Fethullah Gülen’in rahle-i tedrisinden geçmiş İlahiyatçı sayısı kadar, mesela tarihçi, sosyolog, psikolog, dilci ve edebiyatçı da olsaydı, ne olurdu acaba? Gülen’in ders halkasında sosyal bilimciler, iletişimciler, dilciler de olsaydı!… Cemaat’in dili, söylemi ve kültürü nasıl bicimlenirdi!
Ne ki, Cemaat’in “içdili” daha çok İlahiyatçılarca, “dışdili” de siyaset bilimcilerce biçimlendi genel itibariyle ( Gülen ve Hizmet Hareketi’nin akademik literatürüne bakınız).
Türkiye şartlarında bir Eğitim hamlesi olarak ortaya çıkan ve gelişen Hareket’in hala tebeyyün etmiş ve genel kabul görmüş bir eğitim teorisinin olmamasının sebeplerini de acaba buralarda mı aramak lazım! Söz sırası gelmişken, “peki Hareket’in, literatürde kabul görmüş bir teolojisi var mı” diye bir başka soru da pekala ileri sürülebilir.
Bence, evet Hareket’in daha çok tecrübevi bir eğitim teorisi ve Risale-i Nur merkezli bir teolojisi vardır, ama bu henüz bir türlü ortaya koyulabilmiş değildir. Sanırım bu, Hareket içindeki eleştirel, yenilikçi düşünmeye “güvenli alanlar” sağlanamamasıyla da ilgili bir husus-tu. Artık, bugün itibariyle “zaman değişti ve asır başkalaştı”, ve deyim yerindeyse “cin şişeden çıktı…”. Umulur ki eleştirel düşünme kendine Cemaat içinde daha köklü ve cemaatkilerce de daha içselleştirilmiş bir yer bulur. Hareket, Batı’da konjöntürel ve muvakkat bir AKP karşıtlığı ile kısa süreli bir hüsn-i kabul görse de, ancak şeffafiyet ve eleştirel düşünmeyle kalıcı, güvenli ve arzuladığı yeri bulur.
Fethullah Gülen’in ders halkasından geçmiş İlahiyatçılarla zaman zaman hem-mekan olmuşumdur. Aralarından 4 kişiyi çesitli sebeplerden dolayı özellikle takip ettim, önemsedim:
Ahmet Kurucan, Osman Şimşek, Enes Ergene ve Süleyman Sargın…Belki bir başka yazıda bu sebepler izah edilebilir. The Circle mülakatları vesilesiyle mezkur zevatın hepsiyle konuşma imkanı buldum.
Süleyman Sargın…Uzunca süredir, kendisini yazdıklarından izlesem de Sorgun hocayla tanışmıyoruz. İstifadeye medar kitapları kütüphanemde. Hizmet’in mesajını, sehil bir imtinayla geniş kesimlere aktarabilen, manayı üslupta boğmayan bir kalem. Sohbet tarzında, halavetli bir anlatımla kaleme aldığı yazıların içtenliği ve muktesebatı, yazarının yabana atılmayacak bir sahib-i kalem olduğunu hissettiriyor okura. Daha çok manevi konularda kalem oynatıyor Sargın Hoca. “Dua” diyor, “namaz” diyor… Yaşanan sosyal ve siyasal hadiselere manevi zaviyeden bakıp ruhi reçeteler sunuyor. Yazıları www.tr724.com’da izlenebilir.
Hizmet Hareketi’ne merbutiyeti müsellem: “Otuz senedir, isnat edilen iftiralardan, karalamalardan binde birini bile haklı çıkaracak tek bir emare görmedim bu Hizmet’te. Sadece sevgi gördüm, şefkat, merhamet ve mülayemet gördüm” diyor. Ekliyor:
“Hizmet bir fazilet mektebi oldu hepimiz için. fedakârlık, hasbîlik, beklentisizlik, adanmışlık gibi kavramlar milyonların hayat düsturu haline geldi. Eline çantasını alıp dünyanın herhangi bir yerine arkasına dönüp bakmadan gitmeyi yüz binlere bu hizmet öğretti”.
Kendisi İsveç’te… Ma-aile ayakta kalma mücadelesi veriyor oralarda. Bütün göçmen ve mültecilerin yaşadığı bir post-traumatik dönem. Muhakkak bir düşünsel bir istihaleden de geçiyor. Yeni kültür ve dile adaptasyon, o dil ve kültür iklimindeki akültürasyon bir süre alacak, belki bir on yıl belki iki on yıl…Bu mülakatta kayda değer şeyler söylüyor Sargın Hoca. Bir anlayışı, yerleşik bir telakkiyi, bu dönemde, 2018 Şubatı’nda dile getirmesi önemli kılıyor söylediklerini…Allah nasip etse, aynı soruları kendisine bir on yıl sonra tekrar sormak isterdim.
Süleyman Sargın kimdir?
Boşnak asıllı bir Ege çocuğuyum. Ben de Hizmet’in, köyünden alıp sahip çıktığı binlerce örnekten biriyim. “Okumuşken bari dinini de öğrensin” düşüncesiyle ailem İmam Hatip’te okumamı istedi. Niyet, liseyi bitirip babamın ticari işlerini devam ettirmekti. Ama öyle olmadı. İmam Hatip’te okurken Turgutlu’da Hizmet’in ilk yurtlarından olan Akyazılı vakfına bağlı yurtta kalıyordum. Lise-1’di sanırım, bir akşam bize Hocaefendi’nin bir talebesinin Arapça kursu vereceğini söylediler. Ahmet Kurucan abiyle o akşam tanıştım. Bu tanışma benim hayatımın akışını değiştirdi. Çok etkilendim ve çok sevdim Ahmet Abi’yi. Sevdikçe ve tanıdıkça İlahiyatçı olmayı ve bir gün Hocaefendi’den ders okumayı hayal etmeye başladım.
İmam Hatip’in ardından İzmir İlahiyat’ı tek tercih olarak yazdım çünkü Ahmet Abi o dönem İzmir’de yaşıyordu. Her hafta en az iki gün okul dışında dersler okuduk Ahmet abiyle. İlahiyatın ardından da Allah lütfetti ve Hocaefedi’yle de ders okumak nasip oldu.
Hocaefendi 20 Mart 1999’da Amerika’ya gidince biz biraz arafta kaldık. Birkaç ay sonra malum kaset fırtınası koptu ve Hocaefendi aleyhinde çirkin bir kampanya başladı. O dönem bir süre memlekette kaldım. Daha sonra 2000-2001 döneminde Ankara Samanyolu kolejinde öğretmenliğe başladım. Beş sene öğretmenlik yaptım Ankara’da. Ardından (Eylül 2005) Zaman Gazetesi bünyesinde o zaman Akademi sayfası olarak yayınlanan sayfada çalışmaya başladım. Bir süre sonra da Zaman’ın Dini yayınlar editörü oldum. 2008’de de Cuma ekinde düzenli yazmaya başladım.
2010 yılı Nisan ayında çok fedakâr ve civanmert bir ekibin himmet ve gayretleriyle Hizmetin medya gruplarından bağımsız olarak Radyo Cihan yayına başladı. Maksadımız hiçbir siyasi ve ticari menfaat gütmeden, ulaşmak isteyen insanlara dolu dolu bir manevi içerik sunmaktı. Radyo kısa sürede Türkiye’nin her yanında büyük bir teveccühe mazhar oldu. Dinleyicilerden “Bunun bir de televizyon versiyonu olsa…” talepleri gelince 21 Mart 2013’te Irmak Tv doğdu. Ama televizyon işi radyoya göre oldukça maliyetli ve profesyonellik isteyen bir işti. Bu sebeple Feza Gazetecilik bünyesine katıldık. Onlar da büyük bir özveriyle sağ olsunlar bize sahip çıktılar. Irmak Tv dini içerikli yayın yapan televizyonlar arasında hem görsel hem içerik açısından ciddi bir fark oluşturdu. Gerçekten hepsi birbirinden değerli ve fedakâr, samimi bir ekiple üç yıl boyunca iyi şeyler yapmaya çalıştık. Aynı dönemde Fatih Ünv. İlahiyat Fakültesi’nde Tasavvuf hocası olarak iki yıl çalışmak da nasip oldu.
4 Mart 2016’da kayyımların gaspıyla yayınlarımız durdu. Biz de işsiz kaldık. 24 Mart’ta bir iş görüşmesi için yurt dışına gidecekken havaalanında pasaportumuza el konuldu. Meğer kayyımlar Feza Gazetecilik bünyesindeki bütün yöneticilere tedbir koydurmuşlar. Hakkımızda terör soruşturması başlatmışlar. Yurt dışı yasağına yaptığımız itiraza “Şimdilik sadece pasaportunuzu aldık, sizi de almamız gerekiyordu” mealinde bir cevap aldık.
Şimdi neredesiniz ve ne iş yapıyorsunuz?
Pasaporta el konulduktan sonra biz her gün gözaltına alınma ihtimaliyle yaşadık. 15 Temmuz gecesi İstanbul’da evimde, bitmek üzere olan doktora tezimi yazıyordum. Daha rahat çalışırım düşüncesiyle ailemi de İzmir’e bırakmıştım. O hadise yaşanınca zaten hakkımızda açılmış bir dava var, bizi bu saatten sonra rahat bırakmazlar düşüncesiyle ertesi sabah el çantamı alıp evden çıktım. Nitekim 20 Temmuz günü polisler kapıyı kırarak evimize girmişler. Her tarafı talan edip gitmişler. Daha sonra bir kere daha aynı şekilde baskına gelmişler.
O arada ben bir süre bir arkadaşımın evinde kaldım. Bülent Korucu’yu bulamadıklarında eşini almaları üzerine aynı şeyi yaşayabileceğimiz endişesiyle çocukları da İzmir’de sakladık. Bir aylık bir gaybubetten sonra arkadaşlarımın da yönlendirmesiyle yurt dışına çıkmaya karar verdik. Çıkış tarihimize birkaç gün kala çocuklar da bir şekilde İstanbul’a gelebildiler. Çoluk çocuk hep birlikte Meriç’ten geçerek epey sıkıntılı bir yolculuktan sonra Yunanistan’a ulaştık. İki ay kadar orada kaldık ve İsveç’e iltica ettik.
Şu an İsveç’tesiniz?
Evet. Hamdolsun oturumumuzu aldık. Ailece dil öğrenmeye odaklandık. Çocuklar okula, biz de eşimle birlikte her gün kursa gidiyoruz. Elde avuçta ne varsa hepsini ülkeden çıkarken kaçakçılara verdiğimiz için burada devletin sağladığı sosyal yardımlarla hayatımızı idame ettiriyoruz.
Burada münzevi bir hayat yaşıyorum diyebilirim. Mukayeseli Bediüzzaman ve İbni Arabi okumaları yapıyorum. Doktora tezim de bu minvaldeydi. Bunun dışında İsveççe kitaplar da okuyorum. Bu ülkeyi ve insanını tanımaya çalışıyorum. Haftada bir defa TR724’e yazmaya çalışıyorum. Ayrıca Meşale FM adıyla bir internet radyosundan insanların manevi beslenmelerine fayda sağlayacak bir içerikle yayın yapıyoruz. SCF bünyesindeki arkadaşlarla da zaman zaman bir araya geliyoruz. Onlara çok katkım olmasa da kendilerinden çok yararlanıyorum.
Bir dönem Hizmet Medyası’nda çalıştınız. Hizmet’in medyası olmaması gerektiğini söyleyenler var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu tür genellemelerin doğru olmadığı kanaatindeyim. Hele ki “Hizmetin medyası olmamalıydı” yaklaşımı kesinlikle doğru ve hakkaniyetli değil. Otuz senedir ülkede ve dünyada pek çok haksızlığın, hukuksuzluğun karşısında dimdik duran bir medya geçmişi var Hizmet’in. Mevcut ortamın hararetinden etkilenip geçmişi yok saymak, hizmet medyasına “hiçbir faydası olmamış da hep zarar üretmiş” muamelesi yapmak adil bir yaklaşım değil. Bundan sonrası için şartlar ne getirir onu bilemem. Ama Hizmet’in Medyası olsa bile bence artık bu “almak ve abone olmak zorunda olduğumuz” bir medya olmamalı. Haksız rekabete meydan verilmemeli. Hizmet medyasını çıkaracak arkadaşlar kalite ve içerikleriyle kendilerini kabullendirip beğendirirlerse onlara “siz olmayın” deme hakkımız olabilir mi?
Bu sadece medya konusunda da olmamalı. Yayınevi mesela. Bugüne kadar Hizmet’ten olup da başka yayınevinde kitabını bastıran insanların kitaplarına hizmetin dağıtım şirketleri mahzurlu muamelesi yapıyordu.
İlginç. Nasıl mesela?
Bir kitap basılacaksa onu da biz basarız mantığı ve bastırmayanın kitabını dağıtmama, onu ötekileştirme yaklaşımı da pek çok insanı yaraladı ve üzdü. Hizmet’in yayınevi olabilir ama sadece o yayınevi olmalı denirse bunun da hiçbir fayda sağlamayacağı açık.
2008’lere, 10’lara baktığınızda Hizmet medyası’nın AKP’yi neredeyse hiç eleştirmediğini, bilakis Erdoğan’a övgüler düzdüğünü görüyoruz. Mesela “Dersane krizi”ne kadar AKP ile ilgili neredeyse hiç yolsuzluk haberi yok? Yanlış mı hatırlıyorum?
O dönemde Akp’yi eleştiren mi vardı? Şöyle bir algı oluşturuluyor; sanki Akp ve Erdoğan ilk günden beri bu kadar zalim ve diktatördü ve hizmet bunu bildiği halde bu adamları destekledi! Yok öyle bir şey. Mesela Çetin Altan’a 2009’da basın özgürlüğü veren Erdoğan bugün Çetin Altan’ın her iki oğlunu da müebbet hapse mahkûm etti. Hizmetin Akp’yi desteklediği dönem herkesin bildiği gibi Akp’nin 28 Şubat dönemi ardından hızla yapmaya başladığı idari ve yargısal reformlar dönemiydi. Avrupa birliğiyle sürekli müzakereler, birbiri ardına açılan fasıllar, demokratikleşme yolunda atılan adımlar vs… Dolayısıyla bu destek, o dönemde yapılan güzel şeylere yönelikti. Bu işin bir yönü.
İkinci yönü de şu, Bülent Keneş’in de belirttiği gibi, o dönemin aktörlerinin hangi maslahatı gözeterek bu desteği verdiğini net olarak bilmeden kesin yargılara varmak doğru olmaz. Ben hizmet medyasının Akp ile ilişkisinde olması gerekenden daha yakın durduğunu ve zaman zaman mesafeyi koruyamadığını kabul ediyorum. Bunun yanlış olduğunu da. Ama Hocaefendi’nin buna bilinçli olarak ses çıkarmadığını düşünüyorum. Bu tabii benim kendi yorumum, bir bilgiye dayanarak söylemiyorum bunu. Ta 2004’te MGK’da hizmeti bitirmek için imza atmış bir siyasi yapının ve niyetlerinin farkında olmadığını düşünmek Hocaefendi’yi oldukça hafife almak ya da tanımamış olmak demektir. Hocaefendi gerek medya vasıtasıyla gerekse seçimlerde destek vererek, Akp’den gelmesi muhtemel saldırıları hep öteledi. Bu ötelemeler hizmete en az 10 yıl kazandırdı. Bu on yılda hizmet özellikle yurt dışında ciddi mesafeler aldı. Önemli açılımlar yaptı. Eğer hizmet hareketi bugün yaşadığı şeyleri on sene önce yaşasaydı yurt dışında kendisini anlatacak bir mecra bulmakta bile zorlanırdı.
Üçüncü olarak, Akp’ye muhalefeti erken başlattığı için takdir ettiğimiz Today’s Zaman da bir hizmet medyasıydı ve Feza Gazetecilik bünyesinde çıkıyordu. Buna rağmen Hocaefendi ne Today’s Zaman’a ne de Zaman ve STV’ye müdahale etti.
Cemaatin şu anda hala neden güçlü bir medyası yok? Belki de en çok ihtiyaç duyduğu bir zaman diliminde.
Medyası olmamalı diyoruz ya, ondandır!.
Ben öyle bir şey demedim!
Bütün medya organlarına hukuksuzca el konuldu. Binlerce insan işsiz kaldı. Pek çok arkadaşımız içeride. Dışarı çıkanlar da ellerinde avuçlarında olanı kaçakçılara verdiler. Herkes dünyanın ayrı bir yerine dağıldı. Hizmetin de haliyle önceliği mağdur, mazlum insanlar. Zaten imkânlar oldukça kısıtlı. Olan da muavenet maksadıyla mazlum ve mağdurlara gönderiliyor. Yunanistan’da binlerce insan birikmiş. Ekonomik sıkıntılar, parçalanmış aileler vs derken, bahsettiğiniz anlamda “güçlü” bir medya oluşturmaya imkân yok.
Ama bireysel anlamda çok etkili yayınlar yapılıyor. Ben bu anlamda Stockholm’deki arkadaşların kurdukları SCF’yi ilk sıraya koymak isterim. Gerçekten hazırladıkları raporlar ve ortaya koydukları performansla Türkiye’deki zulmü uluslararası platformlarda duyurmayı başarıyorlar. Bugün pek çok uluslararası medya ajansı ve gazeteler, diplomasi çevreleri, basın meslek kuruluşları, Türkiye ile ilgili değerlendirmelerinde SCF’nin raporlarına atıfta bulunuyorlar. Ve arkadaşlar gerçekten her türlü takdire layık bir fedakârlıkla bunu yapıyorlar. Kimi geceleri postanede hamallık yaparak, kimi pizza dağıtarak, kimi uber yaparak ekmeğini kazanıyor ama gazeteciliklerini devam ettiriyorlar. Tasarımcısından içeriğe katkı sağlayanına kadar hepsi kendi şahsi bilgisayarlarıyla evden çalışıyorlar. Bir ofisleri bile yok.
Aynı şekilde TR724 de önemli bir boşluğu dolduruyor. Samanyolu haber sitesi ve Merih Fm ile MC Tv var. Almanya’da yine şahsi teşebbüsleriyle bazı arkadaşlar Emel Radyo ve Barış Radyo adı altında radyo yayınına başladılar. Ailem tarzında bir derginin de hazırlığını yapıyorlar. Bunun dışında Turan Görüryılmaz’ın Tarık Toros’la ve Mahmut Akpınarla yaptığı yayınlar, Erkam Tufan Aytav’ın yayınları, Ekrem Dumanlı’nın, Ahmet Bozkuş’un, Emine Eroğlu’nun yayınları da oldukça dikkat çekici. Belki bütün bunlara zamanla kendi tabii seyri içinde büyüyecek tohumlar olarak bakmak gerekir.
Cemaat’e kimi zor sorular soran gazeteci ve akademisyenler var. Siz bu eleştirilere nasıl bakıyorsunuz?
Aslında insafla ve hakperest bir nazarla baktığımızda son dönemde Hizmet’e en ciddi eleştiri yöneltenlerden biri Hocaefendi. Son on Bamtelini dinleyin, Hocaefendi kendi nezih üslubu ile bu akademisyen arkadaşların dile getirdikleri eleştirileri söylüyor. Müesseseleri daha rantabl değerlendiremez miydik, diyor mesela. Fırsatları kaçırdığımızdan, kendimizi iyi anlatamadığımızdan, gayr-i meşru muhabbetin cezasını çektiğimizden daha pekçok konuya kadar esaslı eleştirileri var.
Bahsettiğiniz eleştirilere gelince, eleştiri ve konuşma, sorgulama hakkına sonuna kadar saygılıyım. Kim ne derse desin, nasıl konuşursa konuşsun asla susturulmamalı, hakarete uğramamalıdır. Eleştiri haklarına saygılı olmakla eleştirilerine katılmak aynı şeyler değil elbette. Katıldığım noktalar da var, katılmadığım noktalar da. Onlar eleştiri özgürlüğü istedikleri kadar eleştirilmeyi de göze almalı ve kendilerini eleştirenlere olgunlukla yaklaşmalı, o eleştirilerde bir dane-i hakikat var mıdır diye bakmalı, onları “duygusallıkla” “hizmetin paralı elemanı olmakla” vs. suçlamamalılar.
Bir kere eleştirenlerin hepsini aynı kategoride görmüyorum. Bazıları sanki üzüm yemekten ziyada bağcıyı dövmeye odaklanmış gibi. Hiç kimsenin niyetini sorgulama makamında değilim. Ama Elijah Muhammed örneğiyle başlayıp Hocaefendi’yi “Peygamber kıssalarıyla takipçilerini yanıltmakla” suçlamanın elle tutulur hiçbir yanı yok. Bu tarz ifadeler bir tespit veya analiz değil maalesef temelsiz ithamlar mahiyetinde. “Otoritesini kiminle paylaştığını bilmiyoruz” sözü de “100-200 kişilik bir cemaati yönetiyor gibi” ifadesi de bence ilmi, akademik ve verilere dayanan bir tespit değil, tamamen bir suizannın dışa vurumu. Böyle temelsiz kişisel yorumlar, gerçekten değerli ve birikimli o akademisyen arkadaşların ortaya koydukları başka tespitleri de değersizleştiriyor.
Hizmet’in tarihi boyunca en büyük çalkantılara maruz kaldığı şu son beş altı yılda Bamteli’ni dinlemediğini ve üç yıldır hizmetin hiçbir toplantısına bilerek katılmadığını söyleyen arkadaşa gerçekten çok üzüldüm. Oysa gerçekten çok değerli ve ciddi katkıları olabilecek bir isim. Ama yaklaşımı böyle olan birinin hizmetle ilgili analizlerinin gerçekliği ve isabet oranı ne kadar olabilir! Hem öyle bir yaman çelişki ki, aynı platformda yazan iki ilim adamından biri Hocaefendi’yi “Peygamber kıssalarıyla takipçilerini yanıltmakla” suçlarken, diğeri “Sahebe ve peygamber kıssası anlatmayıp siyasi mesajlar vermeye başladığı için” bamtelini seyretmediğini söylüyor!
Bir de kendilerine yönelecek muhtemel eleştirilerin önünü almak adına “Dini yapılarda lidere vefa, ahiretimizi kazandırdı duygusu, kuvvetli gönül bağı vs vardır” diyorlar. E, ne olmuş varsa! Elbette olacak. Ahiret benim kazanacağım en değerli şey. Onu kazanmama vesile olan insana vefalı olmam da insanlığımın ve imanımın gereği. Bunda yadırganacak ve küçümsenecek ne var! Buna rağmen eleştirenlerin hemen hepsinin söylediklerinden istifade edilecek yanlar buluyorum.
İhsan Yılmaz hocayı bu bağlamda ayrı düşünüyorum. Zaman zaman Karadenizli üslubuna feda etse de söylediklerinde yüreğindeki ızdırabın izlerini görmek mümkün. Onun derdi gerçekten üzüm yemek. Üstelik sadece Hizmet’i eleştirmiyor. Hizmet’e bir söylüyorsa Akp ve Erdoğan’a on söylüyor. Yapıcı önerilerde bulunuyor. Arkadaşlara yol gösteriyor, yardımcı oluyor.
Bir de hepimizin ve tabii ki akademisyen arkadaşların unutmaması gereken bir şey var. Belki batı düşünce ve bilgi sistemlerinde yeri yok ama ahiret ve hesap denen bir realite var. Konuşurken, yazarken, analiz ederken, ithamlarda ve hatta bazen iftiralarda bulunurken ahirette önümüze konacak faturayı da göz ardı etmemeliyiz. Ümitsizlik aşılayan, ayrıştıran, sevgi dilinden ve saygıdan mahrum ifadelerden kaçınmalıyız. Eleştiri yaparken kalbi kırık insanları, hapishanede çile çekenleri, muhacirleri de düşünerek onlara daha çok moral olacak, inkisara uğratmayacak yaklaşımlar sergilemeliyiz.
İçeride kalan, hapis yatan eski gazeteci arkadaşlarınız hakkında neler düşünüyorsunuz?
Onların mağduriyetlerini duyurmak adına elden ne gelirse yapmaya çalışıyoruz. Bunun dışında pek çoğunu birebir tanıdığım melek-nümûn arkadaşlarıma her gün mutlaka ismen dua ediyorum. Liste o kadar uzuyor ki… Koca bir medya grubunun başkanı Hidayet Karaca mesela, üç yılı aşkındır tutsak. Mustafa Ünal gibi Ankara gazetecilerinin hemen hepsinin sevip saygı duyduğu bir isim terör iddiasyla bir buçuk senedir hapiste. Daha yeni Zaman’ın görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı’nın mahkûmiyet haberiyle sarsıldık. Faruk Akkan, Emre Soncan, Alaattin Güner, Tuncer Çetinkaya ve daha onlarca masum gazeteci bir hiç uğruna çile dolduruyorlar. Rabbimden niyazım hepsini tez zamanda hürriyetlerine kavuştursun.
Hareket’in sizce şu an acil ihtiyacı ve buna mebni yapması gerekenler neler olabilir?
Hareket’in acil ihtiyacı bir an önce ciddi manada organize olmak ve insanlara yol göstermek. Bir yanda Türkiye’deki acılar, bir yanda Yunanistan’da birikmiş insanlar, diğer yanda dünyanın pek çok ülkesine dağılmış cebri muhacirler. Hepsine yönelik ayrı ayrı çalışmalar yapılmalı. 15 Temmuz’un üzerinden bir buçuk sene geçti. “Hadisenin şoku” mazereti geçerli değil artık. Mazlum ve mağdurların sesini duyurmak, Hizmet’in masumiyetini bütün dünyaya anlatmak için daha organize ve etkili çalışmalar yapılmalı.
Havuz medyasının propagandalarından etkilenip ümitsizliğe düşen insanlar olabilir. Haklı, haksız eleştiriler var. Onları dikkate almak lazım. İnsanlara ümit aşılamak, geleceğe dair reel perspektifler sunmak gerekir. Ötekileştirici, dışlayıcı söylemlerden, kafası karışıklar, zihni berraklar gibi saçmalıklardan fersah fersah uzak durulmalı ve böyle söylemlere ve söyleyenlere kesinlikle prim verilmemeli.
Cemaat’in lider kadrosu hakkındaki düşünceleriniz? Özeleştirel bir durum, bir sorgulama müşahede ediyor musunuz orada?
Lider kadrosundan kastınız Gökhan Bacık’ın “merkez bürokrasi” olarak adlandırdığı yapı sanıyorum. Uzun zamandır doğrudan bir temasım ve iletişimim olmadığı için (Bu benim tercihim değil tabii ki) özeleştirel bir durum var mı yok mu onu bilmiyorum. Hiç yok demek hem haksızlık hem de su-i zan olur. Sonuçta çok zor bir dönemden geçiyoruz. Her şeyin bir anda düzelmesini beklemek gerçekçi olmaz. O abilerin hizmetin derdiyle hepimizden fazla dertlendiklerini ve bu eleştirileri yabana atmayacaklarını düşünüyorum. Ama bahsedilen sıkıntılar, sorunlar nezle değil ki bir haftada iyileşsin.
