Düşman ceza hukuku sonunda sizin de kapınıza dayandı... [Faruk Mercan]

Cumhuriyet gazetesinin başlığı şöyle:

''Bize düşman ceza hukuku uygulanıyor...''

Cumhuriyet davasında, gazetenin yönetici ve yazarlarını savunan hukuk profesörü Duygun Yarsuvat, duruşma salonunda düşman ceza hukukunu şöyle anlatıyor:

“Düşman ceza hukuku, demokratik olmayan rejimlerde İkinci Dünya Savaşı döneminde kullanılmış olan bir ceza hukuku anlayışıdır. Düşman ceza hukukunda bütün sanıklar tehlikelidir. Gücü elinde bulunduran kişilere karşı tehlikelidirler. Bu dosya gibi. Burada düşman kim? Cumhuriyet gazetesi... Savcının görevi gazeteyi imha etmek... Sanıkların ve ailelerinin mal varlıklarının tespiti istenmiştir. Bu, düşman ceza hukukuna göre yapılıyor.”

Evet, birkaç yıldır Hizmet mensuplarına uygulanan düşman ceza hukuku şimdi Cumhuriyet gazetesine uygulanıyor.

40 yıl boyunca Hizmet aleyhine yazılar, kitaplar yazan Cumhuriyet gazetesi yazarı Hikmet Çetinkaya, şimdi Hizmet mensupları gibi, düşman ceza hukukunun sanığı konumunda...

Ne yazık ki, Saraydaki şahıs, bu düşman ceza hukuku sistemini kurarken, 2014 yılındaki HSYK seçimlerinde yargının içindeki sosyal demokratlarla ittifak yaptı.

Ne yazık ki, Türkiye'nin sosyal demokratları ve laikleri, “Yapmayın, etmeyin... Saraydaki şahıs, Humeyni'nin İran'da uyguladığı stratejinin aynısını uyguluyor. Hizmet hareketinden sonra sıra size gelecek” uyarılarımıza kulak asmadılar.

Ne oldu? Saraydaki şahıs yargıda tamamen hakimiyet kurdu, işbirliği yaptığı sosyal demokrat hakim ve savcıları da tasfiye etti. Ve şimdi, sosyal demokratlar da düşman ceza hukukunun sözde mahkemelerinde sanık durumundalar. Yapabildikleri tek şey adalet yürüyüşleri, Sarayın yargısız infaz mekanları haline gelmiş sözde adalet saraylarının önünde eylemler...

Cumhuriyet yazarları ve yöneticilerine yapılan “Cemaate yardım” suçlaması abuk sabuk...

Cumhuriyet gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay'ın 6 yıl önce evinin parkelerini yaptırmak için 2 bin 500 lira ödediği parkecinin oğlunun yemek yediği restoranın sahibi Cemaat mensubuymuş!

Gazetenin yazarı Hakan Kara'nın Bodrum'a tatile gitmek için aradığı turizm firması hakkında Cemaat soruşturması varmış! Gazeteyi yöneten vakfın yönetim kurulu üyesi Önder Çelik'in 345 lira havale yaptığı oto tamircisinin çalıştığı şirket Cemaat mensubuymuş!

Gazetenin Okur Temsilcisi Güray Öz’ün pide ısmarladığı Ankara Çankaya'daki pideci Cemaat mensubuymuş! Gazetenin yazarı Kadri Gürsel, telefonunda Bylock olan Cemaat mensupları tarafından aranmış!..

Düşman ceza hukuku işte böyle uygulanıyor: Suçlanan kişiler için uyduruk deliller üretmek... Binlerce Hizmet mensubuna yapıldığı gibi..

Çünkü Cumhuriyet gazetesi, MİT tırları ve Rıza manşetleriyle Saraydaki şahsın canını çok acıttı.

Bu manşetleri atan Can Dündar'ın, hayatı boyunca Cemaat ile bir ilişkisinin olmadığını Saraydaki şahıs da çok iyi biliyor.

Herkes bilir ki, Cumhuriyet yazarı Kadri Gürsel'in de hayatı boyunca Cemaat ile bir ilişkisi olmadı. Ama Suriye yazıları Saraydaki şahsın canını çok sıkıyordu.

Kısacası, düşman ceza hukuku biat etmeyen Cumhuriyet gazetesini bitirmek istiyor. Taraf gazetesini bitirdiği gibi... Hürriyet ve Sözcü'yü diz çöktürdüğü gibi...

Ama bakıyorum Cumhuriyet mensupları, Cemaat aleyhine nasıl haberler yaptıklarını anlatmanın derdine düşmüşler. Hatta Saraydaki şahsın dilini kullanarak Cemaate “örgüt” diyorlar.

Halbuki, Cemaat'e örgüt diyen savcılar ile, kendilerine örgüt diyen savcılar aynı düşman ceza hukukunun adamları...

Kurt kuzuyu yemeye karar vermiş, kuzu kurda masum olduğunu anlatmanın derdine düşmüş. Hatta CHP genel başkanı, Cumhuriyet davasındaki savcıların kripto Cemaatçi olduklarını iddia ediyor! Bugünkü Cumhuriyet'in manşet haberi bu...

Bu süreç başlarken, Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya şöyle demişti:

“40 yıldır Fethullah Gülen ile ilgili yazılar yazıyorum. 170 davam var. Bugün yapılan hakaretlerin hiçbirini yapmadım. Cemaate terör örgütü diyemem...”

Hikmet Çetinkaya ile CNN Türk'teki bir programda tanıştık. Sonra bir kahvaltı yaptık. Medeni bir şekilde diyalog kurduk. Hikmet Çetinkaya'nın Cemaat bağlantısı da bu!..

Keşke Türkiye'nin sosyal demokratları, hala çok geç olmadan İran ve Humeyni olayını bir kere daha hatırlasalar...

Cumhuriyet'in, tutuklu mensuplarını savunmak için attığı meşhur bir manşeti var: “Tarih önünde utanacaksınız!..” diyor Cumhuriyet...

Ben da buradan size söyleyeyim.

Siz de, Saraydaki şahsın dilini kullanarak Cemaate “örgüt” dediğiniz için tarih önünde utanacaksınız... Esas “örgüt”ün Sarayda olduğunu sizde de çok iyi biliyorsunuz!..

[Faruk Mercan] 31.7.2017 [Samanyolu Haber]

Ezelden ebede insanın yolculuk macerası [Dr. Hüseyin Kara]

İnsan gerçek bir yolcudur ve yolculuğu da yolculuk mesafesi de kendisi gibi muammadır. Alem-i ervahtan başlayıp ahirete doğru uzanan bu yolculuğun beş durağı bulunmakta ve her durakta da insan, farklı durumlar sergilemektedir. Bunlar sırasıyla;

1-Alem-i Ervah Durağı:
 Ruhlar aleminin mahiyeti insanlar tarafından çok net olarak bilinmemekle beraber, kitap ve sünnetin ölçüleri içinde kalan sınırlı malûmat ile alem-i emre ait konular Müslümanlar tarafından bir iman meselesi olarak kalmış ve onun ötesi çok kurcalanmamıştır. Zira sınırları insan havsalasını aşkın konular üzerinde ne kadar kafa yorulsa da belli sınırları aşmak hiç de kolay değildir. Cenab-ı Hak kudret ve iradesi ile insan olarak bu yolculuğa çıkarmak istediklerinin önce ruhlarını yarattı. Ardından ikinci durağa geçme vakti gelenlerin ruhları teker-teker melekler vasıtası ile bedenlerine teslim edilmektedir. Ruhun mahiyetini incelemek konumuz haricidir. 

2-Ana Karnı Durağı: 
Bu ikinci durakta ruh ve beden ilk defa buluşmaktadırlar. Ana karnındaki cenine teslim edilen ruh ile bu birliktelik doğuma kadar devam edecektir. İkizler ve üçüzler de aynı yolla ruh sahibi olmaktadırlar. Yani dünyaya gelecek her insanın ruhu tâ ruhlar aleminden itibaren tek kişiye tahsis edilmiş ruh olup ve  ölümden sonra asla bir reenkarnasyonun olamayacağı apaçıktır. Zira Allah’ın kudreti her bedene ayrı ruh verecek güçtedir. Bir ruh ile birkaç beden idare etme zaafı asla Allah’a yakıştırılabilecek bir acziyet olamaz.
             
3-Dünya Durağı:
Ruh ve beden birlikte anasından doğarak dünyaya gelen insan, bu yolculuğun en önemli etabında bulunmaktadır. İnsanın bu durakta kalacağı süre herkese göre farklılık arz etmektedir. Buna, çok pahalı ömür sermayesi de denilmektedir. Bu imtihan dünyası aynı zamanda 4. ve 5. duraklardaki durumları da belirleyeceği için, önemi bir kat daha artmaktadır. Bu durakta, beden ağırlıklı ruh birlikteliği yaşandığından, ruhun bedeni taşıdığı söylenebilir. Onun için bedenin işlediği kötülükler ruhu karartmakta ve onu işlevsiz kılabilmektedir. Bu dünya hayatında insanların serbest iradelerini kullanarak Allah’ın teklif edip zorlamadığı dini tercih ederek, rıza-i ilâhiyi elde etmeleri imkân dahilindedir, dalâleti tercih etmeleri de. 

4- Kabir Durağı:
Dünyada kalma süresi bitenler yani ömrünü tüketenler ruh ile bedenin ayrışması ile meydana gelen ölüm hadisesi ile karşılaşırlar. Alem-i ervahtan ruhu getiren müvekkel melek, şimdi de aynı görevi tersinden yapıyor. İnsanın ruhunu emredilen yere götürüyor. Bunlar ayrı ayrı melekler de olabilir. Yani ruhlar serbest dolaşıma tabi olmayıp bir emir tahtında hareket ettikleri anlaşılıyor. Yeri gelmişken şunu söylememiz lazım; ruh çağırma diye bir şey yoktur, gelenler de sadece cinlerdir. Ölümün ikiye ayırdığı insanın beden bölümü de aslı olan toprağa gömülmektedir. Ölüm anından başlayıp kıyamete kadar devam edecek sürecin bütününe kabir hayatı veya berzah alemi de denilir. Bu alem ile ilgili bilgilerimiz kitap ve sünnetin bize bildirdiklerinden ibarettir. Buna göre kişinin dünya hayatı ile bağlantılı olarak berzahta ya huzurlu bir süreç yaşayacak veya bunun tersi olacak. Berzah alemi ve orada olup bitenlerle ilgili detaya girmeyeceğiz. Sadece kabrin ebedî olmadığını ve herkes için bir istirahatgâh olmayacağını belirtmekle yetinelim. Zira insanın yolculuğu devam etmektedir. Ölüm ilânlarında söylendiği gibi insanlar kabre uğurlanırken ‘’ebedî istirahatgâhına tevdi edildi’’ gibi sözlerin bir mesnedi yoktur. 

5-Ahiret Durağı:
Bu, insanın yolculuğunun son ve ebedî durağıdır. Kıyamet sonrası diriltilecek olan insanda ruh tekrar bedene iade edilmek sureti ile dirilme gerçekleşecek ve bir daha hiç ayrılmayacaklardır. Zira ebed yurdunda ölüm olmayacaktır. Mahşer ve mizan, sırat ve hesabın neticesinde insanların sonsuz olarak yaşayacakları cennet ve cehennem ahiretin ebedî yurtlarıdır. A’raf da  ahirette  bir mekânın adı olmakla birlikte mahiyeti ihtilaflıdır. 
      
Çoğu kez ölümden ölüme hatırlanan ‘’İnna lillâhi ve inna ileyhi raciûn’’ (2,156) ayetinin iş’arî manası ‘insanın Allah’tan gelip yine Allah’a döneceği’’ gerçeğini ifade etmektedir. Zaten insanın bir tarafı olan ruhunu ilk insana Allah bizzat kendi ruhundan verdiğini ’’Ben onu düzenlediğim, insan şekline koyduğum ve içine ruhumdan üflediğim zaman derhal onun önünde secdeye kapanınız’’ (15,29) ayeti ile buyuruyor. Mahiyeti bizce meçhul bu hakikati, çok farklı anlayanlar olmuş olsa da işin özünde ruhun bizce anlaşılmaz tarafının öne çıktığı görülmektedir.
       
