Ölüm dediğin ne ki! [Zeynep Zâhide]


Yer, bir semt pazarı. Vakit akşama yakın. Ellerindeki pazar çantaları yarıya kadar dolu. Birbirlerine temas edecek kadar yakın yürüyen iki bayan. “Anam her şey ateş pahası. Bu nasıl iştir. Aldıklarımıza bakıp harcadığımızla kıyas edince insan şok oluyor. Ne olacak bu milletin hali. Hadi biz idare ediyoruz da bizden çok daha garibanların halini düşününce vallahi lokmalar boğazımdan geçmiyor” cümlelerine, pahalılıktan şikayet eden daha birçok cümleler ekleniyor. 

Malum pazar yerleri genel itibariyle kalabalık ve birbirine sıkı sıkı yanaşmış tezgahlarla kaplıdır. Bazen alacağınızı alıp pazardan çıkmak istediğinizde,  yan yana dizilmiş tezgahların arasından çıkma imkanı bulamadığınızdan dolayı pazarı bir uçtan bir uca yürümek zorunda kaldığınız olur. 

Uzun zamandan beri her pazara çıktığımda, memleketin üzerine bir karabasan gibi çöken, bazılarının “Allah’ın lütfu” olarak gördüğü darbe tiyatrosunun yaşandığı o talihsiz tarihten beri, genelde, pazarların ya baş taraflarına ya da sonlarına yakın yerlerde tezgah açmış, süreç mağdurlarından alış veriş yapmaya çalışıyorum. 

Şimdi “Neden pazarların sonlarında veya baş taraflarında” diye aklınıza gelebilir. Çünkü devrin zalimine yaranmak için belediyelerin, özellikle KHK mağdurlarının pazarlarda bile rızklarını temin etmesi istenmemekte. O yüzden bu mağdurlara pazarlarda yer verilmemekte. O gün evin ihtiyaçları için pazara çıktığımda da yine bu tür insanları gözetiyordum. “Siz bunları nasıl tanıyorsunuz ki” dediğinizi duyar gibiyim. Basiretiniz bağlanmamışsa anlayana göz yeter. Şimdi burada onları nasıl tanıdığımı sizlere izah edip insaf fukarası zabıtalara onları hedef yapmak istemem. Arayan bulur deyip geçelim. 

İki metre eninde bir metre boyunda yere serdiği kalınca bir naylonun üzerine dizdiği el işlemeli havlu kenarları, masa ve sehpa örtüsü danteller, el örgüsü çorap ve patikler, banyo lifleri ve daha bir çok el işlemeli ürünler satan, ellibeş altmış yaşlarında bir bayanla karşılaştık. 

Yanına yaklaştığımda utangaç bir edayla “Hoş geldiniz” dedi. Bu bayanın üzerinde hiç pazarcı hali yoktu. Ve hiç de satış yeteneği olmayan birisiydi. Hem bir sosyolog hem bir yazar olmamın da verdiği merakla bu bayanı konuşturup, toplumu daha iyi tanıma adına doneler arıyordum. 

-Abla bunları siz mi yaptınız?
-Evet kardeşim. 
-Bu kadar ince işleri yaptığınıza göre maşallah gözleriniz iyi.
-Hamdolsun. Ama ben bunaları gençliğimde yapmıştım. 
Ben bir taraftan sergideki bir birinden güzel el emeği göz nuru eserleri incelerken bir taraftan da göz ucuyla ablayı süzüyor halini daha iyi anlamaya çalışıyordum.
-İhtiyarlar gibi konuştunuz. Maşallah daha gençsiniz abla.
-Gördüğün kabuk be kardeşim. İçimiz çürümüş dökülüyor. 
-Abla maşallah cümleleriniz de şairane. 
-Estağfurullah şair değilim ama çok şiir okumuşluğumuz vardır. 
-Gördüğüm kadarıyla çok kültürlü birine benziyorsunuz. Üzerinizde hiç pazarcı hali yok. 
-Evet pazarcı da değilim kardeş 
-Ama pazardasınız 
-Zaruretten. 
-Bu zaruret nasıl bir şey ki “Gençliğimde yaptım” dediğiniz el emeği göz nuru eserleri satmak zorunda kalmışınız. 

Abla sorduğum sorulara kibar ve veciz Türkçesiyle cevaplar verirken son sorumda durakladı. Başımı kaldırıp yüzene baktığımda gözlerini benden kaçırdı. Ama anlamamak mümkün mü. Ablanın gözleri yaşarmış ses tonu değişmişti. 

- Affedersiniz abla. Özür dilerim. Sizi üzecek bir şey mi dedim? 
Sustu, arkasını döndü ve gözlerini silip soruma,
-Estağfurullah kardeşim o benim sulu gözlülüğümden. Özür dilenecek bir şey yok. 
-Ama sanırım sorduğum sorularda rikkatinize dokunacak bir şeyler var ki derdinizi deştim. 
-Sayılır. 
Ben ablanın sergisinin başında daha fazla bu konuyu uzatıp, sağdan soldan geçen insanların ağlayan bir kadın görmesinin ablayı da rahatsız edeceği düşüncesiyle konuyu değiştirmek istedim. Evet. Kararımı vermiştim ablayı evime kadar getirip orada onu dinleyecek, derdine derman olmaya çalışacaktım.
Abla. Bunların hepsini kaça verirsin? 
Hepsini mi.
-Evet hepsini.
-Bu sizin bileceğiniz bir bir şey. Ama hepsini ne yapacaksınız ki?
-Abla bunlar harika şeyler. Eşe dostta hediye olarak götürürüm.
-Yani siz bunların hepsini mi alacaksınız şimdi?
Gözleri sevinçliydi ama hüzün öyle sinmiş ki ablanın haline, tebessümü bile fark edilmez olmuştu. Onun bu hüzünlü tebessümü bu sefer beni duygulandırdı. Yaşaran gözlerimi saklamaya çalışsam da beceremedim. Sürekli mağdur insanların mağduriyetlerini dile getirdiğim için artık mağdurları gözlerinden tanır olmuştum. Şimdi, bir iki soru da gözleri yaşaran bu bayanın, kim bilir o gözyaşlarının ardında ne çağlayanlar vardı. Evet evet, bu hanımefendiyi dinlemeliydim. 
 -O zaman indirim yapayım. (Kenarda duran bir kaç tane patik ve atkıyı göstererek), işte şunları da hediye edeyim. 
-Abla gerek yok ben hepsinin parasını vererek alayım. Zaten çok ucuza veriyorsun.
-Öyle. Dedim ya zaruretten.
-Yalnız sizden bir ricam var. 
-Estağfurullah buyurun. 
-Pazardan meyve sebze aldım yüküm de ağır. Kolumda da bir sıkıntı var size rica etsem bunları evime kadar taşımaya yardım eder misiniz. 
-Tabi ki ederim
-Evim çok uzak değil hemen iki sokak ilerde.
-Önemli değil. 
-Hadi o zaman toplayalım da gidelim. 

Evet. İçimi öyle bir huzur kaplamıştı ki, hem çok değerli el işlemeli eserlerini alarak yardımcı olma fırsatı bulmuştum, hem de bu dertli insanın derdini dinleyecek dertlerini hafifletmeye çalışacaktım. 
Eve geldiğimizde çocuklar da okuldan gelmişti. Pazardan aldığım meyve ve sebzeleri mutfağa bıraktıktan sonra kendisinden aldığım eserleri taşımakta yardımcı olan bayanı içeri davet ettim. Önce gelmek istemedi ama benim ısrarıma dayanamayarak girdi içeri. 

Ben hemen ocağa çay suyu koyup misafirin yanına salona geçtim.

-Abla burası da bizim fakirhane. 
-Güle güle oturun. Güzelmiş eviniz.
-Bu pazara geldiğinize göre siz de mi buralarda oturuyorsunuz?
-Yok. Ben buraya pazar için geldim. Başka mahallede oturuyorum.
-Bu sattığınız eserlerden başka var mı? 
-Yok hepsi bu kadardı.
-Siz pazarcı değil misiniz haftaya ne satacaksınız? 
-Bazen de Tahtakale’den ucuz uzakdoğu ürünleri alıyorum onları satıyorum. 
-Gördüğüm kadarıyla siz pazarcı değilsiniz. 
-Evet değilim. 
-Sizin asıl mesleğiniz ne?
-Öğretmendim.
-Öğretmendim derken. Emekli mi oldunuz? 
“Hayır” dedi başını öne eğip sustu. Yara buradaydı. Başını kaldırdığında gözleri yaşarmıştı. “İhraç ettiler” dedi. Mesele anlaşılmıştı. 
-Branşınız neydi abla?
-Tarih öğretmeniydim. 
-Benim de çok sevdiğim bir alan.
-Ben de severek tercih etmiştim. 
-Abla meselenin sebebini biliyorum ve size haksızlık yapıldığının farkındayım. Zaten sizi görür görmez KHK mağduru olduğunuzu farkettim. Peki eşiniz çocuklarınızın durumu. Onlar ne iş yaparlar? 
-Eşim de benim gibi öğretmendi
-Yoksa onu da mı ihraç ettiler? 
-Evet hem ihraç ettiler hem tutukladılar
-Yaa çok üzüldüm. Çocuklarınız var mıydı abla?

Daha sözümü tamamlamadan elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Dert tahmin ettiğimden de büyüktü. Sustum. Adeta sorduğuma pişman olmuştum ama bir defa açıldı konu.

Yanına oturup, sol elini tutup, sağ elimi omuzuna atarak başını göğsüme doğru çekip yasladım. Sonra başı göğsünde bir müddet öylece sessizce ağlamasının dinmesini bekledim. 

-Size bir çay getireyim de beraber içelim abla. 
Kısık ve titrek bir ses tonuyla;
-Teşekkür ederim, artık müsaade ederseniz ben kalkayım.
-Abla bir çay doldurayım beraber içelim. Ben sizi arabayla evinize bırakırım.
-Zahmet etmeseydiniz.
-Ne zahmeti be ablam. 

Biz konuşurken çay da demlenmişti. Çayı doldurup getirdikten sonra yanına geçip oturdum. Elinde sürekli mendil vardı. 

-Kusura bakmayın kendi dertlerimle sizin de moralinizi bozdum. Keyfinizi kaçırdım. Hakkınızı helal edin.

-Olur mu öyle şey abla. Ne demek. Memleketimiz matem yerine döndü. Yalnız siz değilsiniz. Öyle dertli insanlar var ki. Allah kimselerin başına vermesin. Geçenlerde bi bayanı dinledim. Kocası ağır kanser hastasıymış. Defalarca tahliye talep etmişler ama onlar ısrarla tahliye etmemişler. Maalesef geçen gün vefat etmiş.

-O da dert mi be kardeş. Ölüm güzel şey. Kurtuluyorsunuz bu çirkef dünyanın gamından tasasından. 

Ablanın bu son sözüyle irkildim. Demek ki ablanın ölümü özletecek kadar daha büyük derdi vardı. Ama öyle çaresizdim ki bu derdi nasıl öğrenip ona nasıl yardımcı olabilecektim. 

 -Ama her şeye rağmen ölüm dilenmez ki abla.
-Dilenir be kardeş. Ölümden beterse yaşadıklarınız, yaşayıp da ne yapacaksınız. 
-Abla özür dileyerek soruyorum. Benimle, ölümden beter dediğiniz dertlerinizi paylaşır mısınız. Belki bir faydan dokunur. Siz de duymuşsunuzdur. “Dermansız dert yoktur” derler. 
-Yalan be kardeşim. Yalan. Onu diyenler gelsin de benim derdime çare bulsun.
-Anlatmazsanız nasıl çare bulunur ki. Doktora bile gidince önce sizi dinliyor ondan sonra muayene ediyor. 
 -Benim derdim tıbbı aşkındır kardeş. Aylar var ki şu gözler uyku nedir bilmiyor. Gece de bir iki saat uykuyla idare ediyor. Onun da yarısı kabus. 
-Çayını tazeleyeyim. Bu arada da sen bana şu derdini bi açıver.
-Zahmet etme be kardeş artık ben gideyim. 
-Normalde pazar kaçta kapanıyor, eve kaçta gidiyordunuz?
-Saat altı gibi filan.
-Tamam işte bu gün işini erken bitirdin kalan sürede dertleşelim işte.
-Faydasından çok zararı olur be kardeş. 
-Nasıl yani? 
-Şimdi size anlatacağım dertler sizin de moralinizi bozacak, sizin de keyfiniz kaçacak. 
-Dedim ya abla memleket matem yerine dönmüş bir ağıt da senin dertlerin için yakarız. 