Merkez bürokrasi lafını önemsiyorum çünkü Hocaefendi’yi burada ayrı tutuyorum. Son on beş yılda yapılan ve bugün pek çoğumuzun kendi aramızda konuştuğumuz, bazılarını akademisyen arkadaşların dillendirdiği hataların Hocaefendi’yle bir ilgisi yok. Bunu Hocaefendi’yi tabulaştırdığım veya etrafında bir koruma kalkanı oluşturmaya çalıştığım için söylemiyorum. Gerçekçi ve hakperest olmak, her şeyi yerli yerine koymak gerekir.
Unutmamak lazım biz, şu anda büyük hayal kırıklığı yaşadığımız, kızdığımız, öfkelendiğimiz, vefasızlığından dem vurduğumuz bu toplumun çocuklarıyız. Hepimizde bu toplumu ait eksikler kusurlar var. Kimimizde makam, kimimizde şöhret, kimimizde hubb-u cah, kimimizde yönetme arzusu… Üstad’ın hücumat-ı sittesinin bu dönemde altmışa çıktığını söylüyor Hocaefendi. O altmış hücumun hepsine maruz kalıyoruz.
İhsan Yılmaz’ın da tespit ettiği gibi Hocaefendi son on beş yılda hizmetin kendi iç dinamiklerini oluşturması, meşveretin oturması ve kişi odaklı değil, sistem ve ilke odaklı bir yapıya dönüşmesi için hizmetin işlerine –zannedildiğinin aksine- çok müdahil olmadı. Evladına şirketini teslim eden baba gibi, hata yapa yapa işi öğrenmemizi bekledi. Ufak tefek yanlışlara göz yumdu. İstişare kararlarına çoğu kez kendine rağmen saygı duyup hayata geçirdi. Kendisi daha çok ilkeleri, prensipleri hatırlattı ve irşad makamında kaldı. Bu onun bize olan hüsnü zannının neticesiydi ve büyük bir âlicenaplıktı. Ama yukarıda bahsettiğim hastalıkların tesiriyle biz bu yükü taşıyamadık. Çünkü o hastalıklara işaret eden ve tedaviler öneren Hocaefendi’yi dinlemedik.
Burada şu kurum, bu kurum, falan şahıs değil kastım. Hocaefendi’nin elli yıllık yol arkadaşları M. Ali Şengül, Abdullah Aymaz ve İsmail Büyükçelebi abiler dışında bunun istisnası yok. Ben de dâhil hepimizin hataları ve kusurları oldu. Bu sonuçta hepimizin payı var ve bu Hocaefendi’nin ortaya koyduğu ilkelerden değil, o ilkeleri hayata taşıyamamamızdan kaynaklandı. Rica ederim, insanları değil rakamları saymayı bize Hocaefendi mi salık verdi! Ya da hizmetin temsilcisi olarak görev yaptığı ilde belediye başkanının makam arabasıyla gezmeyi o arkadaş Hocaefendi’den mi öğrendi! Okulların gerek eğitim gerek rehberlik kalitesi Hoceefendi’yi çok dinlediğimiz için mi düştü! Misalleri çoğaltıp moral bozmak istemem, maksat anlaşılmıştır herhalde. Hiç kimse bu kadar bulaşığı Hocaefendi’nin önüne atıp işin içinden sıyrılmaya kalkmamalı. Bu anlamda son on beş yirmi yılda irili ufaklı sorumluluk alan herkesin Hocaefendi’ye ve hizmete özür borcu var.
Hizmet yoluna nasıl devam eder?
“Yeis mani-i her kemâldir” der Bediüzzaman. Hocaefendi de “Kişinin ümidi imanı nispetindedir” diyor. Hizmete dair bir tek gün bile ümitsiz olmadım. Bu hizmet tamamen iyilik hedefleyen ve insanları hakiki insan olma ufkuna taşımayı amaçlayan tertemiz, masum bir hareket. Evet, yanlışlarımız, hatalarımız oldu ama en ağır eleştirileri getiren arkadaşlar bile hizmetten bahsederken cümleye “En nezih, en temiz, kaliteli ve beyefendi insanları bu camiada tanıdım” diyerek başlıyor. Şimdilerde daha iyi fark ettiğimiz böyle bir çürümüş toplumun içinden bu denli nitelikli bir topluluğu çıkarmak bile Hocaefendi’yi takdir etmemiz için yeter.
Hizmet ağır bir kaza geçirdi ama Allah’a hamdolsun ölmedi. Yolun kaderinde bu türlü kazalar vardır elbette ama bu, bizim trafik kurallarına hakkıyla riayet edip etmediğimizi sorgulamamıza mani olmamalı.
Binalar, kurumlar gitti belki ama gönüllerdeki hizmet sevdası hala duruyor. Bundan sonrası için dişimizi sıkıp sabredersek ve bahsettiğimiz hatalardan gerekli dersleri çıkarırsak Allah’ın inayetiyle hizmeti çok daha güzel günler bekliyor.
Bulunduğunuz yerden nasıl bir Türkiye manzarası görüyorsunuz?
Orada doğduk, büyüdük, çalıştık, bir sürü hatıra biriktirdik ve güzellikler yaşadık. Elbette seviyoruz ama şimdilerde benim için Türkiye, maalesef koskoca bir hayal kırıklığı demek. Meriçte can veren öğretmen ablamızın babasının cenazeye ilgisiz kaldığını ve sahip çıkmadığını duyunca bu inkisarım katlandı. “Adamlar ne yapsın, havuz medyasının bombardımanına maruz kalıyorlar ve onlara inanıyorlar” diyeceğimiz eşiği çoktan aştık. Hadi bizi tanımıyorsun arkadaş, evladını da mı tanımıyorsun! Bu nasıl bir cehalet, ne menem bir körlüktür anlayamıyorum. Zulme karşı bu vurdumduymaz ve umursamaz körlüğün umumi belaları netice vermesinden endişe ediyorum.
Meriç deyince?
Meriç deyince aklıma Uhud geliyor. Uhud’da yaşanan acıdan sonra sahabenin içinde birikmesi muhtemel öfkeye karşı Efendimiz “Uhud bir dağ; o bizi sever, biz de onu” buyurmuştu. Meriç de öyle. Canlarımıza, kardeşlerimize mezar oldu belki ama binlerce insanın da özgürlüğe yelken açtığı bir mecra aynı zamanda. İnşallah Meriç bundan sonra hep özgürlüğe, güzelliklere ve hayra akar…
Fethullah Gülen?
Fethullah Gülen Hocaefendi ilmi, takvayı ve aksiyonu bir arada barındırabilen İslam düşünce dünyasında benzerleri az görülen ender insanlardan biri. Ona hiçbir zaman harikulade sıfatlar (mehdilik, Mesihlik vs) izafe edilmesi taraftarı olmadım. Bunu kendisi de kaç defa şiddetle reddetti. Ama ortada, yaşanmış seksen senelik her anı dolu bir ömür var. O ömrün hasılası, dünyaya mal olmuş, milyonlara baliğ bir hareket var. Bunu da görmezlikten gelmek, Hocaefendi’yi günlük kısır tartışmaların etkisiyle bir cami imamını eleştirir gibi kolay eleştirmek de doğru değil.
İki tane evladına istediği ahlaki kıvamı kazandırmakta zorlanan, onlarla iletişimde sorun yaşayan insanlar böyle bir toplumdan bu kadar nezih, temiz, ahlaklı ve nitelikli bir topluluk çıkaran Hocaefendi’yi rast gele eleştirmemeliler. Bir sabah namazında camide gördüğü bir tek ortaokul talebesinin peşinden koşan o heyecan bugün dünyanın dört bir bucağında milyonlarca talebeyi netice verdi.
Hocaefendi 70’li yıllardan itibaren gerek vaazları, gerek soru-cevapları ve sohbetleriyle sistematik bir şekilde bir cemaati yetiştirdi. Arap dünyasından bir akademisyenin belirttiği gibi pek çok İslam düşünürü gibi sadece düşünce üretip konuşmakla kalmadı. O düşünceleri hayata geçirdi. En önde kendisi koştu. Altın kaplama diş takmak caiz mi diye soran bir cemaati bugün dünyanın en etkili platformlarında temsil edilir ve konuşulur hale getirdi. Bunu yaparken de onlara dünyalık hiçbir şey vaat etmedi. Kıyamete kadar bu hareketi ve tüm insanlığı ayakta tutmaya yetecek, kaynağını Kur’an’dan, Sünnetten ve on dört asırlık düşünce geleneğimizden alan kuvvetli prensipler vaz etti.
Hayır yapmayı cami çıkışı sergiye üç beş kuruş atmaktan ibaret sanan insanlara malının tamamını infak edebilmeyi öğretti. Buğday tenli Anadolu çocuklarını ODTÜ ile, Boğaziçi ile, doktorlukla, mühendislikle tanıştırdı. Daha sonra aynı Anadolu çocuklarını hiç bilmedikleri diyarlara sahip oldukları güzellikleri temsil etmek ve taşımak için yönlendirdi.
Bütün bunları yaparken hem dışarıdan hem içeriden tazyiklere maruz kaldı. Bizim yeni yeni tanıştığımız sıkıntıları o bir ömür yaşadı. Duymadığı hakaret, maruz kalmadığı iftira kalmadı. Adı gazete denilen paçavraların manşetlerinden neredeyse hiç inmedi. Çilesiz, ızdırapsız tek bir günü ve gecesi olmadı. “Adanmışlık” onun sayesinde yaşanılır bir kavram haline geldi. “Beklentisizlik” Hocaefendi ile bir ütopya olmaktan çıktı.
Bugün milyonlara ulaşmış bu insanlar bunca zulme, haksızlığa, hakarete ve iftiraya rağmen bir tek insana taş bile atmıyorsa… Müslümanlığın cihad adı altında cinayetlerle, canlı bombalarla adının lekelendiği bir dönemde yüreklerindeki sevgi ve yüzlerindeki tebessümle hizmet insanları bütün dünyada farklılıklarını ortaya koyabiliyorsa bu, Allah’ın lütfuyla Hocaefendi’nin vesilesiyledir.
Türkiye’yi düşününce en çok neleri özlüyorsunuz?
İşin doğrusu ruhum o kadar çok örselendi ki, benimle bu recada müttefik akraba ve arkadaşlarımdan, onlarla birlikte oturduğumuz dost meclislerinden, garazsız, ivazsız yaptığımız samimi sohbetlerden başka hiçbir şeyi özlemiyorum.
[Engin Sezen, The Circle] 27.2.2018
Yağmurun tarihi [Can Bahadır Yücel]
Bir şiir, bir film, bir şarkı insanda yağmura yakalanma arzusu uyandırabilir. Bir tarih kitabının aynı etkiyi yaptığı pek görülmüş değil ama Cynthia Barnett’ın yağmurun tarihini anlatan çalışması* benzer bir duyguya yol açıyor.
Kitap bir doğa olayının nasıl insanlığa ait bir kavrama dönüştüğünün hikâyesi. Bir gök olayı olsa da sanki insana ilişkindir yağmur, çünkü ancak suyun ulaştığı yerde hayat vardır. Belki bu yüzden, Ray Bradbury o ünlü öyküsünde Mars’ı dünyaya benzetmek için komşu gezegene yağmur yağdırmıştı.
Yağmur tarih boyunca ‘göklerden gelen bir karar’ın işareti sayılmış. Hemen bütün kültürlerde suyun yere inişi kutsal kabul ediliyor. Sadece Doğu coğrafyasında yağmur duasına çıkılmıyor: Daha birkaç yıl önce Teksas valisi, halkı yağmur duasına çağırmak için genelge yayımlamıştı.
Bilim bize yağmurun tarihini ayrıntılarıyla açıklıyor. (Yağmuru seven romantik şair Keats bilimin hayal gücüne yer bırakmadığından yakınmıştı ama sırlarını kurcalamak yağmurun büyüsünü öldürmüyor.) Gelgelelim, bilimde bunca aşama kaydedilse de yağmur (“mugayyebat-ı hamse”den biri olarak) bizi hâlâ şaşırtıyor. Yerküre oluştuktan sonra soğuyana kadar binlerce yıl aralıksız yağmur yağmış—insan yeryüzüne ayak basmadan önceki yağmurlu gezegenin büyük yalnızlığını düşünmek ürpertici. Yine de yağmurun artık seyrek olduğu sanılmamalı: Herhangi bir dakikada yeryüzüne inen su miktarı, bütün nehirlerdekinden daha çok.
Su dünyanın en eski elementlerinden ve aslında yok olmuyor, sadece bir döngü izliyor. Yağmur döngüsü sayesinde hâlâ dinozorların içtiği suyu içiyoruz. Üstelik molekülleri yıkadığı için yağmur suyu yeryüzünün en iyi parlatıcısı. (Yağışların ardından bazen çevreyi cilalanmış gibi görmemiz bir göz yanılgısı değil.) Toprağa hayat aşıladığından hep sağlıkla özdeşleşse de yağmurun hastalığı bile var: Ombrofobi (yağmur korkusu).
Bu mucizevi doğa olayını betimlemek için söz dağarcığımız zengin sayılır: Yağmur yağar, çiseler, atıştırır, çiler, damlar, serpiştirir, bastırır, boşanır, ahmak ıslatandır, rahmettir. Yağmurun hep romantize edilmesinin sebebi biraz da dil olabilir mi?
Yağmur her dilde farklı yağdığı gibi galiba her yörenin yağmuru da farklı iniyor. Örneğin Çukurova yağmurları kapkaranlık olur. (Yaşar Kemal’in yalancısıyım.) Bazı yağmurlar insanın yüzüne daha sert çarpar: Albert Camus New York’a geldiğinde kendisini karşılayan yağmura “sürgün yağmuru” demişti. (Akdeniz ikliminden sonra gördüğü kasvetli hava düşünülürse pek de haksız sayılmaz.) Sürgünde yağmurun yükü ağırlaşıyor mu?
Yağmur (kazalarla, hasarlarla, aşklarla) yalnız bireylerin değil insanlığın kaderini de etkiliyor. Victor Hugo, eğer savaş yağmur yüzünden ertelenmese Waterloo’da Napolyon’un hezimete uğramayacağına ve tarihin daha farklı şekilleneceğine inanıyordu. 2000 yılındaki Amerikan başkanlık seçimlerini Al Gore’un Florida yağmuru yüzünden (sandığa gidenlerin sayısı azaldığı için) kıl payı kaçırdığı savı, uçuk bir senaryo değil. Sonrası malum: 11 Eylül, Irak Savaşı, artan küresel ısınma… Mevsimler değişip yağmurun tarihinde yeni bir sayfa açıldığında kapitalizm ve küresel ısınmanın günah listesinde ilk sırada yer alacağına kuşku yok.
Bilim ve tarih bir yana, en güzel yağmur edebiyatta yağar: Dickens’ın romanlarında “damla, damla, damla” yağan yağmurlara yakınlık duyuyorsanız, on dokuzuncu yüzyıl romanından gerçekten zevk alıyorsunuz demektir. Hemingway, Silahlara Veda’nın sonunu tam 47 kez silip yazmış, kahramanını yağmurda yürüttüğü sahnede karar kılmıştı. Tanpınar bir anlamda telif hakkını aldığı yaz yağmurunu “tazeleşmiş dünya hissi” diye tarif etti. Kısacası, çoğumuzun zihnine çakılı kalmış edebiyat tarihinden en az bir yağmurlu cümle vardır. (Örnek mi: “Yağmur gibi söyle bana, bırak dinleyeyim.”)
Yağmur iyidir—ferahlatır, serinletir, temizler, dünyanın tozunu alır. Ne de olsa ardından güneş açacak, o bulanıklık geçecektir. Kaldı ki, Longfellow’un dediği gibi, dünyaya biraz kasvet de gerekir:
her yaşama biraz yağmur yağmalı
bazı günler de kara, kasvetli olmalı
Bu yıl yaşadığım şehre şimdilik çok yağmur yağmadı. Yine de bazı sabahlar yolları ıslanmış buluyorum. Yağmur sonrası toprak kokusu ortalığı kaplamış oluyor. Aklımda Çalıkuşu’ndan unutmadığım o cümleler:
“Şimdi İstanbul nasıl? Orada da böyle yağmur var mı?”
* Rain: A Natural and Cultural History, Cynthia Barnett, Crown.
[Can Bahadır Yücel] 28.2.2018 [Krono.News]
Kitap bir doğa olayının nasıl insanlığa ait bir kavrama dönüştüğünün hikâyesi. Bir gök olayı olsa da sanki insana ilişkindir yağmur, çünkü ancak suyun ulaştığı yerde hayat vardır. Belki bu yüzden, Ray Bradbury o ünlü öyküsünde Mars’ı dünyaya benzetmek için komşu gezegene yağmur yağdırmıştı.
Yağmur tarih boyunca ‘göklerden gelen bir karar’ın işareti sayılmış. Hemen bütün kültürlerde suyun yere inişi kutsal kabul ediliyor. Sadece Doğu coğrafyasında yağmur duasına çıkılmıyor: Daha birkaç yıl önce Teksas valisi, halkı yağmur duasına çağırmak için genelge yayımlamıştı.
Bilim bize yağmurun tarihini ayrıntılarıyla açıklıyor. (Yağmuru seven romantik şair Keats bilimin hayal gücüne yer bırakmadığından yakınmıştı ama sırlarını kurcalamak yağmurun büyüsünü öldürmüyor.) Gelgelelim, bilimde bunca aşama kaydedilse de yağmur (“mugayyebat-ı hamse”den biri olarak) bizi hâlâ şaşırtıyor. Yerküre oluştuktan sonra soğuyana kadar binlerce yıl aralıksız yağmur yağmış—insan yeryüzüne ayak basmadan önceki yağmurlu gezegenin büyük yalnızlığını düşünmek ürpertici. Yine de yağmurun artık seyrek olduğu sanılmamalı: Herhangi bir dakikada yeryüzüne inen su miktarı, bütün nehirlerdekinden daha çok.
Su dünyanın en eski elementlerinden ve aslında yok olmuyor, sadece bir döngü izliyor. Yağmur döngüsü sayesinde hâlâ dinozorların içtiği suyu içiyoruz. Üstelik molekülleri yıkadığı için yağmur suyu yeryüzünün en iyi parlatıcısı. (Yağışların ardından bazen çevreyi cilalanmış gibi görmemiz bir göz yanılgısı değil.) Toprağa hayat aşıladığından hep sağlıkla özdeşleşse de yağmurun hastalığı bile var: Ombrofobi (yağmur korkusu).
Bu mucizevi doğa olayını betimlemek için söz dağarcığımız zengin sayılır: Yağmur yağar, çiseler, atıştırır, çiler, damlar, serpiştirir, bastırır, boşanır, ahmak ıslatandır, rahmettir. Yağmurun hep romantize edilmesinin sebebi biraz da dil olabilir mi?
Yağmur her dilde farklı yağdığı gibi galiba her yörenin yağmuru da farklı iniyor. Örneğin Çukurova yağmurları kapkaranlık olur. (Yaşar Kemal’in yalancısıyım.) Bazı yağmurlar insanın yüzüne daha sert çarpar: Albert Camus New York’a geldiğinde kendisini karşılayan yağmura “sürgün yağmuru” demişti. (Akdeniz ikliminden sonra gördüğü kasvetli hava düşünülürse pek de haksız sayılmaz.) Sürgünde yağmurun yükü ağırlaşıyor mu?
Yağmur (kazalarla, hasarlarla, aşklarla) yalnız bireylerin değil insanlığın kaderini de etkiliyor. Victor Hugo, eğer savaş yağmur yüzünden ertelenmese Waterloo’da Napolyon’un hezimete uğramayacağına ve tarihin daha farklı şekilleneceğine inanıyordu. 2000 yılındaki Amerikan başkanlık seçimlerini Al Gore’un Florida yağmuru yüzünden (sandığa gidenlerin sayısı azaldığı için) kıl payı kaçırdığı savı, uçuk bir senaryo değil. Sonrası malum: 11 Eylül, Irak Savaşı, artan küresel ısınma… Mevsimler değişip yağmurun tarihinde yeni bir sayfa açıldığında kapitalizm ve küresel ısınmanın günah listesinde ilk sırada yer alacağına kuşku yok.
Bilim ve tarih bir yana, en güzel yağmur edebiyatta yağar: Dickens’ın romanlarında “damla, damla, damla” yağan yağmurlara yakınlık duyuyorsanız, on dokuzuncu yüzyıl romanından gerçekten zevk alıyorsunuz demektir. Hemingway, Silahlara Veda’nın sonunu tam 47 kez silip yazmış, kahramanını yağmurda yürüttüğü sahnede karar kılmıştı. Tanpınar bir anlamda telif hakkını aldığı yaz yağmurunu “tazeleşmiş dünya hissi” diye tarif etti. Kısacası, çoğumuzun zihnine çakılı kalmış edebiyat tarihinden en az bir yağmurlu cümle vardır. (Örnek mi: “Yağmur gibi söyle bana, bırak dinleyeyim.”)
Yağmur iyidir—ferahlatır, serinletir, temizler, dünyanın tozunu alır. Ne de olsa ardından güneş açacak, o bulanıklık geçecektir. Kaldı ki, Longfellow’un dediği gibi, dünyaya biraz kasvet de gerekir:
her yaşama biraz yağmur yağmalı
bazı günler de kara, kasvetli olmalı
Bu yıl yaşadığım şehre şimdilik çok yağmur yağmadı. Yine de bazı sabahlar yolları ıslanmış buluyorum. Yağmur sonrası toprak kokusu ortalığı kaplamış oluyor. Aklımda Çalıkuşu’ndan unutmadığım o cümleler:
“Şimdi İstanbul nasıl? Orada da böyle yağmur var mı?”
* Rain: A Natural and Cultural History, Cynthia Barnett, Crown.
[Can Bahadır Yücel] 28.2.2018 [Krono.News]
Kırk Ambardan Bazı ürünler... [Safvet Senih]
*Avuç avuç, hatta tane tane biriktirdiğim, bazı sözleri cümle cümle yazmak istiyorum:
*Nerede olursanız olunuz ezanı derin okuyun…
*İğne dilliler, kendi söküklerini bile dikemiyorlar.
*Ha yalan, ha yılan.
*Zehiri yapan dozudur.
*Günah taşı bile karartır.
*Haya duygusu, ozon tabakası gibidir, yırtılınca zararı büyük olur.
*Lisan-ı hâl, sirayet edicidir; tesiri devamlıdır.
*İnsanın mahrûtî (panaromik) bir bakışla her ihtimal üzerinde durduktan sonra karar vermesi, eğer itibar kaybettirecek bir durum varsa geri adım atması gerekir. Çünkü telafisi mümkün olmayan şeyler itibar kaybettirir.
*Genetiği bozulmuş çekirdekten bir ağaç olmaz.
*Sulh temelli farklı bir dünya-kuralım; birbirimizi duyalım… Hayvanlar koklaşa koklaşa… İnsanlar konuşa konuşa…
*Bir Amerikan Başkanı diyor ki: “Bazan baba olmak Başkan olmaktan daha zor.”
*Üç tembel hikayesi: Devlet bir ara yardım etmek için tembellerin listesini isteyince, bir sürü insan gelmiş. Bir vezir, “Gerçek tembelleri bulalım, sadece onlara yardım edelim” demiş. Onların toplandığı yerde bir yangın çıkarmışlar. Tabii kaçan kaçana. Sadece bir odada üç kişi kalmış. Birisi öbürüne, “Ya bu yangın buraya kadar gelse de bir sigaramı yaksam” demiş. Üçüncüsü ise, “Şunlara bak, bir de üşenmeden konuşuyorlar.” demiş. Görevliler bunları duyunca “Tamam işte, tam aradıklarımız bunlar; gerçek tembeller böyle olur” demişler.
*Demokrasinin şu anda tamamlaması gereken bir eksiği var; insanın maneviyatına ve âhiretine de kefil olacak şekilde kemâle gelmesi gerekiyor.
*“Itrî ve Şeyh Galip gibi zâtların musikisi notaları, sanki Cennetin kapılarının gıcırtısı… Onlar tekyede oturuyorlardı ama gönül kulakları öteler âlemine açıktı ve oralardan duyduklarını notalara döküyorlardı. Şimdi biz de onların lâhûtî ve derûnî nağmelerini anlayacak musiki kulağı yok.”
*Dünyaya huy değiştirmeye geldik; tüy değiştirmeye değil…
*Düşenin hâlini, sadece düşenler değil; düşünenler de biraz olsun anlarlar.
*“CEVŞEN, Efendimizin (S.A.S.) eğer Risaletiyle alâkalı olsaydı, herkese ulaşırdı. Ama Velâyetiyle alâkalı olduğu için bazılara ulaştı.”
*“Söz, hâlin mütemmim (tamamlayıcı) parçasıdır; esas olan ‘hâl’dir.”
*Baba eder, evlat öder.
*Baba koruk yer; evladın dişi kamaşır.
*Kader ne der, peder ne der?
*Şeyh Sâdî Şirazî, kitabını Mevlana Hazretlerinin yanına giderek, incelemesi için veriyor. Sabah olunca da yanına varıp “Nasıl buldunuz?” diye soruyor. Mevlana Hazretleri: “Tuzsuz olmuş!” diyor. Şirazî üzülüyor. Hz. Mevlana hemen “Elbette tuzsuz olmuş… Çünkü helvâ tuzsuz olur!” diyor.
*Hz. Mevlana: “Lokmadan kesilmeden, Lokman olamazsınız.” diyor.
*Yıl olur, günü besler; gün olur yılı besler.
*Virdi (zikri) olmayanın vâridi olmaz.
*Bir gün tavşanlar “Bizden daha korkağı, yok” diyerek intihara karar vermişler ve deniz doğru koşmaya başlamışlar. Tam suya yaklaşmışlar, onlardan önce birden bire kurbağalar, daha hızlı şekilde kendilerini denize atmışlar. Bunun üzerine bir durum muhakemesi yapan tavşanlar intihardan vazgeçmişler. Çünkü “Allah’a şükür hâlimize… Bizden daha korkaklar varmış!” demişler…
*Durmak devrilmenin öncesidir.
*Durgun su, solucan yetiştirir.
*Sol kolu olmayan birisini Judo hocası beş sene hep aynı hareketi yaptırmış. Onu artık hiç kimse yenememiş ve şampiyon olmuş. Çünkü ona öyle bir hareket öğretmiş ki, o hareketten karşı tarafın kurtulabilmesi için, sadece onun sol kolunu tutup etkisiz hale getirmesi gerekiyordu. Halbuki onun sol kolu olmayınca da, rakibinin korunması ve kurtulması mümkün olmuyor mağlup duruma düşüyordu.
*Kurt ile bir olur, koyunu yer; çobanla bir olur beraber ağlar.
