Allah’ın (cc) Has Kulları [Mehmet Ali Şengül]

İman ile şereflenen Allah’ın has kulları, yeryüzünde tevazu ile yürürler, gurur ve kibirden uzak dururlar. Cahiller kendilerine sataşır, laf atarlarsa; ’Selametle‘ der ve geçip giderler. Dinleyenlere gerçeği anlatırlar ama, asla münakaşaya, kavga ve gürültüye girmezler. 
          
Onlar, zorba, mağrur, kaba davranarak kimseye zarar vermezler. Gecelerini secde ve kıyamda geçirir, Yusuf suresi 86. ayette ifade edildiği şekliyle Hz.Yakub (as) gibi, ‘innema eşkü bessi ve hüzni ilallah- Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arzediyorum. ‘ diyerek hallerini Allah’a arz ederler. Yine derler ki, ‚‘Ey Kerim Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzaklaştır!‘ (Furkan suresi,65) 

Onlar, harcamada ifrat ve tefrite girmez, zarurî olan ihtiyaçlarını tedarik eder, asla israf etmezler. Allah’tan başkasına ibadet etmez, Allah’ın muhterem kıldığı  hiç bir cana kıymazlar. 

Onlar, zina etmez, yalan söylemez ve yalan şahitlikte bulunmazlar. Hak ve doğru bildikleri yolda sebât eder, en ağır hadiseler karşısında bile ye’se düşmez, sabrederler ve üzerlerine düşen vazifeyi ifâ ederler.
       
Onlar, kendilerine uygunsuz bir haber geldiğinde onu iyice tahkik eder, doğruluğunu araştırırlar. Kimseya karşı kötülük düşünmezler çünkü, onlar tahrik ve tahripci değil, tamirci ve ıslahcıdırlar.

Hucurat suresi 9. ve 10. Ayetlerde şöyle ifade edilmektedir; 

“Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun.” 

“Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever.”

“Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, O’nun merhametine nail olasınız.”

Onlar gıybet etmez, kardeşinin ölmüş etini yemez, kimseyle alay etmez, kötü lakap takmazlar. Su-i zan (kötü zan) dan kaçarlar, herşeye hüsn-ü zan (güzel zan)’la bakar ve öyle değerlendirirler.

Onlar, kimsenin gizli hallerini araştırmazlar. Mal ve canlarını Allah’ı hoşnut edecek ve insanlara yararlı olacak yerlerde harcarlar.

Yine Hucurat suresi 12.ayette mü’minlere yol gösterilmektedir; “Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin.

Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! 

Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).

(Tecessüs, insanların gizli hallerini araştırmak, keza onların gıybetini yapmak da bu âyetle şiddetle yasaklanmıştır. Gizli halleri araştırmak fertlere olduğu gibi devlet yetkililerine de haramdır. ‘İdareci, halkın mahrem ve gizli hallerini araştırırsa onların ahlâkını ve düzenlerini bozar.’ (Hadis-i şerif- S.Y.)

Ebu Hüreyre (ra)’den rivayetle Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: ‘Zandan sakının! Çünkü zan sözün en yalanıdır. Başkalarının konuşmalarını dinlemeyin, insanların kusurlarını araştırmayın. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hakaret etmez. -Kalbine işaret ederek- Takva şuradadır. Şüphesiz Allah, sizin bedenlerinize, dış görünüşünüze bakmaz, kalplerinize bakar. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini hor görmesi yeterlidir. Müslümanın herşeyi; kanı, malı ve ırzı müslümana haramdır.’ (Buhari)
      
Hz.Üstad da, ‘Dördüncü hastalık: “Sû-i zan”dır. Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin.  Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.’ İfadeleriyle rehber olmaktadır.(Mesnevi-i Nuriye) 

Ve yine Hucurat suresi 13.ayette; “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık.”

“Şunu unutmayın ki, Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah herşeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.” Buyurulmaktadır.

Onlar havarî ve sahabe ruhlu, güzel ahlaklı, vakar ve takvalarıyla, tavır ve davranışlarıyla, bakıldığı zaman Allah’ı hatırlatırlar. Allah, insanı yarattığı varlıklar içinde öylesine mükemmel, paha biçilmez maddi ve manevi değerlerle donatmıştır. Onlar akıl, irade ve şuur sahibi olarak imanlarını şüphe götürmeyecek şekilde sağlamlaştırırlar. Hayatlarını dürüst, düzenli ve müstakim hale getirirler; korku, para, şan, şöhret ve şehvet yoluyla satın alınamayacak kadar karakterlidirler. Çünkü onlar, Allah’a ve zerre kadar hayır ve şerden hesap verecekleri güne gerçekten inanırlar.

İsra suresi 13. Ve 14.ayetlerde bu şöyle anlatılmaktadır; “Her insanın vebalini, kendi nefsine bağladık, her insan yaptıklarına göre muamele görür. Nitekim kıyamet günü hesap defterini önünde açılmış bulacaktır.” 

“Şöyle deriz ona: “Defterini oku. Bugün muhasebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!”

Onlar, yapılan her türlü eziyetler, verilen sıkıntılar karşısında bile ye’se düşmeden, moral bozmadan, şartların elverdiği ölçüde vazifelerinin ve sorumluluklarının hizmet olduğunu unutmadan, hak bildikleri bu yüce davayı temsil ve tebliğe devam etmelidirler.

Kıyamete kadar devam edecek olan bu ‘Kur’an ve iman hizmeti’nin önünü bugüne kadar kimse alamamış, bundan sonra da kimse alamayacakdır. Nitekim Tevbe suresi 32.ayette bu anlatılmaktadır: “Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nûrunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” 

Hiç bir musibet devamlı değildir. Dünyanın kendisi de fanidir. Nice Allah düşmanı firavunlar, nemrutlar, deccaller ve münafık zalimler;  bu davayı, mensuplarını yok etmeye çalışmışlardır ama, kendileri yok olup ebedi cehenneme gitmişlerdir. Fakat görüldüğü gibi bu dava devam etmektedir hem de bütün dünyada..

Unutulmasın ki; budanan ağaç daha güzel ve bol meyve verir. Önemli olan, dünya barışına katkıda bulunabilmek için, insanlara her şeyden evvel insan olduğu için değer verilmelidir. Onların en büyük idealleri; ‘dünyada neden varız?, aslî vazifemiz nedir?’ sorularına cevap olacak hakikatleri, kavl-i leyyin, tatlı dil güleryüzle ve ikna yoluyla muhtaç olanlara anlatma, Allah ve Peygamberi sevdirme olmalıdır.

Mü’minûn suresi 1.-11. Ayetlerde gerçek inananlar şöyle anlatılmıştır: 

“Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler.
Onlar namazlarında tam bir saygı ve tevazu içindedirler.
Onlar boş şeylerden uzak dururlar. Onlar zekâtı ifa ederler.
Onlar mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar!
O müminler üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar.
Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar.
İşte vâris olanlar, ebedî kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlar onlardır onlar!” 

[Mehmet Ali Şengül] 30.6.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

93, Sivas'ın anlattıkları [Ali Emir Pakkan]

Tarih 2 Temmuz 1993, Sivas’tan acı haber geldi. İnsanlar diri diri yakılmıştı. 3 gün sonra (5 Temmuz) Erzincan kana bulandı. Aslında 93’ün tamamında kan ve gözyaşı vardı. Bugünkü gibi ülke ‘ya kaos ya istikrar’ ikileminde bırakılmıştı! 

1993, terör eylemlerinin, faili meçhul cinayetlerin, etnik, dini ve ideolojik toplumsal kamplaşmaları oluşturma çabalarının en yoğun olduğu bir yıl olarak tarihe geçti. Bingöl’de 33 erin şehit edilmesi, Sivas’ta Alevi-Sünni çatışmasını körüklemek için Madımak Oteli’nin yakılması, hemen ardından Başbağlar katliamı, birkaç ay sonra Erzurum Yavi’de 38 vatandaşımızın silahla taranarak öldürülmesi ve Çiçekli katliamı kapsamlı bir planın parçalarıydı. Bu eylemlerin zamanlaması dikkate alındığında terörle mücadelede silah dışındaki yolların arandığı dönemde meydana gelen olaylar olduğu görülecektir. Yavi ve Çiçekli katliamlarından sonra demokratik çözüm arayışları tamamen bitirildi. Güvenlikçi politikalar uygulamaya girdi.

