Almanya'da göçmen çocukları ve eğitim faaliyetleri [Abdullah Aymaz]

Prof. Dr. Havva Engin Hanımefendi'nin “Günümüz  Almanyası'nda Göçmen Çocuklarının Eğitim Sorunları Üzerine Kısa Saptamalar” başlıklı yazısını esas alarak, bazı gerçeklere dikkat çekmek istiyorum.

Alman ekonomisinde İkinci Dünya Savaşından sonra meydana gelen İŞ GÜCÜ AÇIĞINI KAPATMAK için, 1955 yılından itibaren İspanya’dan, İtalya’dan, Türkiye’den ve diğer ülkelerden işçi göçü başlatıldı.

Göçmen olarak gelen gruplarda, EĞİTİMDEKİ BAŞARI temel alınırsa en başarılı göçmen cemaati İspanyollar. En başarısızlar da İtalyanlar, Türkler ve Araplar…

Önce bu başarısızlığa sebep, DİN FAKTÖRÜ diye Arapları ve Türkleri göstermek doğru değil… İtalyanlar Müslüman değil ama başarısızlar… Hıristiyanlık da gösterilemez, çünkü İspanyollar Hıristiyan hem de İtalyanlar gibi Katolik mezhebinden ama başarılılar.

Peki en mühim faktörler ne?

1960’lı yıllarda Almanya’ya gelen göçmenlerden İtalyan ve Türkler, ilk örgütlenme şekli olarak, boş zamanlarını değerlendirmek için spor ve hemşehrilik dernekleri kurmuşlar. Bunun aksine İspanyolların en yoğun-yaygın kurdukları dernek şekli, velileri eğitme, nesillerin eğitim seviyesini yükseltme hedefli olmuştur. İşi velilerden başlatmışlar. Onları eğitme ve destekleme dernekleri kurarak hemen en baştan velilerin % 50’sine ulaşıp örgütlemişlerdir. İşte bu dernekler ve örgütlenme sayesinde, eğitim konularında veliler bilgilendiriliyor, onlara danışmanlık hizmetleri ve seminerler veriliyor. Yoğun olarak işledikleri konular arasında Alman Eğitim Sisteminin yapısı, iki dilli eğitim, yoğunlaştırılmış Almanca kursları ve ev ödevlerinde yardım konuları bulunuyor. Bu şekilde, yoğun bilgi ile donanmış İspanyol veliler, çocuklarını daha verimli bir şekilde desteklemiş ve onların eğitim sistemindeki haklarının sıkı takipçisi olmuşlar. Veli derneklerinin kuruluş aşamasında ve sonraki süreçte başarılı bir şekilde işlemesindeki en büyük yardımı Katolik Kilisesinin sosyal hizmet ve  yardımlaşma  kuruluşu Caritas vermiş. Bilhassa Nordrhein-Westfalen (NRW)  eyaletine göç eden İspanyol aileleri, buradaki Caritas kurumunun bütün bilgi, birikim ve maddî-manevî kaynaklarından yararlanma şansını bulmuş. Caritas, İspanyol velilere ve öğrencilere bilhassa Almanca dil kursu, ev ödevlerinde yoğun personel ve lojistik yardım vermiş…

İtalyan, Yunan ve Türk göçmenler Almanya’ya geldiklerinde öncelikli olarak spor, geldikleri ülkelere yönelik  SİYASET  ve hemşehrilik dernekleri kurmuşlar. Bu derneklerde konuşulan dil, anadil olduğu için, onlara bu konularda destek olabilecek Almanca kuruluşlar yok. Özellikle İtalyanlar ve Türkler  ilk veli derneklerini ancak yirmi sene sonra 1980’li yılların sonunda 1990’lı yılların başında kurmuşlar. Ayrıca hiçbir zaman velilere ulaşma oranları da yüksek olmamış. Burada çok açık bir iletişim kopukluğundan söz edilebilir. Ne İtalyan, ne Türk velileri kendi dillerinde eğitim konularında bugüne kadar yeterince aydınlatılamayıp, Almanya’da eğitim sisteminin işleyişi ile ilgili bilgi donanımına sahip değiller ve çocuklarının hakkını arayamıyorlar.

Başarı konusunda mühim bir faktör, okul-eğitim sistemidir. Mesela İtalyanlar yoğun bir şekilde Baden-Württemberg eyaletine gelmişler. Buradaki eğitim sisteminin bugüne kadar en belirgin özelliği, öğrencileri çok erken yaşta (dördüncü sınıfta) değişik okul tiplerine ayırması; yani yüksek eleme (high selection rate) olmasıdır. Göçmen çocuklarının büyük bir kısmının eğitim düzeyi düşük, sosyal çevresi zayıf, eğitime katkı yapmayacak ailelerden gelmiş olması ve Almanca'yı yetersiz konuşması, onların düşük eğitimli okullara gönderilmesi mânasına geliyor. Bugün bu eyalette LİSE  DİPLOMASI  alabilen ve üniversite eğitimi alabilme yetkisini kazanabilen göçmen öğrenci oranı % 4’ü geçmiyor. Bu oran, başka eyaletlerde % 16’ya kadar  varabiliyor. İspanyol göçmenlerin bir şansı da, eğitim sistemi bu denli ELEMEYE  DAYALI  olmayan (NRW) eyaletine göç etmeleri ve orada göçmen çocukların özellikle “comprehensive school” benzerinde değişik başarı düzeyi olan öğrencilere eğitim veren okullara gidebilmesi. İtiraf edilmelidir ki, İspanyol çocuklar için yapılan açıklama Türk kökenli öğrenciler için geçerli değil. Zira onlar da yoğun olarak bu eyalete göç etmiş; ama hiçbir zaman İspanyol öğrencilerin başarı oranını yakalayamamışlar. Göç eden birinci kuşağın (Veli kuşağının) eğitim bilinci / eğitimin başarı ve toplumsal uyum için önemli olduğunun bilinci İspanyol veliler, bir çok büyük şehirde göç sürecinin başında kurulan, ulaştığı ve örgütlendiği veli sayısının hayli yüksek olduğu veli dernekleri sayesinde, Almanya’da çocuklarını bekleyen eğitim problemleri ile zamanlama  açısından çok erken ve doğrudan muhatap olmuşlar…

Prof. Dr. Havva Engin  Hanımefendinin tesbitlerini naklettikten sonra, bizim de İspanyollar gibi öğrencilerimizin eğitim başarıları üzerinde çareler düşünmemiz gerektiğini ifade etmeliyim. Ayrıca Hizmet Hareketi'nin eğitim faaliyetlerinin, bilhassa  açılan okul ve kurslarının çocuklarımız ve gençlerimize bu hususta verdiği destek ve emeği de unutmamız gerekir. Bu güzel eğitim faaliyetlerini SİYASET  anlayışı ve haset duyguları ile yok etmeye çalışmak yerine insafı elden bırakmadan destek vermenin bir insanlık borcu olduğunu da söylemek mecburiyetindeyiz.

[Abdullah Aymaz] 31.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Yalan nedir? [Abdullah Salih Güven]

Yalan, yalandır. Nokta.

Yalan, günahtır. Nokta

Yalan, haramdır. Nokta.

Yalan ve iman.

Yeryüzünde yan yana gelmeyecek, gelemeyecek, getirilemeyecek iki kelime varsa bunların başında yalan ve iman gelir.

Münafık vasfıdır yalan.

Yalanla doğruya hizmet edilmez, edilemez.

Ahiret, kabir, hesap-kitap-mizan ya da cennet-cehennem düşüncesi ve endişesi olmayan insanın sıfatıdır zira o.

Ama tanığımız nice Müslümanlar yalan söylüyor diyorsanız, can alıcı o soruyu soralım: Müslüman yalan söyler mi?

Kâmil Müslüman söylemez.

İmanı, kendisine kemale ulaştırmış, böylece insan-ı kâmil vasfını almış Müslüman söylemez.

Çok keskin bir beyan, ‘söylemez’ demek.

Hüküm cümlesi gibi.

Mutlak bilgi gibi.

Doğru, hüküm cümlesi ve mutlak bilgi formunda bir beyan.

Çünkü Kur’an böyle söylüyor.

Onlarca-yüzlerce ayetinde Müslümanların, münafıkların, kafirlerin vasıflarını sayarken de aynı şeye vurgu yapıyor.

Yalan söylemeyin, aleyhinize bile olsa doğruyu söyleyin şeklinde verdiği emir ve yasakların ise hadd u hesabı yok.

Ama dikkat edin kâmil Müslüman, imanı kendini kemale ulaştırmış kâmil insan dedim.

Yoksa Müslümanlığı futbol takımı taraftarlığı gibi bir kimlik, bir etiket, bir vasıf olarak taşıyan Müslümanlar söyler.

Hz. Muhammed (sas) de aynı şeye vurgu yapıyor.

Oldukça çarpıcı bir hadisi var Efendimizin bu bağlamda.

Ebu’d-Derda bir gün soruyor Allah Resulüne “Mümin hırsızlık yapar mı?” diye.

Yüzünü ekşitiyor ve “Yapar” diyor.

“Zina eder mi?” sorusu geliyor ardından.

“Eder” diyor, düşünceli düşünceli.

Pekâlâ, “Yalan söyler mi?” dediğinde Efendimiz (sas) anında: “Hayır, yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” diyerek cevap veriyor.

İki nokta dikkati çekiyor burada.

İlki, benim yukarıda açıkça yazdığım, hüküm cümlesi ve mutlak bilgi gibi diyerek ardından sorguladığım Müslüman yalan söylemez gerçeği.

Bir daha tekrar edeyim; yeryüzünde yan yana gelmeyecek, gelemeyecek, getirilemeyecek iki kelime varsa bunların başında yalan ve iman gelir.

İkincisi ise, yalanın tarifini veriyor Efendimiz (sas) bu cevaplarında.

Diyor ki: Yalan uydurma beyandır.

Vakıaya mutabık olmayan şey mi?

Hayır o zaten yalanın akla gelen ilk tarifi.

Nitekim İslam uleması yalanı tarif edip kısımlara ayırırken buna da dikkat çekmişlerdir.

İlki, vakıaya mutabık olmayan şeye yalan demişlerdir.

Gerçeğe aykırı demek vakıaya mutabık olmama.

Harici alemde vücud bulmuş, yaşanmış bir hadiseye, söylenmiş bir söze yaşanmadı, söylenmedi deme gibi bir şey.

Efendimizin dikkat çektiği şey, hiç olmamış, hiç söylenmemiş, harici alemde vücud giymemiş bir hadiseye, bir söze yaşandı ve söylendi deme.

İftiranın ta kendisidir bu.

Ama kökeni yalan.

Kur’an Hud suresi 18. ayette ne güzel ifade eder bu hakikati.

“Allah’a karşı yalan uydurup iftira eden kimseden, daha zalim kim olabilir?”

Yalan ve iftira kelimelerini birleştirir Kur’an bu ayetinde.

“Ve men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben)” der.

Efendimizin Ebu’d-Derda’nın sorusuna verdiği cevapta da bu boyut önde.

Ben bunu ‘hakikate muhalif beyan’ diye yorumluyorum.

İlki vakıaya muhalifti, bu ise hakikate.

O zaman hakikate muhalif beyan da yalandır.

Söz gelimi aklından geçen bir şey var ve birisi ‘Aklından şu mu geçiyor’ diye soruyor, sen de cevaben ‘hayır’ diyorsun.

Yalan söyledin.

Neden, çünkü hakikate muhalif.

Sadece senin ve her şeye nigehban olan Allah’ın bildiği hakikate muhalif o beyan.

Bunu Hocaefendi çok güzel ifade eder; hem de yalanı tarif ettiği bir yerde.

“Yalan, ilm-i İlahiye muhalif beyanın adıdır.” der.

Devam edeceğim bu konuya…

[Abdullah Salih Güven] 31.10.2017 [TR724]

Hz. Mevlana, Hz. Hızır ve ‘para’dan kaçmak! [Veysel Ayhan]

Hızır çeşmesine doğru-4

Mevlana Hazretleri, Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssasına pek çok atıf yapar. Tefsir değil belki ama işari olarak tasavvufi pek çok hakikati oradan istinbat eder.

Her biri duvara asılacak ve zihinlere nakşedilecek muhteşem beyitler söyler:

“Hızır, gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı…

Madem ki kırık gemi kurtuluyor, sen de kırıl…

Madeni olan ve madende birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaralarıyla paramparça oldu…

Kılıç, boynu olanın boynunu keser, gölge, yerlere döşenmiştir; o hiç yaralanmaz!”

Bir başka bölümde:

“Dedim ki ölmüş at böylesine yolu nasıl alabilir?

Dedi ki: Bizim yolumuz semizlikle alınamaz…

Hızır’ın gönlünde geminin kırık, delik olması gerek.

Gemiyi kırmaz, delmezsen, gemi batar, kalakalırsın; gezip gidemezsin, yol alamazsın….

Dünya bir geçide benzer; kırık ayakla geç o geçidi;

sağlam ayakla bu köprüden geçemezsin…

Perde yandı mı insan, Hızır hikayesini de tamamıyla anlar, Ledün bilgisini de…”

Hz. Mevlana yüzyıllara tesir etmiş bir irşad kahramanıdır. Onun baktığı adese ile dünya ve içindekilere bakanlar, dünya ve ahirette yanılmaz ve pişman olmaz. Kehf süresi bu bakış açısına pek çok ayetiyle işaret eder.

DAHA TEMİZ OLANI ARAMAK…

“… Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin.” (18/19)

Bu ayetle ilgili İbn-i Kesir Tefsirinde şu bilgi var:

“Hemen yiyecek satan bir adama yöneldi ve yanındaki parayı ona uzatarak kendisine yiyecek vermesini istedi. Adam onu görünce hayret etti, verdiği parayı tanımadı. Parayı alıp komşusuna götürdü. Komşu diğer komşuya götürerek aralarında dolaştırdılar ve dediler ki: Muhakkak bu adam, bir hazîne bulmuş olmalı. Bunun üzerine durumu kendisine sordular; bu parayı nereden aldın? dediler. Hazîne mi buldun sen, yoksa nereden geldin? dediler. O ise; ben, bu şehrin halkındanım daha dün akşam buradan ayrıldım. Buranın hükümdarı Dakyânûs adındaki kişidir, dedi. Çarşıdakiler adamı deli sandılar ve tutup vâlîye götürdüler…” diye devam ediyor.

