Nasrettin Hoca’nın fıkrasına döndü ülke…
Kazanın doğurduğuna inananlar, sıra kazanın öldüğüne geldiğinde şaşırıyor.
Şöyle izah edeyim…
Afrin operasyonu devam ediyor. TSK, kısa adı ÖSO olan Özgür Suriye Ordusu ile birlikte hareket ediyor.
Buraya kadar her şey normal diyelim.
Ancak, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP çevresinin ÖSO güzellemeleri akıl alır gibi değil.
Hayatını kaybeden ÖSO’cuları Türk askerleriyle birlikte şehit ilan eden Erdoğan, 30 Ocak 2018 tarihli grup toplantısında şöyle dedi: “ÖSO, tıpkı Kuvayı Milliye güçleri gibi sivil bir oluşumdur. ÖSO’nun bizim kahraman askerlerimiz ile yan yana çarpışması iftihar edilecek bir görüntüdür”.
Peki, AKP’nin “yerli ve milli” ilan ettiği ÖSO kimdir?
Bu soruya cevap olacak çok dikkat çeken bir yazı gözüme çarptı. Gazeteci yazar Fehim Taştekin, Gazete Duvar’daki “Erdoğan’ın kefil olduğu ‘Milli Ordu’“ başlıklı yazısında bakın nasıl anlatıyor ÖSO’yu:
“Geçmişte El Kaide (Nusra Cephesi) ile aynı cephelerde yer almış olan bu gruplar, Fırat Kalkanı’nın kontrol ettiği alanlarda da birbiriyle çok da müttefik olamadı. Bu gruplar sıklıkla birbiriyle çatıştı. Çatışma nedeni yolsuzluk, hırsızlık, istismar suçlamalarıydı. Özünde ise rant kavgası ve rekabet var”
“Bu grupların birçoğunun sicili etnik ve mezhebi temizlik, sivil katliamı, işkence, infaz, adam kaçırma, hırsızlık, yağma, kötü muamele ve istismar suçlarıyla dolu. Alevi düşmanlığı hepsinde ortak”
“Suriye krizi boyunca hükümetiyle, askeriyle, istihbaratıyla, bürokrasisiyle ve sivil unsurlarıyla Türkiye bu örgütlerin kurulması, eğitilmesi ve donatılmasında rol aldı. Dün Suriye’de rejimi değiştirme adına desteklenen bu örgütler bugün PYD-YPG’ye karşı savaşta öne sürülen kara unsurları olarak meşrulaştırılıyor, hatta halk nezdinde kahramanlaştırılıyor”.
AKP, Suriye’de Devlet Başkanı Beşar Esad’a muhalif silahlı gruplara kapı açıp her türlü desteği veriyor…
Başka bir ülkenin silahlı muhaliflerinden “kahraman” yaratan iktidar, kendi muhaliflerinden – üstelik de silahsız – “terörist” çıkarma çabasında.
Dedim ya; fıkra gibi…
Kafa kesen silahlı grupların “yerli ve milli” olduğuna inanan kitleyle, eline çakı almamış; ev hanımları, akademisyenler, gazeteciler, öğretmenler, avukatlar hatta bebekli annelerin “terörist” olduğuna inanan aynı!
[Harun Odabaşı] 31.1.2018 [Kronos.News]
Her şeyi hep başkasından bekleme [Safvet Senih]
Cenab-ı Hak, Musa Aleyhisselam'ın kavmini Firavunun zulmünden kurtarıyor, hatta Kızıldeniz'i yarıp geçiriyor, kayadan on iki kabileye on iki pınar yaratıyor, çöl sıcağında üzerlerine bulutları gölge yapıyor, helâl hoş rızklardan yemeleri için kudret helvası ve bıldırcın kuşu indiriyor, buna rağmen onlar “Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe imkânı yok katlanamayız. O halde Rabbine dua et bize yerin bitirdiği sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın’ diyorlar. Musa Aleyhisselam da “Siz, daha üstün olanı vererek düşük olanı mı almak istiyorsunuz? Pekalâ şehre inin, işte istediklerinizi orada bulursunuz.” diyor. Bütün isteklerine nâil olmak için de düşmanlarına karşı Musa Aleyhisselam'a “Haydi sen ve İlâhınla beraber o düşmanlarla savaş, biz burada oturup bekleyeceğiz” diyorlar.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Mücadele Ruhu” başlıklı yazısında, herşeyi hep başkalarından bekleme faziletsizliğine hatta derbederliğine karşı şunları ifade ediyor: “Her türlü muvaffakiyetin ilk şartı İMAN ve MÜCADELE GÜCÜDÜR. Gönlünü inançla donatıp, beynini yüksek düşüncelerin ağaçlığı haline getiren kimseler, hayatın her dönemecinde ayrı bir huzur, ayrı bir hazza ererek kendilerini âdeta Cennet bahçelerinde hissederler. Bu iman ve mücadele gücünden mahrum gönüller ise, en küçük zorluklar karşısında sarsılıp ümitsizliğe düşmeye, cesaretlerini yitirip devre dışı kalmaya mahkûmdurlar.
“Hayat bir bakıma, baştan başa çalışma, gayret ve mücadele demektir. çalışmak için güce, gayret için ümide ve kavga için de maddî-manevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı hesaba katmadan, hayatın çok çetin ve zikzaklı labirentlerinden geçmeye kalkanlar, ya dökülür yollarda kalırlar veya bir gölge gibi başkalarını takip eder dururlar. Her iki halde de zelil, derbeder ve tutarsızdırlar. Ara sıra yalancı bir saadet elde edip onunla aydınlığa ermiş görünseler bile, hemen her zaman zillet ve sefalet içindedirler.
“İnsanlar, ekseriyet itibariyle, kolay ve rahatlıkla elde edilebilen zevklerin kucağına atılmakla, gayret ve samimiyet isteyen, meşakkat ve zorluklarla kazanılan büyük ve sürekli nimetlerden kendilerini mahrum etmektedirler. Bu öldürücü düşünce ile gününü gün etmek isteyen nice kimseler vardır ki, hayatlarını hep İNİŞ AŞAĞI YAŞAMAK ister; bir kerecik olsun, her hangi bir zorlukla karşılamayı katiyen arzu etmezler. İnanç ve idealden mahrum, hasbîlik ve diğergamlık bilmeyen bu karanlık ve fersiz ruhlar, çalışmayı sevmez, sıkıntıya gelmez, zamanını değerlendirmesini bilmezler; ‘menn ü selvâ’ (Kudret helvası ve bıldırcın kuşu) bekler gibi gözleri hep harikalar kuşağında… ümitleri sığ, iradeleri felçlidir. Yüreksiz, günü birlikçi ve menfaatlerine düşkün olduklarından, bütün bir hayat boyu başkalarının dümen suyuna göre hareket eder ve onların dublesi olarak yaşarlar. Bu itibarla da durmadan yer değiştirir, kalıptan kalıba girerler.
“Bizce, günümüzde mühimlerden mühim bir mesele varsa oda; her düşünceye yahşî çeken idealsiz nesillere inanç, fazilet, sabır, çalışma aşkı, mâzî hayranlığı ve geleceği hallaç etme iştiyakı aşılayarak onları yeniden inşa etmektir. Bu düşünce platformunda gösterilen her gayret, hem bugünü hem de yarınları âbâd edecek ve gelecek nesiller arasında bir ‘yâd-ı cemîl’ olarak kalıp gidecektir.
“Tarlaya tohum saçmadan topraktan bir şeyler beklemek abes olduğu gibi, genç kuşakların insanlığa yükseltilmesi istikametinde, bazı fedakârlıklara katlanmadan gidip hedefe ulaşmaya da imkân yoktur. İnsan, almadan önce vermesini bilmelidir ki, alma mevsiminde de kat kat alabilsin…
“Bir bahçıvan, şayet bahçesine değer veriyorsa, toprağının en küçük parçasını dahi ihmal etmeden onu işler, hallaç eder; meyveli ağaçlardan bitkilere, onlardan da güller, çiçekler ve süs ağaçlarına kadar bir sürü şey diker. Sonra da onları, su ile, gübre ile besler… yer yer çapa yapıp yabanî otları koparır ve toprağın hava, güneş ve değişik boydaki esintilerle temasını temin eder ki; bütün bunlar, bahçe sevgisiyle pratiğin bütünleşmesi mânâsına gelir.
“Şimdi acaba sizler de, bu bahçıvan gibi, hayatınıza ve nesillerin müdahale edip onu çeşitli erozyonlardan koruyabiliyor musunuz? Her taraftan hücum eden zararlılara karşı göğsünüzü siper yapı onu müdafaa edebiliyor musunuz? Ve bu uğurdaki gayretlerinizde fevkalâde bir inanç ve azimle iradenizin hakkını verebiliyor musunuz?
“Evet, isteseniz sizler de, hayatınızı, yeni baştan inşa edip, ona değişik buudlar kazandırarak başkalaşabilir; eşya ve hadiselere bir başka zaviyeden bakıp bir başka şekilde müdahale edebilir… daha iradeli, daha derli toplu olabilirsiniz. Olabilirsiniz; ama bütün bu ‘olma’ların bir tek yolu vardır; o da, Hakk’ın lütuflarını İRADEMİZİN ÇEHRESİNDE TECELLİ ETTİREBİLMEKTİR.
“Evet, içinde yaşadığınız dünyayı kendi şartlarıyla idrak edebiliyor, ÜMİT ve İRADE BALANSINI KUDRETİ SONSUZA göre ayarlayıp ruhunuzdaki dinamizmle var olduğunuzu gösterebiliyorsanız, vız gelir size her şey… Seller, fırtınalar, zelzeleler… Böyle bir durumda sizi ne kılıçlar yaralayabilir, ne top gülleleri sarsabilir, ne de ateşler yakabilir… Mevsimler peşi peşine gelir geçer; renkler ve şekiller değişir; bahar ve yazları, sonra baharlar, kışlar takip eder durur; sizler, inanç, ümit ve mücadele ruhunun oluşturduğu zebercetten ikliminizle hep pırıl pırıl ve yepyeni kalırsınız.” (Yitirilmiş Cennete Doğru)
Hep her şeyi başkalarından beklemeyelim, iradenin hakkını verelim. Hem de vagon olmaya râzı olmayalım, hizmet etmek için lokomotif olmaya bakalım, birilerine de biraz faydamız olsun.
[Safvet Senih] 31.1.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Mücadele Ruhu” başlıklı yazısında, herşeyi hep başkalarından bekleme faziletsizliğine hatta derbederliğine karşı şunları ifade ediyor: “Her türlü muvaffakiyetin ilk şartı İMAN ve MÜCADELE GÜCÜDÜR. Gönlünü inançla donatıp, beynini yüksek düşüncelerin ağaçlığı haline getiren kimseler, hayatın her dönemecinde ayrı bir huzur, ayrı bir hazza ererek kendilerini âdeta Cennet bahçelerinde hissederler. Bu iman ve mücadele gücünden mahrum gönüller ise, en küçük zorluklar karşısında sarsılıp ümitsizliğe düşmeye, cesaretlerini yitirip devre dışı kalmaya mahkûmdurlar.
“Hayat bir bakıma, baştan başa çalışma, gayret ve mücadele demektir. çalışmak için güce, gayret için ümide ve kavga için de maddî-manevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı hesaba katmadan, hayatın çok çetin ve zikzaklı labirentlerinden geçmeye kalkanlar, ya dökülür yollarda kalırlar veya bir gölge gibi başkalarını takip eder dururlar. Her iki halde de zelil, derbeder ve tutarsızdırlar. Ara sıra yalancı bir saadet elde edip onunla aydınlığa ermiş görünseler bile, hemen her zaman zillet ve sefalet içindedirler.
“İnsanlar, ekseriyet itibariyle, kolay ve rahatlıkla elde edilebilen zevklerin kucağına atılmakla, gayret ve samimiyet isteyen, meşakkat ve zorluklarla kazanılan büyük ve sürekli nimetlerden kendilerini mahrum etmektedirler. Bu öldürücü düşünce ile gününü gün etmek isteyen nice kimseler vardır ki, hayatlarını hep İNİŞ AŞAĞI YAŞAMAK ister; bir kerecik olsun, her hangi bir zorlukla karşılamayı katiyen arzu etmezler. İnanç ve idealden mahrum, hasbîlik ve diğergamlık bilmeyen bu karanlık ve fersiz ruhlar, çalışmayı sevmez, sıkıntıya gelmez, zamanını değerlendirmesini bilmezler; ‘menn ü selvâ’ (Kudret helvası ve bıldırcın kuşu) bekler gibi gözleri hep harikalar kuşağında… ümitleri sığ, iradeleri felçlidir. Yüreksiz, günü birlikçi ve menfaatlerine düşkün olduklarından, bütün bir hayat boyu başkalarının dümen suyuna göre hareket eder ve onların dublesi olarak yaşarlar. Bu itibarla da durmadan yer değiştirir, kalıptan kalıba girerler.
“Bizce, günümüzde mühimlerden mühim bir mesele varsa oda; her düşünceye yahşî çeken idealsiz nesillere inanç, fazilet, sabır, çalışma aşkı, mâzî hayranlığı ve geleceği hallaç etme iştiyakı aşılayarak onları yeniden inşa etmektir. Bu düşünce platformunda gösterilen her gayret, hem bugünü hem de yarınları âbâd edecek ve gelecek nesiller arasında bir ‘yâd-ı cemîl’ olarak kalıp gidecektir.
“Tarlaya tohum saçmadan topraktan bir şeyler beklemek abes olduğu gibi, genç kuşakların insanlığa yükseltilmesi istikametinde, bazı fedakârlıklara katlanmadan gidip hedefe ulaşmaya da imkân yoktur. İnsan, almadan önce vermesini bilmelidir ki, alma mevsiminde de kat kat alabilsin…
“Bir bahçıvan, şayet bahçesine değer veriyorsa, toprağının en küçük parçasını dahi ihmal etmeden onu işler, hallaç eder; meyveli ağaçlardan bitkilere, onlardan da güller, çiçekler ve süs ağaçlarına kadar bir sürü şey diker. Sonra da onları, su ile, gübre ile besler… yer yer çapa yapıp yabanî otları koparır ve toprağın hava, güneş ve değişik boydaki esintilerle temasını temin eder ki; bütün bunlar, bahçe sevgisiyle pratiğin bütünleşmesi mânâsına gelir.
“Şimdi acaba sizler de, bu bahçıvan gibi, hayatınıza ve nesillerin müdahale edip onu çeşitli erozyonlardan koruyabiliyor musunuz? Her taraftan hücum eden zararlılara karşı göğsünüzü siper yapı onu müdafaa edebiliyor musunuz? Ve bu uğurdaki gayretlerinizde fevkalâde bir inanç ve azimle iradenizin hakkını verebiliyor musunuz?
“Evet, isteseniz sizler de, hayatınızı, yeni baştan inşa edip, ona değişik buudlar kazandırarak başkalaşabilir; eşya ve hadiselere bir başka zaviyeden bakıp bir başka şekilde müdahale edebilir… daha iradeli, daha derli toplu olabilirsiniz. Olabilirsiniz; ama bütün bu ‘olma’ların bir tek yolu vardır; o da, Hakk’ın lütuflarını İRADEMİZİN ÇEHRESİNDE TECELLİ ETTİREBİLMEKTİR.
“Evet, içinde yaşadığınız dünyayı kendi şartlarıyla idrak edebiliyor, ÜMİT ve İRADE BALANSINI KUDRETİ SONSUZA göre ayarlayıp ruhunuzdaki dinamizmle var olduğunuzu gösterebiliyorsanız, vız gelir size her şey… Seller, fırtınalar, zelzeleler… Böyle bir durumda sizi ne kılıçlar yaralayabilir, ne top gülleleri sarsabilir, ne de ateşler yakabilir… Mevsimler peşi peşine gelir geçer; renkler ve şekiller değişir; bahar ve yazları, sonra baharlar, kışlar takip eder durur; sizler, inanç, ümit ve mücadele ruhunun oluşturduğu zebercetten ikliminizle hep pırıl pırıl ve yepyeni kalırsınız.” (Yitirilmiş Cennete Doğru)
Hep her şeyi başkalarından beklemeyelim, iradenin hakkını verelim. Hem de vagon olmaya râzı olmayalım, hizmet etmek için lokomotif olmaya bakalım, birilerine de biraz faydamız olsun.
[Safvet Senih] 31.1.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Ya hain olacaksın ya namussuz… Seç birini! [Ahmet Dönmez]
115 hamile çocuk skandalını ortaya çıkaran sosyal hizmet uzmanı İclal Nergiz, “Memlekete ihanet ettiğimi düşünüyorlar” demiş. Hürriyet’ten Ayşe Arman’a verdiği röportajda okudum; skandalın cereyan ettiği Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi yönetimi kendisini, “Senin yaptığın şey memlekete ihanet oldu” diye paylamış.
“Memlekete ihanet” hem de… Öyle sadece eğitime, araştırmaya, hastaneye değil yani.
Sesini çıkarmasaymış, görmeseymiş, üzerini örtseymiş hala vatanperver bir kardeşimiz olarak kefeniyle beraber bu yolda yürümeye devam edecekmiş evelallah.
Kendi seçimi tabii…
***
Bundan önceki yazımda, “Öyle talihsiz bir devirde yaşıyoruz ki, her nasılsa ‘vatan’ ile ‘evrensel değerler’ hep karşı kutuplara düşüveriyor. Bir memleket bundan daha kötü bir duruma düşebilir mi? Ne zaman bir evrensel prensibi savunmaya kalksanız ‘vatan haini’ damgasını yiyip linç edilmek için sıranızı bekliyorsunuz” demiştim. Nergiz’in sözleri onun üzerine geldi.
Siyasi iktidarın ve kendisiyle beraber takipçilerinin düştüğü mevkii bundan daha isabetle tayin edecek bir gösterge olabilir mi?
***
Şu durumda İclal Nergiz son vatan hainimiz mi oluyor, yoksa “adının önünde profesör olan, doçent olan, sanatçı olan ahlaksız, fikir soytarısı, vicdansız” aydınlar mı; kronolojiyi tam takip edemedim.
O kadar çoklar ki, tavşan gibi çoğalıyorlar ‘ulan’!
Bir öğretmen olarak “Çocuklar ölmesin” mi diyorsun; vatan hainisin!
Tecavüzlerin üzerine mi gidiyorsun; vatan hainisin!
“Savaşa Hayır” mı diyorsun; be ahlaksız, be adi, be vicdansız; hainsin işte ulan, vicdansız hain!
“Ee, rüşvet? Yolsuzluk? Reza Zarrab?” mı diyorsun; tipik bir hainsin!
“Demokrasi, bağımsız yargı, basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti, hukukun üstünlüğü” diye tutturuyorsan; fikir soytarısı bir vatan hainisin işte!
***
TÜSİAD’ından Merkez Bankası’na kadar vatana ihanet şerbetinden kana kana içmeyen tek bir ihanete susamış çatlak dudak kalmadı hamdolsun!
Ülke olmuş zaten yaşayan hainler mezarlığı!
Bir hâkim olarak hukuka göre davranırsan hainsin! Reis, yapacak yargıda şeyini, sen de ona göre alacaksın pozisyonunu. Sen en nihayet ’siyasetin köpeği’sin unutma! Herkes haddini bilecek. “Vurduk mu oturturuz!”
Öğrenci yurtlarında tecavüz mü var; görmeyeceksin!
Mülteci kamplarında engelli çocuğa defalarca tecavüz mü ediliyor; duymayacaksın!
Bunlar ‘küçüğün rızasıyla’ olan işler, kurcalamayacaksın.
Reis’in arkadaşı yasalara aykırı olarak 16:9 kuleleri mi dikmiş; yıkmayacaksın! Yıkım kararını verenler de zaten hep “FETÖ’cü” hainlermiş ya lan, konuşturma şimdi beni!
Askerlere at eti, domuz eti, bozuk et mi yediriliyor; afedersin çaputla burnunu tıkamak suretiyle geçip gideceksin! Oralı olmayacaksın! Yoksa… Yoksası ne; be adi, be ahlaksız, be vicdansız, bir hain mi olmak istiyorsun yoksa?
***
Peki bu ülkede hain olmamayı nasıl başaracaksın? Çok zor değil. Bunların tam tersini yapacaksın. Vatan hainleri ile teröristleri çıkardığın zaman geriye kalanlar zaten belli. Kinlerinden tanıyacaksın. Beraber yürüyeceksin bu yollarda, onlarla beraber ıslanacaksın yağan yağmurda…
“Öldürmeyeceksin” değil mesela; o dünde kaldı; “Öldüreceksin”! Bu yolda şehadet de var kan da… Bundan daha büyük mutluluk mu olur ayrıca?! O “hain ahlaksız” aydınların kanında duş alacaksın icabında!
Biri sana “Bana mı sordunuz ulan!” derse, öteki yanağını da döneceksin!.. Düşünmeyeceksin!
Bizi senin gibi okumamışların feraseti kurtaracak, unutma!
***
O isminin önünde profesör olan, doçent olan, sanatçı olan bazı ‘ulan’lar barış bildirisi imzaladı diyelim; Reis çıkıp “Savaşı durdurun diyorlar. Barış istiyorlarmış. Bölgede çatışma istemiyorlarmış.” diye bindirmeye mi başladı, “Eee ne var bunda!” demeyeceksin saf saf. “Vay hainler! Vicdansızlar! Adiler! Ahlaksızlar!” diye bağıracaksın. Ya da kendini hiç yorma, Reis’in zaten bunları haykıracak, sen sadece tekrar edeceksin.
O devam edecek arkasından. “Ya adama sormazlar mı, ‘Şimdiye kadar aklınız neredeydi?’ diye. Terör örgütü ülkemize saldırırken siz neredeydiniz be? Kan dökülmesine karşısınız da bölücü örgüt, Suriye’de on binlerce insanı katlederken niye gıkınız çıkmadı be? Neden o zaman üç maymunu oynadınız?” diye esip gürleyecek. “Ya Reis, adama sormazlar mı; sen dün ‘çözüm’ derken, askere silah kullanmama emri verirken, valilere operasyon yapmayın talimatı buyururken niye gıkın çıkmıyordu?” diye sormayacaksın tabi ki, aslan parçası. Vatan haini olmak mı istiyorsun yoksa. Mesele vatan hainliğinden kurtulmak değil yeğen; orada kalıcı olmak. Dün “Analar ağlamasın” derken nasıl alkışladıysan şimdi de öyle, avucunun içini kanatırcasına alkışlayacaksın.
Sonunda bir bakmışsın; vatan haini olmaktan kurtulmuşsun ama…
[Ahmet Dönmez] 31.1.2018 [TR724]
“Memlekete ihanet” hem de… Öyle sadece eğitime, araştırmaya, hastaneye değil yani.
Sesini çıkarmasaymış, görmeseymiş, üzerini örtseymiş hala vatanperver bir kardeşimiz olarak kefeniyle beraber bu yolda yürümeye devam edecekmiş evelallah.
Kendi seçimi tabii…
***
Bundan önceki yazımda, “Öyle talihsiz bir devirde yaşıyoruz ki, her nasılsa ‘vatan’ ile ‘evrensel değerler’ hep karşı kutuplara düşüveriyor. Bir memleket bundan daha kötü bir duruma düşebilir mi? Ne zaman bir evrensel prensibi savunmaya kalksanız ‘vatan haini’ damgasını yiyip linç edilmek için sıranızı bekliyorsunuz” demiştim. Nergiz’in sözleri onun üzerine geldi.
Siyasi iktidarın ve kendisiyle beraber takipçilerinin düştüğü mevkii bundan daha isabetle tayin edecek bir gösterge olabilir mi?
***
Şu durumda İclal Nergiz son vatan hainimiz mi oluyor, yoksa “adının önünde profesör olan, doçent olan, sanatçı olan ahlaksız, fikir soytarısı, vicdansız” aydınlar mı; kronolojiyi tam takip edemedim.
O kadar çoklar ki, tavşan gibi çoğalıyorlar ‘ulan’!
Bir öğretmen olarak “Çocuklar ölmesin” mi diyorsun; vatan hainisin!
Tecavüzlerin üzerine mi gidiyorsun; vatan hainisin!
“Savaşa Hayır” mı diyorsun; be ahlaksız, be adi, be vicdansız; hainsin işte ulan, vicdansız hain!
“Ee, rüşvet? Yolsuzluk? Reza Zarrab?” mı diyorsun; tipik bir hainsin!
“Demokrasi, bağımsız yargı, basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti, hukukun üstünlüğü” diye tutturuyorsan; fikir soytarısı bir vatan hainisin işte!
***
TÜSİAD’ından Merkez Bankası’na kadar vatana ihanet şerbetinden kana kana içmeyen tek bir ihanete susamış çatlak dudak kalmadı hamdolsun!
Ülke olmuş zaten yaşayan hainler mezarlığı!
Bir hâkim olarak hukuka göre davranırsan hainsin! Reis, yapacak yargıda şeyini, sen de ona göre alacaksın pozisyonunu. Sen en nihayet ’siyasetin köpeği’sin unutma! Herkes haddini bilecek. “Vurduk mu oturturuz!”
Öğrenci yurtlarında tecavüz mü var; görmeyeceksin!
Mülteci kamplarında engelli çocuğa defalarca tecavüz mü ediliyor; duymayacaksın!
Bunlar ‘küçüğün rızasıyla’ olan işler, kurcalamayacaksın.
Reis’in arkadaşı yasalara aykırı olarak 16:9 kuleleri mi dikmiş; yıkmayacaksın! Yıkım kararını verenler de zaten hep “FETÖ’cü” hainlermiş ya lan, konuşturma şimdi beni!
Askerlere at eti, domuz eti, bozuk et mi yediriliyor; afedersin çaputla burnunu tıkamak suretiyle geçip gideceksin! Oralı olmayacaksın! Yoksa… Yoksası ne; be adi, be ahlaksız, be vicdansız, bir hain mi olmak istiyorsun yoksa?
***
Peki bu ülkede hain olmamayı nasıl başaracaksın? Çok zor değil. Bunların tam tersini yapacaksın. Vatan hainleri ile teröristleri çıkardığın zaman geriye kalanlar zaten belli. Kinlerinden tanıyacaksın. Beraber yürüyeceksin bu yollarda, onlarla beraber ıslanacaksın yağan yağmurda…
“Öldürmeyeceksin” değil mesela; o dünde kaldı; “Öldüreceksin”! Bu yolda şehadet de var kan da… Bundan daha büyük mutluluk mu olur ayrıca?! O “hain ahlaksız” aydınların kanında duş alacaksın icabında!
Biri sana “Bana mı sordunuz ulan!” derse, öteki yanağını da döneceksin!.. Düşünmeyeceksin!
Bizi senin gibi okumamışların feraseti kurtaracak, unutma!
***
O isminin önünde profesör olan, doçent olan, sanatçı olan bazı ‘ulan’lar barış bildirisi imzaladı diyelim; Reis çıkıp “Savaşı durdurun diyorlar. Barış istiyorlarmış. Bölgede çatışma istemiyorlarmış.” diye bindirmeye mi başladı, “Eee ne var bunda!” demeyeceksin saf saf. “Vay hainler! Vicdansızlar! Adiler! Ahlaksızlar!” diye bağıracaksın. Ya da kendini hiç yorma, Reis’in zaten bunları haykıracak, sen sadece tekrar edeceksin.
O devam edecek arkasından. “Ya adama sormazlar mı, ‘Şimdiye kadar aklınız neredeydi?’ diye. Terör örgütü ülkemize saldırırken siz neredeydiniz be? Kan dökülmesine karşısınız da bölücü örgüt, Suriye’de on binlerce insanı katlederken niye gıkınız çıkmadı be? Neden o zaman üç maymunu oynadınız?” diye esip gürleyecek. “Ya Reis, adama sormazlar mı; sen dün ‘çözüm’ derken, askere silah kullanmama emri verirken, valilere operasyon yapmayın talimatı buyururken niye gıkın çıkmıyordu?” diye sormayacaksın tabi ki, aslan parçası. Vatan haini olmak mı istiyorsun yoksa. Mesele vatan hainliğinden kurtulmak değil yeğen; orada kalıcı olmak. Dün “Analar ağlamasın” derken nasıl alkışladıysan şimdi de öyle, avucunun içini kanatırcasına alkışlayacaksın.
Sonunda bir bakmışsın; vatan haini olmaktan kurtulmuşsun ama…
[Ahmet Dönmez] 31.1.2018 [TR724]
ABD, Afrin Operasyonu’na nasıl bakıyor? [Adem Yavuz Arslan]
Tayyip Erdoğan öngörülebilen bir lider.
Hangi durumda nasıl davranacağı, sıkıştığı noktalarda kimleri yolda bırakıp ne tür manevralar yapacağı, dikkatli bakıldığında anlaşılabilir.
Bu kural ABD ve AB ile ilişkilerde de bozulmadı.
Özellikle Reza Zarrab davası ve Suriye’deki yabancı savaşçıların desteklenmesine dair konuların ‘ileride’ başını ağrıtacağını gören Erdoğan uzunca bir zamandır ‘ABD ile çatışma senaryosu’nu uyguluyor.
Tıpkı 17 Aralık operasyonunun geldiğini gördükten sonra ansızın Cemaat’e dershaneler üzerinden savaş açması gibi, ABD’den gelebilecek ‘can sıkıcı’ durumlara karşı ön alıyor.
Şimdilerde ise bu stratejide vites büyütüyor.
Nitekim Afrin operasyonu ile çıta biraz daha yukarı kondu. Hatta ‘ABD ile sıcak çatışma’ söylemleri manşetlerden inmiyor.
Bu noktada iki konuyu not düşmekte fayda var: Erdoğan’ın ‘Zarrab korkusu’ bitmiş değil. Zarrab’ın ABD’li savcılarla ‘işbirliğine ne kadar istekli’ olduğunu mahkemede gördük.
Zarrab hakkındaki kararın açıklanacağı 11 Nisan’a kadar ‘savcılarla mesaide’ olacağını öngörebilmek için olağanüstü istihbarat bilgisine ihtiyaç yok.
Üstelik Hakan Atilla ile ilgili de sürpriz gelişmeler yaşanabilir. Bu konuda kulisler hayli hareketli. Yani 11 Nisan’a kadar ilginç gelişmelere şahit olabiliriz.
Henüz çok gündeme gelmedi ama Erdoğan’ın ABD’ye karşı uygulamaya koyduğu gerginlik stratejisinin bir nedeni daha var.
Bir süredir Washington’da, özellikle de düşünce kuruluşlarında dile getirilenlere göre Suriye’de yakalanan bazı ‘yabancı savaşçılar’ın anlatımları uzun vadede Türkiye’nin başına bela olacak türden.
YPG’nin elinde ‘hayli geniş bir arşiv’in olduğu konuşuluyor.
Gerçi bu konuda ‘arşiv oluşturan’ tek gücün YPG olmadığı sır değil. Ruslar’ın da bu konuda çalışmalar yaptığı biliniyor. Bu arada Afrin operasyonuna yeşil ışık yakan Rusya’nın bir yandan da ‘TSK’nın vurduğu siviller’ haberlerini manşetlere taşıması gözden kaçmamalı.
ABD başkentinde konuşulanlardan Ankara’nın habersiz olduğunu düşünmek anlamsız olur.
Böyle bir durumda bile, Erdoğan’ın Suriye’deki ‘yabancı savaşçılar’a kefil olması, onları TSK ile yan yana göstermesi tuhaf ve aynı zamanda çok riskli bir strateji. Bölgede kimin eli kimin cebinde belli değil ama Türkiye bir grup eli silahlı adama ‘kefil’ oluyor!
PARÇALI ABD ERDOĞAN İÇİN FIRSATA DÖNÜŞTÜ
‘Trump Amerikası’ her konuda olduğu gibi Afrin Operasyonu’nda da söylem birliği sağlayabilmiş değil.
Pentagon ‘bölgede Kürtlerle işbirliği içinde olmaya devam edeceklerini’ söylerken Dışişleri’nden ‘Türkiye’nin sınırlarını güvende tutma isteği anlaşılabilir’ türü açıklamalar geliyor.
ABD medyasına yansıyan uzman görüşlerine göre bu durum Ankara’nın cesaretini arttırıyor.