2 Temmuz 1993’ta Tansu Çiller tarafından kurulan koalisyon hükümeti daha güvenoyu almadan Sivas’ta Madımak Oteli ateşe verildi. Sünni-Alevi ayrışmasını körükleyen Sivas olayları 28 Şubat sürecine gidişin bir kilometre taşıydı… 35 sanatçı ve gazeteci öldü, 40 kişi yaralandı. Otopsilerde, bazı kişilerin dumandan zehirlenerek, bazılarının ateşli silahlarla vurularak öldürüldüğü tespit edildi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na açıklamalarda bulunan dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, olayın önceden hazırlanmış bir senaryonun hayata geçirilmek istenmesinden ibaret olduğunu söyleyecekti. Vali, olayların önlenmesi için askerî garnizondan yardım istediğini ancak gerekli yardımı alamadığını, İçişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı ile görüştüğünü, Genelkurmay Başkanı ile görüştükten sonra askerî takviye geldiğini ancak bu takviyenin de yeterli olmadığını ve ihtiyaç ölçüsünde zamanında yeterli müdahalede bulunulamadığını ifade etti.

2 Temmuz Sivas katliamını araştıran Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) gelen bir istihbarat raporunda ise, 93'teki terör eylemlerinin terörle mücadele yöntemlerini nasıl değiştirdiği anlatılıyordu:

"23 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ karayolu kesilerek tezkere almış 33 silahsız askerin şehit edildiği olaydan sonra terörle mücadelede gayrinizami harp düzenine geçildi, iç güvenlik harekatı konsepti temelinde özel kuvvetler komutanlığı devreye sokuldu, Doğu ve Güneydoğu illerinde olağanüstü halin ilan edildi, koruculuk sistemi kuruldu.

Başbakan Tansu Çiller, Yavi katliamından iki hafta önce 10 Ekim’de Avrupa Konseyi toplantısı için gittiği Viyana’da terörü çözmek için silah dışında arayışları olduğunu belirtmiş ve “İspanya tecrübesinden (Bask modeli) biz de yararlanacağız.” demişti. Başbakan Çiller, Yavi katliamından sonra ise; 27 Ekim’de “Ya bitecek, ya bitecek!” açıklamasını yapmıştı. Yavi ve Çiçekli katiamlarından sonra, demokratik çözüm arayışları tamamen sona erdirildi."

1993 yılında ülkeyi güvenlik politikalarına mahkum eden olayları hatırlayalım:

24 Ocak 1993: Cumhuriyet yazarı Uğur Mumcu öldürüldü. Ankara’da düzenlenen cenaze töreninde ‘Kahrolsun şeriat, Türkiye İran olmayacak!’ sloganları atıldı. Laik-anti laik kutuplaşması derinleştirildi.

17 Şubat: jandarma teşkilatı içinde kurulan JİTEM’e karşı olduğu öne sürülen Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis şüpheli bir uçak kazası sonucu hayatını kaybetti.

17 Nisan: 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal görevi başında şüpheli şekilde öldü.

2 Temmuz: Sivas’ta 37 aydın, Madımak otelinin ateşe verilmesi ile öldürüldü.

5 Temmuz: Erzincan’ın Başbağlar köyünde 33 vatandaşımız katledildi. Bu olay Türkiye’de Sünni-Alevi çatışması meydana getirmeye yönelik planlı bir eylem olarak değerlendirildi. Başbağlar faili diye gözaltına alınanlar bir süre sonra salıverildi. Bugüne kadar hiçbir fail yakalanamadı.

4 Ağustos: Bitlis’in Mutki ilçesine bağlı Kavakbaşı ve Yenidoğan köyleri arasında yol kesen teröristler minibüsü taradı, 15 kişi öldü 13 kişi yaralandı.

23 Ağustos: Iğdır Sultantopu Karakolu’na yapılan baskında 14 asker şehit düştü.

24 Ağustos: Batman Gercüş Ayranlı mevkii baskınında çok sayıda vatandaş öldürüldü.

4 Eylül: Batman’da yapılan saldırı sonucunda DEP milletvekili Mehmet Sincar ile il yönetim kurulu üyesi Metin Özdemir öldürüldü.

25 Eylül: Van Kanalga Karakolu basıldı, 12 asker şehit oldu.

2 Ekim: Kahramanmaraş Elbistan’ta PKK otobüs taradı, 10 kişi öldü.

4 Ekim: Siirt’in Daltepe köyünde kadın ve çocukların da bulunduğu 23 kişi öldürüldü.

22 Ekim: Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Bahtiyar Aydın, bölük komutanlığı binası önünde uğradığı suikast sonucu şehit düştü.

22 Ekim: Siirt’in Derince mezrasında çoğu çocuk 22 kişi öldürüldü.

25 Ekim 1993: Yavi’de 38 vatandaşımız katledildi.

30 Ekim 1993’de Pasinler’in Çiçekli köyünde 6 kişi öldürüldü. 

Son bir kaç yıldır ülkede özellikle her seçim öncesi artış gösteren terör eylemlerini, toplumun kutuplaştırmasını, OHAL ve otoriter rejim kurma çabalarını 1993'e bakarak değerlendirmek gerekir. O yılların güvenlik bürokratları ve derin devlet unsurlarının da görev başında olduğunu unutmadan...

[Ali Emir Pakkan] 30.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Gurbette Ramazan [Safvet Senih]

Gurbetten gelen bir e-maili sizlerle paylaşmak isterim. Yer ve şahıs isimlerini açık yazamıyorum. Çünkü baskılar, gadir ve zulümler oralara kadar uzanabiliyor. Onun için üstü kapalı geçmek gerekiyor. Pek çok yerde şahit olunduğu üzere, bütün meraklı gözler dikkatle üzerimize çevrilmiş vaziyette… Yapılan haksızlıkları anlamaya çalışıyorlar. Sadece bize değil, muhalefete ve diğer medya gruplarına yapılanlar bu  merakın şiddetini artırıyor. E-mailde deniliyor ki:

“Bizim burada Ramazan ayında yaptığımız bazı faaliyetleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Öğretmen arkadaşlarımızla birlikte her gün Mukabele okuyor ve Kur’an Meali üzerinde duruyoruz. Meal kısmını Türkçe yerli dille yapıyoruz. Yerli arkadaşlarımız hangisini isterse ona katılıyor.

“Teravihler uygun birkaç mekanda hatimli olarak kılınıyor. Hanımlar da iştirak ediyorlar. Bu iki program için de âsâyişten izin alıyoruz. Devletin bilgisi dahilinde yani…

“Dialog hizmetleri adına; medya mensuplarına, sanatçılara, akademisyenlere, ilim adamlarına ve bürokratlara en fazla üçer aile olmak üzere evlerimizde iftar veriyoruz. Aile olarak ve kendi evimizde olan bu iftarlardan çok güzel netice alındı. Ülkemizin hassasiyetleri sebebiyle toplu yapamadığımız için evlerde ve küçük gruplar formatıyla uygulamamız rahmet oldu.

“Yardım derneklerimiz aracılığıyla burada yabancı mültecilere iftarlar verildi. Zaten kendi muhacirlerimizle candan ilgileniyoruz. Dün dialog hizmeti yapan arkadaşımızın evinde iftarda misafir olan kişi, Başbakan Basın Danışmanı olan kişiydi. Kendisi çok  açık ve net ifadelerle durumu özetledi. Biz de söylediklerini not ettik. Aşağıda onun dün iftarda yaptığı değerlendirmeleri sizlere arzetmek istiyorum:

“Ne kadar zahmet  çekiyorsanız o kadar Hocaefendiye yakınsınız, demektir. Sizin bu dönemde en önemli vazifeniz Hocaefendi'yi korumaktır. Gerek hukuki olarak,  gerek güvenlik  olarak hiçbir hareket bedelsiz gayesine ulaşamamıştır.

“Şimdi liderlerin doğma zamanıdır. 

“Hicret, gayeleri realizeleştiren süzgeçtir.

“Hiçbir hareket hicretsiz büyümemiştir ve güçlü olmamıştır.

“Şu an hizmet hareketi tandırda yanıyor ama daha güçlü bir madde olarak meydana dönecektir… 

“Eskiden hizmet hareketi ferahlığın adresiydi, ondan dolayı herkes giriyordu. Bazıları menfaat için de girmiş olabilir ama şu an öyle bir şey yok…

“Hizmet hareketinde iseniz, yuvasız, vatansız sahipsiz de kalacaksınız.  Ondan dolayı sadece haslar hareketin içinde kalacaktır. 