Görüldüğü gibi insanın yolculuğu birinci duraktan tâ dördüncü durağa kadar sürekli devam etmektedir. Bugün itibari ile ruhlar aleminde vücut libası giymeyi bekleyen kaç ruhun olduğunu Allah’tan başka kimse bilememektedir. İnsanlar 2. ve 3. duraktakilerin sayılarını tespit etmeye çalışsalar bile ancak yaklaşık bir rakam bulabilirler. Dünyanın halihazır nüfusunun yedi milyar dolayında olduğunu söylemek gibi. Yine 4. durakta bulunan yolcuların sayısını da ancak Allah bilir.  Hz. Adem’den beri 4. durağa yolcu taşındığı hesaba katılırsa, sayının ne boyutta olabileceği, yer altının yer üstünden ne kadar fazla yolcu barındırdığı konusunda az çok bir bilgi verir. En iyi ihtimalle bugün 3. duraktakilerin bir asır sonra 4. durağa intikal etmek mecburiyetinde kalacaklarını hatırlamak yeterli olur sanırım. Kesin olan bir şey varsa, o da 4. durağın yolcu sayısı 3. durağın yolcu sayısından kat kat fazladır. Diğer bir tabir ile söylemek gerekirse; ehl-i dünya ehl-i kuburdan sayıca çok çok azdır. Ahir zaman olması itibari ile ruhlar aleminde yolculuğa hazırlananların sayısının gitmiş olanlara göre çok az olduğu söylenebilir (Allahu a’lem) 
      
Ruh ile ceset bu yolculuk esnasında üç kez buluşup iki kez ayrılırlar. Beraber oldukları üç durağın birincisi elbette ki 2. durak olan anne karnı, ikincisi ise devamında olan 3. dünya durağı ve sonuncusu da bir daha ayrılmamak üzere buluşacakları 5. ahiret durağı olacaktır. Ruh ile bedenin ayrı oldukları iki yerden biri ruhlar alemi, ikincisi de berzah alemidir.
       
Sonuç olarak, insanın bir yolcu olduğu kaziye-i muhkemedir yani yalanlanamaz bir gerçektir. Bütün mesele bu gerçeğe bakarak insanın  yolcu olduğunu bilmesi ve yolculuğun şartlarına uyarak hazırlıklı olmasıdır. Zira bu yolculuk esnasında uğranılan ve geçilen durakların hiçbirisinde gitme veya gitmeme iradesi insana ait değildir. Bu yolculuğu başlatan da duraklardan duraklara uğratan da Allah’tır.  Aslında insan O’nun yolcusudur. Eğer 3.durakta O’nu bulmuşsa insan bu zorlu ve çetin yolculuktan kârlı çıktı demektir. Bulamadı ise…
                                                              
[Dr. Hüseyin Kara] 31.7.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Putları kırmak! [Seyfi Mert]

Bu ev öyle bir ev ki putçu Azer’in    
Saysan her nefesine bir put düşer.    
Kır bu evin putlarını İbrahim ne olursun    
Kur’an olsun adı, cami olsun, veli olsun    
Kır bu evin putlarını İbrahim    
İster hakka yaklaştıran olsun adı    
İster melek kılan olsun    
Kır bu evin putlarını İbrahim ne olursun.    

Deli gönlüm azmet putlar kırmaya
Putlar kıran arz-ı mev’ud’a geçer…     

(Sabah Kara- Doğu Ağıtları)

Herkes Siverek’te elinde Orak (Dahra deniyormuş yerel dilde) ile Atatürk heykeline saldıran yobazı konuşuyor. 

Yobaz dememiz, katı laikçilerin jargonlarına bayıldığımızdan değil elbette. 

Gerçekten de kelimenin tam anlamıyla yobazdır elindeki demirle heykele vuran zat. 

Büyük ihtimal akıl sağlığı da yerinde değil ama fark etmez. Çünkü bırakınız akıl sağlığı yerinde olmayanı, ciddi makamları işgal eden aynı zihniyette yüzlerce, binlerce insan tanıyorum ben. 

Put, tarihin en eski endüstrilerinden biridir. 

Her devirde vardır puta tapıcılık. Sadece şekli değişir. 

Her şeyden önce bir tüketim ve sömürü aracıdır. 

Ancak, bugünden geçmişe bakarak, meseleyi bağlamından koparıp “Vay be eskiden ne kadar da gerizekalılarmış, putlara tapıyorlarmış, hatta helvaya tapıyor, acıkınca yiyorlarmış, salak ya bunlar!” filan demek meseleyi anlamamak demektir. Hani A Haber’de konuk yorumcu iseniz bir şekilde anlayışla karşılarız da, hakikat öyle değil...

Bir kere, bugünkü en sağlam imanlı görünenlerden bile daha sağlam bir mantık platformu vardı puta tapanların. 

Hiç biri aptal ya da boş beleş adam değildi. 

Biri silah endüstrisini elinde tutuyordu, diğeri siyasi yönetimi, bir diğeri ekonomiyi...

Ebu Cehil, Ebu Süfyan ya da Velid Bin Muğire idi adları ama tarihin her döneminde, her coğrafyasında farklı isimlerle var oldular, olacaklar da emin olun.

Bugün de var hepsi.

İnanın yaşıyor Ebu Cehil de...

Ebu Süfyan da yaşıyor, hem de çok yakınımızda...

Velid Bin Muğire de keza… Sadece ismi ve resmi değişik belki…

Günümüz Süfyanları, Ebu Cehil’leri farklı putlar ve putlaştırmalarla yaklaşıyorlar günümüz insanına… 

Ortaya Mehmet Malbora (Soy isim orijinal kesinlikle!) olan sakallı cahil dinci gibi bir jenerasyon çıkıyor bu yüzden. 

Yalnız bir problem var. 

Gerçek putunun ne olduğunu bilmeden kendisini bir puta tapıcı olarak dizayn edenlerin gösterdiği hedefe sallıyor dahrasını Mehmet kardeşimiz. 

Neydi cahiliye döneminin en meşhur ve majör putları?
Lat… 
Otorite demekti…
Menat… 
Para demekti…
Uzza… 
Güç demekti…

Hangi putpereste sorsanız, “Biz salak değiliz, elbette bunlar taş, zaten biz içindeki ruha tapıyoruz, bunlar aracı” diyecekti. 

Bakalım bu üç putun günümüzdeki karşılıkları neler?

Zira bize hiç de yabancı olmayan kavramlar bunlar. 

Otorite mesela;  Devlet, saltanat, taht, lider, ecdat, egemenlik, sınır, millet demek değil mi?

Ya da Para?

Nedir karşılığı paranın?

Banka, sermaye, işletme, ekonomi, altın, gümüş, döviz, borsa, çek, senet, ev, apartman, bina, villa, yat, gemi vs vs..

Değil mi?

Peki Güç nedir?

Nedir günümüzde gücün karşılığı?

Asker olabilir mi mesela?

Ordu ya da…

Seçmen, oy sayısı, parti, sandık ya da..

Silah? 

Kesinlikle! Ekonomi, nüfus…

Binlerce alt şubeye de inebiliriz…

Demek Lat, Menat ve Uzza her dönemde olmuş. Sadece bir vakit taştan yontulmuşlardı. Ya da kerpiçten. 

Şimdi betonarme olanı da var, mermerden olanı da, sıcacık ve parlak ceylan derisinden olanı da…

Var ama putlar…

Putlarımız…

Siz kendinize sordunuz mu?

Acaba ben neye tapınıyorum diye? Benim putum ne olabilir? Yoksa ben de bir putperest miyim?

Tarikatınızın lideri olabilir mi sizin putunuz?

Ya da partinizin lideri?

Veyahut bizatihi ideolojinizi putlaştırıp ona tapınıyor olamaz mısınız?

Mesela din adamı ya da Meclis başkanı filan olmanız fark etmez. 

Bilim insanı olmanızın da çok anlamı yok. Profesör bile olsanız, bilmem kaç milyonluk makam arabanıza tapınıyor olamaz mısınız?

Siverekli Mehmet günümüzün putlarından rahatsız olmuyor nedense. Bunun yerine heykelden alıyor hırsını. Çünkü günümüzün gerçek put endüstrisinin sahiplerinin işine böyle geliyor!

Şimdi Mehmet Malbora kendine şu soruyu sormalı:
Benim gerçek putum ne?

Tarikatım olabilir mi?

Şeyhim?

Uğruna insan öldürmeyi göze alacağım partim ya da liderim…

Biz de soralım kendimize aynı soruyu. 

Biz bir putperest olabilir miyiz acaba?

Herhangi bir şeyi putlaştırıp ona tapınıyor olmayalım sakın?

Büyük putlarımız var mı?

Yoksa küçük küçük putlara tapınmakla mı geçiyor hayatımız?

Çocuklarımızı ya da ailemizi putlaştırmış olamaz mıyız yani?

İşimizi, makamımızı, çalıştığımız kurumu. Ya da binasını sadece yahu binayı, betondan çimentodan putumuz olmasın sakın bizim?

Arabasına tapınanlar var mı aramızda?

Allah ile aranıza ne koyuyorsanız putunuz odur!

Peygamber de olabilir bu put, şeyhiniz de, hocanız da, kitabınız da, ibadethaneniz de…

Kur’an-ı Kerim bu üç büyük puta karşı üç önemli put kırıcı veriyor elimize. Bizim orağımız bu olmalı.

Diyor ki Kur’an: 
Allah’tan başka hakiki otorite yoktur (La ilahe illallah)
Güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir (La havle ve la kuvvete illa billah)
Mülk Allah’ındır (Lehu’l-Mülk)

Zavallı bir yobaz ya da softayı kınayan binlerce putpereste laf anlatmak zordur biliyorum. 

Ama durum vaziyet böyle…

[Seyfi Mert] 31.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Öfke kalpleri uzaklaştırır! [Meral Aslan]

Televizyon kanallarımızda her akşam yaşanan tartışma programlarına bakarak, toplumumuzun akıl ve ruh sağlığının yine de iyi durumda olduğunu düşünüyorum.

Tartışılan konu ne olursa olsun, konukların alabildiğince agresif, olabildiğince birbirini inciten üsluplarını izledikçe, bu programları izleyenlerin psikolojisini düşünmek beni dehşete düşürür her seferinde.

Adabınca tartışmayı bilmeyen bir toplum olduğumuz gerçeği bir yana, ekrana çıkanların toplum psikolojisi adına en ufak bir kaygı duymadığını görmek çok üzücü sevgili okuyucularım.

Sanki her uzman konuk belli bir öfke biriktirerek gelmiş oluyor stüdyoya ve patlamak için uygun anı bekliyor.

Ve kısa süre sonra rating kaygısı da eklenince bu ortama, ortalık bir anda boks ringine dönüşüveriyor. Birbirine bağıranların, dinlemekten ziyade kendi fikirlerini bağırarak ifade edenlerin hiçbir şey elde edemeyeceğini en iyi kendileri bilmesi gerekirken, bilim insanlığından daha çok mahalle kavgacısı/sokak kabadayısı görüntüsünden rahatsız olmamaları da ayrı bir endişe konusu.

İnsanlar neden bağırır birbirine?

Çok eski çağlara uzanan bir problem bu aslında. Bu sebeple eski metinlere bir göz atmakta yarar olduğunu düşünüyorum, Hint hikâyelerinde böyle bir konu var aktarayım sizlere.

Hintli bir ermiş öğrencileri ile beraber gezinmektedir. Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görür hoca ve öğrencileri. Aynı aileden olmalarına rağmen öfkeyle birbirlerine bağırıp çağırmaktadırlar. Olan biteni dehşet içinde izlerken öğrencilerine, bilge Hintli tebessümle, “insanlar niçin birbirine bağırırlar?” diye sorar.

Deneyimli öğrencilerden bazıları fikirlerini söylerler. Mesela bir tanesi; “Çünkü öfke anında sükûnetimizi yitiririz. Sükûnet gidince dengesi bozulur ruhumuzun ve savrulur!”