En dikkat çekici nokta ise Trump’a yöneltilen eleştiri okları.
Trump’ın Suriye politikasındaki çelişkilerinin Rusları güçlendirdiği eleştirisi hayli yüksek tonda dile getiriliyor. Türkiye’nin ABD’nin razı olmamasına rağmen Rusya’dan onay alarak Afrin operasyonuna giriştiği yorumları sıklıkla yapılıyor.
Yorumlarda öne çıkan bir başka nokta ise Erdoğan’ın iç siyaset odaklı olarak Afrin operasyonuna giriştiği, Kürtlerin ABD’nin müttefiki olduğu ve Washington’un Kürtleri koruması gerektiği yönünde.
Türkiye’nin Rusya eksenine kaydığı eleştirileri de sıklıkla yapılıyor.
Mesela Al Jazeera’ya konuşan Ortadoğu Uzmanı Jashua Landis “ABD, Türkiye’yi yitirilmiş müttefik olarak görüyor. Diktatörlüğe yönelen, giderek artan İslamcılık ve azalan demokrasi ile Türkiye’yi bu gidişattan çevirmek mümkün değil, ABD’nin de tersine çevirebileceği bir durum değil bu” diyor.
Atlantic Council’den Frederic C. Hof ise Afrin Operasyonu’nun muhtemel Türk-Amerikan çatışmasına dönüşebileceği uyarısını yapıyor. Hof’a göre Türkiye ile ABD arasında tırmanan gerginlik aslında Rusların bir tuzağı.
Öte yandan Batılı medya kurumları son günlerde Afrin Operasyonu nedeniyle artan sivil kayıplara dair haberlere daha çok yer vermeye başladılar. Sivil kayıplara yönelik haberler mevcut Türkiye aleyhtarı havayı daha da ağırlaştırıyor.
‘TÜRKİYE’Yİ RUSLARA KAPTIRMAYALIM’
Washington’da öne çıkan diğer görüş ise “Türkiye’nin stratejik konumunun çok önemli olduğu, YPG için Ankara’yı kaybetmenin mantıksız olacağı, her şekilde Erdoğan ile çalışılması gerektiği’ yönünde.
Sayıları az olsa da bu görüşü savunanların olduğunu not etmekte fayda var. Bu tezi dile getirenlerin en büyük argümanı ise ‘Erdoğan’ın alternatifsiz olduğu, yakın vadede iktidardan gitmeyeceği’ şeklinde.
Daha önce ifade ettiğim gibi, ABD başkentinde kafalar karışık.
Trump’ın sözlerinde, politikalarında bir netlik ve istikamet görmek mümkün değil. Hal böyle olunca da Erdoğan ‘nasıl olsa bana muhtaçlar, Türkiye gibi bir ülkeyi Ruslar’a kaptırmazlar’ rahatlığı ile iç politikada kendine kazandıracak hamleler yapıyor.
Bugüne kadar da hem ABD hem de AB’ye karşı ‘efelenme’lerin karşılığını iç politikada aldı.
‘ABD BÖLGEDE KALICI OLACAK’
Peki Türkiye, ABD askerlerinin olduğu Menbiç’e doğru yürürse ne olur?
ABD kaynakları bu konuda net. Amerika Merkez Kuvvetleri Komutanı Joseph Votel, Menbiç yakınlarında konuşlu askerleri çekmek gibi bir niyetlerinin olmadığını açıkladı.
Hatırlanacağı gibi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Amerika’nın “terör örgütüyle bağlantısını kesmesi, örgüte verdikleri silahları toplaması ve Membiç’ten hemen çekilmesi gerektiğini” söylemişti.
ABD askerlerinin Türk askerleri ile karşı karşıya gelme ihtimali olsa da Washington’da bunu gerçekçi bir senaryo olarak gören pek yok.
Öte yandan her ne kadar ABD için öncelikli hedef IŞİD’in yok edilmesi olsa da son dönemde ‘bölgede kalıcı olma fikri’ öne çıkmaya başladı. Yani IŞİD’e karşı mücadele bitirilse bile ABD’nin Fırat’ın doğusundaki varlığını sürdürmesi planlanıyor.
Tabi bu durum Ruslar’ın tepkisini çekiyor.
ABD medyasında çıkan yorumlara göre Moskova’nın Afrin operasyonu için Türkiye’ye yeşil ışık yakmasının arkasında da ABD’nin ‘bölgede kalıcı olma politikası’na duyulan tepki var.
İşin özü şu: Suriye’nin geleceği Rusya ile ABD’nin beklentileri ve gelecek planlarına göre şekillenecek.
Erdoğan ise ‘kişisel ikbal endişesi’ ile yanaştığı Rusya’nın gölgesinde çok riskli bir kumar oynuyor. Türkiye bu operasyonun sonunda bir Kürt koridoru ya da İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz’e uzanan bir Şii ekseni ile karşılaşacak.
Her ikisi ile de kavgalı olacağı kesin.
Mevcut denklemde Türkiye’nin kazanacağı bir şey yok. Fakat Erdoğan’ın ‘kişisel’ olarak kazanacakları var. Medyayı tamamen eline aldığı için estirdiği rüzgârla yelkenlerini şişirmeye devam edecek.
Erdoğan’ın yol haritasında tek hedef var: Kendi kişisel güvenliği. Bunun için de ABD ile Rusya arasında çok riskli bir oyun oynuyor.
Time Dergisi’nde yer alan Ian Bremmer imzalı analizden bir alıntı ile bitirelim: “Erdogan’ın Putin’e ihtiyacı, Putin’in Erdoğan’a ihtiyacından çok daha fazla. Erdoğan dikkatli olsa iyi olur!”
[Adem Yavuz Arslan] 31.1.2018 [TR724]
Hangi durumda nasıl davranacağı, sıkıştığı noktalarda kimleri yolda bırakıp ne tür manevralar yapacağı, dikkatli bakıldığında anlaşılabilir.
Bu kural ABD ve AB ile ilişkilerde de bozulmadı.
Özellikle Reza Zarrab davası ve Suriye’deki yabancı savaşçıların desteklenmesine dair konuların ‘ileride’ başını ağrıtacağını gören Erdoğan uzunca bir zamandır ‘ABD ile çatışma senaryosu’nu uyguluyor.
Tıpkı 17 Aralık operasyonunun geldiğini gördükten sonra ansızın Cemaat’e dershaneler üzerinden savaş açması gibi, ABD’den gelebilecek ‘can sıkıcı’ durumlara karşı ön alıyor.
Şimdilerde ise bu stratejide vites büyütüyor.
Nitekim Afrin operasyonu ile çıta biraz daha yukarı kondu. Hatta ‘ABD ile sıcak çatışma’ söylemleri manşetlerden inmiyor.
Bu noktada iki konuyu not düşmekte fayda var: Erdoğan’ın ‘Zarrab korkusu’ bitmiş değil. Zarrab’ın ABD’li savcılarla ‘işbirliğine ne kadar istekli’ olduğunu mahkemede gördük.
Zarrab hakkındaki kararın açıklanacağı 11 Nisan’a kadar ‘savcılarla mesaide’ olacağını öngörebilmek için olağanüstü istihbarat bilgisine ihtiyaç yok.
Üstelik Hakan Atilla ile ilgili de sürpriz gelişmeler yaşanabilir. Bu konuda kulisler hayli hareketli. Yani 11 Nisan’a kadar ilginç gelişmelere şahit olabiliriz.
Henüz çok gündeme gelmedi ama Erdoğan’ın ABD’ye karşı uygulamaya koyduğu gerginlik stratejisinin bir nedeni daha var.
Bir süredir Washington’da, özellikle de düşünce kuruluşlarında dile getirilenlere göre Suriye’de yakalanan bazı ‘yabancı savaşçılar’ın anlatımları uzun vadede Türkiye’nin başına bela olacak türden.
YPG’nin elinde ‘hayli geniş bir arşiv’in olduğu konuşuluyor.
Gerçi bu konuda ‘arşiv oluşturan’ tek gücün YPG olmadığı sır değil. Ruslar’ın da bu konuda çalışmalar yaptığı biliniyor. Bu arada Afrin operasyonuna yeşil ışık yakan Rusya’nın bir yandan da ‘TSK’nın vurduğu siviller’ haberlerini manşetlere taşıması gözden kaçmamalı.
ABD başkentinde konuşulanlardan Ankara’nın habersiz olduğunu düşünmek anlamsız olur.
Böyle bir durumda bile, Erdoğan’ın Suriye’deki ‘yabancı savaşçılar’a kefil olması, onları TSK ile yan yana göstermesi tuhaf ve aynı zamanda çok riskli bir strateji. Bölgede kimin eli kimin cebinde belli değil ama Türkiye bir grup eli silahlı adama ‘kefil’ oluyor!
PARÇALI ABD ERDOĞAN İÇİN FIRSATA DÖNÜŞTÜ
‘Trump Amerikası’ her konuda olduğu gibi Afrin Operasyonu’nda da söylem birliği sağlayabilmiş değil.
Pentagon ‘bölgede Kürtlerle işbirliği içinde olmaya devam edeceklerini’ söylerken Dışişleri’nden ‘Türkiye’nin sınırlarını güvende tutma isteği anlaşılabilir’ türü açıklamalar geliyor.
ABD medyasına yansıyan uzman görüşlerine göre bu durum Ankara’nın cesaretini arttırıyor.
En dikkat çekici nokta ise Trump’a yöneltilen eleştiri okları.
Trump’ın Suriye politikasındaki çelişkilerinin Rusları güçlendirdiği eleştirisi hayli yüksek tonda dile getiriliyor. Türkiye’nin ABD’nin razı olmamasına rağmen Rusya’dan onay alarak Afrin operasyonuna giriştiği yorumları sıklıkla yapılıyor.
Yorumlarda öne çıkan bir başka nokta ise Erdoğan’ın iç siyaset odaklı olarak Afrin operasyonuna giriştiği, Kürtlerin ABD’nin müttefiki olduğu ve Washington’un Kürtleri koruması gerektiği yönünde.
Türkiye’nin Rusya eksenine kaydığı eleştirileri de sıklıkla yapılıyor.
Mesela Al Jazeera’ya konuşan Ortadoğu Uzmanı Jashua Landis “ABD, Türkiye’yi yitirilmiş müttefik olarak görüyor. Diktatörlüğe yönelen, giderek artan İslamcılık ve azalan demokrasi ile Türkiye’yi bu gidişattan çevirmek mümkün değil, ABD’nin de tersine çevirebileceği bir durum değil bu” diyor.
Atlantic Council’den Frederic C. Hof ise Afrin Operasyonu’nun muhtemel Türk-Amerikan çatışmasına dönüşebileceği uyarısını yapıyor. Hof’a göre Türkiye ile ABD arasında tırmanan gerginlik aslında Rusların bir tuzağı.
Öte yandan Batılı medya kurumları son günlerde Afrin Operasyonu nedeniyle artan sivil kayıplara dair haberlere daha çok yer vermeye başladılar. Sivil kayıplara yönelik haberler mevcut Türkiye aleyhtarı havayı daha da ağırlaştırıyor.
‘TÜRKİYE’Yİ RUSLARA KAPTIRMAYALIM’
Washington’da öne çıkan diğer görüş ise “Türkiye’nin stratejik konumunun çok önemli olduğu, YPG için Ankara’yı kaybetmenin mantıksız olacağı, her şekilde Erdoğan ile çalışılması gerektiği’ yönünde.
Sayıları az olsa da bu görüşü savunanların olduğunu not etmekte fayda var. Bu tezi dile getirenlerin en büyük argümanı ise ‘Erdoğan’ın alternatifsiz olduğu, yakın vadede iktidardan gitmeyeceği’ şeklinde.
Daha önce ifade ettiğim gibi, ABD başkentinde kafalar karışık.
Trump’ın sözlerinde, politikalarında bir netlik ve istikamet görmek mümkün değil. Hal böyle olunca da Erdoğan ‘nasıl olsa bana muhtaçlar, Türkiye gibi bir ülkeyi Ruslar’a kaptırmazlar’ rahatlığı ile iç politikada kendine kazandıracak hamleler yapıyor.
Bugüne kadar da hem ABD hem de AB’ye karşı ‘efelenme’lerin karşılığını iç politikada aldı.
‘ABD BÖLGEDE KALICI OLACAK’
Peki Türkiye, ABD askerlerinin olduğu Menbiç’e doğru yürürse ne olur?
ABD kaynakları bu konuda net. Amerika Merkez Kuvvetleri Komutanı Joseph Votel, Menbiç yakınlarında konuşlu askerleri çekmek gibi bir niyetlerinin olmadığını açıkladı.
Hatırlanacağı gibi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Amerika’nın “terör örgütüyle bağlantısını kesmesi, örgüte verdikleri silahları toplaması ve Membiç’ten hemen çekilmesi gerektiğini” söylemişti.
ABD askerlerinin Türk askerleri ile karşı karşıya gelme ihtimali olsa da Washington’da bunu gerçekçi bir senaryo olarak gören pek yok.
Öte yandan her ne kadar ABD için öncelikli hedef IŞİD’in yok edilmesi olsa da son dönemde ‘bölgede kalıcı olma fikri’ öne çıkmaya başladı. Yani IŞİD’e karşı mücadele bitirilse bile ABD’nin Fırat’ın doğusundaki varlığını sürdürmesi planlanıyor.
Tabi bu durum Ruslar’ın tepkisini çekiyor.
ABD medyasında çıkan yorumlara göre Moskova’nın Afrin operasyonu için Türkiye’ye yeşil ışık yakmasının arkasında da ABD’nin ‘bölgede kalıcı olma politikası’na duyulan tepki var.
İşin özü şu: Suriye’nin geleceği Rusya ile ABD’nin beklentileri ve gelecek planlarına göre şekillenecek.
Erdoğan ise ‘kişisel ikbal endişesi’ ile yanaştığı Rusya’nın gölgesinde çok riskli bir kumar oynuyor. Türkiye bu operasyonun sonunda bir Kürt koridoru ya da İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz’e uzanan bir Şii ekseni ile karşılaşacak.
Her ikisi ile de kavgalı olacağı kesin.
Mevcut denklemde Türkiye’nin kazanacağı bir şey yok. Fakat Erdoğan’ın ‘kişisel’ olarak kazanacakları var. Medyayı tamamen eline aldığı için estirdiği rüzgârla yelkenlerini şişirmeye devam edecek.
Erdoğan’ın yol haritasında tek hedef var: Kendi kişisel güvenliği. Bunun için de ABD ile Rusya arasında çok riskli bir oyun oynuyor.
Time Dergisi’nde yer alan Ian Bremmer imzalı analizden bir alıntı ile bitirelim: “Erdogan’ın Putin’e ihtiyacı, Putin’in Erdoğan’a ihtiyacından çok daha fazla. Erdoğan dikkatli olsa iyi olur!”
[Adem Yavuz Arslan] 31.1.2018 [TR724]
Erdoğan sonrasına hazırlık-2 [Levent Kenez]
Bu kabus rejimin sonrasını konuşmaya başlayalım. Bütün dualarımız tez zamanda bu zalimlerin ülkenin kaderinden defolup gitmesi ve başta hapisteki mazlumlar olmak üzere bunların zulmüne uğrayan her kesimden herkesin felaha kavuşması.
Hizmet Hareketi için 15 temmuz öncesi ve sonrası olarak kabul edilecek bir döneme girdik. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bunu olumsuz manada kullanmıyorum.
Benim yaşananlarla ilgili şahsi görüşüm ki kimsenin aynısını neden düşünmediğini hiç dert etmem, Allah’la aramıza putlar girmişti. Bina putu, kurum putu, mevki, kartvizit putları. Kendi kendimize yeten bir fanus oluşturmuştuk ve otomatik pilota bağlanmış bir şekilde gidiyorduk. Bu zalimler çıkmasaydı ve 15 Temmuz yaşanmamış olsaydı başımıza gelecek felaketler imani olacaktı ki farkında bile olmayacaktık. Allah’ın bir nimeti bize tekrar tekrar kendisini hatırlattı ve sebepler bir nevi “Hadi bakalım kurtarsın sizi binalarınız, insan kaynağınız, çalımlarınız” dedi. Haliyle bunların aslında sadece birer araç olduğunu görmemize vesile oldu inşallah. “Madem bu yoldasın, dünyaya meyil etmeye izin yok” düsturu karşımıza çıktı.
Ha metafizik açıklamalardan sıkılanlara, bıkanlara da pek takılmıyorum. Bunlar benim hislerim ve tabii ki subjektif. Bırak bu işleri diyen adam, çocuğunun ateşi çıksa etrafa 100 Yasin dağıtıyor. Burada biz bize konuşuyoruz. Tayyipmiş, oymuş, buymuş benim için sadece bir araç. Allah bunun böyle olmasını istemese olmazdı. Nokta. Bu esnada şehit olan, hapse giren masumların bizim için de ağır bir yükün altına girdiklerini ve imtihan olduklarını unutmamak gerekiyor. Onlara vefanın ve teşekkürün bugün için elimizden geleni bir an bile onları akıldan çıkarmadan dua etmek, yaşananları kayda geçirerek tarihe emanet etmek ve bütün imkanlar ölçüsünde yakınlarına maddi-manevi yardımcı olmak. Her şeyi kayda geçirmenin ne kadar önemli bir şey olduğu ileride çok daha iyi anlaşılacak. Bugün için karabasan gibi çöken bu dertleri çekenlerin mi, onlarla dertlenenlerin mi yoksa bana değmedi diyenlerin mi kazançlı olup olmadığını kader gösterecek. Ama yaşananlar insanlık suçudur ve zaman aşımı yoktur. Her alçak hesabını verecek kimsenin şüphesi olmasın.
Bugünkü Erdoğan sonrasına hazırlık konumuz özgüven.
Bir kere yapılan kara propagandaya asla ama asla prim vermemek lazım. Bu kadar gazete, televizyon, devlet kurumu melekler için aleyhte yayın yapsa bu millet haşa meleklere dahi küfreder. Her gün yazılan yalanların gerçek olmadığını bildiğimiz için bize etki etmiyor da hedef alınan kitlede başarıya ulaşmış gözüküyor. Onlar için şu an yapılacak bir şey yok. Eğer şansları varsa bu girdikleri günahtan Allah onlara geri dönme imkanı verir. İnşallah da verir. Bu ülke televizyon toplumudur. Bu propaganda bitecek elbette bir gün ve gerçekler ortaya çıkınca güneşin karşısındaki buz gibi eriyecek bir çok bühtan, bunun zamanı var bir sosyolojisi var. Kimin ne yaptığı, kim bu ülkenin çıkarını savunuyormuş, kimler hangi odakların görevlileriymiş elbette ortaya çıkacak. Sen Cemaatin bir tuğlasına dokunamazdın arkasında ABD, İsrail bilmem kim olsa. Tanımıyor muyuz seni? Rusya’nın adamı İran’ın beslemesi Perinçek sana her gün hırsız diyor ama senin gücün doktorlara zavallı öğretmenlere, öğrencilere yetiyor değil mi?
Darbe saatini öğrendiği vakti 4 defa farklı kim söylediyse 15 Temmuz’un hesabını da o verecektir. Kendisi ayrıldıktan 2 saat sonra kendisini almaya gelen otelin yolunu bilmeyen askerler resmi kayıtlara geçmişken 15 dakika ile kurtuldum diye kim yalan söylüyorsa o verecektir. Yüzlerce generali ve binlerce subayı darbeci diye ordudan atacaksın ama ordunun sadece yüzde biri katılmış darbeye. Çoğu da er, askeri öğrenci. Eğer kendi anlattıkları doğru olsa, bakın onların kendi yalanları için diyorum, Cemaat darbe yapsaydı ne Sarayı kalırdı ne de hanedanlığı. Kendi kendisine suikast yaptıran, kalkışma yapan her diktatör gibi benzerini organize etti ve başarılı oldu maalesef. Gizleyecek bir şeyleri olmasa Meclis komisyonuna koşarak gelir şov yaparlardı. O yüzden kimsenin 15 Temmuz ile ilgili bir tereddüdü olmasın. Kullanılan, kandırılan varsa onlar da elbette hesaplarını verecek sebep oldukları zulümler için.
Herkesin biat etmesini isteyip, bunun için zorladığı ve diz çöktürdüğü yerde Hizmet Hareketi bunun gibi birisine boyun eğmedi.
Kavga, bunların bürokraside çok adamı var benim de hırsızlıktan tutun bir çok pisliğim var; bunlar benim başıma bela olur dediği için başlayan bir kavgadır. Pazarlık, kendisine darbe yapıp daha iktidarının ilk yıllarında kendisini çiğ çiğ yiyecek adamların Cemaat yüzünden bunu başaramadıklarını bilip, ne devleti bilen ne de dünyadan haberdar bu adama “Seni Cemaatten biz kurtarırız, bizi sal” demesidir. Yoksa AYM’de kapatma davası açıldığında elini başına koyup her şey bitti diye ağlayandır kendisi. Ama en iyi bildiği şey siyaset olduğu için nedamet getirdiği adamları siyasi olarak yiyeceğini planladığı için yakında bunların birbirlerini dişlemeye başladığına tanık olacağız. O zaman göreceğiz bakalım Ergenekon neymiş, Balyoz neyin kumpasıymış.
Mavi Marmara hadisesi yaşandığında hepimiz, bütün bir ülke hipnoz olmuş gibi bir şey söylerken başka bir şey söyleyen Gülen’i linç etmeye kalmışlardı da yıllar sonra sağcısı solcusu ve elbette kendisini cümle cümle aynı şeyleri söylemişti.
Esad ile ilgili olarak “Rejimi devirmek felaket olur. Seçim bir fırsattır yeni seçimlere ikna etmek daha iyi bir yoldur” diyenlere stratejik saçmalık kusmuşlardı şimdi o kusmuklarını temizlemek için vatan evlatlarını şehit veriyoruz.
Demem o ki zerre prim vermeyin bunlara.
Bir de bunların çok bilmiş kendisini solcu zanneden versiyonları var. Cemaat-AKP ülkeyi bu hale getirdi derler utanmadan. Çok büyük bir yalan. Bu ülkeyi yüzde 5’i bile geçmemesi gereken dinci faşist adamlara teslim edenler 10 yılda bir darbe yapanlar, 367’yi çıkaranlar, kapatma davası açanlar, 27 nisan muhtırasını verenler, başörtüsü zulmü ile insanları aşağılayanlar, dini inancından dolayı insanları işlerinden atanlardır ki onların laiklik diye pazarladıkları saçma salak faşistlikleri yüzünden en büyük zararı da laiklik görmüştür.
Bazılarımız o kadar sünmüş, o kadar karamsar ve ezik ki. Allah aşkına ya!
Sanki yaşananlara beraber tanık olmadık. Hani gerçekten terörist olsak gam yemem. Beli silahlı, eli kanlı terörist adamlar kadar sesini çıkaramıyor sünmüşlükten. Yıllardır arkaik saçmalıklarını aynı şekilde söyleyen insanlar kadar özgüvenleri yok.
Hizmetin başına gelenler inandığı prensipler yanlış çıktığı için gelmedi. Herkesi konumunda kabul etme, diyalog, hoşgörü, bilimsel eğitim, gerçek manada dindar hayat tarzı, demokrasi, yeni anayasa, AB üyeliği, diğer din mensupları ile diyalog halinde olma… Makro planda söylüyorum kişisel hatalardan bağımsız olarak, bilakis savunduğu tezlerin haklılığının bedeli yaşananlar. Bütün Cemaati uzaya ışınlasanız yarın Türkiye’de bunları savunmayanın yeri yok.
Ha n’oldu el ele verip Cemaati bitirdiniz de ne başardınız? Bir yanda dinci faşistler diğer yanda dinsiz faşistler. Bunlar daha iyi günler.
Yeni bir hazırlık konusu ile görüşmek üzere 🙂
[Levent Kenez] 31.1.2018 [TR724]
Hizmet Hareketi için 15 temmuz öncesi ve sonrası olarak kabul edilecek bir döneme girdik. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bunu olumsuz manada kullanmıyorum.
Benim yaşananlarla ilgili şahsi görüşüm ki kimsenin aynısını neden düşünmediğini hiç dert etmem, Allah’la aramıza putlar girmişti. Bina putu, kurum putu, mevki, kartvizit putları. Kendi kendimize yeten bir fanus oluşturmuştuk ve otomatik pilota bağlanmış bir şekilde gidiyorduk. Bu zalimler çıkmasaydı ve 15 Temmuz yaşanmamış olsaydı başımıza gelecek felaketler imani olacaktı ki farkında bile olmayacaktık. Allah’ın bir nimeti bize tekrar tekrar kendisini hatırlattı ve sebepler bir nevi “Hadi bakalım kurtarsın sizi binalarınız, insan kaynağınız, çalımlarınız” dedi. Haliyle bunların aslında sadece birer araç olduğunu görmemize vesile oldu inşallah. “Madem bu yoldasın, dünyaya meyil etmeye izin yok” düsturu karşımıza çıktı.
Ha metafizik açıklamalardan sıkılanlara, bıkanlara da pek takılmıyorum. Bunlar benim hislerim ve tabii ki subjektif. Bırak bu işleri diyen adam, çocuğunun ateşi çıksa etrafa 100 Yasin dağıtıyor. Burada biz bize konuşuyoruz. Tayyipmiş, oymuş, buymuş benim için sadece bir araç. Allah bunun böyle olmasını istemese olmazdı. Nokta. Bu esnada şehit olan, hapse giren masumların bizim için de ağır bir yükün altına girdiklerini ve imtihan olduklarını unutmamak gerekiyor. Onlara vefanın ve teşekkürün bugün için elimizden geleni bir an bile onları akıldan çıkarmadan dua etmek, yaşananları kayda geçirerek tarihe emanet etmek ve bütün imkanlar ölçüsünde yakınlarına maddi-manevi yardımcı olmak. Her şeyi kayda geçirmenin ne kadar önemli bir şey olduğu ileride çok daha iyi anlaşılacak. Bugün için karabasan gibi çöken bu dertleri çekenlerin mi, onlarla dertlenenlerin mi yoksa bana değmedi diyenlerin mi kazançlı olup olmadığını kader gösterecek. Ama yaşananlar insanlık suçudur ve zaman aşımı yoktur. Her alçak hesabını verecek kimsenin şüphesi olmasın.
Bugünkü Erdoğan sonrasına hazırlık konumuz özgüven.
Bir kere yapılan kara propagandaya asla ama asla prim vermemek lazım. Bu kadar gazete, televizyon, devlet kurumu melekler için aleyhte yayın yapsa bu millet haşa meleklere dahi küfreder. Her gün yazılan yalanların gerçek olmadığını bildiğimiz için bize etki etmiyor da hedef alınan kitlede başarıya ulaşmış gözüküyor. Onlar için şu an yapılacak bir şey yok. Eğer şansları varsa bu girdikleri günahtan Allah onlara geri dönme imkanı verir. İnşallah da verir. Bu ülke televizyon toplumudur. Bu propaganda bitecek elbette bir gün ve gerçekler ortaya çıkınca güneşin karşısındaki buz gibi eriyecek bir çok bühtan, bunun zamanı var bir sosyolojisi var. Kimin ne yaptığı, kim bu ülkenin çıkarını savunuyormuş, kimler hangi odakların görevlileriymiş elbette ortaya çıkacak. Sen Cemaatin bir tuğlasına dokunamazdın arkasında ABD, İsrail bilmem kim olsa. Tanımıyor muyuz seni? Rusya’nın adamı İran’ın beslemesi Perinçek sana her gün hırsız diyor ama senin gücün doktorlara zavallı öğretmenlere, öğrencilere yetiyor değil mi?
Darbe saatini öğrendiği vakti 4 defa farklı kim söylediyse 15 Temmuz’un hesabını da o verecektir. Kendisi ayrıldıktan 2 saat sonra kendisini almaya gelen otelin yolunu bilmeyen askerler resmi kayıtlara geçmişken 15 dakika ile kurtuldum diye kim yalan söylüyorsa o verecektir. Yüzlerce generali ve binlerce subayı darbeci diye ordudan atacaksın ama ordunun sadece yüzde biri katılmış darbeye. Çoğu da er, askeri öğrenci. Eğer kendi anlattıkları doğru olsa, bakın onların kendi yalanları için diyorum, Cemaat darbe yapsaydı ne Sarayı kalırdı ne de hanedanlığı. Kendi kendisine suikast yaptıran, kalkışma yapan her diktatör gibi benzerini organize etti ve başarılı oldu maalesef. Gizleyecek bir şeyleri olmasa Meclis komisyonuna koşarak gelir şov yaparlardı. O yüzden kimsenin 15 Temmuz ile ilgili bir tereddüdü olmasın. Kullanılan, kandırılan varsa onlar da elbette hesaplarını verecek sebep oldukları zulümler için.
Herkesin biat etmesini isteyip, bunun için zorladığı ve diz çöktürdüğü yerde Hizmet Hareketi bunun gibi birisine boyun eğmedi.
Kavga, bunların bürokraside çok adamı var benim de hırsızlıktan tutun bir çok pisliğim var; bunlar benim başıma bela olur dediği için başlayan bir kavgadır. Pazarlık, kendisine darbe yapıp daha iktidarının ilk yıllarında kendisini çiğ çiğ yiyecek adamların Cemaat yüzünden bunu başaramadıklarını bilip, ne devleti bilen ne de dünyadan haberdar bu adama “Seni Cemaatten biz kurtarırız, bizi sal” demesidir. Yoksa AYM’de kapatma davası açıldığında elini başına koyup her şey bitti diye ağlayandır kendisi. Ama en iyi bildiği şey siyaset olduğu için nedamet getirdiği adamları siyasi olarak yiyeceğini planladığı için yakında bunların birbirlerini dişlemeye başladığına tanık olacağız. O zaman göreceğiz bakalım Ergenekon neymiş, Balyoz neyin kumpasıymış.
Mavi Marmara hadisesi yaşandığında hepimiz, bütün bir ülke hipnoz olmuş gibi bir şey söylerken başka bir şey söyleyen Gülen’i linç etmeye kalmışlardı da yıllar sonra sağcısı solcusu ve elbette kendisini cümle cümle aynı şeyleri söylemişti.
Esad ile ilgili olarak “Rejimi devirmek felaket olur. Seçim bir fırsattır yeni seçimlere ikna etmek daha iyi bir yoldur” diyenlere stratejik saçmalık kusmuşlardı şimdi o kusmuklarını temizlemek için vatan evlatlarını şehit veriyoruz.
Demem o ki zerre prim vermeyin bunlara.
Bir de bunların çok bilmiş kendisini solcu zanneden versiyonları var. Cemaat-AKP ülkeyi bu hale getirdi derler utanmadan. Çok büyük bir yalan. Bu ülkeyi yüzde 5’i bile geçmemesi gereken dinci faşist adamlara teslim edenler 10 yılda bir darbe yapanlar, 367’yi çıkaranlar, kapatma davası açanlar, 27 nisan muhtırasını verenler, başörtüsü zulmü ile insanları aşağılayanlar, dini inancından dolayı insanları işlerinden atanlardır ki onların laiklik diye pazarladıkları saçma salak faşistlikleri yüzünden en büyük zararı da laiklik görmüştür.
Bazılarımız o kadar sünmüş, o kadar karamsar ve ezik ki. Allah aşkına ya!
Sanki yaşananlara beraber tanık olmadık. Hani gerçekten terörist olsak gam yemem. Beli silahlı, eli kanlı terörist adamlar kadar sesini çıkaramıyor sünmüşlükten. Yıllardır arkaik saçmalıklarını aynı şekilde söyleyen insanlar kadar özgüvenleri yok.
Hizmetin başına gelenler inandığı prensipler yanlış çıktığı için gelmedi. Herkesi konumunda kabul etme, diyalog, hoşgörü, bilimsel eğitim, gerçek manada dindar hayat tarzı, demokrasi, yeni anayasa, AB üyeliği, diğer din mensupları ile diyalog halinde olma… Makro planda söylüyorum kişisel hatalardan bağımsız olarak, bilakis savunduğu tezlerin haklılığının bedeli yaşananlar. Bütün Cemaati uzaya ışınlasanız yarın Türkiye’de bunları savunmayanın yeri yok.
Ha n’oldu el ele verip Cemaati bitirdiniz de ne başardınız? Bir yanda dinci faşistler diğer yanda dinsiz faşistler. Bunlar daha iyi günler.