Bu ayetle ilgili diğer müfessirlerin temas etmediği bir nokta var. Sadece “Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar”da bahsediliyor:

“Mağara yârânından birisi çarşıda alışveriş yaparken gerek giyim kuşamı gerekse kullandığı paradan fark edilince, şehir halkı, -bir kısım kaynaklara göre- başta vali olmak üzere onu takip ederek, Ashab-ı Kehf’i mağarada bulurlar. Daha önceden gerek vicahî kültür yani dededen toruna intikal ile, gerekse kitapların kaydettiğinden hareketle, Ashab-ı Kehf’i tanıyan binler-yüz binler imanlarını basitten mürekkebe, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîn’e, ondan da daha ötesine yükseltirler ve bu şok hâdise ile toplum öylesine temelinden sarsılır ki herkes dine koşar ve işte ilâhî takdir gereği bu kahramanlar ikinci kez de misyonlarını böyle eda eder ve çekilip kendi âlemlerine dönerken arkalarından binlerce insanı alır kendi düşünce ufuklarına yükseltirler.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

PARA YAKALATIYOR

“Bu âyet-i kerimede dikkati çeken ikinci bir husus da paradır. Neticesi ne olursa olsun dünya ve dünyalık onları ele vermiştir. Bakın, Yemliha’yı -eğer o ise- şehir halkının fark etmesi para ile oluyor. Sonucun iyi olması bir lütuf; ama para yakalatıyor. Öyleyse mefkûre insanı ele geçmeyi, dost-düşman çevre tarafından yakalanmayı arzu etmiyorsa, kazanma değil, dünya zaafı bile olmamalıdır. Evet, öteden beri nice serv-i revan canlar, nice muktedir sultanlar hep bu gaddar-ı bî insafın esiri olmuşlardır. İnsanın fıtratındaki bu zayıf nokta kullanılarak nice milletler pâyimâl edilmiş ve nice toplumlar tarih olup gitmiştir. Ne var ki dinin intişar etmesi ve etraf-ı âlemde şehbal açması da yine paraya, yani maddî finansman gücüne bağlıdır… Müslüman para kazanmalıdır, zengin olmalıdır; olmalıdır ama gönlünde de zerre kadar ona yer ve değer vermemelidir.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

MAL VE MÜLK İMTİHANIYLA ELENME

“Bunların dışında Kehf sûresinde anlatılan bir hâdise de, bağ ve bahçe sahibi iki kişinin durumudur.(18/32) Mağara devrinden sonra böyle bir imtihan devresine işaret gibi görünen bu hâdise de çok mühimdir. Servet sahibi olmak, bağ ve bahçe edinmek, elbette bir suç ve günah değildir. Ancak bunlar, insanın gönlünü çeliyor ve yapılması gereken insanlık adına büyük ve mühim işlerin ihmal edilmesine sebebiyet veriyorsa o zaman mahzurludur. Bu kıssada iki arkadaştan biri bu imtihanı vermiş diğeri ise kaybetmiştir. Demek oluyor ki, elenmeler her devrede devam etmektedir. Kimisi işin başında kaybederken, kimisi de işin ortasında veya sonunda kaybetmektedir. Buradan ipi göğüsleyinceye kadar (yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar) insanın kazanmak veya kaybetmekle yüz yüze bulunduğunu çıkarabiliriz.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

Yarın: Hızır çeşmesine doğru- 5

[Veysel Ayhan] 31.10.2017 [TR724]

Cumhuriyet? [Mehmet Efe Çaman]

Ankara semalarında bulutların oluşturduğu “Atatürk portresi” belirmesiyle beraber yaşanmakta olan mucize bir kez daha net şekilde ortadayken, benim ve diğer birkaç yazarın tutup da Cumhuriyet Bayramı ve Cumhuriyet’in geldiği son nokta konusunda ne gibi bir katkısı olacak, bilemiyorum. Bildiğim, bir şeyin var olduğu kadar, var olduğuna inanmanın da önemli olduğu.

Törenlere katılan Japon samuraylar gibi giyinmiş kırmızı esvaplı Osmanlı “okçular” ile Cumhuriyet arasındaki ilgiyi de sorgulamayacağım. Kız okçuların – böyle bir şey var mıydı demeden – bazılarının başörtüleri üzerine firketeledikleri mavi feslerin tarihsel gerçekliğinin yanında, sahip oldukları post-modern cumhuriyet imajı da olmayacak konumuz. Sokak köşelerinde masa kurup, üzerlerine giydikleri beyaz önlüklerin üzerine “Tam Bağımsız Türkiye” yazan ulusalcı eylemcilerin Cumhuriyet’ten ne anladıkları ve ne bekledikleri de değil yazının mevzusu. Bağdat Caddesi’ndeki yürüyüşte “Dağ Başını Duman Almış, Gümüş Dere Durmaz Akar” marşıyla trans haline geçmiş kalabalık meselesi de açıkçası çok klasik bir girizgâh olma potansiyeli de taşıyor olsa, bilerek, isteyerek kaçınacağım bir şey. Hafiften tebessüm ettiğimi itiraf etmem gereken, resepsiyonda Erdoğan ile poz veren ve Sabah şeyinin elbette ki altını çizerekten yayınladığı Erdoğan ve Bahçeli arasındaki sevgi dolu bakışma fotoğrafı da iyi bir Cumhuriyet Bayramı yazısı girişi olamaz, taşıdığı büyük potansiyele karşın. “Külliye” nizamiyesindeki mehter diye bir başlık mümkün de olsa, daha sade bir başlık tercihimdir, bu nedenle onu da geçiniz.

KUTLANAN ‘ŞEY’ NEYDİ?

Bahsedilen ne? Kutlanan? Siyasi bir sistem mi kutlanıyor? Devlet kuruluşu mu? Kurulan devlet ile şimdiki yapı arasındaki farklılıkları ele almadan bir şeyi kutluyor olmak için kutladığımıza dair bende oluşan çelişkiyi bir tarafa bırakacak olursak, 29 Ekim 2017 günü “yurt sathında ve dış temsilciliklerde” kutlanan “şey” neydi? Öyle ya, doğum günü kutlanırken doğan şey neyse, onun doğduğu gün kutlanır – sıfır yaşında neyse kutladığımız yaşta da odur kişi, yaşı değişse de. Kutlanan eğer bir evlilik yıldönümü olsaydı, bir çift gerekecekti kaçınılmaz olarak – belli bir tarihte evlenmiş olan ve yıldönümü kutlamasının yapıldığı gün de mantıken evli olmaya devam eden. Yani çift boşanmış olsa, evlilik yıldönümünün anlamı kalmıyor. Kutlamak da dolayısıyla pek mantıklı olamaz kanısındayım, siz ne dersiniz?

Kutlanılmış olan Cumhuriyet, bir devletin kuruluşu ve aynı zamanda bir rejimin kuruluşunun yıldönümü. Dolayısıyla devleti ve rejimi sorgulayalım, niteliklerini ele alalım, sonra görelim neyi kutlamış insanlar.

MADDİ MENFAAT İÇİN KURTULUŞ SAVAŞI VERİLMEDİ

1920’lerin başında vatansız kalma tehlikesini bertaraf etmek amacıyla çıkılmıştı yola. Askeri ve siyasi bin bir badireden ve zorluktan sonra, Kurtuluş Savaşı kazanılmış, bugün Anadolu ve Trakya’da elde olan toprakların üzerinde yeni bir devlet ortaya çıkmıştı. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve kazanan kadroyu öven de vardır yeren de. Ama herkesin üzerinde birleştiği belki de tek nokta, bu kadronun aldığı riskleri, çektiği zorlukları, verdiği mücadeleyi, sahip olduğu iradenin dayandığı hareket noktasını – kısaca, yaptıklarını – kendi çıkarları için değil, gerçekten de vatan için, millet için, istiklal için, bağımsızlık için yapmış olduğudur. Yani bu kadroyu her bakımdan yerden yere vuranlar dahi çıkıp diyemezler ki, Atatürk ve silah arkadaşları zerre kadar maddi menfaat için bu olağanüstü mücadeleyi vermiş olsunlar.

Yine, Cumhuriyet devrimleri konusunda birçok kişi eleştirilerde bulunabilir. Demokrasi, insan hakları, din özgürlüğü, toplumsal çoğulculuk, etnik haklar gibi pek çok sahada – anakronizmin dayanılmaz şehvetine kapılarak – Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını yerden yere vuranlar bile dememişlerdir ki, bu yapılan devrimleri yapan elit, şahsi bir ajandasını, maddi bir beklentisini kamufle etmek için yaptı yaptıklarını. Yani Atatürk’ün projesinin bir idealizme dayandığını, düşmanları bile kabul eder, onun bu husustaki dürüstlüğünden kimse şüphe etmemiştir. Belli bir yönü vardır yapılan devrim ve reformların. Her devrimin doğasında olduğu gibi, zorlayıcı bir irade de vardır, görmezden gelemeyeceğimiz kadar bariz olan. Ancak, olmayan sahtekârlıktır, takıyyedir, kişisel beka ve maddi beklentilerdir. Yoktur böyle şeyler – en süzme Atatürk ve cevval Kemalizm düşmanları bile böyle bir şey iddia etmemişlerdir. Absürttür çünkü ve kendi içinde tutarlı olmaz böyle bir şeyi ileri sürmek.

Bu kadronun mücadelesi gerçektir – çakma bir kurtuluş mücadelesi yaşanmamıştır, Anadolu işgal altındayken verilmiş olan bir savaş vardır ortada. Sahte bir dış güçler paradigması yoktur, Sevr üzerine inşa edilen “Doğu Sorunu’nun” çözümü, yani Osmanlı topraklarının son paylaşımı meselesi vardır. Ve bu “yedi düvel” meselesini küçümsemek, yakışık almaz. Tarihsel bir gerçeklik görmezden gelinemez – hele de bu insanın kendi tarihi ile bağlantılı olursa! Verilen şehitler vardır, kahramanlıklar vardır, ihanet ve korkaklık, fedakârlık ve cesaretle yoğuruşmuş, artı ve eksileriyle yeni bir devlet kurulmuştur. Her başlangıç gibi zor bir iştir bu. Ve küçümsenmemelidir.

BU DERECE BİR DEVLETSİZLİĞE ŞAHİT OLMADIK

Bu duygularla dünkü “Cumhuriyet Bayramı” törenlerini takip ederken, midem bulandı, kendimi bir tuhaf hissettim. Moğol mezalimi ve Ermeni soykırımı haricinde hiçbir dönem bu topraklar bu kadar büyük bir haksızlığa, zulme, hukuksuzluğa ve hepsinden de önemlisi devletsizliğe şahit olmadı. Evinde dedesiyle beraber kalorifer borusuna her sabah Türk Bayrağı çekmiş olan bir zamanların 4-5 yaşlarındaki çocuğudur bu satırların yazarı. 15 yıl Almanya’da kaldıktan, lisans-yüksek lisans ve doktorasını Almanya’da yapıp, Almanya’da üniversitede hocayken sadece ülkem, halkım, vatanım deyip 9 aylık kızı ve eşiyle beraber memlekete dönen bir zamanların genç bir doktoralı idealisti yazıyor bu satırları. Kanun Hükmünde Kararname ile alnına vatan haini damgasını yapıştırdığınız, terörist ilan ettiğiniz, her gün ana-avrat sövdüğünüz kişi evet budur. Ve size diyor ki: sahtekâr değilsiniz sadece be! Aynı zamanda sahtesiniz de! Neden? Neden mi! Çünkü:

Atatürk ve mücadelesi gerçekti. Sizinki sahte! Kurtuluş Savaşı gerçekti, 15 Temmuz en iyi olasılıkla “kontrollü”. Atatürk ve ekibi maddi menfaat beklemiyordu – gözleri parada-pulda değildi, makam-mevki sadece onları inanmış oldukları ideallere taşıyan vasıtalardı. Erdoğan ve ekibi için bunu söyleyebilecek kaç kişi var bugün Türkiye’de ve dünyada? Atatürk ve ekibi, siyasi mücadele ve devrimlerinde en sert ve acımasız politikaları dahi uygularken, hamile kadınları, bebekleri, hapishanelerde süründürmedi. Sürgüne zorladıkları, hapse attıkları kişilerin eşlerine, çocuklarına dokunmadı! İnsan olmaktan ödün vermedi yani. Evet, zulmün bile bir etik alt sınırı vardır. Esir Yunan komutanı çadırına çağırıp kahvesini nasıl arzu ettiğini söylediğinizde düşmanlarınızın bile saygısını kazanırsınız. Savaştığınızın sizin gibi bir insan, sadece insan olduğunu bilmeniz size huzur verir. Yenilginin bile insaniyet çerçevesinde gerçekleşmesi önemlidir. Karşısındakini canavarlaştırmaya ve şeytanlaştırmaya çalışanlar, insanlıklarını kaybederler.

1923’TE KURULANLA BUGÜNKÜNÜN HİÇBİR ALAKASI YOK

Kimse kendisini kandırmasın. Anayasasız, hukuksuz, tüm kurumlarının içi boşaltılmış, işleyen tek bir müessesesi kalmamış, her şeyin bir diktatörün iki dudağı arasında olduğu bir rejim var bugün. Bu rejimin 1923’te kurulmuş olan – Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı – devletle yakından uzaktan hiçbir alakası yok. 1930’ların parti devleti Türkiye’de en azından bir partinin kurumsallığı ve iç dinamiği vardı. Vurgulandığı üzere, inandığı bir dünya görüşü ve idealler vardı. Dürüst ve karizmatik bir lideri vardı. Ve 1930’ların dünyasıydı dünya: Avrupa’nın yarısının diktatörlüklerle dolu olduğu, bundan 85 yıl öncesinden bahsediyoruz! O dünyada bile, o günlerin CHP’si, elindeki tüm olanaklara ve güce karşın, bugünkü yolsuzlukların onda birini yapmadı! O günün lideri, Kurtuluş Savaşı komuta etmiş – çakma başkomutan değil, gerçek Gazi Başkomutan – ve devlet kurmuş Mustafa Kemal Atatürk bile, bugünkü diktatörün yetkilerine (ve daha da önemlisi ihtiraslarına) sahip değildi! Dahası, tek bir yolsuzluğu ve veremeyeceği maddi hesabı yoktu. Pisliğe, iğrençliğe bulaşmamış, olmadığı gibi görünmeye debelenen, bir dediği diğerini tutmayan, oportünist ve menfaatçi bir lider değildi. Eğrisiyle-doğrusuyla, yaptıkları ve yapamadıkları, hatta yapmadıklarıyla, Erdoğan’ın yanına bile koyup da mukayese etmeye elimin varamayacağı kadar önde ve üstte biriydi. Ve onun kurduğu Cumhuriyet de, her türlü eksik ve gediğine karşın, bu topraklara kaybettiği bağımsızlığın üzerinde, dönüşebilme ve gelişebilme kurumsallığını haiz bir yapı bırakmıştı.

