktada Cemaat bahanesiyle kurgulanan sistem, Türkiye’yi karanlığa doğru sürüklerken, hâlâ o güne dair pişmanlık serdedecek kadar bile meseleyi anlamış görünmüyorlar. Benzer bir yaklaşım Avrupa’da da var. ‘Türkiye’yi dışlamadan dönüştürmeye çalışalım’ diyorlar fakat her defasında karşı karşıya kaldıkları ‘Suriyeli mülteciler’ tehdidi, Türkiye’ye karşı konumlarını zayıflatıyor. Hâl böyle olunca da, ısrarlı baskı sonucunda Erdoğan istediğini alan lider pozisyonuna geçiyor. Belki karşısında size bir şeyler veriyordur fakat medyamız olmadığı için Türkiye halkının haberi olmuyor.
ERDOĞAN YALNIZCA CEMAAT’İN PROBLEMİ DEĞİL
Bugün Avrupa ülkelerinin de bilmesi gereken sanırım bu: ‘Erdoğan yalnızca Cemaat’in, hatta sadece Türkiye’nin problemi değil’. Bugün Putin’in İngiltere topraklarında ‘ajan’ suçlamasıyla bir babayla kızını zehirletmesi nasıl diplomatik krize yol açıyorsa, Kosova’daki kaçırılma vakası da aynı şekilde tepkiyle karşılanmalı. Varna’daki AB liderleri toplantısının hemen akabinde AB’ye bu şekilde ‘nanik atan’ Erdoğan rejimi karşısında bu aciz görüntü devam ederse, yarın bir gün Avrupa’da yaşayan AKP taraftarları eliyle daha farklı eylemler icra edildiğinde ‘daha sıkı tedbirler’ almak ve dünyadaki ‘ikiyüzlü Batı’ imajı daha da derinleştirmek zorunda kalınabilir.
Türkiye, stratejik konumu itibariyle kolaylıkla vazgeçilebilecek bir ülke değil. Ancak Türkiye’nin ‘ilham verdiği’ politika biçimi Balkanlara, hatta Avrupa içlerine kadar uzandığında, istikrara daha büyük zararı dokunacaktır. Suriye konusundaki kafa karışıklığının zaman içinde bütün bölge için bir politik istikrar sorununa dönüştüğünü, Rusya’yı tekrar oyuna dâhil ettiğini hatırlamak gerekir. Erdoğan’a karşı alttan tavır alan, ‘suyuna gitmeye çalışan’ herkes kaybetti. Eğer bize inanmıyorsanız, Aydın Doğan’a medya imparatorluğunu nasıl kaybettiğini sorabilirsiniz…
KOSOVA BAŞBAKANI KAÇIRILMADAN SONRA KONUŞTU: İSTİHBARATIN EYLEMİNDEN HABERİM YOK, YETKİLERİMİ KULLANACAĞIM
İŞTE KOSOVA’DAKİ EĞİTİMCİNİN KAÇIRILMA GÖRÜNTÜLERİ: SİYAH TRANSPORTER YİNE DEVREDE!
AA’NIN GEÇTİĞİ RESİMLER TÜRKİYE’DE DEĞİL, TÜRK KONSOLOSLUĞUNDA ÇEKİLDİ
KOSOVA BAŞBAKANI RAMUSH HARADİNAJ AKŞAM SAATLERİNDE İÇİŞLERİ BAKANI VE İSTİHBARAAT ÖGRÜTÜ BAŞKANININ İSTİFASINI İSTEDİ
[Kemal Ay] 30.3.2018 [TR724]
Söylenecek iki kelime var, en hafifinden: Yuh olsun! [Tarık Toros]
AKP rejimi, halkın hafızası olmadığını gösterdi.
Bunu medyası da gördü.
Bir kısım gazeteciler halka büyük anlamlar yüklüyordu, düne kadar.
Baktılar ki, vatandaşın ne ortalama hafızası var ne ortalama kalitesi.
Haliyle AKP milleti nasıl keriz yerine koyuyorsa onlar da koyuyor, çekinmeden.
Bu konuda Ertuğrul Özkök’ün hakkını vermeli.
Zamanında “her köşe yazısının bir günlük ömrü var” diyerek bunu ortaya koymuştu esasen.
Gazetecilikten önce sosyoloji doçenti olduğu için herkesten önce halkı çözmüş, Hürriyet’in kaptan köşkünde cambazlığa öyle terfi etmişti.
Onun için…
Doğan grubu satışı ile “muhalif basının susturulduğu” yaygarası yapan medya mahallesi, geçmişi hiç ama hiç hatırlamıyor, üzerinde dahi durmaya lüzum görmüyor.
***
Şu son iki, iki buçuk senede…
Yüzlerce gazete, TV, internet sitesi, radyoya…
El konulduğunu,
Çöküldüğünü,
Kapatıldığını,
Polis gücüyle işgal edildiğini, yok sayıyorlar.
Her şey iyi giderken Aydın Doğan ve kızları, medyalarını içindekilerle satınca bir anda dünyaları karardı, bazı arkadaşların.
Patroniçelerini başından aşağı güller serperek uğurladılar.
***
Yarın, bugünleri konuşurken…
Utanmadan sıkılmadan, milada bu satışı koyacak, öncesini es geçecekler.
TV’lerinde:
CHP’li olmadan CHP’yi…
HDP’li olmadan HDP’yi…
Meral Akşener olmadan hareketini ve sonra partisini konuştular.
Hemen her konu için geçerli bu.
Kamuoyu araştırmacıları ile Afrin analizi yaptılar yahu, ötesine ne hacet!
***
Doğan’a mühim bir parantez açalım.
Tüm yayın organlarında:
Yargısız infazlara linçlere imza attılar.
Cevap hakkı kullandırmadılar.
Karşı görüşü bırak, resmi görüşle yürüdüler.
Ne şeffaf, ne tarafsız, ne de bağımsız olabildiler.
En acısı da şu:
Doğan ailesini ve grubunu manşetlerinden yüzlerce kere hedef gösterip linç eden Sabah grubunun haberlerini alıp, gazetelerinde sitelerinde kullandılar, TV’lerinde atıf yaptılar.
Utanmayı bırakın, midesi kaldırmaz insanın.
Ama bunlarınki kaldırdı.
***
O midesizlikle AKP’yi eleştiriyorlar:
Hep mağdur hep mağdur, diye.
Asıl kendileri “her dönemin mağduru.”
Ezber bozan hoca, Profesör Doktor Baskın Oran, Ahval’den Eylem Yılmaz’a tek cümlede özetlemiş bunu: AKP’nin bugün zulüm yapmasına sebep olmanın günahını üzerlerinden atmak için, durup durup “Yetmez ama Evet” diye çığrışıyorlar.
***
Zannediyorlar ki ellerini yıkayıp çıktılar veya çıkacaklar.
AKP nasıl ki geçmişin tüm günahlarını Cemaat’e yükledi.
Bunlar da AKP’nin kendilerine tüm yaptıklarını Cemaat’e ihale etti.
Ayıptır.
Aydın Doğan, medyasını sattıktan sonra dahi bu yalanı üfürüyor, “Bize milyarlık vergi cezası kesenler Cemaatçi çıktı” diyor.
Hadi kocasını boşayan kadın bunu yapsın da, siz yapmayın yani.
Hem diyelim ki öyle… Son 5 senedir sizinle uğraşan kimdi peki?
Sabah’ın yüzlerce manşeti orada duruyor.
Mahkeme kararları, kesilen türlü türlü diğer cezalar da.
Sizi ve kızlarınızı köşeye sıkıştıran, hapisle tehdit eden son soruşturmaları da mı Cemaatçiler açtı?
Söylenecek iki kelime var, en hafifinden: Yuh olsun!
[Tarık Toros] 30.3.2018 [TR724]
Bunu medyası da gördü.
Bir kısım gazeteciler halka büyük anlamlar yüklüyordu, düne kadar.
Baktılar ki, vatandaşın ne ortalama hafızası var ne ortalama kalitesi.
Haliyle AKP milleti nasıl keriz yerine koyuyorsa onlar da koyuyor, çekinmeden.
Bu konuda Ertuğrul Özkök’ün hakkını vermeli.
Zamanında “her köşe yazısının bir günlük ömrü var” diyerek bunu ortaya koymuştu esasen.
Gazetecilikten önce sosyoloji doçenti olduğu için herkesten önce halkı çözmüş, Hürriyet’in kaptan köşkünde cambazlığa öyle terfi etmişti.
Onun için…
Doğan grubu satışı ile “muhalif basının susturulduğu” yaygarası yapan medya mahallesi, geçmişi hiç ama hiç hatırlamıyor, üzerinde dahi durmaya lüzum görmüyor.
***
Şu son iki, iki buçuk senede…
Yüzlerce gazete, TV, internet sitesi, radyoya…
El konulduğunu,
Çöküldüğünü,
Kapatıldığını,
Polis gücüyle işgal edildiğini, yok sayıyorlar.
Her şey iyi giderken Aydın Doğan ve kızları, medyalarını içindekilerle satınca bir anda dünyaları karardı, bazı arkadaşların.
Patroniçelerini başından aşağı güller serperek uğurladılar.
***
Yarın, bugünleri konuşurken…
Utanmadan sıkılmadan, milada bu satışı koyacak, öncesini es geçecekler.
TV’lerinde:
CHP’li olmadan CHP’yi…
HDP’li olmadan HDP’yi…
Meral Akşener olmadan hareketini ve sonra partisini konuştular.
Hemen her konu için geçerli bu.
Kamuoyu araştırmacıları ile Afrin analizi yaptılar yahu, ötesine ne hacet!
***
Doğan’a mühim bir parantez açalım.
Tüm yayın organlarında:
Yargısız infazlara linçlere imza attılar.
Cevap hakkı kullandırmadılar.
Karşı görüşü bırak, resmi görüşle yürüdüler.
Ne şeffaf, ne tarafsız, ne de bağımsız olabildiler.
En acısı da şu:
Doğan ailesini ve grubunu manşetlerinden yüzlerce kere hedef gösterip linç eden Sabah grubunun haberlerini alıp, gazetelerinde sitelerinde kullandılar, TV’lerinde atıf yaptılar.
Utanmayı bırakın, midesi kaldırmaz insanın.
Ama bunlarınki kaldırdı.
***
O midesizlikle AKP’yi eleştiriyorlar:
Hep mağdur hep mağdur, diye.
Asıl kendileri “her dönemin mağduru.”
Ezber bozan hoca, Profesör Doktor Baskın Oran, Ahval’den Eylem Yılmaz’a tek cümlede özetlemiş bunu: AKP’nin bugün zulüm yapmasına sebep olmanın günahını üzerlerinden atmak için, durup durup “Yetmez ama Evet” diye çığrışıyorlar.
***
Zannediyorlar ki ellerini yıkayıp çıktılar veya çıkacaklar.
AKP nasıl ki geçmişin tüm günahlarını Cemaat’e yükledi.
Bunlar da AKP’nin kendilerine tüm yaptıklarını Cemaat’e ihale etti.
Ayıptır.
Aydın Doğan, medyasını sattıktan sonra dahi bu yalanı üfürüyor, “Bize milyarlık vergi cezası kesenler Cemaatçi çıktı” diyor.
Hadi kocasını boşayan kadın bunu yapsın da, siz yapmayın yani.
Hem diyelim ki öyle… Son 5 senedir sizinle uğraşan kimdi peki?
Sabah’ın yüzlerce manşeti orada duruyor.
Mahkeme kararları, kesilen türlü türlü diğer cezalar da.
Sizi ve kızlarınızı köşeye sıkıştıran, hapisle tehdit eden son soruşturmaları da mı Cemaatçiler açtı?
Söylenecek iki kelime var, en hafifinden: Yuh olsun!
[Tarık Toros] 30.3.2018 [TR724]
Sevgiyi çarmıha gerenler [Emine Eroğlu]
İstanbul Vatikan Temsilcisi rahmetli Georges Marovitch, 28 Şubat sürecinde mahkemeye çağrılır. Vatikan yolculuğuna eşlik ettiği Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında tanık olarak dinlenecektir.
Hayatında ilk defa hakim karşısına çıkacağı için heyecanlıdır. Mahkeme tarihinden bir gün önce oturduğu evin bahçesinden bir demet gül toplayıp vazoya koyar ve gece boyunca loş ışıkların aydınlattığı ibadet odasında güllerin şahitliği ile dua eder.