“Tüm Dünya size sahip çıkıyor, siz hala ‘Türkiye!..  Türkiye!..’ diye dövünüyorsunuz. Bırakın artık Türkiye için ağlamayı. Size kucak açan dünya ile ilgilenin artık…

“Dünya size sahip çıkmak, Hocaefendi'ye sahip çıkmak zorunda. Çünkü Hocaefendi'nin dışında neredeyse tüm İslam âlemi  radikal eğilimli. Siz dünya için bu Hizmetin ne kadar zaruri olduğunu anlamadınız hala. Yüzünüzü Türkiye’den dünyaya çevirin artık…

“Siz bizim çektiğimizin %10’unu bile çekmediniz. Ama şimdi bakın biz artık beraber oturup kahve içiyoruz. Ondan dolayı bu hikayenin sonucunu da çok iyi biliyoruz. Sizi güzellikler bekliyor.

“Bütün dünyadaki önemli şeyler, her zaman bir hicretten sonra meydana gelmiştir. Bunun bir sürü örneği var. 

“Keşke sizin durumunuz daha ağır olsaydı ama Hocaefendi 20 yıl daha genç olsaydı…

“Mademki bu Hizmetin bir güzel işi var, ondan dolayı, rehberin rolü çok önemli.

“Eskiden sizin Türkiye’de binalarınız ve müesseseleriniz vardı ama şimdi tabanınız var. Eskiden müesseselerin içindeydiniz şimdi gönüllerin içindesiniz. 

“Şu an sizin kadınlarınız bile birer lider halini aldı. Eski çikolata çocuğu dönemi bitti. Şimdi çocuklar korku ve endişe ile büyüyor, ondan dolayı geleceğe ait endişeniz olmasın. Bu süreçte çelik gibi bir nesil yetişiyor.

“Şu an ki cebri hicret sizi süzgeçten geçirdi. Haslarla hamları ayırdı.

“Sizin hicretiniz, Hz. İsa Aleyhisselamın ve Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hicretidir. Sürecin en çetin bölümü geçti…

“Bu dönemde moral motivasyon çok önemli. Arkadaşların moralini canlı tutun. Hicretin önemini anlatın ve onları coşturun. 

“Eskiden sizin bir ayağınız iktidarın başka ayağı Hizmetin yanındaydı. Sizin iki ayağınızı da istedi siyasetçiler. Ama siz iki ayağınızı da Hizmet alanına çektiniz ve süreç başladı. Ondan dolayı mücadele para ve mefkûrenin mücadelesidir. Her zaman bu tür mücadelede mefkûre kazanır…”

“Arkadaşımızın e-maili burada sona eriyor. Ben sizlere bir ağabeyimden duyduklarımı da arz etmek istiyorum. 

Kahveler pişti gel
Köpüğü taştı gel
Ey iyi gün dostları 
Kötü günler geçti gel!.
Bir etrafınıza bakın
İyi günler pek yakın
Unutmayın sakın 
Geleceksiniz akın akın..

[Safvet Senih] 30.6.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Hizmet Hareketi diasporalaşırken cevap bekleyen sorular [Deniz Ayhan]

‘Diaspora’ ya da kopuntu, çok uzun bir zamandan beri bir kavim, ulus veya inanç mensuplarının ana yurtlarından koparak başka yerlerde azınlık olarak yaşamaları anlamı taşıyan Antik Yunanca bir terim. Sözcük hem kopma eylemini hem de kopup azınlık olarak yaşayan kimseleri nitelemek için kullanılan bir kavram. Diğer bir ifadeyle, Antik Yunan’da diaspora kavramı, bir anakentten (metropolis) çıkarak dünyanın çeşitli yerlerinde koloniler kuran halk anlamına gelirdi. Daha sonraki dönemde sözcüğün en yaygın kullanım konusu, MÖ 586’daki Babil Esareti’nden sonra Yahudi kavminin tüm dünyaya dağılması oldu. Tevrat’ın Yunanca çevirisinde geçen “dünyanın tüm ülkelerine darmadağın olacaksınız” (Deuteronomy/Yasanın Tekrarı 28:25) cümlesi muhtemelen diaspora kelimesinin bu ikinci anlamının ana kaynağıdır.

Literatürü incelediğimizde, diasporaların oluşumunda ekonomik sebeplerin yanı sıra, işgal, sömürgecilik, zulüm, siyasi nedenler gibi birçok faktörün insanların anavatanlarından kopuşunu zaruri kılan etmenlerin en başında geldiğini görmekteyiz.

DİASPORA GELECEĞİ NASIL ŞEKİLLENDİRECEK?

Benzer şekilde Hizmet Hareketi’nin 2013’ten bugüne maruz kaldığı siyasal ve sosyal soykırım neticesinde sahip olduğu tüm kurumsal yapılarını kaybetmesi, insan gücünün büyük bir kısmının tutuklanması ve binlerce ile ifade edilebilecek sayıda Hizmet Hareketi mensubunun ise ülkeyi terk etmek durumunda kalması; Hizmet Hareketi’nin bir çokları tarafından diaspora kavramıyla yeni bir tarife tabi tutulmasına sebep oldu. Bu kopuşun Türkiye için bir takım sosyal, siyasal ve ekonomik etkileri olacağı gibi, benzer şekilde ‘anavatandan’ ayrılışın Hizmet Hareketi’nin geleceği üzerinde de son derece kritik etkileri olacaktır.

Bu cebri kopuşun Hizmet Hareketi üzerinde ki etkilerine mukayeseli bir perspektiften bakmak istediğimizde, birçok eserin yanı sıra karşımıza Avrupa’da ki diasporalar ile ilintili sayısız incelemelerde bulunmuş Alman sosyal antropolog Werner Schiffauer’in Avrupa’daki Müslüman Diasporası (Muslims in Europe) eseri çıkmakta. Bu çalışmanın ilgili bölümlerinden esinlenerek, Hizmet Hareketi’nin özellikle Batı dünyasındaki varlığı ve geleceği bağlamında bir dizi sorunsala kafa yormanın son derece önemli olduğu kanaati daha da güçlenmekte.

YALNIZCA COĞRAFİ BİR KOPUŞ MU?

İlk olarak, ‘’Hizmet Hareketi’nin Türkiye’den kopuşu yalnızca coğrafi bir ayrılığa mı işaret etmekte, yoksa bu kopuş aynı zamanda Hizmet Hareketi’nin şeytanlaştırılmasına ses çıkarmayan milyonlarca Türk insanının bir takım sosyal, siyasal ve ahlaki değerlerinden de uzaklaşmayı ihtiva edecek tarzda bir uzak olma eylemi mi?’’ olduğu sorusunu masaya yatırmak durumundayız. Şayet vuku bulmakta olan kopuş hem coğrafi hem de Türkiye insanının ortalama değerlerinden kopuşu temsil etmekteyse, Hizmet Hareketi’nin orta ve uzun vadede Türkiye sathında toplumsal destekten büyük ölçüde yoksun kalacağını iddia edebiliriz. Bu bağlamdan hareketle, ‘’Hizmet Hareketi’nin Türkiye’de ve Türkiye’nin sosyal insicamına katkı yapan bir hareket olarak varlığını devam ettirmek gibi bir iddiası var mı?’’ sorunsalı üzerine inovatif ve sağlıklı müzakereler yapılması son derece önemli olacaktır. Benzer şekilde, hareketin böyle bir iddiasının olması durumunda bu uzun soluklu mefkurenin Hizmet Hareketi’nin diasporalaşma sürecini nasıl etkileyeceğini de sorgulamak gerekecektir.

HAREKETİN SOSYAL DNA’SI DEĞİŞECEK Mİ?

İkinci olarak, birçok manevi dinamik ile beraber Hizmet hareketinin sosyal DNA’sı üzerinde ciddi etkileri olan ve özellikle son üç-dört yıldır fonksiyonları sorgulanmaya başlamış olan Türk milliyetçiliği, devlet aygıtı ile geliştirilen asimetrik ilişki tarzı, demokratik şeffaflığa yer yer halel getirecek şekilde örgütlenme biçimi, Türkiye tandanslı kaynak eserlerin ve söylemlerin tasnifi/tadili meseleleri gibi birçok husus Hizmet Hareketi’nin ileride Batılı değerlerle karşı karşıya gelmemesi için üzerinde ivedilikle düşünülmesi gereken konular. Kısacası, Hizmet Hareketi Türkiye merkezli teamül ve reflekslerini orta ve uzun vadede yeniden tanımlayıp üzerinde tartışma olmayan batılı değerlerle harmanlamak zorunda. Aksi takdirde, diasporalaşma sürecinde emekleyen bir Hizmet Hareketi, batı toplumları içerisinde kendi nev-i şahsına münhasır değerleri ile ana akım toplumsal dinamiklerden uzaklaşacak ve literatür ifadesi ile paralel bir toplumsal yapı (parallel geselschaeft)  haline dönüşecektir.