*“Risale-i Nurları her okuyuşumda ilk günlerde ilk defa okuduğum zamanki gibi şebnemi üzerinde gül yaprağı gibi taze buluyor, aşk ve şevkle doluyorum.”
*“Hanımlar, şefkat kahramanı ve engin bir ruha sahip oldukları için Efendimizi (S.A.S.) rüyalarında çok görüyorlar.”
*Temel: -Ben milletvekili olmak istiyorum.
*-Sen delu musün?
*-Şart mudur?
*Zirveler, zırvalarla yıkılmaz.
*“Dünya, şöyle bir misale şöyle bir yılana benzer ki, dokunması YUMUŞAKTIR; nakış ve ziyneti hoş bir beğenme duygusu verir; ama zehiri ÖLDÜRÜR.” Hz. Ali (R.A.)
*Azdan özü, yüzden sözü anlamak lazım.
* Arife işaret yeter.
[Safvet Senih] 28.2.2018 [Samanyolu Haber]
*Nerede olursanız olunuz ezanı derin okuyun…
*İğne dilliler, kendi söküklerini bile dikemiyorlar.
*Ha yalan, ha yılan.
*Zehiri yapan dozudur.
*Günah taşı bile karartır.
*Haya duygusu, ozon tabakası gibidir, yırtılınca zararı büyük olur.
*Lisan-ı hâl, sirayet edicidir; tesiri devamlıdır.
*İnsanın mahrûtî (panaromik) bir bakışla her ihtimal üzerinde durduktan sonra karar vermesi, eğer itibar kaybettirecek bir durum varsa geri adım atması gerekir. Çünkü telafisi mümkün olmayan şeyler itibar kaybettirir.
*Genetiği bozulmuş çekirdekten bir ağaç olmaz.
*Sulh temelli farklı bir dünya-kuralım; birbirimizi duyalım… Hayvanlar koklaşa koklaşa… İnsanlar konuşa konuşa…
*Bir Amerikan Başkanı diyor ki: “Bazan baba olmak Başkan olmaktan daha zor.”
*Üç tembel hikayesi: Devlet bir ara yardım etmek için tembellerin listesini isteyince, bir sürü insan gelmiş. Bir vezir, “Gerçek tembelleri bulalım, sadece onlara yardım edelim” demiş. Onların toplandığı yerde bir yangın çıkarmışlar. Tabii kaçan kaçana. Sadece bir odada üç kişi kalmış. Birisi öbürüne, “Ya bu yangın buraya kadar gelse de bir sigaramı yaksam” demiş. Üçüncüsü ise, “Şunlara bak, bir de üşenmeden konuşuyorlar.” demiş. Görevliler bunları duyunca “Tamam işte, tam aradıklarımız bunlar; gerçek tembeller böyle olur” demişler.
*Demokrasinin şu anda tamamlaması gereken bir eksiği var; insanın maneviyatına ve âhiretine de kefil olacak şekilde kemâle gelmesi gerekiyor.
*“Itrî ve Şeyh Galip gibi zâtların musikisi notaları, sanki Cennetin kapılarının gıcırtısı… Onlar tekyede oturuyorlardı ama gönül kulakları öteler âlemine açıktı ve oralardan duyduklarını notalara döküyorlardı. Şimdi biz de onların lâhûtî ve derûnî nağmelerini anlayacak musiki kulağı yok.”
*Dünyaya huy değiştirmeye geldik; tüy değiştirmeye değil…
*Düşenin hâlini, sadece düşenler değil; düşünenler de biraz olsun anlarlar.
*“CEVŞEN, Efendimizin (S.A.S.) eğer Risaletiyle alâkalı olsaydı, herkese ulaşırdı. Ama Velâyetiyle alâkalı olduğu için bazılara ulaştı.”
*“Söz, hâlin mütemmim (tamamlayıcı) parçasıdır; esas olan ‘hâl’dir.”
*Baba eder, evlat öder.
*Baba koruk yer; evladın dişi kamaşır.
*Kader ne der, peder ne der?
*Şeyh Sâdî Şirazî, kitabını Mevlana Hazretlerinin yanına giderek, incelemesi için veriyor. Sabah olunca da yanına varıp “Nasıl buldunuz?” diye soruyor. Mevlana Hazretleri: “Tuzsuz olmuş!” diyor. Şirazî üzülüyor. Hz. Mevlana hemen “Elbette tuzsuz olmuş… Çünkü helvâ tuzsuz olur!” diyor.
*Hz. Mevlana: “Lokmadan kesilmeden, Lokman olamazsınız.” diyor.
*Yıl olur, günü besler; gün olur yılı besler.
*Virdi (zikri) olmayanın vâridi olmaz.
*Bir gün tavşanlar “Bizden daha korkağı, yok” diyerek intihara karar vermişler ve deniz doğru koşmaya başlamışlar. Tam suya yaklaşmışlar, onlardan önce birden bire kurbağalar, daha hızlı şekilde kendilerini denize atmışlar. Bunun üzerine bir durum muhakemesi yapan tavşanlar intihardan vazgeçmişler. Çünkü “Allah’a şükür hâlimize… Bizden daha korkaklar varmış!” demişler…
*Durmak devrilmenin öncesidir.
*Durgun su, solucan yetiştirir.
*Sol kolu olmayan birisini Judo hocası beş sene hep aynı hareketi yaptırmış. Onu artık hiç kimse yenememiş ve şampiyon olmuş. Çünkü ona öyle bir hareket öğretmiş ki, o hareketten karşı tarafın kurtulabilmesi için, sadece onun sol kolunu tutup etkisiz hale getirmesi gerekiyordu. Halbuki onun sol kolu olmayınca da, rakibinin korunması ve kurtulması mümkün olmuyor mağlup duruma düşüyordu.
*Kurt ile bir olur, koyunu yer; çobanla bir olur beraber ağlar.
*“Risale-i Nurları her okuyuşumda ilk günlerde ilk defa okuduğum zamanki gibi şebnemi üzerinde gül yaprağı gibi taze buluyor, aşk ve şevkle doluyorum.”
*“Hanımlar, şefkat kahramanı ve engin bir ruha sahip oldukları için Efendimizi (S.A.S.) rüyalarında çok görüyorlar.”
*Temel: -Ben milletvekili olmak istiyorum.
*-Sen delu musün?
*-Şart mudur?
*Zirveler, zırvalarla yıkılmaz.
*“Dünya, şöyle bir misale şöyle bir yılana benzer ki, dokunması YUMUŞAKTIR; nakış ve ziyneti hoş bir beğenme duygusu verir; ama zehiri ÖLDÜRÜR.” Hz. Ali (R.A.)
*Azdan özü, yüzden sözü anlamak lazım.
* Arife işaret yeter.
[Safvet Senih] 28.2.2018 [Samanyolu Haber]
Nübüvvet Hakikati [Mehmet Ali Şengül]
İnsanı her yönüyle en iyi bilen, onu yaratan Allah’tır. Emânet ettiği paha biçilmez değerde maddi-mânevî uzuvlarını ve latîfelerini, kulların en iyi şekilde âhiret hayatı adına değerlendirmesi, -irâde-i cüz’iye esas alınarak- yine Rabb-ül âlemin olan Allah’ın yönlendirmesiyle mümkündür.
Mekandan münezzeh, şekilden müberrâ, ezelî ve ebedî, her şeyi yoktan yaratıp şekillendiren, sevk ve idâre eden Allah (cc); icraatını, emir ve hükümlerini, özel donanıma sahip, en parlak âyine-i İlâhi olan insanlardan seçerek nübüvvetle tavzif etmiştir. Onlar vasıtasıyla kullarını doğruya, gerçeğe ve saâdet-i dâreyni elde etmeye yönlendirmiştir.
İnsanlar, mutluluk ve huzuru elde etmek için uyarıcılara ve belli prensiplere muhtaçtırlar. İnsanların rehbersiz, kendi akıl ve irâdesi ile doğruyu, gerçeği ideal mânâda bulması mümkün değildir. Onun için merhameti sonsuz Allah (cc), kullarını sırat-ı müstakîme yönlendirmesi için Peygamberler, Nebîler, Resûller göndermiş; onların aracılığı ile kanunlar va’z etmiş, emir ve yasaklar koyarak, helal ve haramlarla yollarını tâyin etmiş ve böylece ‘akla kapıyı açıp irâdelerini ellerinden almayarak’ imtihana tâbî tutmuştur.
İnsan, az imkan ve güç eline geçince kendisini bir şey zanneder. Halbukî, o kadar âciz, zayıf zavallı bir varlıktır ki; bir sineğe, bir mikroba mağlup olur. O kadar korkaktır ki, odasında bir yılan, bir akrep bulunsa, rahat ve huzur içinde uyuyamaz. Her zaman bir yardıma ve desteğe muhtaçtır. Hz.Yunus (as) gibi kendini karanlıkta, denizin dalgaları arasında bulsa, insan kime yalvarır? Elbette en büyük istinat noktası olan Allah’a..
Cenâb-ı Hak, kullarını gerçeklere uyaracak, doğruya yönlendirecek, dünyâ sonrası hayâtın haritasını, yol güzergâhını tâyin edecek, ebedî saâdeti elde etmesine destek verecek, pasaport, pusula ve alacağı vizelerle yanılmasına fırsat vermeyecek elçiler göndermiştir.
Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’da; “Her ümmetin bir peygamberi vardır.” (Yunus sûresi, 47) , “Biz her ümmete bir peygamber gönderdik” (Nahl sûresi, 36) , “(Habibim) Senden önce de kendi milletlerine peygamberler göndermiştik” (Rum sûresi, 47) ve “Her kavim için bir hidâyet rehberi vardır” (Ra’d sûresi, 8) gibi âyetlerde bu hakîkat ifâde edilmektedir.
İnsanlar, kendi akıl ve irâdeleri ile rehbersiz hiç bir zaman müstâkim olamamışlardır. Bir peygamber gelip, ömür boyu insanları îmâna, fazîlete, güzelliklere dâvet edip, belli seviyeye getirdikten sonra ruhunun ufkuna yürümüştür. Fakat insanlar her peygamberden sonra yine sapıtmışlar, Allah’a başkaldırıp isyan etmişlerdir.
Beşer karîhası, Hz. Adem’den (as) Efendimiz Hz. Muhammed’e (sav) kadar uzanan çizgide kendi ruh, mânâ, idrak edilme ve yorumlanma açısından değişim geçirmiş, zamanla bu toplumlara da aksetmiştir.
Bu durum, farklı zamanlarda gelen peygamberlerin farklı hususiyetlerle gelmesini gerektirmiştir. Dolayısıyla bütün insanlığı kucaklayacak ve getirdiği düsturlarla kıyâmete kadar beşerin ferdî, âilevî, içtimâi ve siyasî her türlü problemlerini çözebilecek âlemşümul hüviyette bir peygambere ihtiyaç hasıl olmuştur.
Allah (cc), kıyâmete kadar hükmü bâkî ve bütün beşeri doğruya yönlendirecek, tatmin edecek kapasitede olan Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan ile, Enbiyâlar Serveri Hz.Ahmedî Mahmud-u Muhammed Mustafa’yı (sav), en son Rehber olarak gönderip; nübüvvet müessesesinin kapısını kapatıp noktalamıştır. Artık O (sav), kıyâmete kadar bütün insanlığın Peygamberi ve Rehberi’dir.
Hz.Allah (cc)“...İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâmı beğendim...” buyurmaktadır. (Maide sûresi,3)
Efendimiz (sav) nübüvvetle şereflenmeden önce, dünya bir mâtemhâne durumundaydı. O’nun (sav) teşrifiyle, getirdiği nur ve ahlâkla, birbirlerine yabancı, düşman gibi görünen insanlar, birer dost ve kardeş haline gelmişlerdi.
Allah Resulü (sav) peygamberlikle tavzif edilmeden evvel, kabileler kendi çıkarları ve menfaatleri için birbirini yiyip bitiriyor, yakıp yıkıyor; kuvvetli zayıfı eziyor, haklarını gasp ediyor, çoluk çocuğu, nâmus ve haysiyeti ayaklar altında çiğniyorlardı. 120 yıl devam eden Evs ve Hazrec kabilelerinin arasında geçen ‘Buas Savaşları’ gibi..
İslâm'dan evvel, insanlar putlara tapıyor, kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Kadınların (anaların) hak ve hukuku çiğneniyor, alınıp satılan hayvan muâmelesi görüyorlardı. İnsana yakışmayan her türlü ahlâkî zaaflar yaşanıyordu.
Peygamberlerin gönderiliş gâyesinin en başında, insanların kendilerini yaratan Allah’ı tanıyıp O’na hakkıyla kulluk yapmalarını sağlamak ve kullarını Allah’a inanmaya, emir ve yasaklarına itaate dâvet etme gelmektedir.
Allah kulları arasından öylelerini seçer Peygamber yapar ki; onlar, dağların bile yüklenmekten çekindiği bir sorumluluğu yüklenmeyi kabul ederler.
“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağın tepesine indirseydik onun, Allah’a tazimi sebebiyle başını eğip parçalandığını görürdün. İşte bunlar birtakım misallerdir ki düşünüp istifade etmeleri için, Biz onları insanlara anlatıyoruz.” (Haşir sûresi,21)
Allah’ın, insanların dünyâ ve âhiret hayatlarının huzur ve emniyeti adına vazifelendirdiği bu yüce kâmetlerin bazı sıfatları vardır. Onlar, küfürden, dalâletten, zulümden, hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, putlara tapma, gayr-ı ahlâki tavır ve davranışlardan uzak, özel donanımla gönderilmişlerdir.
Peygamberler de sıdk, emânet, fetânet, tebliğ ve ismet sıfatları vardır. Nebîlerde Sıdk, peygamberler için zarûri sıfatlardandır. Tehlikeli noktalarda dahi olsa doğruluktan ayrılmazlar. Sâdık, bütün hal ve hareketlerinde A’dan Z’ye doğru olandır. Peygamberler bu sıfatla mücehhez olmadıkları takdirde güvenilirliklerini kaybederler.
Diğer bir özellikleri Emanet’tir. Peygamberler emniyet edilen, güvenilir insanlar olup, Allah’ın emir ve yasaklarını kullarına aktarma hususunda ne bir fazlalık ne de bir eksiklik olmadan, tahrip ve değişiklik yapmadan, Allah’tan başka kimseden çekinip korkmadan vazifelerini yerine getirmeye çalışırlar.
Bir diğer özellikleri de, Tebliğ’dir. Onlar, getirdikleri dîni, Allah kullarına anlatmakla muvazzaftırlar. Aynı zamanda tebliğ ettikleri dîni yaşayarak, insanlara örnek ve model olmaları; dünyâ –âhiret muvâzenesini, dengesini kurmalarıdır. Peygamberlerin tebliğ vazifesi olmasaydı, gönderilişleri mânâsız ve gâyesiz olurdu.
Peygamberler, aynı zamanda Fetânet sâhibidirler; fevkalâde ve harikulâde akıl, zekâ ve muhakeme kabiliyetiyle donatılmışlardır. Peygamberlerin günahlardan uzak ve mâsum olma özellikleri de vardır ki, buna da İsmet diyoruz. Onların, büyük küçük, gizli açık her türlü günahlardan korunmuş olmaları demektir.
Allah (cc), peygamberliğin kime lâyık olduğunu en iyi şekilde bilen olması itibâriyle, elçilerini mükemmel donanımlarda, eksiksiz, kusursuz olarak yaratmış ve onları insanların hidâyetine vesile kılmıştır.
Efendimiz (sav) Hâtem-ün Nebî ve bütün kâinatların yaratılış vesîlesi olması itibariyle, Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’da O’na, özel, husûsi yer vermektedir.
Meselâ;
“İşte bunun içindir ki ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik.” (Enbiyâ sûresi, 107)
“Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” (Sebe sûresi, 28)
“(Habibim) Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin” (Şuarâ sûresi, 3)
“Hiç kötü işleri kendisine güzel görünen kimse, iyilik edip dürüst işler işleyen kimse gibi olur mu? Allah dilediğini (küfür ve dalâletindeki inadı sebebiyle) sapıklık içinde bırakır, dilediğini (hikmete binaen kendi lütfundan) doğru yola iletir. (Habibim) O halde insanlardan ötürü üzülüp kendini mahvetme! Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını bilir” (Fâtır sûresi, 8)
“Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin” (Kehf sûresi, 6)
Îmanın sıcaklığını vicdanında derince hissedip duymayanlar, Allah ve Resûlullah’a ait itaatteki inceliği kavrayamaz, bilemezler.
Allah Resûlü’nü (sav) ve O’nun getirdiği yüce ahlâkı kavrayıp bilemedikleri için de; dünyanın bir çok yerinde zâlimler -kuvveti kullanarak- mazlumları ezmekte, hak ve hukuklarına tecâvüz etmekte, maddî-mânevî değerlerini gasp etmektedirler.
Efendimiz (sav), en son Peygamber olarak temsil makâmında vazifelendirilmiş, ifrat ve tefritten uzak, dünyâ ve âhiret dengesini sağlamıştır.
İnsanların, Allah’ın beşere en son hediyesi olan Nebîler Sultânı, Sonsuz Nûr’un sâhibi Efendimiz’i (sav) okuyup anlamaları ve örnek almaları gerekmez mi?
[Mehmet Ali Şengül] 27.2.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Mekandan münezzeh, şekilden müberrâ, ezelî ve ebedî, her şeyi yoktan yaratıp şekillendiren, sevk ve idâre eden Allah (cc); icraatını, emir ve hükümlerini, özel donanıma sahip, en parlak âyine-i İlâhi olan insanlardan seçerek nübüvvetle tavzif etmiştir. Onlar vasıtasıyla kullarını doğruya, gerçeğe ve saâdet-i dâreyni elde etmeye yönlendirmiştir.
İnsanlar, mutluluk ve huzuru elde etmek için uyarıcılara ve belli prensiplere muhtaçtırlar. İnsanların rehbersiz, kendi akıl ve irâdesi ile doğruyu, gerçeği ideal mânâda bulması mümkün değildir. Onun için merhameti sonsuz Allah (cc), kullarını sırat-ı müstakîme yönlendirmesi için Peygamberler, Nebîler, Resûller göndermiş; onların aracılığı ile kanunlar va’z etmiş, emir ve yasaklar koyarak, helal ve haramlarla yollarını tâyin etmiş ve böylece ‘akla kapıyı açıp irâdelerini ellerinden almayarak’ imtihana tâbî tutmuştur.
İnsan, az imkan ve güç eline geçince kendisini bir şey zanneder. Halbukî, o kadar âciz, zayıf zavallı bir varlıktır ki; bir sineğe, bir mikroba mağlup olur. O kadar korkaktır ki, odasında bir yılan, bir akrep bulunsa, rahat ve huzur içinde uyuyamaz. Her zaman bir yardıma ve desteğe muhtaçtır. Hz.Yunus (as) gibi kendini karanlıkta, denizin dalgaları arasında bulsa, insan kime yalvarır? Elbette en büyük istinat noktası olan Allah’a..
Cenâb-ı Hak, kullarını gerçeklere uyaracak, doğruya yönlendirecek, dünyâ sonrası hayâtın haritasını, yol güzergâhını tâyin edecek, ebedî saâdeti elde etmesine destek verecek, pasaport, pusula ve alacağı vizelerle yanılmasına fırsat vermeyecek elçiler göndermiştir.
Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’da; “Her ümmetin bir peygamberi vardır.” (Yunus sûresi, 47) , “Biz her ümmete bir peygamber gönderdik” (Nahl sûresi, 36) , “(Habibim) Senden önce de kendi milletlerine peygamberler göndermiştik” (Rum sûresi, 47) ve “Her kavim için bir hidâyet rehberi vardır” (Ra’d sûresi, 8) gibi âyetlerde bu hakîkat ifâde edilmektedir.
İnsanlar, kendi akıl ve irâdeleri ile rehbersiz hiç bir zaman müstâkim olamamışlardır. Bir peygamber gelip, ömür boyu insanları îmâna, fazîlete, güzelliklere dâvet edip, belli seviyeye getirdikten sonra ruhunun ufkuna yürümüştür. Fakat insanlar her peygamberden sonra yine sapıtmışlar, Allah’a başkaldırıp isyan etmişlerdir.
Beşer karîhası, Hz. Adem’den (as) Efendimiz Hz. Muhammed’e (sav) kadar uzanan çizgide kendi ruh, mânâ, idrak edilme ve yorumlanma açısından değişim geçirmiş, zamanla bu toplumlara da aksetmiştir.
Bu durum, farklı zamanlarda gelen peygamberlerin farklı hususiyetlerle gelmesini gerektirmiştir. Dolayısıyla bütün insanlığı kucaklayacak ve getirdiği düsturlarla kıyâmete kadar beşerin ferdî, âilevî, içtimâi ve siyasî her türlü problemlerini çözebilecek âlemşümul hüviyette bir peygambere ihtiyaç hasıl olmuştur.
Allah (cc), kıyâmete kadar hükmü bâkî ve bütün beşeri doğruya yönlendirecek, tatmin edecek kapasitede olan Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan ile, Enbiyâlar Serveri Hz.Ahmedî Mahmud-u Muhammed Mustafa’yı (sav), en son Rehber olarak gönderip; nübüvvet müessesesinin kapısını kapatıp noktalamıştır. Artık O (sav), kıyâmete kadar bütün insanlığın Peygamberi ve Rehberi’dir.
Hz.Allah (cc)“...İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâmı beğendim...” buyurmaktadır. (Maide sûresi,3)
Efendimiz (sav) nübüvvetle şereflenmeden önce, dünya bir mâtemhâne durumundaydı. O’nun (sav) teşrifiyle, getirdiği nur ve ahlâkla, birbirlerine yabancı, düşman gibi görünen insanlar, birer dost ve kardeş haline gelmişlerdi.
Allah Resulü (sav) peygamberlikle tavzif edilmeden evvel, kabileler kendi çıkarları ve menfaatleri için birbirini yiyip bitiriyor, yakıp yıkıyor; kuvvetli zayıfı eziyor, haklarını gasp ediyor, çoluk çocuğu, nâmus ve haysiyeti ayaklar altında çiğniyorlardı. 120 yıl devam eden Evs ve Hazrec kabilelerinin arasında geçen ‘Buas Savaşları’ gibi..
İslâm'dan evvel, insanlar putlara tapıyor, kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Kadınların (anaların) hak ve hukuku çiğneniyor, alınıp satılan hayvan muâmelesi görüyorlardı. İnsana yakışmayan her türlü ahlâkî zaaflar yaşanıyordu.
Peygamberlerin gönderiliş gâyesinin en başında, insanların kendilerini yaratan Allah’ı tanıyıp O’na hakkıyla kulluk yapmalarını sağlamak ve kullarını Allah’a inanmaya, emir ve yasaklarına itaate dâvet etme gelmektedir.
Allah kulları arasından öylelerini seçer Peygamber yapar ki; onlar, dağların bile yüklenmekten çekindiği bir sorumluluğu yüklenmeyi kabul ederler.
“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağın tepesine indirseydik onun, Allah’a tazimi sebebiyle başını eğip parçalandığını görürdün. İşte bunlar birtakım misallerdir ki düşünüp istifade etmeleri için, Biz onları insanlara anlatıyoruz.” (Haşir sûresi,21)
Allah’ın, insanların dünyâ ve âhiret hayatlarının huzur ve emniyeti adına vazifelendirdiği bu yüce kâmetlerin bazı sıfatları vardır. Onlar, küfürden, dalâletten, zulümden, hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, putlara tapma, gayr-ı ahlâki tavır ve davranışlardan uzak, özel donanımla gönderilmişlerdir.
Peygamberler de sıdk, emânet, fetânet, tebliğ ve ismet sıfatları vardır. Nebîlerde Sıdk, peygamberler için zarûri sıfatlardandır. Tehlikeli noktalarda dahi olsa doğruluktan ayrılmazlar. Sâdık, bütün hal ve hareketlerinde A’dan Z’ye doğru olandır. Peygamberler bu sıfatla mücehhez olmadıkları takdirde güvenilirliklerini kaybederler.
Diğer bir özellikleri Emanet’tir. Peygamberler emniyet edilen, güvenilir insanlar olup, Allah’ın emir ve yasaklarını kullarına aktarma hususunda ne bir fazlalık ne de bir eksiklik olmadan, tahrip ve değişiklik yapmadan, Allah’tan başka kimseden çekinip korkmadan vazifelerini yerine getirmeye çalışırlar.
Bir diğer özellikleri de, Tebliğ’dir. Onlar, getirdikleri dîni, Allah kullarına anlatmakla muvazzaftırlar. Aynı zamanda tebliğ ettikleri dîni yaşayarak, insanlara örnek ve model olmaları; dünyâ –âhiret muvâzenesini, dengesini kurmalarıdır. Peygamberlerin tebliğ vazifesi olmasaydı, gönderilişleri mânâsız ve gâyesiz olurdu.
Peygamberler, aynı zamanda Fetânet sâhibidirler; fevkalâde ve harikulâde akıl, zekâ ve muhakeme kabiliyetiyle donatılmışlardır. Peygamberlerin günahlardan uzak ve mâsum olma özellikleri de vardır ki, buna da İsmet diyoruz. Onların, büyük küçük, gizli açık her türlü günahlardan korunmuş olmaları demektir.
Allah (cc), peygamberliğin kime lâyık olduğunu en iyi şekilde bilen olması itibâriyle, elçilerini mükemmel donanımlarda, eksiksiz, kusursuz olarak yaratmış ve onları insanların hidâyetine vesile kılmıştır.
Efendimiz (sav) Hâtem-ün Nebî ve bütün kâinatların yaratılış vesîlesi olması itibariyle, Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’da O’na, özel, husûsi yer vermektedir.
Meselâ;
“İşte bunun içindir ki ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik.” (Enbiyâ sûresi, 107)
“Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” (Sebe sûresi, 28)
“(Habibim) Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin” (Şuarâ sûresi, 3)
“Hiç kötü işleri kendisine güzel görünen kimse, iyilik edip dürüst işler işleyen kimse gibi olur mu? Allah dilediğini (küfür ve dalâletindeki inadı sebebiyle) sapıklık içinde bırakır, dilediğini (hikmete binaen kendi lütfundan) doğru yola iletir. (Habibim) O halde insanlardan ötürü üzülüp kendini mahvetme! Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını bilir” (Fâtır sûresi, 8)
“Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin” (Kehf sûresi, 6)
Îmanın sıcaklığını vicdanında derince hissedip duymayanlar, Allah ve Resûlullah’a ait itaatteki inceliği kavrayamaz, bilemezler.
Allah Resûlü’nü (sav) ve O’nun getirdiği yüce ahlâkı kavrayıp bilemedikleri için de; dünyanın bir çok yerinde zâlimler -kuvveti kullanarak- mazlumları ezmekte, hak ve hukuklarına tecâvüz etmekte, maddî-mânevî değerlerini gasp etmektedirler.