Bugün o Osmanlı aydınlanma süreci üzerine inşa edilmiş, 1920’de temelleri atılan ve 1923’te kurulan devlet, Türkiye Cumhuriyeti, fiilen ortadan kalkmış durumda. Ortada sadece “hasta adam” değil, cansız yatan bir beden var. Koca bir çınar devrilmiş, birkaç kendini bilmez menfaatçi tarafından, ancak bildiğimiz ekip takıyyeye aynen devam ediyor. Ne kadar makyaj yapsanız da bu durum sırıtıyor. Kendinizi kandıramazsınız. Aynaya baktığınızda gördüğünüzün ne olduğunu bildiğiniz gibi, kutladığınızın da 1923’te kurulan Cumhuriyet’in yıldönümü değil, ortadan hınzırca kaldırdığınız kadim devletin cenazesi olduğunu biliyorsunuz. Şatafatlı saraylar da, trans haline geçmiş kalabalıkların haykırışları da, sansürlenen basın ve medya da, tepelerinde Demokles’in kılıcı olan korkak akademi de, bu iğrenç tiyatroyu ortadan kaldırmaya, pisliğin konusunu bastırmaya yetmiyor, yetmeyecek. Ben anılarımın en güzel yerinde, 2. Dünya Savaşı sırasında 3,5 yıl yedek subaylık yapmış rahmetli dedemle beraber kalorifer borusundan göndere çekiyorum yine çocukluğumun en saf ve alımlı Türk bayrağını. Biliyorum ki her Moğol istilası sonrası bu topraklara bahar gelmiştir yine. Bugünkü tabloda, kutlanacak bir şey kalmamış olsa da, “deldikleri gibi giderler” diyen gerçek kahramanlar vardır bizim tarihimizde. Bu günler bir gün geçer.

[Mehmet Efe Çaman] 31.10.2017 [TR724]

Bu yazının en tepesine kalpaklı Mustafa Kemal fotoğrafı koyar mısınız lütfen! [Tarık Toros]

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlandı, geçen pazar.

İki sene önce bir bayram arefesinde, 28 Ekim 2015’te medyamıza çöküldü, İstanbul’da.

Binlerce polis binamızın etrafını çevirdi.

Binlerce seyircimiz, okurumuz kapımızın önünde toplandı.

48 saat süren bir operasyonun son sahnesiydi, baskın.

48 saat boyunca ülke, iki kanaldan birden yaptığımız kesintisiz canlı yayını seyretti.

Sadece seyretti.

Tarlabaşı’nda bir binanın çatısı tutuşsa dakikalar içinde 3G’li kameralarını gönderip canlı yayına geçen haber kanalları, saat başlarında 30 saniye ile geçiştirdi.

O gün bugündür medya ve tüm kurumlarıyla ülkem için yastayım.

Ne dini, ne de milli bayram kutluyorum.

Mânâsız geliyor çünkü.

Atatürk Cumhuriyeti’nin tüm müesseseleri çökmüş, instagram’da Atatürk fotoğrafı paylaşıp “izindeyiz” demekle düzelmiyor bu işler. Bağdat Caddesi’nde yürümekle de.

Basın susturulurken medya binalarına… Hukuk iğfal edilirken adliye önüne gidilecekti.

Seçime şaibe karıştırılırken… Yüksek Seçim Kurulu önünde toplanılacaktı.

Geçti gitti.

***

Bugün ülkesinde özgürce yaşama imkânını yitirenler neden Batı’ya yelken açıyor?

Bence üç şey etkili:

-Demokrasi var.

-Farklılıklara saygı esas.

-Güçler ayrılığı tesis edilmiş.

***

Yüzde yüz böyle değil elbette.

Bakın İspanya’ya… Katalanlar bağımsızlık isteyince ellerinden özerklikleri alındı, liderleri tutuklanma riskiyle karşı karşıya.

Her ülkenin defoları var.

Lakin…

Ortadoğu ile…

Ve artık bir Ortadoğu ülkesi olan Türkiye ile mukayese bile kabul etmeyecek bir seviye tuttukları kesin.

***

Bayramlarımızın adı çok güzel:

-Milli Egemenlik

-Zafer

-Cumhuriyet

Parlamento açılmış, zafer kazanılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş.

Üç temel milli günümüz var bizim: 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim.

19 Mayıs ise Kurtuluş Savaşı’nı başlatan simgesel bir adım olduğu için kutlanıyor.

***

Ülkenin tüm ayarlarının bozulduğunu söylemeyen bir Allah’ın kulu yok.

Peki fabrika ayarlarına geri dönülebilir mi?

Mehmet Altan yıllar önce “İkinci Cumhuriyet” istemişti de, ortalık karışmıştı.

Şu an o dönem dahi mumla aranıyor.

Çevirip şöyle soralım:

Şu gün yaşananlar, Birinci Cumhuriyet’in bir sonucu değil mi?

Atatürk’ü hayırla yad etmek başka şeydir… Tek adam, ikinci adam ve sonraki devlet uygulamalarını kritik etmek başka.

Tek başına “başörtüsü zulmü” bile önceki devlete kusur olarak yeter.

Dindarlar, Kürtler, Aleviler…

Çıban başı olarak görülüp… Kamplara kapatılıp, köyleri kentleri basılıp, yakılıp yıkılıp… Sindirilmeye çalışılmadı mı?

Dün devlet faşizmi ile okullardan atılan, kamuda çalıştırılmayan başörtülülerin bir bölümü… O gün yüklendikleri kinle, kendilerinden olmayan boğazlanırken aynı acımasızlık içinde değil mi?

***

Bugünler geçer.

Tahribatın faturası, tek başına Erdoğan ve AKP’ye kesilemeyecek kadar büyük olacak.

Eskiden “derin devlet” derdik.

Ortaya çıktı ki…

Derin merin değilmiş, karanlık dönemlerin kodları bizatihi devletin kodlarıymış.

***

Bayramların yeri ayrıdır, kutlanır.

Önceki dönemler de artısı eksisi ile hatırlanır, dersler çıkarılır.

Yeni bir kurtarıcıya gerek yok.

Bugün ülkeye yapılacak en büyük iyilik ve bırakılacak miras:

Demokrasi, farklılıklara saygı ve güçler ayrılığını tesis etmek olacak.

Bedel ödemeden de olmuyor bu.

“Sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”

Güzel laftır.

Nazım Hikmet’e böyle çok atıfta bulunulur.

Lakin icraat sıfırdır.

Keşke facebook’a bir fotoğraf koyup, altına slogan yazmakla bitseydi işler.

Yetiyorsa bu, editörden ricam… Şöyle bu yazının en tepesine kalpaklı bir Mustafa Kemal resmi koysa da…

Sıramı savsam.

[Tarık Toros] 31.10.2017 [TR724]

Erdoğan, durduk yere neden itiraflarda bulunuyor? [Mahmut Akpınar]

Erdoğan belediye başkanlığını da yaptığı, neredeyse 30 yıldır kendilerinin yönettiği ve bu hale gelmesinde büyük sorumluluk taşıdığı İstanbul’la ilgili itiraflarda bulunuyor: “Biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.”

İki sene önceki konuşmasında: “İstanbul‘a çok yanlışlar yaptık. Onu da söyleyeyim. Ucube inşaatlar yaptık. Bu ucube inşaatlarla maalesef İstanbul’umuzun o güzelliğine bizler yanlışlık yaptık” demişti.

İbn Haldun Üniversitesi açılışında: “40 kat 100 kat binalar sizi medeni yapmıyor ama biz de bu tuzağın içine düştük” sözlerini sarf etti. Sanki kazara düşülmüş, farkında olmadan girilmiş, sehven yapılmış bir iş gibi itiraflarda bulundu.

Gölete dönüştürülen, tabiat harikası Ayder için de, “Allah’ın bize verdiği Ayder bambaşka, ama biz Ayder’i kirlettik rezil ettik” dedi.

Ama bu itiraflara rağmen İstanbul’da Erdoğan’dan izinsiz kupon arsalara kimsenin dokunamadığı biliniyor. Rantı belirli bir seviyenin üzerindeki yapıların, inşaatların olurunun bizzat O’nun iki dudağı arasında olduğu herkesin malumu. Rant kalemleri hiyerarşik olarak aşağıya doğru diğer “önemli” zevata bırakılıyor. İstanbul kendisinin de ifade ettiği gibi en fazla onun sorumluluğu döneminde betonlaştı. Parklar, korular yapılaşma alanlarına dönüştürüldü. Ormanlar talan edildi, tarihi binalar yakılıp yerine rantı yüksek yapılar inşa edildi. Altyapısı hazırlanmadan, sosyal maliyeti, çevreye zararı, kent dokusunu tahribi düşünülmeden her yere “ucube binalar” dikildi. İnsanlar Gezi Parkını betonlaşma zihniyetinden korumak için mücadele verdi ama “vatan haini” “terörist” oldular. Hükümetin ağır yaptırımı ve şiddetiyle karşılaştılar. Sanki Ayder Yaylasını körfez zenginlerine, otellere uzaylılar peşkeş çekti! Ormanları, yaylaları yakıp yapılaşmaya Marslılar açtı!

Sadece kentlere, İstanbul’a mı ihanet edildi? İnsana da ihanet edildi. Yap boz tahtasına döndürülen sınav ve eğitim sistemi ile 15 yıldır nesiller heder ediliyor. Levent Kırca’nın yıllar önce çektiği skeçteki gibi eğitimde en belirgin sistem sistemsizlik, belirsizlik, karmaşa! Eğitim alanındaki uzmanlar, yöneticiler dahi değişiklikleri takip edemiyor. Hangi değişiklik hangi faydasından dolayı yapıldı, neden dolayı kaldırıldı bilen yok! Adeta gençliği heder etmek için özel bir tahribat ekibi çalışıyor. Erdoğan da bunu kamuoyuna deklare ediyor ve şöyle diyor: “Sınav sistemlerini  defalarca değiştirdiğimiz halde hala öğretmenlerimizi de öğrencilerimizi de  velilerimizi de memnun edecek bir sonuca ulaşamadık.”

Terör ve güvenlik konuları, özellikle PKK terörü bu ülkede 40 yıldır can yakan bir problem. AKP hükümetlerinin en önemli taahhütleri arasında terörü ve Kürt sorunu çözme hep vardı. Yıllarca “Analar ağlamasın”, “çocuklarımız ölmesin”, “teröre prim vermeyeceğiz” diye milletten oy topladılar, konuşmalar yaptılar. Ama Erdoğan bu en hayati konuda valilere: “Operasyon yapmayın, üzerlerine gitmeyin” talimatını bizzat verdiğini TV’de söyledi. Sonra da kendilerinin PKK tarafından kandırıldığını, bu dönemde şehirleri bombalarla doldurduklarını, daha fazla militan toplayıp silahlandıklarını itiraf etti. Erdoğan yine kandırılmıştı. Hem de 40 yıllık silahlı terör örgütüne! Kimse “senin elinde istihbarat kurumları, emniyet birimleri yok muydu, neden kandırıldın?”, “kandırılmanın kaç cana mal olduğunu biliyor musun?” “Bunun faturasını kim ödeyecek?” demedi.

Dış politikada da pek çok aldanma, aldatılma hikayesi var. Barzani aldatıyor, Esed kandırıyor, Obama yanıltıyor. Rusya, ABD’den Kürdistan Bölgesel yönetimine kadar herkes aldatıyor.

Peki Erdoğan bunu neden yapıyor?

Arada bir ters giden konularda, iflas etmiş politikalarla ilgili hem de halkın önünde neden itiraflarda bulunuyor?

Basınçla çalışan bütün sistemlerde tedbir olarak, riskli durumlarda devreye giren emniyet sübapları bulunur. Düdüklü tencere örneğinde olduğu üzere basınç bir düzeyi aşınca o delikten basınç dışarıya atılır, böylece patlamaların, büyük kazaların önüne geçilir. Benzer sistem aslında sosyal bilimlerde de vardır. Toplumda da zaman zaman basınç artar. İnsanlar üzerindeki baskı taşınmaz hale gelir. Bazı problemler sokağa düşecek kadar sorgulanır, irdelenir hale gelir. Böylesi bir durumda en katı ve acımasız diktatörler dahi toplumsal patlamaların önünü almak için bazı şeyler yaparlar.

  • Kontrollü muhalefet partileri kurdururlar ve bunlara kontrollü eleştiriler yaptırarak hem toplumun gazını alırlar hem de ülkede “muhalefet var, kendisi de eleştirilebiliyor” algısı oluştururlar.
  • Yine kontrollerindeki yazar çizerlere şahısları, politikaları dahil halkın rahatsız olduğu bazı konuları yazdırırlar. Böylece toplumun tansiyonunu düşürürler.  Bu tür yazılar bazen yanında görünen yazarlara, bazen de tam karşıt konumdaki kişilere yazdırılır.
  • En önemli gaz alma, tansiyon düşürme yöntemlerinden birisi de özeleştiri kabilinden hataları itiraf etmek, yapılan yanlışları usulüne uygun tonda ve tarzda söylemektir. Böylece insanlar özeleştiri yapabilen, hatalarından dönme eğiliminde, yanlışları düzeltme isteğinde “daha insani” bir lider profili görür. Halk suçluyu sevmez ama suçunu kabul edene daha makul bakar. Ayrıca halka yapılan itiraflar başkalarının daha sert ve acımasız eleştirilerinin önünü keser.

Erdoğan bilime, okumaya uzak bir kişilik. Kendisi de kitap okumayı sevmediğini itiraf ediyor zaten. O, tam bir pragmatist ve popülist. Ama kendi siyaseti ve çıkarı için bilimsel araştırmalardan, kamuoyu çalışmalarından, anketlerden en fazla yararlanan kişi. Pek çok konuda sürekli ölçümler yaptıran ve bunlara göre politikalar, söylemler geliştiren bir siyasetçi. Toplumda kendisine yönelebilecek eleştiri konularını tespit ediyor ve o konularda bizzat toplumun önünde itiraflarda bulunarak muhtemelen gaz sıkışmalarını, patlamaları önlemeye çalışıyor. Kendi cenahındaki kesimlere de “muhasebe yapan”, “hatalarında ısrar etmeyen” bir lider imajı çiziyor.