“Ya Rabbi!” der, “2000 yıl önce Havariler, Hazreti İsa davası için: “Allah’ım bizi şahitlerden yaz!” demişlerdi. Benim şahitlik yapacağım zat da İsa meşrep. Hazreti İsa gibi çok ağlıyor, az gülüyor. İnsanlar onu da anlamadılar. Hem onun da Hazreti İsa gibi evlad u iyal derdi yok. Ama bütün insanlığı evlatları gibi kucaklayan bir yüreği var. İşte ben de bugün, o büyük zata layık, şu beyaz saçlarım gibi apak bir şahitlik yapmalıyım. Allah’ım! Heyecanımı gider, dilimin düğümünü çöz, şahitliğimi kabul eyle!
Ey boynu bükük güllerin Rabbi, bana yardımcı ol! Ol ki sevgi çarmıha gerilmesin.” (Muhterem Harun Tokak Bey’in anlatısıyla)
HAKK’IN ŞAHİTLERİ
Şahitlik, Hazreti İsa’nın havarilerinin duasında derinleşen anlamıyla, insanın inandığı şeyi bizzat tecrübe etmesi demek. Kendi varlığını hakikatin mizanıyla tartması. Eşya ve hadiseleri kalbin rasathanesinden seyretmesi. Eylemlerini vicdanına tasdik ettirmesi.
Şehit de şahitle aynı kökten gelip aynı anlamda kullanılıyor. Kelime-i şehadetle başlayan yolculuklarını başka bir hayat mertebesinde sürdürüyor şehitler. Allah, dinin hakikatine şahit kılarak ödüllendiriyor onları.
Maide Suresi’nde, kendilerine Kur’an okunduğunda bazı Hıristiyanların gözlerinin yaşlarla dolup taştığı anlatılır. Onlar da havarilerin diliyle, “İman ettik Rabbimiz! Bizi Hakk’ın şahitleri olarak kaydet ve tesbit buyur” (Maide, 83) diye dua ederler.
Yakınlık, aşinalık, tanışıklık ağlatır onları. Gönüllerinde aradıkları bir hakikat gelip kendilerine ulaştığı için gözleri yaşlarla dolup taşar. Bir bulmuşluk hissinin şükranıyla kaynağa yönelir, “Rabbimiz, bizi de hakkın şahitleri defterine yaz!” diyerek Allah’ı şahitliklerine şahit tutarlar.
Yoksa, Yusuf’u kuyuda bulup Kahire pazarında çok ucuza satan tacirler gibi, ne aradığını bilmeyenler bulduklarını da anlayamaz, “Yusuf’un güzelliğinin şahitleri” defterine isimlerini yazdıramazlar.
BİRBİRİMİZE ŞAHİTLİK ETMEK
“Bediüzzaman ve uzak yakın il ve ilçelerden toplanan 120’ye yakın talebesi asılacak,” diye her yerde konuşulur, erkek hakimler davadan korkup çekinirken Denizli mahkemesinde çıkar sahneye Hakime Hesna Hanım. Suç teşkil eden kitapları okur birer birer.
Ve anlar, dosyada ismi geçen sanıkların sipariş üzerine idamlarının istendiğini.
Vicdanı aklından önce feryat edip: “Suç bunun neresinde?” diye sorar.
Kendini ortaya koyarak Bediüzzaman’ı ve talebelerini beraat ettirir.
Bu beraat Üstad’ın beyanı ile, Hesna Hanım’ın Kur’an davasına taraftar çıkmasıdır ve onun adını gavsların, kutupların yanına yazdırır.
Hesna Hanım, dava sonrasında Bediüzzaman’ın selamını alıp kendisi hakkındaki hüsn-ü şahadetini öğrenince saçından tırnağına kadar bir elektriklenmeyle sarsıldığını, içinde, ta derinlerde eski bir yara kanamış gibi ağlamaya başladığını ve ağlamasını bir türlü durduramadığını anlatır.
Marovitch’in şahitliği onu havarilere ne kadar yakınlaştırmışsa, verdiği karar Hesna Hanım’ı gavslara, kutuplara ve elbette hakikate o denli yaklaştırır.
Zira biz, birbirimize şahitlik etmeden Allah’ı kendi hakikatimize şahit kılamayız.
HAYATIMIZ İMANIMIZIN ŞAHİDİ
Gözyaşları Hesna Hanım’a, boynu bükük güller Marovitch’e şahitlik ettiği gibi, tüm varlık insana şahitlik eder.
Hayatımız imanımızın şahididir, ödediğimiz bedel sadakatimizin.
Duvarlar çilemizin, yıldızlar uykusuzluğumuzun, yüzümüze kapanan kapılar kimsesizliğimizin şahitleri.
Zindan âhlarımızın, Meriç vedalarımızın, geceler dualarımızın.
Ümitlerimiz bahara olan inancımızın, duruşumuz istikametimizin, susuşumuz ikrarımızın…
Muhacir Ensar’a şahit, Ensar geride kalanlara.
Mazlumlar zulme şahit, zalimler kendi yalanlarına…
Ülkelerinde hükümferma olan zulmü görmezlenen, her şey yolundaymış gibi hayatlarına devam edenler tarihin yalancı şahitleri.
“Senin yüzünden bana da F…cü diyorlar,” diye eşini boşayan koca, KHK ile atılan evladına kucak açmayan ebeveyn, annesi babası hapiste olan çocuğu sahipsiz bırakan yakın akrabalar, kalp taşımıyor oluşlarıyla, insafın o yerde nâmının kalmadığının şahitleri.
Mahallelerine taşınan mağdurların evlerini gözetleyip ihbar eden komşu, sarma yapan ablaların peşine düşen polis, masuma suç uydurmaya çalışan savcı, kendi öğrencisini “vatan haini” diye teşhir edip hakaret eden öğretmen şahitlik vasfını yitirmiş zulüm aygıtları…
Ve hepsi birden, sema ehlini kendi cürümlerine şahit kıldıklarının bile farkında olamayacak kadar gözyaşından uzak “kalpzede”ler.
Hayatları değil imanlarına, insaniyetlerine bile şahitlik etmeyenler.
Mazlumlara, “Ey kırık kalplerin, boynu bükük çocukların Rabbi!…” diye dua ettirenler…
İşte onlardır, isimlerini “Hakk’ın şahitleri” defterine yazdıramadıkları için sevgiyi çarmıha gerenler…
[Emine Eroğlu] 30.3.2018 [TR724]
Hayatında ilk defa hakim karşısına çıkacağı için heyecanlıdır. Mahkeme tarihinden bir gün önce oturduğu evin bahçesinden bir demet gül toplayıp vazoya koyar ve gece boyunca loş ışıkların aydınlattığı ibadet odasında güllerin şahitliği ile dua eder.
“Ya Rabbi!” der, “2000 yıl önce Havariler, Hazreti İsa davası için: “Allah’ım bizi şahitlerden yaz!” demişlerdi. Benim şahitlik yapacağım zat da İsa meşrep. Hazreti İsa gibi çok ağlıyor, az gülüyor. İnsanlar onu da anlamadılar. Hem onun da Hazreti İsa gibi evlad u iyal derdi yok. Ama bütün insanlığı evlatları gibi kucaklayan bir yüreği var. İşte ben de bugün, o büyük zata layık, şu beyaz saçlarım gibi apak bir şahitlik yapmalıyım. Allah’ım! Heyecanımı gider, dilimin düğümünü çöz, şahitliğimi kabul eyle!
Ey boynu bükük güllerin Rabbi, bana yardımcı ol! Ol ki sevgi çarmıha gerilmesin.” (Muhterem Harun Tokak Bey’in anlatısıyla)
HAKK’IN ŞAHİTLERİ
Şahitlik, Hazreti İsa’nın havarilerinin duasında derinleşen anlamıyla, insanın inandığı şeyi bizzat tecrübe etmesi demek. Kendi varlığını hakikatin mizanıyla tartması. Eşya ve hadiseleri kalbin rasathanesinden seyretmesi. Eylemlerini vicdanına tasdik ettirmesi.
Şehit de şahitle aynı kökten gelip aynı anlamda kullanılıyor. Kelime-i şehadetle başlayan yolculuklarını başka bir hayat mertebesinde sürdürüyor şehitler. Allah, dinin hakikatine şahit kılarak ödüllendiriyor onları.
Maide Suresi’nde, kendilerine Kur’an okunduğunda bazı Hıristiyanların gözlerinin yaşlarla dolup taştığı anlatılır. Onlar da havarilerin diliyle, “İman ettik Rabbimiz! Bizi Hakk’ın şahitleri olarak kaydet ve tesbit buyur” (Maide, 83) diye dua ederler.
Yakınlık, aşinalık, tanışıklık ağlatır onları. Gönüllerinde aradıkları bir hakikat gelip kendilerine ulaştığı için gözleri yaşlarla dolup taşar. Bir bulmuşluk hissinin şükranıyla kaynağa yönelir, “Rabbimiz, bizi de hakkın şahitleri defterine yaz!” diyerek Allah’ı şahitliklerine şahit tutarlar.
Yoksa, Yusuf’u kuyuda bulup Kahire pazarında çok ucuza satan tacirler gibi, ne aradığını bilmeyenler bulduklarını da anlayamaz, “Yusuf’un güzelliğinin şahitleri” defterine isimlerini yazdıramazlar.
BİRBİRİMİZE ŞAHİTLİK ETMEK
“Bediüzzaman ve uzak yakın il ve ilçelerden toplanan 120’ye yakın talebesi asılacak,” diye her yerde konuşulur, erkek hakimler davadan korkup çekinirken Denizli mahkemesinde çıkar sahneye Hakime Hesna Hanım. Suç teşkil eden kitapları okur birer birer.
Ve anlar, dosyada ismi geçen sanıkların sipariş üzerine idamlarının istendiğini.
Vicdanı aklından önce feryat edip: “Suç bunun neresinde?” diye sorar.
Kendini ortaya koyarak Bediüzzaman’ı ve talebelerini beraat ettirir.
Bu beraat Üstad’ın beyanı ile, Hesna Hanım’ın Kur’an davasına taraftar çıkmasıdır ve onun adını gavsların, kutupların yanına yazdırır.
Hesna Hanım, dava sonrasında Bediüzzaman’ın selamını alıp kendisi hakkındaki hüsn-ü şahadetini öğrenince saçından tırnağına kadar bir elektriklenmeyle sarsıldığını, içinde, ta derinlerde eski bir yara kanamış gibi ağlamaya başladığını ve ağlamasını bir türlü durduramadığını anlatır.
Marovitch’in şahitliği onu havarilere ne kadar yakınlaştırmışsa, verdiği karar Hesna Hanım’ı gavslara, kutuplara ve elbette hakikate o denli yaklaştırır.
Zira biz, birbirimize şahitlik etmeden Allah’ı kendi hakikatimize şahit kılamayız.
HAYATIMIZ İMANIMIZIN ŞAHİDİ
Gözyaşları Hesna Hanım’a, boynu bükük güller Marovitch’e şahitlik ettiği gibi, tüm varlık insana şahitlik eder.
Hayatımız imanımızın şahididir, ödediğimiz bedel sadakatimizin.
Duvarlar çilemizin, yıldızlar uykusuzluğumuzun, yüzümüze kapanan kapılar kimsesizliğimizin şahitleri.
Zindan âhlarımızın, Meriç vedalarımızın, geceler dualarımızın.
Ümitlerimiz bahara olan inancımızın, duruşumuz istikametimizin, susuşumuz ikrarımızın…
Muhacir Ensar’a şahit, Ensar geride kalanlara.
Mazlumlar zulme şahit, zalimler kendi yalanlarına…
Ülkelerinde hükümferma olan zulmü görmezlenen, her şey yolundaymış gibi hayatlarına devam edenler tarihin yalancı şahitleri.
“Senin yüzünden bana da F…cü diyorlar,” diye eşini boşayan koca, KHK ile atılan evladına kucak açmayan ebeveyn, annesi babası hapiste olan çocuğu sahipsiz bırakan yakın akrabalar, kalp taşımıyor oluşlarıyla, insafın o yerde nâmının kalmadığının şahitleri.
Mahallelerine taşınan mağdurların evlerini gözetleyip ihbar eden komşu, sarma yapan ablaların peşine düşen polis, masuma suç uydurmaya çalışan savcı, kendi öğrencisini “vatan haini” diye teşhir edip hakaret eden öğretmen şahitlik vasfını yitirmiş zulüm aygıtları…
Ve hepsi birden, sema ehlini kendi cürümlerine şahit kıldıklarının bile farkında olamayacak kadar gözyaşından uzak “kalpzede”ler.
Hayatları değil imanlarına, insaniyetlerine bile şahitlik etmeyenler.