BAŞARILI DİASPORA OLMANIN YOLU NEDİR?

Üçüncü olarak, başarılı diasporaları başarısız diasporalardan ayıran bir takım faktörlerin Hizmet Hareketi’nin diasporalaşma evresinde uyumlu çalışıp çalışamayacağı meselesi de son derece hayati. Oxford Üniversitesi’nden Emeritus Profesör Robin Cohen başarılı küresel diaporaların (Globalized Diasporas) niteliklerini sıralarken birçok etmenin yanı sıra özellikle başarılı diasporaların üç grup insan kaynağını son derece etkin ve uyumlu kullandıklarının altını çizmekte. Daha detaylı ifade etmek gerekirse, Robin Cohen diaspora eşrafının (kapital sahiplerinin), diaspora elitlerinin ve diasporanın yeni nesil öğrencilerinin bir biri ile uyumlu hareket etmelerinin diasporanın başarısında ve lokal topluma (country of immigration)  iltisakında hayati olduğunu öne sürmekte. Cohen’in bu önermesini Hizmet hareketi özelinde değerlendirdiğimizde, özellikle son bir yıllık süreçte Hizmet Hareketi eliti olarak tanımlanabilecek bir grup okur-söylerin (bu grubun bir çok temsilcisi kamuya mal olacak şekilde yazı yazmamak gibi bir refleks geliştirmiş durumdalar) hareketin evrileceği yön, yeniden tanımlanacak prensip ve teamüllerine dair hareketin tabanı ve  eşrafından ayrıştıklarını gözlemlemekteyiz. Hareketin elitleri denebilecek bu grubun temsilcilerinin diasporalaşma sürecinde, özellikle Hizmet Hareketi’nin eşraf ve tabanı ile uyumlu hareket edip etmeyeceği, şüphesiz hareketin bir diaspora olarak başarı yada başarısızlığında önemli bir role sahip olacaktır.

[Deniz Ayhan] 30.6.2017 [TR724]

PKK’nın hedefi ‘Adalet Yürüyüşü’ [Alper Ender Fırat]

7 Haziran 2015 seçimleri AKP’nin başarısızlığıyla sonuçlanmasından sonra yeniden sahne alma gereği hisseden PKK, saray ve çevresinin oylarını yüzde ellilere çıkarmasına en büyük pay sahibiydi. Çünkü AKP’nin başarısız olduğu seçimlerden sonra terörü öylesine arttırdı ki iç savaş endişesi yaşayan toplum, devletin ve ülkenin bekası için yeniden AKP’de toplanmayı uygun gördü. Zaten PKK, her zaman, hatta kurulduğu tarihten beri derin devletin ihtiyacı doğrultusunda ortaya çıkar, ‘derinlerin’ istedikleri almalarını sağladıktan sonra örgüt işlerini rölantiye alırdı.

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra da tam böyle olmuştu. Bu tarihteki seçimlerde başarısız olmuş Saray ve çevresinin imdadına yetişmiş ve 1 Kasım seçimlerine kadar ülkenin özellikle de Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları kentlerin yerle bir olmasıyla sonuçlanacak bir süreç yaşatmıştı. Yüzlerce asker, polis ve sivilin hayatını kaybetmesinden sonra saray 1 Kasım seçimlerinden istediğini alarak çıkmış, oylarını yüzde 10 civarında arttırmıştı. PKK birinci hedefine ulaşmıştı.

İkinci hedefi ise kentli Türk seçmenden de büyük oranda oy alarak yüzde 13’ü bulan HDP idi. HDP ilk defa kimlik siyasetini de aşan bir politik sürece yönelmiş ve etnik kimlikten çok Türkiyelilik üzerinden siyaset yapmayı tercih etmişti. Türkiye’nin bütün sorunlarına eğilen bu söylem kentli muhalif seçmeni de ikna etmiş hayatında HDP’ye hiç sıcak bakmamış geniş bir kitleden oy almıştı. PKK bu sürece tam anlamıyla su-i kast düzenlemiş, HDP’nin açılımına kurşun yağdırmıştı.

1 Kasım seçimlerinde ibrenin tekrar Saray’a doğru dönmesini sağlayan örgüt seçimlerden sonra tekrar stabil bir konuma geçti. Ahmakça bir stratejiyle Kürtlerin yaşadığı şehirlerin viran olmasını sağlayan PKK, şehirlerin yeniden imarı için böylece AKP’li müteahhitlere de bir hayli iş çıkarmış, onların servetlerine servet katmalarına imkan sağlamıştı. Saraya faydası sadece bununla bitmemişti, onun en çok istediği şeye de fırsat sağlamış bütün HDP’li belediyelere kayyım ataması için şartları olgunlaştırmıştı.

16 Nisan referandumu öncesi PKK yine devredeydi. Saray mitinglerde evet çıkarsa PKK tamamen bitecek diye bağırırken, PKK’lı yöneticilerin videoları da tam bu söyleme uygun bir şekilde dolaşıma sokulmuştu. Bu yöneticiler tam da Saray’ın istediğini diyordu ‘Aman hayır çıksın yoksa biteriz.’ Evet çıkmasına bir hayli katkıda bulunmuşlardı ama bitmemişlerdi. Nasıl bitebilirlerdi, muktedirlerin onlara su gibi, ilaç gibi ihtiyaçları vardı.
PKK şimdi yeniden sahne aldı. Çünkü sarayın onlara yine ihtiyacı var. Kılıçdaroğlu’nun ‘Adalet Yürüyüşü’ fazlaca baş ağrıtmaya başlamıştı.

Her geçen gün büyüyerek iç ve dış dünyanın ilgi odağı haline gelen ‘Adalet yürüyüşünün daha da büyümesini engellemek için PKK’nın bir an önce devreye girmesi gerekirdi. CHP’nin yürüyüşüne HDP’li kitlelerin destek vermesini hem bugün hem de ilerisi için büyük sıkıntı demekti. Bu ancak PKK ile engellenebilirdi.

Bu yürüyüşün bir terör yürüyüşü olduğu kanaati oluşturabilmek için PKK’nın hem bu ara kan dökmesi hem de yürüyüşe destek açıklamaları gelmesi gerekliydi. Nitekim 35 yıldır suyun başına oturmuş isimlerden bu yürüyüşe destek açıklamaları gecikmedi.

Bu aralar PKK ne kadar varlığını hissettirirse ve yürüyüşe destek açıklamalarını sürdürürse hem yürüyüşün büyümesini engelleyebilirler, hem de kitlesel hissiyatı CHP’nin üzerine sevk edebilirler.

PKK yine Saray’daki ağasının hizmetinde ve ona iktidar devşirmeye devam ediyor.

[Alper Ender Fırat] 30.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (11) [Ahmet Dönmez]

Mithat Aynacı, Lokman Kırcılı, Gürsel Aktepe ve Zeki Taşkın gibi bazı emniyet müdürlerinin 15 Temmuz gecesi darbecilerle birlikte yakalandığı iddialarını irdelemeye devam ediyoruz. Bugün, yaşanan tuhaflıklar ve soru işaretlerini sıralayacağım.

– Eski İçişleri Bakanı Efkan Ala, TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na verdiği ifadede, 17 Aralık’tan sonra 35 bin polisin yerlerinin değiştiğini, 6 bin civarında polis hakkında adli işlem başlatıldığını, 5 bin kadar polisle ilgili soruşturma açıldığını ve emniyet müdürü seviyesinde hiç kimse bırakılmadığını, ya görevden alındığını ya da emekli edildiğini açıkladı. 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Cemaat varsa, o gece neden sadece 3-5 müdür dışarı çıktı? Bu tasfiye edilen polisler Hizmet Hareketi’ndense o zaman Cemaat geri kalan on binlerce polisi neden evlerinde tuttu? Genelkurmay’ın resmi açıklamasına göre darbe girişimine katılan asker sayısının er, erbaş ve askeri öğrencilerle beraber 8 bin 600 civarında olduğu düşünülürse, bu 40 bin polis darbeye destek verse başarılı olma şansı ne olurdu?

– O gece emniyetçilere söz konusu WhatsApp mesajlarını kim attı? Bu mesajlar kimlere gitti? Bütün emniyetçilere gitti ise neden 5 civarında polis sahaya çıktı? Diğerleri neden darbeye destek vermedi? Yok, eğer bu mesajlar sadece söz konusu isimlere gitti ise onlar neye göre seçildi ve onları kim seçti?