Efendimiz (sav), en son Peygamber olarak temsil makâmında vazifelendirilmiş, ifrat ve tefritten uzak, dünyâ ve âhiret dengesini sağlamıştır.
İnsanların, Allah’ın beşere en son hediyesi olan Nebîler Sultânı, Sonsuz Nûr’un sâhibi Efendimiz’i (sav) okuyup anlamaları ve örnek almaları gerekmez mi?
[Mehmet Ali Şengül] 27.2.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Ahmet Altan hapis kararını yazdı: Islak ölü gözlü başkanları kararı okuyor; ‘Ağırlaştırılmış müebbet’
Köşe yazılarından ve yaptığı tv programlarından dolayı ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla müebbet hapis cezası alan gazeteci-yazar Ahmet Altan, hakimlerin verdiği kararı yazdı.
Ahmet Altan’ın bu denemesinin daha kısa bir versiyonu “Portrait of a Turkish Novelist as Prisoner” başlığıyla the New York Times’da yayınlandı.
***
İki metre yükseklikteki bir kürsüde oturuyorlar. Kırmızı yakalı siyah cübbeleri var üstlerinde.
Birkaç saat sonra benim kaderim hakkında karar verecekler.
Onlara bakıyorum.
Hayatın ipliğini kesecek Moiralara benzemiyorlar. Sıkıntıyla gevşettikleri kravatlarıyla Gogol’ün küçük memurlarını andırıyorlar daha çok.
Ortada oturan başkanları sağ kolunu ıslak çamaşır gibi kürsünün üstüne serip parmaklarını oynatıyor ve oynayan parmaklarını seyrediyor.
Yüzü dar ve uzun, kaşları yoluk ve renksiz. Yarı kapalı şiş gözkapaklarının altındaki gözbebekleri fark edilemiyor, ölü bir ıslaklıktan ibaret gözleri.
Özellikle savunmacılar konuşurken artan garip bir tiki var, küçük bir yumru çenesinden gözlerine kadar cildinin altında yuvarlanıyor.
Arada sırada cep telefonuna bakıp gelen mesajları okuyor.
Bizimle birlikte yargılanan sanıklardan biri bypass ameliyatı olacağını söylediğinde, kırmızı ışıklı mikrofonu kendine doğru çekip mekanik bir sesle “hastane hapiste kalmanıza engel bir durum olmadığını bildirdi” diyor.
Avukatlar, en hayatî konuları anlatırken gene mikrofonu önüne çekip aynı mekanik sesle, “iki dakikanız var, toparlayın” diyor.
Sanki sanıkların ve avukatların söylediği sözler alnına çarpıp, parçalanmış kelimeler hâlinde kürsüye dökülüyor.
Elias Canetti’nin, “Kendin güvende, huzur ve görkem içindeyken, bir insanın taleplerini, o taleplere kulak tıkamaya kararlı bir hâlde dinlemek… Bundan daha aşağılık bir şey olabilir mi” sözü geliyor aklıma.
Sağ yanındaki şehlâ gözlü tombul üye, sanıklar ve avukatlar konuşurken yaylı koltuğunu geriye doğru yatırarak tavana bakıyor. Yüz çizgilerindeki haz kaymalarından hayallere daldığı anlaşılıyor. Hayallere dalmadığı zamanlar genellikle başını eline dayayıp uyuyor.
Sol taraftaki üye ise önündeki bilgisayarla meşgul, sürekli bir şeyler okuyor.
Öğleye doğru “karar vermek” için müzakereye çekileceklerini söylüyorlar.
Bizim çevremiz jandarmalarla kuşatılmış vaziyette. Yanımızda bir dizi jandarma duruyor, bir dizi jandarma da arkamızda. Onların arkasında da zırhı andıran siyah göğüslükleri ve dizlikleriyle Robocop kıyafetli başka bir jandarma grubu bekliyor.
Her birimizin koluna bir jandarma giriyor, çift sıra hâlinde dizilmiş jandarmaların arasından geçip dar bir merdivenden aşağıya iniyoruz.
Bizi, önünde demir parmaklıklar olan fayans döşeli büyük bir nezarethaneye sokuyorlar.
Biz beş erkeğiz.
Altıncı sanık “kadın olduğu” için onu ayırıp başka bir yere götürüyorlar.
Hakkımızdaki delilleri kardeşimin başvurusu üzerine inceleyen Yüksek Mahkeme, “bu delillerle kimsenin tutuklanamayacağına” karar verdiği için birlikte yargılandığımız gazeteciler çok iyimser ve umutlular.
Ben onlar kadar iyimser değilim.
Nezarethanenin bir ucundan bir ucuna gidip geliyoruz sinirli adımlarla. Gölgelerimiz, fayans çizgilerinden atlayarak bize yetişmeye çalışıyor.
Kendi geleceğimizle ilgili karar verme hakkımızı tümüyle kaybettiğimizi bir çaresizlik duygusuyla hissediyoruz.
Dakikalar, konuşmalarımızın temposuna göre bazen hızlanarak, bazen yavaşlayarak geçiyor. Dakikalar yavaşladıklarında bir jilet gibi keskinleşiyorlar, içimizde kanlı kesikler açıldığını hissediyor ama bunu birbirimizden saklıyoruz.
“Vulnerant omnes, ultima necat,” hepsi yaralar sonuncusu öldürür, bu gerçeği eski Latinlerden beri biliyoruz ama bir nezarethanede müebbet hapse mahkûm olup olmayacağını beklerken yavaşlayan dakikalar bütün kardeşlerinden daha yaralayıcı oluyorlar.
Böyle dakikalarla yaralanırken, biraz da utançla, gerçekçi kötümserliğimin altında küçük umutlarla hayallerin elmas tozlarını andıran parıltılarla gezindiğini fark ediyorum.
“Bunlar hukuk desperadoları, her türlü hukuksuzluğu yaparlar” diyen güçlü sesin altında “bu kadar da saçmalayamazlar” diyen bir fısıltıyı da duyuyorum.
O fısıltıyı susturmuyor, böyle yaptığım için de kendime kızarak, umutla aramdaki o ince bağı koparmıyorum.
Umut, öyle sokulgan, öyle sıcak, öyle çekici ki insanın içi böylesine üşürken onu bırakıp gitmesi mümkün olmuyor. Bunun yersiz ve gereksiz bir zaaf olduğunu bilmek de bir işe yaramıyor.
Umudun beslediği solgun ve titrek hayaller çekingen adımlarla zihnimin gölgeli kıvrımlarında kımıldanıyorlar: Hapishanenin kapısından çıkıyorum, derin bir soluk, ilk sarılış, sevinç sözleri, mutluluk kokusu, yukarda geniş bir gökyüzü…
Ben böyle hayaller kurarken üç adam bir yerlerde benim kaderimi belirliyor.
Belki de kararlarını verdiler bile.
Birden, hafızamın derinliklerindeki magma tabakaları şiddetli bir depremle kırılıyor, gizli bir yeraltı nehrinde yüzen unutulmuş su çiçekleri gibi cümleler çıkıyor ortaya.
Kılıç Yarası Gibi romanında yazdığım bir bölümü hatırlıyorum. Tutuklandıktan sonra bir odada hakkında verilecek kararı bekleyen bir kahramanı anlatırken yazdıklarım bunlar.
“Kaderin değiştiği anla, kaderi değişen insanın bunu öğrendiği an arasında geçen zaman dilimi, insan hayatının en trajik ve ürkütücü parçası olarak gözüküyordu ona. Gelecek belirlenip kesinleşiyor ama insan kendisi için kesinleşen geleceğinin farkına varmadan, başka umutlar ve hayallerle başka bir geleceği bekliyordu. O bekleyişteki bilgisizlik korkunçtu ve ona göre insanoğlunun en büyük zaafını oluşturuyordu.”
Hatırladığım cümlelerle ürperiyorum.
Şu anda yaşadığımı yıllar önce yazmışım.
Şimdi kendi romanımda yazdığımı yaşıyorum.
Romanını yaşayan bir romancı.
Maskeli büyücülerin katıldığı bir vudu ayininin nakaratı gibi beni dehşetle titreten bir cümle içimde yankılanıp duruyor:
Hayatım romanımı taklit ediyor.
Yıllar önce, edebiyatla hayatın birbirine değdiği, sınırları belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolaşırken kendi kaderimle karşılaşmış ama onu tanımamışım, onu bir başkasının kaderi sanarak anlatmışım.
Yazdığım kendi kaderimmiş.
Aynı yıllar önce yazdığım kahramanım gibi tutukluyum, aynı onun gibi geleceğimi belirleyecek kararı kapatıldığım bir odada bekliyorum, aynı onun gibi belki de o anda belirlenmiş olan kaderimden habersizim, aynı onun gibi insanoğlunun en acıklı çaresizliğini yaşıyorum.
Kendi geleceğimi, gördüğümün kendi geleceğim olduğunu bilmeden lanetli bir kâhin gibi yıllarca önce görmüşüm.
Macbeth’in cadıları dolaşıyormuş içimde.
Bir yazarın içinde böyle kaç cadı, kaç büyücü, kaç kâhin yaşıyor?
Yazdığım başka neler gerçekleşecek?
Bilmediğim, hatırladığım başka hangi cümlelerle lanetledim kendimi?
Romanla hayatın, gerçekle yazılanın birbirine dolandığı, birbirinin kılığına girdiği, birbirini taklit ettiği, birbiriyle yer değiştirdiği başdöndürücü, uğultulu bir girdabın derinlerine doğru sürüklendiğimi hissediyorum.
Kâhin de benim, kehanet de benim, kurban da benim.
Cümlelerimle yaşayanları öldürebilir, ölüleri diriltebilirim.
Bütün yazarların sahip olduğu bu güce sahip olduğum için mi tanrıların gazabına uğradım, bunun için mi lanetlendim, bunun için mi bana kendi kaderimi yazdırdılar?
Yazdığım kahramana dönüşüyorum, içinde dönüp durduğum girdapta.
Nasıl bir kader biçmiştim ben o kahramanıma?
Ne olmuştu onun sonu?
Aniden koşuşan jandarmaların postal seslerini duyuyorum, iki sıra hâlinde diziliyorlar, bir ses “haydi” diyor, “karar verildi.”
Karar verilmiş.
Hatırlıyorum birden.
Benim kahramanım mahkûm olmuştu, ona o kaderi biçmiştim.
Şimdi kendi hakkımdaki kararı duymadan o kararı biliyorum.
Ben de mahkûm olacağım.
Öyle yazdım çünkü.
Kader beni hazırlıksız yakalayamayacak, kaderi ben daha önceden belirledim.
Bizi yukarı çıkarıyorlar, salona girip oturuyoruz.
Yargıçlar geliyorlar, koltuklarına bırakmış oldukları siyah cübbelerini giyiyorlar.
Islak ölü gözlü başkanları kararı okuyor:
“Ağırlaştırılmış müebbet.”
Hayatımızın geri kalanını üç metreye üç metre bir hücrede tek başımıza, günde sadece bir saat güneşe çıkarılarak geçireceğiz.
Asla affedilmeyecek ve hapishane hücresinde öleceğiz.
Karar bu.
Romanımın kahramanı gibi ben de mahkûm oluyorum.
Kendi geleceğimi kendim yazdım.
Ellerimi uzatıyorum. Kelepçeleri takıyorlar.
Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim.
Hades’e gidiyorum.
Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru.
Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.
[TR724] 28.2.2018
Ahmet Altan’ın bu denemesinin daha kısa bir versiyonu “Portrait of a Turkish Novelist as Prisoner” başlığıyla the New York Times’da yayınlandı.
***
İki metre yükseklikteki bir kürsüde oturuyorlar. Kırmızı yakalı siyah cübbeleri var üstlerinde.
Birkaç saat sonra benim kaderim hakkında karar verecekler.
Onlara bakıyorum.
Hayatın ipliğini kesecek Moiralara benzemiyorlar. Sıkıntıyla gevşettikleri kravatlarıyla Gogol’ün küçük memurlarını andırıyorlar daha çok.
Ortada oturan başkanları sağ kolunu ıslak çamaşır gibi kürsünün üstüne serip parmaklarını oynatıyor ve oynayan parmaklarını seyrediyor.
Yüzü dar ve uzun, kaşları yoluk ve renksiz. Yarı kapalı şiş gözkapaklarının altındaki gözbebekleri fark edilemiyor, ölü bir ıslaklıktan ibaret gözleri.
Özellikle savunmacılar konuşurken artan garip bir tiki var, küçük bir yumru çenesinden gözlerine kadar cildinin altında yuvarlanıyor.
Arada sırada cep telefonuna bakıp gelen mesajları okuyor.
Bizimle birlikte yargılanan sanıklardan biri bypass ameliyatı olacağını söylediğinde, kırmızı ışıklı mikrofonu kendine doğru çekip mekanik bir sesle “hastane hapiste kalmanıza engel bir durum olmadığını bildirdi” diyor.
Avukatlar, en hayatî konuları anlatırken gene mikrofonu önüne çekip aynı mekanik sesle, “iki dakikanız var, toparlayın” diyor.
Sanki sanıkların ve avukatların söylediği sözler alnına çarpıp, parçalanmış kelimeler hâlinde kürsüye dökülüyor.
Elias Canetti’nin, “Kendin güvende, huzur ve görkem içindeyken, bir insanın taleplerini, o taleplere kulak tıkamaya kararlı bir hâlde dinlemek… Bundan daha aşağılık bir şey olabilir mi” sözü geliyor aklıma.
Sağ yanındaki şehlâ gözlü tombul üye, sanıklar ve avukatlar konuşurken yaylı koltuğunu geriye doğru yatırarak tavana bakıyor. Yüz çizgilerindeki haz kaymalarından hayallere daldığı anlaşılıyor. Hayallere dalmadığı zamanlar genellikle başını eline dayayıp uyuyor.
Sol taraftaki üye ise önündeki bilgisayarla meşgul, sürekli bir şeyler okuyor.
Öğleye doğru “karar vermek” için müzakereye çekileceklerini söylüyorlar.
Bizim çevremiz jandarmalarla kuşatılmış vaziyette. Yanımızda bir dizi jandarma duruyor, bir dizi jandarma da arkamızda. Onların arkasında da zırhı andıran siyah göğüslükleri ve dizlikleriyle Robocop kıyafetli başka bir jandarma grubu bekliyor.
Her birimizin koluna bir jandarma giriyor, çift sıra hâlinde dizilmiş jandarmaların arasından geçip dar bir merdivenden aşağıya iniyoruz.
Bizi, önünde demir parmaklıklar olan fayans döşeli büyük bir nezarethaneye sokuyorlar.
Biz beş erkeğiz.
Altıncı sanık “kadın olduğu” için onu ayırıp başka bir yere götürüyorlar.
Hakkımızdaki delilleri kardeşimin başvurusu üzerine inceleyen Yüksek Mahkeme, “bu delillerle kimsenin tutuklanamayacağına” karar verdiği için birlikte yargılandığımız gazeteciler çok iyimser ve umutlular.
Ben onlar kadar iyimser değilim.
Nezarethanenin bir ucundan bir ucuna gidip geliyoruz sinirli adımlarla. Gölgelerimiz, fayans çizgilerinden atlayarak bize yetişmeye çalışıyor.
Kendi geleceğimizle ilgili karar verme hakkımızı tümüyle kaybettiğimizi bir çaresizlik duygusuyla hissediyoruz.
Dakikalar, konuşmalarımızın temposuna göre bazen hızlanarak, bazen yavaşlayarak geçiyor. Dakikalar yavaşladıklarında bir jilet gibi keskinleşiyorlar, içimizde kanlı kesikler açıldığını hissediyor ama bunu birbirimizden saklıyoruz.
“Vulnerant omnes, ultima necat,” hepsi yaralar sonuncusu öldürür, bu gerçeği eski Latinlerden beri biliyoruz ama bir nezarethanede müebbet hapse mahkûm olup olmayacağını beklerken yavaşlayan dakikalar bütün kardeşlerinden daha yaralayıcı oluyorlar.
Böyle dakikalarla yaralanırken, biraz da utançla, gerçekçi kötümserliğimin altında küçük umutlarla hayallerin elmas tozlarını andıran parıltılarla gezindiğini fark ediyorum.
“Bunlar hukuk desperadoları, her türlü hukuksuzluğu yaparlar” diyen güçlü sesin altında “bu kadar da saçmalayamazlar” diyen bir fısıltıyı da duyuyorum.
O fısıltıyı susturmuyor, böyle yaptığım için de kendime kızarak, umutla aramdaki o ince bağı koparmıyorum.
Umut, öyle sokulgan, öyle sıcak, öyle çekici ki insanın içi böylesine üşürken onu bırakıp gitmesi mümkün olmuyor. Bunun yersiz ve gereksiz bir zaaf olduğunu bilmek de bir işe yaramıyor.
Umudun beslediği solgun ve titrek hayaller çekingen adımlarla zihnimin gölgeli kıvrımlarında kımıldanıyorlar: Hapishanenin kapısından çıkıyorum, derin bir soluk, ilk sarılış, sevinç sözleri, mutluluk kokusu, yukarda geniş bir gökyüzü…
Ben böyle hayaller kurarken üç adam bir yerlerde benim kaderimi belirliyor.
Belki de kararlarını verdiler bile.
Birden, hafızamın derinliklerindeki magma tabakaları şiddetli bir depremle kırılıyor, gizli bir yeraltı nehrinde yüzen unutulmuş su çiçekleri gibi cümleler çıkıyor ortaya.
Kılıç Yarası Gibi romanında yazdığım bir bölümü hatırlıyorum. Tutuklandıktan sonra bir odada hakkında verilecek kararı bekleyen bir kahramanı anlatırken yazdıklarım bunlar.
“Kaderin değiştiği anla, kaderi değişen insanın bunu öğrendiği an arasında geçen zaman dilimi, insan hayatının en trajik ve ürkütücü parçası olarak gözüküyordu ona. Gelecek belirlenip kesinleşiyor ama insan kendisi için kesinleşen geleceğinin farkına varmadan, başka umutlar ve hayallerle başka bir geleceği bekliyordu. O bekleyişteki bilgisizlik korkunçtu ve ona göre insanoğlunun en büyük zaafını oluşturuyordu.”
Hatırladığım cümlelerle ürperiyorum.
Şu anda yaşadığımı yıllar önce yazmışım.
Şimdi kendi romanımda yazdığımı yaşıyorum.
Romanını yaşayan bir romancı.
Maskeli büyücülerin katıldığı bir vudu ayininin nakaratı gibi beni dehşetle titreten bir cümle içimde yankılanıp duruyor:
Hayatım romanımı taklit ediyor.
Yıllar önce, edebiyatla hayatın birbirine değdiği, sınırları belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolaşırken kendi kaderimle karşılaşmış ama onu tanımamışım, onu bir başkasının kaderi sanarak anlatmışım.
Yazdığım kendi kaderimmiş.
Aynı yıllar önce yazdığım kahramanım gibi tutukluyum, aynı onun gibi geleceğimi belirleyecek kararı kapatıldığım bir odada bekliyorum, aynı onun gibi belki de o anda belirlenmiş olan kaderimden habersizim, aynı onun gibi insanoğlunun en acıklı çaresizliğini yaşıyorum.
Kendi geleceğimi, gördüğümün kendi geleceğim olduğunu bilmeden lanetli bir kâhin gibi yıllarca önce görmüşüm.
Macbeth’in cadıları dolaşıyormuş içimde.
Bir yazarın içinde böyle kaç cadı, kaç büyücü, kaç kâhin yaşıyor?
Yazdığım başka neler gerçekleşecek?
Bilmediğim, hatırladığım başka hangi cümlelerle lanetledim kendimi?
Romanla hayatın, gerçekle yazılanın birbirine dolandığı, birbirinin kılığına girdiği, birbirini taklit ettiği, birbiriyle yer değiştirdiği başdöndürücü, uğultulu bir girdabın derinlerine doğru sürüklendiğimi hissediyorum.
Kâhin de benim, kehanet de benim, kurban da benim.
Cümlelerimle yaşayanları öldürebilir, ölüleri diriltebilirim.
Bütün yazarların sahip olduğu bu güce sahip olduğum için mi tanrıların gazabına uğradım, bunun için mi lanetlendim, bunun için mi bana kendi kaderimi yazdırdılar?
Yazdığım kahramana dönüşüyorum, içinde dönüp durduğum girdapta.
Nasıl bir kader biçmiştim ben o kahramanıma?
Ne olmuştu onun sonu?
Aniden koşuşan jandarmaların postal seslerini duyuyorum, iki sıra hâlinde diziliyorlar, bir ses “haydi” diyor, “karar verildi.”
Karar verilmiş.
Hatırlıyorum birden.
Benim kahramanım mahkûm olmuştu, ona o kaderi biçmiştim.
Şimdi kendi hakkımdaki kararı duymadan o kararı biliyorum.
Ben de mahkûm olacağım.
Öyle yazdım çünkü.
Kader beni hazırlıksız yakalayamayacak, kaderi ben daha önceden belirledim.
Bizi yukarı çıkarıyorlar, salona girip oturuyoruz.
Yargıçlar geliyorlar, koltuklarına bırakmış oldukları siyah cübbelerini giyiyorlar.
Islak ölü gözlü başkanları kararı okuyor:
“Ağırlaştırılmış müebbet.”
Hayatımızın geri kalanını üç metreye üç metre bir hücrede tek başımıza, günde sadece bir saat güneşe çıkarılarak geçireceğiz.
Asla affedilmeyecek ve hapishane hücresinde öleceğiz.
Karar bu.
Romanımın kahramanı gibi ben de mahkûm oluyorum.
Kendi geleceğimi kendim yazdım.
Ellerimi uzatıyorum. Kelepçeleri takıyorlar.
Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim.
Hades’e gidiyorum.
Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru.
Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.
[TR724] 28.2.2018
En akıllı sen çıktın ama çok geç İsmet! [Levent Kenez]
15 Temmuz’un hemen ertesinde akşam vakti çocukları ile evinde otururken, kapıyı çalan polislerin onu ölüme götürdüklerini nereden bilecekti ki Gökhan Öğretmen? 13 gün boyunca Vatan Emniyet’te işkence yaptılar. Kronik birçok hastalığı olmasına rağmen ilaçlarını dahi vermediler. Ailesinin emniyete teslim ettiği ilaçlar hiç kullanılmamış şekilde aynen iade edildi, kırılmış gözlük çerçevesi ile birlikte. Ondan kalan son hatıra da bu oldu. Bütün sağlık kontrollerinde işkence gördüğü kayıtlara girmiş olmasına rağmen sorumlular hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Dosya kapatıldı.
Ölümünün ardından Hainler Mezarlığı’na gömmek istediler. Ailesi kahroldu, cenazeyi memleketine götürmeye karar verdiler. Hiçbir kurum araç vermedi. Namazını kılacak imam da bulunamadı. Bir garip gibi son yolculuğuna uğurlandı Gökhan Öğretmen. Kim bilir bu dünyaya yapılan bu garip veda, öte taraflarda nasıl bir karşılanmaya karşılık gelir?
İADE-İ İTİBAR… AMA ÇOK GEÇ!
Bülent Ceyhan’ın özel haberi ile öğrendik ki, Milli Eğitim Bakanlığı geçen hafta okuluna yolladığı resmi yazıda, terörist diye görevden aldıkları Gökhan Açıkkollu’nun mesleğe iadesine karar vermiş. Yani bir nevi iade-i itibar yapmış.
İçinde en ufak vicdan kırıntısı olan bir insanı çıldırtan, isyan ettiren bir durum. Ailesinin canını bir kez daha yaktılar. Hayatının baharında nezarethanede döve döve öldürdükleri Gökhan Öğretmen bir daha geri gelmeyecek ama mesleğe iade yazısı gelmiş. Yarın öbür gün açılacak müzede kırık gözlüğünün yanına bu belge de konulacak öğrencileriyle gülerken çekildiği fotoğrafın hemen yanı başına.
Ben şahsen bu skandal olaya tirajikomik olarak bakamıyorum. Milli Eğitim bürokrasisinin yarın öbür gün kendisini kurtarmak ve mahkemelerde kendilerini savunmak için bunu bilhassa yaptığını düşünüyorum. Çünkü hatalı bir işlem yapsalar şurada yaparlardı: KHK ile görevlerine son verilen öğretmenlerin içinde yer alırdı ismi. Gökhan Açıkkollu ismini Milli Eğitim bürokrasisinde herkesin unuttuğunu ya da kimsenin bilmediğini asla düşünmeyin.
AÇIKLAMA ÇABALARI…
Görevden alarak hedef gösterdikleri bir öğretmenin hayatını, sebep oldukları bir cinayetle kaybetmiş olması asla peşlerini bırakmayacak bir durum, bunu çok iyi biliyorlar.
“Söyle bakalım sen hangi delil ve gerekçeyle bu öğretmeni görevden aldın?” denildiğinde “Efendim o günleri biliyorsunuz, talimat gereği rutin bir işlem olarak yapıldı. Başbakanlık’tan (MİT olacak) gelen isimleri tedbiren açığa almamız emredildi. Sonra kendi araştırmamızı yaptık ve bahse konu öğretmenin herhangi bir örgütle bir ilişkisi olduğuna dair somut bir gerekçe olmadığı için biz de kanunları uygulayarak mesleğe iadesine karar verdik. Görüyorsunuz herhangi bir önyargı ile davranılmamıştır. Meğer öğretmen çok daha önce vefat etmiş. Biz de basından (sosyal medya olacak) duyduğumuzda şok olduk. Çok üzüldük!” vesaire vesaire.
HER ŞEY KAYIT ALTINDA
Bakalım emniyette Gökhan Öğretmenin ölümüne sebep olanlar nasıl savunma yapacak? SCF’nin (Stockholm Center for Freedom) geçtiğimiz aylarda yayınlanan ve emeği geçenlerin tarihi bir iş yaptığı Gökhan Öğretmen çalışmasında bütün sağlık raporları ve temas ettiği polislerin isim isim bilgileri açıkça yer alıyor. Emniyete ayak bastığı andan öldürülmesine kadar dakika dakika başından geçenler kayıt altında. Şahitleri de var. 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuksuzlukların sembol ismi Gökhan Öğretmen’in davası da yarın öbür gün sembol bir dava olarak tarihte yerini alacak.