Mazlumlara, “Ey kırık kalplerin, boynu bükük çocukların Rabbi!…” diye dua ettirenler…
İşte onlardır, isimlerini “Hakk’ın şahitleri” defterine yazdıramadıkları için sevgiyi çarmıha gerenler…
[Emine Eroğlu] 30.3.2018 [TR724]
Rotterdam’ın Müslüman Belediye Başkanı Aboutaleb: Sizi terörle suçlayanların aklına şaşarım [Basri Doğan]
Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb, 15 Temmuz sonrasında, Erdoğan rejiminin propaganda organı Sabah Gazetesi’nin, Hizmet Hareketi’ne yakın olduğu gerekçesiyle terör örgütü üyesi diye hedef gösterdiği Turan Yazır’a sahip çıktı. Yaftalamalara atıfta bulunan Aboutaleb, “Sizi terör örgütüne üyelikle suçlayanların aklına şaşarım. Bu suçlamayı yapanların insan tanıma özürlü olduğu muhakkak.” dedi.
Hollanda´da 21 Mart 2018 çarşamba günü yerel yönetimlerin yeni üyelerini belirlemek için yapılan seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından ülke genelinde veda ve yemin töreni yapılıyor. Bu törenlerden biri de ülkenin büyük şehirlerinden Rotterdam Belediye’sinde gerçekleştirildi. Rotterdam’ın Müslüman Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb, eski ve yeni meclis üyelerinin katıldığı törende yaptığı konuşmada, ‘demokrasiye ve dürüstlüğü savunmaya devam edin’ çağrısında bulundu.
Konuşmasının özel bölümünü Hıristiyan Demokratlar (CDA) Rotterdam Merkez Karar Üyesi Turan Yazır’a ayıran Başkan Aboutaleb, kişiliği ile Rotterdam Belediyesi’ni başarılı temsili için Yazır’a teşekkür etti. Aboutaleb sözlerini şöyle sürdürdü: “Birilerinin sizi terör örgütü üyesi olmakla suçlamasının akıl ve mantıkla ilgisi yok. Bunu yapanlar, kesinlikle insanlar hakkında bilgi sahibi değil. Sarf edilen sözleri tuhaf buldum. Bunu tekrar hatırlatmak isterim.”
ERDOĞAN’IN PROPOGANDA GAZETESİ SABAH’A TEKZİP
Sabah yayımladığı haberde Turan Yazır için, F….’nun Hollanda imamı yakıştırmasında bulunmuştu. Yazır’ı, ırkçı PVV Parti Lideri Wilders ile beraber çalışarak Türkiye hükümetinin bakanlarının Hollanda’da kampanya yapmasını engellemeye çalışmakla suçlamıştı. Yazır’ın, geçen yıl (2017) AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yanlısı Sabah hakkında açtığı davaya Rotterdam belediyesi de dahil olmuştu. Rotterdam adliye sarayında görülen davada Meclis Üyesi Turan Yazır ve Rotterdam Belediyesi katibini dinleyen mahkeme heyeti, Sabah’ın yalan haberini düzeltmesi için gazete yönetimine tekzip göndermişti.
YAZIR: GÜLEN’İN FİKİRLERİNE SAYGI VE SEMPATİ DUYUYORUM
Hollanda’nın NOS1 ve NPO1 televizyonlarına konuşan Yazır, “Ben sayın Gülen’in fikirlerine sempati duyuyorum. Bazı medya yayınlarında iddia edildiği gibi ben terörist değilim hiçbir terör örgütüne de üye değilim.” ifadelerini kullanmıştı.
[Basri Doğan] 30.3.2018 [TR724]
Hollanda´da 21 Mart 2018 çarşamba günü yerel yönetimlerin yeni üyelerini belirlemek için yapılan seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından ülke genelinde veda ve yemin töreni yapılıyor. Bu törenlerden biri de ülkenin büyük şehirlerinden Rotterdam Belediye’sinde gerçekleştirildi. Rotterdam’ın Müslüman Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb, eski ve yeni meclis üyelerinin katıldığı törende yaptığı konuşmada, ‘demokrasiye ve dürüstlüğü savunmaya devam edin’ çağrısında bulundu.
Konuşmasının özel bölümünü Hıristiyan Demokratlar (CDA) Rotterdam Merkez Karar Üyesi Turan Yazır’a ayıran Başkan Aboutaleb, kişiliği ile Rotterdam Belediyesi’ni başarılı temsili için Yazır’a teşekkür etti. Aboutaleb sözlerini şöyle sürdürdü: “Birilerinin sizi terör örgütü üyesi olmakla suçlamasının akıl ve mantıkla ilgisi yok. Bunu yapanlar, kesinlikle insanlar hakkında bilgi sahibi değil. Sarf edilen sözleri tuhaf buldum. Bunu tekrar hatırlatmak isterim.”
ERDOĞAN’IN PROPOGANDA GAZETESİ SABAH’A TEKZİP
Sabah yayımladığı haberde Turan Yazır için, F….’nun Hollanda imamı yakıştırmasında bulunmuştu. Yazır’ı, ırkçı PVV Parti Lideri Wilders ile beraber çalışarak Türkiye hükümetinin bakanlarının Hollanda’da kampanya yapmasını engellemeye çalışmakla suçlamıştı. Yazır’ın, geçen yıl (2017) AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yanlısı Sabah hakkında açtığı davaya Rotterdam belediyesi de dahil olmuştu. Rotterdam adliye sarayında görülen davada Meclis Üyesi Turan Yazır ve Rotterdam Belediyesi katibini dinleyen mahkeme heyeti, Sabah’ın yalan haberini düzeltmesi için gazete yönetimine tekzip göndermişti.
YAZIR: GÜLEN’İN FİKİRLERİNE SAYGI VE SEMPATİ DUYUYORUM
Hollanda’nın NOS1 ve NPO1 televizyonlarına konuşan Yazır, “Ben sayın Gülen’in fikirlerine sempati duyuyorum. Bazı medya yayınlarında iddia edildiği gibi ben terörist değilim hiçbir terör örgütüne de üye değilim.” ifadelerini kullanmıştı.
[Basri Doğan] 30.3.2018 [TR724]
Yeni başlayanlar için Facebook skandalı (5) [Naci Karadağ]
Çıkan kısmın özeti: Bir yanda daha üniversite öğrencisi iken bir sosyal medya ortamı kuran Harvard’lı, diğer yanda hayatında e-mail bile kullanmamış, 70 yaşını aşmış bir dolar milyarderi. Bu iki aykırı uç mesele siyaset olunca win-win (kazan-kazan) düsturunca bir araya gelip dünya siyasi tarihinin en büyük skandalına imza attılar. Tamam milyonlarca seçmen yönlendirilmişti ama tüm bunlar nasıl olmuştu? Bu yazı dizisi işte bu sorunun cevabının peşine düşülmesinden ibarettir.
2018 yılı Mart ayı başında dünyanın en büyük sosyal ağ markası olan Facebook gündelik işlemlerden biri olarak pek çok hesabı askıya aldı. Bunlardan biri de 28 yaşındaki Christian Wylie isimli bir İngiliz’inkiydi. Wylie bu harekete başka bir sosyal mecra olan Twitter’dan adeta savaş açtı. Garip şeyler söylüyordu bu genç adam. Hemen ardından WhatsApp ve Instagram hesapları da askıya alındı bu çılgın gencin…
17 Mart 2018 tarihinde İngilizlerin ünlü The Guardian gazetesi bu konuya kayıtsız kalmadı ve Wylie ile yaptığı bir röportajı yayınlayınca kızılca kıyamet koptu. Genç adam gazeteye verdiği röportajda Facebook’taki kişisel bilgilerin 2014 yılının başında bir sistem kurmak için nasıl kullanıldığını anlatıyordu. Cambridge’de “fake” (sahte) bir ofis kurulduğunu ve bu ofiste Facebook yoluyla elde edilen verilerden oluşan data analizlerini işlediklerini söylüyordu. Wylie’ın açıklamalarına göre, seçim kampanyası sırasında sık sık Londra’yı ziyaret eden Trump’ın danışmanlığını yapan Steve Bannon’a aktarılıyordu.
Wylie, dünya gündemini sarsacak röportajda yaklaşık 2-3 ayda 50-60 milyon Facebook kullanıcısının profillerini nasıl topladıklarını birer birer anlattı. Bu sistem ile kişilerin Facebook’taki özel mesajlaşmalarına ulaşmanın da mümkün olduğunu kaydeden Wylie, “Facebook’taki herhangi bir uygulamaya tıkladığınızda, uygulama sadece sizin değil arkadaşlarınızın da bilgilerine ulaşabiliyor. Eğer herhangi bir arkadaşınız uygulamayı kullanıyorsa (application) sizin özel mesajlarınıza kadar ulaşılması mümkün” diyordu.
Bu bilgilere ulaşmak için Cambridge Analytica’nın yaklaşık 1 milyon dolar harcadığını söyleyen Wylie, ekibin başındaki Aleksandr Kogan’ın anlaşmayı yaptıktan sonra ofiste şampanya patlattıklarını ve Kogan’ın ekibe, “Evet nerede benim psikolojik savaş makinem?” diye sorduğunu da ekliyordu.
Verileri toplayıp işler hale getiren ekibin içinde psikologların, moda tasarımcıların, fotoğrafçıların da olduğunu söyleyen Wylie, “Bu verilerle bloglar, internet siteleri yarattık ve profilini elde ettiğimiz kişilerin fikirlerini etkileyebilecek içerikler ürettik. Basitçe onların tavşan deliğini takip etmelerini sağladık” demişti.
Ortalık bir anda karıştı ve başta CA olmak üzere konuyla ilgili tüm kesimler bu iddiaları reddetti. Deli saçması şeylerdi bunlar! Cambridge Analytica’dan yapılan resmi açıklamada iddialar reddedildi, ABD’de 2016’da yapılan başkanlık seçimlerinde hiçbir verinin kullanılmadığı, elde edilen verilerin tamamının silindiği duyuruldu.
Gizli kamerayla faka bastı
19 Mart 2018’de İngiliz Channel 4 News kamuoyunda bomba etkisi oluşturacak başka bir haber yayınladı. Gizli çekimle desteklenen haberde Facebook’taki 50 milyon kullanıcının kişisel verilerini izin şekilde ele geçirdiği iddia edilen analiz şirketi Cambridge Analytica’nın yönetim kurulu başkanının söz konusu verilerin ABD seçimlerinde Donald Trump’ın lehine kullanıldığını itiraf ediyordu. Kameraya alındığını bilmeyen İngiliz şirket Cambridge Analytica’nın Yönetim Kurulu Başkanı Alexander Nix, uçtukça uçuyor Amerikan tarihini nasıl değiştirdiklerini anlatıyordu.
Son yılların en büyük gazetecilik olayıydı bu. Ve İngilizlerde gazeteciliğin henüz ölmediğini göstermesi açısından oldukça önemliydi. Channel 4 News’in muhabiri kendisini Sri Lanka’daki seçimleri etkilemek isteyen bir iş adamı olarak tanıtmış ve CA CEO’sundan randevu koparmayı başarmıştı. Londra’da bir otelde yapılan görüşme tüm ayrıntılarıyla kayda alınmıştı.
Alexander Nix, söz konusu görüşmede Kasım 2016’daki seçim öncesinde o zaman Cumhuriyetçilerin başkan adayı olan Donald Trump ile “çok defa” buluştuğunu söylüyor, aynı zamanda Cambridge Analytica’nın Trump’ın seçim kampanyasının son aylarında kilit bir rol oynadığını da belirtiyordu…
Bu kadar da değildi üstelik!
Brexit’i de kendilerinin etkilediğini itiraf eden Nix, Trump’ın seçim kampanyası sırasında “kendi kendini imha eden zamanlayıcı”ya sahip e-postalar kullandıklarını belirtiyor ve “ortada bir kanıt yok, resmi bir belge yok, ortada hiçbir şey yok” diyordu…
2016 Kasım ayında başkan adayı Hillary Clinton’ı seçim yarışında geriye düşüren etkenlerden biri olan e-postalarının sızdırılması olayında Julian Assange ile iletişime geçtiği de bildirilen Nix, gizli kamera görüntülerinde bir politikacının nasıl itibarsızlaştırılabileceğini anlatıyordu. Sri Lankalı kılığına giren muhabirlerin çektiği görüntülerde Nix, “Donald Trump’la hiç buluştunuz mu?” sorusuna “Defalarca kez” diye cevap veriyor. “Bütün verileri, analizlerin ve hedef kitlenin araştırmasını yaptık” diyen Nix, “Bütün dijital kampanyayı, televizyon kampanyasını ve stratejiyi biz kurduk” diyordu.