– WhatsApp mesajlarında geçtiği ifade edilen Genelkurmay, Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara Emniyeti, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı gibi diğer mekanlara neden giden darbeci polis olmadı?

TRT VE DİGİTÜRK OLAYI İLE BENZEŞİYOR MU?

– Tıpkı TRT ve Digitürk’e götürülen 6 sivil teknisyende olduğu gibi, belli başlı kişiler seçilip onların özellikle darbeye katılımı sağlanarak cemaat bağlantısı mı kurulmaya çalışıldı? Bu müdürler de bir tuzağa mı çekildi?

– Gözaltının hemen ardından Mithat Aynacı’nın intihar ettiği haberleri yansımıştı. Bu haberler nereden çıkmıştı?

– Mithat Aynacı’nın tankın olduğu bölgede ne işi vardı? Darbeye destek vermek gibi bir maksadı yoksa orada ne yapıyordu?

– Tam aksine darbeye destek için geldiyse, o sırada aktif görevde olmayan bir emniyet müdürü, resmi üniformasıyla tek başına oraya gelip darbeyi kolaylaştırmak adına nasıl bir fonksiyon icra edebilir?

– Emniyet içerisinden, polislerin askerlere ateş edeceğini duyduğu için bölgeye intikal ettiği ve yatıştırma amacı taşıdığı iddiası doğru olabilir mi?

– Mülayim kişiliği ile tanınan ve örgüt operasyonlarında ‘müzakereci’ kimliği ile bir çok örgüt elemanını ikna etmesi ile tanınan Mithat Aynacı, o gece de kendince bir misyon yüklenip sokakta darbeciler ile halk arasında müzakerecilik görevine mi soyundu? Çok naif bir yorum olduğunun farkındayım ama Aynacı’yı tanıyanlara göre bu da ihtimal dahilinde. İfadesinde de bunun işaretleri var.

– Aynacı’yı arayan uzman çavuş kimdi? Aradığı saat 20.14. Henüz daha bırakın askerlerin köprüye çıkmasını, Ankara’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan bile Genelkurmay’dan ayrılmış değil. İddianamelerde darbenin erkene alındığı iddia edilirken verilen başlangıç saati 20.30. Bu dakika itibariyle Aynacı’ya gelen telefonun manası nedir? Uzman çavuş ile ne konuştular ki Mithat Müdür evinden dışarı çıktı?

– Aynacı o gece İl Jandarma Alay Komutanı ile neden görüştü ve ne konuştu? Yarbay Osman Akkaya’yı neden 6 kez aradı? Ne konuştular? Hepsi de buluşma noktasını ayarlayabilmek için miydi?

– Aynacı ile dönemin 66. Mekanize Tugay Komutanı Tuğgeneral Mehmet Nail Yiğit arasında nasıl bir bağ var? Yiğit, neden Yarbay Akkaya’ya mesaj atıp onun adını ve numarasını verdi? Aralarındaki bu bağlantıyı kim, nasıl kurdu? Daha önce nasıl bir tanışıklıkları vardı? Şu anda firari konumda olan Yiğit, bulunduğu yerden bir açıklama yapmayı tercih eder mi?

10 BİN POLİSİN GÖREVDE OLDUĞU EMNİYET’İ BİRKAÇ TANK VE 1 HELİKOPTERLE Mİ İŞGAL EDECEKLERDİ?

– İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın ifadesine göre o gece İstanbul’da hem geniş çaplı bir IŞİD operasyonu hazırlığı hem de rutin Huzur Operasyonu vardı. Bu nedenle 6 bin polis sadece bu operasyonlar için görevdeydi. Hâlihazırda o gece rutin görevini yapanlarla beraber 10 bine yakın polis vardı. Bir iki tank ve bir helikopterle koskoca Vatan Emniyet Müdürlüğü’nün işgal girişimi sözkonusu olabilir mi? Mantıklı mı? Eğer hakikaten o tanklar Emniyet’i işgal için gidiyorsa bu planı kim yaptı? Yarbay Akkaya ve yılların emniyet müdürü Mithat Aynacı bunu düşünemedi mi?

– Kendisine ateş edildiği için korunma amaçlı tanka girdiği ifadesi yalansa, bir emniyet müdürü tanka niye biner? Daha önceden tank kullanma tecrübesi olmadığı belirtilen Aynacı’nın ZPT aracının içinde ne işi vardı?

– Yok eğer Aynacı’nın ifadesi doğru ise tam tarafları yatıştırmış ve ikna etmişken, halk da alkışlıyorken orada darbecilere ateş edenler kimlerdi? Bir sabotaj mı vardı?

– En önemlisi; Mithat Aynacı tuzağa düştü ise ifadesinde neden bunu ayrıntıları ile anlatmadı? İfadesi işkence altında mı alındı? Bu durumda mahkemede neler söyleyeceği çok önemli.

– Aylardır aranan Lokman Kırcılı ve Gürsel Aktepe, o gece telefonlarına geldiği iddia edilen mesajlar nedeniyle mi dışarı çıktı? Bu iki müdür cemaate yakın isimlerse eğer, bahse konu mesajları atanlar kimler? Cemaat bu olayı araştırdı mı? Eğer Gülen’in dediği gibi Hizmet Hareketi’nden olup da darbeye katılanlar hainse bu mesajları atanlar kimler? O halde bu hainleri tespit edip ifşa etmek çok mu zor? Değilse neden bu yapılmıyor?

– Kırcılı, Aktepe ve Taşkın tam olarak nerede ve nasıl gözaltına alındı?

– Eğer kendi savunmaları doğru ise aylardır aranan iki eski istihbaratçı, o sabah emniyete 2 kilometre mesafede ne yapıyordu?

– Ters açıdan bakacak olursak; polisler, o sabahki keşmekeş içerisinde, kendilerine 2 kilometre ötede bir araba içinde bekeleyen iki eski müdürü nasıl farketti ve nasıl gözaltına aldı? Birileri Kırcılı ve Aktepe’yi o noktaya çekmiş, emniyete de haber mi vermişti? Yani aynı el hem müdürleri oraya çağırıp hem de onları gözaltına alacak polisleri mi harekete geçirmişti?

7 KİŞİ İLE 5 DAKİKADA DERDEST EDİLEN ‘DARBECİLER’

– Sabah’ın haberi doğru ise yani İstihbarat Dairesi’ne geldiler ve orada gözaltına alındılarsa bu kamera görüntüleri neden yayınlanmıyor? Neden kameradan dondurulduğu iddia edilen bir fotoğraf karesi ile yetiniliyor?

– Sabah’ın kamera görüntülerine dayandığını iddia ettiği habere göre Aktepe, Kırcılı ve Taşkın o gece saat 02:09 sularında binaya giriyor. Yayımlanan fotoğrafta da bu 3 isim dışında herhangi bir darbeci asker görünmüyor. Bbu 3 eski müdür tek başlarına mı Emniyet’i işgale kalkıştı?

– Yine aynı haberde, ‘Aktepe ve Kırcılı binanın içinde operasyonu sevk ve idare ederken görüntülendi’ deniyor. O halde bu görüntüler niye yayınlanmıyor?

– Haberde, sabah saat 08.53’te işgalcilere müdahalenin başladığı kaydediliyor. Sadece 3 işgalci müdür, o saate kadar içeride ne yaptı? Darbeci askerler neredeydi? Emniyet o saate kadar 3 kişiye neden müdahale etmedi?

– Aynı habere göre, sabah 08.53’de içeri giren 7-8 kişi hemen Kırcılı ve Aktepe’yi kelepçeliyor. 7-8 kişinin içeri girip kelepçeleyebileceği 2 kişi ile Emniyet işgali mi olur? Darbeye mi kalkışılır? Böyle darbecilik olur mu?

– 08.59’da da 10-12 kişilik bir grubun darbeci 7-8 kişiyi teslim alarak kelepçelediği belirtiliyor. “Böylece darbecilerin işgal girişimi 7 saatte bitirilmiş oldu” deniyor. Toplamda 10-12 kişinin, işgalci 7-8 kişiyi 6 dakika içerisinde kelepçeleyip gözaltına aldığı bir operasyondan söz ediliyor. Herhangi bir uyuşturucu ya da gasp operasyonuna bile bundan çok daha fazla polis katılıyor. Bu kadar küçük ve basit bir operasyon için neden 7 saat beklendi peki?

– Yoksa bütün bu soru işaretleri bu emniyetçilerin dışarıda gözaltına alınıp İstihbarat Dairesi’ne getirildiği görüşünü mü kuvvetlendiriyor? Bu sayede “Paralelci polisler darbeci askerlerle birlikte Emniyet’e gelip eski koltuklarına oturmaya çalıştılar” algısı mı oluşturulmak istendi?