“Güzel ama yeterli değil” diye cevap verir bilge. “Peki ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? Söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken bağırmak neden”

Ne kadar da günümüzdeki en temel problemlerden birine benziyor değil mi sevgili okuyucularım?

Dönelim hikayemize. Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış bilge Hoca : “Çünkü İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”

Şaşkın bir suskunluk esir almış öğrencileri. Birbirine bakmışlar böylesi bir öğretmene sahip oldukları için hallerine çok şükrederek.

Bir de bunun tersi durum var. Yani öfkenin duygu diyagramındaki simetrisi olan sevgi. Soruyu şöyle sormak lazım belki de; “İki insan birbirine öfkelendiğinde kalpleri uzaklaşıyorsa, aksi olduğunda neler olur?”

Cevabı yine Hint metinlerinde bulmak mümkün: “Bu durumda birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır…”

Soruyu şu şekle de çevirebiliriz: “Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?”

Cevabı tahmin edebiliyorsunuz artık: “Konuşmazlar, çünkü konuşmaya ihtiyaç yoktur artık… Sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir…”

Televizyon ekranlarımıza dönecek olursak, en temel problemin sevgisizlik olduğunu anlamak çok kolaylaşıyor. Herkes tartıştığı kişi ile fikir alış verişinden ziyade kavga etsin psikolojisiyle çağrılıyor ekrana. Böyle olunca düşmanca yaklaşılıyor ve en yararlı bilgi bile muhatabını yaralamak için kullanılıyor.

Siyasetçilerimiz belki de öfkenin aralarına koydukları mesafelerden dolayı sürekli birbirine bağırıyorlar. Biz ise her gün bu tür bağırış çağırışlarla muhatap olduğumuz için etkileniyor ve aile yaşamımızda bile birbirimize bağırıyoruz belki de…

Öfkenin değil, sevginin aracılığını kullanmalı ve mesafeleri uzatmayı değil kısaltmayı dilemeliyiz sevgili okuyucularım…

Tekrar görüşmek üzere, öfkesiz, sevgi dolu günler diliyorum.

Unutmadan; bana her konuda eleştiri, görüş ve sorularınızı yollayabilirsiniz.

[Meral Aslan] 31.7.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

Sorumluluğa manevi bakış [Abdullah Aymaz]

“Merak ilmin hocasıdır.” diyor Bediüzzaman Hazretleri… Bu süreç Hizmet hakkında dünya çapında merakları kamçıladı. Her kesimde “Bu Hizmet nedir?” “Fethullah Gülen kimdir?” sorusu uyandı. Hizmet ve Hocaefendi hakkında yazılan yazılar ve kitaplar dikkatle okunuyor. Mağdurlarla görüşme ve konuşma arzu ve merakı artıyor. Hizmetin tanıtımı kendi kendine fıtrî bir akışla ilerliyor. 

İşte bu kitaplardan birisi de İngiltere’de yazıldı ve yayınlandı…

The Spirituality of Responsibility: Fethullah Gülen and Islamic Thought (Sorumluluğa Manevi Bir Bakış: Fethullah Gülen ve İslami Yaklaşım) isimli kitap, Hocaefendi’nin duşunce dünyasında ve teolojik yaklaşımında mesuliyet kavram ve şuurunun yerini inceleyen bir eser. Hocaefendi’nin bu yaklaşımını ele alan piyasada/literaturde mevcut ilk ve tek kitap olma özelliğine sahip. Mesuliyet kavramını da manevi bir derinlik ile alması ve de İslami bir perspektif sunuyor olmaıi da kitabı sorumluluk ile ilgili diğer eserlerden farklı kılmakta.
Yazar, Hocaefendinin sorumluluk yaklaşımının kaynakları, teorik ve teolojik temellerini ele alıyor. Sorumluluğun Hocaefendi düşüncesinde nasıl tezahür ettiğini derin bir şekilde analiz ediyor. Sorumluğun maneviyata bakan yönü, psiko-sosyal gelişimi ile ilgili tahliller daha önce hiç bir yabancı kaynakta geçmeyen yönleri ile zengin bir içerikle sunulmuş kitapta. Hocaefendiye göre vicdanın mahiyeti ve gelişimi, nefsin mertebeleri, ummuhati huluk ve sirati mustakim gibi kavramlar üzerinden psikolojik, felsefik ve teolojik tartışmalar harmanlanıyor. Meseleye sadece teorik açıdan yaklaşmakla yetinmeyen yazar, Mavi Marmara gibi örnek olaylar üzerinden Hocaefendinin yaklaşımının ne kadar tutarlı olduğunu test ediyor. 

Yazar, Prof Simon Robinson, hem dini hem de akademik bir temele sahip. Oxford Üniversitesi, ve Edinburgh Üniversitesi gibi İngiltere cografyasındaki köklu üniversitelerden eğitimini almış. Leeds Beckett Üniversitesinde etik alanında profesörlük yapıyor. Etik, sorumluluk, maneviyat gibi konularda etkili ve yetkili, söz sahibi bir akademisyen. Bu konularda otuza yakın kitabı yayınlanmış olup, elliden fazla kitap ve akademik dergide de makaleleri yayınlanmıştır. Hocaefendi ve hizmete dair de pek çok akademik makale yayınlamış olup, bu konuda çıkan ilk kitabı budur. Hizmet ve hocaefendi ile ilgili doktora öğrencilerine danışmanlık yapmıştır.

Kitapta yeralan başlıklara gelince:

1. Pratikte Sorumluluk: Blokajı Test Etme 

Mavi Marmara Hadisesi
Gülen’in Mavi Marmara’ya Tepkisi
Gülen’e Tepkiler
Daha Geniş Düzlemde Bir Sorumluluk Tartışması
Sorumluluk ve Yönetim (Governance)
Sorumluluk ve Adalet

2. Sorumluluk

Sorumluluk kavramı
* Isnat
* Fikirler
* Değerler
* Pratik
* Hesap verebilirlik
* Sorumluluk (bir şeyden)
Fethullah Gülen
* Mükellefiyet/yetkinlik (agency)
* Varlık anlayışı
* Fazilet merkezli
* Aksiyon
Özgür irade ve muayyeniyet (determinizm)
Ahlak psikolojisi
* Ruh
* Akıl
> Kuvve-i Akliye
> Akl-ı Fıtrî
> Akl-ı Hüccet
> Akl-ı Tecrübî
* Vicdan
> Fuad
> Irade
> His
> Zihin

3. Sorumluluk, Mükellefiyet ve Fazilet

Nefs
Manevi gelişimin aşamaları
Kuvve-i gadabiye
Kuvve-i şeheviye
Ahlaki mükellefiyet/yetkinlik (agency)
* Karakter
* Manevi yöntemler
* Fazilet
* Fazilet ve orta yol
* Hikmet
* Tolerans
* Şecâat
* Iffet
* Adalet
Fazilet uzerine diğer yaklaşımlar

4. Toplumsal ve Çevresel Sorumluluk

Hizmetçilik
Evrensel sorumluluk
Çevresel sorumluluk
Profesyonel (iş) sorumluluk
* Büyük Ticaret (business)
* Iş sorumluluğu

5. Sorumluluk ve Barışın-Tesisi

Barışın tesisi
Gülen’e göre barışın tesisi
* Hedefler
* Yollar
* Yetkinlik (agency)
Islam, Çatışma ve öteki
* Insan hakları
* Demokrasi
Lederach’a göre barışın tesisi

6. Sorumluluk ve Diyalog

Diyaloğun teolojisi
Diyalog ve cihad
Tecdid
Diyalog ve sorumluluk
* Ahlakî yetkinlik
* Karşılıklı diyalog
* Hesap verebilirlik
* Diyalog ve kararlılık
* Diyalog ve pratik
Gülen, Riceour ve Sacks
Çeşitlilik, Modernite ve çok kültürlülü

7. Sonuç

Sorumluluğa manevi bakış
Eksiklikleri
* Yetkinlik
* Evrensel sorumluluk
* Toplumsal sorumluluk
Stratejik müphemiyet ve hesap verebilirlik
Hendricks’e cevap
Sorumluluk
Sorumluluk ve liderlik
Sonuç

[Abdullah Aymaz] 31.7.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İnsanda Tevazu Ve Gurur [Mehmet Ali Şengül]

İnsan topraktan yaratılan, tevazuyu temsil etmesi gereken bir varlıktır. Toprak ayaklarımızın altında mütevazi olmanın yanında, yeryüzü bahçesini süsleyen, rengarenk harika güller yetiştirmektedir. Akıl ve irade sahibi insan da, gerçek manada tevazuyu temsil edebilse; cennete benzeyen harika güzelliklere iman ve ahlakıyla sebep olabilir. 

Gel gör ki; gurur ve dalalet insanı azgınlaştırır; o zaman insan kendi çıkarları, menfaatleri ve rahatı uğrunda her kötülüğü ve her fenalığı yapabilir. Rabbi'ni bilemediği, kendisini yaratan Allah’ı unuttuğu, Allah ve Resulüne muhalefet ettiği, ciddi bir şekilde hesap ve muhasebe yapmadığı, sınır tanımayıp hak-hukuk gözetmediği için, ortalığı fesada vererek korkunç zulümler irtikab edebilir. 

Gerçek manada imanla şereflenmiş Allah kullarına gelince; onlar, hayatın kendilerine ait olmadığının farkında olur, aczini, zaafını ve fakrını Allah’a arz eder, dünyayı fesada vermek isteyen müfsitlere karşı ıslahçı rol almak suretiyle; başta iman kardeşlerine ve bütün insanlara  karşı, maddi manevi bütün musibetlere paratoner olmaya gayret eder, bu mevzuda çok büyük fedakarlıklarda bulunurlar.

Bazı insanlar, geçici olarak Allah’ın kendisine lütfettiği gücü, kuvveti, sahip olduğu maddi-manevi imkanları, nimetleri; Karun gibi, ‘Ben bunları kendi gücümle elde ettim’ der, Rabbin’e baş kaldırır, isyan eder, nefsine yenik düşerse; hangi dine mensup olursa olsun, o zaman sınır tanımaz hale gelir. Bundan dolayıdır ki, günümüzde dünyanın bir çok yerinde fırtınalar kopuyor, ortalık fesada veriliyor ve insanlar perişan oluyorlar. 

Dünyanın bir çok yerinde, böylesine sorumsuz insanların  tavır ve davranışlarından mütevellid; nice masum, mağdur, mazlum insanlar, nice kadın ve çocuklar, hatta ölümünü bekleyen ihtiyarlar, nice aile ve milletler zarar görmekte ve acı acı ızdırap yudumlamaktadırlar.

Kuvvet zulümde, ortalığı yakıp yıkmakta değil; adaletin gerçekleşmesinde, huzur ve güvenin sağlanmasında kullanılmalıdır. İtfaiye insanları boğmak için değildir. Yangın söndürmede ve yangından insanları kurtarmak için vardır. İnsanlar  doğruyu ve gerçeği temsil etmeleriyle, mes’uliyetten ve sorumluluktan kurtulmuş olurlar. Böylece insana yakışan bir tavır sergilemiş ve vazifelerinin hakkını vermiş olurlar.

Gün gelecek herkes gerek hayır olarak, gerek kötülük olarak ne işlemişse, Büyük Mahkeme’de hakimler hakimi Allah (cc) huzurunda bunların hesabı sorulacaktır. İnsan, ölümle fani dünyaya veda edip, ölümsüz ebedi dünyaya gözlerini açtığı zaman gerçekler önüne çıkacak, ya nedâmet duyup eyvah diyecek veya memnun ve mesrur olacaktır. 

Hz.Allah (cc) Kehf suresi 7.ayette, “Biz yeryüzünde bulunan her şeyi bir dünya zineti kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleşeceğini ortaya koymak istedik” buyurmaktadır. 

‘Büyük başarılar çekilen çile ve ızdıraplar neticesinde elde edilir.’ Allah’ın (cc) Kur’an-ı Mücizül Beyan’da bildirdiği emir ve yasaklar, kafalardan kalbe ve ruha inmelidir. İman kalbe inmediği müddetçe, Şeytan’ın oraya el atma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. 