Erdoğan politik tarihe geçecek, üzerinde tezler yazmaya değer uç bir örnek. Onun siyasi manevraları, kıvraklığı konusunda çok şey yazılacak, çizilecek. Ancak hataları kabul etmek, bazı konularda yanıldığını söylemek ve düzeltmeye çalışmak insani bir durum. Hiçbir vebali, kusuru, ihmali yokmuş gibi davranmak toplumun umut kesmesine, yüz çevirmeye neden olabiliyor. “Sorry” kelimesini kullandığınızda muhatabın hıncı, nefreti, husumeti yumuşuyor. Haklı olsanız dahi özür dileyerek söze başlamak bir erdem. Her suçu başkasına atmak yerine kendini de hatalı bulmak farklı çıkışlar, çözümler aranmasına kapı aralıyor. Hiçbir sorumluluğu, hatayı kabul etmeyen yaklaşımlar düşmanları intikama, izleyenleri nefrete, hatayı gören dostları ise uzaklaşmaya yöneltebiliyor.

[Mahmut Akpınar] 31.10.2017 [TR724]

Futbol topuna dokunmadan teknik adam oldular [Efe Yiğit]

Saha kenarında futbolu yöneten teknik adamların büyük çoğunluğu yeşil sahalarda ter dökmüş isimlerden oluşur. Nedendir bilinmez yıldız oyunculardan fazla iyi teknik adam çıkmazken, vasat oyunculardan başarılı çok sayıda teknik adam vardır. Bir de hayatlarında futbol topuna dokunmadan teknik adam olanlar var. Hem de oldukça başarılar. Çoğunu yakından tanıyoruz.

18 LİG, 10 KUPA KAZANAN ATLET

İskoçya futbolu denince akıllara sadece iki takım gelir: Celtic ve Glasgow Rangers. İflas edip lig düştükten sonra eski günlerini aratan Glasgow Rangers’ın aralıksız 34 yıl teknik direktörlüğünü yapan Bill Struth’un sadece kulüp tarihinde değil, İskoç futbolu için de önemli bir yeri vardır. Geçimini taş ustası olarak sağlayan Bill Struth bir yandan spor olarak atletizmi tercih eden biriydi. 30’lu yaşlara kadar pistlerde koşan Struth, 45 yaşındayken Rangers tarihinin ikinci teknik direktörü olarak göreve başladı. Aralıksız 34 yıl görevde kaldı ve 18 lig, 10 İskoçya Kupası kazandı. 79 yaşına kadar teknik adamlık yapan Struth, futbol tarihinin en başarılı teknik adamlarından biri oldu.

GÜNDÜZ BANKACI, GECE ANTRENÖR

İtalya Serie A’da bu sezon Napoli fırtınası esiyorsa bunun mimarı teknik patron Maurizio Sarri. Ligde 11 maçta topladığı 31 puanla liderlik koltuğunda oturan Napoli’nin hocası Sarri hayatı boyunca futbol oynamamış bir isim. Asıl mesleği bankacılık. 1990’da hobi olarak Stia takımında antrenörlük yapmaya başladı. 1999’a kadar gündüz bankacı, akşam teknik adamlık hayatını sürdürdü. 1999’da bankacılığı bırakıp teknik adamlığa devam eden Sarri, Serie A’nın lideri Napoli’yi 2015’ten bu yana çalıştırıyor.

55 YAŞINDA ZİRVEDE BIRAKTI

Futbol tarihinde Arrigo Sacchi’nin ayrı bir yeri vardır. 1987-91 arasında çalıştırdığı Milan’a oynattığı futbol ve kazandığı başarılarla haklı bir üne sahip oldu. Futbol oynamayan Sacchi, babasının ayakkabı fabrikasında çalışırken, bir taraftan da amatör takımlarda antrenörlük yaptı. Profesyonel olarak takım çalıştırmaya 39 yaşındayken 1985’te Parma ile başlayan Sacchi, sırasıyla Milan, İtalya milli takımı, tekrar Milan, Atletico Madrid ve yeniden Parma’yı çalıştırdıktan sonra 2001’de 55 yaşındayken emekliye ayrıldı.

TAMİRCİLİK YAPARKEN, FUTBOLA KAYDI

Ante Cacic ismi hepimize tanıdık gelen bir isim. 2018 Dünya Kupası elemelerinde aynı grupta yer aldığımız Hırvatistan’ın teknik direktörüydü. Grupta 9. haftada Hırvatistan konuk ettiği Finlandiya ile berabere kalırken, liderliği İzlanda’ya kaptırmanın faturası Cacic’e kesilmişti. Milli takım teknik direktörlüğüne kadar yükselen Ante Cacic’in asıl mesleği ise radyo ve televizyon tamirciliğiydi. Geçimini tamircilikten sağlayan Cacic, bir taraftan da antrenörlük kursuna gidiyordu. Diplomasını aldıktan sonra tamirciliği bırakan Ante Cacic, en başarılı günlerini Dinamo Zagreb ve Maribor’da geçirdi.

SON YILLARIN EN BAŞARILI TERCÜMANI

Jose Mourinho son dönemin en başarılı teknik adamlarının başında geliyor. FC Porto ile kazandığı lig şampiyonluklarına UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni ekleyince bir anda Avrupa’nın tanıdığı bir isim oldu. 15 yaşına kadar futbol oynayan Mourinho ‘Benden futbolcu olmaz’ deyip kramponlarını çıkardıktan sonra meslek olarak tercümanlığı seçmişti. Ancak bir yandan da eski milli kaleci babası Felix Mourinho’nun teknik direktörlük günlerinde rakipler hakkında notlar tutuyordu.

1994’te FC Porto’nun teknik patronluğuna getirilen ünlü İngiliz hoca Bobby Robson’un tercümanı olarak göreve başlayan Mourinho, aynı vazifeye İngiliz hoca Barcelona’ya gidince de devam etti. İlerleyen yıllarda spor akademisini bitirip diplomasını alan Mourinho, yakın dönemde futbol dışından gelip de en başarılı teknik adamlardan biri oldu.

FİTNESS KOÇLUĞUNDAN DÜNYA KUPASINDA

Fenerbahçe taraftarlarının unutamadığı isimlerin başında Carlos Alberto Parreira gelir. 1995-96 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştıran Brezilyalı teknik adam, sarı lacivertli ekibi Trabzonspor’un önünde averajla şampiyonluğa taşımıştı. Brezilya’ya 24 yıl aradan sonra 1994 Dünya Kupası’nı getiren isim olan Parreira’nın teknik adamlık öncesi mesleği ise oldukça ilginçti. Amatör bir kulüpte fitness koçluğu yapan Parreira futbol topuna dokunmadan teknik adamlığı seçen isimlerden biri olarak tarihteki yerini aldı.

[Efe Yiğit] 31.10.2017 [TR724]

Toprak yiyeni de var karnı doymayanı da.. [TR724]

Okurları olarak edebiyatçıları zarif, iyi huylu, naif insanlar olarak hayal etmeyi pek severiz. Ancak sanatçılar hep yüce tavırlı, nezaket timsali olamıyor. Onların da her ademoğlu gibi takıntıları, bırakamadıkları kötü alışkanlıkları ya da kaba davranışları var. Hüseyin Rahmi’den Tevfik Fikret’e, Reşat Nuri’den Yahya Kemal’e Türk edebiyatının üstadlarının tuhaf takıntıları mevcuttu.

Doymayan adam: Yahya Kemal

Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı’nın şairini neredeyse tanıyan herkesin onunla ilgili bahsetmeden geçemediği bir şey var. Yahya Kemal boğazına aşırı düşkündü. Bu şişmanca şairin Safiye Sultan diye hitap ettiği Safiye Ayla, onunla ilgili bir anısını şöyle anlatıyor: “İzmir’de bir ziyafette kendisiyle karşılaştığım günü hiç unutamam. O gün art arda tam yedi çuprayı gövdesine indirdikten sonra sofrada fasulye piyazı dahil diğer yemeklerden payına düşeni yemekten de geri kalmamıştı. Üstad, bir yerlerde yemek yemeği şehvet etmişti kendine.”

Örgücü Hüseyin Rahmi Gürpınar

İstanbul’un eski mahalle hayatını, bilhassa da kadınların dünyasını aşırı gerçekçi bir dille resmeden Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın takıntısı düşman başına… Tam bir temizlik ve titizlik abidesi Gulyabani yazarının mikroptan, hasta olacağından ödü kopardı. Bu korkusu onu senelerce, yaz kış eldivenle gezdirdi. Belki bu titizlikte bir hanım bulamayacağı endişesiyle hayatı boyunca da evlenmedi. Annesini küçük yaşta kaybeden Hüseyin Rahmi, teyzesinin Aksaray’daki konağında büyüdü. Buradaki kadınlarla dolu dünya, usta romancının eserlerine de yansıdı, lakin onun hayatına daha enteresan etkileri de oldu. Hüseyin Rahmi evinde örgü örer, ördüğü takkeleri evde giyer, hatta Avrupa’dan örgü modelleri getirtirdi.

Tiryaki Reşat Nuri Güntekin

Bize Anadolu’dan türlü hikâyeler anlatan Reşat Nuri Güntekin, tam bir sigara bağımlısıydı Çalıkuşu yazarı, günde ortalama dört paket sigara içerdi. Kül düşene kadar ağzında durur, bazen ceketinin yakası bazen kravatı kül tablasının yerini alırdı.

Toprak yiyen üstad: Ahmet Haşim

Ahmet Haşim’in çirkinlik takıntısı meşhurdur. Her fırsatta kendini çirkin bulduğundan yakınırdı. Hatta uykularını kaçıran suratından dolayı, “Bu kafayı kökünden kesip atmaktan başka çare yok.” diye isyan etmişliği bile vardır. Şair, toprak yemeyi çok severdi. Karaciğer ve böbrek rahatsızlığı olmasına rağmen bu kil yeme alışkanlığından bir türlü vazgeçemeyen Ahmet Haşim, Frankfurt’a tedaviye gittiğinde de yanında toprak götürmeyi ihmal etmemişti.

Solunda yürünmeyen şair: Tevfik Fikret

Servet-i Fünun şairi Tevfik Fikret, her mevsim buzlu su içerdi. Bu içi yanık şairimiz, sokağa şemsiyesiz de çıkmazdı. Devrinin birçok adamıyla kavgalı olduğundan olsa gerek, göz göze gelmek ya da karşılaşmak istemediği insanlardan kaçmak için bu şemsiyeyi kullanırdı. Fikret’in çok naif bir takıntısı daha vardı. Şair, sol yanında kimseyi yürütmez, hep sağına geçmelerini isterdi. Hayatı boyunca ailesine düşkün olan Tevfik Fikret’in bu tavrına sunduğu açıklama ise kalbini işaret ederek, “Orada Nazime var.” olurdu.

[TR724] 31.10.2017

Suçlu kim? [Ekrem Dumanlı]

Sene 2012. Berlin’in göbeğinde toza toprağa bulanmış bir adam belirir aniden. Askeri bir üniformanın içindeki bu adam Adolf Hitler’in ta kendisidir. Şaşkın bakışlar içinde nerede olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Sırt üstü uzanmış yatarken bir futbol topunun kendisine doğru yaklaştığını görür. Kendini toparlayarak futbol oynayan çocuklara bir şeyler sormak ister. Aslında bekler ki Alman gençliği Führer’ini hemen tanıyıversin ve saygı içinde selama dursun.

Kimin umurunda!

Berlin sokaklarındaki düzeni ve değişimi anlamaya çalışır ilkin. Savaş ne zaman bitmiş, şehir ne zaman imar edilmiş gibi sorulara cevap aramaktadır. Bir gazete bayiini görür ve ona yönelir.

Türkçe gazeteler!

Kafası daha da karışır Diktatörün. Acaba savaşta Türkler yardıma gelmiş ve Alman yönetimine ortak mı olmuştur? Eline aldığı ilk gazetedeki 2012 tarihini gördüğü an baygınlık geçirir. Aklı başına geldiğinde görür ki herkes Hitler’i bir film setinden gelmiş yetenekli bir aktör sanıyor. Sanıyorlar ki hık demiş burnundan düşmüş Diktatör’ün! Oysa karşılarında duran adam Hitler’in ta kendisidir.

İşte müthiş hikâye böyle başlıyor. Alman bir anne, Macar bir babanın oğlu olan Timur Vermes’in yazdığı kitap en çok satılanlar arasına girince filmi de yapıldı. ‘Bak Kim Geri Dönmüş?’ adlı eserin sorduğu/sorguladığı konu o kadar sıcak ve derin bir yarayı işaretliyor ki, kitap da film de dünyada büyük ilgi gördü. Türkiye’de? Çok fark edildiğini, tartışıldığını sanmıyorum. Oysa eserdeki sorgulama tam da Türkiye’nin temel sorununa parmak basıyor.

NE ANLATIYOR YAZAR?

Temel yaklaşımı basit (ama keskin) bir önermeye dayanıyor. Onca zulmün, cinayetin, fecaatin ardından Hitler bir gün çıkıp gelse ve toplumun arasına karışsa insanlar nasıl bir tepki verir?

Hitler filmlerinin moda olduğu bir döneme rastlayan Hitler’in geri dönüşü, bir TV muhabirinin gayretiyle ilginç bir serüvene dönüşür. Çalıştığı televizyon kanalına reyting getirecek bir proje sunmaya gayret eden muhabir, Hitler’i yanına alır ve şehir şehir dolaşmaya baslar. Führer’i gören Almanların tepkisini kaydeder ve yapımcısına bu çekimleri göstererek bir şov programı teklif eder.

İşte o noktada olan olur. Toplumdaki ‘karizmatik lider’ beklentisi depreşiverir. Adam coşkun bir hatip oluverir yeniden. Kutuplaştırıcı, nefret uyarıcı konuşmalar yapar. “Almanya’yı yeniden harika bir yer yapmak”tan bahseder. Halk heyecanlanmıştır, alkış tufanları kopmaktadır. Yabancı düşmanlığı başta olmak üzere ortaya atılan milliyetçi söylemlerin kitlelerde bir karşılığı vardır ve şuur altı dürtüler Hitler’i pop star haline getirmiştir çoktan.

Kara mizah yoluyla iki cephe bombardımana tabi tutuluyor kitapta: Medya ve halk.

Medya en temel konulara bile reyting üzerinden bakarak toplumsal sorumluluğu bir kenara atabiliyor; hatta bir diktatörün oyuncağı haline gelerek megaloman bir liderin amacına seve seve alet olabiliyor.