İşkence zaman aşımı olmayan bir suç ve faillerinin hukuk geri geldiği zaman kurtulma şansları yok. Bütün kanunsuz suç işleyenlerin de. Nazi subayları, SS kollukları gibi ya adaletten kaçacaklar, ya mahkemeye çıkacaklar ya da ömürlerinin sonuna kadar her saniye yakalanacakları korkusuyla onursuzca saklanacaklar…
“Türkiye’de ne zulümler oldu, kim yargılandı ki, kim ceza aldı ki?” diye itirazlar geliyor. “Bu dünyada herkes cezasını görüyor sanki” diye umutsuzluk gösterenler var. Bu o kadar yanlış bir bakış açısı ki! Erdoğan sonrasında döneminin bütün işkencecilerinin, katillerinin ve kanun dışı işlem yapmışlarının yargı önüne çıkarılacağı tartışmasız ve istisnasız bir hedef olarak önümüzde hep durmalı. Gerekirse hayatının sonuna kadar tek amacı bu olan teşekküller olmalı. O failler hiçbir zaman unutulmayacaklarını bilerek geçirmeliler bugünlerini. Eğer adalet önünde yapılanların hesabını sormak için yaşamayacaksak hayatını kaybedip gidenlere ve işkence mağdurlarına en büyük vefasızlığı yapmış oluruz.
Tarihe bir ibret-i alem olarak konulurlar ve bir daha kimse bu topraklarda kendi vatandaşlarına soykırım cüretinde bulunamaz. İlkse ilk olur. Olursa da zaten son olur.
MAZLUMLARIN AHI HEPİNİZİ BULACAK!
Gökhan Öğretmeni mesleğe iade eden Bakan İsmet Yılmaz bakalım yırtabilecek misin? Ege’de çocukları ile boğulan ve hala cesedi bulunmayan, Meriç’te son hamlesini yapıp oğluna elini uzatıp sonsuzluğa yürüyen, akıl sağlığını kaybedip intihar eden, işsizlikten kıvranan diğer öğretmenler var sırada. Bar fedaisi kılıklı, görevde kalmak için acıklı Yeşilçam filmi çeviren İçişleri Bakanı, polisler cinayet işlerse “Benim ismimi verin” demiştin, belki öyle yaparlar. Şehit öğretmenin cenazesini kıldırtmayan Mehmet Görmez! Peçete gibi çöpe atıldın ama unutulmadın merak etme. Zavallı öğretmeni, Hainler Mezarlığı’na gömmek isteyen Kadir Topbaş! Koltuğunu korumak için ahir ömrünün en iğrenç anlarına imza attın ama n’oldu? Onursuzca kovuldun. Bir işe de yaramadı.
Mazlumların ahı hepinizi bulacak inşallah.
Her gün birinizi, bir gün hepinizi…
[Levent Kenez] 28.2.2018 [TR724]
Ölümünün ardından Hainler Mezarlığı’na gömmek istediler. Ailesi kahroldu, cenazeyi memleketine götürmeye karar verdiler. Hiçbir kurum araç vermedi. Namazını kılacak imam da bulunamadı. Bir garip gibi son yolculuğuna uğurlandı Gökhan Öğretmen. Kim bilir bu dünyaya yapılan bu garip veda, öte taraflarda nasıl bir karşılanmaya karşılık gelir?
İADE-İ İTİBAR… AMA ÇOK GEÇ!
Bülent Ceyhan’ın özel haberi ile öğrendik ki, Milli Eğitim Bakanlığı geçen hafta okuluna yolladığı resmi yazıda, terörist diye görevden aldıkları Gökhan Açıkkollu’nun mesleğe iadesine karar vermiş. Yani bir nevi iade-i itibar yapmış.
İçinde en ufak vicdan kırıntısı olan bir insanı çıldırtan, isyan ettiren bir durum. Ailesinin canını bir kez daha yaktılar. Hayatının baharında nezarethanede döve döve öldürdükleri Gökhan Öğretmen bir daha geri gelmeyecek ama mesleğe iade yazısı gelmiş. Yarın öbür gün açılacak müzede kırık gözlüğünün yanına bu belge de konulacak öğrencileriyle gülerken çekildiği fotoğrafın hemen yanı başına.
Ben şahsen bu skandal olaya tirajikomik olarak bakamıyorum. Milli Eğitim bürokrasisinin yarın öbür gün kendisini kurtarmak ve mahkemelerde kendilerini savunmak için bunu bilhassa yaptığını düşünüyorum. Çünkü hatalı bir işlem yapsalar şurada yaparlardı: KHK ile görevlerine son verilen öğretmenlerin içinde yer alırdı ismi. Gökhan Açıkkollu ismini Milli Eğitim bürokrasisinde herkesin unuttuğunu ya da kimsenin bilmediğini asla düşünmeyin.
AÇIKLAMA ÇABALARI…
Görevden alarak hedef gösterdikleri bir öğretmenin hayatını, sebep oldukları bir cinayetle kaybetmiş olması asla peşlerini bırakmayacak bir durum, bunu çok iyi biliyorlar.
“Söyle bakalım sen hangi delil ve gerekçeyle bu öğretmeni görevden aldın?” denildiğinde “Efendim o günleri biliyorsunuz, talimat gereği rutin bir işlem olarak yapıldı. Başbakanlık’tan (MİT olacak) gelen isimleri tedbiren açığa almamız emredildi. Sonra kendi araştırmamızı yaptık ve bahse konu öğretmenin herhangi bir örgütle bir ilişkisi olduğuna dair somut bir gerekçe olmadığı için biz de kanunları uygulayarak mesleğe iadesine karar verdik. Görüyorsunuz herhangi bir önyargı ile davranılmamıştır. Meğer öğretmen çok daha önce vefat etmiş. Biz de basından (sosyal medya olacak) duyduğumuzda şok olduk. Çok üzüldük!” vesaire vesaire.
HER ŞEY KAYIT ALTINDA
Bakalım emniyette Gökhan Öğretmenin ölümüne sebep olanlar nasıl savunma yapacak? SCF’nin (Stockholm Center for Freedom) geçtiğimiz aylarda yayınlanan ve emeği geçenlerin tarihi bir iş yaptığı Gökhan Öğretmen çalışmasında bütün sağlık raporları ve temas ettiği polislerin isim isim bilgileri açıkça yer alıyor. Emniyete ayak bastığı andan öldürülmesine kadar dakika dakika başından geçenler kayıt altında. Şahitleri de var. 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuksuzlukların sembol ismi Gökhan Öğretmen’in davası da yarın öbür gün sembol bir dava olarak tarihte yerini alacak.
İşkence zaman aşımı olmayan bir suç ve faillerinin hukuk geri geldiği zaman kurtulma şansları yok. Bütün kanunsuz suç işleyenlerin de. Nazi subayları, SS kollukları gibi ya adaletten kaçacaklar, ya mahkemeye çıkacaklar ya da ömürlerinin sonuna kadar her saniye yakalanacakları korkusuyla onursuzca saklanacaklar…
“Türkiye’de ne zulümler oldu, kim yargılandı ki, kim ceza aldı ki?” diye itirazlar geliyor. “Bu dünyada herkes cezasını görüyor sanki” diye umutsuzluk gösterenler var. Bu o kadar yanlış bir bakış açısı ki! Erdoğan sonrasında döneminin bütün işkencecilerinin, katillerinin ve kanun dışı işlem yapmışlarının yargı önüne çıkarılacağı tartışmasız ve istisnasız bir hedef olarak önümüzde hep durmalı. Gerekirse hayatının sonuna kadar tek amacı bu olan teşekküller olmalı. O failler hiçbir zaman unutulmayacaklarını bilerek geçirmeliler bugünlerini. Eğer adalet önünde yapılanların hesabını sormak için yaşamayacaksak hayatını kaybedip gidenlere ve işkence mağdurlarına en büyük vefasızlığı yapmış oluruz.
Tarihe bir ibret-i alem olarak konulurlar ve bir daha kimse bu topraklarda kendi vatandaşlarına soykırım cüretinde bulunamaz. İlkse ilk olur. Olursa da zaten son olur.
MAZLUMLARIN AHI HEPİNİZİ BULACAK!
Gökhan Öğretmeni mesleğe iade eden Bakan İsmet Yılmaz bakalım yırtabilecek misin? Ege’de çocukları ile boğulan ve hala cesedi bulunmayan, Meriç’te son hamlesini yapıp oğluna elini uzatıp sonsuzluğa yürüyen, akıl sağlığını kaybedip intihar eden, işsizlikten kıvranan diğer öğretmenler var sırada. Bar fedaisi kılıklı, görevde kalmak için acıklı Yeşilçam filmi çeviren İçişleri Bakanı, polisler cinayet işlerse “Benim ismimi verin” demiştin, belki öyle yaparlar. Şehit öğretmenin cenazesini kıldırtmayan Mehmet Görmez! Peçete gibi çöpe atıldın ama unutulmadın merak etme. Zavallı öğretmeni, Hainler Mezarlığı’na gömmek isteyen Kadir Topbaş! Koltuğunu korumak için ahir ömrünün en iğrenç anlarına imza attın ama n’oldu? Onursuzca kovuldun. Bir işe de yaramadı.
Mazlumların ahı hepinizi bulacak inşallah.
Her gün birinizi, bir gün hepinizi…
[Levent Kenez] 28.2.2018 [TR724]
Kırmızı halıdan kırmızı bültene savrulmak [Adem Yavuz Arslan]
Eğer hala ‘şaşırma duygunuz’ varsa ve aldığınız bir haber sonrası ‘şok olabiliyorsanız’ alın size ‘yok artık’ dedirtecek bir kulis bilgisi: Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği YPG’nin kullandığı silahların bir kısmı Türkiye’den gitmiş.
Evet yanlış duymadınız.
Teyitli bilgilere göre Suriye’ye gönderilen meşhur silah yüklü TIR’ların bir kısmı sınırı geçtikten sonra ‘hedefe’ ulaşmamış.
‘Hedef’ten kastım tabi ki Türkmen gruplar değil.
Zira onlar kendilerine silah yardımı yapılmadığını zaten açıklamışlardı. O tırların kimlere gittiği herkesin malumu.
Otoritenin olmadığı, parayı fazla verenin sözünün geçtiği savaş ortamlarında bu tip ‘kaza’lar olabilir fakat bahsettiğim olay hayli trajik.
Düşünsenize, Türkiye kendi eliyle terörist dediği bir gruba silah sağlamış oldu. Yani YPG sadece ABD silahlarını kullanmıyor. O silahlar şu ana kadar 30’dan fazla askerimizi şehit etti.
Kimbilir belki de kapalı kapılar ardında ‘Bize silah vermeyin diyorsunuz ama sizin silahlarınız örgütte ne yapıyor?’ diye soran bile olmuştur!
KIRMIZI HALIDAN KIRMIZI BÜLTENE
Türkiye’nin Suriye ve ‘sahadaki yabancı savaşçılara dair politikası’ hakkında önümüzdeki yıllarda çok sayıda kitap, doktora tezi ya da makale yazılacaktır.
Yazılması da gerekiyor.
Zira öyle enteresan bir süreç ki takip etmek, anlamak, anlamlandırmak imkansız.
Mesela Salih Müslim olayı.
PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’nin eski eş başkanı Salih Müslim Türkiye’nin talebi üzerine Çekya’da gözaltına alındı. Dosyası jet hızıyla hazırlanıp gönderilen Salih Müslim’in Türkiye’ye iadesi isteniyordu.
Gerçi mahkemenin Türkiye’ye iade etmesi beklenmiyordu ve nitekim öyle de oldu.
Fakat Türk dış politikasında yaşanan tutarsızlıklar, zikzaklar için Salih Müslim iyi bir örnek.
Düşünsenize, Salih Müslim birkaç yıl önce Türkiye tarafından itibar görüyor, kırmızı halılarla karşılanıyordu.
Türkiye’ye her geldiğinde (toplam 4 kez) bizzat Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşüyordu.
İmralı görüşmelerinde aktif görev yapan MİT Daire Başkanı Uğur Kaan Ayık, MİT’te başkan olan Kemal Eskintan da bu görüşmelere katılmıştı.
Hatta Havuz medyasına göre dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Salih Müslim ile 6 saati bulan bir toplantı yapmıştı.
Havuz Medyası’ndan Yeni Şafak ve Ensonhaber bu görüşmelere dair kulis bilgilerini manşetten veriyordu. Gerçi her zaman olduğu gibi konjonktür değişince AKP kurmayları bu görüşmeleri reddettiler.
Oysa ki o dönemde hükümet çevrelerinden gazetecilere ‘yeni bir pencere açıyoruz, bu ziyaretleri önemsiyoruz’ mesajları fısıldanıyordu.
Türkiye sınırına asılan YPG bayraklarının Müslim’le yapılan görüşmeler sonrası indirilmesi ‘başarı’ ve ‘diyalogun sonucu’ olarak lanse ediliyordu. Salih Müslim, TSK’nın ‘olağanüstü bir operasyonla’ Süleyman Şah Türbesini taşıdığında da sahadaydı.
Kısacası Salih Müslim’in ‘muteber’ olduğu günlere dair detaylar herkesin hafızasında tazeliğini koruyor.
SALİH MÜSLİM’DEN ‘ÖCALAN GÖRÜNTÜSÜ’ ÇIKAR MI?
Hızlı dönüşleri ile meşhur Erdoğan, geleneği bozmadı ve Salih Müslim’de de aynısını yaptı. Müslim kırmızı bültenle aranan bir terörist haline geldi. Başına 4 milyon lira ödül kondu.
Peki Salih Müslim Ankara’da üst düzey ilgi görürken ‘terörist’ değil miydi? Ankara, Müslim’in PYD eş başkanı olduğunu ve Öcalan ile yakın ilişkisini bilmiyor muydu?
CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun sorusu hala cevapsız: “Mardin mahkemesi ve Yargıtay, YPG/PYD’ye açıkça terör örgütü dedikten sonra siz bu örgütün liderini Salih Müslim’i Türkiye’ye niye getirdiniz, önüne kırmızı halı serdiniz?”
Salih Müslim’in kim olduğu tabi ki biliniyordu.
Hatta Müslim’in yanında Öcalan fotoğraflı cep telefonu taşıdığı bile biliniyordu.
Fakat Erdoğan için önemli olan seçim sandığı olduğu için o dönem Salih Müslim ile yan yana olmak, ‘dost’ olmak gerekiyordu.
Şimdi ise ‘düşman’ olması gerekiyor.
Nasıl ki Afrin Operasyonu iç politikaya dönük bir hamleyse Salih Müslim de öyle.
AKP’nin Kandil’de bulunan PKK liderlerinden çok Salih Müslim’e yoğunlaşmasının bir başka hedefi daha var.
Eğer Salih Müslim elleri kelepçeli olarak Türkiye’ye getirilebilirse AKP için çok büyük bir seçim yatırımı olacak. Bir nevi ‘ikinci Öcalan’ görüntüsü verilmek isteniyor.
Bu aşamada lafı çok uzatıp dolandırmaya gerek yok.
Bir önceki yazımda da detaylarına yer vermiştim. Erdoğan’ın Kürt sorununda bir çözüm hedefi hiç olmadı.
Müzakere yürütürken de savaşırken de tek hedefi sandıktı. Seçimlere giderken müzakere yürüttü. Sandıkta istediği sonuçları alınca da savaş kararı aldı.
Aynı durum Salih Müslim için de geçerli.
2013-2014’te Salih Müslim ile dost olmaları gerekiyordu. Bugün ise düşman. Yarın ne olacağını kestirmek mümkün değil.
Bu arada şu notu düşmek lazım.
Suriye politikasında yapılan yanlışlar, Salih Müslim ile yürütülen diyalogların faturası dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na kesilecek gibi.
Nitekim Davutoğlu geçtiğimiz günlerde TRT’ye çıkıp Suriye politikasını savunmak zorunda kaldı.
Aktroller ve yandaş medya faturayı Ahmet Davutoğlu’na kesiyor fakat AKP gerçeklerini ve Ankara’da işlerin nasıl döndüğünü bilen herkes, her konuda olduğu gibi Suriye politikasında da asıl söz sahibinin bizzat Erdoğan olduğunu biliyor.
Arabalara takılacak cam filmine, ya da televizyonlarda magazin programına kimin çıkacağına bile Erdoğan karar veriyorken Suriye politikasının ondan habersiz olacağını düşünmek fazlasıyla saflık olur.
Özetle AKP’de politikalar ülke çıkarlarına göre değil koltuk ve sandık hesabına göre yapılıyor.
Suriye ve Salih Müslim olayında da yaşanan bundan ibaret.
Bu politikaların ‘maliyeti’ ise gelecek nesillerin üzerine yük olarak kalacak. Hem de çok ağır bir yük.
[Adem Yavuz Arslan] 28.2.2018 [TR724]
Evet yanlış duymadınız.
Teyitli bilgilere göre Suriye’ye gönderilen meşhur silah yüklü TIR’ların bir kısmı sınırı geçtikten sonra ‘hedefe’ ulaşmamış.
‘Hedef’ten kastım tabi ki Türkmen gruplar değil.
Zira onlar kendilerine silah yardımı yapılmadığını zaten açıklamışlardı. O tırların kimlere gittiği herkesin malumu.
Otoritenin olmadığı, parayı fazla verenin sözünün geçtiği savaş ortamlarında bu tip ‘kaza’lar olabilir fakat bahsettiğim olay hayli trajik.
Düşünsenize, Türkiye kendi eliyle terörist dediği bir gruba silah sağlamış oldu. Yani YPG sadece ABD silahlarını kullanmıyor. O silahlar şu ana kadar 30’dan fazla askerimizi şehit etti.
Kimbilir belki de kapalı kapılar ardında ‘Bize silah vermeyin diyorsunuz ama sizin silahlarınız örgütte ne yapıyor?’ diye soran bile olmuştur!
KIRMIZI HALIDAN KIRMIZI BÜLTENE
Türkiye’nin Suriye ve ‘sahadaki yabancı savaşçılara dair politikası’ hakkında önümüzdeki yıllarda çok sayıda kitap, doktora tezi ya da makale yazılacaktır.
Yazılması da gerekiyor.
Zira öyle enteresan bir süreç ki takip etmek, anlamak, anlamlandırmak imkansız.
Mesela Salih Müslim olayı.
PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’nin eski eş başkanı Salih Müslim Türkiye’nin talebi üzerine Çekya’da gözaltına alındı. Dosyası jet hızıyla hazırlanıp gönderilen Salih Müslim’in Türkiye’ye iadesi isteniyordu.
Gerçi mahkemenin Türkiye’ye iade etmesi beklenmiyordu ve nitekim öyle de oldu.
Fakat Türk dış politikasında yaşanan tutarsızlıklar, zikzaklar için Salih Müslim iyi bir örnek.
Düşünsenize, Salih Müslim birkaç yıl önce Türkiye tarafından itibar görüyor, kırmızı halılarla karşılanıyordu.
Türkiye’ye her geldiğinde (toplam 4 kez) bizzat Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşüyordu.
İmralı görüşmelerinde aktif görev yapan MİT Daire Başkanı Uğur Kaan Ayık, MİT’te başkan olan Kemal Eskintan da bu görüşmelere katılmıştı.
Hatta Havuz medyasına göre dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Salih Müslim ile 6 saati bulan bir toplantı yapmıştı.
Havuz Medyası’ndan Yeni Şafak ve Ensonhaber bu görüşmelere dair kulis bilgilerini manşetten veriyordu. Gerçi her zaman olduğu gibi konjonktür değişince AKP kurmayları bu görüşmeleri reddettiler.
Oysa ki o dönemde hükümet çevrelerinden gazetecilere ‘yeni bir pencere açıyoruz, bu ziyaretleri önemsiyoruz’ mesajları fısıldanıyordu.
Türkiye sınırına asılan YPG bayraklarının Müslim’le yapılan görüşmeler sonrası indirilmesi ‘başarı’ ve ‘diyalogun sonucu’ olarak lanse ediliyordu. Salih Müslim, TSK’nın ‘olağanüstü bir operasyonla’ Süleyman Şah Türbesini taşıdığında da sahadaydı.
Kısacası Salih Müslim’in ‘muteber’ olduğu günlere dair detaylar herkesin hafızasında tazeliğini koruyor.
SALİH MÜSLİM’DEN ‘ÖCALAN GÖRÜNTÜSÜ’ ÇIKAR MI?
Hızlı dönüşleri ile meşhur Erdoğan, geleneği bozmadı ve Salih Müslim’de de aynısını yaptı. Müslim kırmızı bültenle aranan bir terörist haline geldi. Başına 4 milyon lira ödül kondu.
Peki Salih Müslim Ankara’da üst düzey ilgi görürken ‘terörist’ değil miydi? Ankara, Müslim’in PYD eş başkanı olduğunu ve Öcalan ile yakın ilişkisini bilmiyor muydu?
CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun sorusu hala cevapsız: “Mardin mahkemesi ve Yargıtay, YPG/PYD’ye açıkça terör örgütü dedikten sonra siz bu örgütün liderini Salih Müslim’i Türkiye’ye niye getirdiniz, önüne kırmızı halı serdiniz?”
Salih Müslim’in kim olduğu tabi ki biliniyordu.
Hatta Müslim’in yanında Öcalan fotoğraflı cep telefonu taşıdığı bile biliniyordu.
Fakat Erdoğan için önemli olan seçim sandığı olduğu için o dönem Salih Müslim ile yan yana olmak, ‘dost’ olmak gerekiyordu.
Şimdi ise ‘düşman’ olması gerekiyor.
Nasıl ki Afrin Operasyonu iç politikaya dönük bir hamleyse Salih Müslim de öyle.
AKP’nin Kandil’de bulunan PKK liderlerinden çok Salih Müslim’e yoğunlaşmasının bir başka hedefi daha var.
Eğer Salih Müslim elleri kelepçeli olarak Türkiye’ye getirilebilirse AKP için çok büyük bir seçim yatırımı olacak. Bir nevi ‘ikinci Öcalan’ görüntüsü verilmek isteniyor.
Bu aşamada lafı çok uzatıp dolandırmaya gerek yok.
Bir önceki yazımda da detaylarına yer vermiştim. Erdoğan’ın Kürt sorununda bir çözüm hedefi hiç olmadı.
Müzakere yürütürken de savaşırken de tek hedefi sandıktı. Seçimlere giderken müzakere yürüttü. Sandıkta istediği sonuçları alınca da savaş kararı aldı.
Aynı durum Salih Müslim için de geçerli.
2013-2014’te Salih Müslim ile dost olmaları gerekiyordu. Bugün ise düşman. Yarın ne olacağını kestirmek mümkün değil.
Bu arada şu notu düşmek lazım.
Suriye politikasında yapılan yanlışlar, Salih Müslim ile yürütülen diyalogların faturası dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na kesilecek gibi.
Nitekim Davutoğlu geçtiğimiz günlerde TRT’ye çıkıp Suriye politikasını savunmak zorunda kaldı.
Aktroller ve yandaş medya faturayı Ahmet Davutoğlu’na kesiyor fakat AKP gerçeklerini ve Ankara’da işlerin nasıl döndüğünü bilen herkes, her konuda olduğu gibi Suriye politikasında da asıl söz sahibinin bizzat Erdoğan olduğunu biliyor.
Arabalara takılacak cam filmine, ya da televizyonlarda magazin programına kimin çıkacağına bile Erdoğan karar veriyorken Suriye politikasının ondan habersiz olacağını düşünmek fazlasıyla saflık olur.
Özetle AKP’de politikalar ülke çıkarlarına göre değil koltuk ve sandık hesabına göre yapılıyor.
Suriye ve Salih Müslim olayında da yaşanan bundan ibaret.
Bu politikaların ‘maliyeti’ ise gelecek nesillerin üzerine yük olarak kalacak. Hem de çok ağır bir yük.
[Adem Yavuz Arslan] 28.2.2018 [TR724]
Bazı hayaller ibadet kadar değerlidir [Süleyman Sargın]
Bediüzzaman Hazretleri “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” buyuruyor. Yani insanın var oluş gayesine uygun bir hayali, mefkûresi, ideali olmazsa zihinler enaniyetlerin, egoların esiri olup hep onların etrafında dönerler.
İbnü’l Arabi Hazretleri hayali, “yerine göre ibadet sayılacak kadar değerli” kabul eder. Hatta hayali çok geniş, tasavvur dünyaları çok parlak olan kimselerin, ibadet ü taat ve evrâd u ezkârdan daha derin bir zevk aldıklarını söyler. Ona göre hayalini hayırda kullanan bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın çok geniş ve engin lütuf ve ihsan tecellîlerini müşâhede edebilir. Böyle biri, ibadetlerinde ve Allah’a teveccühünde farklı âlemlere kapılar açar. Ân olur, Kur’an’da tasvir edilen Cennet’i bütün ihtişam ve debdebesi ile, Cehennemi de bütün dehşetiyle aklına getirip hayalinde resmedebilir.
Şu halde hayal, Allah’ın insanlara verdiği en büyük lütuflardan biridir, diyebiliriz. İnsan onunla, ibadetlerinde ve Allah’la irtibatında derinleşebilir. Bunu yaptığı aynı anda, kötü sonuçlar doğurabilecek fenalıkları da bütün çirkinlikleriyle daha net bir şekilde tasavvur edebilir. Ancak, kupkuru ve hedefi olmayan tahayyülatın da hiçbir manası ve faydası yoktur. Bu sebeple insanın ibadet sayılabilecek hayallere yönelmesi gerekir. Söz gelimi, Kur’ân okurken, muhtevanın mahiyetine uygun ve makul şeyleri düşünmesi, hayalini harekete geçirmesi yararlı olur. Yoksa kâh burada, kâh orada veya kâh öbür tarafta tahayyül eden birinin tahayyülü de, tefekkürü de anlamsız, faydasız ve sonuçsuz bir uğraştan ibaret kalır.
Hayal bu kadar önemli olunca, hayalde yüce bir gayenin gerekliliği de kendiliğinden ortaya çıkıyor. İnsanın, ister şahsi isterse sosyal hayatı adına, kendine çok büyük şeyleri gaye-i hayal yapması oldukça önemlidir. Şahsi hayatı adına kullukta zirvelere doğru tırmanmak, insan-ı kâmil ufkunu yakalamak, insanlık adına da bütün insanlığı o ufka doğru yürümeye teşvik etmek, kurulabilecek en güzel hayaldir. “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir” vecizesi bunu ifade eder. Himmeti milleti veya bütün insanlık olan birinin hayali de, tefekkürü de, gecesi de, gündüzü de o istikamette şekillenir.
Küçük hedeflere bağlı yaşayan veya bütün bütün hedefsiz olan birinin ömrü de hayalleri kadardır. Öldüğünde de öyle ölür ve ahireti de ona göre şekillenir. Hayal, insanda olması gerektiği biçimde olmaz ve hedefini tam bulamazsa, vicdan daralır, çok geniş olan âleme açık insan ufku kararır ve o insan bütün bütün bencil ve sadece kendini düşünen hodgam bir varlık haline gelir.
Neyin peşinden gidiyorsun?
Biraz daha açalım; mesela bir insan, dünyayı veya sadece cismaniyete ait herhangi bir zevki ya da ikbal, makam ve mansıp gibi konuları hayaline gaye yaptığı zaman bütün ömrü bunları elde etmek için çabalamakla geçecektir. Böyle biri zamanla bunları elde etse de, hiçbir zaman doymayacak, nefsi ve arzuları adına sürekli daha başka şeyler arayacaktır. Aklı, ruhu ve bütün duygularıyla yüksek gayelere yöneleceği âna kadar da bir türlü doymak bilmeyecektir.