Her an kendini kontrol eden, Allah’ın (cc) tayin ettiği manevi istihbarat memurlarının, her şeyi kaydettiğine inanarak hayatını tanzim eden irade insanları, “Allah, ne yapıyorsanız  onların hepsinden haberdardır”(Ahzab,2) ve “...Biz ona şahdamarından daha yakınız ” (Kaf,16),  şuuruyla hareket eder, adımlarını ona göre atarlar.
     
Rabbimiz Al-i İmran suresi 104.ayette, “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır”,

Yine Al-i İmran suresi 110 ve 111.ayetlerde Cenab-ı Hak, “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da bu imana gelseydi, elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fâsıklardır.” ve “Onlar size hiçbir zarar veremezler, olsa olsa incitirler. Sizinle savaşacak olurlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar. Kendilerine yardım eden de bulunmaz.” buyurmaktadır.
     
Hz.Huzeyfe (ra)’den rivayet edilen bir hadis-i Şerifde Peygamber Efendimiz (sav), “Nefsimi Kudret elinde tutan Zat’a (Allah’a) kasem olsun! ‘Ya marufu emreder münkerden nehyedersiniz veya Allah’ın umumi bir bela göndermesi yakındır. O zaman yalvarır yakarırsınız da (dualarınız) kabul edilmez”, Yine Efendimiz (sav) “Mü’minin bakışı ibret, konuşması hikmet ve sükutu ise tefekkürdür”  (Deylemi, Müsned) buyurmuştur.
       
Her insan kainatta, insanın emrine ve hizmetine verilen, taklidi mümkün olmayan harika sanatlara bakmalı, onları Allah (cc) hesabına okuma gayreti içinde olmalıdır. 

Tefekkür ruhun gözü, kalbin ziyası, aklın da nurudur. Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz, Allah Rasûlü (sav)’in kalbî rikkatine ve tefekkür ufkuna dâir bir misâli şöyle nakleder: “Bir gece Rasûlullah (sav) bana ‘Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdet ederek geçireyim.’ dedi. Ben de: ‘Vallâhi Sen’inle berâber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.’ dedim. Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki; mübârek sakalları, elbisesi, hattâ secde ettiği yer bile ıslandı.  

O (sav), bu hâldeyken Hz.Bilâl (ra) ezan okumaya geldi ve Allah Rasûlü’nü çok mahzun ve kederli bir hâlde buldu. Âlemlerin Efendisi’nin ağladığını görünce, O’nu bu kadar mahzun ve mağmûm (üzgün, kederli) hale getiren hâdisenin ne olduğunu merak ederek; ‘Yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek bütün günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?’ diye sordu. Bunun üzerine Efendimiz (sav): Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun! dedi ve şu âyetleri okudu: 
“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini ve azametini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve ‘Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru! (derler).” (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, Âlûsî, Rûhu’l-Meânî) 
     
İnsan kainâta daima ibret nazarıyla bakmalı,  Kur’an’ın işaret buyurduğu şekilde kainât kitabını, derin bir tezekkür ve tefekkürle okumaya çalışmalı ve Sanî-i Muhteşem’in icraatıyla yapmış olduğu kudret ve azametini görmeye çalışmalıdır. Çünkü Allah vücud sarayına en uygun şekilde yerleştirdiği göz pencerelerini, basiretiyle bunları görsün diye yaratmıştır. 

İnsan akıl ve iradesini sû-i istimal etmesi neticesinde, kalp mühürlenmiş basiret kör ise, göz görmeyecek o zaman bu muhteşem alemî insanın Allah hesabına okuması mümkün olmayacaktır. Gurur ve kibiri de buna mânî olmaktadır. 

Allah insanı, yaratılan varlıkların en mükemmeli olarak, kâinatı ve Kur’an-ı Kerim’i okuyacak liyakat ve kabiliyette yaratmıştır. Buna rağmen şeytanın, nefsin esareti altında gurur ve kibri, Allah hesabına kâinatı okumaya, Kur’an’ı anlamaya mâni olmaktadır. 

    Mülk Allah’ındır. İmana ebedî saadeti kazanmak için, dünyada kendisine emanet verilen bu harika sermayaleri, ölümle sona erecek dünya saltanatı ve dünya zevkleri için harcamakta ve Allah’ı, ahireti unutup, kendisine yazık etmektedir.
     
Akıl ve izan sahibi insan, kendisine emanet edilen sermayeleri yarın pişman olacak şekilde harcamamalı, Allah ve Resülullah  yolunda, ahiret hayatı adına iyi değerlendirmelidir.                             

[Mehmet Ali Şengül] 31.7.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Diyanet ve psikolojik harekat! [Ali Emir Pakkan]

Diyanetin, psikolojik harekatta kullanılması yeni değil. 1960'lı yıllarda derin devletin düşmanı, Nurculuktu. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Nurculuğu "anayasaya aykırı” ilan etmişti. Nur talebeleri birer "terörist" gibi evlerinden toplanıyordu. 1965’te, Said Nursi’nin kitaplarının satış ve dağıtımı yasaklandı. İnsanlar fişlendi. Sunay’a verilen bir raporda, Nurcuların devlette kadrolaştıkları belirtiliyordu!

Psikolojik harekatta Diyanet'e de Said Nursi’yi karalayan, iftiralar ve yalanlarla dolu bir broşür hazırlama görevi verilmişti! Bütün müftüler Ankara’ya çağrıldı ve 45 gün seminerden geçirildi. Risale-i Nur hizmeti " yeni bir mezhep " gibi gösterilmeye çalışılıyordu. "Müritleri Said Nursi'ye kutsiyet izafe ediyor.” deniyordu.

1964’te Ankara Biricik Basımevi’nde 15 sayfalık, 'Tuhfetür-Reddiye alâ Mezhebil-Said-i Kürdiye’ adı verilen broşür bastırıldı.

Kendilerine kimsenin inanmayacağını bildikleri için sahtekârlıktan kaçınmadılar; broşüre, son Osmanlı Şeyh-ülislâmı Mustafa Sabri Efendi’nin imzasını koydular. İddiaya göre; Mustafa Sabri Efendi, Risale-i Nurları eleştiren bir risale kaleme almış ve ölümünden sonra yayımlanmasını vasiyet etmişti. Ancak gerçekler kısa süre sonra ortaya çıktı. Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri Efendi 1965’te broşürün kat’iyen babasına ait olmadığını, olamayacağını bir mektupla açıkladı. Sabri Efendi, hayatta iken de Bediüzzaman’dan hep takdirle bahsetmişti. Broşürde eleştirilen Tarihçe-i Hayat adlı eser 1957’de basılmıştı.

Mustafa Sabri Efendi ise 1952 yılında Mısır’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.

Mustafa Sabri Efendi Arapça bilen bir insandı. Bediüzzaman için ‘Kürdiyyeti’ tabirini kullanması mümkün değildi. (Zira bu tabir müennes/dişi için kullanılır).

Broşürde, “Bu risaleyi tekrar ve tekrar oku ve okut.” notu düşülüyor ve şöyle deniyordu: “Nurcuların âlem-i İslam ve Arap âleminde alaka ve iltifata mazhar oldukları bu husustaki iddiaların ne kadar sahte, hatta bir siyasi cereyana hizmet bakımından ne kadar memlekete zararlı olduğunu ispat etmektedir. Nurculuk yeni bir mezhep ve Kur’an’ın yerine Nur risaleleri dedikleri cehalet örneklerinin okunmasını tavsiye eden batıl bir yoldur. İslam anlayışının tamamıyla zıddıdır.”

Peki, bu yalan ve iftiralarla dolu, sahte imzalı broşür halkın üzerinde etkili oldu mu? Hayır, tam tersi... Nur talebeleri cevabî broşür hazırlıyor, memleketin en ücra köşelerine kadar ulaştırıyorlar. Bu broşür, bütün iftiraları çürüttüğü gibi Nur düşmanlarının gayeleri hilafına Nur’un daha çok inkişafına vesile oluyor.

Diyanet'e bu defa Fethullah Gülen ve hizmet hareketi ile ilgili broşür hazırlattırılmış!
Olanlar tarihin tekerrürüdür...

[Ali Emir Pakkan] 31.7.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Kendini inkâr eden mahkeme [Umut Atay]

Bu başlığın ne anlama geldiğini açıklamaya başlamadan önce son haftalarda gazetelerde okumuş olabileceğiniz üç açıklamaya yer vermek istiyorum.

İlk olarak, Ankara Başsavcısı Yüksel Kocaman 15 Temmuz 2017 tarihinde verdiği bir röportajda, Türkiye’de darbeye teşebbüs suçundan bir yıldır yargılanan binlerce kişiyle ilgili bir takım bilgiler verdikten sonra şöyle bir yorumda bulunmuş: “Yargılama prosedürdür. Daha sonra AİHM’e  gidebilirler. Zekamızla alay edildiğinin farkındayız. Ama bizim için önemli değil bu. Şehit yakınları gazilerimiz morallerini bozmasınlar. Ağırlaştırılmış müebbet cezası alacaklar.”

Türk İnfaz Hukuku sistemine göre, örneğin yüzlerce kişiyi öldürmekten en ağır cezayı almış, cezası kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan bir hükümlüye bile uygulanmayan bir infaz rejimi, birçoğu ‘beraat etme ihtimali’ olan tutuklulara bugün uygulanıyor.

Sayısı binleri bulduğu tahmin edilen, birçoğu hakkında darbe teşebbüsüne iştirak değil örgüt üyeliği suçlaması bulunan bu tutuklular, siyasi iradenin baskısı nedeniyle yaklaşık 11 aydır ‘hücre’lerde tutuluyor ve keyfi olarak hükümlü haklarından bile mahrum edilerek hem kendileri hem de aileleri cezalandırılıyor.

İkinci açıklama ise, G-20 toplantısı yolculuğunda bir gazetecinin sorduğu “15 Temmuz yargılamalarının ağır yürüdüğüne ilişkin şikâyetler var, değerlendirmeniz nedir?” sorusuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği şu cevap: “CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması kararının önemli buluyorum, yıl sonuna kadar ciddi manada mahkûmiyet kararları da gelecektir diye düşünüyorum.”

Son olarak, Hürriyet’in 13 Haziran 2017 tarihli haberine göre, yeni kurulan OHAL Komisyonu’nun üyelerinden Mustafa İkbal’in, komisyon henüz çalışmaya başlamadan ne tür karar vereceklerine dair önemli ipuçları barındıran açıklaması. İkbal, OHAL kararnamesiyle mesleğinden ihraç edilmiş kardeşi ile ilgili olarak, Cemaatin sendikasına üyeydi. Komisyona başvurması halinde ‘FETÖ’cü’ olduğuna karar vereceğini ve talebini reddedeceklerini söyledi.

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında bir topluluk, sadece saatler içinde, kendisine darbe girişiminde bulunulan siyasi irade tarafından “silahlı terör örgütü” ilan edildi. Başbakan Binali Yıldırım’ın Fikret Bila’ya verdiği röportajda ağzından kaçırdığı sözler önemli.

“Esas kanaati kendim oluşturdum. Cumhurbaşkanımızla istişare ederek, beraber konuştuk, bunun FETÖ’cülerin asker içerisinde bir kalkışması olduğu kanaatine vardık. (…) O anda doğru da olabilirdi, yanlış da…”

Bu kanaatle hareket eden yasama ve yürütmenin başı Erdoğan’ın bir grubu hedef göstermesiyle, 150 bin kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. 50 binden fazla kişi hakkında tutuklama kararı verildi. Cezaevlerinde bu kişilere yer açabilmek için acilen af çıkarılarak (Sevan Nişanyan’ın tabiriyle it kopuk salınarak) cezaevleri boşaltıldı.

Aradan geçen 1 yıllık süre zarfında halen 50 binin üzerinde tutuklu bulunuyor. Bu rakamın yarısını ev hanımları, yanlarında bebekleri olan anneler, yaşlı ve ciddi hastalığı olan vatandaşlar oluşturuyor. Birçoğu çok ciddi sağlık tehlikesiyle karşı karşıya olsa da, ne cezaevleri tarafından ihtiyaçları karşılanıyor ne de yargı merciilerince itirazları ciddiye alınıyor. İhraç edilen 80 bin memur ve ailelerinin durumu da tutuklulardan çok farklı değil. Bu insanların, özel sektörde çalıştırılmamaları ile ilgili yapılan siyasi baskılar ve her gün ortaya çıkan yeni hukuksuz uygulamalar neticesinde, yaklaşık 1 milyon insan adeta ‘açlığa ve ölüme’ terkedilmiş durumda.