Ukrayna işi bal tuzağı!
Nix, Sri Lankalı müşteri kılığındaki muhabirlere adayların evlerine “bazı kızlar” gönderdiklerini de söyledi. Muhabirin “… yani bu iş için kızları da kullandınız, baştan çıkarmak gibi, yerel kızlar mı olacak burada?” sorusuna “Bazı Ukraynalı kızlar getirebiliriz bunun için. Onlar gerçekten çok güzel” cevabını veriyordu.
Haberin yayınlanmasından hemen sonra açıklama yayınlayan Cambridge Analytica’nın yönetimi kurulu, Nix’in görevden alındığı duyurdu. Üstelik şirket internet sitesindeki pek çok sayfayı da erişime kapadı. Bir şeyler döndüğü artık kesindi.
Şirket, kendi patronlarıyla ilgili bağımsız bir soruşturma başlatıldığını belirtildiği açıklamasında şöyle bir komik duruma da düşüyordu. “Nix’in gizli çekim esnasında sarf ettiği sözler, firmamızın değer ve faaliyetlerini yansıtmamaktadır!”
Yersen tabi….
Konuyla ilgili açıklama yayınlayan Facebook ise Cambridge Analytica şirketinin verileri kötüye kullanması sebebiyle “şaşkınlığa uğradıklarını” bildirdi.
Bir, “yersen tabii” de Facebook’aydı şüphesiz!
Facebook, ‘suç ortağı’ mı?
Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ise 4 günlük sessizliğin ardından 21 Mart’ta açıklamasını Facebook üzerinden yaptı.
“Hata yaptık” diyen Zuckerberg, “Verilerinizi koruma sorumluluğumuz var, eğer bunu yapamıyorsak sizi de hak etmiyoruz demektir” ifadelerini kullandı ve “Sosyal platformun 2014’te ‘veri erişimine erişim kısıtlaması’ getirilmeden önce geniş kapsamlı bilgilere erişimi olan tüm uygulamaların incelenmesi, uygulamalara kaydolurken verilen isim, profil fotoğrafı ve e-posta adresi dışında paylaşılan verilere kısıtlama getirilmesi, uygulamalara kullanıcı izni zorunluluğu getirilmesi ve kişisel paylaşımlara diğer özel verilere ulaşım hakkı için kontrat imzalatılması” gibi adımların atılacağını söyledi.
Britanya hükümeti skandalın son derece kaygı verici olduğunu duyururken, iki Amerikalı Senatör Facebook’un patronu Mark Zuckerberg’den Kongre komisyonunda hesap sorulmasını, Avrupa Birliği Komisyonu ise aydınlatıcı bilgi verilmesini talep etti. Facebook hisseleri tepetaklak oldu.
Pek çok yerde Facebook’u silme kampanyaları başlamıştı bile. Bir çok analist ise bu sitenin akıbetinin My Space gibi tarihin çöplüğü olacağını söylemeye başlamıştı. Facebook kullanmayı bırakanlar arasında Elon Musk gibi meşhurlar bile vardı! Kampanyaya Facebook’un satın aldığı WhatsApp’ın kurucusu Brian Acton da katıldı. Sürgünde yaşayan eski NSA çalışanı Edward Snowden, “Cambridge Analytica Skandalı’nda Facebook’un “kurban” değil “suç ortağı” olduğunu söyledi. Ortalık fena karıştı…
Bir sonraki yazımızda, tekrar New York’un Grand Hyatt otelinin koyu mavi salonuna gidip CA CEO’sunun sunumuna biraz yakından bakacağız. O zamana kadar sakın sosyal medyada anketlere filan bulaşmayın sevgili okuyucularım!
[Naci Karadağ] 30.3.2018 [TR724]
2018 yılı Mart ayı başında dünyanın en büyük sosyal ağ markası olan Facebook gündelik işlemlerden biri olarak pek çok hesabı askıya aldı. Bunlardan biri de 28 yaşındaki Christian Wylie isimli bir İngiliz’inkiydi. Wylie bu harekete başka bir sosyal mecra olan Twitter’dan adeta savaş açtı. Garip şeyler söylüyordu bu genç adam. Hemen ardından WhatsApp ve Instagram hesapları da askıya alındı bu çılgın gencin…
17 Mart 2018 tarihinde İngilizlerin ünlü The Guardian gazetesi bu konuya kayıtsız kalmadı ve Wylie ile yaptığı bir röportajı yayınlayınca kızılca kıyamet koptu. Genç adam gazeteye verdiği röportajda Facebook’taki kişisel bilgilerin 2014 yılının başında bir sistem kurmak için nasıl kullanıldığını anlatıyordu. Cambridge’de “fake” (sahte) bir ofis kurulduğunu ve bu ofiste Facebook yoluyla elde edilen verilerden oluşan data analizlerini işlediklerini söylüyordu. Wylie’ın açıklamalarına göre, seçim kampanyası sırasında sık sık Londra’yı ziyaret eden Trump’ın danışmanlığını yapan Steve Bannon’a aktarılıyordu.
Wylie, dünya gündemini sarsacak röportajda yaklaşık 2-3 ayda 50-60 milyon Facebook kullanıcısının profillerini nasıl topladıklarını birer birer anlattı. Bu sistem ile kişilerin Facebook’taki özel mesajlaşmalarına ulaşmanın da mümkün olduğunu kaydeden Wylie, “Facebook’taki herhangi bir uygulamaya tıkladığınızda, uygulama sadece sizin değil arkadaşlarınızın da bilgilerine ulaşabiliyor. Eğer herhangi bir arkadaşınız uygulamayı kullanıyorsa (application) sizin özel mesajlarınıza kadar ulaşılması mümkün” diyordu.
Bu bilgilere ulaşmak için Cambridge Analytica’nın yaklaşık 1 milyon dolar harcadığını söyleyen Wylie, ekibin başındaki Aleksandr Kogan’ın anlaşmayı yaptıktan sonra ofiste şampanya patlattıklarını ve Kogan’ın ekibe, “Evet nerede benim psikolojik savaş makinem?” diye sorduğunu da ekliyordu.
Verileri toplayıp işler hale getiren ekibin içinde psikologların, moda tasarımcıların, fotoğrafçıların da olduğunu söyleyen Wylie, “Bu verilerle bloglar, internet siteleri yarattık ve profilini elde ettiğimiz kişilerin fikirlerini etkileyebilecek içerikler ürettik. Basitçe onların tavşan deliğini takip etmelerini sağladık” demişti.
Ortalık bir anda karıştı ve başta CA olmak üzere konuyla ilgili tüm kesimler bu iddiaları reddetti. Deli saçması şeylerdi bunlar! Cambridge Analytica’dan yapılan resmi açıklamada iddialar reddedildi, ABD’de 2016’da yapılan başkanlık seçimlerinde hiçbir verinin kullanılmadığı, elde edilen verilerin tamamının silindiği duyuruldu.
Gizli kamerayla faka bastı
19 Mart 2018’de İngiliz Channel 4 News kamuoyunda bomba etkisi oluşturacak başka bir haber yayınladı. Gizli çekimle desteklenen haberde Facebook’taki 50 milyon kullanıcının kişisel verilerini izin şekilde ele geçirdiği iddia edilen analiz şirketi Cambridge Analytica’nın yönetim kurulu başkanının söz konusu verilerin ABD seçimlerinde Donald Trump’ın lehine kullanıldığını itiraf ediyordu. Kameraya alındığını bilmeyen İngiliz şirket Cambridge Analytica’nın Yönetim Kurulu Başkanı Alexander Nix, uçtukça uçuyor Amerikan tarihini nasıl değiştirdiklerini anlatıyordu.
Son yılların en büyük gazetecilik olayıydı bu. Ve İngilizlerde gazeteciliğin henüz ölmediğini göstermesi açısından oldukça önemliydi. Channel 4 News’in muhabiri kendisini Sri Lanka’daki seçimleri etkilemek isteyen bir iş adamı olarak tanıtmış ve CA CEO’sundan randevu koparmayı başarmıştı. Londra’da bir otelde yapılan görüşme tüm ayrıntılarıyla kayda alınmıştı.
Alexander Nix, söz konusu görüşmede Kasım 2016’daki seçim öncesinde o zaman Cumhuriyetçilerin başkan adayı olan Donald Trump ile “çok defa” buluştuğunu söylüyor, aynı zamanda Cambridge Analytica’nın Trump’ın seçim kampanyasının son aylarında kilit bir rol oynadığını da belirtiyordu…
Bu kadar da değildi üstelik!
Brexit’i de kendilerinin etkilediğini itiraf eden Nix, Trump’ın seçim kampanyası sırasında “kendi kendini imha eden zamanlayıcı”ya sahip e-postalar kullandıklarını belirtiyor ve “ortada bir kanıt yok, resmi bir belge yok, ortada hiçbir şey yok” diyordu…
2016 Kasım ayında başkan adayı Hillary Clinton’ı seçim yarışında geriye düşüren etkenlerden biri olan e-postalarının sızdırılması olayında Julian Assange ile iletişime geçtiği de bildirilen Nix, gizli kamera görüntülerinde bir politikacının nasıl itibarsızlaştırılabileceğini anlatıyordu. Sri Lankalı kılığına giren muhabirlerin çektiği görüntülerde Nix, “Donald Trump’la hiç buluştunuz mu?” sorusuna “Defalarca kez” diye cevap veriyor. “Bütün verileri, analizlerin ve hedef kitlenin araştırmasını yaptık” diyen Nix, “Bütün dijital kampanyayı, televizyon kampanyasını ve stratejiyi biz kurduk” diyordu.
Ukrayna işi bal tuzağı!
Nix, Sri Lankalı müşteri kılığındaki muhabirlere adayların evlerine “bazı kızlar” gönderdiklerini de söyledi. Muhabirin “… yani bu iş için kızları da kullandınız, baştan çıkarmak gibi, yerel kızlar mı olacak burada?” sorusuna “Bazı Ukraynalı kızlar getirebiliriz bunun için. Onlar gerçekten çok güzel” cevabını veriyordu.
Haberin yayınlanmasından hemen sonra açıklama yayınlayan Cambridge Analytica’nın yönetimi kurulu, Nix’in görevden alındığı duyurdu. Üstelik şirket internet sitesindeki pek çok sayfayı da erişime kapadı. Bir şeyler döndüğü artık kesindi.
Şirket, kendi patronlarıyla ilgili bağımsız bir soruşturma başlatıldığını belirtildiği açıklamasında şöyle bir komik duruma da düşüyordu. “Nix’in gizli çekim esnasında sarf ettiği sözler, firmamızın değer ve faaliyetlerini yansıtmamaktadır!”
Yersen tabi….
Konuyla ilgili açıklama yayınlayan Facebook ise Cambridge Analytica şirketinin verileri kötüye kullanması sebebiyle “şaşkınlığa uğradıklarını” bildirdi.
Bir, “yersen tabii” de Facebook’aydı şüphesiz!
Facebook, ‘suç ortağı’ mı?
Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ise 4 günlük sessizliğin ardından 21 Mart’ta açıklamasını Facebook üzerinden yaptı.
“Hata yaptık” diyen Zuckerberg, “Verilerinizi koruma sorumluluğumuz var, eğer bunu yapamıyorsak sizi de hak etmiyoruz demektir” ifadelerini kullandı ve “Sosyal platformun 2014’te ‘veri erişimine erişim kısıtlaması’ getirilmeden önce geniş kapsamlı bilgilere erişimi olan tüm uygulamaların incelenmesi, uygulamalara kaydolurken verilen isim, profil fotoğrafı ve e-posta adresi dışında paylaşılan verilere kısıtlama getirilmesi, uygulamalara kullanıcı izni zorunluluğu getirilmesi ve kişisel paylaşımlara diğer özel verilere ulaşım hakkı için kontrat imzalatılması” gibi adımların atılacağını söyledi.
Britanya hükümeti skandalın son derece kaygı verici olduğunu duyururken, iki Amerikalı Senatör Facebook’un patronu Mark Zuckerberg’den Kongre komisyonunda hesap sorulmasını, Avrupa Birliği Komisyonu ise aydınlatıcı bilgi verilmesini talep etti. Facebook hisseleri tepetaklak oldu.