Çayını yenileyip getirdim ve yanına oturdum. 

-Evet. Seni dinliyorum abla. 
-Biz ailecek Hizmet hareketine mensuptuk. Eşim fizik öğretmeniydi. Onunla da Hizmet Hareketi vesilesiyle tanışıp evlenmiştik. Bu evliliğimizden ikiz olan iki tane kızımız ve bir oğlumuz oldu. Oğlum Hizmet Hareketine ait yurt dışında bir okulda idareci olarak görev yapıyor. 

Dedi ve sustu. Bundan sonrasını anlatmak istemiyordu. Daha doğrusu gözyaşları anlatmasına müsaade etmiyordu. Yine ağlamaya başladı. Sustum mecburen. Bir müddet sonra devam etti.

-Kızlarımı yine Hizmet Hareketine mensup arkadaşlarla evlendirdik. Onlar da kızlarım gibi öğretmendiler. Bu malum on beş Temmuz hadisesi olunca, adına darbe denilen tiyatrodan, aylar öncesinde kullanımdan kaldırılan, bir çok arkadaşın günlük vird ve dualarını paylaştığı bylock uygulaması bahane edilerek eşimi gözaltına aldılar. On gün eşimden haber alamadık. Yerini dahi söylemediler. Yirmi üç gün eşime işkence edip önüne koydukları boş kağıdı imzalamasını istemişler. Eşim kabul etmeyince göstermelik mahkemeye çıkarıp tutukladılar. Tabi gördüğü işkenceler yüzünden eşim hastalandı ve çok geçmeden vefat etti. 

-Yaa! Allah rahmet eylesin abla.
-Allah razı olsun. Biz eşimin cenazesini almak istedik vermediler. Malum bir hainler mezarlığı diye bir yer ayırmışlar oraya gömeceklermiş. Yalvardık yakardık dinletemedik. Şimdi eşimin mezarının yerini dahi bilmiyorum. 

Ben ablanın anlattıkları karşısında ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Abla devam etti. 

-Eşim vefat ettikten bir hafta sonra polis evimizi bir daha bastı. Daha önce didik didik aramalarına rağmen bir daha mutfaktaki kap kacağın içine kadar aradılar. Yetmedi çamaşır makinesinin arka kapağını söküp araya kadar baktılar. Bir şey bulamayınca. Eşleri tutuklu olduğundan bizde kalan ikiz kızlarımı alıp götürdüler. 

Bu fasla gelince ablayı yine ağlama krizi tuttuki sormayın. Uzun uzun sakinleşmesini bekledim. Ve bir müddet sonra devam etti. 

-Kaldım tek başıma. Şaşırdım ne yapacağımı. Günlerce deli gibi dolaştım sokaklarda. Baktım olacak gibi değil. Yaşamak için yemek içmek gerekiyor. Önce evde varlığı zaruri olmayan şeyleri sattım. Onlarla pazarda satabileceğim şeyler aldım. Hayatı idame ettirmeye çalışıyorum. Kızlarımı farklı hapishanelere naklettiler. Sırayla onları ziyaret ediyorum. Etmez olaydım. Allah canımı alaydı da bu günleri görmeyeydim. Kızlarıma… 

Dedi ve arkasını getiremeden yine hıçkırıklara boğuldu. Söyleyecek söz bulamıyordum artık ben de saldım kendimi ablayla ağlıyordum. Devam etti.

-Şimdi kızlarımın ikisi de hamileymiş. Ben şimdi hapishanedeki damatlarıma bunu nasıl söyleyeceğim. Şimdi anladınız mı ölümü niçin özlediğimi…
-Abla yeter ne olur artık sus.  

Bizim sesli ağladımızı duyan diğer odada ders çalışan çocuklarım merak edip salona geldiler. Merak edip, niçin ağladığımızı sordular. Onlara odalarına gitmelerini söyleyip bir müddet daha ablanın başını göğsüme yaslayıp beraber ağladık. Artık sakinleşmemiz ve ablayı evine bırakmam gerekiyordu. Rica ettim akşam yemeğine kalması için ama ikna edemedim. Ama söz aldım. Artık onun kardeşi olduğumu, mutlaka en geç haftada bir beni ziyarete gelmesini ben de kendisini ziyarete geleceğimi söyledim. Ayrılık vakti gelmişti. Arabayı çalıştırıp ablayı evine bıraktım. Eve dönerken dilimde hep tekrar ettiğim yine o dua vardı. 

Ey Rabbimin gayreti! Ey gayretullah! Çabuk yetiş imdadımıza. Ey Rabbimin gayreti, yetiş ki çözülsün ukdeler bir bir. Düşmanlar saldırganlaştı. Cevr ü cefaları arttıkça arttı; Ey Rabbimin gayreti! Ey gayretullah. Çabuk yetiş imdadımıza. 

*Anlatılan olayın gerçek olduğu yazı, mekan ve isimler değiştirilerek hikayeleştirilmiştir

[Zeynep Zâhide] 30.9.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

‘Sorumluluğun Manevi Boyutu, Fethullah Gülen ve İslâmi Düşünce’ tanıtıldı [Murat Kâni]


Leeds Beckett Üniversitesi Öğretim Üyesi  Prof. Dr. Simon Robinson’un kaleme aldığı ‘Sorumluluğun Manevi Boyutu, Fethullah Gülen ve İslâmî Düşünce’ kitabı piyasaya çıktı.

Baltimore Loyale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Pim Valkenburg, akademisyenler, işadamları, eğitimciler ve vatandaşların katıldığı Amsterdam’daki tanıtım resepsiyonuna medya büyük ilgi gösterdi.

Hollanda ve Belçika’da basının önüne çıkan eserin sahibi Robinson, Hizmetteki insanlarla ve Fethullah Gülen’in fikirlerini uzun yıllardır takip ettiğini belirterek gözlemlerini yazdığını kaydetti. Sorumluluk üstlenmenin önemine vurgu yapan Robinson, bu konuyu kitabın ismine taşığını anlattı. Hizmet Hareketi ile 10 sene önce bir meslektaşı aracılığı ile tanıştığını belirten Prof. Dr. Simon Robinson, “O arkadaş  bana ‘bu insanlarla kesin bir şeyler yapman lazım’ dedi. O vesileyle 10 senedir tefekkür dolu bir arkadaşlık sürdürüyorum.’’ ifadelerini kullandı.

PROFESÖR VALKENBURG: HİZMET HAREKETİ İLE DAYANIŞMA İÇİNDE OLMALIYIZ

Baltimore Loyale Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Pim Valkenburg, senelerdir Hizmetteki insanlarla görüştüğünü, önce Hollanda’da, şimdi de Amerika’da ilişkilerini sürdürdüğünü söyledi. Hizmet Hareketi sempatizanlarının zor bir dönemden geçtiğine işaret eden Valkenburg, ‘Bu insanlarla dayanışma içinde olmalıyız. İyi günde bir şeyler yazıp şimdi çalışmaları bırakmayı doğru bulmuyorum ve kendi çabalarımı devam ettirmeye çalışıyorum.’ dedi.

[Murat Kâni] 30.9.2017 [TR724]

Tarikatlarda mabeyni humayun (2) [Doç.Dr.Mahmut Akpınar]


Mabeyni Humayun, dar oligarşik çıkar grubu sadece şeyh/lider etrafında olmaz ve merkeze münhasır kalmaz. Bir şekilde maddi ve manevi güce, paraya, imkanlara hükmeden herkesin etrafında, yerel düzeylerde de Mabeyni Humayunlar oluşur. O konumlardan, makamlardan kendine fırsat, itibar, imkân devşirenler çıkar.

Peki bunun çözümü ne?

Cemaatler-tarikatler bazı laiklerin dediği gibi “din ticareti” yaparak insanları sömürüyor, saf yığınları kandırıyor mu?

Sadece cemaatler, tarikatler değil, dini-seküler bütün yapılar büyüdükçe, paraya-güce hükmetikçe bu türden paradokslar yaşar. Ama dini yapılarda istismarın tahribatı çok daha büyük olur. Zira insanlarda dine, itikada, maneviyata inancı sarsar; yapılan hizmetlere güveni zedeler. Bir şirkette yaşananlar “menfeaat çatışması” olarak kalırken, bir dini grupta yaşananlar dine, dindara, maneviyata büyük zarar verir.