Yeni bir hazırlık konusu ile görüşmek üzere 🙂
[Levent Kenez] 31.1.2018 [TR724]
Dua saatimiz var mı? [Süleyman Sargın]
Mânânın maddeye feda edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Materyalist eğitimin dayattığı dünyevileşmiş bakış açısı sebebiyle pek çokları için her şey maddeden ibaret görünüyor. Bundan dolayı da gerçekler, gerçek gibi görülenlere feda ediliyor ya da pek çok gerçek gizli kalıyor. Böylesine donmuş ve çoraklaşmış bir zeminin en büyük kurbanı da maalesef din ve dinî hakikatler oluyor. Din adına konuşan, ekranlarda boy gösteren, gazete ve dergilerde yazılar neşredenlerin bile büyük kısmı bu maneviyat körlüğünden nasibini almış görünüyor.
Günde beş defa Rabbimize arz-ı ubudiyet etmek için camiye giden hacı amcadan, onu yönlendirip manen besleyen hocasına kadar hemen herkes “sebeplere tesir-i hakîkî” veren bir düşünceye sahip. İfadeler, beyanlar “Her şey Allah’ın elinde”, “O bir kere Ol desin, her şey oluverir”, “O’nun izni ve iradesi olmadan bir yaprak bile ağaçtan düşemez” vb Kur’anî hakikatleri dile getirse de kalbler aynı istikamette atmıyor, düşünceler bu zeminde neşv ü nema bulmuyor. “Cenab-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün ünvanı” olarak tarif edilen dua, bırakın ona hususi vakit ayırmayı, beş vakit namazın sonunda bile ihmale uğruyor.
Oysa başta Kur’an-ı Kerim ve ehadîs-i Nebeviye olmak üzere düşünce dünyamızın temelini oluşturan eserler başta dua ve onun tesirleri olmak üzere, mânâyı da çağımız insanının yabancı olduğu manevi gerçekleri de soyut olarak değil, maddi gerçeklerden çok daha müşahhas gerçekler olarak ortaya koyuyor. Ehl-i tahkik dediğimiz İmam Gazzali, İbnü’l-Arabî, İmam Rabbâni ve Bediüzzaman gibi zatlar kalbî ve ruhî tecrübeler ve müşahedelerle hem ayne’l-yakîn, hem de kalbin ve ruhun derinliği ölçüsünde hakka’l-yakîn seviyesinde idrak edilen bu hakikatleri ilmî bir kesinlikte izah ve ispat ediyorlar.
Bediüzzaman Hazretleri’nin şahs-ı manevi bünyesinde pek çok ferdin iştirakiyle gerçekleştirilen dua ve ibadetler için sıkça kullandığı “iştirak-i a’mâl-i uhreviye” tabiri bu hakikatlerden biridir. Onun “Ağızdan çıkan bir sözün işitilmesinde nasıl ki bir cemaatle bir ferd birdir, bunun gibi, insanın bir akrabası için yaptığı iyilikten, mesela okuduğu bir Fatiha-i Şerîfe’den hâsıl olan sevaptan istifade etmekte de bir ile bin aynıdır. Çünkü lâtif şeyler matbaa gibidir; basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.” (Mesnevi-i Nûriye, Hubâb) tespiti daha başka pek çok hakikatin de anahtarı mesabesindedir. Buna göre, ağızdan çıkan bir kelime “Hüve” nüktesine mazhar havanın zerreleri tarafından yüklenip taşınır ve milyonlarca kulağa aynı anda ulaştırılabilir. Bu ulaştırma işinde hiçbir karışma da olmaz. O kadar ki, milyonlarca dimağ, konuşanın sesini önceden tanıyorsa o kelimenin hangi ağızdan çıktığını da bilecek şekilde aynı anda onu alır. Çünkü ağızdan çıkan kelime mânâ ölçüsünde şeffaftır; maddi veya cismani bir kesafeti ve ağırlığı yoktur. Manevi olan bir şeyin önünde herhangi bir engel bulunmaz. Şu halde, dua eden kul ellerini kaldırıp “Ya Rabbi!” dediğinde Rabb-i Rahîm anında “Lebbeyk-Söyle kulum, ne istiyorsun!” mukabelesinde bulunur.
Bu hakikatin şöyle de bir yanı var: Cenab-ı Allah bir cemaatin ortak amelle kazandıkları bir sevabı o cemaatin fertleri sayısına bölerek paylaştırmaz; o sevabın tamamını her bir ferde ayrı ayrı verir. Bu O’nun Rahmetindendir. Sözgelimi, bir sabah namazı tek başına kılındığında yüz sevap kazandırıyorsa, on kişilik bir cemaatle kılındığı takdirde cemaate iştirak eden her bir ferde asgari bin sevap kazandırır. Asgari dememizin sebebi şudur; bu bin sevabın yanısıra fertler, namaza verdikleri önem, onu kılmaktaki dikkat, kalbin ihlası, huşû, hudû ve maiyyet-i ilâhiyyeyi vicdanın derinliklerinde hissetme gibi sebeplerle farklı ölçü ve miktarlarda ek hasenata ve sevaplara mazhar olurlar. Bütün bunların yanısıra, bazen de Rabb-i Rahîmimiz, razı olduğu amellere Kendi katından ilave sevaplar verir. “Kim güzel bir amelde bulunur ve Allah’a onunla gelirse yaptığının on misliyle mükâfatlandırılır. Kim de bir kötülükle gelirse, sadece o kötülüğe denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez.” (En’am/160) ve “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başağında yüz dane bulunan tohuma benzer. Allah kime dilerse ona kat kat verir…” (Bakara/261) âyetleri bunu anlatmaktadır.
Gönül gönüle tutuşalım
Bediüzzaman’ın “iştirak-i a’mâl-i uhreviye” tabiri gibi, Hocaefendi de sık sık “duanın külliyet kesbetmesi” üzerinde duruyor. Duanın külliyet kesbetmesi binlerce, milyonlarca gönlün aynı istikamette çarparak aynı ruh hali ile Ulu Dergâh’a teveccüh etmesi ile olur. Aynı derdin dertlisi sineler, derman bulacakları Yegâne Mercî’ye ısrarla ve ızdırar diliyle yönelirlerse, tek kuluna “Lebbeyk!” diye cevap veren İlâhi Rahmet aynı şeyi dillendiren yüzbinlerin bu samimi yönelişini karşılıksız bırakmaz. Fetih’ler, Cevşenler, Tefriciyeler, Kulûbu’d-Dâria’lar, Kırık Dilekçeler, Enînü’l-Kalbler bunun için paylaşılmalıdır. Paylaşılarak okunan her bir evrad ve dua, iştirak eden kişi adedince sevapla çarpılarak Rabbimize arz edilir. Bu durum, şahs-ı manevinin Hak nezdindeki yerini kıymetler üstü bir noktaya taşımaya vesile ve ilahî inayete tertemiz bir davetiyedir.
Paylaşarak okumak, duaya iştirak eden insanların kalbleri arasında görünmez nurâni bağların oluşmasına da sebep olur. Öyle bir dua atmosferinde ne şeytanların vesveseleri, ne nefsin hırıltıları ne de kalbi kirli, ruhu kirli, dili kirli, kalemi kirli edepsizlerin sözleri kendilerine tesir alanı bulamaz. Kaygan yolda düşmemek için el ele tutuşmak nasıl önemliyse böyle isli, puslu havalarda kaymamak için gönül gönüle tutuşmak çok daha ehemmiyetlidir. Bunun en pratik yollarından biri her yerde “dua saatleri” oluşturmaktır.
Hemen hepimizin iştirak ettiği bir ders, sohbet ya da müzakere meclisi mutlaka vardır. Her meclis kendi içinde şöyle bir karar alabilir; paylaşılan dualar meclisin her bir ferdi tarafından her gün aynı saatte okunmalıdır. Bunun için herkesin uygun olabileceği ortak bir saat tespit edilebilir. Mesela, filan sohbet grubu her akşam saat 20.00’de kendi evinde ya da iş yerinde yarım saat dua ile meşgul olabilir. Buna o ailenin müsait olan küçük büyük bütün fertleri iştirak edebilir. Bu, “dualaşmanın” önemli yollarından biridir. Bunu gerçekleştirmeye matuf farklı yollar ve usuller de elbette denenebilir.
Bir diğer konu da Hocaefendi’nin üzerinde ısrarla durduğu “bir araya geldiğinizde vaktinizin çoğunu Allah’la irtibata ayırın” tavsiyesidir. Bahsini ettiğimiz sohbet veya müzakere grupları bir araya geldiklerinde ilk yarım saat ya da kırk dakikayı sadece dua etmeye ayırmalılar. Böylece “keşke arkadaşlar her yerde dua saatleri ve dua meclisleri oluştursalar” temennisi de bir nebze yerine getirilmiş olur.
Maddenin ve esbapperestliğin ruhlarımıza kâbus gibi çöktüğü bu zamanda “külliyet kesbetmiş” duaların ve “iştirak-ı a’mâl-i uhreviyenin” nurdan atmosferine çok ihtiyacımız var…
[Süleyman Sargın] 31.1.2018 [TR724]
Günde beş defa Rabbimize arz-ı ubudiyet etmek için camiye giden hacı amcadan, onu yönlendirip manen besleyen hocasına kadar hemen herkes “sebeplere tesir-i hakîkî” veren bir düşünceye sahip. İfadeler, beyanlar “Her şey Allah’ın elinde”, “O bir kere Ol desin, her şey oluverir”, “O’nun izni ve iradesi olmadan bir yaprak bile ağaçtan düşemez” vb Kur’anî hakikatleri dile getirse de kalbler aynı istikamette atmıyor, düşünceler bu zeminde neşv ü nema bulmuyor. “Cenab-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün ünvanı” olarak tarif edilen dua, bırakın ona hususi vakit ayırmayı, beş vakit namazın sonunda bile ihmale uğruyor.
Oysa başta Kur’an-ı Kerim ve ehadîs-i Nebeviye olmak üzere düşünce dünyamızın temelini oluşturan eserler başta dua ve onun tesirleri olmak üzere, mânâyı da çağımız insanının yabancı olduğu manevi gerçekleri de soyut olarak değil, maddi gerçeklerden çok daha müşahhas gerçekler olarak ortaya koyuyor. Ehl-i tahkik dediğimiz İmam Gazzali, İbnü’l-Arabî, İmam Rabbâni ve Bediüzzaman gibi zatlar kalbî ve ruhî tecrübeler ve müşahedelerle hem ayne’l-yakîn, hem de kalbin ve ruhun derinliği ölçüsünde hakka’l-yakîn seviyesinde idrak edilen bu hakikatleri ilmî bir kesinlikte izah ve ispat ediyorlar.
Bediüzzaman Hazretleri’nin şahs-ı manevi bünyesinde pek çok ferdin iştirakiyle gerçekleştirilen dua ve ibadetler için sıkça kullandığı “iştirak-i a’mâl-i uhreviye” tabiri bu hakikatlerden biridir. Onun “Ağızdan çıkan bir sözün işitilmesinde nasıl ki bir cemaatle bir ferd birdir, bunun gibi, insanın bir akrabası için yaptığı iyilikten, mesela okuduğu bir Fatiha-i Şerîfe’den hâsıl olan sevaptan istifade etmekte de bir ile bin aynıdır. Çünkü lâtif şeyler matbaa gibidir; basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.” (Mesnevi-i Nûriye, Hubâb) tespiti daha başka pek çok hakikatin de anahtarı mesabesindedir. Buna göre, ağızdan çıkan bir kelime “Hüve” nüktesine mazhar havanın zerreleri tarafından yüklenip taşınır ve milyonlarca kulağa aynı anda ulaştırılabilir. Bu ulaştırma işinde hiçbir karışma da olmaz. O kadar ki, milyonlarca dimağ, konuşanın sesini önceden tanıyorsa o kelimenin hangi ağızdan çıktığını da bilecek şekilde aynı anda onu alır. Çünkü ağızdan çıkan kelime mânâ ölçüsünde şeffaftır; maddi veya cismani bir kesafeti ve ağırlığı yoktur. Manevi olan bir şeyin önünde herhangi bir engel bulunmaz. Şu halde, dua eden kul ellerini kaldırıp “Ya Rabbi!” dediğinde Rabb-i Rahîm anında “Lebbeyk-Söyle kulum, ne istiyorsun!” mukabelesinde bulunur.
Bu hakikatin şöyle de bir yanı var: Cenab-ı Allah bir cemaatin ortak amelle kazandıkları bir sevabı o cemaatin fertleri sayısına bölerek paylaştırmaz; o sevabın tamamını her bir ferde ayrı ayrı verir. Bu O’nun Rahmetindendir. Sözgelimi, bir sabah namazı tek başına kılındığında yüz sevap kazandırıyorsa, on kişilik bir cemaatle kılındığı takdirde cemaate iştirak eden her bir ferde asgari bin sevap kazandırır. Asgari dememizin sebebi şudur; bu bin sevabın yanısıra fertler, namaza verdikleri önem, onu kılmaktaki dikkat, kalbin ihlası, huşû, hudû ve maiyyet-i ilâhiyyeyi vicdanın derinliklerinde hissetme gibi sebeplerle farklı ölçü ve miktarlarda ek hasenata ve sevaplara mazhar olurlar. Bütün bunların yanısıra, bazen de Rabb-i Rahîmimiz, razı olduğu amellere Kendi katından ilave sevaplar verir. “Kim güzel bir amelde bulunur ve Allah’a onunla gelirse yaptığının on misliyle mükâfatlandırılır. Kim de bir kötülükle gelirse, sadece o kötülüğe denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez.” (En’am/160) ve “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başağında yüz dane bulunan tohuma benzer. Allah kime dilerse ona kat kat verir…” (Bakara/261) âyetleri bunu anlatmaktadır.
Gönül gönüle tutuşalım
Bediüzzaman’ın “iştirak-i a’mâl-i uhreviye” tabiri gibi, Hocaefendi de sık sık “duanın külliyet kesbetmesi” üzerinde duruyor. Duanın külliyet kesbetmesi binlerce, milyonlarca gönlün aynı istikamette çarparak aynı ruh hali ile Ulu Dergâh’a teveccüh etmesi ile olur. Aynı derdin dertlisi sineler, derman bulacakları Yegâne Mercî’ye ısrarla ve ızdırar diliyle yönelirlerse, tek kuluna “Lebbeyk!” diye cevap veren İlâhi Rahmet aynı şeyi dillendiren yüzbinlerin bu samimi yönelişini karşılıksız bırakmaz. Fetih’ler, Cevşenler, Tefriciyeler, Kulûbu’d-Dâria’lar, Kırık Dilekçeler, Enînü’l-Kalbler bunun için paylaşılmalıdır. Paylaşılarak okunan her bir evrad ve dua, iştirak eden kişi adedince sevapla çarpılarak Rabbimize arz edilir. Bu durum, şahs-ı manevinin Hak nezdindeki yerini kıymetler üstü bir noktaya taşımaya vesile ve ilahî inayete tertemiz bir davetiyedir.
Paylaşarak okumak, duaya iştirak eden insanların kalbleri arasında görünmez nurâni bağların oluşmasına da sebep olur. Öyle bir dua atmosferinde ne şeytanların vesveseleri, ne nefsin hırıltıları ne de kalbi kirli, ruhu kirli, dili kirli, kalemi kirli edepsizlerin sözleri kendilerine tesir alanı bulamaz. Kaygan yolda düşmemek için el ele tutuşmak nasıl önemliyse böyle isli, puslu havalarda kaymamak için gönül gönüle tutuşmak çok daha ehemmiyetlidir. Bunun en pratik yollarından biri her yerde “dua saatleri” oluşturmaktır.
Hemen hepimizin iştirak ettiği bir ders, sohbet ya da müzakere meclisi mutlaka vardır. Her meclis kendi içinde şöyle bir karar alabilir; paylaşılan dualar meclisin her bir ferdi tarafından her gün aynı saatte okunmalıdır. Bunun için herkesin uygun olabileceği ortak bir saat tespit edilebilir. Mesela, filan sohbet grubu her akşam saat 20.00’de kendi evinde ya da iş yerinde yarım saat dua ile meşgul olabilir. Buna o ailenin müsait olan küçük büyük bütün fertleri iştirak edebilir. Bu, “dualaşmanın” önemli yollarından biridir. Bunu gerçekleştirmeye matuf farklı yollar ve usuller de elbette denenebilir.
Bir diğer konu da Hocaefendi’nin üzerinde ısrarla durduğu “bir araya geldiğinizde vaktinizin çoğunu Allah’la irtibata ayırın” tavsiyesidir. Bahsini ettiğimiz sohbet veya müzakere grupları bir araya geldiklerinde ilk yarım saat ya da kırk dakikayı sadece dua etmeye ayırmalılar. Böylece “keşke arkadaşlar her yerde dua saatleri ve dua meclisleri oluştursalar” temennisi de bir nebze yerine getirilmiş olur.
Maddenin ve esbapperestliğin ruhlarımıza kâbus gibi çöktüğü bu zamanda “külliyet kesbetmiş” duaların ve “iştirak-ı a’mâl-i uhreviyenin” nurdan atmosferine çok ihtiyacımız var…
[Süleyman Sargın] 31.1.2018 [TR724]
Anadolu’da kral, İstanbul’da hüsran [Hasan Cücük]
Beşiktaş, golcüsü Cenk Tosun’u Everton’a satınca doğan boşluğu doldurmak için kolları sıvamıştı. Antalyaspor’lu Samuel Eto’o ve Alanyaspor’lu Vagner Love, siyah-beyazlı kulübün listesinde ilk sırada yer alıyordu. Ara transferin son günlerinde Beşiktaş, Vagner Love’u kadrosuna katarak mutlu sona ulaştı.
Love ile 2,5 yıllık sözleşme imzalayan Beşiktaş, Alanyaspor’a 3 milyonu garanti olmak üzere toplam 4 milyon Euro bonservis ödeyecek. Beşiktaş ayrıca Love’a da 1,5 yıl için 2.7 milyon Euro maaş verecek. Sözleşmede ayrıca 1 yıl içinde 25 maç oynarsa 1,8 milyon Euro daha ödeme yapılacağı yazılı.
Vagner Love geçen sezon attığı 23 golle Süper Lig’in gol kralı olmuştu. Beşiktaş’ta gollerine devam edip etmeyeceği merak konusu. Ancak geçmişte Anadolu kulüplerinde gol kralı olup da, İstanbul kulüplerine gelenlerin karnesi pek parlak değil.
FENER’DE İKİ GOL KRALI
Fenerbahçe’nin şu an kadrosunda bulunan Fernandao ve Aatif Chahechouhe, Süper Lig’de gol krallığı yaşamışlardı. Aatif Chahechouhe, 2013-14 sezonunda formasını giydiği Sivasspor’la çıktığı 33 maçta 17 golle krallık tacı giydi. Temmuz 2016’da bonservissiz olarak Fenerbahçe’ye gelen Aatif, krallıktan sıradanlığa tenzil-i rütbe eyledi. İlk sezonunda ligde 18 maçta forma giyen Aatif, 5 gol bulabildi. Bu sezon ise 8’i ilk 11 olmak üzere sahaya çıktığı 14 maçta henüz golle tanışamadı.
Brezilyalı Fernandao’nun yolu Türkiye’ye 2013-14 sezonunun devre arasında kiralık olarak geldiği Bursaspor’la düştü. Yarım devrede 16 maçta 10 gol atan Fernandao, 2014-15 sezonunda 32 maçta attığı 22 golle ligin kralı oldu. Temmuz 2015’te 3,4 milyon Euro bedelle Fenerbahçe kadrosuna katılan Fernandao’dan beklentiler doğal olarak yüksekti. Ancak aradan geçen 2,5 yılda Fernandao golcü kimliğinden hızla uzaklaştı. İlk sezonunda 13 gol atarken, sık sık sakatlandığı geçen sezon 4 gol atabildi. Bu sezon ise Janssen’in sakatlığı ve Soldado’nun formsuzluğuyla kadroda yer bulan Fernandao çıktığı 5 maçta 1 gol buldu.
ANADOLU’DAN GELEN YERLİLER
2005-06 sezonunda Kayserispor formasıyla 32 maçta kaydettiği 25 golle kral unvanını alan Gökhan Ünal, transfer dönemlerinin en çok istenen oyuncularından biri olmuştu. 2008’de Trabzonspor’la anlaşan Gökhan Ünal, Karadeniz ekibinde 1,5 yılda 17 gol attı. Ocak 2010’da Fenerbahçe’ye transfer olan Gökhan Ünal, yarım sezonda 215 dakika forma şansı bulup 2 gol buldu. İkinci sezonunda ise formaya hasret kaldı ve sezon boyunca toplamda 14 dakika sahada yer bulabildi. Ocak 2011’de Fenerbahçe’den ayrılırken, geriye koca bir hayal kırıklığı bıraktı.
Zafer Biryol, 2003-04 sezonunda Konyaspor’la harika bir sezon geçirdi. Konya formasıyla çıktığı 30 maçta 25 gol atarak sezonu kral olarak tamamladı. Temmuz 2005’te Fenerbahçe’ye transfer olan Zafer Biryol, İstanbul’da tutunamayanlar listesine adını yazdırdı. Sarı-lacivertli formayı koca sezonda toplam 19 dakika giydi. Kral olarak geldiği Fenerbahçe’de hüsran olunca, sezonun bitimiyle Bursaspor’a gönderildi.
Fenerbahçe’ye gelen krallardan biri de 1984-85 sezonunu Sakaryaspor formasıyla kral olarak tamamlayan Aykut Yiğit’ti. Sakaryaspor’la 20 gol atan Atkut Yiğit, 1986’da geldiği Fenerbahçe’de sadece 6 maçta forma giyip gol atamadan sezon sonu Altay’a transfer oldu.
EN PAHALI YERLİ TRANSFERDİ
1999-2000 sezonunda ligde Galatasaray fırtınası eserken, gol krallığının adresi Samsunspor formasını giyen Serkan Aykut oluyordu. 33 maçta 30 gol atan Serkan, sezonun bitimiyle kendini 8 milyon Euro bonservis karşılığında Galatasaray’da bulacaktı. Ligin en pahalı yerli transferinden biri olan Serkan Aykut, iki sezon formasını giydiği Cimbom’da vasatın altında kaldı. İlk sezonunda 14 gol atarken ikinci sezonunda sadece 9 gole ulaştı. Galatasaray’da geçen 2 hüsran yılın ardından 2002’de Samsunspor’a döndü.
UNVANINI KORUYANLAR DA VAR
Tabi Anadolu’da krallık yaşayıp da İstanbul kulüplerinde benzer başarıyı tekrarlayan isimler de olsa var. Bu isimlerin başında Tanju Çolak geliyor. 1985-87 arasında iki sezon üst üste Samsunspor formasıyla gol kralı olan Tanju Çolak aynı başarıyı transfer olduğu Galatasaray ve Fenerbahçe ile de tekrarladı. 3 farklı takımda gol krallığı yaşayan tek isim olan Tanju Çolak, 1987-88 sezonunda attığı 39 golle bir sezonda en çok gol atan oyuncu olarak adını tarihe yazdırdı.
Burak Yılmaz 2011-12 sezonunda Trabzonspor’da attığı 33 golle krallık tahtına oturmuştu. Sezon sonunda Galatasaray’a transfer olan Burak Yılmaz, 24 golle krallık unvanını korumayı başarmıştı.
[Hasan Cücük] 31.1.2018 [TR724]
Love ile 2,5 yıllık sözleşme imzalayan Beşiktaş, Alanyaspor’a 3 milyonu garanti olmak üzere toplam 4 milyon Euro bonservis ödeyecek. Beşiktaş ayrıca Love’a da 1,5 yıl için 2.7 milyon Euro maaş verecek. Sözleşmede ayrıca 1 yıl içinde 25 maç oynarsa 1,8 milyon Euro daha ödeme yapılacağı yazılı.
Vagner Love geçen sezon attığı 23 golle Süper Lig’in gol kralı olmuştu. Beşiktaş’ta gollerine devam edip etmeyeceği merak konusu. Ancak geçmişte Anadolu kulüplerinde gol kralı olup da, İstanbul kulüplerine gelenlerin karnesi pek parlak değil.
FENER’DE İKİ GOL KRALI
Fenerbahçe’nin şu an kadrosunda bulunan Fernandao ve Aatif Chahechouhe, Süper Lig’de gol krallığı yaşamışlardı. Aatif Chahechouhe, 2013-14 sezonunda formasını giydiği Sivasspor’la çıktığı 33 maçta 17 golle krallık tacı giydi. Temmuz 2016’da bonservissiz olarak Fenerbahçe’ye gelen Aatif, krallıktan sıradanlığa tenzil-i rütbe eyledi. İlk sezonunda ligde 18 maçta forma giyen Aatif, 5 gol bulabildi. Bu sezon ise 8’i ilk 11 olmak üzere sahaya çıktığı 14 maçta henüz golle tanışamadı.
Brezilyalı Fernandao’nun yolu Türkiye’ye 2013-14 sezonunun devre arasında kiralık olarak geldiği Bursaspor’la düştü. Yarım devrede 16 maçta 10 gol atan Fernandao, 2014-15 sezonunda 32 maçta attığı 22 golle ligin kralı oldu. Temmuz 2015’te 3,4 milyon Euro bedelle Fenerbahçe kadrosuna katılan Fernandao’dan beklentiler doğal olarak yüksekti. Ancak aradan geçen 2,5 yılda Fernandao golcü kimliğinden hızla uzaklaştı. İlk sezonunda 13 gol atarken, sık sık sakatlandığı geçen sezon 4 gol atabildi. Bu sezon ise Janssen’in sakatlığı ve Soldado’nun formsuzluğuyla kadroda yer bulan Fernandao çıktığı 5 maçta 1 gol buldu.
ANADOLU’DAN GELEN YERLİLER
2005-06 sezonunda Kayserispor formasıyla 32 maçta kaydettiği 25 golle kral unvanını alan Gökhan Ünal, transfer dönemlerinin en çok istenen oyuncularından biri olmuştu. 2008’de Trabzonspor’la anlaşan Gökhan Ünal, Karadeniz ekibinde 1,5 yılda 17 gol attı. Ocak 2010’da Fenerbahçe’ye transfer olan Gökhan Ünal, yarım sezonda 215 dakika forma şansı bulup 2 gol buldu. İkinci sezonunda ise formaya hasret kaldı ve sezon boyunca toplamda 14 dakika sahada yer bulabildi. Ocak 2011’de Fenerbahçe’den ayrılırken, geriye koca bir hayal kırıklığı bıraktı.
Zafer Biryol, 2003-04 sezonunda Konyaspor’la harika bir sezon geçirdi. Konya formasıyla çıktığı 30 maçta 25 gol atarak sezonu kral olarak tamamladı. Temmuz 2005’te Fenerbahçe’ye transfer olan Zafer Biryol, İstanbul’da tutunamayanlar listesine adını yazdırdı. Sarı-lacivertli formayı koca sezonda toplam 19 dakika giydi. Kral olarak geldiği Fenerbahçe’de hüsran olunca, sezonun bitimiyle Bursaspor’a gönderildi.
Fenerbahçe’ye gelen krallardan biri de 1984-85 sezonunu Sakaryaspor formasıyla kral olarak tamamlayan Aykut Yiğit’ti. Sakaryaspor’la 20 gol atan Atkut Yiğit, 1986’da geldiği Fenerbahçe’de sadece 6 maçta forma giyip gol atamadan sezon sonu Altay’a transfer oldu.
EN PAHALI YERLİ TRANSFERDİ
1999-2000 sezonunda ligde Galatasaray fırtınası eserken, gol krallığının adresi Samsunspor formasını giyen Serkan Aykut oluyordu. 33 maçta 30 gol atan Serkan, sezonun bitimiyle kendini 8 milyon Euro bonservis karşılığında Galatasaray’da bulacaktı. Ligin en pahalı yerli transferinden biri olan Serkan Aykut, iki sezon formasını giydiği Cimbom’da vasatın altında kaldı. İlk sezonunda 14 gol atarken ikinci sezonunda sadece 9 gole ulaştı. Galatasaray’da geçen 2 hüsran yılın ardından 2002’de Samsunspor’a döndü.
UNVANINI KORUYANLAR DA VAR
Tabi Anadolu’da krallık yaşayıp da İstanbul kulüplerinde benzer başarıyı tekrarlayan isimler de olsa var. Bu isimlerin başında Tanju Çolak geliyor. 1985-87 arasında iki sezon üst üste Samsunspor formasıyla gol kralı olan Tanju Çolak aynı başarıyı transfer olduğu Galatasaray ve Fenerbahçe ile de tekrarladı. 3 farklı takımda gol krallığı yaşayan tek isim olan Tanju Çolak, 1987-88 sezonunda attığı 39 golle bir sezonda en çok gol atan oyuncu olarak adını tarihe yazdırdı.
Burak Yılmaz 2011-12 sezonunda Trabzonspor’da attığı 33 golle krallık tahtına oturmuştu. Sezon sonunda Galatasaray’a transfer olan Burak Yılmaz, 24 golle krallık unvanını korumayı başarmıştı.
[Hasan Cücük] 31.1.2018 [TR724]
Tahran’dan Afrin’e bakmak [Ebubekir Işık]
Türkiye kamuoyu son iki haftadır Erdoğan yönetiminin Afrin’e yönelik Özgür Suriye Ordusu ile beraber başlattığı operasyona kilitlenmiş durumda. Yapılan çoğu yorum ve analizlerin Türkiye merkezli olması, devam eden Zeytin Dalı Operasyonu’nun bölgesel öneminin ıskalandığı gerçeğini ortaya koymakta. Bu sebeple, Suriye’de ABD ve Rusya ile birlikte belki de en güçlü üçüncü aktör olan İran’ın, Afrin operasyonunu nasıl değerlendirdiği yanlızca Zeytin Dalı operasyonunun evrileceği yön açısından değil, Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirmek istediği hedeflerin akibeti açısından da son derece önemli.
İran ve Zeytin Dalı Operasyonu
Afrin operasyonu başlamadan önce Ankara’nın ABD ve Rusya’ya yönelik olarak bir dizi diplomatik çalışma yürüttüğü bahsi geçen ülkelerin yetkilileri tarafından uluslararası kamuyou ile paylaşılmıştı. Benzer diplomatik görüşmeler Tahran ile de yapılmasına rağmen, İran son ana kadar Afrin operasyonuna dair rengini belli etmedi.
Harekatın ikinci gününde İran’dan peşpeşe iki açıklama geldi. İlki İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakir’den ve ikincisi ise İran’ın meşhur kumandanı Behram Kasimi’den gelen bu açıklamalar, aslında ortak bir noktaya işaret ediyordu. İki açıklamada da İran’ın harekatı yakından ve kaygıyla takip ettiği belirtilirken, Türkiye’nin devam etmekte olan Afrin operasyonunu bir an önce bitirmesinin beklendiği ifade edildi.
Bununla birlikte, İran dışişleri bakanlığından da operasyonun üçüncü gününde bir açıklama geldi. İran dışişleri bakanlığı sözcüsü Türkiye’den Suriye’nin egemenlik haklarına saygı duymasını ve Soçi sürecinde olduğu gibi yapıcı rolünü devam ettirmesini beklediklerinin altını çizdi.
Şüphesiz, tüm bu açıklamalar Suriye konusunda son derece hassas bir yaklaşıma sahip olan İran’ın Erdoğan yönetiminin Afrin operasyonuna zımni bir yeşil ışık yaktığını göstermekte. Keza, İran 2016 yılında Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Fırat Kalkanı Operasyonu sürecinde klasik Suriye yaklaşımının bir tezahürü olarak, Türkiye’yi işgalci bir güç şeklinde tanımlamış ve Suriye’yi bir an önce terk etmesi gerektiğini ifade etmişti.
Peki ama ne oldu da, ‘İran’ın ulusal güvenliği Akdeniz’den başlar’ konsepti ile hareket eden Ruhani hükümeti, Afrin operasyonuna zımni destek vererek Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu ile Afrin’i kuşatmasına ses çıkarmadı?