Bu sürecin işlemeye başlamasına kadar, bu topluluğun değil silahlı bir terör örgütü, adi bir suç işlediğine dair tek bir hüküm yoktu. Aksine aynı siyasi irade üyelerinin, daha 4-5 yıl öncesine kadar, bu grup hakkında övgü dolu sözleri, onlara verdikleri ödüller ve dünya çapında yapılan eğitim çalışmalarına kefil olmaya varan yakınlıkları, imzaları ve fotoğrafları mevcuttu.

Erdoğan’ın darbe teşebbüsünü “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirmesiyle birlikte, darbe teşebbüsü henüz devam ederken, Başbakanlığa bağlı olarak çalışan MİT tarafından darbeden önce hazırlanan (bunu HSYK yetkilileri açıklamıştı) listeye göre yaklaşık 3 bin hakim ve savcı hakkında yakalama kararı çıkarılıp görevden el çektirildi. Akabinde 4 binin üzerindeki hakim ve savcı, savunmaları dahi alınmadan meslekten uzaklaştırıldı. Geriye sadece ‘sakıncalı’ görülmeyen hakim ve savcılar bırakılmıştı. İşte böyle bir ortamda mağdurlar, tüm iç hukuk yollarını sonuna kadar tüketmiş ve tüm  mahkemelerden red cevabı almışlardı. TCK’ya göre ülkede yaşanan bu insanlık dramı çoktan soykırım suçunun maddi unsurlarını oluşturmuş durumdaydı.

Tr724 yazarı Akif Umut Avaz tarafından kaleme alınmış bir makalede çok ayrıntılı şekilde anlatıldığı üzere, Türkiye’deki yüzbinlerce insan, uluslararası hukuk kuralları ve kabullerine göre bu “soykırım” suçunun mağduru haline geldi. Hatta İsveç Parlamentosu’ndan birçok milletvekili, Erdoğan ve hükümet yetkilileri hakkında “soykırım, insanlık ve savaş suçları”ndan soruşturma açılması için Stockholm Uluslararası Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Türkiye’deki bu mağdurlar, Anayasa’larının kendilerine verdiği hakla, son çare olarak AİHM’e başvurmuşlardı. Ancak AİHM, başvuruları aylarca beklettikten sonra nihayet darbe girişiminden 10 ay sonra, Türkiye’de kurulması planlanan OHAL komisyonunu ‘tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu’ olarak gösterip başvuruları reddetti.

Oysa, AİHM’in yerleşik içtihatlarına bakıldığında, bir iç hukuk yolunun “etkili bir yol” olabilmesi için asgari bağımsız ve tarafsız olması gerekir (Kayasu/Türkiye). Mahkemeye erişim hakkının teminat altına alınabilmesi için öncelikle ‘bağımsız ve tarafsız bir mahkemenin’ bulunması (Beaumartin/Frsansa) gerekir. Yine başvurulacak organ (özellikle yürütme organına karşı) bağımsız ve tarafsız değilse, ismi mahkeme de olsa, ‘mahkeme’ sıfatının kullanılmasını dahi hak etmez (Chevrol/Fransa). AİHS’in 13. maddesi kapsamında ise, tüketilmesi gereken iç başvuru yollarının asgari olarak çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği gibi usulî güvencelere sahip olması ve yürütme organına karşı bağımsız olması gerekir (Özpınar/Türkiye).

Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri ulusal ve uluslararası ceza hukuku kabullerine göre ‘soykırım suçu’ boyutuna ulaşmışken,
Telafisi imkansız zararlar her geçen gün artıyorken, ülkenin Cumhuriyet savcılarının yerini bizzat Cumhurbaşkanı, bağımsız mahkemelerinin yerini başsavcılar almış ve yargılamaların sonucu daha baştan belirlenmişken,
AİHM’in siyasi irade tarafından oluşturulmuş bir komisyonu ‘etkili iç hukuk yolu’ olarak göstermesi ve tüm başvuruları incelemeksizin reddetmesi bir çeşit hezeyandan başka neyle ifade edilebilir? İnsan hakları hukuçusu Kerem Altıparmak’ın da dediği gibi “bu karar, AİHM tarihinde verilen en kötü karar” olmayı başarmıştır.

AİHM’in aynı zamanda kuruluş sözleşmesi olan AİHS’in 53. maddesinde, ‘tanınmış insan haklarının korunması’ konu edinilmiştir. Hal böyleyken Türkiye’nin bir yıldır içinde bulunduğu durum ve yaşanan ‘hukuk cinayetleri’ karşısında alınan bu karar, mahkemenin ‘kuruluş amacını ve kendisini’ inkar anlamına gelmez mi?

[Umut Atay] 31.7.2017 [TR724]

Bu hesapçılıkla muhalefetin alabileceği bir yol yok [Kemal Ay]

2019’a giden yolda Erdoğan’ın rakibinin kim olacağı tartışması alttan alta sürüyor. Ekmeleddin İhsanoğlu örneğinden de görülebileceği gibi beklentilerin altında kalacak bir aday, Erdoğan’a şimdiden ikinci bir dönemi hediye edecektir. Muhalefet tek parça olmadığı için birden fazla aday çıkacağını öngörmek mümkün. Ancak ‘en popüler’ muhalefet partisi CHP’nin şimdiden genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu hazırladığını söyleyebiliriz. Nitekim Adalet Yürüyüşü’nden hemen sonra Kılıçdaroğlu’nun bazı sivil toplum kuruluşlarınca Nobel’e aday gösterildiğinin medyaya duyurulması bunun işareti. (Türkiye’de siyaset atmosferini zehirleyen böylesi yardakçılar, her partide mevcut maalesef.)

ACEMİ MUHALEFET İKTİDARI ZORLAYAMAZ

Ancak CHP’nin bu ‘acemi’ hâlleri, ülkedeki en büyük problemlerin başında geliyor. Kadrolarındaki yetersizlikten mi, ideolojik körlükten mi, yoksa çok parçalı bir koalisyon olmanın getirdiği bir ‘fren mekanizmasından’ mı, bilemiyorum bir türlü istenen ölçüde güçlü bir muhalefet ortaya koyamıyor. Ben buna, müsaadenizle, ‘hesapçılık’ diyeceğim. Şark kurnazlığı sadece AKP’lilerin uhdesinde olan bir kötü haslet değil. CHP de, en az AKP kadar ‘şark kurnazı’ hamleler yapmaya hevesli fakat bulunduğu konum sebebiyle bu hamleler sırıtıyor. Ana muhalefet partisi olmasının yanı sıra, içinde bulunduğumuz bu zorlu şartlarda Kemal Kılıçdaroğlu ve partisinden çok şey bekleniyor. Ancak parti içindeki bireysel çabalar dışında, bu ‘hesapçılık’ yüzünden topluma büyük şeyler vaat edecek bir politika belirlenemiyor.

En son Adalet Yürüyüşü, bu yönde beklentileri yükseltmişti. Ankara’dan başlayıp Maltepe’de son bulan ve yürüyüş boyunca katılımcıların hikâyeleriyle büyüyen bu eylem sırasında Kılıçdaroğlu, ‘sokaksa sokak’ gibi iddialı bir laf etti. Erdoğan bu blöfü gördü ve el yükseltti: ‘Adalet pankartlarıyla dolaşmak adaleti getirmez. Yarın yargı sizi de davet ederse şaşırmayın.’ Mesele de burada kaldı aslına bakarsanız. Adalet Yürüyüşü, ilgi çekici bir mitingle son bulurken adaletin nasıl sağlanacağı konusunda bir yol haritası sunamadı. Bir politika ya da muhalefet biçimi de geliştiremedi. Yalnızca, bir ‘ses’ oldu. Hakkını verelim Kılıçdaroğlu bu sesin ‘kapsayıcı’ olması için elinden geldiğince çalıştı ama CHP’nin ‘parçalı yapısı’ yine karşısına defans olarak çıktı. Bir kısım ulusalcı, HDP’lilerin de yürüyüşe katılmasından rahatsız oldu. Bir kısmı, ‘FETÖ’cülerin hakkını savunmayı reddetti.

ÇARPIKLIKLAR TOPLUMUN TAMAMINA SESLENMEYİ ENGELLİYOR

Hesapçılık dediğim husus burada devreye giriyor işte. CHP içindeki kavgalar burada düğümleniyor. Bir yanda Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Bekraoğlu ve Mahmut Tanal gibi ‘her kesime sahip çıkalım’ düsturuna göre hareket edenler var. Bu isimler CHP’nin ‘ulusalcı’ ekibinden olmadıkları için parti içinde çoğu zaman itirazla karşılaşıyor. Diğer yanda Tuncay Özkan, Dursun Çiçek, Mustafa Balbay gibi ‘çekirdekten ulusalcı’ bir ekip var. Sık sık devreye girip CHP’yi belli bir hizada tutmaya uğraşıyorlar.

15 Temmuz ve etrafında örgülenen ‘hukukî süreç’ (ne kadar hukukî denebilir bilemiyorum ama) parti içindeki bu bölünmüşlüğü daha net görmemizi sağlıyor. Üstelik sadece CHP içinde değil, CHP’nin hinterlandı sayılabilecek toplum kesimlerinde de var aynı ‘hesapçılık’. Bir yandan 15 Temmuz’un bir ‘kontrollü darbe’ olduğunu savunuyorlar ama diğer yandan 15 Temmuz’u Cemaat’e fatura edip AKP’nin Cemaat’e yaptığı bütün ‘yok etme’ girişimlerinin geri döndürülmemesi için çabalıyorlar. Cemaat’in bu sürecin ‘mağduru’ sıfatıyla yarın bir gün toplumda yeniden kabul edilir konuma gelmesini, eskisi gibi kurumlarıyla güçlü bir sivil toplum hareketine dönüşmesini istemiyorlar. Bunun için de iktidarın ‘hukuk dışına çıkarak’ Cemaat’le mücadele etmesini, ‘Aman yesinler birbirlerini’ kıvraklığıyla geçiştirmeye çalışıyorlar. Oysa hukukun dışına bir kez çıkılabildiğinde, aynı hukukdışı uygulamaların kendi ayaklarına da bağ olacağını hesap edemiyorlar. Aslında hesap ediyorlar da, işte ‘hesapçılık’ illeti burada musallat oluyor.

MAKSAT BAĞCIYI TEKME TOKAT DÖVMEK OLUNCA…

Kemal Kılıçdaroğlu da zaman zaman ‘parti içi dengeleri’ gözeterek bu yönde açıklamalar yapıyor. Darbeyi Cemaat’in yaptığından eminlermiş. Atatürkçüler, ulusalcılar darbe yapmazmış. E, bunun iktidar ağzından ne farkı var? Eğer 15 Temmuz ciddi bir darbeyse ve Erdoğan da bu darbeyi savuşturduysa, bütün o ’15 Temmuz destanı’ güzellemelerine neden iştirak etmiyorsunuz? Darbe gecesiyle ilgili soruları sormayı seviyorsunuz ama o soruların cevabı geldiğinde ‘zanlı’nın temize çıkmasına da karşısınız. Böyle bir çarpıklığın içinden ‘adalet’ çıkmaz; ne size, ne bize! (Mesele Cemaat’ten ‘suça karışmış kimseleri’ yargılamaksa, buna kimsenin itirazı yok zaten.)

Cumhuriyet’te çalışan gazetecilerin etrafındaki ‘savunma halesi’ de benzer çarpıklıklar ortaya koyuyor. Hüseyin Gülerce’nin iftira attığını dile getirmeden evvel, ‘Gülerce’yi Gülen mi iftira için görevlendirdi?’ diye sormanın, ne kadar paranoyakça olduğu açık. Gelgelelim, iktidara yönelmesi ve adaleti tesis etmesi gereken ‘öfke’ bu hesapçılık girdabında boğuluyor ve hedefe ulaşmıyor. Çünkü mesele öncelikle Cemaat’in bu hukuksuzluklar girdabında boğulması. Sonra diğer meseleler ilgi çekiyor. 1990’larda Kürtlere yönelen ve ‘Hukuk dışına çıkılmazsa PKK bitirilemez’ sözü etrafında şekillenen otoriter ideolojiye yaklaşılıyor. Bu ateşin herkesi yakacağı ise görülmüyor.