Bu nedenle:
  1. Tarikat türü yapılarda manevi önem atfedilen kişilerin dua-evrad, nasihat, irşad gibi konularla meşgul olması, bunun dışındaki konuları meşverete, açıklığa dayalı heyetlere bırakması problemi azaltacaktır.
  2. Bir yerde güç ne kadar temerküz ederse orayı ele geçirmek ve o gücü kontrol etmek için o kadar çok rekabet olur; mücadele verilir. Ama güç dağıtılırsa, ademi merkeziyet olursa hem güç mücadelesi azalır hem de bir gücün problemli kişilerce kontrol edilmesinin doğuracağı zarar azalır. Güç temerküzü katılımcılığı, gönüllülüğü, meşvereti de azaltır; otoriterlik eğilimlerini, kıyıcı rekabeti, suistimal imkanlarını artırır. Tarikat-cemaat türü yapılarda her şeyin merkezi olması, tüm gücün belirli insan(lar)da toplanması yozlaşmaya paralel, Mabeyni Humayun kurma ve lideri kuşatma talebini artırır.
  3. Suistimallerin azaltılması, dar oligarşik bir yapının-grubun etkin olmaması için güçlü kişiler-figürler üzerinden iş yapmak, faaliyet yürütmek yerine ilkeler, kurallar, prensipler üzerinden iş yapmak, faaliyet yürütmek gerekir. Otoriter, baskıcı yönetimlerde kişiler ve onların emirleri, talepleri önemli iken hukukun üstün olduğu demokratik yönetimlerde kurallar, prensipler önemsenir. Her otoriter yapı sahip olduğu muazzam güç nedeniyle etrafında çıkar grupları, mürailer, mabeyni humayunlar oluşturur.
  4. Tarikatlarda manevi konumlar genellikle irsi ve ailevi kanallardan kazanılıyor. Şeyhe ve ailesine manevi önem, anlam yükleniyor. Oysa irsi kazanımlarda ehliyet her zaman şaibelidir. Ne var şeyhin sülbünden gelen veya yakını insanların eleştirilmesi, sorgulanması çok mümkün olmaz. Manevi liderler tavziflerde yakınlıktan çok liyakate, niteliğe önem verirse etrafında çıkar halkalarının oluşmasını engelleyebilir.
  5. Cemaat-tarikat türü oluşumların kurumsal yapılarında, akçalı kısımlarında şeyhin-liderin ailesine, yakınlarına asla yöneticilik, görev, konum sorumluluk vermemek gerekir. Bu en başta onların manevi etkilerini kıran, zihinlerini irşaddan-tebliğden uzaklaştıran ve suizan ortamına iten bir durumdur. Organizasyonlar, yönetim yapıları kişilerin yetki ve kontrolüne bırakılmayıp demokratik işleyişe uygun tasarlanabilirse, liyakate, donanıma dikkat edilebilirse hasarı azaltma imkanı olabilir.
  6. Cemaat ve tarikat türü yapıların doğrudan ticari iş ve ilişkilere girmemesi “paylaşılacak” makamları, imkanları azaltacak, vuruşmayı, fitneyi önemli oranda engelleyecektir. Gayrı menkullerin, hesapların kişilerin, münhasıran Şeyhe/lidere akraba kişilerin inisiyatifinde olmaması manevi odaklara olan suizannı engelleyecektir.
  7. Dini gruplarda şeyhin/liderin her konuyu bildiğine, her alanda söylediğinin önemli olduğuna inanılır. Oysa manevi otoriteyi kullanma, biat-itaat kültürü profesyonel yönetimle bağdaşmaz. Yapılan işleri verimlilikten, rasyonellikten çıkarır. Hz. Peygamber bile bir fidan dikip tutmadığında “siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz” demiyor mu?
  8. Dini gruplarda şeyhin her sözünde büyük keramet, hikmet aramak tarikatların en önemli açmazlarındandır. “Gavs hazretleri böyle buyurdu”, “Efendi Hazretlerinin talimatı böyle” deyince akan sular duruyor, mantık-muhakeme süzgecinden, değerler ölçeğinden geçirilmeden “yapılması zaruret” addediliyorsa Mabeyni Humayun için ortam çok verimli demektir. Zira onlar bunu çok kolay ve sınırsızca istismar ederler. Esas olan sözü kim söylerse söylesin söyleneni nasların, İslami ölçülerin, mantığın imbiğinden geçirmektir.
  9. Tarikat Cemaat türü yapılarda avantajlı, dar oligarşik bir halka oluşmuşsa şeyhin-liderin amme hakkı ve hukukullah adına buna müsaade etmemesi, kırmaya çalışması lazımdır. Aklı selim, ehli insaf insanların da dinin istismarına mâni olmak için bununla mücadele etmesi İslami, vicdani bir sorumluluktur. Bu tür durumlarda “bana dokunmasın!”, “dengeleri kollayalım!”, “biraz zamana bırakalım!” gibi yaklaşımlar sadece Mabeyni Humayuna güç ve zaman kazandıracaktır. Bir süre sonra ise o yapılarla mücadele etmek imkansız hale gelecek ve milyonların hakkı, emeği, hukuku dar bir zümreye feda edilmiş olacaktır.
  10. Dini gruplarda, tarikatlarda lidere büyük manevi güç, basiret, donanım atfedilir ve kalp gözüyle her şeyi göreceği, Allahın inayetiyle şer şebekelerini fark edip bertaraf edeceği düşünülür. Sebeplere ve tevhit akidesine de aykırı şekilde Şeyhin/Liderin bütün problemleri mucizevi şekilde görüp harikulade yollarla çözmesi umulur. Bu nedenle de genellikle ihvan arasındaki makul, makbul ve aklı selim kişiler devreye girmeyi, bir şeyler söylemeyi abes sayar. Şeyhe/Lidere bu konularda yardımcı olmayı edep dışı ve saygısızlık olarak görür. Oysa çoğu zaman şeyh/lider aynı dertlerden mustariptir ve ihvanından, arkadaşlarından çıkış yolu, yardım bekler. Mabeyni ele geçirmiş, şeyhi çevrelemiş kişi/kişiler kara çalarak, tehdit ederek, korkutarak, satın alarak insanların onuru, itibarı, ikbaliyle oynadığı için çok kimse mücadele etme yürekliliği sergilemek yerine şeyhin bir kerametle bu işleri halletmesi için seyirci kalır. Bu yaklaşım konuyu kangren etme yanında şeyhe/lidere vefasız davranmaktır. Şeyhi/lideri yalnız bırakma ve mabeyni humayunu güçlendirme dışında işe yaramaz.
  11. Düşünülenin aksine batıda çok sayıda dini grup, cemaat, tarikat var. Bunlar her türlü bağış, yardım alıyor, harcama yapıyor. Ancak yardımları/harcamaları herkese açık ortamlarda paylaşıyor, istismara karşı müsamahasız davranıyorlar. İslam dünyasındaki tarikat, cemaat türü yapılarda ise bu tür işler “güven” esasına göre, denetimsiz ve suistimale açık şekilde yürütülüyor. Doğal olarak denetimsizlik, kapalılık art niyetlilerin, özellikle de merkeze-güce yakın olanların aklını çeliyor, ahlakını bozuyor.
  12. Dini Hizmetleri yürütenler suizan etmemeli, suizanna sebep olacak davranışlardan çekinmeli ama daha önemlisi suizan, istismar kapılarını kapatacak sistemler, yapılar kurmalılar. Kardeşlerini günaha, vebale, yozlaşmaya bulaşmaktan kurtaracak şeffaf, açık, güven veren ortamlar oluşturmalılar. Pekâlâ bağımsız denetim birimlerine bile denetimler yaptırılabilir.
  13. Siyasetle girilen yakın ilişki ve iş birliği Allah rızası için çalışan manevi yapıları siyasetin hastalıklarına açık hale getiriyor. Dini hizmetleri siyasi etkiden alabildiğine uzak tutmak yozlaşmayı azaltacaktır.
İslam dünyasında cemaatler, tarikatlar nesillerin korunmasından, eğitimin yükselmesine, sosyal yardımlaşmadan, ahlaki erozyonun engellenmesine pek çok alanda güzel işler yapıyorlar. Bu yapıların yozlaşması, kirlenmesi ise hem dine, hem topluma büyük zararlar verebiliyor. Bu nedenle İslami hizmetlerle, hayır işleriyle uğraşanlar herhangi bir seküler kurum ve kuruluşun çok ötesinde kirlenmeye, yozlaşmaya ve Mabeyni Humayun oluşmasına karşı teyakkuz içinde olmalılar. İslami Hizmetlerin kapalı devre, akrabalara, yakınlara bina edilmesi “güvenli” gibi görünse de harekete büyük zararlar verebiliyor. Zira böylesi yapılarda sorgulama, soruşturma, arızaların ortaya çıkarılması mümkün olmuyor. Problem patladığında ise hasar devasa boyutlara ulaşmış oluyor.

Eğer bir Tarikatta-cemaatte Mabeyni Humayun oluştuysa Şeyhin/liderin bunu tek başına aşması zordur. Genellikle “fitne çıkmasın” diye çok şey sineye çekilir, yok sayılır. Bu durumda Mabeyni Humayun daha da pervasızlaşır. Problem çözülmeyince o davaya inananlar yavaş yavaş kenara çekilir, umudunu yitirir, gönül bağını koparır. İçerde kalanlar ise kırgın, çözümden umutsuz yaşar.

[Doç.Dr.Mahmut Akpınar] 30.9.2017 [TR724]

Türkiye’nin kapasitesi: Menzile varmayan ok ve satranç tahtasında tavla [Bülent Keneş]

İyi bir insan, kendisinin ne kadar iyi bir insan olduğunu sürekli vurgulamak ihtiyacı duymaz. Hakikaten mütevazı olan, tevazuunu göklere çıkarmaz. Akıllı bir adam, sürekli ne kadar akıllı olduğundan dem vurmaz. İyi bir Müslüman, lafı dönüp dolaştırıp ne kadar da iyi bir Müslüman olduğuna getirmez. İnsanım diyen her insanın olması gerektiği gibi namuslu, ilkeli ve dürüst olan, insan olmanın bu asgari koşullarını sürekli insanların gözüne gözüne sokmaz. Tıpkı bunlar gibi gerçekten gücü olan da olur olmaz vesilelerle efelenip ‘ben güçlüyüm’ diye ortalıkta dolaşıp tribünlere caka satmaz.

Milletlerin, ülkelerin, devletlerin gücünü hesaplamanın da otomobilin, kamyonun, traktörün vesairenin gücünü beygir cinsinden hesaplamak gibi bilimsel yollarının olduğundan bihaberseniz, ezik bedeninize bitinizi kanlandıracak kadar fer geldiğinde kendinizi bir Herkül sanabilirsiniz. Şayet komplekslerle marazlı karakteriniz Firavunlaşmaya müsaitse, özendiği atlara nal çakılırken ayağını kaldıran tosbağalar misali, Hubris’in pençesine gönüllü düşersiniz.

İnsanlıktan gereğince nasiplenmemiş, aile terbiyesinden mahrum kalmış, edep ehlinin rahle-i tedrisinde yeterince demlenip edeplenmemişseniz, dahası haram-helal ne varsa amuduyla götürdükçe ne oldum delisine dönmüşseniz ve üstelik de çevrenize goygoycusundan yalakasına, yağcısından jölelisine ne kadar karakter artığı varsa toplamışsanız bu söylenenlerin nezdinizde hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Kendinizi Kaf dağının zirvesinde küçük dağları yaratmış gibi görmeye rahatlıkla devam edebilirsiniz.

HIRS KÖRLÜĞÜ, BAŞKA HİÇBİR KÖRLÜĞE BENZEMEZ

Tıpkı Erdoğan ve çevresindekilerin yaptığı gibi… İhtirasları kifayetlerinin çok ötesinde olan her kendini bilmezin yaptığı gibi despotik Erdoğan rejimi de başına tebelleş olduğu milletin mevcut kapasitesinin çok fevkinde, hiçbir hesaba kitaba vurulmadan sergilediği abartılı bir siyasal iradeyle ülkeyi topyekûn bir felakete sürüklüyor.

Gönül isterdi ki insani ilişkilerde bile çoğu zaman hasreti çekilen ilkeli ve ahlaki duruş uluslararası ilişkiler için de tek geçerli geçeklik olsun. Ahlaki zaafları ve ilkesizlikleri ile gayr-i meşru yollardan güç devşirerek milletlerin kaderlerine hükmeder hale gelenlerin, tıpkı kişisel ilişkilerinde olduğu gibi, bu anlamda, uluslararası ilişkilere de katacağı bir şey yoktur. Bu kendini bilmezlerin etik açıdan durumları buyken, pratik ve pragmatik gerçekliğin, yani gücün, tek geçer akçe olduğu uluslararası siyasette hiç olmazsa somut güç muvazenelerini gözeterek asgari düzeyde de olsa rasyonel olmalarını beklersiniz, ama bu beklentiniz de hep boşa çıkar. Çünkü, Erdoğan ve çevresindekileri esir alan hırs körlüğü başka hiçbir körlüğe benzemez.

Oysa uluslararası ilişkilerin tüm paradigmaları kendinizi ve haddinizi bilmenizi salık verir.

Neticede, onca uluslararası örgüte, konvansiyona, ikili ve çok taraflı anlaşmaya, ülkelerin gücüne göre yoruma açık olsa da uluslararası hukuka rağmen uluslararası sistemin baskın karakteri hala bir çeşit anarşidir. Böylesine vahşi bir sistemde büyük ölçüde güçlü olanın borusu öter. Yeterince gücü olmayanların dünya siyaset sahnesinde güçlülermiş gibi kestiği roller ise, orta ve uzun vadede ağır faturalar çıkarması mukadder olan kendi kendilerini aldatmaktan ibaret kalır. Neticede, uluslararası alandaki tüm politikalar aslında güç politikalarıdır ve bu politikaların her cümlesi gücün farklı kelimelerle ifadesinden ibarettir.

ÜLKELERİN GÜÇ FORMÜLASYONUNDA SİYASİ İRADENİN ÇARPAN ETKİSİ

Devletlerarası ilişkilerde önemli bir yeri olan güç kavramı, bir devletin kendi çıkarlarını koruma veya taleplerini karşı tarafa kabul ettirme konusunda sahip olduğu maddi ve manevi potansiyel olarak tanımlanır. Bir devlete ait coğrafya, tarih, kültür, nüfus gibi faktörler o ülkenin gücünü belirlemede etkili unsurlardandır. Ekonomik gelişmişlik, teknolojik yapılanma, askerî kapasite ve yetişmiş insan sayısı gibi faktörler de gücün potansiyel unsurlarıdır. Ancak, tüm bu somut unsurlar yine de gücü tanımlamakta yetersiz kalır. Çünkü, çarpan etkisi yapan siyasi iradenin güç formülasyonunda çok önemli bir yeri vardır.

Uluslararası ilişkilerde güce, engellerin üstesinden gelebilme ve sonucu etkileyebilme kabiliyeti kazandıran da bu siyasi iradeden başkası değildir. İşin sırrı da buradadır zaten. Bir ülkenin güç kapasitesinde çarpan etkisi yapan siyasi iradenin gücün somut unsurlarına mukabil, yani ideal olarak ‘1’ değerinde, olması gerekir.

Şayet bir gücün siyasi irade çarpanı ‘1’in altındaysa, önümüzde o gücün gerektirdiği ya da potansiyelinin sağladığı imkanları uluslararası sahada çıkarlarını korumakta gereğince kullanamayan bir ülke/millet var demektir. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca sergilediği çekingen dış politika bu tarz bir güç israfının somut örneği niteliğindedir. Bu, söz konusu mevcut gücün yukarıda sayılan somut unsurlarını ‘0,6-0,7’ değerindeki siyasi irade çarpanı ile işleme sokarak somut gücün sağladığı imkânın çok azıyla idare etmekten ya da mevcut gücü siyasi olarak çarçur etmekten başka bir anlama gelmez.

DÜN HİTLER, SADDAM, KADDAFİ; BUGÜN ERDOĞAN

Bir de bunun tam tersi durumlar söz konusudur ki, Adolf Hitler, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi örneklerinde olduğu gibi, bugün despotik Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’nin mevcut durumunu tanımlar. Bu örneklerde, somut güç unsurlarının çarpanı niteliğindeki siyasi irade büyük bir sapma gösterir ve ‘1’in hayli üzerindedir. Somut güç unsurlarıyla desteklenmeyen siyasi iradenin bir ülkeyi ve milleti ey ya da geç götüreceği kaçınılmaz yer ise, mutlak bir felaket ve yıkımdır.