Aslında bu zımni destek, İran-Türkiye ilişkilerinin uzun bir zamandır olumlu bir düzlemde seyretmesinin sonucu olarakta okunabilir. Rusya’nın liderliğinde 23 Ocak 2017’de başlatılan Astana süreci ve ardından devam eden Soçi görüşmeleri ile İran ve Türkiye bir yaklaşım değişikliğine giderek, Suriye’de birbirlerine karşı yürüttükleri çok boyutlu vekalet savaşına önemli ölçüde son verdiler. Ardından Katar krizinin baş göstermesi ile iki ülke bölgesel konularda özellikle Suudi Arabistan ve ABD ittifakına karşı birlikte hareket etme kararı aldı. Daha sonra, 25 Eylül 2017’de Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından yapılan bağımsızlık referandumuna karşı çıkan İran ve Türkiye, ilişkilerini bir nebze daha konsolide etmeyi başardı. Beklenildiği üzre, bu yakınlaşma etkisini Afrin operasyonunda da gösterdi ve İran Zeytin Dalı Operasyonu’na ‘köstek olmayacağını’ yaptığı temkinli açıklamalarla Türk tarafına iletmiş oldu.
İran Suriye’de İstediğini Henüz Elde Etmiş Değil
Tarihi ve jeopolitik gerekçeler Suriye’nin İran için son derece kritik bir ülke olması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle Suriye, Tahran’ın ulusal güvenliğinin doğal bir uzantısı olarak İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politika DNA’sına kodlanmıştır. Fakat, Suriye iç savaşının başladığı günlerden bu tarafa geçen altı yıllık süreçte İran’ın Suriye’de ki etkisinin Esad rejiminin geriletilmesine paralel olarak ciddi anlamda azaldığı artık kesinleşmiş durumda.
İran, Suriye’de devam eden çok aktörlü vekalet savaşına binlerce personel ve milyonlarca dolar para aktarırken, Esad rejiminin her zamankinden daha fazla Moskova’nın etki sahasına girmesini durduramadı. Hatta, geçtiğimiz günlerde bu rahatsızlığı ekonomi bakanı Massoud Karbasian İran haber ajansı Irna’ya verdiği bir mülakatta ‘’Esad daha çok İran’ın etkisinde mi yoksa Rusya’nın etkisinde mi kalarak kararlar veriyor’ diyerek İran devlet geleneğine mugayir bir uslupla bu hoşnutsuzluğu ortaya koydu.
Röportajın devam eden bölümlerinde daha kapalı konuşmasına rağmen temelde Karbasian; Esad rejiminin varlığı önemli ölçüde korunsa da, Rusya’nın Suriye’de ki etkinliğinden; Amerika’nın PYD liderliğinde kuzeyde ikinci bir alternatif yönetim arayışından; Erdoğan yönetiminin ÖSO gibi radikal unsurlarla Suriye’de varlığını devam ettirmek istemesi ve bununlada yetinmeyerek Fırat’ın doğusuna geçme planlarından rahatsız olduklarını ve bu gelişmelerin İran’ın Suriye’de ki etki sahasını daralttığı anlamına gelecek bir takım ifadelerde bulundu.
2018’de İran-Türkiye İlişkileri Gerilimlere Gebe
Şüphesiz, İran-Türkiye yakınlaşması bir veri olarak kabul edilecek bir düzeyde değil. Bu ilişkinin iki taraf için selahiyeti bir takım faktörlere bağlı. Erdoğan yönetiminde ki Türkiye’nin devam ettirdiği Afrin operasyonunun Fırat’ın doğusuna ilerlemesi, İdlib gibi Esad rejiminin yöneldiği bazı kritik şehirleri hedeflemesi ve daha da önemlisi PYD’den boşalan alanlara Erdoğan’ın Özgür Suriye Ordusunu konuçlandırmak istemesi olumlu bir hava yakalayan İran-Türkiye ilişkilerinin gerilmesine sebep olacaktır. Diğer taraftan, Trump yönetimindeki ABD’nin 2018 yılı içerisinde İran’ın nükleer ve balistik füze programını akamete uğratmak için bir takım diplomatik ve hatta askeri tedbirler alacağı Washington’u takip eden birçok uzman tarafından ifade edilmekte.
Böyle bir durumda, başta Rusya olmak üzre İran’ın Türkiye’nin de desteğine ihtiyaç duyacağı son derece açık. Bu sebeple İran, Erdoğan yönetiminin sınırlı düzeyde Suriye topraklarında bir takım askeri operasyonlar yürütmesini görmezden gelmekte ve hatta Türkiye’nin ABD askerlerinin konuçlandığı Minbiç’e yönelmesi için lojistik destek dahi vermekte. Anlaşılacağı üzre, Erdoğan yönetimi İran’ın bu zaafından faydalanmak için Zeytin Dalı Operasyonu’nun hedeflerini ve operasyon sathını yer yer genişletmeye çalışacağını beklemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz, Türkiye’nin Suriye’de kalıcılığını perçinlemek için atacağı her adım yanlızca Rusya ile sıkıntılar oluşturmayacak, aynı zamanda da İran-Türkiye ilişkilerini de dinamitleme potansiyeli taşıyacaktır.
[Ebubekir Işık] 31.1.2018 [TR724]
İran ve Zeytin Dalı Operasyonu
Afrin operasyonu başlamadan önce Ankara’nın ABD ve Rusya’ya yönelik olarak bir dizi diplomatik çalışma yürüttüğü bahsi geçen ülkelerin yetkilileri tarafından uluslararası kamuyou ile paylaşılmıştı. Benzer diplomatik görüşmeler Tahran ile de yapılmasına rağmen, İran son ana kadar Afrin operasyonuna dair rengini belli etmedi.
Harekatın ikinci gününde İran’dan peşpeşe iki açıklama geldi. İlki İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakir’den ve ikincisi ise İran’ın meşhur kumandanı Behram Kasimi’den gelen bu açıklamalar, aslında ortak bir noktaya işaret ediyordu. İki açıklamada da İran’ın harekatı yakından ve kaygıyla takip ettiği belirtilirken, Türkiye’nin devam etmekte olan Afrin operasyonunu bir an önce bitirmesinin beklendiği ifade edildi.
Bununla birlikte, İran dışişleri bakanlığından da operasyonun üçüncü gününde bir açıklama geldi. İran dışişleri bakanlığı sözcüsü Türkiye’den Suriye’nin egemenlik haklarına saygı duymasını ve Soçi sürecinde olduğu gibi yapıcı rolünü devam ettirmesini beklediklerinin altını çizdi.
Şüphesiz, tüm bu açıklamalar Suriye konusunda son derece hassas bir yaklaşıma sahip olan İran’ın Erdoğan yönetiminin Afrin operasyonuna zımni bir yeşil ışık yaktığını göstermekte. Keza, İran 2016 yılında Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Fırat Kalkanı Operasyonu sürecinde klasik Suriye yaklaşımının bir tezahürü olarak, Türkiye’yi işgalci bir güç şeklinde tanımlamış ve Suriye’yi bir an önce terk etmesi gerektiğini ifade etmişti.
Peki ama ne oldu da, ‘İran’ın ulusal güvenliği Akdeniz’den başlar’ konsepti ile hareket eden Ruhani hükümeti, Afrin operasyonuna zımni destek vererek Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu ile Afrin’i kuşatmasına ses çıkarmadı?
Aslında bu zımni destek, İran-Türkiye ilişkilerinin uzun bir zamandır olumlu bir düzlemde seyretmesinin sonucu olarakta okunabilir. Rusya’nın liderliğinde 23 Ocak 2017’de başlatılan Astana süreci ve ardından devam eden Soçi görüşmeleri ile İran ve Türkiye bir yaklaşım değişikliğine giderek, Suriye’de birbirlerine karşı yürüttükleri çok boyutlu vekalet savaşına önemli ölçüde son verdiler. Ardından Katar krizinin baş göstermesi ile iki ülke bölgesel konularda özellikle Suudi Arabistan ve ABD ittifakına karşı birlikte hareket etme kararı aldı. Daha sonra, 25 Eylül 2017’de Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından yapılan bağımsızlık referandumuna karşı çıkan İran ve Türkiye, ilişkilerini bir nebze daha konsolide etmeyi başardı. Beklenildiği üzre, bu yakınlaşma etkisini Afrin operasyonunda da gösterdi ve İran Zeytin Dalı Operasyonu’na ‘köstek olmayacağını’ yaptığı temkinli açıklamalarla Türk tarafına iletmiş oldu.
İran Suriye’de İstediğini Henüz Elde Etmiş Değil
Tarihi ve jeopolitik gerekçeler Suriye’nin İran için son derece kritik bir ülke olması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle Suriye, Tahran’ın ulusal güvenliğinin doğal bir uzantısı olarak İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politika DNA’sına kodlanmıştır. Fakat, Suriye iç savaşının başladığı günlerden bu tarafa geçen altı yıllık süreçte İran’ın Suriye’de ki etkisinin Esad rejiminin geriletilmesine paralel olarak ciddi anlamda azaldığı artık kesinleşmiş durumda.
İran, Suriye’de devam eden çok aktörlü vekalet savaşına binlerce personel ve milyonlarca dolar para aktarırken, Esad rejiminin her zamankinden daha fazla Moskova’nın etki sahasına girmesini durduramadı. Hatta, geçtiğimiz günlerde bu rahatsızlığı ekonomi bakanı Massoud Karbasian İran haber ajansı Irna’ya verdiği bir mülakatta ‘’Esad daha çok İran’ın etkisinde mi yoksa Rusya’nın etkisinde mi kalarak kararlar veriyor’ diyerek İran devlet geleneğine mugayir bir uslupla bu hoşnutsuzluğu ortaya koydu.
Röportajın devam eden bölümlerinde daha kapalı konuşmasına rağmen temelde Karbasian; Esad rejiminin varlığı önemli ölçüde korunsa da, Rusya’nın Suriye’de ki etkinliğinden; Amerika’nın PYD liderliğinde kuzeyde ikinci bir alternatif yönetim arayışından; Erdoğan yönetiminin ÖSO gibi radikal unsurlarla Suriye’de varlığını devam ettirmek istemesi ve bununlada yetinmeyerek Fırat’ın doğusuna geçme planlarından rahatsız olduklarını ve bu gelişmelerin İran’ın Suriye’de ki etki sahasını daralttığı anlamına gelecek bir takım ifadelerde bulundu.
2018’de İran-Türkiye İlişkileri Gerilimlere Gebe
Şüphesiz, İran-Türkiye yakınlaşması bir veri olarak kabul edilecek bir düzeyde değil. Bu ilişkinin iki taraf için selahiyeti bir takım faktörlere bağlı. Erdoğan yönetiminde ki Türkiye’nin devam ettirdiği Afrin operasyonunun Fırat’ın doğusuna ilerlemesi, İdlib gibi Esad rejiminin yöneldiği bazı kritik şehirleri hedeflemesi ve daha da önemlisi PYD’den boşalan alanlara Erdoğan’ın Özgür Suriye Ordusunu konuçlandırmak istemesi olumlu bir hava yakalayan İran-Türkiye ilişkilerinin gerilmesine sebep olacaktır. Diğer taraftan, Trump yönetimindeki ABD’nin 2018 yılı içerisinde İran’ın nükleer ve balistik füze programını akamete uğratmak için bir takım diplomatik ve hatta askeri tedbirler alacağı Washington’u takip eden birçok uzman tarafından ifade edilmekte.
Böyle bir durumda, başta Rusya olmak üzre İran’ın Türkiye’nin de desteğine ihtiyaç duyacağı son derece açık. Bu sebeple İran, Erdoğan yönetiminin sınırlı düzeyde Suriye topraklarında bir takım askeri operasyonlar yürütmesini görmezden gelmekte ve hatta Türkiye’nin ABD askerlerinin konuçlandığı Minbiç’e yönelmesi için lojistik destek dahi vermekte. Anlaşılacağı üzre, Erdoğan yönetimi İran’ın bu zaafından faydalanmak için Zeytin Dalı Operasyonu’nun hedeflerini ve operasyon sathını yer yer genişletmeye çalışacağını beklemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz, Türkiye’nin Suriye’de kalıcılığını perçinlemek için atacağı her adım yanlızca Rusya ile sıkıntılar oluşturmayacak, aynı zamanda da İran-Türkiye ilişkilerini de dinamitleme potansiyeli taşıyacaktır.
[Ebubekir Işık] 31.1.2018 [TR724]
Balkan Harbi neden önemli? [Dr. Serdar Efeoğlu]
Türkiye Afrin Harekâtı ile birlikte “bir savaş atmosferi” yaşıyor. Bir yandan da harekât Viyana kapılarına dayanmış Osmanlı ordusunun bir seferiymiş gibi yansıtılarak büyük bir “fütühat” havası estiriliyor.
Elbette hiçbir savaş küçümsenemez. Geçmişteki örneklere bakıldığında “düşman” küçük ve önemsiz gibi gözükse de savaşın gerekleri tam olarak yerine getirilmediği takdirde sıkıntılar yaşanması kaçınılmaz oluyor.
Özellikle jeopolitik gerçekler dikkate alınmadığında ve ordu iyi bir moral seviyesi yakalayamadığında çok kuvvetli gözüken kuvvetler bile hüsranla karşılaşabiliyor. Buna örnek olarak Amerikalıların Vietnam’da, Rusların Afganistan’da yaşadıkları gösterilebilir.
Türkiye içinse “Balkan Harbi” başlı başına ders alınması gereken bir savaş olarak karşımıza çıkıyor. Balkan Harbinde dünya kamuoyu “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin” dört küçük Balkan devleti karşısında kısa zamanda büyük bir zafer kazanacağını tahmin ediyordu.
Bu nedenle “Düvel-i Muazzama”, savaş sonrasında statükonun korunacağını açıklamıştı. Beklentilerin aksine bir ay içinde Bulgarlar Çatalca’ya kadar geldi ve savaş Osmanlıların mağlubiyetiyle sonuçlandı.
HARP NASIL KAZANILIR?
Bir savaşın kazanılabilmesi için komuta kademesinin uyum içinde olması, ordunun harekât kabiliyetinin yüksek, harekât planlarının mükemmel ve uygulanabilir olması, düşman kuvvetlerinin her yönünün dikkatlice hesaplanması ve lojistiğin çok iyi bir şekilde planlanması gerekir.
Bütün bunlar yanında Hükümetin hedefleri de ordunun durumuna uygun olmalıdır. Siyasetçilerin hayalci, diğer devletlerin politikalarını ve güçlerini dikkate almayan politikaları, en güçlü orduları bile felaketlere sürükleyebilir.
BALKAN HARBİ’NDE YAŞANANLAR
Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde kalmış ve üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen yeterince incelenmemiştir. Hâlbuki bu savaşın tarihimizde günümüze bakan boyutlarıyla çok önemli bir yeri vardır.
Kamuoyu ordunun yetersizliğine rağmen Balkan Harbi’nin kısa zamanda kazanılacağına inanmış ve inandırılmıştı. İttihat ve Terakki ile rakibi Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın ender ittifak ettikleri konulardan birisi bir an önce savaşa girilmesi olmuş, düzenlenen mitinglerde savaş çağrıları yapılmıştı.
Orduda “alaylı-mektepli” ve “İttihatçı-İtilafçı” ayrışması ciddi boyutlara varmıştı. Ayrıca subayların ortak bir ideale sahip olmaması, savaş esnasında çok büyük problemler yaşanmasına neden olmuştu.
Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin orduya ayırdığı bütçe Bulgaristan’dan dört kat, bütün savaşan devletlerden iki kat fazlaydı. Ancak zafer için “para” yeterli olmamıştı. Osmanlı ordusundaki subay sayısının dört Balkan devletindeki subayların iki buçuk kat fazla olması da ordunun seferber olması için yetmemişti.
Seferberlik emirleri tam olarak uygulanmamış, seferberlikle gelen “redif askerleri”; yaşlı genç, eğitimli eğitimsiz ayrımı yapılmadan hatta sınıflarına bakılmadan dağıtılmışlardı. Efrat içinden askerliğini piyade olarak yapanların topçuya, topçuların piyadeye, süvarilerin denize, denizcilerin de süvariye gönderildikleri bile görülmüştü.
Asker tam bir eğitim almadığından taburların dörtte üçü silahını bile kullanamıyor, bazı askerler mermiyi tüfeğin ağzından yerleştirmeye çalışıyorlardı. Örneğin altmış yaşlarındaki askerlerden oluşan Konya Redif Fırkasında başlarındaki subaylar Arap olduklarından ve çok az Türkçe bildiklerinden ciddi bir iletişim sorunu yaşanmıştı.
Balkan Harbi’nde yenilginin en büyük sebeplerinden birisi olarak gösterilen redif taburlarının birçoğunun başında daha önce hiç üniforma giymemiş “memur subaylar” bulunuyordu. Nitekim “yerlerini bırakarak kaçan ve diğerlerine kötü örnek olan birlikler hemen her yerde redifler oldu”.
Mülkî ve askerî erkân ilk yenilgilerle birlikte büyük bir ümitsizliğe düşerek kendilerini kurtaracak yollar aramaya başladılar. Pirlepe’de bir kaymakam her şeyin mahvolduğunu, bu askerle muzaffer olmanın mümkün olmadığını ve Avrupa’ya giderek bildiği yabancı dillerle geçimini sağlamayı planlandığını söylüyordu.
İdealini kaybeden bir orduda neler yaşanabileceğine kanıt olarak Kumanova Muharebelerinin Türk ordusunun lehine döndüğü bir sırada fırka komutanlarının yerlerini terk edip kendilerine tebliğ edilen yeni rütbelerini takmak için şehirdeki terzileri uyandırmaları iyi bir örnektir. Onlar için “rütbe takmak” savaş kazanmaktan çok daha önemliydi.
Askerin ihtiyacı olan erzak ve mühimmat zamanında ulaştırılamamış, asker aç kalmış ve hemen her cephede cephane yetersizliği ciddi problemlere neden olmuştu. Bazen de mevcut erzak bile birliklere teslim edilememiş, “Balkan Harbinde Garp Ordusu” kitabının yazarı Selanikli Bahri’nin ifadesiyle “peksimet dağlar kadar yığılı iken ordu aç kalmıştır”.
GÜNÜMÜZE DERSLER
Abdülhamit devri sonlarında siyasete iyice müdahil olan subaylar, Meşrutiyetin ilanı ve Abdülhamit’in tahttan indirilmesindeki rolleri ile gereksiz bir gurura kapılmışlardı.
Ordu ciddi bir hedef problemi yaşamış, Anadolu kökenli askerlerin bir kısmı Rumeli toprakları için kan dökmenin anlamsız olduğunu bile söylemişlerdi.
Balkan Harbinin en acı manzaralarından birisini de firarlar oluşturdu. Savaşın hemen her cephesinde zabitlerden erlere kadar firar olayları yaşandığı gibi bazen de bir tabur veya bölük topluca firar etmekteydi. Firar edenler içinde fırka (tümen) ve alay komutanları bile vardı.
Bütün bunlara Müslüman halkın olumsuz yaklaşımları da eklenmişti. Bulgar, Sırp ve Yunan komşuları silaha sarılıp Balkan devletlerinin yanında yer alırken, Müslüman ahali şehri terk etmek için arabasını hazırlamakla uğraşmıştı.
Savaştan bir süre önce Hükümet büyük bir hata yapmış ve Sırbistan’ın satın aldığı ateşli topların “verilen izinle” Selanik limanından ulaştırılmasına izin vermişti. Bu silahlar daha sonra Osmanlı ordusuna karşı kullanılmıştır. Komutanların karşı çıkmasına rağmen Sait Paşa Kabinesi’nin bu hatasını anlamak mümkün değildir.
Diğer bir siyasi hata da hükümetin savaş tehlikesine rağmen büyük devletlerin garantilerine inanarak 120.000 kadar askeri Balkan Harbi öncesinde terhis etmesi olmuştu. Terhis edilen efradın yerine gelenlerin eğitimi için zamana ihtiyaç vardı. Ancak savaşın başlamasıyla eğitim görmemiş asker cepheye sürülmüştü.
Harekât planlarında “savunma” öngörülmesine rağmen “taarruz” odaklı bir harekât tarzı benimsenmesi de felakete zemin hazırlamıştı. Üst komite kademesi “muzaffer birer kumandan” olmak için yarışırken Bulgar ordusunun Çatalca’ya kadar gelmesi karşısında hepsi suçu birbirine atmıştı.
Hükümet de realist olmayan bir yaklaşımla “taarruz” edilmesini istemekteydi. Sadrazam Gazi A. Muhtar Paşa taarruz harekâtı yapılması yönünde bir tezkere göndermişse de yenilgiden sonra suçlu olarak Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı göstermiş, daha vahimi kabine kurulurken kendisinin oğlunu Harbiye Nazırı yapmak niyetinde olduğunu ifade etmişti. Yine Divan-ı Âli’deki sorgulamada Hükümet olarak askerin işine karışılmadığı cevabını vermişti.
Elbette yenilginin önemli bir sorumlusu da İttihatçıların orduda yaptığı tasfiyelerdi. 1912 seferberliğinde 30.000 subay olması gerekirken 1911 sonunda ordunun subay mevcudu ancak 16.000’di. Eksikliğin ihtiyat zabitleriyle kapatılmasına çalışılsa da bunda başarılı olunamadı.
KIZIL ELMA NERESİ?
Balkan Harbi bütün bu yönleriyle kötü bir komuta kademesi tarafından yönetilen, siyaset batağına düşmüş ve tasfiyeyle önemli bir subay kadrosunu kaybetmiş bir ordunun sayı yönüyle fazla olsa da facialar yaşayabileceğini açıkça göstermektedir.
Balkan Harbinde siyasi kadronun Selanik’ten Sırp silahlarının nakliyesine izin vermesi ve savaş öncesinde 120.000 askerin terhisi gibi hataları bilinmekteyken bugün de komuta kademesine “işin ehli olmayan ve siyasetçilere yakınlık dışında bir özelliği olmayan kişilerin” müdahalelerinin birçok yanlışlığa zemin hazırlaması muhtemeldir.
Hele Afrin harekâtının Türk cihan hâkimiyeti mefkûresinin bir yansıması olan “kızıl elma” ideali olarak ifade edilmesi, “stratejik sığlığın” ne boyutta olduğunun açık ispatıdır.
Osmanlı fütuhat devrinde İtalya’nın fethi veya Viyana’nın alınması “kızıl elma” iken, bugün Afrin’in “kızıl elma” olarak idealleştirilmesi, siyasi iktidarın dış politikadaki isabetsizliklerini net olarak gözler önüne sermektedir.
Ancak IŞİD tehlikesi karşısında Lozan’da “Türk Mezarı” adıyla Türkiye toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi’nin YPG yardımıyla kuzeye çekilmesini “büyük bir zafer” olarak yansıtanların “Kızıl Elma” ufkunun bu kadar olması da normal karşılanmalıdır.
Kaynaklar: M. Beşikçi, “Balkan Harbinde Osmanlı Seferberliği ve Redif Teşkilatının İflası”, Türkiye Günlüğü, S. 110, 2012; S. Zeyrek, “1. Balkan Savaşı Öncesinde Ordunun Talim ve Terbiyesi”, AVİD, 2012; S. Er, “Balkan Harbinde Osmanlı Ordusunun Yığınaklanması”, Balkan Harbi Paneli, 2015.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 31.1.2018 [TR724]
Elbette hiçbir savaş küçümsenemez. Geçmişteki örneklere bakıldığında “düşman” küçük ve önemsiz gibi gözükse de savaşın gerekleri tam olarak yerine getirilmediği takdirde sıkıntılar yaşanması kaçınılmaz oluyor.
Özellikle jeopolitik gerçekler dikkate alınmadığında ve ordu iyi bir moral seviyesi yakalayamadığında çok kuvvetli gözüken kuvvetler bile hüsranla karşılaşabiliyor. Buna örnek olarak Amerikalıların Vietnam’da, Rusların Afganistan’da yaşadıkları gösterilebilir.
Türkiye içinse “Balkan Harbi” başlı başına ders alınması gereken bir savaş olarak karşımıza çıkıyor. Balkan Harbinde dünya kamuoyu “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin” dört küçük Balkan devleti karşısında kısa zamanda büyük bir zafer kazanacağını tahmin ediyordu.
Bu nedenle “Düvel-i Muazzama”, savaş sonrasında statükonun korunacağını açıklamıştı. Beklentilerin aksine bir ay içinde Bulgarlar Çatalca’ya kadar geldi ve savaş Osmanlıların mağlubiyetiyle sonuçlandı.
HARP NASIL KAZANILIR?
Bir savaşın kazanılabilmesi için komuta kademesinin uyum içinde olması, ordunun harekât kabiliyetinin yüksek, harekât planlarının mükemmel ve uygulanabilir olması, düşman kuvvetlerinin her yönünün dikkatlice hesaplanması ve lojistiğin çok iyi bir şekilde planlanması gerekir.
Bütün bunlar yanında Hükümetin hedefleri de ordunun durumuna uygun olmalıdır. Siyasetçilerin hayalci, diğer devletlerin politikalarını ve güçlerini dikkate almayan politikaları, en güçlü orduları bile felaketlere sürükleyebilir.
BALKAN HARBİ’NDE YAŞANANLAR
Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde kalmış ve üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen yeterince incelenmemiştir. Hâlbuki bu savaşın tarihimizde günümüze bakan boyutlarıyla çok önemli bir yeri vardır.
Kamuoyu ordunun yetersizliğine rağmen Balkan Harbi’nin kısa zamanda kazanılacağına inanmış ve inandırılmıştı. İttihat ve Terakki ile rakibi Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın ender ittifak ettikleri konulardan birisi bir an önce savaşa girilmesi olmuş, düzenlenen mitinglerde savaş çağrıları yapılmıştı.
Orduda “alaylı-mektepli” ve “İttihatçı-İtilafçı” ayrışması ciddi boyutlara varmıştı. Ayrıca subayların ortak bir ideale sahip olmaması, savaş esnasında çok büyük problemler yaşanmasına neden olmuştu.
Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin orduya ayırdığı bütçe Bulgaristan’dan dört kat, bütün savaşan devletlerden iki kat fazlaydı. Ancak zafer için “para” yeterli olmamıştı. Osmanlı ordusundaki subay sayısının dört Balkan devletindeki subayların iki buçuk kat fazla olması da ordunun seferber olması için yetmemişti.
Seferberlik emirleri tam olarak uygulanmamış, seferberlikle gelen “redif askerleri”; yaşlı genç, eğitimli eğitimsiz ayrımı yapılmadan hatta sınıflarına bakılmadan dağıtılmışlardı. Efrat içinden askerliğini piyade olarak yapanların topçuya, topçuların piyadeye, süvarilerin denize, denizcilerin de süvariye gönderildikleri bile görülmüştü.
Asker tam bir eğitim almadığından taburların dörtte üçü silahını bile kullanamıyor, bazı askerler mermiyi tüfeğin ağzından yerleştirmeye çalışıyorlardı. Örneğin altmış yaşlarındaki askerlerden oluşan Konya Redif Fırkasında başlarındaki subaylar Arap olduklarından ve çok az Türkçe bildiklerinden ciddi bir iletişim sorunu yaşanmıştı.
Balkan Harbi’nde yenilginin en büyük sebeplerinden birisi olarak gösterilen redif taburlarının birçoğunun başında daha önce hiç üniforma giymemiş “memur subaylar” bulunuyordu. Nitekim “yerlerini bırakarak kaçan ve diğerlerine kötü örnek olan birlikler hemen her yerde redifler oldu”.
Mülkî ve askerî erkân ilk yenilgilerle birlikte büyük bir ümitsizliğe düşerek kendilerini kurtaracak yollar aramaya başladılar. Pirlepe’de bir kaymakam her şeyin mahvolduğunu, bu askerle muzaffer olmanın mümkün olmadığını ve Avrupa’ya giderek bildiği yabancı dillerle geçimini sağlamayı planlandığını söylüyordu.
İdealini kaybeden bir orduda neler yaşanabileceğine kanıt olarak Kumanova Muharebelerinin Türk ordusunun lehine döndüğü bir sırada fırka komutanlarının yerlerini terk edip kendilerine tebliğ edilen yeni rütbelerini takmak için şehirdeki terzileri uyandırmaları iyi bir örnektir. Onlar için “rütbe takmak” savaş kazanmaktan çok daha önemliydi.
Askerin ihtiyacı olan erzak ve mühimmat zamanında ulaştırılamamış, asker aç kalmış ve hemen her cephede cephane yetersizliği ciddi problemlere neden olmuştu. Bazen de mevcut erzak bile birliklere teslim edilememiş, “Balkan Harbinde Garp Ordusu” kitabının yazarı Selanikli Bahri’nin ifadesiyle “peksimet dağlar kadar yığılı iken ordu aç kalmıştır”.
GÜNÜMÜZE DERSLER
Abdülhamit devri sonlarında siyasete iyice müdahil olan subaylar, Meşrutiyetin ilanı ve Abdülhamit’in tahttan indirilmesindeki rolleri ile gereksiz bir gurura kapılmışlardı.
Ordu ciddi bir hedef problemi yaşamış, Anadolu kökenli askerlerin bir kısmı Rumeli toprakları için kan dökmenin anlamsız olduğunu bile söylemişlerdi.
Balkan Harbinin en acı manzaralarından birisini de firarlar oluşturdu. Savaşın hemen her cephesinde zabitlerden erlere kadar firar olayları yaşandığı gibi bazen de bir tabur veya bölük topluca firar etmekteydi. Firar edenler içinde fırka (tümen) ve alay komutanları bile vardı.
Bütün bunlara Müslüman halkın olumsuz yaklaşımları da eklenmişti. Bulgar, Sırp ve Yunan komşuları silaha sarılıp Balkan devletlerinin yanında yer alırken, Müslüman ahali şehri terk etmek için arabasını hazırlamakla uğraşmıştı.
Savaştan bir süre önce Hükümet büyük bir hata yapmış ve Sırbistan’ın satın aldığı ateşli topların “verilen izinle” Selanik limanından ulaştırılmasına izin vermişti. Bu silahlar daha sonra Osmanlı ordusuna karşı kullanılmıştır. Komutanların karşı çıkmasına rağmen Sait Paşa Kabinesi’nin bu hatasını anlamak mümkün değildir.
Diğer bir siyasi hata da hükümetin savaş tehlikesine rağmen büyük devletlerin garantilerine inanarak 120.000 kadar askeri Balkan Harbi öncesinde terhis etmesi olmuştu. Terhis edilen efradın yerine gelenlerin eğitimi için zamana ihtiyaç vardı. Ancak savaşın başlamasıyla eğitim görmemiş asker cepheye sürülmüştü.
Harekât planlarında “savunma” öngörülmesine rağmen “taarruz” odaklı bir harekât tarzı benimsenmesi de felakete zemin hazırlamıştı. Üst komite kademesi “muzaffer birer kumandan” olmak için yarışırken Bulgar ordusunun Çatalca’ya kadar gelmesi karşısında hepsi suçu birbirine atmıştı.
Hükümet de realist olmayan bir yaklaşımla “taarruz” edilmesini istemekteydi. Sadrazam Gazi A. Muhtar Paşa taarruz harekâtı yapılması yönünde bir tezkere göndermişse de yenilgiden sonra suçlu olarak Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı göstermiş, daha vahimi kabine kurulurken kendisinin oğlunu Harbiye Nazırı yapmak niyetinde olduğunu ifade etmişti. Yine Divan-ı Âli’deki sorgulamada Hükümet olarak askerin işine karışılmadığı cevabını vermişti.
Elbette yenilginin önemli bir sorumlusu da İttihatçıların orduda yaptığı tasfiyelerdi. 1912 seferberliğinde 30.000 subay olması gerekirken 1911 sonunda ordunun subay mevcudu ancak 16.000’di. Eksikliğin ihtiyat zabitleriyle kapatılmasına çalışılsa da bunda başarılı olunamadı.
KIZIL ELMA NERESİ?
Balkan Harbi bütün bu yönleriyle kötü bir komuta kademesi tarafından yönetilen, siyaset batağına düşmüş ve tasfiyeyle önemli bir subay kadrosunu kaybetmiş bir ordunun sayı yönüyle fazla olsa da facialar yaşayabileceğini açıkça göstermektedir.