Aksine eğer bu insan, sadece Allah rızası deyip ona bağlanırsa bütün ömrünü bu uğurda bereketlendirerek yaşayacaktır. Böyle bir hedefin ancak O’nu (c.c.) bütün cihana duyurup tanıtmakla gerçekleşeceğine inanarak sürekli o istikamette yürüyecektir. Sonsuza doğru bu yolculuğunu sürekli hale getirebildiği takdirde insan, benliğin, egoizmin, enaniyetin anaforlarına kapılmaktan kurtulacaktır. Bu da bütün cihanları içine alacak bir vicdan genişliğine ulaşmak demektir. Vicdan genişliğine ulaşan insan, Hocaefendi’nin tabiriyle “….âdeta daima uçacak, önünde yeni yeni perdelerin açıldığını müşâhede edecek, bu salih daire onda yeni şevkler uyaracak, duyduğu her şevkle daha farklı hamlelerde bulunacak ve her hamle onun önüne daha değişik ufuklar açacak ve kendini düşünmeyen bir küheylan gibi hep gayeler gayesine koşacaktır.”
Bunu tasavvufçuların “fenâ fişşeyh”, “fenâ firresûl” ve “fenâ fillah” düşüncelerine veya “seyr ilallah”, “seyr fillah” ve “seyr minallah” esaslarına da benzetebiliriz. Bunlara, insanın Allah’a doğru gitmesi, seyr u sülûkunu tamamlaması, O’nda fâni olduktan sonra dönüp başkalarını da O’na götürmesi diyebiliriz. Halk içinde Hak ile beraber bulunma, insanları Allah’a yükseltmek için onların içinde bulunduğu aynı anda Allah ile beraber olduğunun idrakinde olma olarak da anlatabileceğimiz bu durum, bir nübüvvet cilvesidir.
Sâlik, hayalini böyle yüce bir gayeye ve hedefe kilitlediği zaman, onun seyr u sülûk yolculuğunun sonu hiçbir zaman gelmeyecektir. Bu mübarek yolcu, sürekli Allah’ı anma ve durmadan O’na yürüme sayesinde her adımında imanın farklı bir tadıyla tanışacak ve kalbi tarifsiz tatminlerle mutmain olacaktır. İmanın tadına varmak öyle bir tatmindir ki hiçbir dünyevi ve cismani tatminle kıyaslanamaz. “İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur ve oturaklaşır.” (Ra’d Sûresi/28) ayeti bunu ifade etmektedir. Kalbler sadece ve sadece Allah’ı anarak huzura ve doyuma erişir.
Allah’a götürmeyen bir yolda yürüyen ve kendisini yenileyemeyen kimseler ise nefsin ve şeytanın her türlü saldırısına açık haldedirler. Gayesi Allah olmayan, nefsini ve enaniyetini gaye haline getirir. Böyle olunca da bencilliğin dar mahbesinden kurtulamaz ve şeytanın arkadaşı olur. Allah (celle celâluhu), “Kim Rahmân’ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş oluverir.” (Zuhruf Sûresi/36) buyurmaktadır. Böyle bir kimse gözleri olmasına rağmen Kur’an gibi bir hakikati görmemiştir.
Gördüğü halde görmemiş gibi davranmak bahtsızlığı
Biz, Allah’ın azametini, O’nun rahmetinin vüs’atini, bize olan nimet ve ihsanlarını ve dünyaya gönderiliş gayemizi biliyoruz. Aynı şekilde, şeytanın bize kurduğu tuzakların, içimizde nefsin onun hesabına nasıl çalıştığının, nefsani arzularımızın ve benlik çarkının tamamen şeytanın hesabına döndüğünün de farkındayız. Hatta İslam ahlakçılarının tabiriyle “kuvve-i akliyemizin” şeytan hesabına çalıştığını, “kuvve-i gadabiyemizin”, öfkemizin, kinimizin ve nefretimizin dahi şeytan hesabına hareket ettiğini biliyoruz. İyi veya kötü bildiğimiz bütün bu şeylere rağmen, gidip şeytanın sahiline aborde oluyor ve orada demir atıyoruz. İşte bu, yukarıdaki âyette anlatılan husustur. Kur’an’ı ve muhtevasındaki hakikatleri gördüğü halde görmemiş gibi davranmak ve varlıkta yokluk çekmek…
Bile, isteye yaptığımız bu işler şeytana teslim olma ve ona bağlanma demektir. İnsan unutmadığı hâlde unutma durumuna düşmekte, unutanlar gibi davranmakta ve duygularına mağlup olmaktadır. Böyle olunca da kendi benliğinin dışına çıkamamaktadır. Allah ile münasebeti olmayan bir benlikte ise hayır yoktur.
Enaniyet asrı olan bu asırda şişmiş egolarımızın, burundan kıl aldırmayan enaniyetlerimizin vicdanlarımızı etkisizleştirerek bizi yönetmelerine izin vermemeliyiz. Başta ilahiyatçılar olmak üzere akademisyenler, gazeteciler ve “abiler” konuşup yazarken seslendirdikleri şeylerin vicdanlarından mı egolarından mı geldiğine bakmalılar/bakmalıyız. Bunun için de “gaye-i hayalimizin” iç dünyamızda ne kadar canlı ve taze olduğunu kontrol etmemiz yeter!
[Süleyman Sargın] 28.2.2018 [TR724]
İbnü’l Arabi Hazretleri hayali, “yerine göre ibadet sayılacak kadar değerli” kabul eder. Hatta hayali çok geniş, tasavvur dünyaları çok parlak olan kimselerin, ibadet ü taat ve evrâd u ezkârdan daha derin bir zevk aldıklarını söyler. Ona göre hayalini hayırda kullanan bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın çok geniş ve engin lütuf ve ihsan tecellîlerini müşâhede edebilir. Böyle biri, ibadetlerinde ve Allah’a teveccühünde farklı âlemlere kapılar açar. Ân olur, Kur’an’da tasvir edilen Cennet’i bütün ihtişam ve debdebesi ile, Cehennemi de bütün dehşetiyle aklına getirip hayalinde resmedebilir.
Şu halde hayal, Allah’ın insanlara verdiği en büyük lütuflardan biridir, diyebiliriz. İnsan onunla, ibadetlerinde ve Allah’la irtibatında derinleşebilir. Bunu yaptığı aynı anda, kötü sonuçlar doğurabilecek fenalıkları da bütün çirkinlikleriyle daha net bir şekilde tasavvur edebilir. Ancak, kupkuru ve hedefi olmayan tahayyülatın da hiçbir manası ve faydası yoktur. Bu sebeple insanın ibadet sayılabilecek hayallere yönelmesi gerekir. Söz gelimi, Kur’ân okurken, muhtevanın mahiyetine uygun ve makul şeyleri düşünmesi, hayalini harekete geçirmesi yararlı olur. Yoksa kâh burada, kâh orada veya kâh öbür tarafta tahayyül eden birinin tahayyülü de, tefekkürü de anlamsız, faydasız ve sonuçsuz bir uğraştan ibaret kalır.
Hayal bu kadar önemli olunca, hayalde yüce bir gayenin gerekliliği de kendiliğinden ortaya çıkıyor. İnsanın, ister şahsi isterse sosyal hayatı adına, kendine çok büyük şeyleri gaye-i hayal yapması oldukça önemlidir. Şahsi hayatı adına kullukta zirvelere doğru tırmanmak, insan-ı kâmil ufkunu yakalamak, insanlık adına da bütün insanlığı o ufka doğru yürümeye teşvik etmek, kurulabilecek en güzel hayaldir. “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir” vecizesi bunu ifade eder. Himmeti milleti veya bütün insanlık olan birinin hayali de, tefekkürü de, gecesi de, gündüzü de o istikamette şekillenir.
Küçük hedeflere bağlı yaşayan veya bütün bütün hedefsiz olan birinin ömrü de hayalleri kadardır. Öldüğünde de öyle ölür ve ahireti de ona göre şekillenir. Hayal, insanda olması gerektiği biçimde olmaz ve hedefini tam bulamazsa, vicdan daralır, çok geniş olan âleme açık insan ufku kararır ve o insan bütün bütün bencil ve sadece kendini düşünen hodgam bir varlık haline gelir.
Neyin peşinden gidiyorsun?
Biraz daha açalım; mesela bir insan, dünyayı veya sadece cismaniyete ait herhangi bir zevki ya da ikbal, makam ve mansıp gibi konuları hayaline gaye yaptığı zaman bütün ömrü bunları elde etmek için çabalamakla geçecektir. Böyle biri zamanla bunları elde etse de, hiçbir zaman doymayacak, nefsi ve arzuları adına sürekli daha başka şeyler arayacaktır. Aklı, ruhu ve bütün duygularıyla yüksek gayelere yöneleceği âna kadar da bir türlü doymak bilmeyecektir.
Aksine eğer bu insan, sadece Allah rızası deyip ona bağlanırsa bütün ömrünü bu uğurda bereketlendirerek yaşayacaktır. Böyle bir hedefin ancak O’nu (c.c.) bütün cihana duyurup tanıtmakla gerçekleşeceğine inanarak sürekli o istikamette yürüyecektir. Sonsuza doğru bu yolculuğunu sürekli hale getirebildiği takdirde insan, benliğin, egoizmin, enaniyetin anaforlarına kapılmaktan kurtulacaktır. Bu da bütün cihanları içine alacak bir vicdan genişliğine ulaşmak demektir. Vicdan genişliğine ulaşan insan, Hocaefendi’nin tabiriyle “….âdeta daima uçacak, önünde yeni yeni perdelerin açıldığını müşâhede edecek, bu salih daire onda yeni şevkler uyaracak, duyduğu her şevkle daha farklı hamlelerde bulunacak ve her hamle onun önüne daha değişik ufuklar açacak ve kendini düşünmeyen bir küheylan gibi hep gayeler gayesine koşacaktır.”
Bunu tasavvufçuların “fenâ fişşeyh”, “fenâ firresûl” ve “fenâ fillah” düşüncelerine veya “seyr ilallah”, “seyr fillah” ve “seyr minallah” esaslarına da benzetebiliriz. Bunlara, insanın Allah’a doğru gitmesi, seyr u sülûkunu tamamlaması, O’nda fâni olduktan sonra dönüp başkalarını da O’na götürmesi diyebiliriz. Halk içinde Hak ile beraber bulunma, insanları Allah’a yükseltmek için onların içinde bulunduğu aynı anda Allah ile beraber olduğunun idrakinde olma olarak da anlatabileceğimiz bu durum, bir nübüvvet cilvesidir.
Sâlik, hayalini böyle yüce bir gayeye ve hedefe kilitlediği zaman, onun seyr u sülûk yolculuğunun sonu hiçbir zaman gelmeyecektir. Bu mübarek yolcu, sürekli Allah’ı anma ve durmadan O’na yürüme sayesinde her adımında imanın farklı bir tadıyla tanışacak ve kalbi tarifsiz tatminlerle mutmain olacaktır. İmanın tadına varmak öyle bir tatmindir ki hiçbir dünyevi ve cismani tatminle kıyaslanamaz. “İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur ve oturaklaşır.” (Ra’d Sûresi/28) ayeti bunu ifade etmektedir. Kalbler sadece ve sadece Allah’ı anarak huzura ve doyuma erişir.
Allah’a götürmeyen bir yolda yürüyen ve kendisini yenileyemeyen kimseler ise nefsin ve şeytanın her türlü saldırısına açık haldedirler. Gayesi Allah olmayan, nefsini ve enaniyetini gaye haline getirir. Böyle olunca da bencilliğin dar mahbesinden kurtulamaz ve şeytanın arkadaşı olur. Allah (celle celâluhu), “Kim Rahmân’ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş oluverir.” (Zuhruf Sûresi/36) buyurmaktadır. Böyle bir kimse gözleri olmasına rağmen Kur’an gibi bir hakikati görmemiştir.
Gördüğü halde görmemiş gibi davranmak bahtsızlığı
Biz, Allah’ın azametini, O’nun rahmetinin vüs’atini, bize olan nimet ve ihsanlarını ve dünyaya gönderiliş gayemizi biliyoruz. Aynı şekilde, şeytanın bize kurduğu tuzakların, içimizde nefsin onun hesabına nasıl çalıştığının, nefsani arzularımızın ve benlik çarkının tamamen şeytanın hesabına döndüğünün de farkındayız. Hatta İslam ahlakçılarının tabiriyle “kuvve-i akliyemizin” şeytan hesabına çalıştığını, “kuvve-i gadabiyemizin”, öfkemizin, kinimizin ve nefretimizin dahi şeytan hesabına hareket ettiğini biliyoruz. İyi veya kötü bildiğimiz bütün bu şeylere rağmen, gidip şeytanın sahiline aborde oluyor ve orada demir atıyoruz. İşte bu, yukarıdaki âyette anlatılan husustur. Kur’an’ı ve muhtevasındaki hakikatleri gördüğü halde görmemiş gibi davranmak ve varlıkta yokluk çekmek…
Bile, isteye yaptığımız bu işler şeytana teslim olma ve ona bağlanma demektir. İnsan unutmadığı hâlde unutma durumuna düşmekte, unutanlar gibi davranmakta ve duygularına mağlup olmaktadır. Böyle olunca da kendi benliğinin dışına çıkamamaktadır. Allah ile münasebeti olmayan bir benlikte ise hayır yoktur.
Enaniyet asrı olan bu asırda şişmiş egolarımızın, burundan kıl aldırmayan enaniyetlerimizin vicdanlarımızı etkisizleştirerek bizi yönetmelerine izin vermemeliyiz. Başta ilahiyatçılar olmak üzere akademisyenler, gazeteciler ve “abiler” konuşup yazarken seslendirdikleri şeylerin vicdanlarından mı egolarından mı geldiğine bakmalılar/bakmalıyız. Bunun için de “gaye-i hayalimizin” iç dünyamızda ne kadar canlı ve taze olduğunu kontrol etmemiz yeter!
[Süleyman Sargın] 28.2.2018 [TR724]
28 Şubat’tan bugüne: İktidar neye dayanıyormuş? [Kemal Ay]
28 Şubat postmodern darbesi, icracı generallerin boşboğazlıklarından biraz da, askerin gücünün mahiyeti hakkında etraflı bilgi vermişti. Asker, MGK eliyle politikayı yönlendiriyordu. Bu arada toplumsal ‘rıza’ üretmesi gerektiğinde medyayı kullanmaya tevessül ediyor, hâlâ canını sıkan durumlar olursa yargıyı devreye sokuyordu. Peki, bu alanlara tümüyle hükmettiği için miydi bu? Hayır. Bu alanlarda ‘etkili’ olduğunu düşündüğü kişileri, bazen korkuyla, bazen ‘vatan-millet’ gazlamasıyla, bazen de çeşitli imkânlarla ‘kullanışlı’ hâle getirmesini biliyordu.
Asker, belirli konularda kırmızı çizgiler çekmiş, o alanlara dokunulmadığı sürece siyasetçilerin kendilerince gündem oluşturmalarına müsaade eder pozisyondaydı. Kürt meselesi, özelleştirmeler, bürokrasinin nasıl işleyeceği, Avrupa Birliği, ABD ile stratejik ortaklıklar, Ortadoğu’da İsrail’le ilişkiler gibi konularda askerler inisiyatif peşindeydi. Türkiye’nin en köklü kurumlarından birisi olan TSK’nın kendini buna ‘ehil’ hissetmesinin arkasında, ‘devletin sahipliği’ düşüncesi vardı muhtemelen. Atatürk’ten alınmıştı bu emanet.
TSK’nın ‘kamuoyu’ kavramıyla tanışmasının ne zaman olduğu önemli. 12 Eylül darbesi için mesela 28 Şubat’ta olduğu gibi medyayı kullanma yoluna gidilmedi. Zira 12 Eylül’den önce bir nevi ‘iç savaş’ vardı. Evet, burada bir ‘şartları olgunlaştırma’ ameliyesi vardı fakat toplumdaki ‘yarılma’ şakaya gelecek bir şey de değildi. Nitekim o ‘yarılma’ Türkiye’nin kaderini bugün hâlen etkiliyor. O günlerde TSK’nın komuta kademesi içerisinde bir darbe yapması, yeterliydi. Kamuoyunu ikna sürecine ihtiyacı yoktu. Aynı şekilde 27 Mayıs’ta da böyle oldu. Meclis içerisinde Demokrat Parti’ye karşı yeterli ‘nefret’ vardı. CHP’nin ikna edilmesi tek başına yeterliydi.
28 Şubat’ın şartlarını da bir bakıma 12 Eylül’de TSK kendisi hazırladı. Darbeden kısa süre önce Demirel hükümetinin serbest piyasaya geçişi, Kenan Evren’in devlet başkanlığında tahakkuk ettirildi. Turgut Özal, de facto idareci olarak bu geçişi, yani ABD ile ekonomik ilişkileri, neoliberal piyasaya Türkiye’nin de eklemlenmesini yürüttü. Bütün bunlar, ‘devlet kararıydı’. Kamuoyu, habersizdi. Haberdar olmasına gerek de yoktu. Çünkü hem ekonomik hem de sosyal olarak ‘sivil toplum’un şartları oluşmamıştı. ‘Bağımsız’ işadamları, ‘bağımsız gazeteler, dergiler’ vardı fakat bunları kolaylıkla kontrol altına alınabiliyordu.
Turgut Özal dönemi, beklendiği üzere, ekonomik liberalleşmenin yanı sıra ‘sivil toplum’ meselesini de gündemimize soktu. Levent Kırca’nın o muhteşem skecinde olduğu gibi, eğer 1990’larda ordu bir darbe yapmak durumunda kalsaydı, darbe bildirisini okuyacak askerin ‘reklam arası’ vermesi gerekecekti. Artık ‘tek’ televizyon yoktu. Haliyle ordunun siyasete müdahalesi de, bu ‘postmodern’ şartlara göre ayarlanmalıydı. Bu da, toplumu yönlendirmekten geçiyordu.
***
28 Şubat’ta ordunun medyaya nasıl baskı yaptığını, bazılarının da buna nasıl gönüllü olduğunu 2000’li yılların başında bizzat canlı şahitlerinden dinledik. Ordu, yukarıda saydığım ‘çıkarları’ (bunu ülke çıkarı gibi görüyorlardı muhtemelen) korumak için, toplumdaki ‘bölünmeyi’ diri tutmak istemişti. Laik-dindar ayrımı 28 Şubat’ın ürünü değildi fakat o dönemde ciddi anlamda kullanıldı. Serbest piyasa ve sivil toplumun genişlemesiyle Türkiye’deki tarikat ve cemaat yapıları ‘görünür’ hâle gelmişti ve bunların kontrolü önemliydi. Ama bazı askerler ‘fevri’ davranarak, ‘kökünü kazama’ gibi ifadelerle yarılmayı arttırmayı tercih etti.
AKP ile liberallerin ve bir takım solcuların ‘flörtüne’ bozulan kesimler, 28 Şubat dönemi hiç yaşanmamış gibi davranıyor fakat bu ‘flört’ önce 28 Şubat döneminde başlamıştı. MGK’daki ‘yetkili’ askerlerin sadece bürokratik gücü değil, kamuoyundaki ‘entelektüel tartışmayı’ da yönlendirme hevesi, böyle bir netice verecekti. Nitekim 28 Şubat’ı takip eden günlerde genelkurmay başkanlarının çıkıp basın toplantıları yapmaları, bir takım gazetecilerin ‘hacca gider gibi’ karargâha gidip brifing almaları yaygınlaştı. Bütün bunlar ‘iyi niyetle’ bile yapılmış olsa, ortada büyük bir sorun olduğu aşikâr.
28 Şubat’ın izlerini taşıyan 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına yoğunlaştı. Abdullah Gül’ün neden cumhurbaşkanı olmaması gerektiğine dair yegâne argüman, eşinin başörtülü, kendisinin de bir ‘İslamcı’ olmasıydı. Gerçi bir CHP milletvekili, Gül’ün Ermeni kökeni olduğunu da iddia edecekti ama o faslı geçelim. Çünkü Abdullah Gül de, o konuda iyi bir sınav verememiş, refleksif davranmıştı. Bugünlerde AKP için ‘Biz demiştik’ diyen kesimlerin o dönemde dedikleri şey basitçe şuydu: ‘Bunlar dinci, yobaz. Böyle göründüklerine bakmayın.’
***
Peki, gerçekten buna göre duruş belirlenebilir miydi? Yani AB yolunda yürüyen, demokratikleşme ve çoğulculaşma yolunda adımlar atan bir iktidar varken, durup da, ‘Bunlara güven olmaz, boşverin desteklemeyelim’ denebilir miydi? Denebilirdi fakat denmemeliydi. Zira ‘niyetlere’ göre iş yapmaya kalkarsanız, insanların ‘aidiyetlerine’ göre tavır almaya kalkarsanız, Ortadoğu’daki kabilecilik bataklığından çıkamazsınız. AKP’ye şans verilmesi gerekliliği, demokratik bir tavırdı. Çünkü söylemleri demokratikti, o dönem için siyaset içerisindeki en ‘taze’ soluktu. Hele ki 28 Şubat’tan sonra!
Gelgelelim, 28 Şubat’ta Milli Görüş’ü ve sonrasında AKP’yi en şiddetli şekilde istemeyen kesimler, bugünlerde ya Erdoğan’ın safında yer alıyor, ya da Erdoğan’ın Cemaat’i bitirme, Kürtleri ‘ezip geçme’ ve devletçiliği yaygınlaştırma gibi icraatları karşısında gizliden ona alkış tutuyor. Hâl böyle olunca, 28 Şubat’ta karşımıza çıkan ‘devlet gücünün esas kaynağı ve onun toplumsal kılcallardaki icraatları’ diyebileceğimiz haritayı yeniden hatırlıyoruz. Ve bu haritada en önemli unsurun ‘bürokrasiyi yönetmek’ olduğunu. Eğer bir kavga çıkacaksa da, buradan çıkacaktır.
[Kemal Ay] 28.2.2018 [TR724]
Asker, belirli konularda kırmızı çizgiler çekmiş, o alanlara dokunulmadığı sürece siyasetçilerin kendilerince gündem oluşturmalarına müsaade eder pozisyondaydı. Kürt meselesi, özelleştirmeler, bürokrasinin nasıl işleyeceği, Avrupa Birliği, ABD ile stratejik ortaklıklar, Ortadoğu’da İsrail’le ilişkiler gibi konularda askerler inisiyatif peşindeydi. Türkiye’nin en köklü kurumlarından birisi olan TSK’nın kendini buna ‘ehil’ hissetmesinin arkasında, ‘devletin sahipliği’ düşüncesi vardı muhtemelen. Atatürk’ten alınmıştı bu emanet.
TSK’nın ‘kamuoyu’ kavramıyla tanışmasının ne zaman olduğu önemli. 12 Eylül darbesi için mesela 28 Şubat’ta olduğu gibi medyayı kullanma yoluna gidilmedi. Zira 12 Eylül’den önce bir nevi ‘iç savaş’ vardı. Evet, burada bir ‘şartları olgunlaştırma’ ameliyesi vardı fakat toplumdaki ‘yarılma’ şakaya gelecek bir şey de değildi. Nitekim o ‘yarılma’ Türkiye’nin kaderini bugün hâlen etkiliyor. O günlerde TSK’nın komuta kademesi içerisinde bir darbe yapması, yeterliydi. Kamuoyunu ikna sürecine ihtiyacı yoktu. Aynı şekilde 27 Mayıs’ta da böyle oldu. Meclis içerisinde Demokrat Parti’ye karşı yeterli ‘nefret’ vardı. CHP’nin ikna edilmesi tek başına yeterliydi.
28 Şubat’ın şartlarını da bir bakıma 12 Eylül’de TSK kendisi hazırladı. Darbeden kısa süre önce Demirel hükümetinin serbest piyasaya geçişi, Kenan Evren’in devlet başkanlığında tahakkuk ettirildi. Turgut Özal, de facto idareci olarak bu geçişi, yani ABD ile ekonomik ilişkileri, neoliberal piyasaya Türkiye’nin de eklemlenmesini yürüttü. Bütün bunlar, ‘devlet kararıydı’. Kamuoyu, habersizdi. Haberdar olmasına gerek de yoktu. Çünkü hem ekonomik hem de sosyal olarak ‘sivil toplum’un şartları oluşmamıştı. ‘Bağımsız’ işadamları, ‘bağımsız gazeteler, dergiler’ vardı fakat bunları kolaylıkla kontrol altına alınabiliyordu.
Turgut Özal dönemi, beklendiği üzere, ekonomik liberalleşmenin yanı sıra ‘sivil toplum’ meselesini de gündemimize soktu. Levent Kırca’nın o muhteşem skecinde olduğu gibi, eğer 1990’larda ordu bir darbe yapmak durumunda kalsaydı, darbe bildirisini okuyacak askerin ‘reklam arası’ vermesi gerekecekti. Artık ‘tek’ televizyon yoktu. Haliyle ordunun siyasete müdahalesi de, bu ‘postmodern’ şartlara göre ayarlanmalıydı. Bu da, toplumu yönlendirmekten geçiyordu.
***
28 Şubat’ta ordunun medyaya nasıl baskı yaptığını, bazılarının da buna nasıl gönüllü olduğunu 2000’li yılların başında bizzat canlı şahitlerinden dinledik. Ordu, yukarıda saydığım ‘çıkarları’ (bunu ülke çıkarı gibi görüyorlardı muhtemelen) korumak için, toplumdaki ‘bölünmeyi’ diri tutmak istemişti. Laik-dindar ayrımı 28 Şubat’ın ürünü değildi fakat o dönemde ciddi anlamda kullanıldı. Serbest piyasa ve sivil toplumun genişlemesiyle Türkiye’deki tarikat ve cemaat yapıları ‘görünür’ hâle gelmişti ve bunların kontrolü önemliydi. Ama bazı askerler ‘fevri’ davranarak, ‘kökünü kazama’ gibi ifadelerle yarılmayı arttırmayı tercih etti.
AKP ile liberallerin ve bir takım solcuların ‘flörtüne’ bozulan kesimler, 28 Şubat dönemi hiç yaşanmamış gibi davranıyor fakat bu ‘flört’ önce 28 Şubat döneminde başlamıştı. MGK’daki ‘yetkili’ askerlerin sadece bürokratik gücü değil, kamuoyundaki ‘entelektüel tartışmayı’ da yönlendirme hevesi, böyle bir netice verecekti. Nitekim 28 Şubat’ı takip eden günlerde genelkurmay başkanlarının çıkıp basın toplantıları yapmaları, bir takım gazetecilerin ‘hacca gider gibi’ karargâha gidip brifing almaları yaygınlaştı. Bütün bunlar ‘iyi niyetle’ bile yapılmış olsa, ortada büyük bir sorun olduğu aşikâr.