Pek çok yerde Facebook’u silme kampanyaları başlamıştı bile. Bir çok analist ise bu sitenin akıbetinin My Space gibi tarihin çöplüğü olacağını söylemeye başlamıştı. Facebook kullanmayı bırakanlar arasında Elon Musk gibi meşhurlar bile vardı! Kampanyaya Facebook’un satın aldığı WhatsApp’ın kurucusu Brian Acton da katıldı. Sürgünde yaşayan eski NSA çalışanı Edward Snowden, “Cambridge Analytica Skandalı’nda Facebook’un “kurban” değil “suç ortağı” olduğunu söyledi. Ortalık fena karıştı…
Bir sonraki yazımızda, tekrar New York’un Grand Hyatt otelinin koyu mavi salonuna gidip CA CEO’sunun sunumuna biraz yakından bakacağız. O zamana kadar sakın sosyal medyada anketlere filan bulaşmayın sevgili okuyucularım!
[Naci Karadağ] 30.3.2018 [TR724]
Avrupa futbolundan bir İbrahimovic geçti [Hasan Cücük]
Futbolun sıradışı ismi Zlatan İbrahimovic yeni bir maceraya doğru yelken açtı. Bu macera, Avrupa futboluna veda demek oluyor. Artık kariyerinin son demlerini yaşayan ünlü yıldız gösterisine şimdi ABD futbol ligindeki LA Galaxy takımında devam edecek.
Futbol tarihi yazılırken Zlatan İbrahimovic için özel bir bölüm ayrılacaktır. Onun hikâyesi göçmen bir gencin adım adım zirveye çıkıp, orada uzun yıllar kalmasını anlatır. Hayata geride başlamanın, başarıya engel olamayacağını söyler. Zlatan, futbol taraftarlarının yanı sıra binlerce göçmen çocuğa da umut olmuştur. Tıpkı Zinedine Zidane gibi.
730 maç, 421 gol, 31 kupa
Zlatan İbrahimovic, Avrupa kariyerinde 6 ülkede 8 takımın formasını giydi. Hem saha içinde hem de saha dışında sıra dışı oldu. Attığı her golde kendine has imzası vardı. ‘Yok artık Zlatan!’ dedirten o kadar çok golü var ki, saymak mümkün değil. İsveç – İngiltere milli maçında kaleye arkası dönükken metrelerce uzaktan attığı röveşata golü yılın golü olarak hafızalara kazındı. Siyah kuşak sahibi bir tekvandocu olmanın avantajını yeşil sahalarda sonuna kadar kullandı. Uzun boyuna, vücut esnekliğini ekleyince rakiplerinin zıplayarak vuracağı kafa toplarına ayağıyla dokunabilecek kadar ustalaştı. Avrupa futboluna veda edip giderken 730 maçta 421 gol atıp, 31 kupa kaldırmış bir isimdi Zlatan.
Ajax’ta patlamaya hazır
Ekim 1981’de başladığı hayat yolculuğunda ilk kulübü FBK Balkan oldu. Sonra adımını doğduğu şehir olan Malmö’nün takımı Malmö FF’ye attı. 18 yaşında formasını giymeye başladığı Malmö FF, Zlatan’ın kupa kaldırmadığı tek takım olarak kayıtlara geçti. O dönemde İsveç futbolunda Göteborg’un hakimiyeti vardı. Henüz kariyerinin başında olan Zlatan da tek başına bir takımı başarıya götürecek durumda değildi. Malmö FF’de kupa kaldırmadı ama 2 yılda 47 maçta sahaya çıkıp attığı 18 golle kendisine Ajax yolunu açtı.
Ajax, hem Hollanda’nın lider takımı hem de Avrupa arenasında saygı duyulan bir kulüptü. Dahası yetiştirdiği yıldızlarla ünlüydü. Hollanda futbolunun yıldızları genelde Ajax kökenliydi. Ajax’ta rüştünü ispat eden yıldızlar için dev kulüplerin kapısı sonuna kadar açılıyordu. 2001’de Ajax’a gelen Zlatan, Hollanda durağında 3 yıl kalırken CV’sine yazacağı ilk başarıları burada tadacaktı. 3 yılda 110 maçta sahaya çıkıp 48 gol atmıştı. Bu gollerin ve başarılı oyunun meyvesi 3 lig şampiyonluğu, birer Hollanda Kupası ve Hollanda Süper Kupası oldu.
Juventus, İnter, Barcelona…
Bir sonraki durağı İtalya’nın köklü kulüplerinden Juventus’tu. burada 2 yıl oynadı ve üst üste 2 Serie A şampiyonluğu yaşadı. 2006’da patlak veren şike skandalından dolayı Juventus’un şampiyonlukları alınınca CV’sinden bu başarıları silmek zorunda kalmıştı. Burada doğrudan forvette değil ama bir kanat oyuncusu gibi oynayan Zlatan, 92 maçta 26 golle takımın başarısı için ter döktü. Ancak takım Serie B’ye düşürülünce İnter’le anlaşacaktı.
Zlatan, tarifeyi burada da değiştirmedi. 3 yılda 3 Serie A şampiyonluğu, 2 İtalya Süper Kupası kaldırdı. Kariyerinin ilk gol krallığını da komple forvet olarak oynadığı İnter’de yaşadı. 117 maçta 66 golle İnter taraftarlarının gönlünü fethetti. Ancak 3. yılın sonunda Barcelona’ya gidecekti. Josep Guardiola’nın yenilikçi takımında oynamak istemişti. Eto’o’nun boşluğunu doldurma görevi verilmişti. Ancak Guardiola ile kan uyuşmazlığı yaşadılar. Sadece 1 yıl burada kaldı ama takımıyla birlikte 5 kupa kazandı: La Liga şampiyonluğu, UEFA Süper Kupası, Dünya Kulüpler Kupası ve 2 İspanya Süper Kupası… 46 maçta forma giydi ve 22 gol attı.
Milan’ın son şampiyonluğu ve Fransa
İspanya’dan yeniden İtalya’ya adım atacaktı. Takımın adı Milan’dı bu kez. 85 maçta 56 gollük bir performans yakalayıp Milan’ı da şampiyonluğa taşıdı. Gol kralı oldu. Ancak 2 yılın sonunda ayrılma kararı verdi yine. Milan, ondan bu yana şampiyonluk yaşayamadı.
Katar sermayesinin satın aldığı PSG’ye doğru istikametini çeviren Zlatan İbrahimovic, 2012-16 arasında Fransa futboluna damga vuracaktı. 30’u geçmiş yaşıyla bir gol makinesine dönüştü. 180 maçta sahaya çıkıp 156 kez ağları sarstı. 4 yıl üst üste Fransa Ligue 1 şampiyonluğu, 2 Fransa Kupası, 3’er Lig Kupası ve Fransa Süper Kupası kazandı. Ligue 1’de geçirdiği 4 yılın 3’ünde gol kralı oldu.
‘Bir şey değil!’
Buradaki performansı onu 2016’da İngiltere’ye taşıdı. Manchester United ayağa kalkmaya çalışıyordu ve İbrahimovic gibi bir ‘winner’ işine yarayabilirdi. İlk sezonunda fırtına gibi esti ve 53 maçta 29 gol attı. Bu formayla Lig Kupası, UEFA Avrupa Ligi ve FA Community Shield kazandı fakat yaşının da etkisiyle uzun bir sakatlık dönemine girdi. İyileştiğinde ise bu kez Mourinho ona forma vermek istemedi.
Böylece Avrupa futbolundaki İbrahimovic hikâyesi son buldu. Yeni adresi artık LA Galaxy. Egosunu sergilemekten hoşlanan İbrahimovic, bu takımla yaptığı anlaşmayı Los Angeles Times gazetesine tam sayfa verdiği ‘Bir şey değil!’ başlıklı reklamla duyurdu. CV’sinde 6 ülkede, 8 takımla kazandığı 31 kupa başarısı var. İsveç Milli Takımı’nda 116 maçta 62 gol atarak tarihe geçti. 11 yıl üst üste İsveç’te yılın futbolcusu seçildi. Adını efsanelerin arasına yazdırdı. Tek eksiği ise Şampiyonlar Ligi kupasıydı…
[Hasan Cücük] 30.3.2018 [TR724]
Futbol tarihi yazılırken Zlatan İbrahimovic için özel bir bölüm ayrılacaktır. Onun hikâyesi göçmen bir gencin adım adım zirveye çıkıp, orada uzun yıllar kalmasını anlatır. Hayata geride başlamanın, başarıya engel olamayacağını söyler. Zlatan, futbol taraftarlarının yanı sıra binlerce göçmen çocuğa da umut olmuştur. Tıpkı Zinedine Zidane gibi.
730 maç, 421 gol, 31 kupa
Zlatan İbrahimovic, Avrupa kariyerinde 6 ülkede 8 takımın formasını giydi. Hem saha içinde hem de saha dışında sıra dışı oldu. Attığı her golde kendine has imzası vardı. ‘Yok artık Zlatan!’ dedirten o kadar çok golü var ki, saymak mümkün değil. İsveç – İngiltere milli maçında kaleye arkası dönükken metrelerce uzaktan attığı röveşata golü yılın golü olarak hafızalara kazındı. Siyah kuşak sahibi bir tekvandocu olmanın avantajını yeşil sahalarda sonuna kadar kullandı. Uzun boyuna, vücut esnekliğini ekleyince rakiplerinin zıplayarak vuracağı kafa toplarına ayağıyla dokunabilecek kadar ustalaştı. Avrupa futboluna veda edip giderken 730 maçta 421 gol atıp, 31 kupa kaldırmış bir isimdi Zlatan.
Ajax’ta patlamaya hazır
Ekim 1981’de başladığı hayat yolculuğunda ilk kulübü FBK Balkan oldu. Sonra adımını doğduğu şehir olan Malmö’nün takımı Malmö FF’ye attı. 18 yaşında formasını giymeye başladığı Malmö FF, Zlatan’ın kupa kaldırmadığı tek takım olarak kayıtlara geçti. O dönemde İsveç futbolunda Göteborg’un hakimiyeti vardı. Henüz kariyerinin başında olan Zlatan da tek başına bir takımı başarıya götürecek durumda değildi. Malmö FF’de kupa kaldırmadı ama 2 yılda 47 maçta sahaya çıkıp attığı 18 golle kendisine Ajax yolunu açtı.
Ajax, hem Hollanda’nın lider takımı hem de Avrupa arenasında saygı duyulan bir kulüptü. Dahası yetiştirdiği yıldızlarla ünlüydü. Hollanda futbolunun yıldızları genelde Ajax kökenliydi. Ajax’ta rüştünü ispat eden yıldızlar için dev kulüplerin kapısı sonuna kadar açılıyordu. 2001’de Ajax’a gelen Zlatan, Hollanda durağında 3 yıl kalırken CV’sine yazacağı ilk başarıları burada tadacaktı. 3 yılda 110 maçta sahaya çıkıp 48 gol atmıştı. Bu gollerin ve başarılı oyunun meyvesi 3 lig şampiyonluğu, birer Hollanda Kupası ve Hollanda Süper Kupası oldu.
Juventus, İnter, Barcelona…
Bir sonraki durağı İtalya’nın köklü kulüplerinden Juventus’tu. burada 2 yıl oynadı ve üst üste 2 Serie A şampiyonluğu yaşadı. 2006’da patlak veren şike skandalından dolayı Juventus’un şampiyonlukları alınınca CV’sinden bu başarıları silmek zorunda kalmıştı. Burada doğrudan forvette değil ama bir kanat oyuncusu gibi oynayan Zlatan, 92 maçta 26 golle takımın başarısı için ter döktü. Ancak takım Serie B’ye düşürülünce İnter’le anlaşacaktı.
Zlatan, tarifeyi burada da değiştirmedi. 3 yılda 3 Serie A şampiyonluğu, 2 İtalya Süper Kupası kaldırdı. Kariyerinin ilk gol krallığını da komple forvet olarak oynadığı İnter’de yaşadı. 117 maçta 66 golle İnter taraftarlarının gönlünü fethetti. Ancak 3. yılın sonunda Barcelona’ya gidecekti. Josep Guardiola’nın yenilikçi takımında oynamak istemişti. Eto’o’nun boşluğunu doldurma görevi verilmişti. Ancak Guardiola ile kan uyuşmazlığı yaşadılar. Sadece 1 yıl burada kaldı ama takımıyla birlikte 5 kupa kazandı: La Liga şampiyonluğu, UEFA Süper Kupası, Dünya Kulüpler Kupası ve 2 İspanya Süper Kupası… 46 maçta forma giydi ve 22 gol attı.
Milan’ın son şampiyonluğu ve Fransa
İspanya’dan yeniden İtalya’ya adım atacaktı. Takımın adı Milan’dı bu kez. 85 maçta 56 gollük bir performans yakalayıp Milan’ı da şampiyonluğa taşıdı. Gol kralı oldu. Ancak 2 yılın sonunda ayrılma kararı verdi yine. Milan, ondan bu yana şampiyonluk yaşayamadı.