Balkan Harbinde siyasi kadronun Selanik’ten Sırp silahlarının nakliyesine izin vermesi ve savaş öncesinde 120.000 askerin terhisi gibi hataları bilinmekteyken bugün de komuta kademesine “işin ehli olmayan ve siyasetçilere yakınlık dışında bir özelliği olmayan kişilerin” müdahalelerinin birçok yanlışlığa zemin hazırlaması muhtemeldir.
Hele Afrin harekâtının Türk cihan hâkimiyeti mefkûresinin bir yansıması olan “kızıl elma” ideali olarak ifade edilmesi, “stratejik sığlığın” ne boyutta olduğunun açık ispatıdır.
Osmanlı fütuhat devrinde İtalya’nın fethi veya Viyana’nın alınması “kızıl elma” iken, bugün Afrin’in “kızıl elma” olarak idealleştirilmesi, siyasi iktidarın dış politikadaki isabetsizliklerini net olarak gözler önüne sermektedir.
Ancak IŞİD tehlikesi karşısında Lozan’da “Türk Mezarı” adıyla Türkiye toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi’nin YPG yardımıyla kuzeye çekilmesini “büyük bir zafer” olarak yansıtanların “Kızıl Elma” ufkunun bu kadar olması da normal karşılanmalıdır.
Kaynaklar: M. Beşikçi, “Balkan Harbinde Osmanlı Seferberliği ve Redif Teşkilatının İflası”, Türkiye Günlüğü, S. 110, 2012; S. Zeyrek, “1. Balkan Savaşı Öncesinde Ordunun Talim ve Terbiyesi”, AVİD, 2012; S. Er, “Balkan Harbinde Osmanlı Ordusunun Yığınaklanması”, Balkan Harbi Paneli, 2015.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 31.1.2018 [TR724]
Yol ayrımlarında... [Abdullah Aymaz]
Yirmi sene önce bir gece yolculuğunda şoför uyumasın diye arkadaşım Turan Bey hayatından bazı kareleri anlatmıştı:
“Çocuktum, sokaktan eve gelmiştim. Çıplak ayaklarımı ocağa doğru uzatmıştım. Arife hanım isminde gerçekten dindar ve bilgili bir teyze de evimizde misafir olarak bulunuyordu. Benim ayak parmaklarıma baktı, ‘Bunun başparmağı yanındaki ile bitişik. Hayırlı ve güzel bir insan olacak’ diyerek benim için hayırlı dualar etti. Bu olayı hiç unutmadım; bu güzel sözler bana hep manevî güç olup ümit verdi…
“Fransızca hocamız komşumuzdu. Bana özel ders veriyordu. Bana, ‘Yaz tatilinde Edremit-Akçay’da Fransız turistlere rehberlik yaparsın, hem para kazanırsın, hem de Fransızca'nı ilerletmiş olursun’ dedi.
“Yaz tatilinde Akçay’a gitmek için hazırlığını yapıp yola çıktım. Giderken okuldan arkadaşım Gündüz’le karşılaştım. Bana ‘Edremit’e varınca, Yalçın Ağabeye selam söyle’ deyip adresini de tarif etti. Edremit’e gelince, garajdan Akçay’a gidecek arabalara baktım, daha bir saat sonra kalkacaklardı. Bu arada selamı ulaştırmak için Yalçın Beye uğradım. Bana bir çay söyledi. Yanındaki evde kalan yaşıtlarım öğrencilerle beni tanıştırdı; sonra da ‘Yemeğini ye, öyle git… Telaş etme, ben de o tarafa gidiyorum seni istediğin yere arabamla bırakırım’ dedi. Rahatladım…
“Yemekten sonra beni arabasına aldı. Yolda bana Akçay’daki turistlerin açık-saçık durumlarını anlattı ve sakıncalarını izah etti. ‘İstersen seni oraya götüreyim, istersen şu ileride bir öğrenci kampı var… Orada ders çalışıyorlar. Seni onların yanına götüreyim.’ dedi. Ben ‘Babam beni çalışıp para kazanmam için gönderdi. Ona ne cevap vereyim’ dedim. ‘Sen on beş gün kal, sonra ben sana iş bulurum’ dedi. Ben güvenilir bir ağızdan iş garantisi alınca, kabul ettim. Aslında tam yolların ayırım noktasındaydım. Gerçekten sola devam etseydik, üstsüz turistlerin yanına gidecektik. Ama sağ yukarı tarafa giden yol, huzurlu bir yere götürdü beni. Ayrıca baştan yola çıkarken Gündüz arkadaşımla karşılaşmasaydım ve onun selamını Yalçın Beye götürmeseydim, yanlış yere gidecektim. Aslında Gündüz benimle ilgilenmek istiyormuş ama okul müdürümüz ileri bir solcu ve babamın arkadaşı olduğu için yanıma yaklaşıyormuş. Benim o tarafa gidişimi değerlendirmiş.
“Bu öğrenci kampı çok hoştu… Ağaçların arasında bir çay akıyordu. Suyu güzeldi. Çok güzel vakit geçiriyordum. 15 gün sonra Yalçın Ağabey Hacı Ağabeyle yanımıza geldiler ve beni oradan aldılar. Sonra Yalçın Bey beni Soma’dan tanıdığı bir inşaattan bir iş buldu. Ben de orada çalışmaya başladım. Akşamları yaşıtlarımın kaldığı bir evde kalıyordum 2000 liradan fazla para kazandım. Patrondan izin alarak çöpe atılan çivileri de düzelterek biriktirdim. Sonra memlekete dönüp hem parayı, hem çivileri babama teslim ettim. Babam çok sevindi.
“Fransızca dersimize giren hoca hanım bana çok kızdı. Fakat daha sonraları oralara gönderdiği arkadaşlar, maalesef hep bozulmuşlardı… Anlayacağınız onlar için hiç iyi olmamıştı.
“Bizim çevremiz hep sol anlayışta insanlardı. Akrabalarımızdan bir mühendis vardı. Onu ideal bir kişi görüyordum. Bazen taksisiyle beni gezdirdi.
“Bir gün Mustafa isimli bir arkadaş, okuyayım diye kazamızdan köye tatile giderken bana Risaleler vermişti. Ben de aldım, eve gelince masanın üzerine bırakıp uyumuş kalmışım. Babam muhtar olduğu için orman müdürü ve diğer müdürlerle arası iyi idi. O sırada onlardan bir grup gelmiş. Masanın üzerindeki Risaleleri görünce beni uyandırdılar, ‘Bu kitaplar kimin?’ diye sordular. Ben şaşırmıştım. Uyku sersemliğine ‘Benim değil’ dedim. Bunların çok zararlı kitaplar olduklarını, başıma dert açacaklarını söyleyip tekrar, ‘Kim verdi?’ diye sordular. Ben de ‘Mustafa’nın’ dedim. Tutup Risaleleri birer birer yaktılar. Birkaç gün sonra müdür dersimize girdi. Mustafa’nın arkadaşı olan başka bir Mustafa’yı tahtaya kaldırdı. Olmayacak birşeyi bahane edip çok feci şekilde dövmeye başladı. Aslında o Mustafa güçlü kuvvetli bir arkadaştı. İstese, ufak tefek bir yapıya sahip olan müdüre karşılık verebilirdi ama vermiyor, ağzından burnundan kan akarken yine o ceketini ilikliyor, efendilik ve saygısından hiç taviz vermiyordu. Sonradan bu dayağın sebebini anladım. Bana, Risaleleri verenin o olduğu ihbar edilmişti. Ama İlahi Adâlet, müdürü kısa zamanda çökertti. Çünkü çok geçmeden trafik kazasında hanımını ve kızını kaybetti. Kendisini alkole verdi. Müdürlükten atıldı. Çok perişan oldu. Ben Bandırma’da gözümle gördüm.
“Küçükken babam beni camiye Kur’an öğrenmeye göndermişti. Fakat öğrencilere nasıl davranılacağını bilmeyen hoca bizi bir yere hapsetmişti. Ben camı kırıp kaçtım. Hoca, ‘Eğer elime geçirirsem, kollarını kıracağım’ demiş. Ben de bir daha gitmedim. Bu yüzden de, dinî bilgiler yönünden câhil kaldım.
“Arkadaşlarım tatil günü beni gezmek için İzmir’e davet ettiler. Trene binip eğlene eğlene gittik. Bu bir tesadüf değildi, bir kader-denk noktasıydı. Buca-Kaynaklar köyü yakınındaki bir tenezzüh yerine gittik. Orada yaşıtlarımın Muammer Kalyoncu Ağabeyin hakemliği ve espriler içinde güreşlerini seyrettim. Sonra orada Hocaefendi bir konuşma yaptı. Filozoflardan ve sahabelerden bahsetti. Anlattığı bazı şeyler dikkatimi çekti ve çok tesir ettiler, gözlerim yaşardı… Güzel hislerle geri döndük.
“Artık hizmeti anlamaya başlamıştım. Allah lütfu ve merhametiyle yolumu bulmuştum. Cenab-ı Hak hiç ayırmasın.”
Biz de bu duaya âmin diyoruz…
[Abdullah Aymaz] 30.1.2018 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Çocuktum, sokaktan eve gelmiştim. Çıplak ayaklarımı ocağa doğru uzatmıştım. Arife hanım isminde gerçekten dindar ve bilgili bir teyze de evimizde misafir olarak bulunuyordu. Benim ayak parmaklarıma baktı, ‘Bunun başparmağı yanındaki ile bitişik. Hayırlı ve güzel bir insan olacak’ diyerek benim için hayırlı dualar etti. Bu olayı hiç unutmadım; bu güzel sözler bana hep manevî güç olup ümit verdi…
“Fransızca hocamız komşumuzdu. Bana özel ders veriyordu. Bana, ‘Yaz tatilinde Edremit-Akçay’da Fransız turistlere rehberlik yaparsın, hem para kazanırsın, hem de Fransızca'nı ilerletmiş olursun’ dedi.
“Yaz tatilinde Akçay’a gitmek için hazırlığını yapıp yola çıktım. Giderken okuldan arkadaşım Gündüz’le karşılaştım. Bana ‘Edremit’e varınca, Yalçın Ağabeye selam söyle’ deyip adresini de tarif etti. Edremit’e gelince, garajdan Akçay’a gidecek arabalara baktım, daha bir saat sonra kalkacaklardı. Bu arada selamı ulaştırmak için Yalçın Beye uğradım. Bana bir çay söyledi. Yanındaki evde kalan yaşıtlarım öğrencilerle beni tanıştırdı; sonra da ‘Yemeğini ye, öyle git… Telaş etme, ben de o tarafa gidiyorum seni istediğin yere arabamla bırakırım’ dedi. Rahatladım…
“Yemekten sonra beni arabasına aldı. Yolda bana Akçay’daki turistlerin açık-saçık durumlarını anlattı ve sakıncalarını izah etti. ‘İstersen seni oraya götüreyim, istersen şu ileride bir öğrenci kampı var… Orada ders çalışıyorlar. Seni onların yanına götüreyim.’ dedi. Ben ‘Babam beni çalışıp para kazanmam için gönderdi. Ona ne cevap vereyim’ dedim. ‘Sen on beş gün kal, sonra ben sana iş bulurum’ dedi. Ben güvenilir bir ağızdan iş garantisi alınca, kabul ettim. Aslında tam yolların ayırım noktasındaydım. Gerçekten sola devam etseydik, üstsüz turistlerin yanına gidecektik. Ama sağ yukarı tarafa giden yol, huzurlu bir yere götürdü beni. Ayrıca baştan yola çıkarken Gündüz arkadaşımla karşılaşmasaydım ve onun selamını Yalçın Beye götürmeseydim, yanlış yere gidecektim. Aslında Gündüz benimle ilgilenmek istiyormuş ama okul müdürümüz ileri bir solcu ve babamın arkadaşı olduğu için yanıma yaklaşıyormuş. Benim o tarafa gidişimi değerlendirmiş.
“Bu öğrenci kampı çok hoştu… Ağaçların arasında bir çay akıyordu. Suyu güzeldi. Çok güzel vakit geçiriyordum. 15 gün sonra Yalçın Ağabey Hacı Ağabeyle yanımıza geldiler ve beni oradan aldılar. Sonra Yalçın Bey beni Soma’dan tanıdığı bir inşaattan bir iş buldu. Ben de orada çalışmaya başladım. Akşamları yaşıtlarımın kaldığı bir evde kalıyordum 2000 liradan fazla para kazandım. Patrondan izin alarak çöpe atılan çivileri de düzelterek biriktirdim. Sonra memlekete dönüp hem parayı, hem çivileri babama teslim ettim. Babam çok sevindi.
“Fransızca dersimize giren hoca hanım bana çok kızdı. Fakat daha sonraları oralara gönderdiği arkadaşlar, maalesef hep bozulmuşlardı… Anlayacağınız onlar için hiç iyi olmamıştı.
“Bizim çevremiz hep sol anlayışta insanlardı. Akrabalarımızdan bir mühendis vardı. Onu ideal bir kişi görüyordum. Bazen taksisiyle beni gezdirdi.
“Bir gün Mustafa isimli bir arkadaş, okuyayım diye kazamızdan köye tatile giderken bana Risaleler vermişti. Ben de aldım, eve gelince masanın üzerine bırakıp uyumuş kalmışım. Babam muhtar olduğu için orman müdürü ve diğer müdürlerle arası iyi idi. O sırada onlardan bir grup gelmiş. Masanın üzerindeki Risaleleri görünce beni uyandırdılar, ‘Bu kitaplar kimin?’ diye sordular. Ben şaşırmıştım. Uyku sersemliğine ‘Benim değil’ dedim. Bunların çok zararlı kitaplar olduklarını, başıma dert açacaklarını söyleyip tekrar, ‘Kim verdi?’ diye sordular. Ben de ‘Mustafa’nın’ dedim. Tutup Risaleleri birer birer yaktılar. Birkaç gün sonra müdür dersimize girdi. Mustafa’nın arkadaşı olan başka bir Mustafa’yı tahtaya kaldırdı. Olmayacak birşeyi bahane edip çok feci şekilde dövmeye başladı. Aslında o Mustafa güçlü kuvvetli bir arkadaştı. İstese, ufak tefek bir yapıya sahip olan müdüre karşılık verebilirdi ama vermiyor, ağzından burnundan kan akarken yine o ceketini ilikliyor, efendilik ve saygısından hiç taviz vermiyordu. Sonradan bu dayağın sebebini anladım. Bana, Risaleleri verenin o olduğu ihbar edilmişti. Ama İlahi Adâlet, müdürü kısa zamanda çökertti. Çünkü çok geçmeden trafik kazasında hanımını ve kızını kaybetti. Kendisini alkole verdi. Müdürlükten atıldı. Çok perişan oldu. Ben Bandırma’da gözümle gördüm.
“Küçükken babam beni camiye Kur’an öğrenmeye göndermişti. Fakat öğrencilere nasıl davranılacağını bilmeyen hoca bizi bir yere hapsetmişti. Ben camı kırıp kaçtım. Hoca, ‘Eğer elime geçirirsem, kollarını kıracağım’ demiş. Ben de bir daha gitmedim. Bu yüzden de, dinî bilgiler yönünden câhil kaldım.
“Arkadaşlarım tatil günü beni gezmek için İzmir’e davet ettiler. Trene binip eğlene eğlene gittik. Bu bir tesadüf değildi, bir kader-denk noktasıydı. Buca-Kaynaklar köyü yakınındaki bir tenezzüh yerine gittik. Orada yaşıtlarımın Muammer Kalyoncu Ağabeyin hakemliği ve espriler içinde güreşlerini seyrettim. Sonra orada Hocaefendi bir konuşma yaptı. Filozoflardan ve sahabelerden bahsetti. Anlattığı bazı şeyler dikkatimi çekti ve çok tesir ettiler, gözlerim yaşardı… Güzel hislerle geri döndük.
“Artık hizmeti anlamaya başlamıştım. Allah lütfu ve merhametiyle yolumu bulmuştum. Cenab-ı Hak hiç ayırmasın.”
Biz de bu duaya âmin diyoruz…
[Abdullah Aymaz] 30.1.2018 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com
2017’de 6 bin Türk milyoner ülkeyi terk etti [TR724]
New World Wealth’in yayınladığı ‘Milyoner Göçü 2018’ raporuna göre, nüfusa ve milyoner sayısına göre en fazla göç veren ülke Türkiye. Geçtiğimiz yıl ülkeyi terk eden Türk milyoner sayısı 6 bin olurken, son iki yılda Türkiye’yi terk eden milyoner sayısı ise 12 bin.
Raporuna göre, geçen yıl 95 bin milyoner yaşadığı ülkeleri terk etti. 2017 raporunda bu rakam 82 bindi. 2016’da ise 64 bin. Yani 2 yılda 31 bin milyoner valizlerini doldurup banka hesaplarını değiştirerek başka ülkelerde yaşamaya başladı.
Dünya Gazetesi’nin haberine göre, en fazla tercih edilen ülke 10 bin ile Avustralya. Bu ülkeyi 9 binle ABD, 5 binle Kanada ve Birleşik Arap Emirlikleri takip ediyor. Karayip Adaları’nı tercih edenlerin sayısı 3 bin. 2 binle listenin 6 ve 7’nci sırasında İsrail ve İsviçre bulunuyor. 8’inci Yeni Zelanda, 9’uncu Singapur ve 10’uncu Singapur’a giden dolar milyonerlerinin sayısı ise 1000.
Zengin göçmenlerin memleketi: Çin ve Hindistan
Ülkesini terk edenlerin büyük kısmı gelişmekte olan bölgelerden. Listenin ilk sırasında Çin var. 2017’de ülkesini terk eden Çinli milyonerlerin sayısı 10 bin. 2’nci sırada yer alan Hindistan’da bu sayı 7 bin. Türkiye geçen yıl olduğu gibi üst sıralarda, 6 bin ile 3’üncü.
Brexit’i yaşayan İngiltere 5 bin ile dördüncü. 5’inci 5 bin ile terör ile vergilerden en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Fransa var. Petro fiyatlarından etkilenen Rusya 3 bin, Brezilya 2 bin, Endonezya 2 bin ile listenin üst sırlarında yer alıyorlar. Tutuklamalar ve görevden almalarla çalkalanan Suudi Arabistan’ı terk eden milyonerlerin sayısı bin. Nijerya’da aynı sayıda milyoner göçmeni vermiş.
2 yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti
Rapora göre, nüfusa ve milyoner sayısına göre en fazla göçü veren ülke Türkiye. 2015’te 1.000 olan bu sayı 2016’da hızla arttı ve 6 bine yükseldi. Geçen yıl da 6 bin olunca Türkiye dikkatleri üzerine çeken ilk ülke oldu.
Geçen yıl açıklanan rapora göre Türkiye 5’inci ülkeyken bu yıl açıklanan raporda 3’üncü ülke konumuna yükseldi. İki yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti.
Kimler hangi ülkeyi tercih ediyor?
Çinliler: ABD, Kanada ve Avustralya.
Hintliler: ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Avustralya, Kanada.
Türkler: Avrupa Birliği ülkeleri ve Birleşik Arap Emirlikleri.
İngilizler: Avustralya ve ABD
Fransızlar: Kanada, İsviçre ve ABD
Ruslar: ABD, Güney Kıbrıs, Birleşik Krallık, Portekiz ve Karayipler.
Brezilyalılar: Portekiz, ABD ve İspanya
Endonezyalılar: Singapur.
Suudiler: Birleşik Krallıkve Birleşik Arap Emirlikleri.
Nijerya: Birleşik Krallık, Fransa, İsviçre, Güney Afrika ve Birleşik Arap Emirlikleri.
[TR724] 30.1.2018
Raporuna göre, geçen yıl 95 bin milyoner yaşadığı ülkeleri terk etti. 2017 raporunda bu rakam 82 bindi. 2016’da ise 64 bin. Yani 2 yılda 31 bin milyoner valizlerini doldurup banka hesaplarını değiştirerek başka ülkelerde yaşamaya başladı.
Dünya Gazetesi’nin haberine göre, en fazla tercih edilen ülke 10 bin ile Avustralya. Bu ülkeyi 9 binle ABD, 5 binle Kanada ve Birleşik Arap Emirlikleri takip ediyor. Karayip Adaları’nı tercih edenlerin sayısı 3 bin. 2 binle listenin 6 ve 7’nci sırasında İsrail ve İsviçre bulunuyor. 8’inci Yeni Zelanda, 9’uncu Singapur ve 10’uncu Singapur’a giden dolar milyonerlerinin sayısı ise 1000.
Zengin göçmenlerin memleketi: Çin ve Hindistan
Ülkesini terk edenlerin büyük kısmı gelişmekte olan bölgelerden. Listenin ilk sırasında Çin var. 2017’de ülkesini terk eden Çinli milyonerlerin sayısı 10 bin. 2’nci sırada yer alan Hindistan’da bu sayı 7 bin. Türkiye geçen yıl olduğu gibi üst sıralarda, 6 bin ile 3’üncü.
Brexit’i yaşayan İngiltere 5 bin ile dördüncü. 5’inci 5 bin ile terör ile vergilerden en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Fransa var. Petro fiyatlarından etkilenen Rusya 3 bin, Brezilya 2 bin, Endonezya 2 bin ile listenin üst sırlarında yer alıyorlar. Tutuklamalar ve görevden almalarla çalkalanan Suudi Arabistan’ı terk eden milyonerlerin sayısı bin. Nijerya’da aynı sayıda milyoner göçmeni vermiş.
2 yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti
Rapora göre, nüfusa ve milyoner sayısına göre en fazla göçü veren ülke Türkiye. 2015’te 1.000 olan bu sayı 2016’da hızla arttı ve 6 bine yükseldi. Geçen yıl da 6 bin olunca Türkiye dikkatleri üzerine çeken ilk ülke oldu.
Geçen yıl açıklanan rapora göre Türkiye 5’inci ülkeyken bu yıl açıklanan raporda 3’üncü ülke konumuna yükseldi. İki yılda 12 bin Türk dolar milyoneri ülkesini terk etti.
Kimler hangi ülkeyi tercih ediyor?
Çinliler: ABD, Kanada ve Avustralya.
Hintliler: ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Avustralya, Kanada.
Türkler: Avrupa Birliği ülkeleri ve Birleşik Arap Emirlikleri.
İngilizler: Avustralya ve ABD
Fransızlar: Kanada, İsviçre ve ABD
Ruslar: ABD, Güney Kıbrıs, Birleşik Krallık, Portekiz ve Karayipler.
Brezilyalılar: Portekiz, ABD ve İspanya
Endonezyalılar: Singapur.
Suudiler: Birleşik Krallıkve Birleşik Arap Emirlikleri.
Nijerya: Birleşik Krallık, Fransa, İsviçre, Güney Afrika ve Birleşik Arap Emirlikleri.
[TR724] 30.1.2018
İçinden Türkiye geçmeyen bir yazı [Tarık Toros]
Demokrasimizin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri:
Bazı temel gerçekler üzerinde mutabakata varılmamış olması.
***
New York’lu tanınmış bir senatör var, Daniel Patrick Moynihan (1927-2003).
Kendisi kadar liyakatli olmayan bir meslektaşıyla tartışırken…
Karşısındaki adam bocalayarak şöyle diyor:
-Senatör Moynihan, bu sizin fikriniz. Benim de kendi fikrim var.
Moynihan da şöyle cevap veriyor:
-Kendi fikirleriniz olabilir ama gerçekleri kendinize yontamazsınız.
***
Bambaşka bilgi ortamlarında yaşıyoruz.
Tüm bilgilerimizi telefondan gönderilen algoritmalara göre alıyoruz.
Bunlar sadece önyargılarınızı destekliyor.
Ve bu hep karşımıza çıkıyor.
***
İlginç bir deney yapılmış, Mısır’da Tahrir meydanında yaşanan devrim sırasında:
Bir “liberal”, bir “muhafakazar” ve ortadan bir vatandaşa…
Google’da arama yaptırıyorlar.
Üç deneğe, “Mısır” yazdırıp “ara” tuşuna basınca…
Muhafazakara “Müslüman Kardeşler” çıkıyor…
Liberale “Tahrir Meydanı”…
Ortalama vatandaşa ise Nil nehrindeki tatil yerleri.
***
Yani önyargılarınız her neyse oraya yönlendiriliyorsunuz.
Bu, zamanla daha da güçleniyor.
Giderek daha çok kişinin haber aldığı Twitter ve Facebook sayfalarında da böyle oluyor.
Artık bir fanusta yaşamaya başlıyorsunuz.
Şu anda siyasetin bu kadar kutuplaşmasının bir nedeni de bu.
***
Yazının buraya kadarki bölümünü ben kaleme almadım.
Lakin aynen imzamı atarım.
David Letterman, ABD’nin ünlü talk-show’cularından biriyken…
Mayıs 2015’te sözleşmesi yenilenmeyince NBC’den emekli olmuştu.
Kendi ifadesiyle “kovulduktan” üç yıl sonra Netflix’le geri döndü.
İlk konuğu Trump’tan önceki ABD başkanı Obama’ydı.
İşte bu yazının…
Fikirler, önyargılar, algoritmalar, Twitter, Facebook, Mısır, Tahrir vs. içeren bölümünü aynen Obama’nın sözlerinden alıntıladım, ne eksik ne fazla.
***
Obama bitirince, Letterman taşı gediğine koyuyor:
-Twitter’ın dünyanın her yerinde gerçeklerin anlatılacağı bir mekanizma olacağını düşünmüştüm. Aleyhimize dönen değerli bir araç olmuş.
***
Bunun nedeni şu:
Hükümetler artık bu yeni aygıtın farkında.
Nasıl manipüle edileceğini de biliyorlar.
Sosyal ağların patronlarını da peyledikten sonra geriye bir şey kalmıyor.
***
Özellikle Facebook’un…
Trump’ın seçim kampanyasında…
Kasıtlı olarak yalan haberleri ABD’li takipçilerinin önüne düşürdüğü ortaya çıkmıştı.
Bağımsız bir araştırmaya göre, Trump yanlısı haberlerin yüzde 38’i yalandı.
Ama seçildi işte.
Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yalanın yalan olduğunun ortaya çıkmasının “belgesel niteliği” dışında bir kıymeti olmuyor.
***
ABD, “kimyasal silahları var” diye Irak’a girip Saddam’ı astı.
Saddam’ın kimyasal silahları hiç belgelenemedi.
Ve bunun koca bir yalan olduğu ortaya çıktı.
Hollywood’da bir düzine film çekildi.
Dönemin başkanı George W. Bush’un tüm cilası döküldü.
Döküldü de ne oldu?
-Ortadoğu aynı tas aynı hamam.
-ABD aynı ABD.
-Devletin 30-40 sene geçmeden günah çıkarma geleneği yok.
-Bush’un adı dahi anılmıyor.
-Obama halen ayakta alkışlanıyor.
-Trump’a destek, daha ilk senesinde yüzde 39’un altına düşerek rekor kırdı.
-Melania Trump’ın fotoğrafı, kocasıyla adı çıkan porno yıldızı ile yan yana basılıyor.
-Michelle Obama, first lady’liğinden hiçbir şey kaybetmedi, eskisinden daha popüler.
Vesaire vesaire…
Dünya bir yöne doğru gidiyor, göz göre göre yaşanacaklar yaşanıyor, akışın yönünü değiştirmek pek mümkün olmuyor.
***
Esasen, Afrin yalanlarını toparlayan bir şeyler karalamak istiyordum.
Sonra baktım ki, altından kalkamayacağım kadar çok yalan haber var.
Hangi birini düzelteceksin, kime ne anlatacaksın!
***
Obama’yı seyrederken Afrin operasyonu başlamamıştı.
Operasyonun ardından medya ve sosyal ağlardaki yaygarayı görünce…
Adama bir kez daha hak verdim.
Koca ülkede…
Siyasetçisi, askeri, gazetecisi, bürokratı, topu birden baştan sona yalan söylüyor, dünyanın tepkilerini dahi çarpıtıp aktarıyor, halkını uyutuyor veya uyuttuğunu zannediyor.
İki haftadır ülkede dolaşıma sokulan bilgi ve haberlerin tamamı tek merkezden üretilmiş, yalan haber.
Tümüyle psikolojik harp yürütülüyor.
Operasyonel adresler eliyle de toplum mühendisliği yapılıyor.
***
Hani Türkçe’deki “-sal” ve “-sel” ekleri kullanılan bir tabir var:
“Türkçe’yi sala bindirip sele verdiler” diye…
Bu meşhur laf, sanıldığının aksine Necip Fazıl’a değil Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’na aittir.
Türkçe’yi geçtim, durum şu an Türkiye için böyle:
Sala bindirildi, sele verildi.
Mini not: Obama’nın Letterman’a konuk olduğu “My Next Guest”, Netflix’te 12 Ocak’ta yayımlandı, üstelik Türkçe altyazılı, hassaten tavsiye ederim.
[Tarık Toros] 30.1.2018 [TR724]
Bazı temel gerçekler üzerinde mutabakata varılmamış olması.
***
New York’lu tanınmış bir senatör var, Daniel Patrick Moynihan (1927-2003).
Kendisi kadar liyakatli olmayan bir meslektaşıyla tartışırken…
Karşısındaki adam bocalayarak şöyle diyor:
-Senatör Moynihan, bu sizin fikriniz. Benim de kendi fikrim var.
Moynihan da şöyle cevap veriyor:
-Kendi fikirleriniz olabilir ama gerçekleri kendinize yontamazsınız.
***
Bambaşka bilgi ortamlarında yaşıyoruz.
Tüm bilgilerimizi telefondan gönderilen algoritmalara göre alıyoruz.
Bunlar sadece önyargılarınızı destekliyor.
Ve bu hep karşımıza çıkıyor.
***
İlginç bir deney yapılmış, Mısır’da Tahrir meydanında yaşanan devrim sırasında:
Bir “liberal”, bir “muhafakazar” ve ortadan bir vatandaşa…
Google’da arama yaptırıyorlar.
Üç deneğe, “Mısır” yazdırıp “ara” tuşuna basınca…
Muhafazakara “Müslüman Kardeşler” çıkıyor…
Liberale “Tahrir Meydanı”…
Ortalama vatandaşa ise Nil nehrindeki tatil yerleri.
***
Yani önyargılarınız her neyse oraya yönlendiriliyorsunuz.
Bu, zamanla daha da güçleniyor.
Giderek daha çok kişinin haber aldığı Twitter ve Facebook sayfalarında da böyle oluyor.
Artık bir fanusta yaşamaya başlıyorsunuz.
Şu anda siyasetin bu kadar kutuplaşmasının bir nedeni de bu.
***
Yazının buraya kadarki bölümünü ben kaleme almadım.
Lakin aynen imzamı atarım.
David Letterman, ABD’nin ünlü talk-show’cularından biriyken…
Mayıs 2015’te sözleşmesi yenilenmeyince NBC’den emekli olmuştu.
Kendi ifadesiyle “kovulduktan” üç yıl sonra Netflix’le geri döndü.
İlk konuğu Trump’tan önceki ABD başkanı Obama’ydı.
İşte bu yazının…
Fikirler, önyargılar, algoritmalar, Twitter, Facebook, Mısır, Tahrir vs. içeren bölümünü aynen Obama’nın sözlerinden alıntıladım, ne eksik ne fazla.
***
Obama bitirince, Letterman taşı gediğine koyuyor:
-Twitter’ın dünyanın her yerinde gerçeklerin anlatılacağı bir mekanizma olacağını düşünmüştüm. Aleyhimize dönen değerli bir araç olmuş.
***
Bunun nedeni şu:
Hükümetler artık bu yeni aygıtın farkında.
Nasıl manipüle edileceğini de biliyorlar.
Sosyal ağların patronlarını da peyledikten sonra geriye bir şey kalmıyor.
***
Özellikle Facebook’un…
Trump’ın seçim kampanyasında…
Kasıtlı olarak yalan haberleri ABD’li takipçilerinin önüne düşürdüğü ortaya çıkmıştı.
Bağımsız bir araştırmaya göre, Trump yanlısı haberlerin yüzde 38’i yalandı.
Ama seçildi işte.
Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yalanın yalan olduğunun ortaya çıkmasının “belgesel niteliği” dışında bir kıymeti olmuyor.
***
ABD, “kimyasal silahları var” diye Irak’a girip Saddam’ı astı.
Saddam’ın kimyasal silahları hiç belgelenemedi.
Ve bunun koca bir yalan olduğu ortaya çıktı.