Elbette arka plandaki motivasyon belli: Türkiye’nin geldiği bu sevimsiz noktanın müsebbibi sadece AKP ve Cemaat’miş gibi davranıp ‘hesaplaşma’ günü geldiğinde bütün kabahati buraya yıkarak kendi tarihlerini tertemiz etmek. CHP’nin 2002’den bu yana AKP’yi hiç tehdit edebilecek seviyeye çıkamamasında, Cumhuriyet’in uzun yıllar, Balbay’ın ‘FETÖ’cülere ve Kürtlere yer açıldı’ dediği döneme kadar ‘etkisiz bir ideoloji gazetesi’ olarak kalmasında bütün kabahatin AKP ve Cemaat’te olduğunu düşünebilirsiniz. Bu, sizin tercihiniz. Ama siz kaybedersiniz. Sizle beraber ülke de kaybeder.

[Kemal Ay] 31.7.2017 [TR724]

Kendi dilinden DİB isimli teşkilatın konumu (2) [Abdullah Salih Güven]

Bu ikinci yazım. Raporu okuyunca yazacağım diye söz verdiğim için yazıyorum. Üçüncüsü, dördüncüsü de olacak ama başka başlıklarla. İşin aslına bakarsanız 140 sayfalık raporda dile getirilen tenkitler, yorumlar ve değerlendirmeler bazı noktalar hariç geneli itibariyle dört ayrı açıdan böylesi bir değerlendirme yazısını hak etmiyor. Birincisi, o tenkit ve düşüncelerin yer aldığı 140 sayfalık metne imza atan kurul. İkincisi, o kurulda çalışan insanlar, dini bilgi seviyeleri ve taşıdığı akademik unvanlar. Üçüncüsü, vazifeleri ve bu vazifelerinin kendilerine kazandırdıkları makam. Dördüncüsü, raporun taşıdığı iddia ve üslup.

Tek tek ele alalım.

Kurum: Diyanet İşleri Başkanlığının Din İşleri Yüksek Kurulu. Başkanlığın kuruluş amaçlarından birisi olan “toplumu din konusunda aydınlatmak” açısından bakılınca en önemli kurullarından birisi bu.

Din İşleri Yüksek kurulunda çalışan insanlar: Bunlar belli bir dini eğitimden geçmiş, çoğunluğu itibariyle akademik unvanlara sahip kişiler. Böyle de olması lazım. Kırsal köy camilerinde imam hatiplik yapacak, Kur’an Kurslarında çocuklarımıza elif-ba okutacak eğitim seviyesini haiz olan kişilerin böylesi bir kurulda işi ne? Dolayısıyla söz konusu kişilerin dini ilimlerin belli sahalarında doktoralarını tamamlamış, yaptıkları çalışmalarla ulusal ve uluslararası düzeyde isim yapmış, akademik ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlanan, kitapları çeşitli dünya dillerine çevrilen kişiler olması şahsen benim ayakta alkışlayacağım ve gurur duyacağım bir şey. Onların çerçevesini çizdiğim ölçüde başarıları var ya da yok bilmiyorum, araştırmadım ama madem böylesi önemli bir kurulda görev yapıyorlar, zamanımızın ruhuna uygun olarak bu türlü başarılara sahipler ki kurul üyesi olmuşlar diye hüsn-ü zan ediyorum.

Söz konusu kurul rapora imza atmış ama çalışmayı yapanlar isimlerini yazmamışlar. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı imzasını attıkları için, ihtimal buna gerek görmemiş olabilirler. “Tarihi bir rapora imza atmamız kibre girmemize vesile olur, o da bizim kalp ve ruh hayatımızı etkiler, onun için tevazuu tercih edelim, arzu edenler Diyanet’in sayfasından isimlerimize ulaşabilir” diye düşünmüş de olabilirler. Ben böyle düşünmüyorum. Onların yerinde olsaydım “Madem böylesi bir çalışmaya imza attık, Türkiye kamuoyuna çıkıp sunumunu yaptık, değişik dillere çevirip dünyaya dağıtacağız, tüzel kişiliği olan kurulun imzasının altına o kurulu oluşturan etten kemikten bizlerin isimleri de olmalı” derdim. İşte bu düşünceye binaen hem sizleri araştırma zahmetten kurtarmak hem de tarihe de malzeme bırakmak için ben o kurul üyeleri ve unvanlarını yazayım…

Kurul Başkanı Dr. Ekrem Keleş, Kurul Başkan Vekili Doç. Dr. Cenksu Üçer, Sekreteri Kenan Oral… Üyeleri: Zeki Sayar, Mehmet Kapukaya, Rıfat Oral, Dr. Muhlis Akar, Prof. Dr. Ahmet Yaman, Prof. Dr. Bünyamin Erul, Prof. Dr. Zekeriya Güler, Prof. Dr. H. İbrahim Karslı, Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Ünal, Prof. Dr. Mürteza Bedir, Prof. Dr. Kâşif Hamdi Okur, Prof. Dr. Çağfer Karadaş. Eğer isterseniz Başkan, başkan yardımcısı, sekreter ve üyelerinin kısa hayat hikayeleri, uzmanlık alanları, yaptıkları ilmi çalışmalar hakkındaki kısa bilgileri Diyanet’in ilgili internet sayfasından okuyabilirsiniz.

Bu kişilerin vazifeleri: Kuruluş amacı “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” olan Diyanet’in en önemli işini yani toplumu dini konularda bilgilendirme görevini üstlenmiş bir kurul bu. Bahse medar rapor da bu misyonun bir parçası. Temsil ettikleri makam ise; bana göre kelimenin hakiki manasıyla ‘İfta makamı’. Osmanlı’da Şeyhülislamlık makamına denk düşen bir makam. Aradaki tek fark orada şahıs tek başına bu makamı temsil ederken, burada tüzel kişilik olarak Din İşleri Yüksek Kurulu temsil ediyor. Nitekim web sayfasından kurulun vazifelerinin anlatıldığı “ilkeler ve hedefler” bölümünde dile getirilen 8 madde bizim bu yaklaşımımızı açıkça ispat etmektedir. O zaman şöyle de diyebiliriz: Bu rapor Şeyhülislam’ın yaptığı bir çalışma olup altında onun imza ve onayı vardır.

Raporun taşıdığı iddia ve üslup: Genelde Başkan Görmez ve Hamdi Kaşif Okur’un açıkça ifadelerinde dinlediğimiz, özelde ise raporda yer alan hüküm ve kanaat ifadelerinin tevil ve tefsire kapalı, kesin, keskin ve net olması raporun iddiasını ortaya koyuyor. Neredeyse her bir değerlendirme ‘açıkça ortadadır’, ‘amaçlamaktadır’, ‘Kur’an ve sünnete aykırıdır’, ‘bilinçli olarak seçtiği anlaşılmaktadır’, ‘gayb bilgisine sahip olma iddiasında başka bir şey değildir’ gibi muhkem ifadelerle sonlandırılmaktadır.

Üsluba gelince o da bu iddiaların dile getirilme şekli. Metodoloji ya da esas ve usul bir kenara, sokak kabadayılarının ağzına bile yakışmayacak hakaretâmiz ifadeler raporun ilmi seviyesini göstermesi açısından bir fikir verecek nitelikte. Umarım tercüme edilecek denilen rapor aynen bu haliyle tercüme edilir de dünyadaki ilim insanları, sözünü ettiğimiz ilmi esasları, usulleri ve üslubu görme imkanına kavuşur! Bir fikir vermesi açısından somut birkaç örnek aktarayım: Örgüt lideri, hezeyan, pervasız, şarlatan… ve daha neler.

Netice itibariyle, şahsen ben cevap vermeye değmez diyorum ama son tahlilde karar elbette suçlamalara maruz kalan Hocaefendi’ye ait. O konuda bir şey demem, diyemem, haddimi aşmışlık sayarım. Fakat söz konusu rapora hiç cevap vermeme, çalışmayı kale almama günümüzün mevcut anlayışına göre yapılan suçlamaları kabullenmek manasını taşıyor. Diyanet’in kabul gören resmi otoritesi ve halkımızın dini bilgiler bağlamındaki yerinden dolayı da zihinlerin karışması muhtemel. Sahip olduğum dini bilgi itibariyle kendisine medyun-u şükran olduğum Hocaefendi’ye açıkça tahkir ve tezyiflerin yapıldığı, söylemlerinin tahrip, tebdil ve tağyirlere maruz bırakıldığı bir rapor karşısında da susamam. Bunu en başta dinimize karşı vefasızlık sayarım. Onun için rapor değerlendirme yazılarıma devam edeceğim. Her bir yazı ayrı bir konuyu ele alacak ve konuya uygun başlıkları seçeceğim.

İlk yazımın başlığını vereyim: Veyl olsun! Merak edenler için söyleyeyim, Hocaefendi’nin 9 Şubat 1979 tarihinde yaptığı bir konuşmadan alıntılanan ve raporun kendisi ile bitirildiği bir cümle bu. Veyl olsun!

[Abdullah Salih Güven] 31.7.2017 [TR724]

Hukuk hırsızın hakkından gelirse [Alper Ender Fırat]

Pakistan Başbakanı Navaz Şerif ‘Deklere ettiği mal varlığıyla, bilinen gelir kaynaklarından elde edilenler arasında büyük farklar olduğu’ gerekçesiyle görevinden alındı. Yani Türkçesiyle, bu maaşla bu servetin elde edilmesi mümkün değil, ortada açıklayamadığın büyük tuhaflıklar var, denildi. Daha da açıklamak gerekirse bir memur diyelim 10 bin dolar maaş alıyor ama adamın serveti 100 milyon dolar. Mahkeme diyor ki: Sana bir miras kalmadı, bir piyango çıkmadı o halde bu serveti nereden elde ettin?

Bu durum bile Pakistan’ın hukuk devleti olma yolunda Türkiye’den fersah fersah ileride olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda İslam dünyasında hala güce karşı direnen hukuk adamlarının varlığına işaret ediyor. Üstelik güce karşı hukukun söz sahibi olduğu bir yerlerin olması da İslam dünyası açısından bir umut ışığı aynı zamanda!

Ama bizdeki hırsızlar ve onun yancıları, hukukun yolsuzluğa ceza kesmesine çok alınıp ‘Pakistan’da Yargı darbesi’ diye ayağa kalktı. Onlar sabahtan akşama kadar Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in adaletini, devlet yönetimini ağızlarından düşürmezler ama maaşlarından başka bir gelirleri olmayanların ‘hesaplayamadıkları kadar çok servetlerinin olmasını’ gayet doğal bulurlar.

Hukuk devletlerinde seçimle iş başına gelenler hem milletin hem devletin hem de ülkedeki bütün ekonomik değerlerin sahibi olmazlar. Milletin memurlarıdır o kadar. Millet onlara bütün bu trafiği yönetsin diye basit bir yetki vermiştir. Bu yetki de yazılı metinler çerçevesinde kullanılır. ‘Ben sizin bildiğiniz başbakanlardan değilim!’ diyerek kanunda yazmayan, hukukta olmayan yetkiler kullanamazlar. Devleti yönetmek kişisel zenginlik aracı olarak asla kullanılamaz. Güçlü devletler bu tür insanların mutlaka cezasını keser.

Maalesef Türkiye bu anlamda hem iktidarı hem muhalefetiyle tam bir ahlaksızlar ülkesidir. Adamın siyasete atılmadan önce neredeyse hiçbir mal varlığı yoktur, vatan millet din ahlak sözleriyle siyasete atılır. Sonra hem kendisi hem çocukları hem yakınları hem de çevresi hesapsız bir servetin sahibi olur.