Katar sermayesinin satın aldığı PSG’ye doğru istikametini çeviren Zlatan İbrahimovic, 2012-16 arasında Fransa futboluna damga vuracaktı. 30’u geçmiş yaşıyla bir gol makinesine dönüştü. 180 maçta sahaya çıkıp 156 kez ağları sarstı. 4 yıl üst üste Fransa Ligue 1 şampiyonluğu, 2 Fransa Kupası, 3’er Lig Kupası ve Fransa Süper Kupası kazandı. Ligue 1’de geçirdiği 4 yılın 3’ünde gol kralı oldu.
‘Bir şey değil!’
Buradaki performansı onu 2016’da İngiltere’ye taşıdı. Manchester United ayağa kalkmaya çalışıyordu ve İbrahimovic gibi bir ‘winner’ işine yarayabilirdi. İlk sezonunda fırtına gibi esti ve 53 maçta 29 gol attı. Bu formayla Lig Kupası, UEFA Avrupa Ligi ve FA Community Shield kazandı fakat yaşının da etkisiyle uzun bir sakatlık dönemine girdi. İyileştiğinde ise bu kez Mourinho ona forma vermek istemedi.
Böylece Avrupa futbolundaki İbrahimovic hikâyesi son buldu. Yeni adresi artık LA Galaxy. Egosunu sergilemekten hoşlanan İbrahimovic, bu takımla yaptığı anlaşmayı Los Angeles Times gazetesine tam sayfa verdiği ‘Bir şey değil!’ başlıklı reklamla duyurdu. CV’sinde 6 ülkede, 8 takımla kazandığı 31 kupa başarısı var. İsveç Milli Takımı’nda 116 maçta 62 gol atarak tarihe geçti. 11 yıl üst üste İsveç’te yılın futbolcusu seçildi. Adını efsanelerin arasına yazdırdı. Tek eksiği ise Şampiyonlar Ligi kupasıydı…
[Hasan Cücük] 30.3.2018 [TR724]
Astronomi, fıkıh ve sorunlarımız [Ahmet Uysal]
Üç aylara girilmesi ile birlikte, Recep ayı hangi gün başlıyor, Ramazan ne zaman gibi tartışmalar da tekrar başladı. Bu tartışmalar, din-bilim ilişkisi, fıkıh anlayışımız ve gündemdeki başka bir kısım meseleler hakkında çok önemli bilgiler sunduğu için dikkatle incelenmeye değer. Öncelikle problemin ne olduğunu bir örnekle kısaca ele alalım:
2016 senesinde İslam dünyasının çoğunluğu Ramazan bayramını 29 Haziran Çarşamba günü kutlarken, Türkiye ve fıkhi konularda Türkiye’yi takip eden Bosna Hersek ve Kosova gibi ülkeler 28 Haziran Salı gününden bayrama başladılar. Bu ayrılık elbette sadece Ramazan bayramına has bir durum değil. Genel olarak hicri takvime esas olan kameri ayların başlangıcının belirlenmesi konusunda İslam dünyasında farklı görüşler mevcut. Burada, herhangi bir görüşü savunmadan sadece neden farklı görüşler olduğunu kısaca açıklamaya çalışacağım. Ancak daha önce, ayrılıkların sebebinin ne olmadığını üzerine basa basa söylemek gerekiyor. Ayrılıkların sebebi kesinlikle İslam dünyasının astronomideki yetersizliği değil! Evet İslam dünyası aya adam gönderemedi, uzay yarışının herhangi bir yerinde değil ve bilim dünyasındaki yeri içler acısı; ancak ayın konumunu çok büyük bir hassasiyetle belirleyecek bilgi ve teknolojisi var Allah’a şükür (olmasa da açıp Google’dan bakabiliriz). Hatta bin sene önce de vardı. Ayın, dünyanın ve güneşin konumlarının herhangi bir anda nasıl olduğu konusunda (hemen hemen) kimse ihtilaf halinde değil. Kameri ayların başlangıcıyla ilgili yaşanan tartışmaların sebebi temel olarak içtihat farklılıkları ve siyasi sebepler denebilir ancak bence en önemlisi ve kimsenin üzerinde durmadığı mesele: İletişim.
1400 senelik İslam tarihinin ilk 200 senesinde Müslümanların yaşadığı coğrafya Endenozya’dan İspanya’ya kadar uzanmıştı. Biraz iddialı bir laf olabilir ama o zamandan beri geçen 1200 senede bütün dünya Müslümanlarının 100’den fazla defa Ramazan ayına veya Ramazan bayramına aynı gün başladıklarını zannetmiyorum. Zira hicri takvimde bir ayın başlangıcını belirleyen hilalin, o kadar geniş coğrafyada aynı gün görünmeye başlaması çok sıradışı durumlar dışında pek mümkün değil. Mevsimin yaz ve kış olmasına göre kimi zaman Fas, kimi zaman da Endonezya Ramazan’a erken başlamıştır. Hatta en az yüzde 20 civarında bir zaman (yaklaşık 240 Ramazan yapar) dünya üzerinde üç farklı günde Ramazan’a başlandığını da iddia edebilirim. Üstelik bu tahminlerimde havanın bulutlu olması gibi etkenleri de gözardı edip, ayı görebilecek herkesin gördüğünü varsayıyorum. Bunun detaylarını moonsighting.com adresindeki ayın görünebilirliği haritalarını kullanarak inceleyebilirsiniz. Güneş yılı ile Ay yılı arasındaki fark yaklaşık 10 gün olduğu için Ramazan 33 senede bir güneş takviminde aynı zamana denk gelir. O yüzden 33 yıllık bir periyodu incelemek yukardaki istatistikleri doğrulamak için yeterli.
Peki ta ilk günlerinden beri İslam dünyası hiç aynı anda bayram yapmadıysa bugün neden bu dert ediliyor? Ya da eskiden neden problem olmuyordu? Cevap basit: Çünkü telefon, televizyon ve internet yoktu. Kimse birbirinin ne zaman bayram yaptığını bilmiyordu. Bildiği zamanlarda da dert etmiyordu. Mesela dedelerimizin zamanında hac kafilesinin köye dönüşüyle Arabistan’dan farklı bir günde Kurban Bayramının kutlandığı anlaşılır ve bu pek de önemli bir problem olarak görülmezmiş.
ZAMAN, HER İNSAN İÇİN AYNI MI?
Bu noktada tartışmaların en temelinde olması gereken ama pek konuşulmayan bir soruyla başlayalım: Allah indinde Ramazan ayı mutlak bir anda başlayıp mutlak bir anda mı bitmektedir ve insanlar bu anı hatasız olarak tespit etmekle mi mükelleftir? Bu fıkıh alimlerinin cevaplaması gereken bir soru. Ancak ben bir fizikçi olarak ve yukarıda yaptığım hesabın pratik sonuçlarını düşünerek bu sorunun ilk kısmına “Allah bilir” ve ikinci kısmına da “kesinlikle hayır” diyorum.
Öncelikle biz ölümlü insanlar açısından zaten mutlak zaman yoktur. Einstein’ın izafiyet teorisini gözardı etsek bile dünyanın şeklinden dolayı dünya üzerindeki Müslümanların 24 saat dilimine dağıldığını biliyoruz. Birimiz sabah namazı kılarken diğerimiz yatsı kılıyor ve bunu hiç dert etmiyoruz. Mesela bir hadisi şerifte, “Rabbimiz her gece, gecenin son üçte birinde dünya semasına iner ve şöyle buyurur: ‘Bana dua edene icabet ederim, benden isteyene veririm, benden bağışlanmayı dileyeni bağışlarım.” Bu hadiste kastedilen zamanla ilgili bir kavga yaşandığına hiç şahit olmadım.
O yüzden Allah indinde mutlak bir zamanda Ramazan ayı başlıyor, cehennem kapıları kapanıyor cennet kapıları açılıyor olabilir, bunu Allah bilir ama biz fani insanların bu zamanı tüm dünyada aynı anda doğru olacak şekilde tespit etmesi mümkün değil. Dinde ‘teklif-i ma la yutak’ olmadığına göre böyle bir zorunluluğumuzun da olmaması gerekir. Üstelik İslam dünyası tarihin hiçbir döneminde aynı gün oruç tutmaya başlayamamışsa ve bu durum Peygamber Efendimiz Aleyhisselamın ayı görünce oruca başlama emrine harfiyyen uydukları halde olmuşsa bu konuda mutlakiyetçi yaklaşımları bırakmamızda fayda olacağını düşünüyorum.
ÇÖZÜLEBİLİR BİR MESELE
Peki ne yapılması lazım? Fiziksel gerçekleri doğru olarak anladıktan sonra fıkıh alimlerinin çağın gereklerini de göz önünde bulundurarak içtihatta bulunmaları gerekiyor; ve mümkünse bunu kavga etmeden, varolan farklılıkları bir renklilik olarak görerek yapmaları çok faydalı olur. Açıkçası, bu çok orijinal bir fikir de değil. 27-30 Kasım 1978 tarihlerinde 19 Müslüman ülkenin katılımı ile toplanan Rü’yeti Hilal Konferansı tam da bu amaca yönelikmiş. Sonuç bildirgesini okuduğunuzda da, meselenin tamamen hallolduğu hissine kapılabilirsiniz. Ama durum hiç de öyle değil. Özellikle meselenin “İslam dünyasının lideri” olma tartışmalarına malzeme yapılıp güç gösterisine dönüştürülmesi işi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Bayramı bütün Müslümanların aynı gün kutlamasının birçok faydası olabilir. Mesela ABD’de Müslümanlar bayramın hangi gün olduğu üzerinde bir anlaşmaya varabilirse, okullarda Ramazan ve Kurban bayramlarının resmi tatil olması için ciddi girişimlerde bulunulabilir. Günümüzde zaten birçok eyalette öğrenciler kendileri talepte bulunursa bayram için izinli sayılıyor. Ama resmi okul takviminde bu tatillerin yayınlanması için ortak bir gün üzerinde anlaşılması lazım.
Bu elbette sadece pratik bir uygulama. Daha önemlisi, bu konu çoğunluğun içine sinecek bir şekilde çözüme ulaştırılırsa kafamız daha rahat bir şekilde, ihlas ve uhuvvetle mübarek zaman dilimlerini değerlendirebileceğiz. Bu mesele “İslam dünyası”nın belki de en çözülebilir meselesidir. Bu yüzden önemsiyorum ve daha ayrıştırıcı meseleleri de çözmeye yarayacak zihni araçları bu örnek üzerinden geliştirebileceğimizi umuyorum.
[Ahmet Uysal] 30.3.2018 [TR724]
2016 senesinde İslam dünyasının çoğunluğu Ramazan bayramını 29 Haziran Çarşamba günü kutlarken, Türkiye ve fıkhi konularda Türkiye’yi takip eden Bosna Hersek ve Kosova gibi ülkeler 28 Haziran Salı gününden bayrama başladılar. Bu ayrılık elbette sadece Ramazan bayramına has bir durum değil. Genel olarak hicri takvime esas olan kameri ayların başlangıcının belirlenmesi konusunda İslam dünyasında farklı görüşler mevcut. Burada, herhangi bir görüşü savunmadan sadece neden farklı görüşler olduğunu kısaca açıklamaya çalışacağım. Ancak daha önce, ayrılıkların sebebinin ne olmadığını üzerine basa basa söylemek gerekiyor. Ayrılıkların sebebi kesinlikle İslam dünyasının astronomideki yetersizliği değil! Evet İslam dünyası aya adam gönderemedi, uzay yarışının herhangi bir yerinde değil ve bilim dünyasındaki yeri içler acısı; ancak ayın konumunu çok büyük bir hassasiyetle belirleyecek bilgi ve teknolojisi var Allah’a şükür (olmasa da açıp Google’dan bakabiliriz). Hatta bin sene önce de vardı. Ayın, dünyanın ve güneşin konumlarının herhangi bir anda nasıl olduğu konusunda (hemen hemen) kimse ihtilaf halinde değil. Kameri ayların başlangıcıyla ilgili yaşanan tartışmaların sebebi temel olarak içtihat farklılıkları ve siyasi sebepler denebilir ancak bence en önemlisi ve kimsenin üzerinde durmadığı mesele: İletişim.