Hollywood’da bir düzine film çekildi.
Dönemin başkanı George W. Bush’un tüm cilası döküldü.
Döküldü de ne oldu?
-Ortadoğu aynı tas aynı hamam.
-ABD aynı ABD.
-Devletin 30-40 sene geçmeden günah çıkarma geleneği yok.
-Bush’un adı dahi anılmıyor.
-Obama halen ayakta alkışlanıyor.
-Trump’a destek, daha ilk senesinde yüzde 39’un altına düşerek rekor kırdı.
-Melania Trump’ın fotoğrafı, kocasıyla adı çıkan porno yıldızı ile yan yana basılıyor.
-Michelle Obama, first lady’liğinden hiçbir şey kaybetmedi, eskisinden daha popüler.
Vesaire vesaire…
Dünya bir yöne doğru gidiyor, göz göre göre yaşanacaklar yaşanıyor, akışın yönünü değiştirmek pek mümkün olmuyor.
***
Esasen, Afrin yalanlarını toparlayan bir şeyler karalamak istiyordum.
Sonra baktım ki, altından kalkamayacağım kadar çok yalan haber var.
Hangi birini düzelteceksin, kime ne anlatacaksın!
***
Obama’yı seyrederken Afrin operasyonu başlamamıştı.
Operasyonun ardından medya ve sosyal ağlardaki yaygarayı görünce…
Adama bir kez daha hak verdim.
Koca ülkede…
Siyasetçisi, askeri, gazetecisi, bürokratı, topu birden baştan sona yalan söylüyor, dünyanın tepkilerini dahi çarpıtıp aktarıyor, halkını uyutuyor veya uyuttuğunu zannediyor.
İki haftadır ülkede dolaşıma sokulan bilgi ve haberlerin tamamı tek merkezden üretilmiş, yalan haber.
Tümüyle psikolojik harp yürütülüyor.
Operasyonel adresler eliyle de toplum mühendisliği yapılıyor.
***
Hani Türkçe’deki “-sal” ve “-sel” ekleri kullanılan bir tabir var:
“Türkçe’yi sala bindirip sele verdiler” diye…
Bu meşhur laf, sanıldığının aksine Necip Fazıl’a değil Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’na aittir.
Türkçe’yi geçtim, durum şu an Türkiye için böyle:
Sala bindirildi, sele verildi.
Mini not: Obama’nın Letterman’a konuk olduğu “My Next Guest”, Netflix’te 12 Ocak’ta yayımlandı, üstelik Türkçe altyazılı, hassaten tavsiye ederim.
[Tarık Toros] 30.1.2018 [TR724]
İşsizim, açım, öleyim mi? [Semih Ardıç]
İki hafta içinde iki insan sokağın ortasında üzerine benzin döküp kendini ateşe verdi. 12 Ocak’ta Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi önüne geline Sıtkı Aydın aylardır işsiz olduğunu belirtmiş ve elindeki bidonu başından aşağı boca etmişti. Üzerine döktüğü benzindi ve çakmağı yakması ile alevler içinde kalması bir olmuştu. Acılar içinde kıvranan Aydın’ın feryadı Meclis’in dış duvarlarında yankılanmıştı. Polislerin süratli müdahalesi umudunu kestiği hayata yeniden tutunmasına vesile oldu.
Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavisi süren Aydın’ın sesi TBMM’nin duvarlarını aşıp içerideki iktidar milletvekillerine ulaşamadı. Bilakis hükûmete yakın gazete ve televizyonlarda provokatörlük yapmakla itham edildi. ‘Aydın Doğan’ın amiral gemisi’ denilen Hürriyet gazetesi haberde isim ve soy isminin baş harfleri ile S.A. şeklinde yer verebildi onun trajedisine.
AMAN HÜKÛMET ZARAR GÖRMESİN!
‘Aman kimseler duymasın’ ve ‘hükûmet zarar görmesin’ hafiyeleri, işsiz bir adamın ölümle hayat arasındaki o ince çizgide gidip gelmesinin fazla dillendirilmesine de müsaade etmedi. Onların nazarında münferit bir vakaydı ve fazla mübalağa edilmesine lüzum yoktu. 39 yaşındaki Aydın’ın, “En son seçimde oyumu Tayyip’e verdim.” demesi bile iktidar sahiplerinin empati yapması için kâfi gelmedi.
Sıtkı Aydın gibi işsiz olan Mustafa Birgül de 29 Ocak’ta Balıkesir’de belediye binası önünde intihara teşebbüs etti. Onun da bir elinde benzin bidonu, diğerinde çakmak vardı. “İşsizim, açım, öleyim mi?” diye haykırdı ve kendisini ateşe verdi. Civarında dehşet içinde hâdiseyi takip edenlerin müdahalesi sayesinde kurtarıldı. Hastaneye kaldırıldığında başında, omuzlarında ağır yanıklar mevcuttu, şuuru kapalıydı. Makaleyi kaleme aldığım esnada Birgül halen yoğun bakımdaydı ve hayati tehlikesinin sürdüğü belirtiliyordu.
SON MESAJI MEZAR TAŞI OLDU
Birgül Facebook hesabında en son mezar taşı fotoğrafını paylaşmış. Üzerinde şöyle yazıyor: “Bil ki mezar taşıdır insandan yarına kalan. Unutma! Onu da başkası yaptırır gerisi yalan!”
Belki de ölüme giden yolda dünyada kalanlara, biz insanlara bıraktığı o not her şeyi hülasa ediyor. Mezar taşı bile alamayacak kadar parasız bir adam etrafından kendisine uzanan bir eli aramış, maalesef bulamamış. Canı, hayatı kendisine emanet olunan Reis-i Cumhur, Başbakan, vali, kaymakam, belediye reisi, eş, dost, kardeş ve arkadaş namına kim varsa hiçbiri aldırış etmemiş onun fakr u zaruret içinde kalışına. Çırpındıkça batmış, günden güne tükenmiş…
MİLYONLARCA İŞSİZDEN SADECE BİRİ
Hemen yanı başımızda aç, bîilaç milyonlardan sadece biriydi Mustafa Birgül. Kendisi gibi evine, eşine, çocuklarına bir ekmek dahi götüremeyen yüz binlerin hali pür melaline ayna tutmak için mi canına kıymak istedi? Yoksa ‘komşusu aç iken tok yatan’ günümüz Müslümanlarına unutamayacakları bir ders mi vermek istedi?
Bir insanın hayattan, sevdiklerinden, ahiretinden vazgeçmenin eşiğine getirilmesine sebep olmak, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir cürme iştirak etmek ne fena!
22 Ağustos 2017 tarihinde Kayseri’de yaklaşık bir yıldır işsiz olan 2 çocuk babası, 45 yaşındaki Haydar Çopur da 2 bin lirayı bulan borcunu ödeyemediği için Valilik Göç İdaresi binası önünde kendini yakmıştı.
İŞSİZİN TRAJEDİSİ ÜÇ VAKA İLE MAHDUT DEĞİL
Üç vaka haber olduğu için teferruatına vakıfız. Türkiye ekonomisinin rekorlar kırdığı iddia edilen senede belki üç vaka gibi yüzlerce intihar vakası yaşandı. Mamafih biz duymadık, duyamadık. Zira baskı ve sansür ikliminde işsizlerin feryadı haber olamıyor.
Ataması yapılmayan öğretmenin amele olarak çalıştığı binadan düşüp hayatını kaybetmesi, bir başka Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurunun devrilen traktörün altında vefat etmesi Türkiye’de işsizliğin en hazin fotoğraf kareleridir.
İŞSİZLİK MAAŞINA MÜRACAAT YÜZDE 50 ARTTI
Bir can, bir insan bahis mevzu iken kuru rakamlar elbette birşey ifade etmez. Devletin istatistiklerinde 3 milyon 700 bin civarında kişinin işsiz olduğu belirtiliyor.
Sokakta beş gençten birinin işsiz olduğu bir Türkiye için bu rakam çok törpülenmiş bir rakamdır. İş bulma ümidini kaybedenler için tespit ettiği müddeti altı aydan bir aya indiren Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) böylece 3,5 milyon işsizi kâğıt üzerinden silmiş oldu. Masa başında yapılan o işlem işsizin yarasına merhem sürmedi. 2017’de işsizlik maaşına müracaat edenlerin sayısı bir evvelki seneye nazaran yüzde 50 arttı.
ESNAF, YAZAR KASA FIRLATMIŞTI
Esnaf Ahmet Çakmak, “Sayın başbakanım al, ben bir esnafım.” diye bağırarak.
Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatmıştı. 2001 krizinin sembolü haline gelen o fotoğrafla bugün yaşanan trajedi mukayese bile edilemez.
O hâdise bile Türkiye’de basın hürriyetinin nereden nereye gerilediğini göstermesi açısından manidar. Halk o gün yazar kasa eylemine dair haberleri herhangi bir sansüre takılmadan takip edebilmişti. Devletin kanalı TRT bile o haberi özel kanallara yakın bir objektiflikte yayınlamıştı. Hükûmeti teşkil eden Demokratik Sol Parti (DSP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) o krizin akabinde 3 Kasım 2002 milletvekilliği seçiminde sandığa gömmüştü.
GREV BİLE YASAK
Hali hazırda işsizlik, geçim derdi, yüksek enflasyon gibi başlıklar haber bile olmuyor. İşçiler haklarını demokratik yollardan alabilmek için greve gitmek istiyor, Bakanlar Kurulu ‘zinhar’ deyip yasaklıyor.
Neymiş efendim! Greve gidilirse millî güvenlik tehdit altında kalırmış! Bir avuç insan hak aramak için Anayasa’nın verdiği gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmaya kalksa biber gazına maruz kalıyor. Joplarla gözaltına alınanlar günlerce nezarethanede tutuluyor. “Açım, hakkımı istiyorum.” diye sokağa çıkmanın bile terör suçu sayıldığı günlerde iş-güç ve servet sahibi olanlar da konforlarını kaybetmemek için üç maymunu aratmıyor.
ADALETSİZLİK HER YERDE
Adaletsizlik bulaşıcıdır ve o sari hastalık adliye koridorlarından memleketin bütün sathına yayılmış vaziyette. Gemisini yüzdüren kaptanların Türkiye’sinde işsizlerin sokak ortasında çırpınışına aldırış eden yok.
Sıtkı Aydın, Mustafa Birgül ve Haydar Çopur… Onlar TÜİK’in işsiz yerine koymadığı üç insan… Ailelerinin geçimini temin etmek için çaldıkları kapılar hep yüzlerine kapandı.
Onlar ‘işsizim, açım, öleyim mi?’ diye feryat etti. Zerre kadar vicdan taşıyanları intibaha getirecek kadar dehşetengiz bir tablo bu. Bir insan başlı başına bir âlemdir. Başkalarının ölümüne sebebiyet veren sistem, devlet, toplum ismi her ne olursa olsun o nizam ayakta kalmaz, kalamaz. Bir gün hâk ile yeksan olur.
O işsiz, aç, bîilaç insanların feryadının ilk muhatabı bin küsur odalı Saray’da, bin liralık altın varaklı kadehten su içenler, milyonluk Mercedes alma yarışına giren devletlû kimselerdir.
“Beraber yürüdük biz bu yollarda” demekle halk adamı olunmadığı gibi parti tabelasına ‘adalet’ ibaresi yazmakla da adil olunmuyor.
[Semih Ardıç] 30.1.2018 [TR724]
Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavisi süren Aydın’ın sesi TBMM’nin duvarlarını aşıp içerideki iktidar milletvekillerine ulaşamadı. Bilakis hükûmete yakın gazete ve televizyonlarda provokatörlük yapmakla itham edildi. ‘Aydın Doğan’ın amiral gemisi’ denilen Hürriyet gazetesi haberde isim ve soy isminin baş harfleri ile S.A. şeklinde yer verebildi onun trajedisine.
AMAN HÜKÛMET ZARAR GÖRMESİN!
‘Aman kimseler duymasın’ ve ‘hükûmet zarar görmesin’ hafiyeleri, işsiz bir adamın ölümle hayat arasındaki o ince çizgide gidip gelmesinin fazla dillendirilmesine de müsaade etmedi. Onların nazarında münferit bir vakaydı ve fazla mübalağa edilmesine lüzum yoktu. 39 yaşındaki Aydın’ın, “En son seçimde oyumu Tayyip’e verdim.” demesi bile iktidar sahiplerinin empati yapması için kâfi gelmedi.
Sıtkı Aydın gibi işsiz olan Mustafa Birgül de 29 Ocak’ta Balıkesir’de belediye binası önünde intihara teşebbüs etti. Onun da bir elinde benzin bidonu, diğerinde çakmak vardı. “İşsizim, açım, öleyim mi?” diye haykırdı ve kendisini ateşe verdi. Civarında dehşet içinde hâdiseyi takip edenlerin müdahalesi sayesinde kurtarıldı. Hastaneye kaldırıldığında başında, omuzlarında ağır yanıklar mevcuttu, şuuru kapalıydı. Makaleyi kaleme aldığım esnada Birgül halen yoğun bakımdaydı ve hayati tehlikesinin sürdüğü belirtiliyordu.
SON MESAJI MEZAR TAŞI OLDU
Birgül Facebook hesabında en son mezar taşı fotoğrafını paylaşmış. Üzerinde şöyle yazıyor: “Bil ki mezar taşıdır insandan yarına kalan. Unutma! Onu da başkası yaptırır gerisi yalan!”
Belki de ölüme giden yolda dünyada kalanlara, biz insanlara bıraktığı o not her şeyi hülasa ediyor. Mezar taşı bile alamayacak kadar parasız bir adam etrafından kendisine uzanan bir eli aramış, maalesef bulamamış. Canı, hayatı kendisine emanet olunan Reis-i Cumhur, Başbakan, vali, kaymakam, belediye reisi, eş, dost, kardeş ve arkadaş namına kim varsa hiçbiri aldırış etmemiş onun fakr u zaruret içinde kalışına. Çırpındıkça batmış, günden güne tükenmiş…
MİLYONLARCA İŞSİZDEN SADECE BİRİ
Hemen yanı başımızda aç, bîilaç milyonlardan sadece biriydi Mustafa Birgül. Kendisi gibi evine, eşine, çocuklarına bir ekmek dahi götüremeyen yüz binlerin hali pür melaline ayna tutmak için mi canına kıymak istedi? Yoksa ‘komşusu aç iken tok yatan’ günümüz Müslümanlarına unutamayacakları bir ders mi vermek istedi?
Bir insanın hayattan, sevdiklerinden, ahiretinden vazgeçmenin eşiğine getirilmesine sebep olmak, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir cürme iştirak etmek ne fena!
22 Ağustos 2017 tarihinde Kayseri’de yaklaşık bir yıldır işsiz olan 2 çocuk babası, 45 yaşındaki Haydar Çopur da 2 bin lirayı bulan borcunu ödeyemediği için Valilik Göç İdaresi binası önünde kendini yakmıştı.
İŞSİZİN TRAJEDİSİ ÜÇ VAKA İLE MAHDUT DEĞİL
Üç vaka haber olduğu için teferruatına vakıfız. Türkiye ekonomisinin rekorlar kırdığı iddia edilen senede belki üç vaka gibi yüzlerce intihar vakası yaşandı. Mamafih biz duymadık, duyamadık. Zira baskı ve sansür ikliminde işsizlerin feryadı haber olamıyor.
Ataması yapılmayan öğretmenin amele olarak çalıştığı binadan düşüp hayatını kaybetmesi, bir başka Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurunun devrilen traktörün altında vefat etmesi Türkiye’de işsizliğin en hazin fotoğraf kareleridir.
İŞSİZLİK MAAŞINA MÜRACAAT YÜZDE 50 ARTTI
Bir can, bir insan bahis mevzu iken kuru rakamlar elbette birşey ifade etmez. Devletin istatistiklerinde 3 milyon 700 bin civarında kişinin işsiz olduğu belirtiliyor.
Sokakta beş gençten birinin işsiz olduğu bir Türkiye için bu rakam çok törpülenmiş bir rakamdır. İş bulma ümidini kaybedenler için tespit ettiği müddeti altı aydan bir aya indiren Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) böylece 3,5 milyon işsizi kâğıt üzerinden silmiş oldu. Masa başında yapılan o işlem işsizin yarasına merhem sürmedi. 2017’de işsizlik maaşına müracaat edenlerin sayısı bir evvelki seneye nazaran yüzde 50 arttı.
ESNAF, YAZAR KASA FIRLATMIŞTI
Esnaf Ahmet Çakmak, “Sayın başbakanım al, ben bir esnafım.” diye bağırarak.
Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatmıştı. 2001 krizinin sembolü haline gelen o fotoğrafla bugün yaşanan trajedi mukayese bile edilemez.
O hâdise bile Türkiye’de basın hürriyetinin nereden nereye gerilediğini göstermesi açısından manidar. Halk o gün yazar kasa eylemine dair haberleri herhangi bir sansüre takılmadan takip edebilmişti. Devletin kanalı TRT bile o haberi özel kanallara yakın bir objektiflikte yayınlamıştı. Hükûmeti teşkil eden Demokratik Sol Parti (DSP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) o krizin akabinde 3 Kasım 2002 milletvekilliği seçiminde sandığa gömmüştü.
GREV BİLE YASAK
Hali hazırda işsizlik, geçim derdi, yüksek enflasyon gibi başlıklar haber bile olmuyor. İşçiler haklarını demokratik yollardan alabilmek için greve gitmek istiyor, Bakanlar Kurulu ‘zinhar’ deyip yasaklıyor.
Neymiş efendim! Greve gidilirse millî güvenlik tehdit altında kalırmış! Bir avuç insan hak aramak için Anayasa’nın verdiği gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmaya kalksa biber gazına maruz kalıyor. Joplarla gözaltına alınanlar günlerce nezarethanede tutuluyor. “Açım, hakkımı istiyorum.” diye sokağa çıkmanın bile terör suçu sayıldığı günlerde iş-güç ve servet sahibi olanlar da konforlarını kaybetmemek için üç maymunu aratmıyor.
ADALETSİZLİK HER YERDE
Adaletsizlik bulaşıcıdır ve o sari hastalık adliye koridorlarından memleketin bütün sathına yayılmış vaziyette. Gemisini yüzdüren kaptanların Türkiye’sinde işsizlerin sokak ortasında çırpınışına aldırış eden yok.
Sıtkı Aydın, Mustafa Birgül ve Haydar Çopur… Onlar TÜİK’in işsiz yerine koymadığı üç insan… Ailelerinin geçimini temin etmek için çaldıkları kapılar hep yüzlerine kapandı.
Onlar ‘işsizim, açım, öleyim mi?’ diye feryat etti. Zerre kadar vicdan taşıyanları intibaha getirecek kadar dehşetengiz bir tablo bu. Bir insan başlı başına bir âlemdir. Başkalarının ölümüne sebebiyet veren sistem, devlet, toplum ismi her ne olursa olsun o nizam ayakta kalmaz, kalamaz. Bir gün hâk ile yeksan olur.
O işsiz, aç, bîilaç insanların feryadının ilk muhatabı bin küsur odalı Saray’da, bin liralık altın varaklı kadehten su içenler, milyonluk Mercedes alma yarışına giren devletlû kimselerdir.
“Beraber yürüdük biz bu yollarda” demekle halk adamı olunmadığı gibi parti tabelasına ‘adalet’ ibaresi yazmakla da adil olunmuyor.
[Semih Ardıç] 30.1.2018 [TR724]
CHP nasıl kurtulur? [Kemal Ay]
Galiba CHP delegeleri ve seçmenlerinin zihninde aşağı yukarı buna benzer bir soru var.
Evvela bu soru yeni değil. 2002-2007 arasında kamuoyu (ve bürokrasi) baskısından bunalmış AKP karşısında, 2007’deki genel seçimlerde Deniz Baykal’ın CHP’sinin iktidar alternatifi olamadığı günden bu yana soruluyor.
Üstelik AKP, 2011’den bu yana CHP’nin ‘bürokratik merkez’ dayanağını da elinden almış görünüyor. 15 Temmuz’la birlikte ‘kurtarıcı TSK’ miti de kayıplara karıştı.
Bu durumda CHP, nasıl bir politika yapabilir? Yani delege ve seçmenlerin aklında nasıl bir CHP var?
Her şeyden önce partide eskiden beri var olan eğilimler, kökleriyle birlikte duruyor. Doğu Perinçek çizgisinin üstüne bir miktar ‘muasır medeniyetler seviyesi’ Atatürkçülüğü serpilmiş bir ‘merkez ulusalcılık’ bahis mevzu. İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal eğer aday olmayı başarırsa, buraya bir yoğunlaşma olabilir.
Ama Kocasakal’ın adaylığına, yani delegeden yeterli desteği alabileceğine pek ihtimal vermiyor kulisler.
Diğer yanda partide eskiden bu yana ‘açılımcı’ olmuş bir kanat var. Bunlar iki gruba ayrılıyor: Bir grup, ticaretle uğraşan, gerekirse AKP’lilerle de kol kola poz verebilecek, ideolojik değil pragmatist bir siyaset öngörenler. Diğer grup ise fikrî olarak liberalizme yatkın, tabiri caizse ‘Avrupa görmüş’ şehirli bir kadro. İkinci grup Kürt siyasetine de yakın bir çizgiyi tutuyor.
Bunlar sanıyorum Selin Sayek Böke’nin genel başkan olmasından yanalar. İlhan Cihaner’le birlikte Böke’nin manifestosu bazı kesimlerde heyecan uyandırıyor. Ancak eğer olmazsa da Kılıçdaroğlu ile yola devam etmek makul bir opsiyon.
2010’dan bu yana CHP ‘yeni bir hikâye’ arıyor. 2007’de 7 milyon 300 bin, 2011’de 11 milyon üzeri oy aldı parti. Gelgelelim, AKP de 2007’de 16 milyon civarı olan oy sayısını 2011’de 21 milyona taşıdı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP yine 11 milyon civarı bir oy aldı fakat AKP 18 milyona düştüğü için kimse Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘istifa’ çağrısı yapmadı.
Dolayısıyla bu bahsi geçen ‘yeni bir hikâye’, 11 milyon psikolojik sınırını aşmak anlamına geliyor. Zira karşısında AKP-MHP ittifakı ile 25 milyona yakın seçmene hitap eden bir iktidar bloku var.
2013’teki Gezi Parkı olaylarından bu yana AKP’nin en büyük kozunun alternatifsizlik olduğu düşünüldüğünde, CHP’nin bu fırsatı değerlendiremiyor oluşunun sadece CHP’deki siyasilerle ilgisi olmadığı ihtimali üzerinde durmak gerekiyor.
Türkiye’de siyaset, fena hâlde tıkanmış durumda.
Meclis’te var olmakla olmamak arasında pek bir fark yok. Haliyle siyasî partiler, ne yapmaları gerektiği konusunda kararsız. Bürokrasi, Tanzimat’la birlikte kazandığı ‘görece özerkliği’, 15 Temmuz’la birlikte neredeyse tamamen yitirdi. Türk siyasetinin ağırlık merkezi uzun zamandır Saray ve diğer her türlü kurum, buna AKP de dâhil, Erdoğan’ın hamle zenginliği sağlayabilmek için elinin altında tuttuğu ‘oyuncaklara’ dönüştü.
Böyle bir ortamda CHP nasıl bir hikâye bulabilir?
Çözüm belli ama Türkiye’de siyasetin tıkanmasına sebep olan ‘şark kurnazlığı’ ve ‘taşralılık’ gibi meseleler, bu çözümü imkânsız kılıyor.
Yeni bir hikâyenin her şeyden önce mevcut sistemin ‘kirine, pasına’ bulaşmamış, tamamen yeni oyuncularla kurulmuş olması gerekiyor.
Bu konuda Meral Akşener iyi bir örnek olabilirdi fakat Erdoğan’la aşık atamayacağı alanlara giriyor. Elinin altında sahaya sürebileceği bir ordu bulunan adamla ‘militarizm’ konusunda aşık atamazsınız mesela.
Bir başka önemli konu, AKP’ye oy veren kitleyi kendinize oy vermeye değil, AKP’ye oy vermemeye ikna etmeniz gerekiyor. Ama bunun için ‘Aman şunlar geleceğine, Erdoğan devam etsin’ dedirtmemeniz lazım.
Erdoğan’ın sürekli din ekseninde tartışmalar açmasının en önemli sebebi bu. Dindar kitleyi korkutuyor. Kendisi giderse bir daha kimsenin onlara ‘haklarını’ vermeyeceğini düşündürtüyor. Sağolsun sosyal medya bu konuda bir hayli üretken.
Bir iktidar alternatifinin her şeyden önce toplumda ‘yalnız değilsiniz’ mesajını verebilmesi gerekir. İnsanların her türlü vatandaşlık hakları çeşitli vesilelerle ellerinden alınırken, kendi milletvekilini bile ‘kurtaramayan’ bir partinin iktidar alternatifi olabilmesi de böylece imkânsızlaşıyor.
Kriz zamanlarında insanlar ‘liderlik’ bekler. Yenilmekte olan bir futbol takımının hocası, kulübeye oturup elini çenesine koyup düşünürken fotoğrafları çekildiğinde, taraftar onu bir daha takımın başında görmek istemeyecektir.
Liderlik, yalnızca konuşarak insanları ikna etmek değildir üstelik. Her koşulun kendince liderlik opsiyonu vardır. İyi poz vermek, iyi hitabet, gazetelere iyi konuşmak, Sosyal Medya’da iyi yazmak, iyi network sahibi olmak değil; ihtiyacı olanların yanında olabilmektir liderlik. Somut şeylerle lider olunur.
Bu sebeple eğer CHP, Türkiye’nin muhalefetine ‘liderlik’ yapmak istiyorsa, şark kurnazlığı ya da taşralılıktan sıyrılmış, kişisel ya da grupsal çıkarları aşmış, toplumun ihtiyacına liderlik edebilecek bir genel başkan çıkarmalıdır.
Yoksa, yine hep birlikte oturur Erdoğan’ın kendi kendini tüketmesini bekleriz.
[Kemal Ay] 30.1.2018 [TR724]
Evvela bu soru yeni değil. 2002-2007 arasında kamuoyu (ve bürokrasi) baskısından bunalmış AKP karşısında, 2007’deki genel seçimlerde Deniz Baykal’ın CHP’sinin iktidar alternatifi olamadığı günden bu yana soruluyor.
Üstelik AKP, 2011’den bu yana CHP’nin ‘bürokratik merkez’ dayanağını da elinden almış görünüyor. 15 Temmuz’la birlikte ‘kurtarıcı TSK’ miti de kayıplara karıştı.
Bu durumda CHP, nasıl bir politika yapabilir? Yani delege ve seçmenlerin aklında nasıl bir CHP var?
Her şeyden önce partide eskiden beri var olan eğilimler, kökleriyle birlikte duruyor. Doğu Perinçek çizgisinin üstüne bir miktar ‘muasır medeniyetler seviyesi’ Atatürkçülüğü serpilmiş bir ‘merkez ulusalcılık’ bahis mevzu. İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal eğer aday olmayı başarırsa, buraya bir yoğunlaşma olabilir.
Ama Kocasakal’ın adaylığına, yani delegeden yeterli desteği alabileceğine pek ihtimal vermiyor kulisler.
Diğer yanda partide eskiden bu yana ‘açılımcı’ olmuş bir kanat var. Bunlar iki gruba ayrılıyor: Bir grup, ticaretle uğraşan, gerekirse AKP’lilerle de kol kola poz verebilecek, ideolojik değil pragmatist bir siyaset öngörenler. Diğer grup ise fikrî olarak liberalizme yatkın, tabiri caizse ‘Avrupa görmüş’ şehirli bir kadro. İkinci grup Kürt siyasetine de yakın bir çizgiyi tutuyor.
Bunlar sanıyorum Selin Sayek Böke’nin genel başkan olmasından yanalar. İlhan Cihaner’le birlikte Böke’nin manifestosu bazı kesimlerde heyecan uyandırıyor. Ancak eğer olmazsa da Kılıçdaroğlu ile yola devam etmek makul bir opsiyon.
2010’dan bu yana CHP ‘yeni bir hikâye’ arıyor. 2007’de 7 milyon 300 bin, 2011’de 11 milyon üzeri oy aldı parti. Gelgelelim, AKP de 2007’de 16 milyon civarı olan oy sayısını 2011’de 21 milyona taşıdı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP yine 11 milyon civarı bir oy aldı fakat AKP 18 milyona düştüğü için kimse Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘istifa’ çağrısı yapmadı.
Dolayısıyla bu bahsi geçen ‘yeni bir hikâye’, 11 milyon psikolojik sınırını aşmak anlamına geliyor. Zira karşısında AKP-MHP ittifakı ile 25 milyona yakın seçmene hitap eden bir iktidar bloku var.
2013’teki Gezi Parkı olaylarından bu yana AKP’nin en büyük kozunun alternatifsizlik olduğu düşünüldüğünde, CHP’nin bu fırsatı değerlendiremiyor oluşunun sadece CHP’deki siyasilerle ilgisi olmadığı ihtimali üzerinde durmak gerekiyor.
Türkiye’de siyaset, fena hâlde tıkanmış durumda.
Meclis’te var olmakla olmamak arasında pek bir fark yok. Haliyle siyasî partiler, ne yapmaları gerektiği konusunda kararsız. Bürokrasi, Tanzimat’la birlikte kazandığı ‘görece özerkliği’, 15 Temmuz’la birlikte neredeyse tamamen yitirdi. Türk siyasetinin ağırlık merkezi uzun zamandır Saray ve diğer her türlü kurum, buna AKP de dâhil, Erdoğan’ın hamle zenginliği sağlayabilmek için elinin altında tuttuğu ‘oyuncaklara’ dönüştü.
Böyle bir ortamda CHP nasıl bir hikâye bulabilir?
Çözüm belli ama Türkiye’de siyasetin tıkanmasına sebep olan ‘şark kurnazlığı’ ve ‘taşralılık’ gibi meseleler, bu çözümü imkânsız kılıyor.
Yeni bir hikâyenin her şeyden önce mevcut sistemin ‘kirine, pasına’ bulaşmamış, tamamen yeni oyuncularla kurulmuş olması gerekiyor.
Bu konuda Meral Akşener iyi bir örnek olabilirdi fakat Erdoğan’la aşık atamayacağı alanlara giriyor. Elinin altında sahaya sürebileceği bir ordu bulunan adamla ‘militarizm’ konusunda aşık atamazsınız mesela.
Bir başka önemli konu, AKP’ye oy veren kitleyi kendinize oy vermeye değil, AKP’ye oy vermemeye ikna etmeniz gerekiyor. Ama bunun için ‘Aman şunlar geleceğine, Erdoğan devam etsin’ dedirtmemeniz lazım.
Erdoğan’ın sürekli din ekseninde tartışmalar açmasının en önemli sebebi bu. Dindar kitleyi korkutuyor. Kendisi giderse bir daha kimsenin onlara ‘haklarını’ vermeyeceğini düşündürtüyor. Sağolsun sosyal medya bu konuda bir hayli üretken.
Bir iktidar alternatifinin her şeyden önce toplumda ‘yalnız değilsiniz’ mesajını verebilmesi gerekir. İnsanların her türlü vatandaşlık hakları çeşitli vesilelerle ellerinden alınırken, kendi milletvekilini bile ‘kurtaramayan’ bir partinin iktidar alternatifi olabilmesi de böylece imkânsızlaşıyor.
Kriz zamanlarında insanlar ‘liderlik’ bekler. Yenilmekte olan bir futbol takımının hocası, kulübeye oturup elini çenesine koyup düşünürken fotoğrafları çekildiğinde, taraftar onu bir daha takımın başında görmek istemeyecektir.
Liderlik, yalnızca konuşarak insanları ikna etmek değildir üstelik. Her koşulun kendince liderlik opsiyonu vardır. İyi poz vermek, iyi hitabet, gazetelere iyi konuşmak, Sosyal Medya’da iyi yazmak, iyi network sahibi olmak değil; ihtiyacı olanların yanında olabilmektir liderlik. Somut şeylerle lider olunur.
Bu sebeple eğer CHP, Türkiye’nin muhalefetine ‘liderlik’ yapmak istiyorsa, şark kurnazlığı ya da taşralılıktan sıyrılmış, kişisel ya da grupsal çıkarları aşmış, toplumun ihtiyacına liderlik edebilecek bir genel başkan çıkarmalıdır.