[Ahmet Dönmez] 30.6.2017 [TR724]

Necip milletimiz demiyorum artık [Tarık Toros]

Korkuyorlar.

Çok korkuyorlar.

Onun için, büyüme ihtimali olan her türlü eylemi daha küçükken bastırıyorlar.

Açlık grevindeki Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tutuklanmasının tek nedeni bu.

Başarılı oldu mu?

Evet, eylem büyümedi.

Sadece şu:

OHAL kararnamesi ile gerekçesiz olarak işlerini kaybettikleri için açlık grevine başlayan bu iki insan, cezaevinde adım adım ölüme gidiyor.

Dışarıdaki bir avuç seveni, yüreği ağzında sağlık durumlarını takip ediyor.

İşlerine iade edilecekler mi?

Hayır.

Belki de…

Ölüm kertesine yakın, egemenler harekete geçip “affettik” diyebilir, bilmiyoruz.

Şunu hesap etmekle meşguller:

İşlerine iade edersek, bu bir yol olur mu?

Başkaları da aynı kapıdan geçmek ister mi?

Bunları kahramanlaştırmış olmaz mıyız?

***

Tuhaf değil artık.

Artık Türkiye’de her şeye ama her şeye böyle bakılıyor.

Hayatın genel akışı “siyaset”, “çıkar hesabı” oldu.

Hukuk-yargı, görüntüde var sadece.

O görüntüye de ihtiyaç var;

Çünkü Batı dünyası, olmayan adalete sırf bu yüzden “var” muamelesi yapıyor. 

***

İki gün Brüksel’deydim.

Avrupa Parlamentosu çevrelerinde politikacı ve gazetecilerle temas etme imkânı oldu.

Türkiye’de hukukun ve özgürlüklerin bittiğini, insan hakları ihlallerini, işkenceyi, demokrasinin rafa kaldırıldığını, sistemin bir daha dönmemek üzerine değiştirildiğini ve daha da kötüye gideceğini çok iyi biliyorlar.

Ayrıca hemen herkes mevcut cumhurbaşkanından nefret ediyor.

Özellikle referandumdan önce Hollanda’nın Türk bakanları sınır dışı etmesi ile gelişen olaylar ve korumalarının ABD’de protestocuları dövmesi, ülkenin başındakilerin itibarını sıfırın altına düşürmüş vaziyette.

Erdoğan, uluslararası toplantılar dışında Batı’dan davet alamıyor.

İşte Almanya, G20 zirvesi için Hamburg’a gidecek Türkiye Cumhurbaşkanına miting yapmak için meydan, konuşmak için salon vermiyor.

Ayrıca, “sabıkalı korumalarını da buraya getirme” ihtarında bulundular.

Bir ülke için daha büyük aşağılanma olur mu?

Peki, Türk halkının bundan haberi var mı?

Ağırlıklı olarak TV haberleri seyreden, gününün en az 5-6 saati ekran başında geçen vatandaş nereden bilsin.

Hoş, propaganda yayınlarıyla öyle motive edildi ki, bu haberleri veren kanal olsa dahi, ekrana terlik fırlatıp “Türkiye’nin güçlü olmasını istemiyorlar” diye söylenir.

Ülkede kutuplaşma olgunlaştı, bu noktadan sonra gazetecilik özgürleşse dahi pek işe yarayacağı yok maalesef.

***

Çok korktukları için, büyüme olasılığı olan eylemleri daha ufacıkken bastırıyorlar.

Pankart açan gençleri gözaltına alıyorlar.

Üç-beş kişi bir araya gelse, diplerinde sivil polis bitiyor.

İnsan hakları anıtının bile etrafı, haftalardır bariyerle çevrili.

Sadece Erdoğan’a hakaret davalarında 2016 bilançosu bile yeterli fikir veriyor: 5 bine yakın kamu davası, 1080 mahkûmiyet.

Boğaziçi’nde Saray’ın atadığı rektör konuşurken sırtını dönen gençlere işlem yapmadılar Allah’tan.

Etkili bir eylemdi.

Hem ne için soruşturma açacaklardı ki: Pankart yok, slogan yok, lafla bir şey söyleme yok!

Hayır diyen yüzde 50, kendi etrafında gerisin geriye dönse biter bu iş.

Onun yarısı, hatta yarısının yarısı bile yeterli.

Lakin, olmuyor işte.

Millet, itiraz eden bir avuç insanı uzaktan seyrediyor sadece. 

***

Diyeceksiniz ki, CHP yürüyor işte.

Bayramda bile kesmeden devam eden bu eylem, kıymetli.

Ana Muhalefet yürüdüğü için ilişemiyorlar, HDP’liler yürüse Ankara’dan çıkmadan gözaltına alınmışlardı.

Kılıçdaroğlu İstanbul’a yaklaştıkça katılım artıyor.

Ve Saray, ilk defa gündem belirleme inisiyatifini kaybetti.

Haftalardır manşetlerde CHP ve genel başkanı hedef gösteriliyor.

Yayınların etkisiyle, yürüyüş yoluna hayvan dışkısı döktüler, o bile “Adalet yürüyüşü”ne yaradı.

Ayrıca düşünün, mola yerindeki suyu kesen zihniyet, cezaevlerindeki tutsaklara neler yapmaz..!

Saray çok rahatsız, nasıl olmasın ki.

Talimatlanan havuz, CHP’yi şeytanlaştırmak için her gün yeni bir yalan üfürüyor.

Yalan bulamayınca da, meşhur “İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki ekmek karnesi” haberleri bir kez daha tedavüle sokuluyor.

NTV gibi havuzun klorunu fazla kaçıran kanallar, “adalet”i atmış “İstanbul yürüyüşü” diyor.

Nasıl hatırlanmak istiyorsa öyle yayın yapıyor.

Koç Üniversitesi, basın özgürlüğü konulu sunumu, politik hassasiyetler gerekçesiyle iptal etmiş.

O da bununla hatırlanacak. 

***

Tutuklu on binlerce masum…

Binlerce işkence vakası…

Cezaevlerindeki yüzlerce bebek…

Evinin önünde güpegündüz kaçırılan onlarca insan…

Hastane odasında gözaltına alınan lohusa kadınlar…

İntihar süsüyle öldürülenler…

Babası yüzünden tutuklanan çocuklar, kocası yüzünden içeri tıkılan anneler…

Dışarıda kahrından yaşamını yitiren nineler, dedeler…

Topyekûn iflas eden insanlık ve insanlığımız.

Necip milletimiz demiyorum artık.

Hayatım boyunca da demeyeceğim bunu.

Allah müstehakını versin, diyeyim.

Siz de âmin deyin.

[Tarık Toros] 30.6.2017 [TR724]

Zulme rıza zulümdür [Faik Can]

Bugünler, Türkiye tarihinin en kara günleri olarak kaydedilecek. Zulümler, cinayetler, yalanlar, iftiralar hiç ara vermeden ve üstelik dozunu artırarak devam ediyor. Zalim, yaptıklarının keyfiyle ellerini ovuşturuyor, mazlum ise sesini tek duyanın Rabbi olduğunu bildiğinden halini O’na arz ediyor. Bir de olan biteni umarsızca seyreden, vicdanı tamamen tefessüh etmiş, yılan gibi zehirlemekten zevk alan ve haksızlığı meslek edinmiş bir kitle var. Bu bahtsızların önemli bir kısmı kendilerini “dindar” olarak tanımlayan camiaların etkili isimleri. Her gün yüzlerce mağduriyet tablosuna şahit olunuyor. Ama dindarlarımız alabildiğine kör ve sağır. Kalpleri hakikate karşı adeta taş kesilmiş. Ne mazlumun iniltisini duyuyorlar, ne hayırhahların iyi niyetli uyarılarına kulak veriyorlar. İman kabiliyetlerini kaybetmiş kâfirlere benzer bir halleri var: “(İman etmeleri için kendini helak edercesine gösterdiğin iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince, kendilerini ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir. Allah onların kulaklarını ve kalplerini mühürledi. Gözlerinde de bir perde vardır. Onların hakkı çok büyük ve dehşetli bir azaptır.” (Bakara Sûresi, 6-7)

Merhamet, şefkat, insanlara ve bütün varlıklara iyi muamele etme, emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker (iyiliği yayma ve kötülükle mücadele gayreti içinde olma), insanlara hayır adına nasihatlerde bulunma İslâm’ın temel esaslarından. Ne var ki yukarıda bahsettiğimiz tipte insanlara bu saatten sonra iyiyi, güzeli, hakikati anlatmaya çalışmanın bir faydası yok. Özellikle zulmün, yalanın, iftiranın, gıybetin Allah katında ne kadar çirkin görüldüğünü, sahibini nasıl bir rezilliğe düçar kıldığını bilen bahse konu zevatı dünyada hüsran, ahirette çetin bir hesap bekliyor.