Sosyal medya da öyle hakeza. Hitler kendine Facebook ve Twitter hesabı açar da, toplum ilgisiz kalır mı? Yeni bir şeyler arayan ve mevcut durumdan sıkılan geniş kitleler Nazi propagandasına bile gülerek yaklaşmaktadır artık. Medyayı propaganda aracı olarak gören Hitler’in Goebbels’e bile ihtiyacı yoktur artık…

VE TABİİ Kİ TOPLUM. KİTLELER!

Hafızası silinmiş kitleleri o kadar güzel resmediyor ki yazar, mesele Almanya ya da Avrupa’ya mahsus bir sorun olmaktan çıkıyor, evrensel bir krize dönüşüyor. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş deli bir adam bilinmeyen bir şekilde aramıza döndüğünde kitlelerin yoğun ilgisi ile karşı karşıya geliyor.

Bu mudur halk?

Hitler hortlar… Kitleler ayakta alkışlar…

Bir sürü Hitler belirir siyaset meydanında ve halk gidip bu adamlara oy mu verir? Verir tabii ki! Dünyanın dört bir tarafında; üstelik demokratik kuralların işlediği ülkelerde ırkçı söylemler, kutuplaştırıcı yaklaşımlar, nefret uyarıcı politikalar vs. prim yapmıyor mu?

Ödüllere boğulmuş filmin bir sahnesinde “Sen bir canavarsın’ dendiğinde Hitler’in cevabi çok manidar: O halde bu canavarı seçen halkı cezalandırmalısın. Onlar canavar mıydı? Hayır. Sıra dışı bir adamı seçip ülkeyi ona teslim ettiler… Benden kurtulamazsınız çünkü ben sizin bir parçanızım…”

Durum aynen budur!

Diktatörler hep alkışlar eşliğinde işlemiştir cinayetini. Kitleler destek vermese diktatörler hiçbir şey yapamaz. Sandıkla gelmişlerdir daima. Toplumun belli bir yekunu tarafından kutsandıkça kutsanmış, bu kutsamayı gören narsist liderler de kendinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamıştır.

SUÇLU KİM O ZAMAN? DİKTATÖR MÜ, HALK MI?

Bir diktatörün ülkedeki yükselişine şahit olup da topluma küsenler boşuna nefes tüketiyor aslında. Bütün toplumlarda yaşanan birbirinin kopyası. Kitleler hitabeti iyi, kitabeti sıfır bir adam gördü mu üzerine atlıyor ve o adamlar da sandıkların üzerine basa basa toplumu maceralara sürüklüyor. Bir kere değil bin kere aynı şey yaşansa bile kitleler bu tip adamlara anahtarı teslim ediyor. Tam da bu acı tecrübe nedeniyle Batı devletin denetlenmesi, bireyin korunması, insan haklarının muhafaza edilmesi maksadıyla anayasal ve yasal önlemler almış, güçler ayrılığı ilkesini sağlam zemine taşımaya gayret etmiştir. Doğru olan da budur.

Bütün bu anlatanların Türkiye ile ilgisi var mı? Bazılarına göre asla. Seçen de belli seçilen de. Alan da razı satan da. Zalim de mutlu zulmü alkışlayan da.

Öyle mi acaba?

Kitabin yazılmasına sebep, yazarın Türkiye seyahati olmuş. Vitrinlerde “Hitler’in ikinci kitabi çıkıyor” diye bir bilgiye rastlayınca böyle bir eser yazma fikri doğuyor. Şimdi bir daha gitse Türkiye’ye (tabi Almanya adına ajanlıktan suçlaması uydurulup tutuklanmazsa) çağrışımlar ona neler yazdırır acaba?

Tarih tekerrürden ibaretmiş derler; ayniyle değil tabi ki misliyle…

[Ekrem Dumanlı] 31.10.2017 [TR724]

Yatırımcıların akıl hocası JCR: Türkiye’de seri iflaslar olabilir [Semih Ardıç]

Türkiye’de ekonominin ne kadar derin bir buhranın içine sürüklendiğini görmek için uzun tahlile ihtiyaç yok. Saray ve hükûmet sözcülerinin tutundukları dalların ne kadar çürük olduğu ekonominin uçurumun kenarına geldiğini gayet iyi anlatıyor.

Neymiş efendim! ABD Doları 3,80 TL’nin altına gerilemiş, kurda çok güzel gelişmeler olacakmış, kimse TL ile oyun oynayamazmış, coşkun bir ekonomimiz varmış… O Türk Lirası ki Ekim ayında yüzde 10 eridi. Hazine’nin borçlanma faizi yüzde 13’e doğru son sürat ilerliyor. Bunlar mühim değilmiş. Dolar şimdiden gerilemeye başlamış.

DOLAR YENİ ZİRVE İÇİN SOLUKLANIYOR

Oysa bu kaçıncı tekrar. Anlayan, duyan, kale alan yok. Dolar 3,80 seviyesinin altında bir müddet soluklanacak. Tıpkı hâl-i hazır seviyelere gelirken konakladığı diğer seviyeler gibi 3,80 TL altı da muvakkat istasyonlarda biri olacak. ‘İki ileri-bir geri, nam-ı diğer Mehter yürüyüşü’ teşbihi belki de Türkiye’de efsunlanmış milyonlara daha anlaşılır gelecektir.

Türkiye’yi idare edenlerin aymazlığı bitene dek doların Mehter yürüyüşü devam edecek.

Geçen ay 3,40’tan aldıkları yeşil banknotların son tırmanışta bıraktığı yüksek kârı hazmedecek paranın baronları. Hazım müddeti kadar mola verdiler. Akabinde küçük bir bahane ile 4 TL’ye doğru kanatlanacaklar.

AB DE VİZE YASAĞI GETİRİRSE

Boyundan büyük sözler sarf etmeyi huy edinmiş devletlûnun gözüne kestirdiği biri ya da birilerine kürsüden haddini bildirmesi ile patlak veren yeni bir kriz can çekişen ekonomiye indirilen son darbe olacaktır. Avrupa Birliği’nin (AB), Schengen vizesinde bazı tahditlere gittiği konuşuluyor ki bu tavır resmiyet kazanırsa ABD ile devam eden vize krizini tuzu biberi olur. Türkiye hem ABD hem de AB mahreçli fiilî ambargonun altından kalkamaz.

Görünen o ki şahsî ikballeri uğruna toz pembe tablolar çizenler doların mehter yürüyüşüne mâni olacak tedbirleri almak bir tarafa gemide yeni delikler açıyor. Bir gecede 12 kuruş zam gelen benzinin litresi 5,50 lira oldu. Motorin ise 18 kuruş zamlanarak 4,96 TL’ye tırmandı. Dolardaki artış evvela akaryakıtta hissedilir. Zam fitili ateşlendiğine göre enflasyon yüzde 16-17’yi bulabilir.

ARALIK AYI ZOR GEÇECEK

Avrupa Merkez Bankası’nın vanayı kısmak için son 30 gün diyeceği ve ABD Merkez Bankası’nın (FED) yine faiz artıracağı Aralık ayında TL’de kayıplar hızlanabilir. Türkiye’de piyasa, Borsa İstanbul vitrinine yerleştirilen renkli balonlarla oyalana dursun yatırımcıların akıl hocası Japan Credit Rating Eurasia (JCR) Başkanı Orhan Ökmen, ekonominin daha da kötüye gidebileceğini belirtiyor.

Ökmen’e göre mevcut faiz seviyesi fiyat davranışlarında yaşanan bozulmaya mâni olamayacak kadar düşük seviyede. Faiz oranlarının artırılmasının kaçınılmaz olduğunu belirten Ökmen, “Yeni döviz talepleri karşısında ekonomiyi savunma gücü düşüktür. Ekonominin canlanması ve yatırımların artması için genel faiz seviyelerinin düşürülmesi çalışmak yerine, yatırımcı güvenini artırıcı, temel alanlarda hukuksal ilerlemeler öncelikli hedef haline getirilmeli ve bir an önce OHAL bitirilmelidir.” tespitinde bulunuyor.

Bu açıklama yakında başka not indirimleri gelebileceğinin işareti olabilir. Zaten TL’de kayıp devam eder, Gelişmekte Olan Piyasalar’dan para çıkışı hızlanırsa, S&P ve Moody’s gibi akıl hocaları çöp seviyesindeki kredi notumuzu daha da kırabileceği konuşuluyordu.

Türkiye için ‘kral çıplak’ diyen JCR’ın o açıklamasından satır başları:

1) Mali disiplini zorlayan teşviklere ve kredi genişlemesine dayalı olan büyüme performansının, maliyetli ve kısa vadeli harcamalara dayandırılmış olması, büyümenin sürdürülebilirlik ve verimliliğini zayıflatmakta, istihdama ilişkin ilave olanakların ortaya çıkmasını engellemektedir.

2) Büyümenin sürdürülebilirlik kabiliyeti zayıftır: Uzun süreden bu yana gözlemlenen yatırımcı güven eksikliğine bağlı olarak, Türkiye’nin üretim gücünü artıracak olan yatırımların gerilemekte olması, kurumsal kalitenin aşınmaya devam etmesi ve hukuk sistemindeki aşınmalar ekonomik büyümenin sürdürülebilirlik gücünün zayıfladığının en önemli göstergeleri ve aynı zamanda sebepleridir.

3) Nakit açığının bütçe açığından büyük olması kamuda gelir-gider dengesizliğinin geçici ve dönemsel olmadığını göstermektedir: Nakit bütçe açığının, merkezi yönetim bütçesi açığının üzerine çıkmış olması ve borçlanmada meydana gelen hızlı, ihtiyaç ötesi ve şeffaf olmayan artışlar, kamuda gelir-gider dengesizliğinin daha fazla bozulmuş olduğunu göstermektedir.

4) Nakit tutma eğiliminin artması ve ödeme süresinin uzatılması ve isteksizliği seri iflas olasılıklarını artmıştır: Kredi Garanti Fonu (KGF) ve bankların toleransı ile ekonomide bir miktar yumuşatılmış olan genel nakit sıkışıklığı, tedarikçi zinciri vasıtasıyla hem yatay ve hem de dikey olarak sektörler arasına ve ekonominin geneline sirayet ederek kritik boyutlara yükselmiş ve seri iflas ihtimalini hayli artırmıştır.

5) Millî gelirin (GSYH) yüzde 4-5 aralığında değişen ve mutlak miktarı 40 milyar dolara tekabül edecek olan cari açığın finansman kalitesi bozulmuştur.

6) Faiz ve enflasyon dengesizliğinin daha da bozulması açısından vergi artışları ilave olarak birikimli ve negatif katalizör olacaktır.

7) Orta Vadeli Program (OVP) tahminleri, yerel ve konjonktürel hakikatlerle uyumlu değildir. OVP’da öngörülen büyüme hedeflerinin önceliklendirilmesi halinde bütçe hedeflerinden sapılması kaçınılmaz olacaktır.

8) Faiz düşürücü politikalarının başarı ihtimali bulunmamaktadır: Parasal genişlemenin ABD açısından son erdiği ve Avrupa Merkez Bankası açısından da daha fazla genişleyici politikaların sonlandırıldığı bu döngüsel sürece bağlı olarak küresel fonların gelişmiş ülkelere kaydığı bir ortamda Türkiye gibi ülkelerin faiz düşürücü politikalarının başarı ihtimali bulunmamaktadır.

9) Dolar faizlerinin değişim oranlarıyla TL dahil tüm gelişmekte olan ülke paralarının faizleri arasında yüksek korelasyon mevcuttur.

10) Sıcak para girişlerinin devam etmesi yönündeki kapalı siyasî arzu, faiz genel seviyesinin yüksek tutulmasının temel sebebidir. Dış dengenin finansmanının 2/3’ünden fazlasının vadesi belli olmayan sıcak para girişi ile sağlanması politika faizlerinin yüksek tutulmasının temel sebebidir.

11) Kapsamlı yapısal reformların yapılması artık zorlaşmıştır: Küresel likiditenin azalıp faiz oranların yukarı yönlü baskılandığı, Avrupa Birliği üyelik sürecinden uzaklaşıldığı bir konjonktür ortamında Türkiye’nin yapısal reform yapması oldukça zorlaşmıştır.

12) Teşviklerin dış açığı dengeleyecek ve döviz talebini azaltacak yatırımların hızlandırılmasına kaydırılması en temel öncelik olmalıdır.

[Semih Ardıç] 31.10.2017 [TR724]

Hukuk nedir ki Reis, itin olur! [Sefer Can]

Gizli Başbakan havalarında dolaşan, binde birlik partinin lideri Doğu Perinçek, ‘Hukuk siyasetin köpeğidir’ dedi. Herkesin gördüğü ama şahit yazılmamak için sesini çıkarmadığı bir cinayeti ifşa etti. Aslında itiraf demeliydim, zira kendisi hukuku katleden çetenin önde gelenlerinden.

O meşhur ve pek çok aydının başında salınan Demokles’in kılıcı olan TCK 301. madde bakın ne diyor: “Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Herhangi bir soruşturma var mı? Yok. Perinçek’in ilerleyen cümlelerde yargıyı kastetmediğini araya sıkıştırması ve işi hukuk felsefesine dökmesi gerçeği değiştirmiyor. Perinçek, temel insan haklarının uygulanmadığı, anayasa ve kanunların rafa kalktığı yargı düzeninin devamını savunuyor. Bunu normalleştirmeye çalışıyor. Yargının, siyasetin köpeği olarak kalmasını ve hukuksuz yargının yaşanmasını istiyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun makul eleştirilerine cevap veren Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’den ses çıkmadı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan da esas duruşunu bozup tepki vermedi. Adli yargının en üst organı Yargıtay Başkanı Rüştü Cerit masanın altından çıkabilirse cevap vermeyi düşünebilir.

Yargıyı siyasetin köpeği haline getiren öyle çok örnek yaşanıyor ki aksini kimse iddia bile etmiyor. En yakın örneklerden biri İstanbul’daki TUSKON Davası. Bir işadamları derneğinin olağan genel kuruluna katılıp başkanın konuşmasını ayakta alkışlayanlar yargılanıyor. Suçlama terör örgütü üyeliği. Delil canlı yayın görüntüleri. Gerçekten bir terör örgütü eylemi olsaydı üç buçuk yıl sonra değil anında işlem yapılırdı/yapılmalıydı. Garabete bakar mısınız? İnsanlar ya alkışlamadığını ispata çalışıyor ya da ‘elim kırılsaydı alkışlamasaydım’ nedametine zorlanıyor. Peki Başkan Rızanur Meral ne demişti o konuşmada? “Siyaset zenginleşme aracı olmamalıdır. Zengin olmak isteyen siyasetçi, gelsin eşit şartlarda bizimle ticari rekabete girsin.” Bu sözlerin dönemin Başbakanı Erdoğanı hedef aldığı doğrudur. Buradan hakaret davası bile açamazsınız. Üç müebbetlik terör davası için siyasetin boyunduruğunda bir yargı gerekir.