28 Şubat’ın izlerini taşıyan 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına yoğunlaştı. Abdullah Gül’ün neden cumhurbaşkanı olmaması gerektiğine dair yegâne argüman, eşinin başörtülü, kendisinin de bir ‘İslamcı’ olmasıydı. Gerçi bir CHP milletvekili, Gül’ün Ermeni kökeni olduğunu da iddia edecekti ama o faslı geçelim. Çünkü Abdullah Gül de, o konuda iyi bir sınav verememiş, refleksif davranmıştı. Bugünlerde AKP için ‘Biz demiştik’ diyen kesimlerin o dönemde dedikleri şey basitçe şuydu: ‘Bunlar dinci, yobaz. Böyle göründüklerine bakmayın.’
***
Peki, gerçekten buna göre duruş belirlenebilir miydi? Yani AB yolunda yürüyen, demokratikleşme ve çoğulculaşma yolunda adımlar atan bir iktidar varken, durup da, ‘Bunlara güven olmaz, boşverin desteklemeyelim’ denebilir miydi? Denebilirdi fakat denmemeliydi. Zira ‘niyetlere’ göre iş yapmaya kalkarsanız, insanların ‘aidiyetlerine’ göre tavır almaya kalkarsanız, Ortadoğu’daki kabilecilik bataklığından çıkamazsınız. AKP’ye şans verilmesi gerekliliği, demokratik bir tavırdı. Çünkü söylemleri demokratikti, o dönem için siyaset içerisindeki en ‘taze’ soluktu. Hele ki 28 Şubat’tan sonra!
Gelgelelim, 28 Şubat’ta Milli Görüş’ü ve sonrasında AKP’yi en şiddetli şekilde istemeyen kesimler, bugünlerde ya Erdoğan’ın safında yer alıyor, ya da Erdoğan’ın Cemaat’i bitirme, Kürtleri ‘ezip geçme’ ve devletçiliği yaygınlaştırma gibi icraatları karşısında gizliden ona alkış tutuyor. Hâl böyle olunca, 28 Şubat’ta karşımıza çıkan ‘devlet gücünün esas kaynağı ve onun toplumsal kılcallardaki icraatları’ diyebileceğimiz haritayı yeniden hatırlıyoruz. Ve bu haritada en önemli unsurun ‘bürokrasiyi yönetmek’ olduğunu. Eğer bir kavga çıkacaksa da, buradan çıkacaktır.
[Kemal Ay] 28.2.2018 [TR724]
Altın Ayakkabı’yı kim giyecek? [Hasan Cücük]
Avrupa’nın 5 büyük liginin 4’ünde bu sezon şampiyonluk yarışı oldukça renksiz geçiyor. Renksizliğin nedeni futbol kalitesi değil elbette. Premier Lig’de Manchester City, Bundesliga’da Bayern Münih, Ligue 1’de Paris Saint Germain (PSG) ve La Liga’da Barcelona’nın sezon bitmeden haftalar önce şampiyonluğunu ilan etmesi bekleniyor. 5 büyük ligden sadece Serie A’da yarış heyecanla devam ediyor. Napoli ile Juventus arasında kıyasıya bir şampiyonluk mücadelesi veriliyor. Şampiyonluk yarışının heyecanını kaybettiği bu ülkelerde gözler Avrupa kupalarına çevrilmiş durumda. Yarışın bir başka adresi ise Altın Ayakkabı ödülü. Avrupa gol kralı olan Altın Ayakkabı ödülünün sahibi olacak. Uzun bir aradan sonra ödülün sahibinin İspanya dışında bir futbolcu olması bekleniyor.
KATSAYI FORMÜLÜYLE SİSTEM DEĞİŞTİ
Altın Ayakkabı’nın sahibi 1996 yılına kadar UEFA üyesi ülkelerin liglerinde en çok gol atan oyuncu olurdu. Adını şanını kimsenin bilmediği bu oyuncular prestijli ödüle uzanmıştı. Örneğin 1995’te Ermenistan liginde 39 gol atan Arsen Avetisyan ve 1996’da Gürcistan liginde 40 gol kaydeden Zviad Endeladze bu ödülü almaya hak kazanmıştı. 1996-97 sezonundan itibaren ödülün verileceği futbolcuyu belirleyecek sistemde değişikliğe gidildi. Yeni sisteme göre Avrupa liglerinin zorluk derecesine göre her gole puan verilmeye başlandı. Avrupa’nın en iyi 5 liginde (Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya, Fransa) her gol 2, diğer liglerdeki her gol 1.5 ile çarpılıyor. Bu sayede daha zorlu bir ligde oynayan futbolcular, daha az gol atarak ödülü alma hakkı kazanabiliyor. Bu tarihten sonra, beklendiği gibi, Altın Ayakkabı ödülünün sahibi bu ülkelerin gol kralları tarafından paylaşılmaya başlandı.
MESSİ-RONALDO REKABETİ
2008-09 sezonuyla birlikte Altın Ayakkabı ödülünün sahipleri İspanya La Liga’nın gol kralları oluyordu. Uruguaylı Diego Forlan, Atletico Madrid formasıyla attığı 32 golle uzun süre La Liga’nın gol krallarının sahibi olacağı Altın Ayakkabı ödülünü kazanıyordu. 2009’dan itibaren başlayan Messi – Cristiano Ronaldo yarışı doğal olarak Altın Ayakkabı kategorisine de taşınıyordu. Messi 4, Ronaldo 3 kez ödülün sahibi oldu. Ronaldo ödülü 2014’te o dönem Liverpool formasını giyen Luis Suarez’le paylaşırken, Uruguaylı forvet Barcelona formasıyla 2016’da attığı 40 golle hem Messi hem de Ronaldo’yu geçip tek başına ödülün sahibi oluyordu.
9 YILDIR LA LİGA’DA
9 yıldır La Liga’yı mesken edinen Altın Ayakkabı’nın bu yıl diğer liglerden ciddi talipleri var. Messi’nin geçen yıllara göre tutuk kaldığı, Ronaldo’nun sezon başında aldığı cezadan dolayı lige iyi başlangıç yapamadığı bu sezonda Premier Lig’den Harry Kane, Ligue 1’den Edison Cavani, Serie A’dan Ciro Immobile attığı gollerle adım adım Altın Ayakkabı’ya yaklaşıyorlar. Tottenham formasıyla harika bir performans sergileyen Harry Kane ve PSG’nin Uruguaylı forveti Edison Cavani attıkları 24 golle Altın Ayakkabı yarışında ilk sırada bulunuyor. Kane ve Cavani’yi yine Premier Lig’den Liverpool’lu Muhammed Salah ve Lazio’nun forveti Ciro Immobile attıkları 23 golle takip ediyorlar. Zirvede görmeye alışkan olduğumuz Lionel Messi ise bu sezon kaydettiği 22 golle sıralamada 3. konumda bulunuyor. Dördüncü sırada 21 gol kaydeden Manchester City’nin Arjantinli forveti Sergio Agüero var.
HARRY KANE ÖDÜLÜ ALIP LA LİGA’YA GİDEBİLİR
Harry Kane oynadığı futbol ve attığı gollerle 2017’ye damgasını vurmuştu. Yıl boyunca attığı 56 golle en çok gol atan futbolcu olan Kane’i Tottenham’ın artık elinde tutması giderek zorlaşıyor. Şampiyonluk yaşamayan bir kral olmak istemeyen Kane’i kadrosunda görmek isteyen takımların başında Real Madrid geliyor. Kesenin ağzını sonuna kadar açan Real Madrid, İngiliz forvet için çılgın bir ücret ödemeye hazır. Premier Lig’in elinden Cristiano Ronaldo ve Luis Suarez gibi forvetleri kapan La Liga, Harry Kane’in de gelmesiyle golcülerin toplanma merkezi olacak. Yine Neymar’ın PSG’ye katılmasıyla ikinci planda kalan Edison Cavani’nin de yeni sezonda adresinin La Liga olması bekleniyor. Cavani de gelirse Avrupa’da gol deyince akla gelen tüm isimler La Liga’da ter döküyor olacak.
[Hasan Cücük] 28.2.2018 [TR724]
KATSAYI FORMÜLÜYLE SİSTEM DEĞİŞTİ
Altın Ayakkabı’nın sahibi 1996 yılına kadar UEFA üyesi ülkelerin liglerinde en çok gol atan oyuncu olurdu. Adını şanını kimsenin bilmediği bu oyuncular prestijli ödüle uzanmıştı. Örneğin 1995’te Ermenistan liginde 39 gol atan Arsen Avetisyan ve 1996’da Gürcistan liginde 40 gol kaydeden Zviad Endeladze bu ödülü almaya hak kazanmıştı. 1996-97 sezonundan itibaren ödülün verileceği futbolcuyu belirleyecek sistemde değişikliğe gidildi. Yeni sisteme göre Avrupa liglerinin zorluk derecesine göre her gole puan verilmeye başlandı. Avrupa’nın en iyi 5 liginde (Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya, Fransa) her gol 2, diğer liglerdeki her gol 1.5 ile çarpılıyor. Bu sayede daha zorlu bir ligde oynayan futbolcular, daha az gol atarak ödülü alma hakkı kazanabiliyor. Bu tarihten sonra, beklendiği gibi, Altın Ayakkabı ödülünün sahibi bu ülkelerin gol kralları tarafından paylaşılmaya başlandı.
MESSİ-RONALDO REKABETİ
2008-09 sezonuyla birlikte Altın Ayakkabı ödülünün sahipleri İspanya La Liga’nın gol kralları oluyordu. Uruguaylı Diego Forlan, Atletico Madrid formasıyla attığı 32 golle uzun süre La Liga’nın gol krallarının sahibi olacağı Altın Ayakkabı ödülünü kazanıyordu. 2009’dan itibaren başlayan Messi – Cristiano Ronaldo yarışı doğal olarak Altın Ayakkabı kategorisine de taşınıyordu. Messi 4, Ronaldo 3 kez ödülün sahibi oldu. Ronaldo ödülü 2014’te o dönem Liverpool formasını giyen Luis Suarez’le paylaşırken, Uruguaylı forvet Barcelona formasıyla 2016’da attığı 40 golle hem Messi hem de Ronaldo’yu geçip tek başına ödülün sahibi oluyordu.
9 YILDIR LA LİGA’DA
9 yıldır La Liga’yı mesken edinen Altın Ayakkabı’nın bu yıl diğer liglerden ciddi talipleri var. Messi’nin geçen yıllara göre tutuk kaldığı, Ronaldo’nun sezon başında aldığı cezadan dolayı lige iyi başlangıç yapamadığı bu sezonda Premier Lig’den Harry Kane, Ligue 1’den Edison Cavani, Serie A’dan Ciro Immobile attığı gollerle adım adım Altın Ayakkabı’ya yaklaşıyorlar. Tottenham formasıyla harika bir performans sergileyen Harry Kane ve PSG’nin Uruguaylı forveti Edison Cavani attıkları 24 golle Altın Ayakkabı yarışında ilk sırada bulunuyor. Kane ve Cavani’yi yine Premier Lig’den Liverpool’lu Muhammed Salah ve Lazio’nun forveti Ciro Immobile attıkları 23 golle takip ediyorlar. Zirvede görmeye alışkan olduğumuz Lionel Messi ise bu sezon kaydettiği 22 golle sıralamada 3. konumda bulunuyor. Dördüncü sırada 21 gol kaydeden Manchester City’nin Arjantinli forveti Sergio Agüero var.
HARRY KANE ÖDÜLÜ ALIP LA LİGA’YA GİDEBİLİR
Harry Kane oynadığı futbol ve attığı gollerle 2017’ye damgasını vurmuştu. Yıl boyunca attığı 56 golle en çok gol atan futbolcu olan Kane’i Tottenham’ın artık elinde tutması giderek zorlaşıyor. Şampiyonluk yaşamayan bir kral olmak istemeyen Kane’i kadrosunda görmek isteyen takımların başında Real Madrid geliyor. Kesenin ağzını sonuna kadar açan Real Madrid, İngiliz forvet için çılgın bir ücret ödemeye hazır. Premier Lig’in elinden Cristiano Ronaldo ve Luis Suarez gibi forvetleri kapan La Liga, Harry Kane’in de gelmesiyle golcülerin toplanma merkezi olacak. Yine Neymar’ın PSG’ye katılmasıyla ikinci planda kalan Edison Cavani’nin de yeni sezonda adresinin La Liga olması bekleniyor. Cavani de gelirse Avrupa’da gol deyince akla gelen tüm isimler La Liga’da ter döküyor olacak.
[Hasan Cücük] 28.2.2018 [TR724]
Osmanlı Devleti’nin mültecileri [Dr. Serdar Efeoğlu]
Türkiye bugün zor bir süreçten geçiyor. On binlerce insan “uğursuz” 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle ilgisi olmamasına rağmen KHK’larla ihraç ediliyor ve ardından İstiklal Mahkemeleri ve Yassıada Yargılamalarını andıran bir sürece mahkûm ediliyor.
Bu sürecin mağdurları, “vicdanını iktidara satan hâkimlerden” ve “Sizi buraya koyan irade böyle istiyor” zihniyetinin benzeri yargıdan “adalet” ümidini kestiğinden, çareyi ülkeyi terk etmekte buluyor.
Böylece insanlar “bir bilinmeze” doğru yola çıkıyor. Her şeyi göze alan bu mağdurların bazıları Meriç’te veya Ege’de facialarla karşılaşıyor, bebek ve çocukların cansız bedenleri kıyıya vuruyor.
Elbette ülkesini terk edenler sadece Türkler değil. Acı olan bu mültecilerin tamamına yakınının Müslüman ülkelerin Müslüman idarecilerinin “zulüm ve baskısından kaçmaları” ve Avrupa’nın adaletine sığınmaları.
Hâlbuki Osmanlı toprakları, yüzyıllarca zulme uğrayan Müslümanlar başta olmak üzere Yahudi, Macar, Leh toplulukların iltica ettiği süreçlere şahit olmuştu. Bugünse tam tersi bir manzara yaşanıyor.
1492: BÜYÜK GÖÇ
Osmanlı ülkesi, altı yüz yıl boyunca milyonlarca insanın göçüne tanıklık etti. Özellikle 19. Yüzyıldan itibaren savaşlardaki mağlubiyetler, Müslüman halkın göçlerine neden oldu.
Osmanlı Devleti Kafkasya, Kırım ve Balkanlardan göç eden Müslüman halka kucak açtığı gibi din farkı gözetmeksizin “Gayrimüslim mülteci” topluluklara da kapılarını açtı. 15. Yüzyıl sonlarında Yahudilerle başlayan bu göçler yıkılışa kadar devam etti.
İspanya’da “Endülüs” egemenliğinde yaşayan Museviler, Beni Ahmer Devleti’nin yıkılmasıyla önce İspanyolların, sonra da Portekizlilerin baskılarına maruz kaldılar. 31 Mart 1492’de çıkarılan “Sürgün Fermanı” ile de İspanya’yı terk etmeye mecbur oldular.
Yahudiler meşakkatli bir yolculuk sonrasında Osmanlı topraklarına ulaşarak İstanbul, Selanik, Edirne, Bursa, Amasya ve Tokat gibi şehirlere yerleştirildiler. Göçlerle İstanbul, Avrupa’da en çok Yahudi’nin yaşadığı şehir oldu. Birçok Musevi araştırmacıya göre “Yahudiler, Osmanlı ülkesinde Endülüs Emevilerinden sonraki en ihtişamlı zamanlarını yaşadılar”.
Yahudilerin Osmanlı topraklarını tercih etmelerinde, burada yaşayan Yahudilerin bulundukları ortamdan memnuniyetlerini dile getirmeleri önemli bir faktördü. Kendilerine bir sığınak arayan Yahudiler, tecrübelerini kullanabilecekleri bir ortam elde ettiler. 1727’de faaliyete geçen ilk Türk matbaasından iki yüz yıl önce İstanbul’da bir matbaa kurdular.
Yahudiler tıp, ticaret, bankerlik, kuyumculuk ve kunduracılık başta olmak üzere birçok sahada ön plana çıktılar. Özellikle “saray doktorluğu”, Museviler için bir gelenek halini aldı.
Musevilerin Osmanlı topraklarına göçü hiçbir zaman durmadı, baskıya uğradıklarında ilk tercihleri Osmanlı ülkesi oldu. Devlet hizmetinde de görev alan Yahudiler, özellikle 2. Abdülhamit devrinde bürokraside daha fazla istihdam edildiler.
1892’de, Musevilerin Osmanlılara sığınmasının 400. yıldönümü büyük bir coşkuyla kutlandı. Musevi cemaatinin liderleri, Padişah Abdülhamit’i ziyaret ederek yaptıkları “Şükran Duası” ile bağlılıklarını ifade eden, altınla işlenmiş bir albüm hediye ettiler.
MACARLAR OSMANLI TOPRAKLARINDA
17.yüzyıl sonlarında Avusturya’nın Ortodoksluktan Katolikliğe geçmeleri için yaptığı baskılar sonucunda Osmanlıların “Orta Macar Kralı” unvanını verdiği Macar Tökeli İmre ve arkadaşları, Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Karlofça görüşmelerindeki baskıya rağmen Osmanlı Devleti, Tökeli İmre’yi teslim etmedi. İmre, yaşadığı İzmit’te 1705’te vefat etti.
Kısa bir süre sonra da Rakoçi Ferenc, Avusturya’ya karşı Macar bağımsızlık mücadelesini başlattı. Başlangıçta başarılar kazansa da yenilince önce Lehlere, ardından Fransızlara sığındı.
Osmanlı Devleti Rakoçi’yi himayesine alarak Edirne’ye getirdi ve Avusturya ile yapılan savaşlarda görev verdi. Bu savaşların mağlubiyetle sonuçlanması üzerine de 1718’de her türlü ihtiyacı karşılanmak üzere önce İstanbul’a, ardından Tekirdağ’a götürüldü. 1735’de burada vefat etti. Rakoçi’nin yanındaki mültecilerin bazıları, resmi kayıtlara göre 1808’e kadar Tekirdağ’da yaşadılar.
18.yüzyılda İsveç Kralı XII. Şarl, Rus Çarı Petro karşısında 1709’da Poltava’da yenilgiye uğrayınca çareyi Osmanlı Devleti’ne sığınmakta buldu. Rusya, iadesini istediyse de Osmanlı Devleti bu teklifi reddederek Kralı himaye etti. Her türlü ihtiyacı karşılandığı gibi kendisine borç para bile verildi. 1711’deki Prut Zaferi sonrasında antlaşmaya konan bir madde ile de serbestçe ülkesine döndü.
1848 İHTİLALLERİ
Osmanlı Devleti’nin mültecilere yönelik Avrupa’da en çok ses getiren uygulaması, 1848 İhtilallerinde ortaya çıktı.1815’teki Viyana Kongresi’nde sınırların “milliyetçilik” dikkate alınmadan belirlenmesi, kısa sürede statükonun çökmesine ve isyanlara neden oldu.
Önce 1830, ardından 1848 İhtilalleri ile Avrupa’da büyük bir kargaşa yaşandı. 1848 İhtilallerinde Macarlar Avusturya’ya, Lehler de Rusya’ya karşı ayaklandılar. Macarlar liderleri Louis Kossuth önderliğinde; ağır vergilerin kaldırılmasını, basına hürriyet verilmesini ve Macarlardan oluşan bir Hükümet kurulmasını talep ettiler.
Bu teklifler başlangıçta Avusturya tarafından kabul edildiyse de kısa bir süre sonra kararından vazgeçen İmparator, Macarlar üzerine kuvvet gönderdi. Yeni İmparator Jozef de Macaristan’ı tamamen ilhak etti.
Avusturya, Macar isyanına karşı Ruslardan yardım istedi ve Macarlar mağlup oldular. Yenilen Macar ihtilalcileri, Leh ve İtalyan askerleri çareyi Osmanlı topraklarına sığınmakta buldular. Hatta mültecilerin bir kısmı iade edilmemek için Müslüman oldular ve isimlerini bile değiştirdiler.
Rusya ve Avusturya, Osmanlı Devleti’ne baskı yaparak mültecilerin iadesini istediler. Osmanlı Devleti ise mültecileri Vidin’de misafir ederek ihtiyaçlarını karşıladı. Vidin’den sonra da Şumnu’ya nakledildiler. Burada İngiliz, Fransız ve İtalyan mültecilerin yol masrafları karşılanarak ülkelerine dönmeleri sağlandı.
Osmanlı Devleti, mültecileri himaye ederken İngiltere ve Fransa’nın da desteğini aldı. Osmanlıların binlerce insana yardım etmesi, İngiliz ve Fransız kamuoyunda çok etkili oldu. İki ülkenin gazeteleri Osmanlıları tebrik ediyor, halk sokakta gördüğü Türklere sevgi gösterilerinde bulunuyordu.
Bu sırada pazarlıklar da devam ediyordu. Avusturya kendisine karşı savaşan askerlerin “emir-komuta zinciri” ile hareketlerinden dolayı mesul tutulmayacaklarına dair söz verince 3.000’den fazla er iade edildi.
Osmanlı Devleti’nin mülteciler için bulduğu çözümlerden birisi, Amerika veya Avrupa ülkelerine gitmek isteyenlere yardım yaparak göndermek oldu. Bir meslek icra etmek isteyenlere para yardımı yapıldığı gibi Müslüman olan mültecilerden devlet hizmetine girmek isteyenlere de memurluk verildi.
Bazı mülteciler ise mecburi ikamete tabi tutularak Halep’e, Kossuth başta olmak üzere bazıları da Kütahya’ya gönderildi. Bu mülteci grupları daha sonra Avusturya’nın büyük tepkisine rağmen talepleri doğrultusunda İngiltere ve ABD’ye gönderildiler.
Böylece Osmanlı Devleti “mülteciler meselesinde” üç yıla yakın bir süre uğraşarak büyük baskılara rağmen diplomasi ve insan hakları yönüyle örnek olabilecek çözümler üretti. Ayrıca “mülteci” kavramının dünya kamuoyunda karşılık bulmasında önemli bir aşama gerçekleştirdi.
Mali krize rağmen büyük fedakârlıklar yapılarak mültecilerin her türlü ihtiyacı karşılanmaya çalışıldı. Bütün bunlar sonucunda Kırım Savaşı’nda İngiltere ve Fransa, Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı.
ÇAĞDAŞ KAVİMLER GÖÇÜ
Bugün “mültecilik” süreci farklı bir yönde gelişiyor. Bir zamanlar Gayrimüslimler Müslümanların adaletine sığınırken, bugün Müslümanlar “hukuk, insan hakları ve demokrasinin ayaklar altına alındığı” ülkelerinden kaçarak “mülteci” olarak Avrupa’nın adaletine sığınıyorlar ve ortaya “Çağdaş Kavimler Göçü” çıkıyor.
Yaşananların en baştaki sorumlusu, bu Müslüman toplulukları idare eden Müslüman liderler. Ama onlar, her farklı sesi “terörist” ve “vatan haini” gördüklerinden kendilerini hiçbir zaman sorumlu olarak değerlendirmiyorlar. Bu durum milyonlarca Müslümanın mülteci olarak Batı ülkelerine sığınması sürecinin devam etmesine neden oluyor.
Bu nedenlerle başta Türkiye olmak üzere “otoriter” bir siyasi yapı inşa eden Müslüman ülkelerin liderlerinin ve çok acı olsa da halklarının yakın vadede Ege’de, Akdeniz’de veya Meriç’te hayatlarını kaybeden insanların feryatlarını duymaları pek mümkün gözükmüyor.
Kaynaklar: M. Aydın, “Musevilerin Osmanlı Devleti’ne Kabulünün 400. Yılı Kutlamaları”, Osmanlı Araştırmaları, S. XIII, 1993; S. R. Sonyel, “Osmanlı İmparatorluğu’na Yapılan Yahudi Göçlerinin 500. Yılı”, Belleten, S. 215, 1994; T. Gökbilgin, “Rakotzi Ferenc II ve Osmanlı Himayesinde Macar Mültecileri”, Macar Mültecileri Sempozyumu, 1976; A. Saydam, “Osmanlıların Siyasi İlticalara Bakışı”, Belleten, C. LXI, S. 231.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 28.2.2018 [TR724]
Bu sürecin mağdurları, “vicdanını iktidara satan hâkimlerden” ve “Sizi buraya koyan irade böyle istiyor” zihniyetinin benzeri yargıdan “adalet” ümidini kestiğinden, çareyi ülkeyi terk etmekte buluyor.
Böylece insanlar “bir bilinmeze” doğru yola çıkıyor. Her şeyi göze alan bu mağdurların bazıları Meriç’te veya Ege’de facialarla karşılaşıyor, bebek ve çocukların cansız bedenleri kıyıya vuruyor.
Elbette ülkesini terk edenler sadece Türkler değil. Acı olan bu mültecilerin tamamına yakınının Müslüman ülkelerin Müslüman idarecilerinin “zulüm ve baskısından kaçmaları” ve Avrupa’nın adaletine sığınmaları.
Hâlbuki Osmanlı toprakları, yüzyıllarca zulme uğrayan Müslümanlar başta olmak üzere Yahudi, Macar, Leh toplulukların iltica ettiği süreçlere şahit olmuştu. Bugünse tam tersi bir manzara yaşanıyor.
1492: BÜYÜK GÖÇ
Osmanlı ülkesi, altı yüz yıl boyunca milyonlarca insanın göçüne tanıklık etti. Özellikle 19. Yüzyıldan itibaren savaşlardaki mağlubiyetler, Müslüman halkın göçlerine neden oldu.
Osmanlı Devleti Kafkasya, Kırım ve Balkanlardan göç eden Müslüman halka kucak açtığı gibi din farkı gözetmeksizin “Gayrimüslim mülteci” topluluklara da kapılarını açtı. 15. Yüzyıl sonlarında Yahudilerle başlayan bu göçler yıkılışa kadar devam etti.
İspanya’da “Endülüs” egemenliğinde yaşayan Museviler, Beni Ahmer Devleti’nin yıkılmasıyla önce İspanyolların, sonra da Portekizlilerin baskılarına maruz kaldılar. 31 Mart 1492’de çıkarılan “Sürgün Fermanı” ile de İspanya’yı terk etmeye mecbur oldular.
Yahudiler meşakkatli bir yolculuk sonrasında Osmanlı topraklarına ulaşarak İstanbul, Selanik, Edirne, Bursa, Amasya ve Tokat gibi şehirlere yerleştirildiler. Göçlerle İstanbul, Avrupa’da en çok Yahudi’nin yaşadığı şehir oldu. Birçok Musevi araştırmacıya göre “Yahudiler, Osmanlı ülkesinde Endülüs Emevilerinden sonraki en ihtişamlı zamanlarını yaşadılar”.