Yoksa, yine hep birlikte oturur Erdoğan’ın kendi kendini tüketmesini bekleriz.
[Kemal Ay] 30.1.2018 [TR724]
Başladıkları mevkide futbolu bırakmadılar [Hasan Cücük]
Trabzonspor – Fenerbahçe derbisi öncesi kadrolar açıklandığında sarı lacivertli taraftar gözlerine inanmakta zorlanıyorlardı. İlk 11’de Hasan Ali Kaldırım, orta sahada Josef de Souza’nın yanında yer bulmuştu. Stoperler Skrtel ve Neto’nun yokluğunda Aykut Kocaman’ın Mehmet Topal’ı defansa çekmesi normal karşılanıyordu ama Valbuena’nın yedek kulübesinde oturup, sol bek Hasan Ali’ye orta sahada yer verilmesi taraftarın tepkisini çekti. Zaten Fenerbahçe taraftarının Hasan Ali Kaldırım ile yıldızı bir türlü barışamamıştı.
Alışık olmadığı bir mevkide oynamaya çalışan Hasan Ali Kaldırım ise, vasatın altında bir performans sergiledi. 64. dakikada yerini genç yıldız Elijf Elmas’a bıraktığında henüz orta sahada rakibinden top kapabilmiş değildi.
Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihi çok tartışıldı. Valbuena ve Eljif Elmas gibi iki ismi yedek kulübesinde oturtup, sol beke orta sahada yer vermesi kaybedilen puanın sebebi olarak gösterildi. Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihinin tek maçlık mı yoksa devamlı mı olacağı belli değil. Görüntü tek maç olacağı yönünde.
Ancak geçmişte de bazı teknik adamlar oyuncuları çok farklı mevkilere çekip onlardan adeta yeni bir oyuncu profili ortaya çıkardılar.
GOL KRALI OLSUN DİYE ALINDI, DEFANSA KONULDU
Ertuğrul Sağlam, Samsunspor’da forvet oyuncusu olarak sivrilip rekor bir ücretle Beşiktaş’ın yolunu tuttuğunda, taraftarların gol umuduydu. 1995’te geldiği Beşiktaş’taki ilk sezonunda 28 gol atarak şampiyonlukta önemli rol oynadı. Forvette gollerine Galli teknik adam Benjamin Toshack göreve gelene kadar devam etti. Toshack, Ertuğrul Sağlam’ı defansa çekerek, herkesi şaşırttı. Sağlam, Beşiktaş’taki son yıllarını defans oyuncusu olarak geçirdi.
Benzer bir dönüşümü Beşiktaş’ın efsane futbolcularından Gökhan Keskin de yaşadı. Futbola forvet mevkiinde başlamış, 1984’te Dikilitaşspor’dan Beşiktaş’a geldikten sonra defansa çekilmişti. Kariyerini bu mevkide, üstelik Türkiye’nin en iyi liberolarından biri olarak tamamdı. Bugünlerde ise Beşiktaş’ta Dusko Tosiç’in, sol bek olarak gelip defansın ortasında canla başka mücadele edişi konuşuluyor. Yokluktan alınan karar, Tosiç’in daha iyi bir defans oyuncusu olmasına yaradı.
SAĞ AYAKLI SOL BEK
Tosiç’in bugünlerde yaptığının tersini Ümit Özat, Fenerbahçe formasıyla gerçekleştirmişti. Gençlerbirliği’nde ön liberoda görev yapan Özat, Kadıköy’de bir anda kendini sol bekte bulacaktı. Sağ ayaklı Özat, uzun yıllar sol bek olarak görev yaparken, sol kanattan sağ ayağıyla yaptığı ortalarla hafızalara kazındı. Fenerbahçe’nin efsane 10 numaralarından Oğuz Çetin de, kariyerinin son yıllarında İstanbulspor ve Adanaspor’da defansa çekilerek, sevenlerini şaşırtmıştı.
GUARDİOLA’NIN KUMARI
Oyuncusunun mevkiiyle en çok oynayan teknik adamların başında Pep Guardiola geliyor. Çalıştırdığı her takımda oyuncuları farklı pozisyonlarda oynatmayı şiar edinen Pep Guardiola, Barcelona’da Mascherano’dan stoper, Bayern Münih’te Philipp Lahm’dan defansif orta saha, Manchester City’de ise David Silva’dan oyun kurucu ve Fabian Delph’ten de sol bek olarak faydalandı ve faydalanmaya devam ediyor. Mascherano’yu yokluktan stopere çekerken, sağ bekte mevkisinin en iyisi Lahm’ın orta sahada görevlendirilmesi uzun süre tepki çekmişti.
İMPARATOR GERİYE ÇEKİLDİ
Real Madrid’in Galli forveti Gareth Bale, Southampton’da sol bek olarak kariyerine başladı. Bale’in gol yollarındaki başarısı kısa sürede onu sol bekten sol açığa doğru taşıdı. Bale, Real Madrid’de ileri 3’lüde, Galler milli takımında ise doğrudan forvette oynuyor. Alman futbolunun ‘imparatoru’ Franz Beckenbauer de hücum ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak başladığı kariyerine defansif orta saha ve ön libero olarak nokta koymuştu.
MATTHAUS YAŞLANINCA…
Manchester United’ın efsanelerinden Paul Scholes, kariyerine başladığında bir forvet oyuncusuydu. Sakatlanan Roy Keane’in yerine orta sahada denenen Scholes, o günden sonra orta sahanın kilit ismi olmayı başardı. Belçikalı yıldız Vincent Kompany, Anderlecht ve Hamburg’ta forma giydiği dönemde savunma ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak mücadele ediyordu ancak 2010 yılından itibaren Manchester City’de stoper olarak oynamaya başladı. Yine Alman futbolunun bir başka efsanesi Lothar Matthaus kariyerinin son yıllarını defans oyuncusu olarak tamamladı. Orta sahanın dinamosu olarak görülen Matthaus ilerleyen yaşından dolayı defansı tercih etmişti.
[Hasan Cücük] 30.1.2018 [TR724]
Alışık olmadığı bir mevkide oynamaya çalışan Hasan Ali Kaldırım ise, vasatın altında bir performans sergiledi. 64. dakikada yerini genç yıldız Elijf Elmas’a bıraktığında henüz orta sahada rakibinden top kapabilmiş değildi.
Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihi çok tartışıldı. Valbuena ve Eljif Elmas gibi iki ismi yedek kulübesinde oturtup, sol beke orta sahada yer vermesi kaybedilen puanın sebebi olarak gösterildi. Aykut Kocaman’ın Hasan Ali tercihinin tek maçlık mı yoksa devamlı mı olacağı belli değil. Görüntü tek maç olacağı yönünde.
Ancak geçmişte de bazı teknik adamlar oyuncuları çok farklı mevkilere çekip onlardan adeta yeni bir oyuncu profili ortaya çıkardılar.
GOL KRALI OLSUN DİYE ALINDI, DEFANSA KONULDU
Ertuğrul Sağlam, Samsunspor’da forvet oyuncusu olarak sivrilip rekor bir ücretle Beşiktaş’ın yolunu tuttuğunda, taraftarların gol umuduydu. 1995’te geldiği Beşiktaş’taki ilk sezonunda 28 gol atarak şampiyonlukta önemli rol oynadı. Forvette gollerine Galli teknik adam Benjamin Toshack göreve gelene kadar devam etti. Toshack, Ertuğrul Sağlam’ı defansa çekerek, herkesi şaşırttı. Sağlam, Beşiktaş’taki son yıllarını defans oyuncusu olarak geçirdi.
Benzer bir dönüşümü Beşiktaş’ın efsane futbolcularından Gökhan Keskin de yaşadı. Futbola forvet mevkiinde başlamış, 1984’te Dikilitaşspor’dan Beşiktaş’a geldikten sonra defansa çekilmişti. Kariyerini bu mevkide, üstelik Türkiye’nin en iyi liberolarından biri olarak tamamdı. Bugünlerde ise Beşiktaş’ta Dusko Tosiç’in, sol bek olarak gelip defansın ortasında canla başka mücadele edişi konuşuluyor. Yokluktan alınan karar, Tosiç’in daha iyi bir defans oyuncusu olmasına yaradı.
SAĞ AYAKLI SOL BEK
Tosiç’in bugünlerde yaptığının tersini Ümit Özat, Fenerbahçe formasıyla gerçekleştirmişti. Gençlerbirliği’nde ön liberoda görev yapan Özat, Kadıköy’de bir anda kendini sol bekte bulacaktı. Sağ ayaklı Özat, uzun yıllar sol bek olarak görev yaparken, sol kanattan sağ ayağıyla yaptığı ortalarla hafızalara kazındı. Fenerbahçe’nin efsane 10 numaralarından Oğuz Çetin de, kariyerinin son yıllarında İstanbulspor ve Adanaspor’da defansa çekilerek, sevenlerini şaşırtmıştı.
GUARDİOLA’NIN KUMARI
Oyuncusunun mevkiiyle en çok oynayan teknik adamların başında Pep Guardiola geliyor. Çalıştırdığı her takımda oyuncuları farklı pozisyonlarda oynatmayı şiar edinen Pep Guardiola, Barcelona’da Mascherano’dan stoper, Bayern Münih’te Philipp Lahm’dan defansif orta saha, Manchester City’de ise David Silva’dan oyun kurucu ve Fabian Delph’ten de sol bek olarak faydalandı ve faydalanmaya devam ediyor. Mascherano’yu yokluktan stopere çekerken, sağ bekte mevkisinin en iyisi Lahm’ın orta sahada görevlendirilmesi uzun süre tepki çekmişti.
İMPARATOR GERİYE ÇEKİLDİ
Real Madrid’in Galli forveti Gareth Bale, Southampton’da sol bek olarak kariyerine başladı. Bale’in gol yollarındaki başarısı kısa sürede onu sol bekten sol açığa doğru taşıdı. Bale, Real Madrid’de ileri 3’lüde, Galler milli takımında ise doğrudan forvette oynuyor. Alman futbolunun ‘imparatoru’ Franz Beckenbauer de hücum ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak başladığı kariyerine defansif orta saha ve ön libero olarak nokta koymuştu.
MATTHAUS YAŞLANINCA…
Manchester United’ın efsanelerinden Paul Scholes, kariyerine başladığında bir forvet oyuncusuydu. Sakatlanan Roy Keane’in yerine orta sahada denenen Scholes, o günden sonra orta sahanın kilit ismi olmayı başardı. Belçikalı yıldız Vincent Kompany, Anderlecht ve Hamburg’ta forma giydiği dönemde savunma ağırlıklı orta saha oyuncusu olarak mücadele ediyordu ancak 2010 yılından itibaren Manchester City’de stoper olarak oynamaya başladı. Yine Alman futbolunun bir başka efsanesi Lothar Matthaus kariyerinin son yıllarını defans oyuncusu olarak tamamladı. Orta sahanın dinamosu olarak görülen Matthaus ilerleyen yaşından dolayı defansı tercih etmişti.
[Hasan Cücük] 30.1.2018 [TR724]
Öteki yanağımızı da mı çevirsek yoksa kuş tüylerini yele mi versek? [Bülent Keneş]
Her şeyin bir sonu var. Dünya fani olduğu gibi dünyada yaşananlar da fani. Mutluluk, huzur ve refahın bir sonu olduğu gibi alçaklıkların, baskı, zulüm ve despotlukların da bir sonu var. Aralarında yüzlerce yıllık bir zaman farkı olmasına rağmen Çinli düşünürlerden Montesquieu’ye, İbni Haldun’dan Paul Kennedy’ye varıncaya kadar pek çok düşünür güçleri, hanedanları, devletleri bir canlı organizmaya benzetmişler, onların da birer canlı organizma gibi doğup büyüdüklerini ve nihayetinde öldüklerini söylemişlerdir.
Saatlerin akrep ve yelkovanlarının yavaş hareket ettiği o kadim çağlarda, mesela Çin’de, bu devinim nesiller boyu süren, asırlar aşan bir ivme ile gerçekleşmekteydi. Bir gücün belirip, yükselmesi ve nihayet sefahate dalıp yozlaşarak çökmesi, bir hanedanın doğal ömrünü tamamlayıp yerini bir başkasının alması ve onun da mahdut bir süre içerisinde benzer süreçleri tecrübe ederek tarihin küllerine karışması o devirlerde yüzyılları bulan bir zaman dilimine tekabül etmekteydi.
Onun içindir ki, işin içine her türden yozlaşmanın davet ettiği ilahi gazapları veya tabiatın mücazatını da katarak “hanedan çevrimi” konusunda düşünceler üreten Çinli filozofların bir hanedanın doğuşu, büyümesi ve nihayet çökmesine dair öngördüğü süre ile İbni Haldun’un, Montesquieu’nün ve nihayet Kennedy veya Peter Drucker’ın kendi devirlerinin mevcut güçlerine dair öngördükleri yaşam süreleri tabiatıyla aynı değildir.
Her şey gibi zamanın da büyük bir gerilim içerisinde hızlandığı, yelkovanların akrepleri tık nefes kovaladığı günümüzde, geçmişte birkaç nesilde gerçekleşen süreçler artık bir nesil içerisinde ve bazen de o neslin hayat sürelerinin sadece bir bölümünde gerçekleşebiliyor. Bu şartlar altında hızlanan zamanın hızlanan nefesinin bir gücün doğuş, yükseliş ve çöküş sürecinin süresini hiç etkilemeyeceğini söylemek ne kadar gerçekçi olabilir?
ÇÖKÜŞÜN TAŞLARI DÖŞENMEYE, YIKILIŞIN ÇANLARI ÇALMAYA ÇOKTAN BAŞLADI
Görünen o ki, tarihi gelişmelerin seyir hızı zaman ilerledikçe geometrik bir artış gösteriyor. Uzun yıllar önce okuduğum, ama maalesef şimdi ismini hatırlayamadığım, bir kitap ya da makalenin ana fikri olan “İnsanlık, doğduğum andan bu yana doğduğum ana kadar olankinden daha fazla gelişmelere ve olaylara şahitlik etmiştir,” sözü de bu hızlanan zamanın yalın olduğu kadar etkili bir ifadesinden ibaretti.
Madem ki her şey gibi zulüm ve despotluğun da bir sonu var, Türkiye’de süren bu zulüm devrinin de bir sonunun gelmesini beklemek sanırım yanlış olmayacaktır. Ve madem ki, bugün zaman bundan yüz yıl önce olduğundan çok daha hızlı akıyor; madem ki artık güçler tek bir nesil içerisinde bile reel ya da riyakâr erdem ve faziletleriyle yükselebiliyor ve hemen ardından da çok büyük bir hızla yozlaşabiliyor; ve madem ki bu yozlaşmayla haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve despotluğun sarmalında rezil rüsva olup çöküp gidebiliyor; öyleyse mevcut İslamofaşist despotluğun çökmesinin çok fazla zaman almayacağı da bugünden rahatlıkla öngörülebilir.
Bundan üç-beş yıl öncesine kadar haktan, hukuktan, kardeşlikten, bölgesel barış ve işbirliğinden, istikrar ve huzurdan bahsedip yaşamı yüceltenler, şayet bugün hakaretler, tehditler savurarak sürekli ölmekten, öldürmekten, şehadetten, kan dökmekten, işgal etmekten, haddini bildirmekten bahseder hale gelmişlerse çöküşün taşları döşenmeye, yıkılışın çanları çalmaya çoktan başlamıştır demektir. Bu saatten sonra çöküşün süresini belirleyecek olan şey ise, çöküşü tetikleyen dinamiklerin uzak ya da yakın çevrede oluşturduğu kin ve düşmanlıkların kendi devinimiyle yol açacağı çözülmenin hızı olacaktır. Yine bu saatten sonra mühim olan şey, bu çöküşün olup olmayacağına veya olacaksa nasıl olacağına dair kafa yormaktan ziyade, söz konusu mukadder çöküşten sonrasına hazırlık yapmak ve hiç de kolay olmayacak çöküş sonrası o sürecin nasıl yönetileceğine kafa yormaktır.
Şüphesiz ki, kaçınılmaz bu çöküşü takip edecek sürecin yönetiminde teknik ve maddi boyutlar ihmal edilemeyeceği gibi sosyo-psikolojik ve manevi boyutlar da ihmal edilemez. Bu korkunç yıkım sonrası büyük bir travma yaşaması kaçınılmaz olan toplumu yeniden ayağa kaldırmak amacıyla bugünden girişilecek maddi hazırlıklar şüphesiz ki kolay olmayacak. Ancak, ahlaken ve manen çökmüş toplumu yeniden ayağa kaldırmada elzem olan sosyo-psikolojik hazırlıklar belki ondan bile zor olacak.
DURUM İŞGAL YAŞAMIŞ, İŞ SAVAŞ GEÇİRMİŞ ÜLKELERDEKİNDEN BİLE VAHİM
Türlü ayak oyunları ve kirli kumpaslarla devleti ele geçirmiş İslamofaşist çetenin siyasi ihtiraslarla parça parça parçalayarak kutuplaştırdığı, her bir parçasını bir diğerine düşmanlaştırarak nefret jeneratörlerine dönüştürdüğü kalabalıkları yeniden birbirlerine karşı saygı duyabilir bir toplumun parçaları haline getirebilmek belli ki çok zaman alacak. Çünkü, Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesi eliyle toplumun genetik kodlarına enjekte edilen ayrıştırıcı, yıkıcı, bölücü, radikalleştirici zehir dolayısıyla Türkiye’nin maruz kaldığı sosyal yıkım belki de bir dış tehdidin ya da bir iç savaşın oluşturabileceğinden çok daha büyük ve derin kırılmalara yol açtı. O kadar ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorun, en azından bazı açılardan, işgal görmüş, iç savaş geçirmiş ülkelerdekinden bile dahi vahim olabilir.
Şurası bir gerçektir ki, diktatörlük, işgal ya da iç savaş sonrası yaşanan travmatik süreçlerin yönetimi hiçbir yerde kolay olmamıştır. Samimi yüzleşmelerin yapılabileceği kurumsal altyapılar, ihlal edilen hakların mümkün olabildiğince tazmini konusunda ciddi adımlar atılmasını gerektirmiştir. Hitler sonrası Almanya’da Yahudilerin var olma ve yaşam hakkını garanti altına almaya yönelik korumacı yasal düzenlemeler, Apartheid rejimi sonrası Güney Afrika’da yaşanan sağaltıcı süreçler, Ruanda katliamı sonrası Hutular ve Tutsiler arasında karşılıklı güven ve saygının yeniden inşaası amacıyla uygulanan barış içerisinde bir arada yaşamaya yönelik çok boyutlu eğitim programları, Bosna-Hersek Savaşı sonrası dış güçlerin havuç ve sopa yöntemleriyle tarafları yola getirme metotları ve farklı tarih ve coğrafyalardaki benzeri uygulamaların hepsinden istifa edilmesini gerektirecek bir inşa süreci Türkiye’de de kaçınılmaz olacaktır.
HERKESTEN DERVİŞMEŞREPLİK BEKLEMEK NE GERÇEKÇİ NE DE ÇARE OLACAKTIR
Mağdurlar arasından Mevlana, Gandi, Mandela ve Hocaefendi gibileri de mutlaka çıkacak çıkmasına ama bu despotik süreçte korkunç düzeyde mağdur edilmiş herkesten ve her kesimden aynı dervişmeşrepliği beklemek ne gerçekçi, ne de sorunlara çare olacaktır. Atılan iftiraların, gece gündüz dolaşıma sokulan binlerce yalanın, yapılan alçakça yaftalamaların ve ahlaksızca sürdürülen ağır propaganda bombardımanının yaydığı ithamları boşverecek olursak, bugüne kadar tek bir kişinin burnunun kanamasında bile rolü olmayan yüzbinlerce insanın görülmedik zulümler karşısında kendilerine reva görülenlere ayniyle mukabelede bulunmayı akıllarının ucundan bile geçirmemeleri bu konuda umut verse bile, çöküş sonrası sürecin ciddi toplumsal komplikasyonlara yol açmayacağını bugünden iddia edemeyiz.
Sebepsiz-suçsuz yere bu yanağa yenilen sayısız yumruklar yetmezmiş gibi, o yumrukları atanlara ya da atılmasına destek olan milyonlara öteki yanağı da çevirmenin edebi/manevi bir değeri olsa da gerçek hayatta karşılığının ne olduğu bana göre tartışmalıdır. “Men dakka dukka” derecesinde olmasa da, eden ettiğinin karşılığını tam olarak bulmayacak olsa da en azından insanlıktan çıkmışçasına yapıp ettiklerine insanlar samimi bir şekilde pişman olmadan çöküş sonrasının inşasının sağlam zeminler üzerinde yükselmesinin mümkün olamayacağı aşikar.
Öldürülenler; işkenceye uğrayanlar; tacize, tecavüze maruz kalanlar; işlerinden, aşlarından mahrum bırakılanlar; evlerinden, yurtlarından, vatanlarından edilenler; mallarına, mülklerine, yılların alın teri ve emeklerine zorbalıkla el konulanlar; onlarca yıllık çabanın ürünü kariyerleri bir gecede sıfırlananlar; yuvası dağılanlar; zindanlara atılanlar; sabah-akşam polis takibine veya mankurtlaşmış birer eşkıyaya dönüşen komşuların tacizlerine maruz kalanlar; yaftalananlar, aşağılananlar; haklarında türlü yalanlar ve iftiralar üretilip şahsiyet suikastlarına, haysiyet soykırımlarına maruz kalanlar; açlığa, yokluğa, itilmişliğe mahkum edilenlerin tüm bunları yapanları, bu alçakça zulümlere destek olanları veya bunlar karşısında sessiz kalanların veballerini ne unutmaları ne de affetmeleri kolay olacak.
BU CEHENNEM’İN SONU GELDİĞİNDE KARŞIMIZDA BİR ENKAZ BULACAĞIZ
Zalimlerin adaletle yargılanması, işbirlikçilerinin ıslahı, mağdurların rehabilite edilmesi yoluyla hastalanmış kalabalıkların, insanlıktan çıkmış yığınların sağaltılarak yeniden sağlıklı bir toplum haline getirilmesi belli ki çok ama çok zaman, çok enerji, çok gayret gerektirecek. En basitinden bir yalan, bir iftira, bir dedikodu ile olsun onuru zedelenen bir mağdurun bunlara yol açanlara dair hissedebileceği kırgınlık ve dargınlığın bile giderilmesinin ne zor bir şey olduğunu düşünecek olursak, harami despot Erdoğan’ın yarattığı cehennemin sonu geldiğinde karşımızda bulacağımız enkazın büyüklüğünü daha isabetle tahmin edebiliriz. Yapılacak iş, gösterilecek gayret, seferber edilecek hacet de tabii ona göre olacak.
“Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin; ve size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin… Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin,” diyen Hz İsa’nın öğütlerine uyup suçsuz yere yanağınıza yediğiniz şamar üzerine şamardan sonra öteki yanağınızı çevirip çevirmemek elbette ki size kalmış. Ama, çöküş sonrası dönemde hukuk düzeninin bu tür şahsi fedakarlıklar ve subjektif feragatler üzerine kurulamayacağını not edip, bu faslı yine Hz İsa’ya atfedilen “O da onlara, ‘Şimdi ise kesesi olan da, torbası olan da yanına alsın. Kılıcı olmayan, abasını satıp bir kılıç alsın,’ dedi,” (Luka 22:36) sözünü hatırlatarak kapayacağım.
Bu ifritten devrin sebep olduğu sonuçların hassasiyeti, ürettiği mağduriyetlerin büyüklüğü, yol açtığı maddi-manevi yaraların, toplumsal yarılmaların derinliği ve bir gün gelip de bu süreç bittiğinde gerçeklik zemininde yapılması gerekenlerin ciddiyetine dair ise, belki şu küçük Musevi anlatısı hepimize bir fikir verebilir:
YELE VERİLEN BİR YASTIK DOLUSU KUŞ TÜYÜNÜN TOPLANMASINDAN DAHA ZOR
“Bir adam o beldenin Haham’ıyla ilgili bir iftirayı diline dolayıp yaşadığı topluluk içinde dedikodu yapar. Ama sonra bunun kötülüğü ve zararları üzerine etraflıca düşünür ve yaptıklarından pişman olur. Kalkar Haham’a gider ve ortalıkta dolaşan iftirayı kendisinin yaydığını itiraf eder. Hatasını telafi etmek için Haham ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyleyerek affını diler.
Haham, affetmeye hazırdır hazır olmasına ama bu düşüncesiz müfteriye unutamayacağı bir ders verme fırsatını da tepmek istemez. Af etmek için bir şart ileri sürer. Hakkında iftira atan adama döner ve “Git evinden kuş tüyü bir yastık al getir. Sonra onu kes ve içindeki kuş tüylerini havaya savur,” der. Adam bu şartın biraz tuhaf olduğunu düşünse de kolayca gerçekleştirebileceği bir şey olduğu için söylenenleri memnuniyetle yerine getirir hemen.
Haham’ın talebini yerine getirdiğini söylemek üzere yanına geldiğinde Haham ona bu sefer şöyle der: “Şimdi git ve rüzgârda savrulan bütün o tüyleri tek tek topla ve çıkardığın yastığa eksiksiz olarak yeniden doldur. Çünkü, ortaya atıp yaydığın iftiralar, yastıktan çıkarıp rüzgâra verdiğin o kuş tüyleri gibidir. Bütün o kuş tüylerini bulup yeniden yastığa tıkman ne kadar mümkünse, yaydığın iftirayla bana vermiş olduğun zararın telafisi de o kadar mümkündür.”
Şimdi bir bu hikayecikte hakkında iftira atıp yayan o şahsı affetmek için Haham’ın ileri sürdüğü şartı düşünün, bir de yüzbinlerce insan hakkında binlerce hakareti, tahkiri, yaftayı, karalamayı, aşağılamayı, yalanı, iftirayı yıllardır 7/24 meydan meydan, ekran ekran, manşet manşet on milyonlarca insana yayan harami Erdoğan ve ahlaksız yandaşlarını düşünün… Tüm bunlara bir de doğrudan doğruya ya da sessizlikleri ile destek olanları ekleyin… Sonra da hesaplayın bakalım bunca alçaklığın affı için kaç milyon yastıktan kaç trilyon kuş tüyünün rüzgarlarda savrulup sonra hepsinin bulunarak o yastıklara yeniden doldurmaları gerekir?
Onca hakaretin, iftiranın, haksızlığın, hukuksuzluğun, işkencenin, zulmün, tacizin, tecavüzün, gaspın, yağmanın, karartılan hayatların, katledilen canların affı sanki o kadar da kolay olmayacak gibi geliyor bana. Ne dersiniz?
[Bülent Keneş] 30.1.2018 [TR724]
Saatlerin akrep ve yelkovanlarının yavaş hareket ettiği o kadim çağlarda, mesela Çin’de, bu devinim nesiller boyu süren, asırlar aşan bir ivme ile gerçekleşmekteydi. Bir gücün belirip, yükselmesi ve nihayet sefahate dalıp yozlaşarak çökmesi, bir hanedanın doğal ömrünü tamamlayıp yerini bir başkasının alması ve onun da mahdut bir süre içerisinde benzer süreçleri tecrübe ederek tarihin küllerine karışması o devirlerde yüzyılları bulan bir zaman dilimine tekabül etmekteydi.
Onun içindir ki, işin içine her türden yozlaşmanın davet ettiği ilahi gazapları veya tabiatın mücazatını da katarak “hanedan çevrimi” konusunda düşünceler üreten Çinli filozofların bir hanedanın doğuşu, büyümesi ve nihayet çökmesine dair öngördüğü süre ile İbni Haldun’un, Montesquieu’nün ve nihayet Kennedy veya Peter Drucker’ın kendi devirlerinin mevcut güçlerine dair öngördükleri yaşam süreleri tabiatıyla aynı değildir.
Her şey gibi zamanın da büyük bir gerilim içerisinde hızlandığı, yelkovanların akrepleri tık nefes kovaladığı günümüzde, geçmişte birkaç nesilde gerçekleşen süreçler artık bir nesil içerisinde ve bazen de o neslin hayat sürelerinin sadece bir bölümünde gerçekleşebiliyor. Bu şartlar altında hızlanan zamanın hızlanan nefesinin bir gücün doğuş, yükseliş ve çöküş sürecinin süresini hiç etkilemeyeceğini söylemek ne kadar gerçekçi olabilir?
ÇÖKÜŞÜN TAŞLARI DÖŞENMEYE, YIKILIŞIN ÇANLARI ÇALMAYA ÇOKTAN BAŞLADI
Görünen o ki, tarihi gelişmelerin seyir hızı zaman ilerledikçe geometrik bir artış gösteriyor. Uzun yıllar önce okuduğum, ama maalesef şimdi ismini hatırlayamadığım, bir kitap ya da makalenin ana fikri olan “İnsanlık, doğduğum andan bu yana doğduğum ana kadar olankinden daha fazla gelişmelere ve olaylara şahitlik etmiştir,” sözü de bu hızlanan zamanın yalın olduğu kadar etkili bir ifadesinden ibaretti.
Madem ki her şey gibi zulüm ve despotluğun da bir sonu var, Türkiye’de süren bu zulüm devrinin de bir sonunun gelmesini beklemek sanırım yanlış olmayacaktır. Ve madem ki, bugün zaman bundan yüz yıl önce olduğundan çok daha hızlı akıyor; madem ki artık güçler tek bir nesil içerisinde bile reel ya da riyakâr erdem ve faziletleriyle yükselebiliyor ve hemen ardından da çok büyük bir hızla yozlaşabiliyor; ve madem ki bu yozlaşmayla haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve despotluğun sarmalında rezil rüsva olup çöküp gidebiliyor; öyleyse mevcut İslamofaşist despotluğun çökmesinin çok fazla zaman almayacağı da bugünden rahatlıkla öngörülebilir.
Bundan üç-beş yıl öncesine kadar haktan, hukuktan, kardeşlikten, bölgesel barış ve işbirliğinden, istikrar ve huzurdan bahsedip yaşamı yüceltenler, şayet bugün hakaretler, tehditler savurarak sürekli ölmekten, öldürmekten, şehadetten, kan dökmekten, işgal etmekten, haddini bildirmekten bahseder hale gelmişlerse çöküşün taşları döşenmeye, yıkılışın çanları çalmaya çoktan başlamıştır demektir. Bu saatten sonra çöküşün süresini belirleyecek olan şey ise, çöküşü tetikleyen dinamiklerin uzak ya da yakın çevrede oluşturduğu kin ve düşmanlıkların kendi devinimiyle yol açacağı çözülmenin hızı olacaktır. Yine bu saatten sonra mühim olan şey, bu çöküşün olup olmayacağına veya olacaksa nasıl olacağına dair kafa yormaktan ziyade, söz konusu mukadder çöküşten sonrasına hazırlık yapmak ve hiç de kolay olmayacak çöküş sonrası o sürecin nasıl yönetileceğine kafa yormaktır.
Şüphesiz ki, kaçınılmaz bu çöküşü takip edecek sürecin yönetiminde teknik ve maddi boyutlar ihmal edilemeyeceği gibi sosyo-psikolojik ve manevi boyutlar da ihmal edilemez. Bu korkunç yıkım sonrası büyük bir travma yaşaması kaçınılmaz olan toplumu yeniden ayağa kaldırmak amacıyla bugünden girişilecek maddi hazırlıklar şüphesiz ki kolay olmayacak. Ancak, ahlaken ve manen çökmüş toplumu yeniden ayağa kaldırmada elzem olan sosyo-psikolojik hazırlıklar belki ondan bile zor olacak.
DURUM İŞGAL YAŞAMIŞ, İŞ SAVAŞ GEÇİRMİŞ ÜLKELERDEKİNDEN BİLE VAHİM
Türlü ayak oyunları ve kirli kumpaslarla devleti ele geçirmiş İslamofaşist çetenin siyasi ihtiraslarla parça parça parçalayarak kutuplaştırdığı, her bir parçasını bir diğerine düşmanlaştırarak nefret jeneratörlerine dönüştürdüğü kalabalıkları yeniden birbirlerine karşı saygı duyabilir bir toplumun parçaları haline getirebilmek belli ki çok zaman alacak. Çünkü, Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesi eliyle toplumun genetik kodlarına enjekte edilen ayrıştırıcı, yıkıcı, bölücü, radikalleştirici zehir dolayısıyla Türkiye’nin maruz kaldığı sosyal yıkım belki de bir dış tehdidin ya da bir iç savaşın oluşturabileceğinden çok daha büyük ve derin kırılmalara yol açtı. O kadar ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorun, en azından bazı açılardan, işgal görmüş, iç savaş geçirmiş ülkelerdekinden bile dahi vahim olabilir.