Yunus Emre’nin “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır” dörtlüğünü bu anlamda uluslararası güçler arasındaki muvazene için de bir ölçü olarak kullanmak mümkündür. Eski savaşları anlatan filmlerde sıklık görmüşsünüzdür. Savunmadaki ordu, hücumdaki ordunun menziline girmesini bekler. Bu menzil, şayet devrin savaş araçları mancınık ise mancınıkların menzili kadardır. Ok ise okun menzili, top ise topun menzili kadardır. Eski devirlerin savaşlarını anlatan filmlerde çatışma başlamadan önce menzil tespiti için bir ok fırlatıldığını sanırım görmeyenimiz yoktur. Mantık basittir: Hedefine varmayacak oku fırlatmak ok ve enerji israfından başka bir anlama gelmez. Savaş araçlarını menzillerinin ötesindeki hedefler için kullanmak ne kadar akıl dışı ise, ülkelerin gücünü somut güç unsurlarının çok fevkinde, ülkenin kapasitesini ve haddini aşan aşırı ihtiraslı siyasi amaçlar doğrultusunda kullanmaya kalkmak da o kadar büyük bir ahmaklıktır.

Peki, milletlerin ve devletlerin gücünde çarpan etkisi yapan siyasi iradenin somut gücün fevkinde olmasına her zaman olumsuz mu yaklaşmak gerekir? Elbette ki hayır. Gerektiğinde ve çok sık olmamak kaydıyla bir caydırıcı unsur olarak siyasi güç çarpanı ‘1’in üzerinde olabilir. Ancak, bu imkana çok istisnai durumlarda ve bedelini göze alarak başvurmanın ötesine geçilip de sürekli sağa sola ayar çekmekte bir blöf unsuru haline getirirseniz, abartılı siyasi iradenizin caydırıcılık etkisinden istifade etmek şöyle dursun, yabancı çoban misali mevcut somut gücünüzün muadili olan caydırıcılık imkanını da zayi etmiş olursunuz. Devletlerin, o da şansları yaver gidip de sınanmamaları kaydıyla, güçlerinin fevkinde bir siyasi irade sergileyerek blöf yapma hakları sınırlıdır. Bu yönteme sıklıkla başvurmanın kaçınılmaz neticesi felaketle sonuçlanacak yüksek faturalı bir maskaralıktır.

CAYDIRICILIK İLE BLÖF ARASINDAKİ KALIN ÇİZGİ

Neticede, caydırıcılık ile blöf arasında derin farklar vardır. Sürekli ‘kırmızı çizgi’ler ilan eder, muhatap olduğunuz her kriz karşısında aklınıza gelen en cüretkâr sözleri sarf eder, çok üst perdeden tehditleri birbiri ardına sıralar ama bunların hiçbirinin gereğini yapamazsanız sizi bir daha kimse ciddiye almaz. Mesela, tarihin gerilimli akışı içerisinde çok nadir olarak, “kimse bizim kudretimizi ya da sabrımızı sınamasın” diyebilirsiniz. Birileri bu kararlılığınızı sınamaya cüret ettiğinde ise, bu tehdidinizin gereği her neyse onu yaparsınız. Bu türden büyük ve afili laflar ettiğinizde sizi hamleye davet eden karşıt eylemlerin dayatan gereklerini yerine getiremezseniz sadece caydırıcılık etkisini yitirmekle kalmaz, alay konusu da olursunuz.

Hassas uluslararası sorunları kitleleri coşturmak için iç siyaset malzemesi olarak kullanmayı bir alışkanlık haline getirirseniz belki oy desteğinizi artırabilirsiniz ama burnunuzu da krizlerden çıkaramaz hale gelirsiniz. Üstelik uluslararası itibarınızdan, inandırıcılığınızdan ve caydırıcılığınızdan geriye bir şey bırakmazsınız. Çünkü güç ve caydırıcılık, son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız gibi, bir kof hamaset sanatı da değildir. Caydırıcılığın silahı ve mühimmatı tumturaklı laf kalabalığından ve üst perdeden boş tehditlerden ziyade reel sosyo-ekonomik ve siyasi güçtür. Ülkeyi savunma kapasitesi ve muhtemel tehditlere karşı taarruz gücüdür. Güçlü ve istenildiği an ikame edilebilir silah stokudur. Bu türden imkân ve kabiliyetleriniz yeterli düzeyde değilse hasımlarınıza yönelteceğiniz tehditler alay konusu olacak blöflerden öteye geçmez.

DÜŞMANA KARŞI CAYDIRICILIK NEYSE DOSTLAR İÇİN GÜVENİLİRLİK ODUR

Uluslararası ilişkilerde caydırıcılıktan daha önemli olan ise, özellikle dost unsurlar nezdindeki tutarlılık ve güvenilirliktir. Bir ülke yönetimi uluslararası toplumda sürekli olarak yalanları, çarpıtmaları, tutarsızlıkları ve güvenilmezliği ile gündeme geliyorsa, o yönetimin zaman zaman dile getirdiği doğrulara da kimse itibar etmez. Erdoğan dikta rejimi yönetimi altında inandırıcılığını büyük ölçüde yitiren Türkiye’nin başına gelen budur. Ülkeler için en büyük itibar kredisi olan inandırıcılıklarını yitirmelerinin ağır faturalarını ödemek uzun zaman alır.

Bunları yeniden hatırlatıyoruz, çünkü etine buduna bakmadan, uluslararası güç dengelerini doğru dürüst analiz etmeden, ‘büyük dünya gücü” diyerek tribünleri etkilemek için abarttıkça abarttığı kendi mahdut gücüne sonra dönüp kendisi de inanan Erdoğan rejiminin emperyal emellerle yaklaştığı Arap isyanları neticesinde maruz kaldığı büyük hüsrandan hiç ders çıkarmadığı görülüyor.  Oysa, “Ortadoğu’da düzen kurucuyuz,” “Ortadoğu bizden sorulur,” “Önümüzdeki Cuma’yı Emevi Camii’nde kılacağız” diyerek boylarının ölçüsüne bakmadan sırasıyla “bölge liderliği”, “İslam dünyası liderliği” ve “dünya liderliği” fantezileri kurmanın ağır bedelini on milyonlarca Suriyeli’nin yanısıra Türkiye, bölge ve hatta dünya da ödedi.

Çevrelerine topladıkları siyasal İslamcı ve faşist sergerdelerin pohpohlamalarıyla kendi kendilerine hayran kalıp ihtiraslarının peşinde koşan Erdoğan rejiminin bugün aynı hatayı Kürdistan referandumu konusunda da tekrarladığını ibretle görüyoruz. Şunu açıkça söyleyelim: Türkiye’nin, zaten ahlaki ve insani de olmayan, Suriye’de rejimi değiştirme gibi bir gücü hiçbir zaman olmadığı gibi Kürdistan’daki siyasi durumu ve gidişatı tersine çevirme gücü de bulunmuyor. Diktaya, zorbalığa ve hukuksuzluğa kaydığı oranda kendi ülkesinin bütünlüğünü gün be gün daha büyük bir riske sokan bir rejimin, başka bir ülkenin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak adına yapabileceği zaten fazlaca bir şey de bulunmuyor. Müdahil oldukça kendi bütünlüğünü tehlikeye atıp, türlü belaları başına açmak dışında yapıp edeceklerinin bir sonuç verme ihtimali de yok.

KURAL BASİT: GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLAMIYORSAN, OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN

Erdoğan’ın ihtiraslarının ve Davutoğlu’nun fantezilerinin kışkırttığı Suriye’deki iç savaş başladığında Türkiye’nin başka ülkelerin içişlerine müdahalesinin büyük belalara yol açacağını ve Türkiye’nin komşu ülkelerin rejimlerini değiştirme gücünün olmadığını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

İşin etik ve ahlaki açıdan sıkıntılarının ötesinde 700 küsur milyar dolarlık bir ekonomiyle Türkiye’nin 5 trilyon dolarlık bir ekonomiymiş gibi davranamayacağını; topu topu 150 milyar dolarlık bir ihracatı olan ülkenin sanki 1 trilyon dolarlık ihracatı varmış gibi güç gösterilerinde bulunamayacağını; en ufak parçasını bile rica minnet müttefiklerinden almak zorunda kaldığı (sınır güvenliği için Almanya’dan, Hollanda’dan Patriot bataryaları, kullanacak askeri personelle birlikte, istemek zorunda kalan bir ülkeden bahsediyoruz) kırılgan savunma envanteriyle sanki kendi uçağını, tankını, topunu tamamen kendisi yapan ve hatta kendi ürettiği uçak gemileri olan bir güçmüş gibi davranamayacağını; cirminin gerektirdiğinden bile sınırlı kalifiye insan gücüne aldırmadan sanki sınırsız bir insan sermayesi varmış gibi bir siyasi irade sergilemeyeceğini vesaire anlatıp durmuştuk.

Tabii ki, büyük bir cuş-u huruş içerisinde ve “ver mehteri!” modunda kof hamasetle coşan bindirilmiş şuursuz kıtaların tüm hücum ve linç kampanyalarına rağmen bu gerçekleri anlatmaya çalışanlara kulak asan olmadı. Neticede Suriye’de ve Ortadoğu’da ülkenin geldiği rezil durum ortada. Şimdi ise, aynı yanlışın Irak ve Kürdistan faslına şahitlik ediyoruz.

KÜRDİSTAN’A İTİRAZ YERİNE ÜLKEDE REFERANDUMA HAZIR OLABİLMEK!

Gönül isterdi ki Türkiye’deki siyasi rejim bir başka ülkenin sınırları içerisindeki bir halkın demokratik iradesini sorun etmek yerine, kendisi öylesine ileri bir demokratik ve hukuki düzen haline gelsin ki, kendi sınırları içerisinde bile isteyen her kesime referandumla ayrılma hakkı verecek bir olgunluğa erişsin… Ancak, muazzam seviyede özgürlükçü, insan haklarına alabildiğine duyarlı, tüm vatandaşlarının sosyo-politik ve kültürel haklarına saygılı bir demokratik hukuk devletinden ayrılmak düşüncesi hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmesin…

Demokrasinizi ve hukuk sisteminizi kimsenin sizden ayrılmak istemeyeceği bir kıvama getirmek duruyorken, doymak bilmez ihtiraslarınızın peşinde yarım yamalak bir demokratik hukuk devletini bile rayından çıkarıp bir diktatörlük kurduğunuzda ise, bir balon gibi şişirerek abarttığınız sınırlı güce dayanarak sağa sola hayt huytla ayar vermeye kalkmaktan başka elinizde bir şey kalmaz. Bununla da sadece kendinizi ve yalanlarla efsunlandığınız kitlenizi aldatabilirsiniz. Çünkü uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin korunması ve geliştirilmesi için hasım güçlere karşı caydırıcılık ne kadar önemliyse uluslararası kamuoyu nezdinde tutarlılık ve inandırıcılık da o kadar önemlidir. Bunlar ise, satranç tahtasında tavla oynar misali nereye elinize atsanız dökülen paçoz bir varoş diplomasisiyle üstesinden gelinebilecek konular değildir.

[Bülent Keneş] 30.9.2017 [TR724]

Peki ne olur? [Barbaros J. Kartal]


Geçen yazının sonunda bahsettiğimiz konuyla devam edelim. Parlamento’nun olmadığı, mahkeme kararlarının Erdoğan’ın iki dudağı arasında olduğu, Anayasa Mahkemesi üyelerinin bankamatik memuru olduğu, medyanın hükümeti eleştiremediği ve muhalefetin siyaset alanının gittikçe kaybolduğu Türkiye’de ne olur?

Türkiye gibi nüfusu kalabalık ve kutuplaşmış bir ülkede gidişatın bir felaket ve patlama olacağını tahmin etmek zor değil. Daha önce de söylemiştim Türkiye’nin düşmanı olsanız Erdoğan’dan daha iyi birisini bulamazdınız. “AB’ye ne zaman girecek?” diye konuşulan ülkeyi AB’den ve evrensel değerlerden onlarca yıl uzaklaştırmış, Kürtlerin duygusal kopuşunu en üst düzeye getirmiş, orduyu tarihinin en zayıf günlerine uçaklarını kaldıracak pilotu bile olmayacak hale getirmiş, ekonomide rakamlarla oynayıp krizi devamlı öteleyen, eğitim sistemini mahvetmiş, ülkede yeşil bırakmamış, toplumu bölmüş ve kutuplaştırmış, dine en büyük zararı vermiş, dış politikada hiç bir prestijinin kalmadığı birisinden bahsediyoruz. Türkiye yıldızı sönmüş topraklarının bir kısmı Avrupa’da olan bir Ortadoğu ülkesidir.