AİLESİYLE TEHDİT EDİLEN BELEDİYE BAŞKANI

Yargının bağımsız olup olmadığını test etmek için önemli bir fırsat önümüzde duruyor. Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur istifa ederken “Ailenize ve evinize kadar ulaşan tehditler. Katlanacak bir durum olmanın ötesine geçmiştir. AK Parti’de siyaset yapma imkanımız ortadan kaldırılmıştır. Partimden ve belediye başkanlığı görevimden ayrılıyorum.” dedi.

Bir savcı, Uğur’u çağırıp sizi kim ve nasıl tehdit etti diye sorarsa yargının kimsenin köpeği olmadığına inanabiliriz. Savcı işe, “İstifa etmezse, gereği yapılacak. Herkes görecek ne olacağını!” haberlerinin izini sürerek başlayabilir. Bir ipucu daha vereyim: aynı kişi bütün gazetelerde manşet olacak şekilde “direnmenin bedeli ağır olur” da demişti. O şantajcı, Recep Akdağ ve Bekir Bozdağ isimli iki yalancı şahit tutmuş, “kendi iradeleriyle istifa ettiler” diye tanıklık yaptırıyor.

Uğur, “Seçimle gelen seçimle gider’ prensibi rafa kaldırılmış ‘Emirle gider’ şeklinde anlaşılmaya başlanmıştır” da demiş. O söylediği hukuk devletinde olur; seçimle gelen seçimle gider. Hukukun rafa kaldırıldığı, şantajla iş bitirilen yapılara Mafyoz Rejimler, haydut devletler deniyor. İki ay önce AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Erdoğan ‘Racon kesilecekse ben keserim’ dediğinde Uğur, ‘Raconu Reis keser’ şeklinde twit atmış. Kaderin cilvesi ilk racon kesilen grupta gitti. Hukuk ve hukuk devleti herkese lazım, hatta bugün racon kesenlere bile.

Mahkemelerde insanlar uğradıkları işkenceleri anlatmak istedikçe yargıçlar tarafından susturuluyor. “Kızımın ve eşimin iffetiyle tehdit edildim.” diyen subay çığlığını duyuramıyor. Suçladığı Zekai Aksakallı ise terfi alıyor. Yargı mensupları Perinçek’e doğruyu söylediği için dava açmıyor olabilir mi?

[Sefer Can] 31.10.2017 [TR724]

Yeryüzü mirasçılarının altıncı vasfı [Abdullah Aymaz]

“Herşeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i feridlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde artık dehânın yerini de, şahs-ı mânevî, meşveret ve kollektif şuur almıştır.” diyen M.  Fethullah Gülen Hocaefendi çok haklıdır. “Ortak akıl” da diyebileceğimiz bu husus  yeryüzü mirasçısının altıncı vasfıdır.

Bediüzzaman Hazretleri 1911’de Şam’da okuduğu hutbesinde meşveret, istişare ve şûrâ üzerinde de durmuştur: “Müslümanların İslâmî, ictimaî hayattaki saadetlerinin anahtarı, şer’î meşverettir. “Onların  işleri, aralarında şûrâ iledir”  (Sûra Suresi, 42/38) âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor. Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr (fikirlerin, birikimlerin birbirini destekleyip yeni buluş ve düşüncelere kapı açması) ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbirleriyle meşvereti, bütün insanlığın gelişip ilerlemesi ve fenlerin esası olduğu gibi, büyük kıta olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o HAKÎKΠ ŞÛRA’yı yapmamasıdır.

“Asya kıtasının ve istikbalinin keşşafı ve anahtarı ŞÛRÂ’dır. Yani, nasıl ferdler birbirleriyle meşveret eder; tâifeler, kıt’alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını zincirlerini açacak, dağıtacak, şer’î meşveret ile imanî yiğitlik, şehamet  şefkatten doğan şer’î HÜRRİYET’tir ki, o şer’î hürriyet, şer’î âdâb ile süslenip Batı’nın sefih medeniyetindeki kötülükleri  ve günahkarları atmaktır.”

“Yaşasın sıdk! Ölsün yeis!  Muhabbet devam etsin! Şûra kuvvet bulsun’ Bütün kınama, azar ve nefret, hevâ ve hevese tâbî olanlara olsun. Selam ve selâmet, Hüdâya tâbî olanlar üstüne olsun. Âmin.

“Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar önem veriyorsun? İnsanlığın bilhassa Asya’nın, özellikle İslâmiyetin hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?

“Elcevap: Risale-i Nur’un Yirmi Birinci İhlas Lem’asında izah edildiği gibi, haklı şûrâ ihlas ve tesânüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlas ve hakikî dayanışma ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. On adamın hakiki ihlas, tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok tairhî vukuât bize haber veriyor. Madem insanlığın ihtiyaçları hadsiz ve düşmanları nihayetsiz, kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; bilhassa dinsizlik canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz ihtiyaçlara karşı, imandan gelen  dayanma noktası ve o medet isteme noktası ile beraber insanlığın şahsî hayatı dayandığı gibi, ictimaî hayatı da yine imanın hakikatlarından gelen şer’î şûrâ ile yaşanabilir, o düşmanları durdurur, o ihtiyaçların teminine yol açar.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, ülkemizdeki istişare, meşveret ve şûrâ hakkındaki durumu şöyle anlatıyor: “Yakın tarihimiz itibariyle, böyle bir anlayışın İslâmî topluma mâl edilemediği bir gerçek… zaten mektebin bir kısım dogmaları heceleyip durduğu, medresenin hayata kenarından köşesinden baktığı, tekyenin bütün bütün gidip metafiziğe gömüldüğü, kışlanın sadece kuvvetle gerinip, kuvvetle gürlediği bir dönemde bunların hayata mâl edilmesi de mümkün değildi.

“Evet bu dönemde MEKTEP bütünüyle skolastik düşüncenin tesirinde kaldı ve  hep onu solukladı; MEDRESE, ilme ve düşünceye kapalı, inşâ gücünden mahrum, âdeta bir meflûç gibi yaşadı… TEKKE-ZÂVİYE  aşk ve şevkin yerine menkıbelerde teselli olmaya başladı… KUVVETİ  TEMSİL  EDENLER  de sık sık  unutuldukları mülâhazasıyla kendilerini hatırlatma ve isbat etme kompleksine kapıldı; derken her şey alt üst oldu ve MİLLET  AĞACI  devrilecek şekilde temelinden sarsıldı. Öyle anlaşılıyor ki, kaderin yollarına su serptiği bahtiyarlar  bu dinamikleri yerli yerinde kullanacakları, kalb ve kafa arasındaki tıkanıklıkları açıp insan enfüsünde ilham ve düşünce koridorları meydana getirecekleri güne kadar  da bu sarsıntılar yaşanacak.”

“Şûrâyı önemsemeyen bir toplum, tam mümin sayılamayacağı gibi, onu uygulamayan bir cemaat de kâmil mânada Müslüman kabul edilmemiştir. İslâm dininde şûrâ, hem idare edenlerin hem de idare edilenlerin mutlaka uymaları gereken hayâtî bir esastır. İdareci; siyaset, idare, teşri (yasa çıkarma) ve toplumla alâkalı daha pek çok meselede istişârede bulunmakla; idare edilenler de kendi görüş ve düşüncelerini idarecilere bildirmekle sorumlu tutulmuşlardır.

“Evvela şûrâ, herhangi bir hususta verilecek kararların isabetli olabilmesinin ilk şartıdır. İyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının fikir ve tenkitleri alınmadan fert ve toplumla alâkalı verilen kararlar, çok defa hüsran ve fiyasko ile neticelendiği görülmüştür. Kendi düşüncelerine kapalı ve başkalarının fikirlerine de saygılı olmayan biri, üstün bir fıtrat, seviyeli bir dimağ, hatta dâhî bile olsa, her düşüncesini meşvereti arzeden sıradan ve düz bir insana göre daha çok yanılmalara  maruzdurlar. En akıllı insan, meşverette en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan insandır.

“Evet, bir insanın  teşebbüs ettiği herhangi bir işinde en güzel neticelere ulaşmasının ilk şartı MEŞVERET  olduğu gibi; onun kendi gücünün kat kat üstünde önemli bir kuvvet kaynağına sahip olmasının yolu da başka değil yine meşverettir.”

Bu meselenin iyi anlaşılabilmesi için bu hususun enine boyuna ele alındığı, “Ruhumuzun Heykelini Dikerken” isimli kitabın, “Şûrâ” başlık yazısının mutlaka ele alınması ve  M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu husustaki geniş ve derin mütalâaları üzerinde durulması gerekmektedir.

[Abdullah Aymaz] 30.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İnsanda biriken haklar [Dr. Hüseyin Kara]

İnsanın üzerindeki hakların en büyüğü, şüphesiz, Allah’a aittir. Onu yoktan var edip hayat boyu pek çok nimetlerle besleyen O’dur. Bundan ötürü, bir yönü ile her doğan Allah’a borçlu olarak doğar, ölen de Allah’a borçlu olarak ahirete intikal eder. Bir de insanın üzerinde mahlûkatın hakları birikir. Başta diğer insanlar olmak üzere; hayvanların ve başka mahlûkatın haklarına da topluca hukuk-ul ibad denilebilir. Bu iki hakkın beraber oldukları yerler de olur. Yani; insan, yaptığı bir hata ile hem Allah’ın hakkını hem de kulların hakkını ihlal etmiş olabilir.  Müminler için çok önem arz eden bu konuyu bir yazı çerçevesinde izah etmenin güçlüğü ile beraber, bir fikir tazelemesi adına bu haklardan bahsetmeyi ehemmiyetli görmekteyiz. Zira bugünlerde en çok unutulanlar arasında HAKK’ın olduğu bir gerçektir.

HAKK: Allah’ın Esma-i Hüsna’sından (Varlığı hiç değişmeden duran, mevcudiyeti daima sabit olan) biri olmakla birlikte, kelime olarak da çok farklı manalara ve zengin bir muhtevaya sahiptir. Bâtılın zıttı olarak da hak kelimesinin çokça kullanıldığı görülmektedir. Fakat bütün bu farklılıklara en derin anlamı kazandıran ise bahse konu olan haklardır. Çünkü sözünü ettiğimiz hak, insanın başkalarının haklarını irtikâp etmesidir. Bu hakların sahiplerine iade edilme günü geldiğinde, insanın karşılaşacağı güçlüklerin bilinmesi gerekir. Zaten konunun önemi de buradan kaynaklanmaktadır.

ALLAH’IN HAKKI: ( Hukukullah) Bir insanda Allah hakkının birikmesi iki yolla olmaktadır. Birincisi; Allah’ın emirlerine karşı gelip O’na isyan etmekle oluşur. Böylece kul, Allah’ın hakkına tecavüz etmiş olur. Çünkü;  insanı yoktan var eden Allah’a karşı kulluk görevini yerine getirmesi Allah’ın hakkı, kulun da vazifesidir. Bu görevi ihmal eden kişi Allah’ın hakkını gasp etmiş sayılır. Allah’ın kullarına farz kıldığı namaz ve oruç gibi ibadetleri kullar yerine getirmez ve bu emirlere isyan ederse Allah kullarından bu hakkın hesabını sorar. Çünkü burada alacaklı taraf Allah’tır. Eğer kullar bu emirleri gereği gibi yerine getirseler ve Allah’a beğendirebilseler bu sefer alacaklı taraf kullar olacaktı. İkincisi; Allahın yapılmasını haram kıldığı şeyleri kulların yapması neticesinde ortaya çıkan Allah hakkıdır. Mesela; Allah’ın haram kıldığı içki içme yasağını ihlal eden kullar, Allah’ın hakkına tecavüz etmiş olurlar. Allah’ın hakkının çiğnendiği bu iki yolun sonucunda kul, günah işlemiş olur. Yani birinde farzların terki, ötekinde de haramların celbi söz konusudur. Halk arasında yanlış bir telâkki vardır. Haramları işleyenlerin günahkâr olmalarına karşılık, farzları terk edenlerin günahkârlığı pek de dillendirilmez.
   
Allah ile kulları arasında cereyan eden bu haklar, başkalarını alakadar etmediğinden; hak gaspına giren kullar durumlarının farkına varıp  telâfi yoluna girerlerse; tövbe ve istiğfarda bulunup kendilerini affettirebilirler. Bunun için bir aracıya da ihtiyaçları yoktur. Eğer bu haklar dünyada ödenmeyip ahirete kalırsa; Allah isterse kendisine borçlu olan kullarını affeder, isterse de cezalandırır. O’nun bileceği bir iştir. Allah’ın vereceği bu hükme hiç kimsenin müdahale etme hak ve yetkisi bulunmamaktadır. Kulu ile Rabbi arasında hakların iadesi hususunun nasıl tahakkuk edeceği zaten başka kulları da çok ilgilendirmemektedir. Olsa bile orada hiç kimsenin başkalarına yardımcı olamayacağı da kesindir. Zira, herkes hesaplaşmada kendi durumunun ne olacağı endişe ve telâşını taşımaktadır.