1400 senelik İslam tarihinin ilk 200 senesinde Müslümanların yaşadığı coğrafya Endenozya’dan İspanya’ya kadar uzanmıştı. Biraz iddialı bir laf olabilir ama o zamandan beri geçen 1200 senede bütün dünya Müslümanlarının 100’den fazla defa Ramazan ayına veya Ramazan bayramına aynı gün başladıklarını zannetmiyorum. Zira hicri takvimde bir ayın başlangıcını belirleyen hilalin, o kadar geniş coğrafyada aynı gün görünmeye başlaması çok sıradışı durumlar dışında pek mümkün değil. Mevsimin yaz ve kış olmasına göre kimi zaman Fas, kimi zaman da Endonezya Ramazan’a erken başlamıştır. Hatta en az yüzde 20 civarında bir zaman (yaklaşık 240 Ramazan yapar) dünya üzerinde üç farklı günde Ramazan’a başlandığını da iddia edebilirim. Üstelik bu tahminlerimde havanın bulutlu olması gibi etkenleri de gözardı edip, ayı görebilecek herkesin gördüğünü varsayıyorum. Bunun detaylarını moonsighting.com adresindeki ayın görünebilirliği haritalarını kullanarak inceleyebilirsiniz. Güneş yılı ile Ay yılı arasındaki fark yaklaşık 10 gün olduğu için Ramazan 33 senede bir güneş takviminde aynı zamana denk gelir. O yüzden 33 yıllık bir periyodu incelemek yukardaki istatistikleri doğrulamak için yeterli.
Peki ta ilk günlerinden beri İslam dünyası hiç aynı anda bayram yapmadıysa bugün neden bu dert ediliyor? Ya da eskiden neden problem olmuyordu? Cevap basit: Çünkü telefon, televizyon ve internet yoktu. Kimse birbirinin ne zaman bayram yaptığını bilmiyordu. Bildiği zamanlarda da dert etmiyordu. Mesela dedelerimizin zamanında hac kafilesinin köye dönüşüyle Arabistan’dan farklı bir günde Kurban Bayramının kutlandığı anlaşılır ve bu pek de önemli bir problem olarak görülmezmiş.
ZAMAN, HER İNSAN İÇİN AYNI MI?
Bu noktada tartışmaların en temelinde olması gereken ama pek konuşulmayan bir soruyla başlayalım: Allah indinde Ramazan ayı mutlak bir anda başlayıp mutlak bir anda mı bitmektedir ve insanlar bu anı hatasız olarak tespit etmekle mi mükelleftir? Bu fıkıh alimlerinin cevaplaması gereken bir soru. Ancak ben bir fizikçi olarak ve yukarıda yaptığım hesabın pratik sonuçlarını düşünerek bu sorunun ilk kısmına “Allah bilir” ve ikinci kısmına da “kesinlikle hayır” diyorum.
Öncelikle biz ölümlü insanlar açısından zaten mutlak zaman yoktur. Einstein’ın izafiyet teorisini gözardı etsek bile dünyanın şeklinden dolayı dünya üzerindeki Müslümanların 24 saat dilimine dağıldığını biliyoruz. Birimiz sabah namazı kılarken diğerimiz yatsı kılıyor ve bunu hiç dert etmiyoruz. Mesela bir hadisi şerifte, “Rabbimiz her gece, gecenin son üçte birinde dünya semasına iner ve şöyle buyurur: ‘Bana dua edene icabet ederim, benden isteyene veririm, benden bağışlanmayı dileyeni bağışlarım.” Bu hadiste kastedilen zamanla ilgili bir kavga yaşandığına hiç şahit olmadım.
O yüzden Allah indinde mutlak bir zamanda Ramazan ayı başlıyor, cehennem kapıları kapanıyor cennet kapıları açılıyor olabilir, bunu Allah bilir ama biz fani insanların bu zamanı tüm dünyada aynı anda doğru olacak şekilde tespit etmesi mümkün değil. Dinde ‘teklif-i ma la yutak’ olmadığına göre böyle bir zorunluluğumuzun da olmaması gerekir. Üstelik İslam dünyası tarihin hiçbir döneminde aynı gün oruç tutmaya başlayamamışsa ve bu durum Peygamber Efendimiz Aleyhisselamın ayı görünce oruca başlama emrine harfiyyen uydukları halde olmuşsa bu konuda mutlakiyetçi yaklaşımları bırakmamızda fayda olacağını düşünüyorum.
ÇÖZÜLEBİLİR BİR MESELE
Peki ne yapılması lazım? Fiziksel gerçekleri doğru olarak anladıktan sonra fıkıh alimlerinin çağın gereklerini de göz önünde bulundurarak içtihatta bulunmaları gerekiyor; ve mümkünse bunu kavga etmeden, varolan farklılıkları bir renklilik olarak görerek yapmaları çok faydalı olur. Açıkçası, bu çok orijinal bir fikir de değil. 27-30 Kasım 1978 tarihlerinde 19 Müslüman ülkenin katılımı ile toplanan Rü’yeti Hilal Konferansı tam da bu amaca yönelikmiş. Sonuç bildirgesini okuduğunuzda da, meselenin tamamen hallolduğu hissine kapılabilirsiniz. Ama durum hiç de öyle değil. Özellikle meselenin “İslam dünyasının lideri” olma tartışmalarına malzeme yapılıp güç gösterisine dönüştürülmesi işi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Bayramı bütün Müslümanların aynı gün kutlamasının birçok faydası olabilir. Mesela ABD’de Müslümanlar bayramın hangi gün olduğu üzerinde bir anlaşmaya varabilirse, okullarda Ramazan ve Kurban bayramlarının resmi tatil olması için ciddi girişimlerde bulunulabilir. Günümüzde zaten birçok eyalette öğrenciler kendileri talepte bulunursa bayram için izinli sayılıyor. Ama resmi okul takviminde bu tatillerin yayınlanması için ortak bir gün üzerinde anlaşılması lazım.
Bu elbette sadece pratik bir uygulama. Daha önemlisi, bu konu çoğunluğun içine sinecek bir şekilde çözüme ulaştırılırsa kafamız daha rahat bir şekilde, ihlas ve uhuvvetle mübarek zaman dilimlerini değerlendirebileceğiz. Bu mesele “İslam dünyası”nın belki de en çözülebilir meselesidir. Bu yüzden önemsiyorum ve daha ayrıştırıcı meseleleri de çözmeye yarayacak zihni araçları bu örnek üzerinden geliştirebileceğimizi umuyorum.
[Ahmet Uysal] 30.3.2018 [TR724]
Üç Ayların kıymetini ne kadar biliyoruz? [Cemil Tokpınar]
Rahmet, mağfiret, ikram ve ihsanın coşup taştığı çok sevaplı dua ve ibadet mevsimi olan Üç Ayların ilk mübarek gecesi olan Regaib Kandilini geçen hafta idrak ettik. “Gecenin kıymet ve faziletine yakışır bir şekilde ihya ettik” demeyi çok isterdim, ama bugüne kadar diyemedik, bundan sonra da diyemeyeceğiz. Hiç değilse “İhya etmeye çalıştığımızı söyleyebilseydik, maalesef onu da söyleyemeyeceğiz.
Neden mi? Anlatayım. Biliyorsunuz önceki hafta Üç Aylar yazısıyla birlikte Regaib Gecesinin faziletini de yazmaya çalıştık. Önceden teşvik edelim ki belki okuyup paylaşan olur da önceden hazırlanılır diye. Tabiî binlerce siyasal ve aktüel haber, yazı ve paylaşım içinde bizim gayretimiz de kaybolup gitti.
Etrafımda küçük bir soruşturma yaptım. “Regaib Gecesini nasıl ihya ettiniz?” diye sordum. Kimisi, “Bizim ihya programımız vardı, iptal oldu,” kimisi, “Başım ağrıyordu pek bir şey yapamadım,” kimisi “işe gideceğim için erken uyumak zorundaydım” derken, kimisi bir şeyler yapmaya çalışmış… Ve neredeyse kırk yıldır hasretliğini çektiğimiz ihyayı görmek galiba bir başka bahara kaldı.
Peki, ne yapalım, ümidimizi keselim mi? Hayır, küçük dünyamızda, kısık sesimizle sabahlara kadar sürecek ihya programlarını belki bir gün gelir de görmenin hayaliyle yazmaya, anlatmaya, programlar yapmaya devam edelim. Bakarsınız bir gün gelir, hayaller gerçek olur duasıyla Twitter hesabımdan bir anket yaptım. Sorumuz, “Regaib Gecesini nasıl ihya ettiniz?” şeklindeydi. Verilen cevaplara göre, yüzde 30’u gece saat 10’a kadar, yüzde 31’i 12’ye kadar, yüzde 25’i 02’ye kadar, yüzde 14’ü ise sahura kadar ihya etmişti.
Mesajı 16.386 kişi görüntülese de, oylamaya ancak 327 kişi katıldı. Katılım niçin az oldu, bilemiyorum. Galiba kimisi gereksiz gördü, kimisi önemsemedi, kimisi de tevazuundan katılmadı. Hayırlısı olsun. Sonuçlar gösterdi ki, ihya eden yüzde 60’lık bir kitlenin seçtiği en uygun zaman dilimi saat 19 ile 24 arasındaki 5 saatlik süre. Demek ki ihya programlarını verimli bir şekilde bu sürede yoğunlaştırmak, ama müsait olanlar için de sahur ve sabah namazına kadar sürdürmek lazım.
Bu tespitten sonra bugün Üç Ayların ve içindeki mübarek gecelerin kıymet ve faziletiyle ilgili birkaç noktaya temas ederek farkındalık oluşturmaya çalışacağız. Çünkü mübarek geceleri geldiği gün anlatınca iş işten geçmiş oluyor. Bazı yönlerini şimdi ele alalım ki, herkes ajandasına yazsın, geleceği günü heyecanla beklesin, ihya programları ve grupları oluştursun. Zira ihyaya ayrılan zaman ve sarf edilen gayret, gecelerin kıymet ve ehemmiyetine inanmak, faziletlerini idrak etmekle doğru orantılıdır.
Üç Aylarda ve mübarek gecelerde sevaplar kat kat verilir
Üç Ayları ve mübarek geceleri ibadetle geçirmeye büyük bir ehemmiyet veren Bediüzzaman Hazretleri, Afyon Hapishanesinde talebelerine yazdığı birkaç mektupta Üç Ayların ve mübarek gecelerin faziletini şöyle anlatır:
“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar.
Leyle-i Miraç, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz.
“Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’an’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Leyle-i Berat, elli senelik bir ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilir. (Şualar, 14. Şua)
Sevapların Katlanması Ne Demektir?
Bu mübarek gecelerde Rabbimizin rahmet ve mağfireti tabiri caizse coşmakta, mümin kullarını Cehennemden azat edip Cennete sokmak için fırsatlar sunmaktadır. Bilindiği gibi, toprağa ekilen bir tohum bazen bire yüz, belki bazen bin katı ürün verir. Acaba bire yüz bin, hatta milyon kat ürün veren kaliteli bir tohum geliştirilse, bütün çiftçiler onu elde etmek için çırpınmaz mı? İşte mübarek geceler her güzel amele verilen on sevapların on binlere, yirmi binlere ve otuz binlere çıktığı fırsat zamanlarıdır.
Bir başka ifadeyle mübarek gün ve geceler, bazı öğretmenlerin yaptığı “kurtarma sınavı”na benzemektedir. Nasıl ki, öğrencilerini çok seven ve hiç kimsenin sınıfta kalmasını istemeyen şefkatli bir öğretmen, öğrencilerine yeni bir fırsat tanır, belirlediği bir tarihte kurtarma sınavı yapacağını duyurur, çok kolay sorular hazırlayarak sınıfı geçmelerini sağlar. Şefkat ve merhameti sonsuz Cenab-ı Hak da, kullarını Cehenneme atmayı asla istemediği için mübarek gecelerde kat kat sevaplar vererek onlara Cennete girme imkânları vermektedir.
Bir markette “bir ürün alana iki ürün bedava” diye bir kampanya olsa, bütün insanlar oraya akın eder. Üstelik ürünler stoklarla sınırlıdır.
Rabbimizin sonsuz rahmeti ve ikramı ise, bir alana iki değil, Recep ayında yüz, Şaban’da üç yüz, Ramazan’da bin ihsan etmektedir. Üstelik stoklarla sınırlı değil, sonsuzdur.
Mübarek gecelerde okunan her bir Yasin Suresine, on bin, yirmi bin ve otuz bin kat sevap verilirken, kılınan iki rekât teheccüd namazına da sanki yirmi bin, kırk bin veya altmış bin rekât kılmış gibi sevap verilmektedir.
Şimdi o geceyi gafletle geçirebilir miyiz?
Acaba, bir alışveriş merkezi, kuruluş yıldönümü anısına, ürünlerinde yüzde 50’ye varan indirim yapsa, sabaha kadar alışveriş yapmaz mıyız? Çünkü bin lirayla iki bin liralık ürün alacağız.