Yahudilerin Osmanlı topraklarını tercih etmelerinde, burada yaşayan Yahudilerin bulundukları ortamdan memnuniyetlerini dile getirmeleri önemli bir faktördü. Kendilerine bir sığınak arayan Yahudiler, tecrübelerini kullanabilecekleri bir ortam elde ettiler. 1727’de faaliyete geçen ilk Türk matbaasından iki yüz yıl önce İstanbul’da bir matbaa kurdular.
Yahudiler tıp, ticaret, bankerlik, kuyumculuk ve kunduracılık başta olmak üzere birçok sahada ön plana çıktılar. Özellikle “saray doktorluğu”, Museviler için bir gelenek halini aldı.
Musevilerin Osmanlı topraklarına göçü hiçbir zaman durmadı, baskıya uğradıklarında ilk tercihleri Osmanlı ülkesi oldu. Devlet hizmetinde de görev alan Yahudiler, özellikle 2. Abdülhamit devrinde bürokraside daha fazla istihdam edildiler.
1892’de, Musevilerin Osmanlılara sığınmasının 400. yıldönümü büyük bir coşkuyla kutlandı. Musevi cemaatinin liderleri, Padişah Abdülhamit’i ziyaret ederek yaptıkları “Şükran Duası” ile bağlılıklarını ifade eden, altınla işlenmiş bir albüm hediye ettiler.
MACARLAR OSMANLI TOPRAKLARINDA
17.yüzyıl sonlarında Avusturya’nın Ortodoksluktan Katolikliğe geçmeleri için yaptığı baskılar sonucunda Osmanlıların “Orta Macar Kralı” unvanını verdiği Macar Tökeli İmre ve arkadaşları, Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Karlofça görüşmelerindeki baskıya rağmen Osmanlı Devleti, Tökeli İmre’yi teslim etmedi. İmre, yaşadığı İzmit’te 1705’te vefat etti.
Kısa bir süre sonra da Rakoçi Ferenc, Avusturya’ya karşı Macar bağımsızlık mücadelesini başlattı. Başlangıçta başarılar kazansa da yenilince önce Lehlere, ardından Fransızlara sığındı.
Osmanlı Devleti Rakoçi’yi himayesine alarak Edirne’ye getirdi ve Avusturya ile yapılan savaşlarda görev verdi. Bu savaşların mağlubiyetle sonuçlanması üzerine de 1718’de her türlü ihtiyacı karşılanmak üzere önce İstanbul’a, ardından Tekirdağ’a götürüldü. 1735’de burada vefat etti. Rakoçi’nin yanındaki mültecilerin bazıları, resmi kayıtlara göre 1808’e kadar Tekirdağ’da yaşadılar.
18.yüzyılda İsveç Kralı XII. Şarl, Rus Çarı Petro karşısında 1709’da Poltava’da yenilgiye uğrayınca çareyi Osmanlı Devleti’ne sığınmakta buldu. Rusya, iadesini istediyse de Osmanlı Devleti bu teklifi reddederek Kralı himaye etti. Her türlü ihtiyacı karşılandığı gibi kendisine borç para bile verildi. 1711’deki Prut Zaferi sonrasında antlaşmaya konan bir madde ile de serbestçe ülkesine döndü.
1848 İHTİLALLERİ
Osmanlı Devleti’nin mültecilere yönelik Avrupa’da en çok ses getiren uygulaması, 1848 İhtilallerinde ortaya çıktı.1815’teki Viyana Kongresi’nde sınırların “milliyetçilik” dikkate alınmadan belirlenmesi, kısa sürede statükonun çökmesine ve isyanlara neden oldu.
Önce 1830, ardından 1848 İhtilalleri ile Avrupa’da büyük bir kargaşa yaşandı. 1848 İhtilallerinde Macarlar Avusturya’ya, Lehler de Rusya’ya karşı ayaklandılar. Macarlar liderleri Louis Kossuth önderliğinde; ağır vergilerin kaldırılmasını, basına hürriyet verilmesini ve Macarlardan oluşan bir Hükümet kurulmasını talep ettiler.
Bu teklifler başlangıçta Avusturya tarafından kabul edildiyse de kısa bir süre sonra kararından vazgeçen İmparator, Macarlar üzerine kuvvet gönderdi. Yeni İmparator Jozef de Macaristan’ı tamamen ilhak etti.
Avusturya, Macar isyanına karşı Ruslardan yardım istedi ve Macarlar mağlup oldular. Yenilen Macar ihtilalcileri, Leh ve İtalyan askerleri çareyi Osmanlı topraklarına sığınmakta buldular. Hatta mültecilerin bir kısmı iade edilmemek için Müslüman oldular ve isimlerini bile değiştirdiler.
Rusya ve Avusturya, Osmanlı Devleti’ne baskı yaparak mültecilerin iadesini istediler. Osmanlı Devleti ise mültecileri Vidin’de misafir ederek ihtiyaçlarını karşıladı. Vidin’den sonra da Şumnu’ya nakledildiler. Burada İngiliz, Fransız ve İtalyan mültecilerin yol masrafları karşılanarak ülkelerine dönmeleri sağlandı.
Osmanlı Devleti, mültecileri himaye ederken İngiltere ve Fransa’nın da desteğini aldı. Osmanlıların binlerce insana yardım etmesi, İngiliz ve Fransız kamuoyunda çok etkili oldu. İki ülkenin gazeteleri Osmanlıları tebrik ediyor, halk sokakta gördüğü Türklere sevgi gösterilerinde bulunuyordu.
Bu sırada pazarlıklar da devam ediyordu. Avusturya kendisine karşı savaşan askerlerin “emir-komuta zinciri” ile hareketlerinden dolayı mesul tutulmayacaklarına dair söz verince 3.000’den fazla er iade edildi.
Osmanlı Devleti’nin mülteciler için bulduğu çözümlerden birisi, Amerika veya Avrupa ülkelerine gitmek isteyenlere yardım yaparak göndermek oldu. Bir meslek icra etmek isteyenlere para yardımı yapıldığı gibi Müslüman olan mültecilerden devlet hizmetine girmek isteyenlere de memurluk verildi.
Bazı mülteciler ise mecburi ikamete tabi tutularak Halep’e, Kossuth başta olmak üzere bazıları da Kütahya’ya gönderildi. Bu mülteci grupları daha sonra Avusturya’nın büyük tepkisine rağmen talepleri doğrultusunda İngiltere ve ABD’ye gönderildiler.
Böylece Osmanlı Devleti “mülteciler meselesinde” üç yıla yakın bir süre uğraşarak büyük baskılara rağmen diplomasi ve insan hakları yönüyle örnek olabilecek çözümler üretti. Ayrıca “mülteci” kavramının dünya kamuoyunda karşılık bulmasında önemli bir aşama gerçekleştirdi.
Mali krize rağmen büyük fedakârlıklar yapılarak mültecilerin her türlü ihtiyacı karşılanmaya çalışıldı. Bütün bunlar sonucunda Kırım Savaşı’nda İngiltere ve Fransa, Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı.
ÇAĞDAŞ KAVİMLER GÖÇÜ
Bugün “mültecilik” süreci farklı bir yönde gelişiyor. Bir zamanlar Gayrimüslimler Müslümanların adaletine sığınırken, bugün Müslümanlar “hukuk, insan hakları ve demokrasinin ayaklar altına alındığı” ülkelerinden kaçarak “mülteci” olarak Avrupa’nın adaletine sığınıyorlar ve ortaya “Çağdaş Kavimler Göçü” çıkıyor.
Yaşananların en baştaki sorumlusu, bu Müslüman toplulukları idare eden Müslüman liderler. Ama onlar, her farklı sesi “terörist” ve “vatan haini” gördüklerinden kendilerini hiçbir zaman sorumlu olarak değerlendirmiyorlar. Bu durum milyonlarca Müslümanın mülteci olarak Batı ülkelerine sığınması sürecinin devam etmesine neden oluyor.
Bu nedenlerle başta Türkiye olmak üzere “otoriter” bir siyasi yapı inşa eden Müslüman ülkelerin liderlerinin ve çok acı olsa da halklarının yakın vadede Ege’de, Akdeniz’de veya Meriç’te hayatlarını kaybeden insanların feryatlarını duymaları pek mümkün gözükmüyor.
Kaynaklar: M. Aydın, “Musevilerin Osmanlı Devleti’ne Kabulünün 400. Yılı Kutlamaları”, Osmanlı Araştırmaları, S. XIII, 1993; S. R. Sonyel, “Osmanlı İmparatorluğu’na Yapılan Yahudi Göçlerinin 500. Yılı”, Belleten, S. 215, 1994; T. Gökbilgin, “Rakotzi Ferenc II ve Osmanlı Himayesinde Macar Mültecileri”, Macar Mültecileri Sempozyumu, 1976; A. Saydam, “Osmanlıların Siyasi İlticalara Bakışı”, Belleten, C. LXI, S. 231.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 28.2.2018 [TR724]
Ağrılar üşümeyi sevmez!
Bel, boyun ve sırt ağrıları soğukların başlamasıyla birlikte artışa geçiyor. Kronikleşmiş, uzun dönemli ve tekrarlayıcı omurga problemi çekenlerin yaşam kalitesi de özellikle sonbahar ve kış aylarında iyice düşürüyor. Bu durum hastane ve polikliniklere başvuran şikayetlerde de kendini gösteriyor. Peki bu durumdan korunma yolları yok mu? Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Murat Hamit Aytar, modern çağın en sık karşılaşılan sorunları arasında sayılan bel, boyun ve sırt ağrısı çekenlere önemli tavsiyelerde bulunuyor.
Özellikle masa başında saatlerce bilgisayar ekranına kilitlenmiş halde çalışmak, akıllı telefon, tablet, laptop kullanırken vücudunuzu şekilden şekile sokmak, klima önünde kalmak ve ağır poşetler taşımak gibi pek çok faktör farkında olmadan omurganıza zarar veriyor. Aytar, ‘Kronikleşmiş bel, boyun ve sırt ağrılarının altında, disklerde yıpranmadan fıtıklara, omurgada kaymadan sinir sıkışmalarına kadar çeşitli nedenler yatmaktadır. Birçok kişinin şikayetleri ilaç ve dinlenme ile kısa sürede geçebilirken, hatırı sayılır bir grup ise tekrarlayıcı omurga sorunları yaşıyor. Bu grup hastalarda her şey yolundayken ağrı, tutukluk, hareket kısıtlılığı, kola, bacağa yayılan ağrı ve uyuşma atakları soğuk havalarda tetikleniyor.’ diyor.
SOĞUK HAVADA NEDEN AĞRILAR ARTIYOR?
Sonbahar ve kış aylarında bu sorunların armaya başladığına işaret eden Dr. Murat Hamit Aytar, bunun sebeplerini şöyle açıklıyor: ‘Sorunlu, düzenini korumakta zorlanan omurganız sıcak ortamda daha rahat olur. Kaslar daha gevşer ve mekanik olarak omurganızın hareketleri kolaylaşır. Soğuklarla birlikte spazmlar, gerginlik ve hareket yeteneğinde azalma omurganın toleransını da azaltır. En ufak ters bir hareket bile ‘bardağı taşıran son damla etkisi’ yapabilir.’
8 etkili önlem
1-Omurganızı her zaman sıcak tutmaya dikkat edin, terledikten sonra soğuğa çıkmayın.
2-Fazla kilolarınızdan kurtulun.
3-Uzun süre aynı şekilde hareketsiz durmayın.
4-Düzenli egzersiz yapın.
5-Klima önünde durmayın, otomobil camından sürekli rüzgar almayın.
6-Bilgisayara eğilmekten kaçının.
7-Çalışma ortamınızı gözden geçirin ve ergonomik, bel destekli bir koltukta oturun.
8-Masa başında çalışırken mutlaka dik oturun, ‘iki büklüm’ dediğimiz halde tablet, laptop ve cep telefonu kullanımının omurganıza ne kadar zarar verdiğini unutmayın.
[TR724] 28.2.2018
Özellikle masa başında saatlerce bilgisayar ekranına kilitlenmiş halde çalışmak, akıllı telefon, tablet, laptop kullanırken vücudunuzu şekilden şekile sokmak, klima önünde kalmak ve ağır poşetler taşımak gibi pek çok faktör farkında olmadan omurganıza zarar veriyor. Aytar, ‘Kronikleşmiş bel, boyun ve sırt ağrılarının altında, disklerde yıpranmadan fıtıklara, omurgada kaymadan sinir sıkışmalarına kadar çeşitli nedenler yatmaktadır. Birçok kişinin şikayetleri ilaç ve dinlenme ile kısa sürede geçebilirken, hatırı sayılır bir grup ise tekrarlayıcı omurga sorunları yaşıyor. Bu grup hastalarda her şey yolundayken ağrı, tutukluk, hareket kısıtlılığı, kola, bacağa yayılan ağrı ve uyuşma atakları soğuk havalarda tetikleniyor.’ diyor.
SOĞUK HAVADA NEDEN AĞRILAR ARTIYOR?
Sonbahar ve kış aylarında bu sorunların armaya başladığına işaret eden Dr. Murat Hamit Aytar, bunun sebeplerini şöyle açıklıyor: ‘Sorunlu, düzenini korumakta zorlanan omurganız sıcak ortamda daha rahat olur. Kaslar daha gevşer ve mekanik olarak omurganızın hareketleri kolaylaşır. Soğuklarla birlikte spazmlar, gerginlik ve hareket yeteneğinde azalma omurganın toleransını da azaltır. En ufak ters bir hareket bile ‘bardağı taşıran son damla etkisi’ yapabilir.’
8 etkili önlem
1-Omurganızı her zaman sıcak tutmaya dikkat edin, terledikten sonra soğuğa çıkmayın.
2-Fazla kilolarınızdan kurtulun.
3-Uzun süre aynı şekilde hareketsiz durmayın.
4-Düzenli egzersiz yapın.
5-Klima önünde durmayın, otomobil camından sürekli rüzgar almayın.
6-Bilgisayara eğilmekten kaçının.
7-Çalışma ortamınızı gözden geçirin ve ergonomik, bel destekli bir koltukta oturun.
8-Masa başında çalışırken mutlaka dik oturun, ‘iki büklüm’ dediğimiz halde tablet, laptop ve cep telefonu kullanımının omurganıza ne kadar zarar verdiğini unutmayın.
[TR724] 28.2.2018
Kürtlerin ‘grup haklarına’ saygı duymuyorsanız gerçek bir demokrat değilsiniz [Ebubekir Işık]
Uzun bir imparatorluk tecrübesi sonrası son derece katı bir ulus devlet modeli ile son 95 yılı geride bırakan cumhuriyetimiz, egemenlik sathında oluşan hemen her kimlik sorununu bugüne kadar sürekli retçi bir yaklaşımla değerlendirdi. Kürt Sorunu’nun özellikle son 20 yılı düşünüldüğünde ve bir devlet geleneği olarak retçilik yaklaşımı mümkün olmadığında, devletin bir takım ‘sorunlu kimlikleri’ muhatap alması hep ‘birey hakları’ üzerinden ola geldi.
Bu anlamda, Türkiye’de bir takım Kürt ve sol-liberal çevreler dışında demokratik siyasal alanı oluşturan bir çok kesim Kürtlerin bireysel haklarını teslim ederken, özellikle bir halk olmaktan kaynaklanan topluluk/grup haklarını hep görmezden gelme yolunu tercih ettiler.
Birey ve Grup Hakları Arasına Sıkıştırılan Kürtler
Literatürdeki kavramsal tartışmaların dışına çıkarak bireysel haklar ve topluluk hakları arasında primitif bir ilişki kurmak istediğimizde; bireysel hak kavramı grup ya da mensubiyet olmadan her bireyin doğuştan sahip olduğu haklara işaret ederken; grup hakları ise grubun varlığı ve tekamülü için bireyler üzerinde yer alan haklar şeklinde özetlenebilir. Bu bağlamdan hareketle, Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklanan ve icrasının bir grup insanı ilgilendirdiği bu hak ve hürriyetlere Kürtlerin grup/topluluk hakları da denebilir.
1990’lara kadar devlet ve kamuoyu tarafından sadece bir güvenlik sorunu ya da diğer bir tabirle ‘’geri kalmışlık’’ meselesi şeklinde değerlendirilen Kürt Sorunu, bu yıllardan itibaren topluluk haklarının temel insan haklarının bir parçası olduğu yönünde bir anlayışın Türkiye siyasetini de etkilemeye başlaması ile farklı bir yöne evrildi. Şüphesiz, bu yeni anlayışın liberal Batı demokrasilerinde yerleşmeye başlamasında da Türk siyasetine çok ciddi etkileri oldu.
1999’da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü kazanmasıyla birlikte, 1990’lı yılların ortalarından itibaren başlayan ve topluluk haklarına daha pozitif bakan bu yaklaşım varlığını daha da perçinlemiş oldu. Prof. Mesut Yeğen’in bir mülakatta ifade ettiği gibi Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” beyanından AB reformları çerçevesinde 2009 yılında Kürtçe yayının yapılmasına uzanan yolda ‘Türkiye vatanında Kürt yoktur’ söyleminden vazgeçilmiş oldu. Netice itibarıyla, bu arkaik söylem artık devletin meseleye bakışına rehberlik etmemeye başladı.
2009’da İmralı görüşmeleri ile tekrar hareketlilik kazanan Kürt Sorunu’nun barışçıl çözülmesi meselesi yer yer artan ve düşen tansiyona rağmen 2015 Haziran seçimlerine kadar muhatapları arasında devam etti ve Kürtlerin bireysel haklarının ötesinde bir halk olmaktan kaynaklanan haklarının teslim edilmesi hususunda da kamuoyunda son derece müspet bir hava yakalanmıştı. Fakat, 2015 Kasım seçimleri ile birlikte Açılım Süreci’nin fiilen sona ermesi, maalesef güvenlik bürokrasisin tekrar devreye soktu ve artan şiddet olayları bırakın topluluk haklarını, Kürtlerin doğuştan ve insan olmaktan kaynaklanan yaşam hakkı, dil ve eğitim haklarına kadar bir çok temel hak ve hürriyeti askıya aldı.
Tamam Kürt Var da, Ya Topluluk Hakları?
Bugün, Türkiye siyasetinde ve kamuoyunda Kürtlerin varlığını resmi olarak inkar eden bir söyleme rastlamasak da (anayasal olarak Kürtlerin varlığını kabul eden bir durum da söz konusu değil), artık temel sorun Kürtlerin varlığının kabul edilmesine rağmen bu durumun onların grup ve kültürel haklarının inkar edilmesinden kaynaklanmakta.
2004 yılında dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un yaptığı ‘birey hakları— topluluk hakları ayrımı devletin resmi ve geleneksel tutumunu yansıtması bakımından son derece anlamlı içerikler sunmakta. Ak Parti’nin henüz yeni hükümet olduğu ve Kürt meselesine dair bir takım inisiyatifler almak istediği döneme denk gelen bu talihsiz açıklama, aslında AK Parti için Kürt Sorunu’nun çözümünde bu güne kadar önemli bir çerçeve vazifesi gördü. Bu sebeple, AK Parti’nin bu konuya dair tutumu ‘’evet, Kürtler vardır ve biz onların hemen hemen bütün bireysel haklarını kabul ediyoruz. Fakat, Kürtlere grup hakları hele de yönetim hakları asla verilemez’’ yaklaşımından öteye geçmedi. Dolayısıyla, Kürtlerin bireysel haklarının kabul edilmesine rağmen, Kürtçe eğitim gibi grup haklarının ya da yerel meclisler gibi yönetim haklarının Kürtlere reva görülmediği gerçeği hala varlığını sürdürmekte.
Bu konuda AK Parti hükümetlerini, kamuoyunu ve toplumun önemli bir kesimini etkisi altına alan bu görüşün kendini sürekli olarak asker vasıtası ile yenilemesi hep devam etti. 2009 yılında, Kürt Sorunu’nun barışçıl çözümü ile alakalı derinlikli tartışmalar devam ederken dönemin genel kurmay başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un üniter devletin korunması gerekçesini vurgularken, Yugoslavya’nın başına gelenleri örnek göstermesi ve Yugoslavya gibi olmamak için, Kürtlerin etnik grup haklarından ve adem-i merkeziyetçi yapıdan uzak durulması gerektiğini vurgulamıştı. Ve AK Parti’de 2009 yılından bu tarafa zaman zaman kamuoyunu çözüm noktasında heyecanlandırsa de maalesef Kürtlerin en fazla bireysel haklara layık olduğunu, daha fazlasının mümkün olmadığını icraatları ile ortaya koydu.
Hasılı, Kürtlerin varlığını kabul etmek ‘önemli bir demokratik duruş’ olarak kabul edilse de, Kürtlerin bir toplum olmaktan kaynaklanan ve bu toplumsal realiteyi geliştirmeyi ve güçlendirmeyi amaçlayan her türlü hak ve hürriyetlerini kabul etmek de benzer şekilde demokratik duruşun bir gereği olarak karşımızda durmakta. Bence gerçekten demokrat olmak lazım.
[Ebubekir Işık] 28.2.2018 [TR724]
Bu anlamda, Türkiye’de bir takım Kürt ve sol-liberal çevreler dışında demokratik siyasal alanı oluşturan bir çok kesim Kürtlerin bireysel haklarını teslim ederken, özellikle bir halk olmaktan kaynaklanan topluluk/grup haklarını hep görmezden gelme yolunu tercih ettiler.
Birey ve Grup Hakları Arasına Sıkıştırılan Kürtler
Literatürdeki kavramsal tartışmaların dışına çıkarak bireysel haklar ve topluluk hakları arasında primitif bir ilişki kurmak istediğimizde; bireysel hak kavramı grup ya da mensubiyet olmadan her bireyin doğuştan sahip olduğu haklara işaret ederken; grup hakları ise grubun varlığı ve tekamülü için bireyler üzerinde yer alan haklar şeklinde özetlenebilir. Bu bağlamdan hareketle, Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklanan ve icrasının bir grup insanı ilgilendirdiği bu hak ve hürriyetlere Kürtlerin grup/topluluk hakları da denebilir.
1990’lara kadar devlet ve kamuoyu tarafından sadece bir güvenlik sorunu ya da diğer bir tabirle ‘’geri kalmışlık’’ meselesi şeklinde değerlendirilen Kürt Sorunu, bu yıllardan itibaren topluluk haklarının temel insan haklarının bir parçası olduğu yönünde bir anlayışın Türkiye siyasetini de etkilemeye başlaması ile farklı bir yöne evrildi. Şüphesiz, bu yeni anlayışın liberal Batı demokrasilerinde yerleşmeye başlamasında da Türk siyasetine çok ciddi etkileri oldu.
1999’da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü kazanmasıyla birlikte, 1990’lı yılların ortalarından itibaren başlayan ve topluluk haklarına daha pozitif bakan bu yaklaşım varlığını daha da perçinlemiş oldu. Prof. Mesut Yeğen’in bir mülakatta ifade ettiği gibi Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” beyanından AB reformları çerçevesinde 2009 yılında Kürtçe yayının yapılmasına uzanan yolda ‘Türkiye vatanında Kürt yoktur’ söyleminden vazgeçilmiş oldu. Netice itibarıyla, bu arkaik söylem artık devletin meseleye bakışına rehberlik etmemeye başladı.
2009’da İmralı görüşmeleri ile tekrar hareketlilik kazanan Kürt Sorunu’nun barışçıl çözülmesi meselesi yer yer artan ve düşen tansiyona rağmen 2015 Haziran seçimlerine kadar muhatapları arasında devam etti ve Kürtlerin bireysel haklarının ötesinde bir halk olmaktan kaynaklanan haklarının teslim edilmesi hususunda da kamuoyunda son derece müspet bir hava yakalanmıştı. Fakat, 2015 Kasım seçimleri ile birlikte Açılım Süreci’nin fiilen sona ermesi, maalesef güvenlik bürokrasisin tekrar devreye soktu ve artan şiddet olayları bırakın topluluk haklarını, Kürtlerin doğuştan ve insan olmaktan kaynaklanan yaşam hakkı, dil ve eğitim haklarına kadar bir çok temel hak ve hürriyeti askıya aldı.
Tamam Kürt Var da, Ya Topluluk Hakları?
Bugün, Türkiye siyasetinde ve kamuoyunda Kürtlerin varlığını resmi olarak inkar eden bir söyleme rastlamasak da (anayasal olarak Kürtlerin varlığını kabul eden bir durum da söz konusu değil), artık temel sorun Kürtlerin varlığının kabul edilmesine rağmen bu durumun onların grup ve kültürel haklarının inkar edilmesinden kaynaklanmakta.
2004 yılında dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un yaptığı ‘birey hakları— topluluk hakları ayrımı devletin resmi ve geleneksel tutumunu yansıtması bakımından son derece anlamlı içerikler sunmakta. Ak Parti’nin henüz yeni hükümet olduğu ve Kürt meselesine dair bir takım inisiyatifler almak istediği döneme denk gelen bu talihsiz açıklama, aslında AK Parti için Kürt Sorunu’nun çözümünde bu güne kadar önemli bir çerçeve vazifesi gördü. Bu sebeple, AK Parti’nin bu konuya dair tutumu ‘’evet, Kürtler vardır ve biz onların hemen hemen bütün bireysel haklarını kabul ediyoruz. Fakat, Kürtlere grup hakları hele de yönetim hakları asla verilemez’’ yaklaşımından öteye geçmedi. Dolayısıyla, Kürtlerin bireysel haklarının kabul edilmesine rağmen, Kürtçe eğitim gibi grup haklarının ya da yerel meclisler gibi yönetim haklarının Kürtlere reva görülmediği gerçeği hala varlığını sürdürmekte.
Bu konuda AK Parti hükümetlerini, kamuoyunu ve toplumun önemli bir kesimini etkisi altına alan bu görüşün kendini sürekli olarak asker vasıtası ile yenilemesi hep devam etti. 2009 yılında, Kürt Sorunu’nun barışçıl çözümü ile alakalı derinlikli tartışmalar devam ederken dönemin genel kurmay başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un üniter devletin korunması gerekçesini vurgularken, Yugoslavya’nın başına gelenleri örnek göstermesi ve Yugoslavya gibi olmamak için, Kürtlerin etnik grup haklarından ve adem-i merkeziyetçi yapıdan uzak durulması gerektiğini vurgulamıştı. Ve AK Parti’de 2009 yılından bu tarafa zaman zaman kamuoyunu çözüm noktasında heyecanlandırsa de maalesef Kürtlerin en fazla bireysel haklara layık olduğunu, daha fazlasının mümkün olmadığını icraatları ile ortaya koydu.
Hasılı, Kürtlerin varlığını kabul etmek ‘önemli bir demokratik duruş’ olarak kabul edilse de, Kürtlerin bir toplum olmaktan kaynaklanan ve bu toplumsal realiteyi geliştirmeyi ve güçlendirmeyi amaçlayan her türlü hak ve hürriyetlerini kabul etmek de benzer şekilde demokratik duruşun bir gereği olarak karşımızda durmakta. Bence gerçekten demokrat olmak lazım.
[Ebubekir Işık] 28.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)