KUL HAKKI: ( Hukuk-ul ibad ) İnsanların beraber yaşadığı diğer insanlar, hayvanlar ve çevre ile uyumlu bir hayat sürmeleri ideal iken, zaman zaman aralarında hak gaspları meydana gelmektedir. Bir insan haksız yere diğer bir insanı veya bir hayvanı dövse bu bir hak gaspıdır. Çevreyi kirletse bu da bir hak gaspına girer. Çünkü ne o insan, ne de o hayvan ve çevre bu muameleyi hak etmemiştir. Zalim insanın, yaptığı bu zulüm ile haklarını yediklerinden özür dileyip helallik almadığı sürece kul hakkından kurtulamaz. Sahabe efendilerimize bir disiplin kazandırma adına tertip ve sıraya sokma sırasında Hz. Ömer Efendimiz’in elindeki sopa (Dirret-ü Ömer) bir sahabeye değiyor. Hak etmediği halde bu sopaya maruz kalan sahabe bir müddet sonra bunu unutuyor. Fakat Hz. Ömer, o sahabe ile helâlleşmek için fırsat kolluyor. Umreye gideceğini duyduğunda uğurlamaya gelen Halife Hz. Ömer, olaydan dolayı  özür diliyor hem de ona hediyeler takdim ediyor. Ardından o üzücü olayı sahabeye hatırlatan Hz. Ömer: ‘Hani sana haksız bir muamelede bulunmuştum ya, ondan dolayı hakkınızı helal ediniz.’  deyince ‘Ben hatırlamıyorum.’ cevabını alır. Bunun üzerine Halife ‘ Ben ise bu konuyu hiç unutamadım.’ der. Bu hak eğer dünyada halledilmeyip ahirete kalsa; alacaklı taraf borçlu olan tarafı mahşerde affedebilir veya affetmeyip hakkını Allah’ın huzurunda karşı taraftan talep edebilir. Adil-i Mutlak olan Allah da kulunun talebini yerine getirip onu memnun edebilir.

İnsanlara emanet edilmiş olan hayvanların ve diğer mahlûkatın haklarını gasp edenler de aynı kategoride müteala edilmelidir. Bu tip yanlışlıkları irtikâp eden insanlar ise dünyada iken tövbe ve istiğfar ederek bu emanete ihanet suçunu Allah’a affettirebilirler.

İnsanların gasp ettikleri hakların bir tarafı Allah’ı, diğer taraftan da kulları ilgilendiriyor olabilir. Mesela; hırsızlık, insan öldürmek ve iftira atmak bu cümleden olan hak gasplarıdır.  Bu çirkin fiillerin hepsini Allah haram kılmıştır. Dolayısıyla, bu haramları irtikâp eden insanlar Allah’ın hakkını gasp etmişler ve haram olan bir fiili işlemişlerdir. Ayrıca haksız yere canına kıyılan, malına çökülen ve iftiraya maruz kalan insanların da hakları gasp edildiğinden hem hukukullah hem hukuk-ül ibad aynı günahta birleşmektedir. Dünyada iken bu cürümlerden kurtulmanın yolu yukarıda sözü edildiği gibi; önce Allah’a tövbe ve istiğfarda bulunmak sonra da hakkına tecavüz edilen insanlardan helâllik dilemek olacaktır. Dünyada yaşarken halledilmeyen ve ahirete kalan hak ihlâlleri ise hiçbir aracının yardımcı olamayacağı çok çetin bir mahkeme ile karşılaşılacaklarını Kur’an pek çok ayette açıklamaktadır.

Efendimiz( sav ) bir mecliste; ‘Müflis kimdir, biliyor musunuz?’ diye sordu. Ashab: ‘Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.’ dedi. Efendimiz ( sav ) : ‘Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina  isnat ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir.’ buyurdular.( Müslim )

Hele bir de; bu kul hakları şahs-i maneviyi, bir cemaati veya kamuyu, yani bir milletin bütün fertlerini ilgilendiriyorsa, bunların hepsinden helâllik almak nerede ise imkânsızdır. Milletin içinden hakkını helal edebilecekler çıkabileceği gibi, hakkını helal etmeyenler de çıkabilir. Bu durumda mahşerde Ahkem-ül Hakimîn’in huzurunda; boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bir divanda; ya sevaplarını karşı tarafa vererek ödeşecekler ya da sevaplarının yetmediği yerde karşı tarafın günahlarını yüklenip cehennemlikler arasına gireceklerdir.     

[Dr. Hüseyin Kara] 30.10.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinklara1953@hotmail.com

668 bebek de unutulmayacak ! [Ali Emir Pakkan]

668 bebek, 17 bin anne hapiste. Bir tenkil, soykırım yaşanıyor herkesin gözleri önünde!

Otoriter rejimlerin karakteridir bu.

Çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden yok etmeyi iyi bilirler!

Dersim'de olduğu gibi...

İki tanığa kulak verin şimdi...

Biri İhsan Sabri Çağlayangil diğeri Hulusi Yahyagil.

1937'de  Dersim’de mutlak devlet otoritesini sağlamak için uçak ve tankların da kullanıldığı bir askeri harekât düzenlendi. 13.000’den fazla sivil öldü. 12.000'e yakın insan zorunlu göçe tabi tutuldu. Küçük kızlar ailelerinden alınıp evlatlık verildi!

Takvim yaprakları 15 Kasım 1937’yi gösteriyordu. İdam sehpaları kurulmuştu.

78 yaşındaki Seyit Rıza’nın yaşı küçültüldü. 17 yaşındaki oğlu Hüseyin’in yaşı ise 21’e çıkartıldı. İdamdan önce  Seyit Rıza’ya son sözü soruldu. "Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi.  “Oğlunu da asacağız” dediler. "O  zaman beni oğlumdan önce asın” dedi. Bu isteği de kabul edilmedi, oğlu Resik Hüseyin, babası Seyit Rıza'nın gözleri önünde asıldı.

Zalimin karakteriydi bu. Zulüm yapacaktı. Ona evlat acısını da yaşattılar!

İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor: “Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa doğru bağırdı: Evlad-ı Kerbelayık. Bi hatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir, dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı.” (Mehmet Ali Brand, Apo ve PKK, Milliyet Yayınları, İstanbul 1992)

Dersim'de kadın ve çocuklara bile acımadılar!  Mağaralara sığınanlara bomba yağdırdılar. Bediüzzaman’ın talebelerinden Hulûsi Yahyagil, yarbaylığı döneminde Dersim’deki olayları bastırmakla görevli bir birlikte komutanlık yapıyordu. Hulûsi Bey’in hatıralarından okuyalım:

"Bize verilen emir; Dersim ahalisini külliyen imha emri idi. “Canlı tek bir insan bırakılmayacak… Genç-ihtiyâr, suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk, kadın-erkek ne varsa hepsini imha…”  En çetin ve zor vazifeyi bize vermişlerdi. “Sen piyadesin, seni topla da takviye etmek gerekir.” dediler. Çok mahzun ve muzdarib idim. Neticede vuku’ bulacak haksız zulüm ve gadirleri düşünüyordum.

İsyan bölgesine vardık. Çok uzak mesafelerden birbirimize tek tük birkaç mermi attıksa da, hiç kimseye birşey olmadı. Kimsenin burnu kanamadı. Döndük dolaştık, kimseyi bulamadık. Bölgeyi terk etmiş, mağaralara çekilmişlerdi. Rahmeti ilahiye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan kurtardı ve muhafaza etti." (Son Şahidler-Bediüzzaman Said-i Nursi'yi Anlatıyor, Necmettin Şahiner)

Ne acı ki, 79 yıl sonra  otoriter rejime dönüldü!

Zindandaki bebekler bu zulüm döneminin bir fotoğrafı olarak kıyamete kadar unutulmayacak.

[Ali Emir Pakkan] 30.10.207 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Cumhuriyet şekilden şekle sokabileceğiniz bir oyun hamuru mudur? [Bülent Keneş]

Cumhuriyet hakikaten de, kendi hırs ve ihtirasları dışında değer tanımayan ilkesiz, ahlaksız güç simsarlarının, peşlerine taktıkları şuursuz kalabalıkların coşkun alkışları eşliğinde sürekli şekilden şekle sokabilecekleri bir oyun hamuru mudur? Demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak halkın kendi kendisini yönetme biçimi şeklinde tanımlanan bir ilkeler ve kurallar sistemi olan Cumhuriyet, siyasal gücü ele geçirenlerin keyfince oynayacağı bir eğlencelik midir?

Sahi bir Cumhuriyet nasıl doğar, nasıl yaşar, ne zaman ölür? Cumhuriyet dediğimiz sistem hangi şekillere girebilir, hangi şekillere sokulamaz? Her şekle sokulabilen bir keyfokrasiye, hiçbir ilkeye ve kurala bağlı olmayan ahlaksız bir mafyokrasiye, medyatik kampanyalarla stigmatize edilmiş her açıdan vasat ve altı kitlelerin zaaflarını sürekli pışpışlayan efsuncu bir mobokrasiye Cumhuriyet denilebilir mi?

ACIMIZ TAZE, YARAMIZ DERİN… SEVENLERİNİN BAŞI SAĞOLSUN…

Gönül isterdi ki “ölmüşlerinizi hayırla yad edin” fehvası uyarınca ölmüş cumhuriyetimizin bir yandan yasını tutarken bir yandan da ardından güzel sözler edebilelim. Ama halden anlayacağınız üzere acımız taze, yaramız derin. Kısa sürede yerine doldurmamız, eksikliğini gidermemiz imkânsız olan bu büyük kaybımızı kabullenmekte bile zorlandığımız şu demde ağzımızdan çıkacak acı kelimeleri acımızın büyüklüğüne verin.

Neticede sıradan vatandaşlar olarak, tek işleri milleti aldatarak ütmek olan siyasetçilerin gündelik işi olan yalan söylemek, “miş” gibi yapmak mecburiyetimiz yok. Erdoğan’ından Bahçelisine, Kılıçdaroğlu’sundan ismi pek lazım olmayan “düşük profil”li o tuhaf şahsa varıncaya kadar kendi elleriyle taammüden katlettikleri Cumhuriyet’in 94. yıldönümünde taziye yayınlamak yerine, sanki her şey normalmiş gibi roller kesip kutlama mesajları yayınlama mürailiğine, boş beleş ahkam kesmelere de ihtiyacımız yok.

Acı ama gerçek. Bir oyun hamuru gibi şekilden şekle sokulabilecek, kılıktan kılığa girebilecek, orasından burasından çekiştirilerek her yola gelebilecek bir oyun hamuru, ahlaksız harami despotların keyfince oynayacağı bir eğlencelik olmayan Cumhuriyetimiz hemcinslerine kıyasla erken bir yaşta daha kemaline eremeden kaybedildi. Yazık oldu. Acımız çok büyük… Vah vah ki, ne vah vah!.. Ruhu demokrasi, canı hukuk, ahlakı sosyal adalet, karakteri insana saygı olan Cumhuriyetimiz henüz 94 yaşına varamadan kahrından ölüp gitti. Geride bıraktıklarının ve tüm sevenlerinin başı sağolsun.

Önce çoğunluk despotizmine ve nihayet bir tek adam diktasına kamuflaj yapılıp üzerinde tepinilen ‘milli irade’ kavramının istismar edilerek demokrasinin dibine her gün kibrit suyunun döküldüğü marazlı bir Cumhuriyet’in zaten daha fazla yaşaması da mümkün değildi.

Tüm kamu imkanları doymak bilmez aç gözlerini “cumhurun ırzına” dikmiş ahlak yoksunu yandaşlara peşkeş çekildikçe Cumhuriyet’in namusu olan sosyal adaletin canı da gün be gün çekilmişti. Sosyal devlet ilkesini zengin ile yoksul arasında açılan uçuruma taammüden yuvarlayan bu ahlaksızlıkları, hırsızlıkları, talanları kendisine ahlak edinen bir Cumhuriyet’in ömrünü daha fazla sürdürmesi de beklenemezdi.

ORYANTAL DESPOT’UN ADİ BİRER ‘KÖPEĞİ’NE DÖNEN HUKUK VE YARGI

En son pazarlıklar sonucu serbest bırakılan Alman insan hakları aktivisti vakasında olduğu gibi adamı olanın, arkası olanın, dayısı olanın serbest kaldığı, Doğu Perinçek’in ifadesiyle yargı, hukuk ve hukukçuların muktedirlerin gönüllü köpeklerine dönüştüğü, 668’i bebek, 20 bine yakını kadın olmak üzere sahipsiz, kimsesiz on binlerce masum garibanın ise cezaevlerinde unutulduğu keyfi bir zulüm düzenine dönüşen Cumhuriyet’in canı çıkmasın da, sahi kimin canı çıksın?

1860’lı yıllardan itibaren hukuk ve siyaset bilimi literatürüne girmiş olan “hukuk devleti” kavramı, en genel anlamıyla, sınırları içerisinde hükümran olan kamu erkinin bir hukuk düzenine bağlı olduğu devlet şeklini tanımlar. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak, vatandaşlarını keyfi uygulamalardan korumak amacıyla “hukuk devleti”nde devlet gücü yasalar yardımıyla tanımlanır. “Hukuk devleti”nin olmazsa olmazları vardır ve bu temel ilkeler şöyle sıralanır: Devletin faaliyetlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olması; hukuk önünde eşitlik ve devletin tarafsızlığı; temel hakların güvence altına alınması; devletin yargısal denetimi, hakim ve yargı bağımsızlığı… Şimdi bunların tekinin bile kalmadığı bir despotluk rejimine istediğiniz kadar Cumhuriyet deyin, istediğiniz kadar kendinizin de inanmadığı palavradan mesajlar yayınlayın, tutmaz.

“Hukuk yönetmelidir” diyen Aristo’dan beri yaygın kabul gören bir ilke olan “hukukun üstünlüğü”, tipik bir “Oryantal Despot” haline gelen Erdoğan başta olmak üzere bugün ülkeye tahakküm eden hukuksuz ve ahlaksız güruhun kitabında olan bir şey değil maalesef. Ruhu şad olsun, merhum Türkiye Cumhuriyeti de her ne kadar gereklerini bi’l-hakkın yerine getiremese de “hukukun üstünlüğü” ilkesini ilkesel olarak benimsemiş bir hukuk devletiydi. Neticede, devletin bütün eylemlerinde hukuka bağlı olmasını ve hukuki sınırlara riayet etmesini talep eden “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayat bulması ancak bağımsız bir yargı mekanizması ile mümkündü. Önümüzde hep bir hayal olarak kalan bu ideale maalesef hiçbir zaman ulaşamadık.

‘NOMOKRASİ’NİN YERİNİ ‘MOBOKRASİ’YE SIRTINI DAYAYAN KEYFİLİK ALDI

Hukukun özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altını çizen ve devletin mümeyyiz vasfı olması gereken bu ilkenin yok edildiği, bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılan yargının İktidarın tasmalı bir köpeği haline getirildiği bir ortamda Cumhuriyet’in canının hızla çekilmesini engellemek mümkün olamamıştır. Cumhuriyet’in hukuki altyapısını oluşturan Nomokrasi’nin “hukukun üstünlüğü” ilkesinin yerini, şuursuz kitleleri yalan dolanla, propagandayla güden tam teşekküllü bir popülist Mobokrasi’ye dönüşen Türkiye’de despot Erdoğan’ın keyfiliği almıştır.