Oysa Rabbimizin Üç Aylarda ve mübarek gecelerdeki indirimi veya hediyeleri o kadar çoktur ki, benzerini dünyevî ürünlerde görmek imkânsızdır.
Eğer o geceleri gaflet içinde geçiriyor veya baştan savma değerlendiriyorsak, bilelim ki, ayağımıza kadar gelen fırsatı kullanmıyor, bize uzatılan af ve inayet elini tutmuyor, itiyoruz.
Günler öncesinden hazırlık yapmalıyız
Bu gecelerin ve ayların kadr ü kıymetini biliyorsak, günler öncesinden hazırlık yapalım. O geceleri sadece ibadet için ayıralım.
Hastalık, yorgunluk, uyku, iş yoğunluğu sizi engellemesin. Türkiye dünya kupası maçında final oynayacak olsa, neredeyse bütün Türkiye o geceyi uyanık geçirip maçı izlemez mi? Eğer galip gelse günlerce kutlamalar sürmez mi? Peki mübarek gecelerde kazanacağımız sevapların, ahiretimize hiçbir faydası olmayan bir maç kadar değeri yok mu?
Evladınız yoğun bakımda ise, çekilip uyuyabilir misiniz? Asla! Ne kadar uykusuz, yorgun ve hasta bile olsanız hizmetine koşmaktan ve dua etmekten başka bir şey yapabilir misiniz?
Peki ya siz, eşiniz veya çocuğunuz yoğun bakımda değil de, cehennemlikler listesinde ise… Kurtulmaları için dua ve ibadetiniz gerekiyorsa, gaflet içinde uyuyabilir misiniz?
İşte size dünyada ve ahirette saadetin anahtarı:
Mübarek günlerin, ayların, gecelerin kadrini iyi bilelim ve hakkıyla değerlendirelim.
Mübarek Gecelere Nasıl Hazırlanılır?
Mübarek gecelere günler öncesinden hazırlanmak lazımdır. Mümkün oldukça o gecelere misafirlik, seyahat, ağır ve yorucu işler denk getirmemek, bunları mübarek gecelerin öncesinde veya sonrasında yapmak gerekir. Bir gün önce uykumuzu yeteri kadar almak gerekir ki, o gecelerde uyumayıp rahatça ibadet edebilelim. Hatta gündüz bir miktar uyuyup geceyi dipdiri geçirmek büyük bir kârdır.
Akşam yemeğinden sonra uykumuzu kaçıracak çay veya kahve içip dolu dolu bir ihya yapmalıyız. Bununla birlikte yine de uykumuz gelirse ara sıra abdest tazelemek veya elimizi, yüzümüzü ve ensemizi ıslatmak uykumuzun kaçmasına yardımcı olacaktır.
Nasıl ki, çocuğu yoğun bakımda hasta olan bir annenin gözüne uyku girmez ve gözyaşları içinde dua etmekten başka bir şey aklına gelmez. Amelleri, kendilerini ve ailesini cehenneme götürecek olan biz ahir zaman Müslümanlarının da bu geceyi fırsat bilip ibadetle ihya etmemiz gerekir.
Lütfen bu gerçekleri başta ailemizle ve çevremizle paylaşıp sevap kazanmalarına vesile olalım, mübarek gecelerde ve aylarda dua ve ibadet okyanusunun coşmasına katkıda bulunalım.
[Cemil Tokpınar] 30.3.2018 [TR724]
Neden mi? Anlatayım. Biliyorsunuz önceki hafta Üç Aylar yazısıyla birlikte Regaib Gecesinin faziletini de yazmaya çalıştık. Önceden teşvik edelim ki belki okuyup paylaşan olur da önceden hazırlanılır diye. Tabiî binlerce siyasal ve aktüel haber, yazı ve paylaşım içinde bizim gayretimiz de kaybolup gitti.
Etrafımda küçük bir soruşturma yaptım. “Regaib Gecesini nasıl ihya ettiniz?” diye sordum. Kimisi, “Bizim ihya programımız vardı, iptal oldu,” kimisi, “Başım ağrıyordu pek bir şey yapamadım,” kimisi “işe gideceğim için erken uyumak zorundaydım” derken, kimisi bir şeyler yapmaya çalışmış… Ve neredeyse kırk yıldır hasretliğini çektiğimiz ihyayı görmek galiba bir başka bahara kaldı.
Peki, ne yapalım, ümidimizi keselim mi? Hayır, küçük dünyamızda, kısık sesimizle sabahlara kadar sürecek ihya programlarını belki bir gün gelir de görmenin hayaliyle yazmaya, anlatmaya, programlar yapmaya devam edelim. Bakarsınız bir gün gelir, hayaller gerçek olur duasıyla Twitter hesabımdan bir anket yaptım. Sorumuz, “Regaib Gecesini nasıl ihya ettiniz?” şeklindeydi. Verilen cevaplara göre, yüzde 30’u gece saat 10’a kadar, yüzde 31’i 12’ye kadar, yüzde 25’i 02’ye kadar, yüzde 14’ü ise sahura kadar ihya etmişti.
Mesajı 16.386 kişi görüntülese de, oylamaya ancak 327 kişi katıldı. Katılım niçin az oldu, bilemiyorum. Galiba kimisi gereksiz gördü, kimisi önemsemedi, kimisi de tevazuundan katılmadı. Hayırlısı olsun. Sonuçlar gösterdi ki, ihya eden yüzde 60’lık bir kitlenin seçtiği en uygun zaman dilimi saat 19 ile 24 arasındaki 5 saatlik süre. Demek ki ihya programlarını verimli bir şekilde bu sürede yoğunlaştırmak, ama müsait olanlar için de sahur ve sabah namazına kadar sürdürmek lazım.
Bu tespitten sonra bugün Üç Ayların ve içindeki mübarek gecelerin kıymet ve faziletiyle ilgili birkaç noktaya temas ederek farkındalık oluşturmaya çalışacağız. Çünkü mübarek geceleri geldiği gün anlatınca iş işten geçmiş oluyor. Bazı yönlerini şimdi ele alalım ki, herkes ajandasına yazsın, geleceği günü heyecanla beklesin, ihya programları ve grupları oluştursun. Zira ihyaya ayrılan zaman ve sarf edilen gayret, gecelerin kıymet ve ehemmiyetine inanmak, faziletlerini idrak etmekle doğru orantılıdır.
Üç Aylarda ve mübarek gecelerde sevaplar kat kat verilir
Üç Ayları ve mübarek geceleri ibadetle geçirmeye büyük bir ehemmiyet veren Bediüzzaman Hazretleri, Afyon Hapishanesinde talebelerine yazdığı birkaç mektupta Üç Ayların ve mübarek gecelerin faziletini şöyle anlatır:
“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar.
Leyle-i Miraç, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz.
“Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’an’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Leyle-i Berat, elli senelik bir ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilir. (Şualar, 14. Şua)
Sevapların Katlanması Ne Demektir?
Bu mübarek gecelerde Rabbimizin rahmet ve mağfireti tabiri caizse coşmakta, mümin kullarını Cehennemden azat edip Cennete sokmak için fırsatlar sunmaktadır. Bilindiği gibi, toprağa ekilen bir tohum bazen bire yüz, belki bazen bin katı ürün verir. Acaba bire yüz bin, hatta milyon kat ürün veren kaliteli bir tohum geliştirilse, bütün çiftçiler onu elde etmek için çırpınmaz mı? İşte mübarek geceler her güzel amele verilen on sevapların on binlere, yirmi binlere ve otuz binlere çıktığı fırsat zamanlarıdır.
Bir başka ifadeyle mübarek gün ve geceler, bazı öğretmenlerin yaptığı “kurtarma sınavı”na benzemektedir. Nasıl ki, öğrencilerini çok seven ve hiç kimsenin sınıfta kalmasını istemeyen şefkatli bir öğretmen, öğrencilerine yeni bir fırsat tanır, belirlediği bir tarihte kurtarma sınavı yapacağını duyurur, çok kolay sorular hazırlayarak sınıfı geçmelerini sağlar. Şefkat ve merhameti sonsuz Cenab-ı Hak da, kullarını Cehenneme atmayı asla istemediği için mübarek gecelerde kat kat sevaplar vererek onlara Cennete girme imkânları vermektedir.
Bir markette “bir ürün alana iki ürün bedava” diye bir kampanya olsa, bütün insanlar oraya akın eder. Üstelik ürünler stoklarla sınırlıdır.
Rabbimizin sonsuz rahmeti ve ikramı ise, bir alana iki değil, Recep ayında yüz, Şaban’da üç yüz, Ramazan’da bin ihsan etmektedir. Üstelik stoklarla sınırlı değil, sonsuzdur.
Mübarek gecelerde okunan her bir Yasin Suresine, on bin, yirmi bin ve otuz bin kat sevap verilirken, kılınan iki rekât teheccüd namazına da sanki yirmi bin, kırk bin veya altmış bin rekât kılmış gibi sevap verilmektedir.
Şimdi o geceyi gafletle geçirebilir miyiz?
Acaba, bir alışveriş merkezi, kuruluş yıldönümü anısına, ürünlerinde yüzde 50’ye varan indirim yapsa, sabaha kadar alışveriş yapmaz mıyız? Çünkü bin lirayla iki bin liralık ürün alacağız.
Oysa Rabbimizin Üç Aylarda ve mübarek gecelerdeki indirimi veya hediyeleri o kadar çoktur ki, benzerini dünyevî ürünlerde görmek imkânsızdır.
Eğer o geceleri gaflet içinde geçiriyor veya baştan savma değerlendiriyorsak, bilelim ki, ayağımıza kadar gelen fırsatı kullanmıyor, bize uzatılan af ve inayet elini tutmuyor, itiyoruz.
Günler öncesinden hazırlık yapmalıyız
Bu gecelerin ve ayların kadr ü kıymetini biliyorsak, günler öncesinden hazırlık yapalım. O geceleri sadece ibadet için ayıralım.
Hastalık, yorgunluk, uyku, iş yoğunluğu sizi engellemesin. Türkiye dünya kupası maçında final oynayacak olsa, neredeyse bütün Türkiye o geceyi uyanık geçirip maçı izlemez mi? Eğer galip gelse günlerce kutlamalar sürmez mi? Peki mübarek gecelerde kazanacağımız sevapların, ahiretimize hiçbir faydası olmayan bir maç kadar değeri yok mu?
Evladınız yoğun bakımda ise, çekilip uyuyabilir misiniz? Asla! Ne kadar uykusuz, yorgun ve hasta bile olsanız hizmetine koşmaktan ve dua etmekten başka bir şey yapabilir misiniz?
Peki ya siz, eşiniz veya çocuğunuz yoğun bakımda değil de, cehennemlikler listesinde ise… Kurtulmaları için dua ve ibadetiniz gerekiyorsa, gaflet içinde uyuyabilir misiniz?
İşte size dünyada ve ahirette saadetin anahtarı:
Mübarek günlerin, ayların, gecelerin kadrini iyi bilelim ve hakkıyla değerlendirelim.
Mübarek Gecelere Nasıl Hazırlanılır?
Mübarek gecelere günler öncesinden hazırlanmak lazımdır. Mümkün oldukça o gecelere misafirlik, seyahat, ağır ve yorucu işler denk getirmemek, bunları mübarek gecelerin öncesinde veya sonrasında yapmak gerekir. Bir gün önce uykumuzu yeteri kadar almak gerekir ki, o gecelerde uyumayıp rahatça ibadet edebilelim. Hatta gündüz bir miktar uyuyup geceyi dipdiri geçirmek büyük bir kârdır.
Akşam yemeğinden sonra uykumuzu kaçıracak çay veya kahve içip dolu dolu bir ihya yapmalıyız. Bununla birlikte yine de uykumuz gelirse ara sıra abdest tazelemek veya elimizi, yüzümüzü ve ensemizi ıslatmak uykumuzun kaçmasına yardımcı olacaktır.
Nasıl ki, çocuğu yoğun bakımda hasta olan bir annenin gözüne uyku girmez ve gözyaşları içinde dua etmekten başka bir şey aklına gelmez. Amelleri, kendilerini ve ailesini cehenneme götürecek olan biz ahir zaman Müslümanlarının da bu geceyi fırsat bilip ibadetle ihya etmemiz gerekir.
Lütfen bu gerçekleri başta ailemizle ve çevremizle paylaşıp sevap kazanmalarına vesile olalım, mübarek gecelerde ve aylarda dua ve ibadet okyanusunun coşmasına katkıda bulunalım.
[Cemil Tokpınar] 30.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