Kimse, ‘Bu parayı nereden buldun?’ demediği gibi herkes olaya ‘olacak o kadar’ gözüyle bakar. Pakistan gibi bir ülkede Navaz Şerif daha az miktarlarda bir serveti açıklayamadığı için görevden alınırken Binali Yıldırım’ın Malta belgeleriyle ortaya çıkan 140 milyon dolarlık bilinmeyen mal varlığı Türkiye’de konuşulmaz bile. Üstüne üstlük Hayrettin Karaman gibi bir fetvacıbaşı çıkıp ‘yolsuzluk hırsızlık değildir’ diye ahkam keser.

Hukukun geliştiği ülkelerde açıklanamayan ahlaksızlıklara, mal edinmelere karşı hukuk, görevini yapar. Buna yargı darbesi denmez. Türkiye’nin zalim bir diktatörlüğe dönüşmesinin en büyük sebebi hukukun görevini yerine getirmemesidir. Hem evrensel hukukta hem İslam hukukunda ‘adil yargı’ hırsıza, yolsuza, zalime dur der. Her iki hukukta da oyunun kuralları vardır, yargı bu kuralların dışına çıkanların ağzının üstüne adalet tokadını vurur. Şöyle ki bir futbol maçında adam eliyle gol atarsa hakem bunu iptal eder, orada kimse ayağa kalkıp ‘Bunu seyirciye soralım, seyirci ne derse o olur’ diyemez.

Yargı kendinde olmayan yetkiler kullanıyorsa, somut değil soyut suçlamalar yapıyorsa o zaman yapılan ‘yargı darbesi’ olur. Mesela 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Anayasa Mahkemesi’nin aldığı 367 kararı bir yargı darbesidir.

Türkiye’ye baktıkça, insanın Pakistan yargısını bir kere daha tebrik edesi geliyor.

[Alper Ender Fırat] 31.7.2017 [TR724]

Ne yapalım, adalet için IŞİD’e militan mı yazılalım? [Mehmet Yıldız]

Geçen haftanın en çok konuşulan haberlerinden biri, IŞİD sanığının yargılandığı davada tahliye kararı veren mahkemenin, bu karara itiraz edilemeyeceğine hükmetmesiydi.

2015 seçimlerinden iki gün önce düzenlenen HDP’nin Diyarbakır mitinginde 5 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyla ilgili Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, tutuklu sanık B.G.’nin tahliyesine karar vermişti. Müdahil avukatlarının bu karara itirazı üzerine mahkeme, CMK’nın 104/2. maddesine göre sanığın tahliyesine ilişkin karara itiraz edilemeyeceğini belirterek dosyayı bir üst mahkemeye göndermişti. Bunun üzerine bir kısım medyada (buna TR724 de dahil) bu kararı eleştiren haberler çıktı.

Eski Başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’nun ‘öfkeli gençler’ diye tanımladığı IŞİD’e karşı Türk devletinin ve yargısının müsamahakâr olduğu uzun süredir biliniyor. Bu konu o kadar çok yazılıp çizildi ki sadece bizim siteye IŞİD + tahliye kelimelerini beraber yazıp aradığınıza zaman onlarca habere ulaşabilirsiniz.

AKP’nin muhalif gördüğü kesimlerden esirgediği insan hakları ve evrensel hukuk gibi kavramlar ‘öfkeli gençler’ söz konusu olduğunda hemen devreye giriyor. En son İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi savcısı, silahlı mücadeleyi savunan El Kaide’ye yakın bir grubu aklayıp, bu gruba operasyon yapan polisler ve aynı davada yargılanan Hidayet Karaca için 40 yıla kadar hapis cezaları talep etmişti. Hidayet Karaca ve bazı polisler 14 Aralık 2014’ten beri bu nedenle Silivri’de tutuklu. Bir gün sonra, Gaziantep 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Gaziantep Emniyet Müdürlüğüne yönelik gerçekleştirilen ve 3 polisin şehit olduğu saldırıyla ilgili tutuklu 60 sanıktan 39’unu tahliye etti.

Gelelim işin olması gereken hukuki boyutuna. Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin sanığın tahliyesine ilişkin karara itiraz edilemeyeceği kararı tamamen doğrudur. Mahkemelerin ilk defa tutuklama ve tutukluluğun devamı yönündeki kararlarına itiraz edilebilir. Ceza Muhakemeleri Kanununa göre mahkemelerin itiraza tabi kararları sınırlı olarak sayılmış. İtirazın düzenlendiği CMK 104/2’ye göre ret kararına itiraz edilebilir, tahliye kararına itiraz edilemez. Dolayısıyla yargılamayı yapan mahkemenin tahliye kararı itiraza tabi değildir.

Ancak gelin görün ki IŞİD için uygulanan yasalar her kesimden gazeteciler, HDP’li ya da CHP’li milletvekilleri, KHK mağdurları veya on binlerce Hizmet Hareketi mensubu söz konusu olduğunda askıya alınıveriyor. Son zamanlarda bunun örnekleri çoğaldı, birçok davada tahliye sonrası bazı üst mahkemeler itirazı kabul ederek yeniden tutuklama kararı verdiler.

Savcıdan önce troller tahliyeye itiraz ettiler

İlk örnek geçen dört ay önce yaşandı. 30 Mart 2017 tarihinde Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklu 12 gazeteci için tahliye kararı verildi. Konu sosyal medyada gündem olunca, Cumhuriyet savcısı karara itiraz etti, 3. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı kabul ederek tahliye edilen gazetecilerin tekrar tutuklanmasına hükmetti. Bu olaydan birkaç gün sonra mahkeme savcısı görevden alındı, mahkeme başkanı tenzili rütbe ile Manisa’ya hâkim olarak tayin edildi.

31 Mart 2017 tarihinde İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tutuklu 21 gazeteci hakkında tahliye kararı verdi. Kararın hemen ardından Cem Küçük ve ekibinin başlattığı (İsmail Saymaz ve benzerlerinin de dâhil olduğu) kampanya kısa zamanda hedefine ulaştı. 21 gazeteci cezaevinden çıkamadan tekrar gözaltına alındı. Birkaç saat içinde apar topar yeni bir soruşturma uyduruldu, iki haftaya yakın gözaltında tutulan gazeteciler tekrar cezaevine yollandı. Tahliye kararı veren İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti ile duruşma savcısı HSYK tarafından görevden uzaklaştırdı.

Son olarak 27 yaşında bir gazeteci Ayşenur Parıldak, bir ihbar üzerine 4 Ağustos 2016 tarihinde gözaltına alınıp tutuklandı. Hakkında 7 sayfalık bir iddianame hazırlandı. 2 Mayıs 2016 tarihinde Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi 9 aydır tutuklu olan Ayşenur için tahliye kararı verdi. Ancak karar uygulanmadı. Akşam saatlerinde, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan (BTK) Ayşenur’un kullanıcısı olduğu telefon hattının kime ait olduğu bilgisi geldi ve tahliye kararının üzerinden 8 saat bile geçmeden, aynı mahkeme yeniden tutuklama kararı verdi.

CMK 104’e göre tahliye kararlarının bir üst mahkemece kaldırılması yasanın açıkça ihlali olup geçersizdir. Kişi özgürlüğünün ihlali kapsamında suç teşkil etmektedir.

[Mehmet Yıldız] 31.7.2017 [TR724]

Hizmet’e düşman kazandırmanın en kolay yolu… (1) [Veysel Ayhan]

Twitter, medenice tartışılan bir sosyal ortam değil. Çoğu kez insanlar maskeler ardında normal hayatta diyemeyecekleri sözleri ölçmeden tartmadan rahatça sarf edebiliyor. Bu da ruhen en sağlıklı insanların bile kimyasını bozuyor.

Diyelim ki benim 80 binlik bir takipçi kitlem var. Kendimi dev bir stadyumda konuşma yapıyor sanıyorum. 80 bin insan elinde telefon benim atacağım mesajları sabırsızlıkla bekliyor. Çünkü takipçilerimin “aydınlanmaya” ihtiyacı var. Sabah akşam gerekli gereksiz, yerli yersiz tweet atıyorum. Twitter bir etkileşim alanı olduğu için sözlerim cevapsız kalmıyor. Her söz bir tartışma başlatıyor. Ama bu tartışmalar medeni bir düzeyde yürümüyor. Şöyle bir sokak hayal edin. Kapıdan çıkıyorsunuz sağda kırk kişi solda kırk kişi birbirlerine enva-i türlü taş atıyorlar. Biri birine kafa atıyor, biri birine çelme takıyor, racon kesiyor, laf sokuyor, kafa göz yarıyor. Ya bu savaşa dahil oluyorsunuz veya sessizce kenarda olanları izliyorsunuz.

TWİTTER’DA İNTİFADA

Bir tweet atıyorsunuz. 50 kişi size küfrediyor. Bu sizin psikolojinizi dağıtıyor. Küfreden 50 kişi veya 5 kişiye cevap vereyim derken 80 bin insanın önünde kendinizi savunmak zorunda kalıyorsunuz. Siz “taş” atıyorsunuz. Karşıdan “kaya” geliyor. Ve bu fasit daire dönüp duruyor. Farkına varmadan sokak kavgasının ortasına düşüyorsunuz. Halbuki salim kafayla durup düşünseniz karşınızdakiler okuduğunu anlamayan, cahil ve kimi maaşla bu işi yapan trol kitlesi. Öyle komik durumlara düşülüyor ki ilim erbabı, aydın ve entelektüeller daha okumayı sökememiş serserilerle tweet yarıştırabiliyor.

NİNJA SAVAŞÇILARI

Bu “intifada psikolojisi”yle en aklı başında insanlar Twitter’da kendini kaybediyor. Attıkları tweet’e gelen 5 mention’la en sakin insanlar Ninja savaşçısına dönüşüyor. Bir gözleri hasımlarında diğer gözleri tweet’lerini alkışlayan onları pohpohlayan kendi tribünlerinde. Ne zaman yemek yerler, ne zaman uyurlar, ne zaman kitap okurlar anlamak mümkün değil. Fasılasız 24 saat elinde klavye Twitter’da savaşan insanlar var!

“İntifada psikolojisi”yle bir süre sonra insanlar kendi düzlemlerine 5 derece yamuk gördükleri insanlarla, kendilerine 180 derece ters olanları aynı kefeye koyuyor. Gri alan bitiyor.

Ve sonuç: Artık ya beyazsınız ya siyah. Veya “Ya benimsin ya toprağın”, “Ya bizimlesiniz ya teröristlerle”… O noktadan sonra sizinle aynı şeyleri tekrarlamayan herkes yok edilmesi gereken birer düşmana dönüşüyor.

Bu, incelenmeye muhtaç bir Twitter patolojisi. Kullanıcılar zamanla gerçek hayattan kopuyor. Twitter’da oluşturdukları sanal bir dünyada savaş veren militanlara dönüşüyor. Kendileri başkomutan, takipçileri ise attıkları her tweet’i RT eden, “vur, vur, vur” diye “mention” atan, tezahürat yapan goygoycu askerler oluyor.

BİREYSEL OLARAK KENDİLERİ BİLİR

Bu psikolojiyle yaşamak bir tercihtir. Canı isteyen Twitter’a asker yazılabilir. Orada kendi için savaşabilir. Fakat bazı isimler var ki Hizmet’le özdeşleşmiş. Bunlar profillerine ne yazsalar beyhude. Attıkları her tweet, maalesef milyonlarca mensubu olan Cemaat atmış gibi kabul görüyor. Tabii ki yanlış bir kabul, tabii ki yanlış bir algı ama yapacak bir şey yok.

Algıların gerçekleri alt ettiği bir dünyadayız. Sizin tweet’iniz Hocaefendi’nin tweet’i sayılıyor. Attığınız içerik Cemaat ortak aklının ürünü kabul ediliyor. Madem ki bize bakan “hizmet”in bir ferdi olarak görüyor. O zaman fert olarak “olduğumuz gibi” görünme lüksümüz yok demektir. “Göründüğümüz gibi” olmak zorundayız. Attığımız tweet’in Risale-i Nur’un telkin ettiği ahlakla, “Ölçü veya Yoldaki Işıklar”ın düsturlarıyla çelişip çelişmediğini kontrole mecburuz. “Hüsn-ü zan, adem-i itimat” ne güzel kaidedir.