İçe dönersek. Burada dengeler farklı. Ergenekoncuların her şeyden önce kurtulmak istediği Cemaatti. Kendilerine en büyük rakip ve kan davalı olarak gördükleri Cemaat’in işinin bitirilmesi için Erdoğan ile işbirliği yaptılar. Gırtlağına kadar hukuksuzluğa bulaşmış Erdoğan buna zaten dünden razıydı. “Askerler bana iktidarı verir mi?” diye sorduğu günlerden askeri vesayeti bitirmiş bir hükümetin başındaydı. Ama hayalindeki ülkeyi gerçekleştirmesi için başka bir aktörün yok edilmesi lazımdı. Cemaat’in oyun planından çıkması her ikisinin de işine geliyordu. 15 Temmuz bu iki kesimin harika bir icraatı oldu. Cemaat’in üzerinden buldozer gibi geçebilecek iklimi oluşturdular. Erdoğan’a anahtar teslim bir diktatörlük kurdurdular. Kimileri Ergenekon’un sonsuza kadar Erdoğan ile çalışmak isteyeceğini zaten onun amacına yönelik işler yaptığını düşünebilir. Gerçekte öyle değil. Ergenekoncular için devlete sahip olmak esastır ve Erdoğan’ın her an kendilerine yöneltebileceği bir mekanizma kurmadan etkisizleştirilmesi gerekir. Birbirine diyet borcu olan İslamcı, zalim ve faşist bir diktatör ile en az onun kadar karanlık derin devletin gerçek kavgasına doğru yol alıyoruz.

PKK’nın sessizliğinin sebebi ne sizce? Bölgede aktörlerden biri olan Cemaat’in bitirildiği, ordunun her gün AKP’nin eliyle biraz daha güçsüzleştirildiği süreçte en akıllı şeyi yaparak kendilerini nadasa bıraktılar. HDP’deki güçlenen isimlerin de bertaraf edilmesinden bir rahatsızlık duydukları söylenemez. Kürt şehirleri yakılıp yıkılırken PKK’nın ciddi bir reaksiyon göstermemiş olmasının örgütün karakteri ve tarihi ile açıklanması pek mümkün değil. Şimdi Barzani’nin referandum çıkışı ile prestij kazandığı günlerde PKK’nın daha fazla sessiz kalamayacağı aşikar.

ERGENEKON NE ZAMAN VE NASIL SAHNE ALACAK?

Ergenekon nasıl sahne alacak sorusunun cevabı burada. Ergenekon’un en iyi bildiği iş psikolojik harptir. Ülkede karışıklıkların çıkması ve hükümetin ülkedeki huzuru ve asayişi sağlamadığının görülmesine oynar. Bunun için PKK iyi bir araçtır. PKK’yı sahaya çekmek de kolaydır. Zaten PKK’nın da buna hayır diyeceğini düşünmek abes olur. Bölgedeki gelişmelerin birbirini tetikleyecek olaylara sebep vermesi zaten an meselesi.

Erdoğan’ın yaklaşan seçimlere yönelik milliyetçi ve İslamcı söylemi ve buna paralel icraatları Ergenekon ve PKK için bulunmaz bir ortam sağlayacak. Güvenlikçi ve devletçi politikaların bu ülkede neler getirdiği yeteri kadar tecrübe edildi. Öldürülen terörist sayılarına yönelik propagandanın, milliyetçi oyları almak için yapılan Kürt düşmanlığının ve her gün bir tanesi ortaya çıkan meczupların hangi aktörleri öne çıkardığı bilinen bir gerçek.

Erdoğan’ın kendi polis gücünü ve ordusunu oluşturma gayretleri her şeyin farkında olduğunun bir göstergesi. Ülkenin yarısının kendisine muhalif olduğu bir yerde demokrasiyi askıya alarak ve özgürlükleri engelleyerek devam edebilmesinin yegane şartının bu olduğuna inanıyor. Muhalifleri ölümle korkutmak. Kendi yandaşlarının gerektiğinde eli silahlı olarak sahaya inmelerinin gerekeceğini devamlı söylemesi ve onları buna hazırlaması da sebepsiz değil.

Ergenekon-Erdoğan savaşının galibi ikisinden biri de olmayabilir. Buna ve ülkenin bölünme ihtimaline bir sonraki yazıda devam edelim.

[Barbaros J. Kartal] 30.9.2017 [TR724]

Zalime eyvallah etmeyenler [Alper Ender Fırat]



Cumhuriyet davasında ortaya çıktı ki bir dönem Vakıf Başkanlığı yapan Alev Coşkun, Recep T. Erdoğan’a mektup yazıyor ve bugünkü yayın kadrosunu ihbar ediyor. Gazeteyi ele geçirirse ona zararsız muhalefet sözü veriyor. Yıllarca en küçük bir dini esintiye irtica feryatları atan gazetenin eski tüfekleri,  ülkede ne varsa hepsinin çivisini çıkaran bir adama “Bize yardım et, bu gazeteyi ele geçirelim karşılığında da zararsız, göstermelik muhalefet edelim” sözü veriyor. Üç gramlık menfaat için her şartı kabul etmeye hazır sözde sıkı Kemalistler…

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki gücü ve zoru gören herkes sağdan hizaya giriyor. CHP’nin ve onu yöneten kadroların Alev Coşkun’dan farkı var mı? Hapsedilme korkusuyla hizaya girmiş bir ana muhalefet partisinden söz ediyorum.

HAPSEDİLME KORKUSUNUN YAPTIRDIKLARI

Önce birkaç Twitter trolü hapsedilecek diye yazdı, sonra Recep T. Erdoğan ‘MİT tırları soruşturması Kılıçdaroğlu’na uzanırsa şaşırmayın’ dedi. O güne kadar ne isterse vermesine rağmen, göstermelik de olsa muhalefet eden CHP, artık o göstermelik muhalefeti de yapmıyor. Hapsedilmekten ödü kopan ülkenin ana muhalefet partisi, ülkenin paramparça edilme çalışmalarında Saray’ın dümen suyuna girip ne isterse onu yapar oldu.

Adalet yürüyüşünden, kontrollü darbe sözlerine kadar her söylediğini yalayıp yuttu ve Saray gibi o da Hizmet ile mücadeleye adadı kendini. Barolar Birliği’nden, ana muhalefet partisine herkes fiilen ‘aman bize dokunma bizden sana zarar gelmez’ diyor. Devlet yıkılıp gitti ülkedeki uçurumun kenarına geldi, ana muhalefet Saray’ı rahatsız etmemeye azami özen göstererek, her cümleye Hizmet’e iftira atmakla başlıyor.

Yüksek yargı desen bir utanç bölgesi olarak küçük ödüllerle ya da küçük tehditlerle hizaya girdi. Hepsi cübbelerinin önünde düğme diktirdiler ve Saray’dan gelecek emri ayakta bekliyorlar.

Sağ kesimi zaten saymıyorum. Mini minnacık, menfaatler karşılığında kendisinde hiçbir ilke, ahlak bırakmayan, Recep T. Erdoğan’ın yaptığı konuşmaya göre anında pozisyon alan insan müsveddeleri.

Ali Baba ve Kırk Haramilerin yağmalayıp çaldığı yetim mallarından bir çeyrek altın alabilmek için köpek gibi etrafta dolanan din adamları mı dersiniz, efendim en güzel ben havlıyorum diyen yazar, çizerler mi dersiniz. Tam da şairin dediği gibi ‘Gir de bak ülkeme başsız başsız adamlar’…

Bir dönem, daha soruyu bile duymadan bunların hepsi hurafe hurafe diye fetvalar dağıtan Zekeriya Beyaz gibi olayın ne olduğunu bile anlamadan hükümetin her yaptığı ahlaksızlığa fetva uzatan saray müfterileri…

BUNCA İLKESİZLİK ARASINDA CEMAAT’İN YAPTIĞI…

Bu kadar ilkesizin, ahlaksızın, korkağın, mıymıntının yanında Cemaat’in yaptığını isterseniz bir daha değerlendirin.

Bütün solun onurunu Nuriye Gülmen ile Semih Özakça diye iki garibanın kurtardığı gibi bütün ülkenin onurunu da Hizmet Hareketi kurtarıyor.

Şu kadar okulum, kolejim, üniversitem, yayınevim, medya kuruluşum, şu kadar insan kaynağım, bunca dünyalığım var aman hükümetle iyi geçineyim, ahlakmış, ilkeymiş, inançmış, doğruymuş bana mı kaldı demeden yanlışa karşı çıktı.

Herkesin yaptığı gibi kendince fetva bulup muktedirlere eklemlenebilirdi. Birkaç küçük taviz verip sinmeyi tercih eder ortalık yatışsın diye bekleyebilirdi.

Yapmadı…

Bütün iftiralara, ahlaksız saldırılara, yalanlara, hasetten gözü dönmüşlere rağmen bu gidilen yol yanlış dedi.

Hiç kimse vay zamanında desteklediniz mıy mıy mıy gibi laflar etmesin. Rotasını ve ahlakını değiştirenlere, bütün riskleri göze alıp eyvallah etmedi. Elindeki tüm dünyalık imkanı kaybetme pahasına zalimin yanında olmadı.

Yüksek yargısından, ana muhalefetine, AKP’nin eski kurucularından, din adamlarına kadar hiç kimsenin risk almadığı, herkesin korkup hizaya girdiği bir zamanda Hizmet, zalime karşı çıkarak hem İslam’ın hem ülkenin onurunu kurtardı.

Kitabi olanı terk edip keyfiliğe dönen bu zalimlere karşı çıktı ve başına bir şey gelme korkusuyla zikzaklar çizip yalpalamadı, geri adım atmadı. Milyarlarca dolar mal varlığına el konmasına rağmen geri adım atmadı.

On binlerce kadın, yüzlerce bebek, yüzlerce ihtiyar, binlerce akademisyen, gazeteci, iş adamı bu sözden geri durmadığı için hapis yatıyor.

Azıcık utanması olan Hizmet’in sadece bu yüzden bile büyük saygıyı hak ettiğinin farkına varır.

[Alper Ender Fırat] 30.9.2017 [TR724]

Ucu açık TEOG sorusu: Vatandaş neye zam yapacak? [Semih Ardıç]


Vergi zamlarının şokunu atlatmaya çalışsak da yakın tarihte eşine az rastlanacak kadar yaygın ve yüksek oranlı bir paketi hazmetmek kolay olmayacak. Hele hele dar ve orta gelirli kesim için telafisi hiç mümkün değil bu zamların. Onlar istikbalden üç-beş sene daha kaybetti.

Elinde imkânı olan Maliye’nin zammını bir şekilde maliyetine ilave edip fiyatları artıracak. Mesele sigorta şirketleri Kurumlar Vergisi’ne gelen yüzde 10’luk artışı kasko ve sigorta poliçelerine aksettirecek. Bankalar kredi maliyetlerini yükseltecek. EFT, hesap işletim ve kredi kartı aidatı gibi farklı isimler altında tahsil edilen ücret ve komisyonlara en az yüzde 10 zam gelecek. Aynı şekilde döviz büroları da kendilerine hükûmetin sürpriz zam paketiyle gelen yükü döviz alıp satan müşterilerine yıkacak.

EV VE DÜKKANI KİRALARI ARTACAK

Torba yasada ev sahiplerinin keyfini kaçıracak bir madde var ki buna göre kira gelirlerinden yüzde 25 yerine yüzde 15 oranında götürü gider düşebilecek. Bir başka ifadeyle ev sahipleri Maliye’ye daha fazla vergi ödemek mecburiyetinde kalacak. Ev sahipleri on binlerce dairenin boş kaldığı hakikatine bile aldırmayacak ve vergi yükünü yine kiracıya yıkacak. Zira gayrimenkul sahipleri ev ya da dükkân kiralarına zam yapacak. Ay sonunu getiremeyen memur kirada oturuyorsa bir de buradan darbe yiyecek.

CEPTEN İNTERNETİN VERGİSİNE YÜZDE 50 ZAM

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’ni müteakip yaraları sarmak için muvakkaten tesis edilen Özel İletişim Vergisi aradan geçen 18 seneye rağmen kaldırılmadığı gibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı için kalıcı bir gelir kapısı haline geldi.