Münafığın zararı kâfirden fazla

Kur’an’da münafıklar aleyhindeki tehditlerin ve mü’minleri nifak hususundaki ikazların çok olmasının sebebi bu günlerde daha iyi anlaşılıyor. Efendimiz’in (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) hayat-ı seniyyelerine baktığımızda münafıkların sebep olduğu sıkıntıların, müşriklerinkinden az olmadığını görüyoruz. Müşriklerin Efendimiz’in ailesinin iffetine dil uzattıklarını bilmiyoruz. Ama münafıklar bu alçaklığı bile yaptılar. Hem de Allah Resûlü’nün arkasında namaz kılarken yaptılar. Müşrikler, Uhud’da Efendimiz’e karşı açıkça savaşırken, münafıklar Allah Resûlü’nün ordusunda çıkardıkları fitne ile cepheden adam kaçırdılar, Müslümanların kuvve-i maneviyesine zarar verdiler.

Hayatını iman hakikatlerinin isbatına adamış Bediüzzaman da aynı dertten muzdaripti. Bu hususta kendisine sorulan “Madem Kur’an-ı Hakîm’in feyziyle ve nuruyla en inatçı dinsizleri ıslah ve irşad etmek için Kur’an’ın himmetine güveniyorsun, hem de bunu bilfiil yapıyorsun. Neden yakınında bulunan bu mütecavizleri çağırıp irşad etmiyorsun?” sorusuna şu dikkat çekici cevabı vermişti:

“Usûl-i şeriatin mühim bir kaidesidir ki, bilerek zarara razı olana şefkat edilip lehinde bakılmaz! İşte ben, Kur’an-ı Hakîm’in kuvvetine istinaden dava ediyorum ki, çok alçak olmamak ve yılan gibi dalâlet zehirini serpmekten zevk almamak şartıyla en inatçı bir dinsizi birkaç saat zarfında haydi ikna edemesem bile ilzam etmeye (susturmaya) hazırım. Fakat nihayet derecede alçaklığa düşmüş birine, bilerek dinini dünyaya satan ve bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarıyla değiştirecek derecede bir münafıklığa girmiş insan suretindeki yılanlara hakikatleri söylemek, hakikatlere karşı hürmetsizliktir ve inciyi ineklerin boynuna takmak darbı meselindeki davranışa benzer. Çünkü bu tecavüzleri yapanlar, hakikati kaç defa Risale-i Nur’dan işittiler. Fakat hakikatleri bilerek zındıka dalâletleri lehine çürütmek istiyorlar. Böyleleri yılan gibi zehirlemekten lezzet alıyorlar.” (28. Mektup, 4. Mesele)

Üstad dinsizlerden değil, hakikati kaç defa Risale-i Nur’dan işiten münafıklardan, ümidini kesmiş bir vaziyette şikâyet ediyor. Onlara bir şey anlatmanın faydasız olduğunu söylüyor. Maalesef Bediüzzaman’ın bahsettiği bu tipler bazı Nur cemaatlerinde bile barınabiliyor. Bunlar zalim bir münafığa temenna durup, elmas kıymetindeki hakikatleri dünyalık basit cam parçalarına feda ediyor. Risale-i Nurları çok okumalarına rağmen, hakikatlere karşı bilerek gözlerini kapatıyor, kulaklarını tıkıyorlar. Ne uhuvvet risalesini dikkate alıyorlar, ne ihlas düsturlarını hayatlarına taşıyorlar. Yaşları, başları ne olursa olsun, hasedleri gözlerine perde olmuş bu talihsizlere, kazanma kuşağında kaybeden zavallılar olarak bakmaktan ve üzülmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Onlara bir şeyler anlatmaya çalışmak, Üstad’ın çok veciz buyurdukları gibi, ineğe inci takmaktan farklı değil.

En büyük vebal, kitleleri yönlendirenlerin

Bunlar gibi yine bazı insanlar var ki, particilik, menfaat, ideolojik taraftarlık, cemaat veya tarikat aidiyetinin getirdiği haset, enaniyet gibi sebeplerle gerçekleri görmek istemiyor. Gördüklerini çarpıtıp hakikatlere karşı savaşıyor. Bile bile bu şekilde davrananlara, peşinden sürüklediği kitleleri bu istikamette yönlendiren etkili, yetkili insanlara asla müsamaha ile bakılamaz. Zulmü alkışlayanların, ona payanda olanların, hırsızlığa, haksızlığa gönüllü olarak fetva üretenlerin, düşmanlığı, nifakı, iftira ve yalanları planlayıp organize bir şekilde yayanların iflah olmaları mümkün değildir.

Maalesef, Nemrut’un ateşine iştiyakla odun taşıyan bir dindar(!) kitle ile karşı karşıyayız. Cemaatleri, tarikatleri yönetenler de, diyaneti paçavraya döndürmüş görmez adam ve avanesi de bu işin vebalini ahirette ödeyemezler!  Bir de Efendimiz’i ve sahabeyi güya akademik özgürlük adına utanmadan eleştirirken zalime yaltaklanan ilahiyat hocaları var! Onlar günün birinde bu masum insanların yüzüne nasıl bakacaklar, ahirette Allah sorduğunda ne cevap verecekler!

Geniş halk yığınları için bu konuda hafifletici sebeplerden bahsedilebilir. Cehalet, fakirlik, alternatif haber duyma imkânlarının kısıtlılığı, doğru bilgiye ulaşma zorluğu gibi sebeplerden dolayı hakikatlere tavır alanları yukarıdakilerle aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz. Onlara doğruları anlatmak, düştükleri günah ve suizan bataklığından kurtarmak, af ve müsamaha ile mukabelede bulunmak hem hakikate hürmetin hem de evrensel tebliğin gereğidir.

Akıl insan için zararlı olandan uzak dursun, faydalı olana talip olsun ve onu hayatına taşısın diye vardır. Kur’ânî bir tabir olarak “akletmek” ancak inanmış kalbin bir fiilidir ve insanın kendisine faydalı olan şeyleri tercih edip işlemesi, zararlı şeylerden uzak durması demektir. Akledemeyen insanın kalbinde iman zaafı vardır. Hasedi imanının önüne geçtiğinden kalbi doğru çalışmaz. Dolayısıyla Allah’a, ahirete iman ettiğini iddia eden, yazılarıyla, konuşmalarıyla geniş kitleleri etkileme imkânına sahip olan hacılar, hocalar zarara bile bile razı oluyorlar. Bunlar sefihtir ve akleden insanın göreceği muameleyi hak etmez. Kur’an bize bu tipleri şöyle tarif eder: “Siz kitabı okuyor, insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emrediyor fakat kendinizi unutuyor musunuz? Siz hiç düşünüp akletmez misiniz?” (Bakara Sûresi, 44).

[Faik Can] 30.6.2017 [TR724]

Darbenin alametleri! [Sefer Can]

15 Eylül 1980. 12 Eylül Darbesinden üç gün sonra gazetelerde şu haber yer alır: “Bazı üniversite ve akademilerin senato ve yönetim kurulları ile Anayasa Mahkemesi başkanı, Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’e gönderdikleri kutlama telgraflarında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlılık ve başarı dileklerini sundular.”

Anayasa Mahkemesi Başkanı Şevket Müftügil’in kutlama kuyruğunda sıraya girmesi kısa demokrasi mücadelesi tarihimizin özeti gibidir. İsminin başında ‘anayasa’ ibaresi olan yüksek mahkemenin başkanı, anayasayı Liga eden darbecisini kutluyor. TBMM, sendikalar, dernekler dâhil pek çok kurumu kapatan darbeciler, Anayasa Mahkemesi’ne dokunmamıştı. Futbol oynamayı yasaklayıp, futbol federasyonunu görevde tutmak gibi.

Hukuk ve akademi camiasının darbecileri kutlama ve biat etme alışkanlığı ne yazık ki 12 Eylül’le sınırlı değil. 27 Mayısçılara suflörlük yapan Sıddık Sami Onar’dan Kenan Evren’in anayasacısı Orhan Aldıkaçtı’ya kadar liste uzuyor.