Şurası bir gerçektir ki, diktatörlük, işgal ya da iç savaş sonrası yaşanan travmatik süreçlerin yönetimi hiçbir yerde kolay olmamıştır. Samimi yüzleşmelerin yapılabileceği kurumsal altyapılar, ihlal edilen hakların mümkün olabildiğince tazmini konusunda ciddi adımlar atılmasını gerektirmiştir. Hitler sonrası Almanya’da Yahudilerin var olma ve yaşam hakkını garanti altına almaya yönelik korumacı yasal düzenlemeler, Apartheid rejimi sonrası Güney Afrika’da yaşanan sağaltıcı süreçler, Ruanda katliamı sonrası Hutular ve Tutsiler arasında karşılıklı güven ve saygının yeniden inşaası amacıyla uygulanan barış içerisinde bir arada yaşamaya yönelik çok boyutlu eğitim programları, Bosna-Hersek Savaşı sonrası dış güçlerin havuç ve sopa yöntemleriyle tarafları yola getirme metotları ve farklı tarih ve coğrafyalardaki benzeri uygulamaların hepsinden istifa edilmesini gerektirecek bir inşa süreci Türkiye’de de kaçınılmaz olacaktır.
HERKESTEN DERVİŞMEŞREPLİK BEKLEMEK NE GERÇEKÇİ NE DE ÇARE OLACAKTIR
Mağdurlar arasından Mevlana, Gandi, Mandela ve Hocaefendi gibileri de mutlaka çıkacak çıkmasına ama bu despotik süreçte korkunç düzeyde mağdur edilmiş herkesten ve her kesimden aynı dervişmeşrepliği beklemek ne gerçekçi, ne de sorunlara çare olacaktır. Atılan iftiraların, gece gündüz dolaşıma sokulan binlerce yalanın, yapılan alçakça yaftalamaların ve ahlaksızca sürdürülen ağır propaganda bombardımanının yaydığı ithamları boşverecek olursak, bugüne kadar tek bir kişinin burnunun kanamasında bile rolü olmayan yüzbinlerce insanın görülmedik zulümler karşısında kendilerine reva görülenlere ayniyle mukabelede bulunmayı akıllarının ucundan bile geçirmemeleri bu konuda umut verse bile, çöküş sonrası sürecin ciddi toplumsal komplikasyonlara yol açmayacağını bugünden iddia edemeyiz.
Sebepsiz-suçsuz yere bu yanağa yenilen sayısız yumruklar yetmezmiş gibi, o yumrukları atanlara ya da atılmasına destek olan milyonlara öteki yanağı da çevirmenin edebi/manevi bir değeri olsa da gerçek hayatta karşılığının ne olduğu bana göre tartışmalıdır. “Men dakka dukka” derecesinde olmasa da, eden ettiğinin karşılığını tam olarak bulmayacak olsa da en azından insanlıktan çıkmışçasına yapıp ettiklerine insanlar samimi bir şekilde pişman olmadan çöküş sonrasının inşasının sağlam zeminler üzerinde yükselmesinin mümkün olamayacağı aşikar.
Öldürülenler; işkenceye uğrayanlar; tacize, tecavüze maruz kalanlar; işlerinden, aşlarından mahrum bırakılanlar; evlerinden, yurtlarından, vatanlarından edilenler; mallarına, mülklerine, yılların alın teri ve emeklerine zorbalıkla el konulanlar; onlarca yıllık çabanın ürünü kariyerleri bir gecede sıfırlananlar; yuvası dağılanlar; zindanlara atılanlar; sabah-akşam polis takibine veya mankurtlaşmış birer eşkıyaya dönüşen komşuların tacizlerine maruz kalanlar; yaftalananlar, aşağılananlar; haklarında türlü yalanlar ve iftiralar üretilip şahsiyet suikastlarına, haysiyet soykırımlarına maruz kalanlar; açlığa, yokluğa, itilmişliğe mahkum edilenlerin tüm bunları yapanları, bu alçakça zulümlere destek olanları veya bunlar karşısında sessiz kalanların veballerini ne unutmaları ne de affetmeleri kolay olacak.
BU CEHENNEM’İN SONU GELDİĞİNDE KARŞIMIZDA BİR ENKAZ BULACAĞIZ
Zalimlerin adaletle yargılanması, işbirlikçilerinin ıslahı, mağdurların rehabilite edilmesi yoluyla hastalanmış kalabalıkların, insanlıktan çıkmış yığınların sağaltılarak yeniden sağlıklı bir toplum haline getirilmesi belli ki çok ama çok zaman, çok enerji, çok gayret gerektirecek. En basitinden bir yalan, bir iftira, bir dedikodu ile olsun onuru zedelenen bir mağdurun bunlara yol açanlara dair hissedebileceği kırgınlık ve dargınlığın bile giderilmesinin ne zor bir şey olduğunu düşünecek olursak, harami despot Erdoğan’ın yarattığı cehennemin sonu geldiğinde karşımızda bulacağımız enkazın büyüklüğünü daha isabetle tahmin edebiliriz. Yapılacak iş, gösterilecek gayret, seferber edilecek hacet de tabii ona göre olacak.
“Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin; ve size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin… Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin,” diyen Hz İsa’nın öğütlerine uyup suçsuz yere yanağınıza yediğiniz şamar üzerine şamardan sonra öteki yanağınızı çevirip çevirmemek elbette ki size kalmış. Ama, çöküş sonrası dönemde hukuk düzeninin bu tür şahsi fedakarlıklar ve subjektif feragatler üzerine kurulamayacağını not edip, bu faslı yine Hz İsa’ya atfedilen “O da onlara, ‘Şimdi ise kesesi olan da, torbası olan da yanına alsın. Kılıcı olmayan, abasını satıp bir kılıç alsın,’ dedi,” (Luka 22:36) sözünü hatırlatarak kapayacağım.
Bu ifritten devrin sebep olduğu sonuçların hassasiyeti, ürettiği mağduriyetlerin büyüklüğü, yol açtığı maddi-manevi yaraların, toplumsal yarılmaların derinliği ve bir gün gelip de bu süreç bittiğinde gerçeklik zemininde yapılması gerekenlerin ciddiyetine dair ise, belki şu küçük Musevi anlatısı hepimize bir fikir verebilir:
YELE VERİLEN BİR YASTIK DOLUSU KUŞ TÜYÜNÜN TOPLANMASINDAN DAHA ZOR
“Bir adam o beldenin Haham’ıyla ilgili bir iftirayı diline dolayıp yaşadığı topluluk içinde dedikodu yapar. Ama sonra bunun kötülüğü ve zararları üzerine etraflıca düşünür ve yaptıklarından pişman olur. Kalkar Haham’a gider ve ortalıkta dolaşan iftirayı kendisinin yaydığını itiraf eder. Hatasını telafi etmek için Haham ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyleyerek affını diler.
Haham, affetmeye hazırdır hazır olmasına ama bu düşüncesiz müfteriye unutamayacağı bir ders verme fırsatını da tepmek istemez. Af etmek için bir şart ileri sürer. Hakkında iftira atan adama döner ve “Git evinden kuş tüyü bir yastık al getir. Sonra onu kes ve içindeki kuş tüylerini havaya savur,” der. Adam bu şartın biraz tuhaf olduğunu düşünse de kolayca gerçekleştirebileceği bir şey olduğu için söylenenleri memnuniyetle yerine getirir hemen.
Haham’ın talebini yerine getirdiğini söylemek üzere yanına geldiğinde Haham ona bu sefer şöyle der: “Şimdi git ve rüzgârda savrulan bütün o tüyleri tek tek topla ve çıkardığın yastığa eksiksiz olarak yeniden doldur. Çünkü, ortaya atıp yaydığın iftiralar, yastıktan çıkarıp rüzgâra verdiğin o kuş tüyleri gibidir. Bütün o kuş tüylerini bulup yeniden yastığa tıkman ne kadar mümkünse, yaydığın iftirayla bana vermiş olduğun zararın telafisi de o kadar mümkündür.”
Şimdi bir bu hikayecikte hakkında iftira atıp yayan o şahsı affetmek için Haham’ın ileri sürdüğü şartı düşünün, bir de yüzbinlerce insan hakkında binlerce hakareti, tahkiri, yaftayı, karalamayı, aşağılamayı, yalanı, iftirayı yıllardır 7/24 meydan meydan, ekran ekran, manşet manşet on milyonlarca insana yayan harami Erdoğan ve ahlaksız yandaşlarını düşünün… Tüm bunlara bir de doğrudan doğruya ya da sessizlikleri ile destek olanları ekleyin… Sonra da hesaplayın bakalım bunca alçaklığın affı için kaç milyon yastıktan kaç trilyon kuş tüyünün rüzgarlarda savrulup sonra hepsinin bulunarak o yastıklara yeniden doldurmaları gerekir?
Onca hakaretin, iftiranın, haksızlığın, hukuksuzluğun, işkencenin, zulmün, tacizin, tecavüzün, gaspın, yağmanın, karartılan hayatların, katledilen canların affı sanki o kadar da kolay olmayacak gibi geliyor bana. Ne dersiniz?
[Bülent Keneş] 30.1.2018 [TR724]
Türkiye için Suriye’nin toprak bütünlüğü ne önemde? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
NATO’nun ikinci en büyük ordusu Zeytin Dalı harekâtı kapsamında Kuzeybatı Suriye’de binlerce asker ve yüzlerce ağır konvansiyonel silahla askeri saldırı yapıyor. Havadan savaş uçakları ve İnsansız Hava Araçları (İHA) ile, karadan tanklar, obüsler, özel kuvvetler ve piyade birlikleri ile, bir bölge işgal ediliyor. Bu askeri operasyon, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak hedefiyle mi yapılıyor? Türkiye’nin Suriye toprak bütünlüğü bakımından görüşleri, fiilleri ve politikası nedir? Türkiye’nin Suriye stratejisi nedir? Var mıdır böyle bir strateji?
DIŞ POLİTİKA BİZİ BURAYA GETİRDİ
2011 yılından bu yana Türkiye Erdoğan ve AKP yönetimi altındadır. Suriye’de baş gösteren ayaklanmaların en başında, Türkiye Ortadoğu’da cumhuriyet döneminden beri takındığı dış siyaset tutumunu bir tarafa bırakarak, statüko karşıtı bir pozisyon aldı. İsyancıları amasız-fakatsız, alenen desteklemeyi, Suriye hükümetini düşürmeyi, Beşar Esad’ı görevinden alıp, yerine İslamcı AKP’nin hoşuna gidecek vasıfta – yani Sünni ve İslamcı – bir yönetimi getirmeyi hedefledi, bunun için çalıştı. Vatandaşın vergileri, Cumhurbaşkanı’na (anayasaya aykırı olarak) bağlanan örtülü ödenek üzerinden, yani hesap sorulma olanağı bulunmayacak şekilde Suriye’deki Esad karşıtı İslamcı-cihatçı fanatik teröristlere verildi. Silah, mühimmat, tıbbı malzeme, teknik araç-gereç, her türlü stratejik yardım, ekonomik destek, lojistik ve istihbari yardımlar, bu yolla yapıldı. Suriye merkezi yönetiminin kendi topraklarının denetimini sağlayamamasının en birincil sorumlusu, Erdoğan ve AKP yönetimidir. İzledikleri irrasyonel ve ideolojik dış politika ile yaptılar bunu.
Sonunda vardıkları yer, Türkiye’nin güney bölgesinde, Suriye topraklarında onlarca her birisi birbirinden tehlikeli terörist yapıların yerleşmesi oldu. IŞİD ve El-Kaide türevi El-Nusra gibi tanınanlarının yanında, bunlarla aynı ya da yakın ideolojiyi benimseyen, yan, selefi ve cihatçı birçok İslamcı terör örgütü, bugün Suriye’nin bir gerçeği. Sadece bu terör örgütleri ile Suriye merkezi hükümeti arasında meydana gelen çatışmaların sonucunda yerlerinden yurtlarından olan Suriye vatandaşlarının, başta Türkiye olmak üzere, komşu ülkelere iltica etmeleri dahi, herhangi bir normal ülke yönetimini belirli politika değişimlerine zorladı. Maalesef bu Türkiye’yi yöneten İslamcı otoriteryan rejim için geçerli değil. Suriye’nin istikrarını sağlamaya çabalamak yerine, istikrarsızlığı ve güvenlik sorunlarını binlerce kat çoğaltan bir iç savaşın değirmenine su taşıdı Ankara’daki Erdoğan yönetimi.
Şimdi ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü yaptıkları uluslararası hukuka aykırı askeri harekâta gerekçe olarak gösteriyorlar. Son derece sorumsuz bir dış politika izlendiği gerçeğinin yanında, bombalanan savaş hattında çok dramatik sivil kayıpların olması, bu harekâtın hem Türkiye’nin orta ve uzun dönem çıkarları bakımından, hem de uluslararası insan hakları bakımından (yani normatif dış politika perspektifinden) çok sorunlu olduğunu açıkça gösteriyor.
TERÖR HAREKÂTI DEĞİL SAVAŞ, HATTA İŞGAL!
Türkiye’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Suriye’de Türkiye’nin askeri kontrolü altında olan bölgelere yerel mülki amirler atanmış olduğunu, bölgede mülki ve askeri erkân bulundurulduğunu bir konuşmasında dillendiriyor. Zaten bu olmasa bile, binlerce askerle bir başka ülkenin toprağında askeri harekât yapmak, sorunlu bir şey. Fakat bu mülki bürokrat atanması meselesi, uluslararası hukuk bakımından Türkiye’yi resmen – sadece fiilen değil – işgalci yapar. Bunu tespit etmeliyiz. Bu durum, tıpkı Rusya’nın Kırım işgali gibi, bir ilhaka doğru mu gidecek? 30 kilometre derinliğinde hat çizmek, bir sınır değişimidir. Çünkü bu, uluslararası hukuka göre gerçekleştirilebilecek bir hamle değildir. Uluslararası toplumla bir diyalog ve uzlaşma halinde varılmış bir mutabakat da bilindiği kadarıyla ortada yoktur.
Bazı kara cahiller, bu askeri operasyonu 1974 Kıbrıs Müdahalesi ile kıyaslamakta. Çok ama çok dramatik bir bilgi eksikliğine işaret etmesinin yanında, bu fahiş hata, Türkiye’nin hâlihazırda nasıl bir karanlıkta olduğunu da netlikle gösteriyor. Özgür olmayan basının kamuoyu manipülasyonunda nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koyan bir tür örnek vakadır bu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukuksal dayanağı olan Londra ve Zürih Antlaşmaları ile bu antlaşmalara dayanılarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının getirdiği iki toplumlu rejimin özellikleri hakkında hiçbir bilgiye vakıf olmayan cühela kalemler, bari en azından Türkiye’nin (Birleşik Krallık ve Yunanistan’la beraber) sahip olduğu garantörlük statüsünü bilselerdi hiç değilse. Kıbrıs’ta bu hakka rağmen müdahale gerçekleştikten sonra uluslararası arenada işgalci konumuna düşen Türkiye’nin yakın dönem dış politika tarihini bilmeden dış politika süreçlerini yönetmek de yorumlamak da olanaklı değildir. Ehliyetsiz araç kullanmak gibi, bu işin sonucunda kaza kaçınılmaz. Sorun şu ki, aynı metafordan hareketle, şoförün kullandığı otobüsün tüm yolcuları, hiçbir şeyden habersiz, seri adımlarla büyük kazaya doğu ilerliyorlar. Çok ürkütücü bir tablo var ortada yani.
Türk ordusu, mehter marşlarıyla, camilerden okutulan Fetih sureleri eşliğinde Suriye’de bir savaşa girmiş durumdadır. Bu sürecin basit bir anti-terörizm operasyonu olmadığı bellidir. Zaten rejim de, savaş karşıtı tepkileri en sert şekilde yaptırımlara tabi tutarak (tabi her zamanki gibi, anayasaya ve yasalara aykırı olarak!) bu yaşanılan durumun bir savaş olduğunu kabul etmektedir. “Fethedilen yerlere” Türk bayrağı dikerek, bölgeyi mülki amirlerle yönetmeye teşebbüs ederek, yine bu işin arka planındaki zihniyet ortaya koyulmaktadır. Ayrıca ülkede sadece Erdoğan ve arkasındaki Avrasyacı derin yapı değil, MHP’si ve CHP’si ile adeta bir tür milliyetçi savaş cephesi oluşturulmuş durumdadır. Bu oluşturulan nasyonalist ve statüko karşıtı devlet politikasına tekabül etmeyen tek siyasi parti, meclisteki kâğıt üzerinde üçüncü parti konumunda olan HDP’dir.
Azıcık uluslararası hukuk bilen, bu askeri operasyonun bir fiili savaş olduğunu, fiilen komşu bir memleketin topraklarının işgal edildiğini size söyleyecektir. En azından yanlı bile olsa, en azından bu işin uluslararası arenada “bu şekilde yanlış anlaşılabileceğini” itiraf edecek, karar alıcıları uyaracaktır. Azıcık vicdanı olan herkes, bombardımanların sonucunda ölen veya yaralanan sivillerin – en başta da çocukların – fotoğraflarını gördüğünde, bu yapılan askeri operasyonu sorgulayacaktır.
ÖSO İLE YAPILAN İŞBİRLİĞİ
Gelelim işbirliği yapılan İslamcı-cihatçı fanatiklere. Bunları eleştirenlere Erdoğan “ulan” diyerek, bunların ölenlerinin de tıpkı hayatını kaybeden Türk ordusu mensupları gibi şehit sayılacağını söyleyerek, bakış açısını belli etti. Bu katil sürüsü İslamcı fanatik kasaplar, küçücük bir çocuk esirin kafasını kestiler önceki gün. Bu rezil barbarların TSK hatlarında TSK ile beraber hareket ediyor olmaları, bunların “müttefik” olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı tarafından bu teröristlerin Türk askerleriyle aynı şekilde değerlendiriliyor olmaları, çok ciddidir. Üzerinde düşünülmesi gereken, boyutları Türkiye kanunlarını aşan, NATO ve uluslararası toplumun da tabiatıyla ilgi alanına girmesi muhtemel gelişmelerdir. İşledikleri savaş suçları ve insanlığa karşı işlenilen suçlar, artık Türkiye’nin de suçlarıdır. Çünkü bu cihatçı barbarlara silahları veren Türkiye’dir. Onları müttefik gören, hatta şehit ilan eden, Kasımpaşa muhtarı değil, cumhurbaşkanıdır. Dahası, havadan yapılan bombardımanların sivillerin yaşamına mal olduğu, hem de bunun münferit olaylar olmayıp gayet yüksek rakamlara dayandığı ortadayken, Türkiye’nin bu askeri operasyona verdiğin adın absürtlüğü daha da belirgin kontrastlarla ortaya çıkmaktadır.
ULUSLARARASI HUKUK NE DİYECEK?
Tüm bu analizler ışığında Türkiye’nin (a-) Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak için sahada olmadığı, (b-) askeri operasyonun anti-terör operasyonu olmayıp, orta-uzun vadede kalıcılığa sahip olacak bir askeri işgal amacı taşıdığı, (c-) operasyonun çapının ve hedeflerinin afakî olarak formüle edilmesinin, bu bağlamda askerî harekâtın kapsamının daha da genişletileceği şeklinde değerlendirilmesinin yanlış olmayacağı anlaşılmaktadır. Dahası, (d-) Türkiye bu harekâtı yaparken tümüyle Rusya’nın icazetiyle – onun hava sahasını açması ile – hareket etmekte, (e-) orya-uzun vadede çekildikten sonra bu toprakları Esad yönetimine (Rusya’ya) terk edeceği gerçekleri varken, Türkiye’nin güvenliği vs. bahanelerin arkasına saklanmanın inandırıcı olmadığı ortadadır. Ve hepsinden vahim olmak üzere (f-) Türkiye bu operasyonda ÖSO denilen karman çorman cihatçı fanatik grubu desteklemekte, bunlarla ortak bir strateji yürütmektedir. Bu nedenle tümüyle bu grubun yaptığı barbarca katliamlardan sorumludur. Elbette ki (g-) TSK unsurlarının yaptığı insan hakları ihlalleri de uluslararası hukuk bakımından ileride Türkiye’yi çok zor durumlara sokacaktır.
Özetin özeti: Türkiye bugün itibarıyla Ortadoğu’da Ortadoğulu olarak hareket eden, içinde barındırdığı Avrupalılığı, NATO üyeliğini, hesaplanabilir istikrarlı ve demokratik bir aktör olma özelliklerinin tümünü yitirmiş durumdadır. Erdoğan’ın ve arkasındaki gücün Türkiye’yi düşürdükleri durum budur ve bu durum çok vahimdir. Ancak bu durumdan daha da vahim olanı, Türkiye’de çok büyük bir çoğunluğun, bu yaşanılan trajediyi görmemesidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.1.2018 [TR724]
DIŞ POLİTİKA BİZİ BURAYA GETİRDİ
2011 yılından bu yana Türkiye Erdoğan ve AKP yönetimi altındadır. Suriye’de baş gösteren ayaklanmaların en başında, Türkiye Ortadoğu’da cumhuriyet döneminden beri takındığı dış siyaset tutumunu bir tarafa bırakarak, statüko karşıtı bir pozisyon aldı. İsyancıları amasız-fakatsız, alenen desteklemeyi, Suriye hükümetini düşürmeyi, Beşar Esad’ı görevinden alıp, yerine İslamcı AKP’nin hoşuna gidecek vasıfta – yani Sünni ve İslamcı – bir yönetimi getirmeyi hedefledi, bunun için çalıştı. Vatandaşın vergileri, Cumhurbaşkanı’na (anayasaya aykırı olarak) bağlanan örtülü ödenek üzerinden, yani hesap sorulma olanağı bulunmayacak şekilde Suriye’deki Esad karşıtı İslamcı-cihatçı fanatik teröristlere verildi. Silah, mühimmat, tıbbı malzeme, teknik araç-gereç, her türlü stratejik yardım, ekonomik destek, lojistik ve istihbari yardımlar, bu yolla yapıldı. Suriye merkezi yönetiminin kendi topraklarının denetimini sağlayamamasının en birincil sorumlusu, Erdoğan ve AKP yönetimidir. İzledikleri irrasyonel ve ideolojik dış politika ile yaptılar bunu.
Sonunda vardıkları yer, Türkiye’nin güney bölgesinde, Suriye topraklarında onlarca her birisi birbirinden tehlikeli terörist yapıların yerleşmesi oldu. IŞİD ve El-Kaide türevi El-Nusra gibi tanınanlarının yanında, bunlarla aynı ya da yakın ideolojiyi benimseyen, yan, selefi ve cihatçı birçok İslamcı terör örgütü, bugün Suriye’nin bir gerçeği. Sadece bu terör örgütleri ile Suriye merkezi hükümeti arasında meydana gelen çatışmaların sonucunda yerlerinden yurtlarından olan Suriye vatandaşlarının, başta Türkiye olmak üzere, komşu ülkelere iltica etmeleri dahi, herhangi bir normal ülke yönetimini belirli politika değişimlerine zorladı. Maalesef bu Türkiye’yi yöneten İslamcı otoriteryan rejim için geçerli değil. Suriye’nin istikrarını sağlamaya çabalamak yerine, istikrarsızlığı ve güvenlik sorunlarını binlerce kat çoğaltan bir iç savaşın değirmenine su taşıdı Ankara’daki Erdoğan yönetimi.
Şimdi ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü yaptıkları uluslararası hukuka aykırı askeri harekâta gerekçe olarak gösteriyorlar. Son derece sorumsuz bir dış politika izlendiği gerçeğinin yanında, bombalanan savaş hattında çok dramatik sivil kayıpların olması, bu harekâtın hem Türkiye’nin orta ve uzun dönem çıkarları bakımından, hem de uluslararası insan hakları bakımından (yani normatif dış politika perspektifinden) çok sorunlu olduğunu açıkça gösteriyor.
TERÖR HAREKÂTI DEĞİL SAVAŞ, HATTA İŞGAL!
Türkiye’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Suriye’de Türkiye’nin askeri kontrolü altında olan bölgelere yerel mülki amirler atanmış olduğunu, bölgede mülki ve askeri erkân bulundurulduğunu bir konuşmasında dillendiriyor. Zaten bu olmasa bile, binlerce askerle bir başka ülkenin toprağında askeri harekât yapmak, sorunlu bir şey. Fakat bu mülki bürokrat atanması meselesi, uluslararası hukuk bakımından Türkiye’yi resmen – sadece fiilen değil – işgalci yapar. Bunu tespit etmeliyiz. Bu durum, tıpkı Rusya’nın Kırım işgali gibi, bir ilhaka doğru mu gidecek? 30 kilometre derinliğinde hat çizmek, bir sınır değişimidir. Çünkü bu, uluslararası hukuka göre gerçekleştirilebilecek bir hamle değildir. Uluslararası toplumla bir diyalog ve uzlaşma halinde varılmış bir mutabakat da bilindiği kadarıyla ortada yoktur.
Bazı kara cahiller, bu askeri operasyonu 1974 Kıbrıs Müdahalesi ile kıyaslamakta. Çok ama çok dramatik bir bilgi eksikliğine işaret etmesinin yanında, bu fahiş hata, Türkiye’nin hâlihazırda nasıl bir karanlıkta olduğunu da netlikle gösteriyor. Özgür olmayan basının kamuoyu manipülasyonunda nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koyan bir tür örnek vakadır bu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukuksal dayanağı olan Londra ve Zürih Antlaşmaları ile bu antlaşmalara dayanılarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının getirdiği iki toplumlu rejimin özellikleri hakkında hiçbir bilgiye vakıf olmayan cühela kalemler, bari en azından Türkiye’nin (Birleşik Krallık ve Yunanistan’la beraber) sahip olduğu garantörlük statüsünü bilselerdi hiç değilse. Kıbrıs’ta bu hakka rağmen müdahale gerçekleştikten sonra uluslararası arenada işgalci konumuna düşen Türkiye’nin yakın dönem dış politika tarihini bilmeden dış politika süreçlerini yönetmek de yorumlamak da olanaklı değildir. Ehliyetsiz araç kullanmak gibi, bu işin sonucunda kaza kaçınılmaz. Sorun şu ki, aynı metafordan hareketle, şoförün kullandığı otobüsün tüm yolcuları, hiçbir şeyden habersiz, seri adımlarla büyük kazaya doğu ilerliyorlar. Çok ürkütücü bir tablo var ortada yani.
Türk ordusu, mehter marşlarıyla, camilerden okutulan Fetih sureleri eşliğinde Suriye’de bir savaşa girmiş durumdadır. Bu sürecin basit bir anti-terörizm operasyonu olmadığı bellidir. Zaten rejim de, savaş karşıtı tepkileri en sert şekilde yaptırımlara tabi tutarak (tabi her zamanki gibi, anayasaya ve yasalara aykırı olarak!) bu yaşanılan durumun bir savaş olduğunu kabul etmektedir. “Fethedilen yerlere” Türk bayrağı dikerek, bölgeyi mülki amirlerle yönetmeye teşebbüs ederek, yine bu işin arka planındaki zihniyet ortaya koyulmaktadır. Ayrıca ülkede sadece Erdoğan ve arkasındaki Avrasyacı derin yapı değil, MHP’si ve CHP’si ile adeta bir tür milliyetçi savaş cephesi oluşturulmuş durumdadır. Bu oluşturulan nasyonalist ve statüko karşıtı devlet politikasına tekabül etmeyen tek siyasi parti, meclisteki kâğıt üzerinde üçüncü parti konumunda olan HDP’dir.
Azıcık uluslararası hukuk bilen, bu askeri operasyonun bir fiili savaş olduğunu, fiilen komşu bir memleketin topraklarının işgal edildiğini size söyleyecektir. En azından yanlı bile olsa, en azından bu işin uluslararası arenada “bu şekilde yanlış anlaşılabileceğini” itiraf edecek, karar alıcıları uyaracaktır. Azıcık vicdanı olan herkes, bombardımanların sonucunda ölen veya yaralanan sivillerin – en başta da çocukların – fotoğraflarını gördüğünde, bu yapılan askeri operasyonu sorgulayacaktır.
ÖSO İLE YAPILAN İŞBİRLİĞİ
Gelelim işbirliği yapılan İslamcı-cihatçı fanatiklere. Bunları eleştirenlere Erdoğan “ulan” diyerek, bunların ölenlerinin de tıpkı hayatını kaybeden Türk ordusu mensupları gibi şehit sayılacağını söyleyerek, bakış açısını belli etti. Bu katil sürüsü İslamcı fanatik kasaplar, küçücük bir çocuk esirin kafasını kestiler önceki gün. Bu rezil barbarların TSK hatlarında TSK ile beraber hareket ediyor olmaları, bunların “müttefik” olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı tarafından bu teröristlerin Türk askerleriyle aynı şekilde değerlendiriliyor olmaları, çok ciddidir. Üzerinde düşünülmesi gereken, boyutları Türkiye kanunlarını aşan, NATO ve uluslararası toplumun da tabiatıyla ilgi alanına girmesi muhtemel gelişmelerdir. İşledikleri savaş suçları ve insanlığa karşı işlenilen suçlar, artık Türkiye’nin de suçlarıdır. Çünkü bu cihatçı barbarlara silahları veren Türkiye’dir. Onları müttefik gören, hatta şehit ilan eden, Kasımpaşa muhtarı değil, cumhurbaşkanıdır. Dahası, havadan yapılan bombardımanların sivillerin yaşamına mal olduğu, hem de bunun münferit olaylar olmayıp gayet yüksek rakamlara dayandığı ortadayken, Türkiye’nin bu askeri operasyona verdiğin adın absürtlüğü daha da belirgin kontrastlarla ortaya çıkmaktadır.
ULUSLARARASI HUKUK NE DİYECEK?
Tüm bu analizler ışığında Türkiye’nin (a-) Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak için sahada olmadığı, (b-) askeri operasyonun anti-terör operasyonu olmayıp, orta-uzun vadede kalıcılığa sahip olacak bir askeri işgal amacı taşıdığı, (c-) operasyonun çapının ve hedeflerinin afakî olarak formüle edilmesinin, bu bağlamda askerî harekâtın kapsamının daha da genişletileceği şeklinde değerlendirilmesinin yanlış olmayacağı anlaşılmaktadır. Dahası, (d-) Türkiye bu harekâtı yaparken tümüyle Rusya’nın icazetiyle – onun hava sahasını açması ile – hareket etmekte, (e-) orya-uzun vadede çekildikten sonra bu toprakları Esad yönetimine (Rusya’ya) terk edeceği gerçekleri varken, Türkiye’nin güvenliği vs. bahanelerin arkasına saklanmanın inandırıcı olmadığı ortadadır. Ve hepsinden vahim olmak üzere (f-) Türkiye bu operasyonda ÖSO denilen karman çorman cihatçı fanatik grubu desteklemekte, bunlarla ortak bir strateji yürütmektedir. Bu nedenle tümüyle bu grubun yaptığı barbarca katliamlardan sorumludur. Elbette ki (g-) TSK unsurlarının yaptığı insan hakları ihlalleri de uluslararası hukuk bakımından ileride Türkiye’yi çok zor durumlara sokacaktır.
Özetin özeti: Türkiye bugün itibarıyla Ortadoğu’da Ortadoğulu olarak hareket eden, içinde barındırdığı Avrupalılığı, NATO üyeliğini, hesaplanabilir istikrarlı ve demokratik bir aktör olma özelliklerinin tümünü yitirmiş durumdadır. Erdoğan’ın ve arkasındaki gücün Türkiye’yi düşürdükleri durum budur ve bu durum çok vahimdir. Ancak bu durumdan daha da vahim olanı, Türkiye’de çok büyük bir çoğunluğun, bu yaşanılan trajediyi görmemesidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)