Oysa AKP 2002’de iktidara gelirken bu vergiyi kaldıracağını vaat etmişti. Aynı AKP, malî iflasın itirafı olan Torba Kanunu Tasarısı’nda ÖİV’ye de zam yapmayı ihmal etmedi. Cep telefonlarında yüzde 25, sabit telefonda yüzde 15 ve internette yüzde 5 uygulanan oranı yeni düzenlemeyle yüzde 7,5’te birleştirilecek. İndirim oluyormuş gibi gelse de işin aslı farklı. Türkiye’de artık internet kullanımı (veri indirme/yükleme) ses trafiğinin çok fevkinde. Tek orana geçilirken internetin vergi oranı yüzde 50 artırılıyor. Dolayısıyla internet paket ücretleri de en az yüzde 50 zamlanacak.

SOKAKLAR KARANLIĞA GÖMÜLEBİLİR

Trafik lambalarının, sokak, park, bahçe ve şehir içi yollarının aydınlatma giderini kimin ödeyeceği öteden beri tartışmalı bir mevzudur. En son bütçeden karşılanıyordu bu giderler. 2018’den itibaren bütün bu aydınlatma giderleri belediyeler tarafından karşılanacak ki belediyelerin bu yükün altından kalkma ihtimali sıfıra yakındır.

Belediyeler ya sokak lambalarını karartacak ya da meskûn mahalde ikamet edenlerden aldığı hizmet bedellerine (belediye vergilerine) zam yapacak. Trafik lambalarında tasarrufa gidilemeyeceğine göre buradaki fatura da vatandaşın sırtına binecek. Son günlerde belediyelerin kaynak ihtiyacını karşılamak için sağa sola saldıran zabıta sayısında gözle görülür bir artış var. 2018’de bu vak’alar daha da artacak demektir. Esnafa gözünün üzerinde kaşın var cezaları da yağacak.

TEPEDEKİLER HARCASIN, VATANDAŞ ÖDESİN

Dikkat ettiyseniz en tepede birileri har vurup harman savuruyor ve toplanan vergileri yerli yerinde ve usûlüne göre harcamıyor. Neticede bütçe kevgire dönüyor ve akl-ı evvel bürokratlar her vakit yaptıkları gibi Maliye Bakanı’na en kestirme çareyi takdim ediyor. Nedir o kestirme yol? Kümesteki kazları, hassaten gariban olanlarını daha fazla yolmak işin en kolayı tabiî.

LÜKS TEKNEYE YÜZDE 1 ÖTV’Lİ AKARYAKIT

Diğer tarafta zenginler milyonlarca liralık lüks teknesi için vergi ödemediği gibi yüzde 1 ÖTV’li akaryakıtla deposunu doldurduğu teknesi ile mavi turun keyfini çıkarıyor. Çiftçi, esnaf ve KOBİ aynı akaryakıta yüzde 50’den fazla vergi ödüyor.

Vergi rekortmenleri listesinde Türkiye’nin büyük sanayici aileleri haricinde kimse yok. İktidara yakın ihale şampiyonlarını o listelerde niye göremiyoruz? Serveti vergilendirmek için oralı olmayan Gelir İdaresi’nin bürokratları yine çalışanın, emeklinin, küçük esnafın ve çiftçinin cebindeki üç kuruşa göz dikti.

ZAM PAKETİ AKP SEÇMENİNİ DE ÖFKELENDİRDİ

Cemil Ertem gibi iyi polis rolüne soyunan mabeyndeki zevatın gayr-i samimi beyanları, vatandaştaki ‘aldatılmışlık’ hissiyatını gidermediği gibi bilakis öfkeyi daha da artırdı. Bu öfkenin muhatabı sadece Başbakan Binali Yıldırım ile diğer bakanlar değildir. 16 Nisan 2017 referandumundan evvel halka verdiği sözlerin üzerini çizen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan da öfke selinden payına düşeni alacak.

Sokağın nabzı bu sefer farklı. Erdoğan’ın müşavirlerinin öfkeyi dindirmek ve dikkatleri dağıtmak maksadıyla hükûmetin ‘lüzumsuz ve sakıncalı’ adımlar attığını iddia etmesi hiç de inandırıcı değil. Saray ve hükûmet, makul AKP seçmenini dahi zamların makul olduğuna ikna edemez. Bu hissiyat birkaç hafta içinde anketlerde AKP’ye verilen desteğin azalması şeklinde kendini ele verecektir.

UCU AÇIK TEOG SUÂLİ

Faslın başına dönelim… Maliye kasada para kalmayınca vergileri artırdı. Bankalardan sigorta şirketlerine, ev sahiplerinden GSM operatörlerine kadar her müessese ya da gerçek kişi bunları fiyatlarına aksettirecek, yani zam yapacak. İkinci bir ihtimal görünmüyor.

Başbakan Yıldırım’ın anlattığına göre liselere girişte bundan böyle ucu açık suâller olacakmış. Bilvesile TEOG için ilk ucu açık suâli tevcih etmiş olayım.

Pekâlâ herkes yükü vatandaşa yıktığına göre vatandaş kime ve neye zam yapacak?

Cevap için süre tahdidi koymuyorum. Yeter ki enflasyon ve kur artışı yüzünden son üç senede yüzde 50 fakirleşen vatandaşın derdine derman olacak bir cevap gelsin…

[Semih Ardıç] 30.9.2017 [TR724]

Kendini yalnız hissetme dostum [Prof.Dr.Mehmet Efe Çaman]


Yalnız sanabilirsin kendini dostum. Her uyandığında bir an olsun her şeyin normal olduğunu düşünüp, sonra yaşananları hatırlarsın. İçin kararır. Başına gelenlerden çok başkalarının başına gelenleri düşünürsün. Hapishanedeki bebekleri, tıklım tıkış hücrelerdeki öğretmenleri, işini kaybedenleri, semt pazarında sebze satarken tutuklanan teyzeyi veya mahkemeye giderken düşüp ölen dedeyi düşünebilir, haline şükredecek gibi olduğunu hissederek kendinden utanabilirsin hatta. Hayal kırıklığına uğrayabilirsin dostum, birden fazla, çok daha fazla hem de. İnsanlardan umudunu kesecek gibi olabilirsin. Yitip giden dostluklara üzüldüğünde, o dostlukların dostluk olarak bile değerlendirilmemesi gerektiğini söyler sana, derini çoktan almış olan vicdanın, gözlerinden birkaç damla gözyaşı dahi süzülebilir.

Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ziyade, insanların içinde bulunduğu duruma hayıflanabilir, öfkelenebilirsin, anlarım bunu ben. Anlarım. Neden diye, niçin diye sormayı bıraktığında, kaybeden olduğunu, onların galip geldiğini sanabilirsin belki. Nasıl oldu da bunlar oldu diye şaşırmayı bırakalı çok olmuş olabilir. Akrabalarının telefonlarına ve mesajlarına artık dönmediğini idrak ettiğin anın üzerinden sanki yıllar geçmiş gibi hissedebilirsin kardeşim. Artık bunların birçok insanın başına geliyor olması, yüreğini hafifletmene yetmeyebilir ayrıca. Tüm bunları yaşayabilir, hissedebilirsin. İnancını ve güvenini kaybedebilir, boş vermişliğin karanlık ümitsizliğinde can çekişen ruhun, hayata sadece çocukların ve eşine sadakatin yüzünden tutunuyor bile olabilir.

YIKAN YAPANDAN DAHA GÜÇLÜ DEĞİL

Yine de şunları duy, dinle: Sana zulüm edenin ettiği zulüm çoğunluk onu alkışlasa da haklı değildir. Sen doğru yerdesin, eğer hukuku ve hakkı savunuyorsan. Senin yerin yanlış değil, eğer sen dün söylediklerinden bugün de sapmadıysan. Sen hata yapmadın, eğer çalmadıysan yalan konuşmadıysan, kendin için istediğini başkasından esirgemediysen. Senin tarafın doğruluktur, eğer menfaatini değil ötekini, berikini, garibanı, kimsesizi, ezileni, ihanete ve haksızlığa uğrayanı seçtiysen. Haklısındır, eğer mahallesine-meşrebine bakmaksızın herkese aynı baremle, aynı ölçütle yaklaşabiliyorsan. Mesele sensin yani, hep sendin. Onlar değil. Sana zulmeden, sana kim olduğunu söyleyemez. Seni işinden atan, sana sahip değil. Dinle kardeşim: Yalnız değilsin, kendini yalnız sansan da. Yalnız değiliz hiçbirimiz. Çoğunlukta olmamamız, sesimizin cılızlığı, kendimizi savunacak kudretimizin olmaması, bizim zayıflığımızdan değil.

Yıkan yapandan daha güçlü değil. Ezilen ezenden daha güçsüz değil. Hukuk bitmiş olsa da, ahlak ortadan kalkmış değil. Hakkını arayamasan da bugün, bu haksız olduğun manasında değil. Eğri doğru değil, küçük büyük değil. Zulmeden muktedir olsa da, onun zulmü baki değil.

Haksızlık, hakkı ortadan kaldırabilir mi?  Adil olmayan mahkeme hukuku bitirebilir mi. Para ve güç şahsiyet satın alabilir mi? Gözyaşı üzerine iktidar kuran, ne kadar muktedir olursa olsun payidar kalabilir mi? Fiyatı olanı satın alsa da, haini kendine sadık kılabilir mi?

SADECE BİRAZCIK IŞIK…

Çıkacak bir gün hapistekiler. Çıkacak! Bitecek bu zulüm, hukuk olacak! Karanlık ürkütücü olsa da, ömrü ışık gelene kadardır. Işık gerçekten vardır, ama karanlık sadece ışığın olmamasıdır. İftiradan korkma sakın, gerçeği güçsüz sanıp. Işık ve gerçek kardeştir. Biri karanlığı boğar, diğeri iftirayı. Yıkılan binalar onarılamasa da, yerine yenileri yapılacak. Kapatılan üniversiteler yıllarını geri alamasa da, bir gün yine öğrenciyle dolup taşacak. Çöreklenilen televizyonlar, gazeteler bugün sussa da, bir gün gerçekleri anlatacak. Zindanlarda ağlayanlar olsa da bugün, ağlatanları kimse unutmayacak. İşini aşını kaybedenler, geri döndüklerinde, onları işsiz aşsız bırakanlar işini aşını kaybedecek. Yaşananları unutmayacağımız gibi, bunları bize yaşatanları da tarih unutmayacak.

Kendini yalnız sanan dostum: Yalnız değilsin. Hem tek değilsin, hem haksız değilsin. Bugün itilip kakılsan da, hukukun bakidir. Bugün işini kaybetmiş olsan da, yarın çocukların utanmayacak. Sana sırtını dönse de akraban, yarın utanacak. İftira da atsalar sana, balçıkla sıvayamayacaklar ki seni. Kuytularda karanlıklarda planladıkları fesatları için birazcık ışık kâfi! Kendini yalnız sana dostum: yalnız değilsin. İhanet de etse sana dostların, aslında iyidir bu senin için. Kim dostmuş gördün ya, gam yeme. Yeni dostların olacak, tıpkı her şeyi yeniden düşünmene fırsat verdiği gibi, bu yaşanan kâbus sana bir dost turnusolü.

Bir gün güneş doğduğunda, sıradan her bir gün olduğu gibi, yepyeni bir güne uyanacağız. Bir rüya mıymış bu yoksa! Hayır. Ama uyandığım gün kadar gerçek bir kâbustu, geçti diyeceğiz. Ben biliyorum ki, o gün her geçen gün daha da yakınlaşmakta. Zulmünü arttırması bundandır onun. Biliyor, görüyor, hissediyor. Tarihin yönünü değiştiremeyeceğini anlayan muktedirin güçsüzlük alametidir kontrolsüzlük. Kontrolsüz gücün güç olmadığını yaşayarak, tecrübe ederek öğreniyor. İlkelere ve ideallere dayanmayan her güç, sağladığı çıkar bitene kadar sürer. Sağladığı çıkar bittiğinde, ihanet en yakın çevreden başlar, bir çığ gibi yıldırım hızıyla büyür – doğasıdır zulmün bu, zalim bunu bilir. Seni bugün itip kalkan, işini senden alan, özgürlüğünü gasp eden, ihaneti ayyukta, bitirdiği hukukun devamından başka seçeneği olmayan, bunu biliyor. Kendini yalnız hissetme dostum: Işık… Birazcık ışık…

[Prof.Dr.Mehmet Efe Çaman] 30.9.2017 [TR724]

Yüzde 87’den Merkel’e mektup: AfD’nin aldığı oy sizi yanıltmasın [Tarık Ziya]

Federal Almanya Cumhuriyeti’nde 2021’e kadar yasama (Federal Meclis/Bundestag) ve yürütme (Federal Hükûmet/Bundesregierung) erklerinde vazife ifa edecek 709 milletvekili seçildi. 