KİMİN SÖYLEDİĞİNE DEĞİL ‘NE SÖYLENDİĞİNE’ BAKMAK

Hz. Bedüzzaman bir de “tarafgirlik damarı meleği şeytan, şeytanı melek suretinde gösterir” diyor. Bu tuzağa düşmemenin yolu “söylenen sözü” değerlendirirken kimin söylediğine değil “ne söylendiğine” bakmaktır.

Peki karşı tarafın hiç suçu yok mu? Bir iki kişinin attığı tweet’ten tüm Cemaati sorumlu tutmak adalet mi? Elbette değil. Bize düşen her sözümüz Hizmete mâl oluyorsa, müteredditleri ve muallaktakileri, var olan düşman kitlesine eklemliyorsa, bize Allah rızasını kazandıracak olan amel tweet atmak değil, atmamaktır.

Tabi her Twitter fenomeni aynı zamanda bir cedel üstadıdır. Mutlaka her tweet’ini savunacaktır. Açıklamalar yapacaktır. Bizi ilzam edecektir. Ama zaten problem olan, söyledikleri sözlerin açıklamaya ihtiyacı oluşudur. Hizmet aidiyeti olduğunu düşünenler 3 aklı başında insanla istişare etse, attığı tweet’lerin Hizmet’e yarar mı sağladığını yoksa zarar mı verdiğini görür. Ve attığı tweet’lerin sonucunu değerlendirse yaptıklarıyla sadece nefsini tatmin ettiğini anlar. Ama Twitter’da fenomen olma egosu bu sorgulamaya engel olacaktır.

(YARIN: Örnekler: Kazım Güleçyüz, Hayko Bağdat, Levent Gültekin…)

[Veysel Ayhan] 31.7.2017 [TR724]

Ahmak Şerif, uyanık Reis! [Vehbi Şahin]

Havuz’un Amiral gemisi Sabah Gazetesi, yalan habercilikte çığır açmış durumda…

‘Çarpıtma’ işinde havuzun diğer gazetelerine açık ara fark attığını Cumartesi günü yayınladıkları manşetle bir kez daha kanıtladı.

Haberi hazırlayanları da gazeteye manşet yapanları da tebrik etmek lazım!

İyi iş çıkarmışlar çünkü…

Bu kadar övgüyü hak eden haber ne peki?

Pakistan’da, Başbakan Navaz Şerif’in yolsuzluk gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi kararıyla görevinden azledilmesi…

Sabah Gazetesi haberi şu başlıkla verdi:

-Pakistan’da FETÖ usulü yargı darbesi…


PARALEL ZORLAMA

Sabah’a göre yargı darbesinin arkasında ‘Pakistan’ın FETÖ’sü’ olarak görülen Tahir-ül Kadri’nin Cemaati var.

Pakistan ile Türkiye, Hizmet Hareketi ile Tahir-ül Kadri Cemaati arasında ‘paralel’ bağlantı kurmak için epey çaba sarf etmiş Sabah editörleri…

Mesela…

-Pakistan’daki Cemaatin lideri Tahir-ül Kadri, ülkesinde güvende olmadığını söyleyerek uzun yıllardır Kanada’da yaşıyormuş…

-Sandığa saygı duymayan Kadri, 2014’te destekçilerini sokağa davet etmiş…

-Dinler arası diyalog felsefesini benimsiyormuş…

-Uluslararası kurumların desteğini alıyormuş…

-Cemaatin üst düzey isimleri, hukuk ve güvenlik birimlerinde çok etkiliymiş…

Peh peh peh…

Bunları okuyunca gülmekten kendini alamıyor insan…


SUBLİMİNAL MESAJ

Sabah, haberi internet sitesinde verirken ekstra bir çaba içine girmiş.

‘Millete operasyon böyle başladı’ başlığıyla bir haber linkini paylaşarak 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını yapan savcı, hakim ve polisleri hedef göstermiş.

Trajikomik bir durum…

Subliminal mesaj vereyim derken baltayı taşa vurmuşlar.

Bu haberle ne yapmak istiyor Sabah?

1) Pakistan’ın devrik lideri Navaz Şerif’e ‘ahmak’ muamelesi yapıyor.

2) Erdoğan’ın 17-25 Aralık operasyonlarına nasıl karşı koyduğunu nazara vererek Şerif’e ‘sen de aynı yolu izle’ diyor.

3) Belki anlamaz diyerek, nasıl bir yöntemle mücadele etmesi gerektiğini Hizmet Hareketi ile Tahir-ül Kadri Cemaati arasında ‘paralellik’ kurarak izah ediyor.

4) Erdoğan’ın siyaseten ne kadar ‘uyanık’ bir lider olduğunu tescil ederek Saray’a selam gönderiyor.


SABAH YOLSUZLUĞU YAZMADI

Yazının başında vurguladığım gibi…

Haber on numara bir algı çalışması…

Ancak verdiği mesajla Erdoğan’ı bir başka açıdan dünya lideri yapıyor.

Nasıl mı?

Kısaca izah etmeye çalışalım.

Önce Sabah’ın haberinde olmayan detayları yazalım.

1) Pakistan’da Anayasa Mahkemesi Başbakan Navaz Şerif’i görevden alarak ömür boyu siyasetten men etti.

2) Mahkeme, aile üyelerinden bazılarının Panama Belgeleri’yle ortaya çıkan yolsuzluk iddialarına karıştığını gerekçe gösterdi.

3) Ayrıca, Maliye Bakanı Muhammed İshak Dar’ın da azledildiğini açıkladı.

Yani…

Ortada çok ciddi ‘yolsuzluk’ iddiaları var.

Fakat haberde tek bir yolsuzluk kelimesi geçmiyor.

Panama Belgeleri’nde, tıpkı Pakistan’da olduğu gibi Türkiye’den de önemli isimlerin olduğu bilgisine yer vermiyor.

Karartma yapıyor.


GÖREVİNİ YAPAN YARGI

Peki, yargı darbesi nereden çıktı?

Sabah’ın yazıişleri masasından herhalde…

Pakistan Anayasa Mahkemesi, Sabah’ın tabiriyle ‘seçilmiş Başbakan’a darbe’ falan yapmıyor yani…

Sadece görevini yerine getiriyor.

Yolsuzluk iddialarını soruşturmak üzere kurulan Ortak Soruşturma Komisyonu’nun topladığı tüm materyallerin altı hafta içerisinde ‘yolsuzluk mahkemesine’ gönderilmesine karar veriyor.

Ayrıca…

Başbakan Navaz Şerif ile çocukları Meryem, Hasan, Hüseyin Şerif ve milletvekili Muhammed Safdar aleyhinde söz konusu mahkemede yolsuzluk davası açılacağını belirtiyor.


ERDOĞAN ROL MODEL

Hâl böyleyken Sabah Gazetesi meselenin aslını gizliyor.

Erdoğan’la ilişkileri iyi olan Navaz Şerif’e kendince akıl veriyor.

1) Türkiye’de 2013 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan’ın oğluna ve bakanlarına yolsuzluk operasyonu yapıldı.

2) Erdoğan bu operasyonu kendisine yapılan bir ‘darbe’ olarak gördü.

3) Hakimleri, savcıları, polisleri görevden aldı.

4) Suçu Gülen Cemaati’nin üzerine yıktı.

5) ‘Cemaat’le mücadele ediyorum’ diye yüzbinlerce memuru işten atıp yerine kendi adamlarını yerleştirdi.

6) Yolsuzluk dosyalarının üzerini kapattı.

7) Yargılanma tehdidini tamamen bertaraf etmek için demokrasiyi, hukuku, özgürlükleri ortadan kaldırdı.

8) Yaklaşık 4 yıldır ayakta ve iktidarını daha da güçlendirdi.

Bu haberle Sabah Gazetesi Erdoğan’ı, yolsuzluk iddiaları karşısında direnen bir ‘rol model’ gibi gösteriyor.


KÖTÜ ÖRNEK

İyi mi?

Bence en büyük kötülüğü yapıyor.

Evet, Erdoğan yolsuzluk iddiaları karşısında oğlunu da birlikte çalıştığı bakanlarını da yargı önüne çıkarmak yerine daha zor olanı tercih etti.

Onları yargılamak isteyen bürokratları hapse attı.

Bu, dünya standartlarında çok büyük bir başarı…

Ama Erdoğan’ın itibarını ayaklar altına alan bir Pirus Zaferi aynı zamanda…


HAPİS CEZASI ALAN DEVLET ADAMLARI

Bakın aynı tarihlerde dünyada ‘yolsuzluk yapan, rüşvet alan liderler’ ile ilgili neler oldu?

ALMANYA – Eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff yolsuzluk

suçlaması olunca istifa etti.

ROMANYA – Eski Başbakan Adrian Nastase, yolsuzluktan iki yıl hapse mahkum edildi.

İSPANYA – Kral Juan Carlos’un ikinci kızı Prenses Cristina’nın eşi Palma Dükü Inaki Urdangarin, yolsuzluk suçlamasından 6,3 yıl hapis cezası aldı. Prenses Cristina da eşi Urdangarin’in iş anlaşmalarında adı geçtiği için 265 bin Euro para cezasına çarptırıldı.

HIRVATİSTAN – Eski Başbakan Ivo Sanader, yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla yargılandı, 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

İTALYA – Eski Başbakan Silvio Berlusconi, vergi kaçırdığına hükmedilen bir davada mahkûmiyet kararı aldı, senatörlükten azledildi.

BREZİLYA – Dünyaca ünlü lider Lula da Silva, rüşvet almak ve para aklamak suçlarından 9,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Brezilya eski Meclis Başkanı Eduardo Cunha da aynı suçlardan 15 yıl hüküm giydi. Yolsuzluk soruşturmasına adı karışan Brezilya Başkanı Dilma Rousseff, Senato tarafından görevinden azledildi.

PERU – Eski Devlet Başkanı Alberto Fujimori, yolsuzluktan da hüküm giydi. Mahkeme, halen başka suçlardan hapis cezasını çeken Fujimori’nin 2000’deki seçim kampanyasında devlet fonlarından 40 milyon doları rakiplerini karalamaları için gazetelere vermekten 8 yıl hapis cezası verdi.

GÜNEY KORE – Yolsuzluk skandalı sonrası ülke tarihinde bir ilk yaşandı. Devlet Başkanı Park görevinden azledildi. Halen tutuklu yargılanıyor.

KAZAKİSTAN – Eski Başbakan Serik Ahmetov, yolsuzluk suçlamasından 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

İSRAİL – Eski Başbakan Ehud Olmert, rüşvet almaktan 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 19 aya indirilen cezasını çekmek için İsrail’de hapse giren ilk eski başbakan oldu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, hakkındaki yolsuzluk soruşturmasından dolayı 4 kez ifade verdi. Kendini sorgulayanları görevden almadı.

İRAN – Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin kardeşi Hüseyin Feridun, yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandı. Eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın birinci yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi ise yolsuzluktan 5 yıl hapis cezasına çaptırıldı.

IRAK – Eski Ticaret Bakanı Rafi İsawi, yolsuzluk suçundan 7 yıl hapse mahkum edildi.


YÜZ KIZARTICI SIRALAMA

Gördüğünüz gibi son 5 yılda küçümsediğimiz ülkeler bile yolsuzluk yapan başbakanları, cumhurbaşkanlarını yargıladı.

Suçlu bulduklarını da affetmedi, cezaevine gönderdi.

Peki Erdoğan ne yaptı?

Hakkında ciddi yolsuzluk iddiası olanları yargıdan kaçırdı.

Soruşturma yürüten memurları suçladı.

Devletin altını üstüne getirdi.

Sonuç?

2016 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye, geçen yıl 9 basamak daha aşağı düştü.

176 ülke içinde 66’ncı sıradan 75’inci sıraya geriledi.

Erdoğan kazandı, Türkiye kaybetti.

Bakalım Navaz Şerif Sabah’ın tavsiyesine uyup tıpkı Erdoğan gibi ‘bana darbe yapıldı’ diyecek mi?

Yoksa…

“Kendi itibarımı ayaklar altına alıyorum önce ülkem” mi diyecek?

Bekleyip görelim.

[Vehbi Şahin] 31.7.2017 [TR724]