En az 6 milyon seçmenin iradesinin üzerinde hınçla tepinerek seçilmiş parti liderlerinin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının keyfi bir şekilde derdest edilip hapse atıldığı, adına kayyım denilen resmi eşkIyalarla seçilmiş belediyelerin gasp edildiği, kendi aday gösterdikleri seçilmiş belediye başkanlarını bile adına ancak ‘siyasal ensest’ diyebileceğimiz bir sapkınlıkla iğfal ettikleri ahlaksız bir düzende karşılıklı centilmenliğe ve saygıya dayalı demokratik ruh barınamamış ve rejim Cumhuriyet olma niteliğini tamamen yitirmiştir.

Çok yazık!.. Çünkü, yarım yamalak demokrasisine, bir türlü yerli yerine oturtulamayan hukuk devletinin pek çok zafiyetine rağmen, bütün renkleri ve görüşleriyle Türk milleti Cumhuriyet’i yine de çok sevmişti. Bugün ise, kimliğini bütünleyen tüm demokratik/hukuki ilke ve kurallarıyla birlikte, bildiğimiz anlamdaki Cumhuriyet tamamen yok edilmiştir. Tam teşekküllü bir demokrasiyle bir türlü taçlandıramadığımız Cumhuriyet, gırtlağına kadar suça ve ahlaksızlığa batmış siyasal İslamcı azgın bir azınlığın arsız ve şımarık tahakkümü altında heder olup gitmiştir.

DİNBAZ HARAMİLER GÜRUHU CUMHURİYET DEĞERLERİNİ YEDİ BİTİRDİ

Cumhuriyet dönemi değerleri ve tecrübeleri yerine kendilerine geçmiş zamanların sıkıntılı istibdat dönemlerini referans alan sonradan görme bu görgüsüz dinbaz haramiler güruhu, geride ne hak ve hukuk, ne bağımsız medya, ne de özgürlük diye bir şey bırakmadılar. Metazori yöntemlerle geceyarıları çullandıkları özgür medya organlarını yok etmekle kalmadılar, kamu yayıncılığı yapan medya organlarını da adi bir despotluğun sıradan propaganda makinasına dönüştürdüler.

Bunlar yetmemiş olmalı ki, yüzlerce gazeteciyi hapse atıp, binlercesini işsiz bıraktılar… Binlerce okulu, üniversiteyi kapatıp, on binlerce öğretmeni, akademisyeni mesleklerinden ettiler. Binlercesini hapse attılar… Binlerce şirketi görülmedik bir haramilikle gasp ettiler, maaşıyla, emeğiyle geçinen sıradan vatandaşların mallarına bile keyfi bir şekilde el koydular.

Yüzlerce sivil toplum örgütünü kapatıp üzerinde ahlaksızca tepindiler ve bunların yerine GONGO niteliğinde binlerce çakma sivil toplum örgütü kurup kendilerine tapınma seansları düzenlettirdiler. En basit eleştiri getirenleri bile “terörist” diye yaftalayıp üzerlerine çullandılar… Böylesine gaddar, hukuksuz, ahlaksız ve keyfi bir rejime her şey diyebilirsiniz ama Cumhuriyet diyemezsiniz.

Muhalefetin sesinin kesildiği, kamu imkanlarının hiçbir denetime tabii olmaksızın tamamen iktidarın ve tek adamın kullanımına verildiği, farklı olana tahammülsüzlüğün zirve yaptığı bir ortamda hakkında konuşulması gereken rejimin adı Cumhuriyet olamaz. Olsa olsa ahlaksız, hukuksuz ve keyfi bir diktatörlük olur.

Kimsenin can ve mal güvenliğinin kalmadığı, demokrat aydınların ve muhalif kesimlerin onur ve haysiyetlerinin sistematik şekilde linç edildiği, toplumun en saygın ve nezih insanlarının adi suçlular gibi kelepçelenerek keyfi bir şekilde zindanlara atıldığı bir adilikler rejimine “halkın rejimi” yani Cumhuriyet diyemezsiniz. Yargının muhalif görülen herkesi ezmekte kullanılan ayarını yitirmiş insafsız bir silaha dönüştürüldüğü, hukuk güvencesi ve yargı güvenliğinin tamamen ortadan kalktığı bir tek adam despotluğuna demokratik hukuk devleti ya da Cumhuriyet diyemezsiniz.

HUKUKUN YERİNİ DESPOTLUK, FAZİLETİN YERİNİ AHLAKSIZLIK ALDI

Bir rejim düşünün ki, muktedirlerinin ve yandaşlarının kazanç kapısı olarak çalışmanın yerini halkı soymak, kamu mallarını talan etmek, özel mülkleri gasp etmek, hırsızlık ve rüşvet almış olsun… Bir düzen düşünün ki hukukun yerini despotluk, erdem ve faziletin yerini ahlaksızlık, şeffaflığın yerini denetimsizlik, hoşgörünün yerini küstahlık ve nobranlık almış olsun… Böylesine ahlaksız bir zulüm ve adilikler düzenine demokrasi ve Cumhuriyet diyebilir misiniz?

Özetle çağdaş vatandaşlık haklarının bilincinde bir toplumun temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almış bir demokratik hukuk devleti vasfıyla taçlandırabilmek için nesiller boyu uğruna mücadele verilen Cumhuriyetimiz, Despot Erdoğan’ın keyfilikleri ve hukuksuzlukları yüzünden savrulduğu bataklıkta yok olup gitmiştir. Ülke Cumhuriyet’in kurulmasına giden acı dolu o çileli yolun geçtiği yıllardakinden çok daha büyük bir badirenin ve kaosun içine düşürülmüştür.

2 yıl önce, 1 Kasım seçimlerinden 2 gün önceye denk gelen 29 Ekim vesilesiyle Cumhuriyet’in artık can çekişmekte olduğuna işaret emiş ve sebeplerini sıralayarak şöyle demiştim: “İşte bu berbat şartlar ve büyük tehlikeler altında Türkiye, Pazar günü ya Cumhuriyet’ine yeniden sahip çıkacak, ona ihtiyaç duyduğu nefesi ve ruhu üfleyecek ya da demokrasiyi ‘uygun gördüğü istasyonda inilecek bir tramvay’ gibi gören muhteris ve ilkesiz zihniyetin elinde heder olup gidecek. Pazar günü yapılacak seçimler, Cumhuriyet’imizi kurtarmak için son demokratik şansımız. Hukukun büyük ölçüde yok edildiği ülkemizde Cumhuriyet’in ve kazanımlarının korunmasının tek demokratik yolu olarak, belki de önümüze son kez konulacak olan, sandık görünüyor. Demokratik yöntemlerden vazgeçmeden Cumhuriyet’in kazanımlarını korumanın bu son şansı iyi kullanılamayıp, dikta heveslilerinin beklentisi doğrultusunda heder edilirse Türkiye’yi derinliği bugünden tahmin edilemeyecek büyük sıkıntılar, krizler ve kaotik günler bekliyor.”

Bahsini ettiğim şansı kullanma firaseti ve basireti gösteremeyen Türkiye, bugün maalesef, 2 yıl önce öngörebildiğimden çok daha berbat bir kaosun içinde debeleniyor. Böyle bir ortamda artık var olmayan Cumhuriyet’e dair konuşmak aslında bir zaman israfı. Umarım ölmüşün ardından hayırla konuşmayı hakkıyla becerebilmişimdir…

[Bülent Keneş] 30.10.2017 [TR724]

İmtihanın en ağırı: Evlat [Veysel Ayhan]

Hızır çeşmesine doğru-3

Hz. Hızır’la yolculuğa çıkmak meşakkatli ve ağır imtihanları kabullenmektir.

“Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğuna rastladılar ve (Hızır) onu öldürdü. Mûsâ atılıp: ‘Ne yaptın?  Masum ve günahsız bir canı, kısas hükmü ile bir can karşılığında olmaksızın mı öldürdün? Doğrusu görülmemiş derecede fena bir iş yaptın! ” (18/74)

İlm-i ledün ile mücehhez Hz. Hızır, kaderin hikmetli hükümlerini infaza memurdur. İşin hakikatini şöyle izah eder:

“Öldürdüğüm çocuğa gelince: Onun ebeveyni mü’min insanlardı. Fakat o çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk. Diledik ki bunun yerine Rableri kendilerine temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe daha yakınını versin.” (18/80,81)

‘İYİLİK’ İYİDE Mİ KÖTÜDE Mİ?

İbn-i Kesir tefsirinde İbn Abbâs’tan naklen şu açıklama var:

“Yani anne ve babanın çocuklarına olan sevgileri, onları küfre sürüklemesinden korkmuştuk. Katâde der ki: Çocuğun anne ve babası çocuk doğduğunda sevinmişler, öldüğünde üzülmüşlerdi. Halbuki çocuk yaşasaydı; bu, kendilerinin felâketi olacaktı. Öyleyse herkes, Allah’ın kazasına rızâ göstersin. Çünkü Allah’ın mü’min için kazası sevmediği şeylerde sevdiğinden daha çok hayır olabileceği şeklindedir. Sahîh hadîste vârid olur ki; Allah, mü’min için ne hükmederse mutlaka bu, onun için hayır olur. Allah Teâlâ Bakara sûresinde de şöyle buyuruyor: -Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir.”

Surede bahsi geçen anne ve baba Allah’ın himaye ve inayeti altında olmalı ki, Allah onları “azgınlık ve küfre” sürükleyecek bir “sebeb”ten muhafaza ediyor. Bu “sebep” ayette erkek çocuk olarak zikrediliyor. Çocuğun tuğyan veya küfrüne dair sarih bir ifade yok. Yani Hz. Hızır’ın çocuğun canını almasındaki asıl gaye salih amellerle Allah’ın hıfzına girmiş ebeveynin ahiretini korumak. Çünkü çocuk dünya imtihanının temel bir unsuru. İki sayfa öncesinde buna işaret de var:

“Mal mülk, çoluk çocuk… Bütün bunlar dünya hayatının süsleridir. Ama baki kalacak yararlı işler ise Rabbinin katında, hem mükâfat yönünden, hem de ümit bağlamak bakımından daha hayırlıdır.”(18/46)

Ayette “emel/ümit ve sevabın hayırlısı” nın ahirete yönelik olduğu vurgusu var. Baktığımız ayette de çocuğun “daha hayırlı ile tebdili” söz konusu. (18/74)

Belki de ebeveynin o çocuğa aşırı sevgisi, aşırı düşkünlük ve inhimakı, aşırı sahiplenmeleri onları Allah’ın kurbiyetinden uzaklaştıracaktı.

EKSİLTİLENİN YERİNE

Allah bir müminindeki ona zarar verebilecek olan bir “nimeti” lütfuyla geri alıyor. Ama “hayırsız” şeyi eksilttiğinde o nimetin yerini boş bırakmıyor. Hem yerini birebir dolduruyor hem de yerine koyduğu önceki nimetten daha hayırlısı oluyor. Adetullah böyle. Ayette Allah’ın erkek çocuğu alarak yerine salih bir erkek çocuk veya kız çocuk verdiğine dair de sarih bir ibare yok. Bahsedilen şey “daha hayırlısı, merhametçe daha yakını” ile “tebdil” etmek. Yani ille “çocuk yerine çocuk” olmayabilir.

Bu, aileye Allah’ın bir inayeti. Hadis-i şerifte çocuğun mümin fıtratı üzerine olmadığı kaydı var. O halde Allah o salih ebeveyne rahmeti olarak sevdikleri çocuğu günaha girmeden alıyor. Hz. Bediüzzaman Çocuk Taziyenamesi’nde şöyle ifade eder:

“… Mü’minlerin kable’l bülûğ vefat eden evlâtları, Cennette ebedî, sevimli, Cennete lâyık bir surette, daimî çocuk kalacaklarını; ve Cennete giden peder ve validelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını; ve çocuk sevmek ve evlât okşamak gibi en lâtîf bir zevki, ebeveynine temine medar olacaklarını…. müjde veriyor…” Tabiatı bozuk olup vefat edenler için ise şöyle denir: “…O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kimbilir ne şekle girerdi!”

VELAYETİ KATLAMAK

Böylece çocuğu yaşasa “şaki” olabilecek bir çocuğun masumken vefat ettirilmesi hem o çocuğa hem de ailesine bir lütuf oluyor. Tabi bu demek değil ki vefat eden her çocuk ileride şekavete girecek. Ve yine demek değil ki şekavete girecek olan çocuğun ailesi Allah’ın inayet ve hıfzından uzaktır. Kimi Allah’a merbutiyeti kavi aileler vardır ki şaki bir çocukla ağır imtihan yaşar ve bu imtihanı kazanarak velayetlerini katlarlar.

Bediüzzaman elim acı ve ıstıraba karşı teselli eder:

“Gerek peder ve gerek valide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakikî ehl-i iman ise, dünyadan yüzünü çevirir, Mün’im-i Hakikîyi bulur. Der ki: ‘Dünya madem fânidir, değmiyor alâka-i kalbe.’ Veledi nereye gitmişse, oraya karşı bir alâka peydâ eder, büyük mânevî bir hal kazanır.” (Çocuk Taziyenâmesi, 17. Mektup)

Bu hâl, halet bir nimettir. Belki de ayette ifade edilen “tebdil”le kastedilen budur. Kehf suresi semboller ve temsillerle ifade edilen hakikatler örgülenmiş. Kesin hüküm vermenin, çıkarımlar yapmanın yanlışlığı hep vurgulanmış. Bu sebeple surede tekrar edilen “Rabbiniz daha iyi bilir.”(18/19) “…en iyi Allah bilir.” (18/22) “… en iyi Allah bilir.” (18/26) ayetlerine sığınırız.

Evlad sahibi olmamayı da bu anlamda düşünebiliriz. Ağır hatta çok ağır bir imtihan. Ama kaderin hükümleri zaman üstü cereyan eder. Allah belki de bizim yoldan çıkmamıza sebep olacak “nimet” görünümlü bir “nikmet”i daha baştan bize vermez. Ama o “vermeme”nin yeri boş kalmadığı gibi mutlaka daha “hayırlısı” ile doldurulur.

“Hızır çeşmesine doğru” yola çıkanların “nimetlerin elden alınması” emsali imtihanlar yaşamaları ve Allah’ın dünyevi veya uhrevi “daha hayırlısı”nı vereceği inancıyla itminan içinde hareket etmeleri o yolun bir zaruretidir.

Yarın: Hızır çeşmesine doğru-4

[Veysel Ayhan] 30.10.2017 [TR724]