61 milyon seçmenin yüzde 77’si (47 milyon) 24 Eylül 2017 Pazar günü sandık başına gitti. Seçmenlerin bir kısmı oy pusulasının yer aldığı iki ayrı zarfı postayla seçim kurullarına yollamıştı. Zira Almanya’da bu şekilde de oy kullanılabiliyor. 

AfD’NİN YÜKSELİŞİ KONJONKTÜREL

‘Almanya yeniden Almanların olacak’ nevinden aşırı sağcı vaatlerle yola çıkan AfD’nin yüzde 13’lük halk desteği ile Hristiyan Birlik partileri CDU/CSU (yüzde 33) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD: Yüzde 20,5) akabinde üçüncü en büyük parti olarak Federal Meclis’e girmesi şüphesiz seçimin en çarpıcı neticelerinden biri oldu. 

AfD vakası, göçmen krizinin bir neticesi olsa da her nevi ayrımcılığa karşı Anayasanın teminat altına aldığı ‘kanunlar önünde herkes eşittir’ ilkesinden taviz vermeyen bir demokraside radikal siyaset kalıcı bir temayüle dönüşemez ve merkez partilerin yerini alamaz. 

KOALİSYON İÇİN HERKES FEDAKÂRLIK YAPACAK

Başbakan Angela Merkel ile büyük koalisyondaki dört senelik ortağı SPD’nin lideri Martin Schulz’un oylarında yüzde 15’e yakın gerileme olmasında AfD’nin halkın göçmen siyasetine dair endişelerini sonuna kadar istismar etmesinin payı hafife alınmamalı. Amma velakin telaşa kapılacak kadar vahim bir dağılım ile karşı karşıya olunmadığı unutulmamalı. 

İktidar partilerinden giden oyların ilk toplandığı adres AfD olsa da küskün seçmen Hür ve Demokrat Parti (FDP) ve Cem Özdemir’in eş başkanlık vazifesini üstlendiği Yeşiller’i (Die Grünen) de bir nebze güçlendirdi. 

Aşırı sol Die Linke ile AfD’nin oylarındaki artışa rağmen Merkel, koalisyon hükûmetini SPD, FDP ve Yeşiller ile yapacağı müzakerelere göre şekillendirecek. 

SPD, ana muhalefet kozunu AfD’ye kaptırmamak için bu defa iktidardan ziyade muhalefette kalmayı tercih edebilir. Böyle bir tabloda FDP ile Yeşiller’in bir ya da iki bakanlığa mukabil mutabakata imza atması sürpriz olmaz. 

ERKEN SEÇİM İHTİMALİ ÇOK ZAYIF

Almanya’nın siyasî tarihinde erken seçim çok denenmiş bir yol değil. Seçmen mevcut ihtimallerin sonuna kadar denenmeden seçim sandığı kurulmasını istemiyor. Böyle bir riski son seçimin popüler partisi AfD bile göze alamayabilir. Zira seçmen herkesi cezalandırabilir. 

Bu safhaya gelmeden Merkel öncülüğünde Jamaika koalisyonu (Almanya’da CDU/CSU: Siyah, Die Grünen: Yeşil ve FDP: Sarı rengi temsil ediyor. Bunlardan müteşekkil bir koalisyon Jamaika bayrağındaki üç renki tedai ettiğinden isim de bu doğrultuda veriliyor.) tesis edilme ihtimali seçimi müteakip beş-altı gün içinde daha da öne çıktı. 

Merkel’e bu yolda destek çığ gibi. AfD’ye oy vermeyen yüzde 87’lik blok anketler, imza kampanyaları ve inisiyatifler vasıtasıyla Berlin’e yolladıkları temsilcilerinden Almanya’yı Almanya yapan değerlerden taviz vermemelerini talep ediyor. Adeta bütün seçmenler sandık kaldırıldıktan sonra parti rozetlerini kenara koydu ve AfD’nin temsil ettiği faşist parti programına harp ilan etti.

FARKLI ALMANYA İÇİN OY VEREN YÜZDE 87’YİZ

İnternet ve sosyal medyayı AfD’ye karşı aktif olarak kullanan grupların sayısı artıyor. Avaaz inisiyatifi, ‘Farklı Almanya için oy veren yüzde 87’yiz’ sloganı ile Şansölye Merkel’e açık mektup (https://secure.avaaz.org/campaign/de/afd_merkel_3/?zpUZsmb) yazdı. 

Mektupta Merkel’in AfD’nin aldığı seçim galibiyetinden dolayı hatalı adım atmaması gerektiğinin altı çiziliyor ve şu tespitler yer alıyor: “Almanların ezici çoğunluğu ülkemizde ve çevresinde duvarları görmek istemiyor, kökeni, rengi veya dini temelinde insanlara karşı ayrımcılık yapmak istemiyor, ırkçılığın Almanya’da tekrar canlandırılmasını istemiyorlar.

Bu Almanya’nın yanında değiliz.

Çoğu Alman, birlikte çalışarak zamanımızın zorluklarını aşacağımızı düşünüyor. Ve bu çoğunluk bir demokraside yol gösterecek.”

BİR MEKTUP DA AfD’YE: IRKÇILIĞINIZA KARŞI ÇIKIYORUZ

Avaaz bir mektup da ABD Başkanı Donald Trump’ın Meksika sınırı için tasavvur ettiği duvarın benzerini Almanya’nın sınırlarında inşâ edeceklerini ilan eden AfD liderlerine de yolladı. 

İnisiyatif mektupta ifade ettikleri görüşleri benimseyen herkesin kampanyayı imzalaması için https://secure.avaaz.org/campaign/de/afd_widerstand/ adresine girip mail adresi, isim ve ülke bilgilerini doldurmasını istiyor. 500 bin imzaya ulaşmayı hedefleyen Avaaz bu hedefi çok rahat aşacak gibi görünüyor. 

SİZİN DUVAR ÖRMEK İSTEDİĞİNİZ YERE KÖPRÜLER KURARIZ

Göçmenlere karşı duvar örmeyi vaat eden AfD’ye gönderilen mektuptaki her ifade dikkat çekici: 

“Sevgili AfD,

Size oy vermeyen yüzde 87’yiz.

Biz, merkezin solunda, merkezin sağında ve tam da merkezdeyiz. Bizler her cinsiyet, yaş, köken, din, ten rengi ve cinsel temayülden siyasete yön veren insanlarız. Ülkemizin kendisini olduğu gibi yapan bizleriz.

Ve sizin ırkçılığınıza karşı çıkıyoruz.

Yabancı düşmanlığına yer olmadığı, kozmopolit, sosyal, liberal, farklı bir Almanya’yı temsil ediyoruz. Duvarlar örmek istediğiniz yere köprüler kuruyoruz. Nefret yaymak istediğiniz her yerde size uyum içinde tepki gösteririz.

Burası bizim topraklarımız ve siz ‘onu size geri getirmeyin’.”

Her iki mektup farklı siyasî meşreplerden gelseler bile fertlerin demokrasi, temel hak ve hürriyetler etrafında onları tehdit edenlere karşı nasıl kenetlenebildiğini ispat ediyor. 

Velhasıl Almanya’nın ikinci bir Hitler’e de onun taklitlerine de tahammülü yok. Seçim neticelerinden ‘Almanya’da ırçılık hortladı’ nevinden mesajlar çıkaran akl-ı evvelleri hayal dünyaları ile baş başa bırakın ki boşa vakit kaybetmeyin.  

[Tarık Ziya] 30.9.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Hicrette bir hicri yıl [Baran]

ON BEŞ ASIR ÖNCESİ, ZORLUĞU ÇEKENE SOR.
ÜLKESİNİ TERKEDEN, HERKES İÇİN BU ÇOK ZOR.

BİR BELDEDEN BELDEYE, MUHACİR OLUR İNSAN.
KITALARI AŞARSA, OLMAZ MI BU BİR HİCRAN.

YENİ BİR YILA GİRDİ, HİCRETTE İKEN HİZMET.
VATAN HARABE OLDU, TEK BİR YOL KALDI HİCRET.

DÜNYANIN HER YANINA, GİTME AZMİNDE OLMAK.
MUHACİRİN İŞİDİR, HER KAVİMLE BULUŞMAK.

RUHUNDAKİ İMANDAN, GÜÇ ALIR O HER DAİM.
YOLLAR SARPA SARSA DA, SARSILMAZ DİMDİK KÂİM.

KİM DEMİŞ MUHACİRİN, KORKUSU OLUR HALKTAN.
HİCRETE BAŞ KOYANIN,  UMUDU ANCAK HAKK’TAN.

MUHACİR UNVANIYLA, YAŞAMAK GÖNÜL İSTER.
SON NEFESİ HİCRETTE, VERMEYE NİYET YETER.

HAKİKİ MUHACİRLE, MAHŞERDE BULUŞURSAK.
 KÂFİ BİZE O ŞEREF, BURDA VATANSIZ KALSAK.

MUHARREM’DE KURTULDU, TARİHTE NİCE ÜMMET.
BU HİCRÎ YIL GETİRSİN, DAREYNDE BİZE İZZET.                     

[BARAN] 30.9.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Denizler ve dipten gelen dalgalar [Safvet Senih]

Âyetü’l-Kübra Risalesinde Üstad Hazretleri diyor ki: “Hayattarane mütemadiyen çalkalanan, dağılmak, dökülmek ve istila etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

“Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki; gayet güzel, ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın bakım-görümleri ve idareleri, doğumları ve ölümleri o kadar muntazamdır, basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, apaçık şekilde, Kudreti her şeye yeten ve Rahmeti herşeyi kapsayan  Cenab-ı Hakkın idare ve bakım-görümüyle olduğunu isbat eder.

“Sonra o misafir nehirlere bakar görür ki, menfaatleri, vazifeleri, gelir ve giderler o kadar hikmetlice ve merhametlicedir ki, apaçık biçimde isbat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler celâl ve ikram Sahibi bir Rahman’ın rahmet hazinesinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hatta o kadar fevkalâde depolanıp sarf ediliyorlar ki, ‘Dört nehir Cennet’ten geliyor’ diye Buhari hadisinde rivayet edilmiş. Yani zâhirî sebeplerin pek üstünde olduklarından, manevî bir Cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir kaynağın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ Mısır’ın kumistanını bir Cennet’e çeviren Mübarek Nil nehri, Güney tarafından, Cebel-i Kamer (Ay Dağı)  denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa o buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Gelirleri ise, o sıcak bölgede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o geniş dengeyi muhafaza edemediğinden, o Mübarek Nil Nehri o toprakların âdetinin üstünde Gaybî bir Cennet’ten çıkıyor, diye rivayeti gayet manidar ve güzel bir hakikatı  ifade ediyor.” 

1803 yılının 20 Şubat gecesi filozof Humbolt, Altantik'i aşan bir gemide bulunuyordu. Deneyini şöyle anlatıyor: “Akşam saat yediye doğru, davulun gürültülü vuruşlarını, andıran bir şamata bütün gemi mürettebatını dehşete düşürdü. İlkin bu gürültüyü kayalara çarpan dalgaların sesi sandık, sonra daha da yaklaşınca, gemide bir su kaçırma olayından endişelendik. Nihayet saat dokuzu çalınca gürültü tamamıyla kesildi.”

Humbolt’un duymuş olduğu  garip  müzik “Duaya benzer birşeyler mırıldananların” sesiydi.

1942 yılında Amerika Birleşik Devletlerinin doğu sâhilindeki Chesapcake Körfezine deniz altından gelecek sesleri duyabilmek için bir Hydrafon ağı kuruldu. 1943 yılı yaz aylarında, o güne kadar hiç duyulmamış bir gürültü koptu. Haber alan Donanma Yüksek Yönetimi, değişik düşman cihazlarını düşündü. Deniz hayvanları ve bitkileri uzmanlarına danışıldığında, bu seslerin balıklar tarafından çıkarıldığı anlaşıldı.

Birleşik Devletler, o tarihten beri, Kaliforniya ve Atlantik kıyılarında bu beklenmedik nağmeleri dinlemek için özel cihazlar koydular. Elbise ve renk kaprisleri gibi seslerini de mizaçlarına göre ayarlayan balıklar bulunur. Müzikseverler, balıkları bir akvaryumda toplayarak onları daha rahat dinlemek için, bu sesleri plağa aldılar.

Dr. Hans Hass, ise banda aldığı sesleri balıklara dinleterek onların dünya seslerini ilgiyle karşıladıklarını, büyük hayretle tetkik etti. Trafik gürültülerini  yansıtan klakson sesleri ve fren gıcırtıları balıkların kaçışmalarına ve dört bir yana dağılmalarına sebep olduğu gibi, âhenkli nağmelerin tesirine kapılarak, ağır ağır bu âhenge kapılıp hareketlerini bu ritme uyduran balıklar da müşahade edilmiştir.

Son olarak şunu hatırlatalım ki, balinaların insanı rahatsız edebilecek derecede, sireni andıran sesleri vardır. Bazen hep beraber koro halinde bir ibadet neşvesi içinde bu sesi çıkarırlar. Bu hoş nağmeler ve ince terennümleri, hiçbir sesle mukayese kabul etmez bulan Kaptan Cousteau, bunları her dinleyişinde tüyleri ürpermiş ve gözleri dolmuştur.

Şubat 1898 tarihli Fransız Match Dergisinin “Dien Devient Tres Fort” başlıklı haberine göre: “1965 yılında iki Amerikalı astrofizikçinin elde ettiği müthiş bir olay, dünyaya yeni açıklandı. 1965 yılında iki Amerikalı uzman, kullandıkları çok özel elektron mikroskopla fezadan gelen ulvî bir mûsikî sesi kaydettiler. Milyarlarca ışık yılı uzaktan gelen bu müzik kâinatın her tarafından duyuluyor. İlim adamlarına göre bu müzik kâinatın yaratıldığı andan beri var.”

Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şu âyetler var: “Bak sana göklerde olan, yerde olan herkes, kanatlarını çarparak uçan dizi dizi kuşlar, hep Allah’ı tesbih ederler. Onların her birisi dua ve ibadetini ve teşbihini pek iyi bellemiştir.” (Nur Suresi, 24/41)  “Gök gürlemesi hamd ile O’nu takdis, tesbih ve tenzih eder.” (Ra’d Suresi, 13/13)  “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis,  tesbih ve tenzih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tesbih etmesin.” (İsra Suresi, 17/44) 

Kainat, zerrelerden seyyarelere, küçük büyük seslerle O’nu ulvî bir musiki ile âhenkli bir şekilde zikretmektedir. 

[Safvet Senih] 29.9.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Hicret [Mehmet Ali Şengül]

İnsanlar hayat mektebinde talebe gibidir. Talebe nasıl imtihana tabî tutuluyorsa, insanlar da bütün nimetlerden sorgulanacak ve sahip oldukları imkanlardan imtihana tabî tutulacaklardır.

Ebedî hayatı kazanmak üzere yeryüzü mektebine tahsil için gönderilen insan; Allah ve Resulullah’ın davetine icabet ettiği, Kur’an’a kulak verip emir ve yasaklarına saygılı hareket ettiği ölçüde, dünyada ve ahirette mutlu ve huzurlu olacaktır.
     
Hz.Adem (as) ve şeytanla başlayan bu mücadele, kıyamete kadar devam edecektir. Peygamberimiz ve Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, inanıp temsil ettikleri iman hakikatleri adına, yaşamada zorlandıkları dönemlerde ilk defa Habeşistan’a hicret etmişlerdir.

Daha sonra, müşriklerin boykot ilan etmesiyle davasını insanlara anlatabilme adına Taif’e hicret eden Allah Resulü (sav); vakti saati gelmediği için, Taifliler tarafından  zor durumda bırakılmış ve tekrar Mekke’ye geri dönmek zorunda kalmıştır.
     
Mekke Fethi'nden sonra rahat bir nefes alma fırsatı bulan Sahabe Efendilerimiz, İslam’ı tebliğ adına hicret ederek bütün çevreye dağılmış, bu vesileyle nice insanlar imanla şereflenip Allah ve Resulü‘nü tanımışlardır.
    
Asırlar var ki, insanların bir kısmı kendi iradeleriyle sırf Allah için hicret etmişler, bir kısmı da şartların zorlamasıyla imkanları ölçüsünde hicret etmek zorunda kalmışlardır. Ecdadımız da, Orta Asya‘dan hicret ederek Anadolu’ya gelmiş, orayı İslam’la şereflendirmişler, asırlarca insanlara örnek ve numune olmuş, nice muhtaç gönüllere Allah ve Resulullah‘ı sevdirmişlerdir.
    
Birkaç asır evvel güneş batmış, gece ruhları sarmış, iman zaafa uğramış, insanlık zillet ve sefalete mahkum hale gelmiş, minareler susmuş, mabedler kurumuş, Allah diyenler mahkum edilmiş, nice allameler birer bahaneyle darağacına çekilmişlerdir.
    
Hz.Üstad ve talebeleri, böyle bir dönemde imana ağırlık vermiş, neslin küfür ve dalâletten kurtulması adına kendilerini iman hakikatlerine adayarak ömürleri hapishanelerde (Medrese-i Yusufiyelerde), zindanlarda geçmiş; oraları da birer ilim- irfan yuvası haline getirmek suretiyle, nice katillerin, zânilerin, zâlimlerin imanlarının kurtulmasına vesile olmuşlardır.
    
İnsan dünya mektebinde yol haritasını ve emniyetini iyi öğrenir; pasaport, vize ve yol azığını iyi hazırlar, imtihanını başarıyla verirse, mutlu ve huzurlu bir neticeye ulaşır.
    
İmanı olan her insan, yapacağı işlerini, vazifelerini Allah emrettiği ve Rabbi’nin rızasını kazanmak için halis bir niyetle, hiçbir şeye alet etmeden yapar ve yapmalıdır. Bu vazifelerinden ve en önemli olanlarından birisi de hicrettir.
    
Hicret, yaratılış gayesinden uzak, hak ve hakikatten mahrum insanlara, kainatın mutlak Hâkimi, merhameti sonsuz, Rezzak-ı hakiki olan Allah’ı tanıtmak ve sevdirmek için  yapılır. Ya da, mü’minin iman ve İslamî hayatının baskı altına alındığı, yaşanmaz hale geldiği bir ülkeden, inancını daha rahat yaşayabileceği diğer bir ülkeye gitmesidir hicret..
     
Aynı zamanda, adalet-i İlahiyi ikâme, huzur, güven ve emniyeti, sevgi ve barışı tesis adına, yaratılan varlıkların en mükemmeli olan insanlarla, rengi, dili, dini, ırkı ne olursa olsun diyalog, kardeşlik, herkesi kendi konumu, kendi inanç ve anlayışı içinde hoşgörüp hüzün ve sevincini paylaşmak için yapılır.

Hicret, yaşamadan daha ziyade yaşatma idealiyle  model ve örnek olarak, dinler ve medeniyetler çatışmasının önünü kesmek ve değil insanlar, hayvanlara, hatta nebatata bile sevgiyle, şefkatle, merhametle  yaklaşan bir anlayışla, dünya barışına katkıda bulunma gayreti için yapılır ve yapılmıştır.

Hicretin gayesi, Allah’ın rızası kazanmak ve mesajını bütün kullarına ulaştırmak ve onların ebedi hayatlarını kazanmalarına vesile olmaktır. Hicret yolunda çekilen sıkıntılar, günahlara kefaret ve ahiret hayatı için de bir hazırlıktır. 

 Kur’an-ı Müciz-ül Beyan’da Tövbe suresi 100.ayette; “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” ;

Enfal suresi 74.ayette, “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.”   
     
Nisâ suresi 100.ayette de, “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur)” buyrulmaktadır.

Muhacir ve Ensar ismiyle tarihe altın harflerle yazılan, imanın ve İslâm’ın temelini kanlarıyla sulayan, mefkureleri ve insanlığın kurtarılması adına kurbanlık koyun gibi baş, budanan ağaç gibi kol, bacak veren insanlığın yüzünün akı bu insanlar, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı, arkadaşları olma şerefini kazanmışlar, “Tubâ lil ğuraba/gariplere müjdeler olsun!” (Müslim, Tirmizî) beşaretine mazhar olmuşlardır. Böylece kutsîlerin başını tutan bu talihlilere, Cenâb-ı Hak kovuldukları Mekke’nin fethini de nasib etmiştir.

Fetih, dahilî-haricî şekliyle ele alındığı zaman, ağacın kök salması iç fetih, sert taşı toprağı delip geçmesi, semalara doğru ser çekip yükselmesi de bir dış fetihtir.

İmanın sesini vicdanında duyma, takva ve amelî salihe erme iç fethi ifade ettiği gibi, cihad ruhuyla gerilim içinde bulunma, gece- gündüz nöbetini ihmal etmeden insanlığın hayrına hizmet etme yolunda bulunma da bir dış fetihtir.

İman ve iz’anla iç derinliğine erme, fenadan bekâya maddeden, mânaya, bedenden ruha, dünyadan âhirete, seyyiattan hasenata yücelmiş ve yükselmiş olma, iç ve dış fethin bütünleşmesinin tezahürüdür.

Efendimiz (sav) buyuruyor ki, “Hakiki muhacir, Allahın yasaklarından uzaklaşıp, razı ve hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.” (Buhari-Müslim) Gerçek hicret, nefsin ve bedenin arzu ve isteklerinden, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmektir.

Bu manevi atmosferi yakalamış yüzbinlerce Sahabe Efendilerimiz, inançlarından geriye dönmeyi ihanet sayarak, Allah Resulü’ne (sav) ‘canımız kadar seni aziz bilecek ve koruyacağız’ diyerek söz vermişler ve bu niyetle hicret etmişlerdir. 

Annesi, ailesi Mus’ab’ın (ra) hicretine engel olamadılar. Süheyb (ra)’ın yolunu kestiler, bütün servetini feda etme pahasına hicretinden döndüremediler. Emr-i ilahi ile hicrete karar veren İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz’i (sav) ve sadık arkadaşını Medine-i Münevvere’de, Ensar ve daha evvel hicret eden Muhacirler, “Talaal bedrü aleyne, min seniyyât’ül vedâ... ile karşılamışlardır.

Efendimiz (sav), “Hicret, tevbe kapısı kapanmadan son bulmayacaktır. Tevbe fırsatı da, güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.”  Buyurmuşlardır. (Ebu Davud)

Dava-yı İslam ve eğitimi gaye edinmiş fedakar, cefakar, muhlis, kahraman kalp ve gönül mimarları;  bu gün dünyanın dört bucağına liyakatı olan insanlara gerçekleri duyurmak , onları ahlâk-ı âliye ile tanıştırabilmek için, Efendimizin (sav) ve sahabe yolunda hicret etmiş, güven ve emniyet telkin ederek gönüllere girmişlerdir. Gittikleri her ülkenin devlet adamları ve halkı, en kıymetli ciğerpare evlatlarını onlara teslim etmişlerdir.

Bugün mezkur kahramanlar, ülkemiz başta olmak üzere bulundukları yerlerde bir takım sıkıntılarla karşılaşsalar bile, hak bildikleri bu yolda elif gibi dik durup geriye adım atmadan, sabredip Allah’a tevekkül içinde vazifelerini yaparak yürümektedirler.
       
Onlar; inandığı, hak bildiği davası için dünyanın neresinde olursa olsun bu vazifeyi yapma fırsatı bulurlarsa, oraya hicret ederek mes’uliyet ve sorumluluklarını yerine getirirler.
      
Hükmü kıyamete kadar devam edecek, insanlığın dünya- ahiret, en muhtaç olduğu iman hakikatlerini hayatının gayesi bilen kadın- erkek, marziyyat-ı İlahiyi kazanabilmek için en ağır şartlarda imtihanlara tabi tutulmakta ve sabretmektedirler.

Çünkü onlar, nimetlerin külfetlerle beraber olduğunun şuurundadırlar. Hicret edecekleri yerlere; ‘Allahım! Senin rızan için gidiyorum. Gittiğim ülkeyi ve insanlarını bana sevdir, bana senin muhtaç kullarına gerçekleri, hakikatleri duyurma fırsatı lütfeyle!’ diye dua ederek giderler.

Hicret nedir bilmez ki onu, hicret etmeyen, 
Onlar bir guruptur; ümidi, inkisarı bitmeyen.  (F.G)

[Mehmet Ali Şengül] 29.9.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com