Bu hafıza tazeleme girişiminin sebebi yapmaya çalışacağım bir teşhisi kolaylaştırmak. Nasıl ortalama bir doktor belirtilerden hareketle karşısındaki kişinin yüzüne bakarak bile kalp krizi teşhisi koyabilir. Aynı şekilde ortalama bir gazeteci, daha önceki krizlerden kıyas yaparak şu anda başarıya ulaşmış bir darbenin sonuçlarını yaşadığımızı görebilir. Başta anayasa olmak üzere hukuk rafa kalkmışsa; siyasetçilere mahpushane yolları görünmüşse; medya biat ile giyotin arasında sıkışmışsa; akademide sakıncalılar listesi hazırlanıp kıyımlar yapılıyorsa; cezaevleri dolmuş taşıyorsa o ülkede dört başı mamur bir darbe yaşanmış demektir. Daha özelde Anayasa Mahkemesi diz çökmüş ve işlevsiz hale gelmişse, Parlamento Danışma Meclisi’ne dönüşmüşse adı konulmamış darbenin varlığı inkar edilemez.

Lafı çok mu dolaştırdım bilmiyorum ama Anayasa Mahkemesinin son kararı bunları hatırlattı. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmelerinin ardından göreve iade talebiyle 115 gündür açlık grevi yapan tutuklu eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tahliye talebi, Anayasa Mahkemesi’nce (AYM) oybirliğiyle reddedildi.

AYM, cezaevi şartlarının Gülmen ve Özakça’nın fiziksel ve ruhsal sağlıklarına acil bir tehlike oluşturmadığına hükmetti. Öyle bir cezaevi tablosu çizdiler ki hastalığı olanın içeri girip bedavadan tedavi olası geliyor! Alpaslan Altan ve Erdal Tercan iki AYM üyesiydi. Başta Başkan Zühtü Aslan olmak üzere birlikte görev yaptıkları yüksek yargıçlar tarafından arenada kurban edildiler. O gün diz çökmüşlerdi, son kararla alçak sürünme pozisyonunu tescillediler.

Benzerlikleri ve belirtiler listesini de tam yapmak lazım. Tutuklanan gazeteciler, kapatılan gazeteler varsa, kimse ‘darbe oldu mu?’ tereddüdü yaşamaz. Nazlı Ilıcak, ‘Faşizm yargılanıyor’ yazısından dolayı MGK’nın 52 numaralı bildirisine aykırı davranmaktan ya da ‘Evrenspor’ başlığı yüzünden hapishaneye giriyorsa, kalemi kimin kırdığından şüphe duyulmaz. Adı ister bildiri, isterse KHK olsun kanun yerine numaralı fermanlar düzeni işliyorsa demokrasiden söz edilemez. Kenan Evren’in ağzından çıkanın kanun olduğu görüldüğü halde; darbeyi Ecevit mi, Demirel mi yaptı? Sorusu sorulmaz. Mühür kimdeyse Süleyman odur, darbe kimin işine yaramışsa, kimin iktidarını pekiştirme amaçlına hizmet etmişse darbeci odur!

[Sefer Can] 30.6.2017 [TR724]

Güneşten parlak Cennetten güzel [Safvet Senih]

Evet, güneşten daha parlak ve Cennetten daha güzel olan Kur’an ve iman hizmeti uğrunda her şey fedâ edilir. Onun için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Hapishanede talebelerine yazdığı bir mektupta diyor ki:

“Aziz, sıddık kardeşlerim,
“Diğer yerlere göre en sıkıntılı ve en soğuk olan bu hapsin zahmet ve meşakkatini çekenlerden, elbette bu hapsin sebebinde, derecesine göre bir kaçınmak meyli olacak. Fakat onun zâhiri sebebi olan Risale-i Nur’un o zahmet çekenlere kazandırdığı iman-ı tahkiki ve iman-ı tahkiki ile hüsn-i hâtime (imanla kabre girmek) ve şirket-i mânevîye ile yüzlerce insan kadar sâlih ameller kazanmak, o acı  zahmeti, tatlı bir rahmete çevirdiğinden, bu iki neticenin fiyatı, sarsılmaz bir sadakat ve sebatkârlıktır. Onun için,  pişman olmak ve vazgeçmek büyük bir zarardır.

“Risale-i Nur talebelerinin dünya ile alâkası olmayan veya pek az bulunanları için  bu hapis daha hayırlıdır, bir cihetten hürriyet yeridir.

“Alâkası bulunan ve idaresi (geçimi) yerinde olanlara sarf edilen paraları, kat kat sadakalara ve geçirilen ömür saatleri kat kat ibadetlere çevirmesinden, şikayet yerine şükür etmeleri gerekiyor.

“Fakir ve zayıf kısmı ise zaten hapsin haricinde, faydasız şeyler, mesuliyetli meşakket verdiğinden, bu hayırlı, çok sevaplı, mesuliyetsiz ve arkadaşlarının karşılıklı tesellileriyle hafifleşen meşakkat, onlar için hamd ve şükre vesiledir.”

“Madem biz böyle sarsılmaz, en  yüksek, en büyük, en ehemmiyetli, fiyat takdir edilmez derecede kıymetli ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakikatın uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere, sıkıntılara ve düşmanlara tam bir metanetle mukabele etmemiz gerekir. Hem, belki karşımıza aldanmış ve aldatılmış bazı hocalar, şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır. Bunlara karşı, birliğimizi, dayanışmamızı muhafaza edip onlarla uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir.”

“Bazı sebepler yüzünden, ben en ziyade Hüsrev’i, Hâfız Ali’yi, Tâhirî’yi sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin, teslim ve kalb rahatı onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. ‘Acaba neden?’ der idim. Şimdi anladım ki, onlar, hakikî vazifelerini yapıyorlar, mânasız boş şeylerle meşgul olmadıklarından, kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından, enâniyetten gelen kendilerini beğendirme bulunmayıp tenkit ve telaş etmediklerinden, temkinleriyle, metanetleriyle ve tam bir  kalb tatminiyle Risale-i Nur talebelerinin yüzlerini ak ettiler, dinsizliğe karşı Risale-i Nur’un mânevî kuvvetini gösterdiler. Cenab-ı Hak  onlardaki  nihayet tevâzu ve mahviyette tam izzet  ve kahramanlık  seciyesini bütün kardeşlerimize teşmil ettirsin. 

“Ben bu gece Eski Said’in izzetli damarı ile, ellerimiz kelepçeli beraber süngülü askerlerle (hapisaneden mahkemeye ) sevkimizi düşündüm, şiddetli bir hiddet geldi. Birden kalbe ihtar edildi ki; hiddet değil, belki tam bir iftiharla şükür ve sevinçle bu vaziyeti karşılamak lazım. Çünkü şuur sahibi varlıklar ve haddü hesaba gelmeyen meleklerin, ruhânilerin ve insanlardan ehl-i hakikatın ve ehl-i vicdanın ve tahkîkî  iman sahiplerinin nazarlarında, hak, hakikat, iman ve Kur’an yolunda bu asra meydan okuyan bir kahramanlar kâfilesi suretinde görünüyorsunuz. Bunların teveccühü ise, Allah’ın rahmetini ve İlahî kabulü gösteren bu yüksek takdir ve beğenmeye karşı mahdut bir kısım serseri, haylaz ve beyinsizlerin tahkir ederek bakmalarının hiçbir önemi olamaz. Hatta bir gün hastalık için araba ile gittiğim zaman, çok ağırlık hissettim. Sonra sizin gibi elim bağlı beraber gittiğim vakit, büyük bir inşirah ve mânevi bir ferah hissettim. Demek o hal, bu sırdan ileri gelmiş.

“Çok defa söylediğim  gibi yine tekrar ediyorum ki, tarihte Risale-i Nur  talebeleri gibi hak yolunda pek çok hizmet eden ve pek çok sevap kazanan ve pek az zahmet çeken görünmüyor. Biz ne kadar zahmet çeksek yine ucuzdur.” (On Üçüncü Şua) 

Evet aynen öyledir…

[Safvet  Senih] 29.6.2017 [TR724]
ssenih@samanyoluhaber.com

‘Reis’in Rus Ruleti! [Göksel İlhan]

Son 1,5 yılda inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türk-Rus ilişkilerinde, bu defa da askeri alanda işbirliği gündemde. Birkaç üçüncü dünya ülkesi dışında gidebileceği fazla ülke kalmayan Erdoğan, bu sıralar her fırsatta kapısını çaldığı ‘Putin Abi’sinden böyle bir söz aldı mı bilinmez. Ama kendisinin ve Savunma Bakanı’nın sözlerine bakılırsa NATO üyesi Türkiye, Rusya’dan S-400 füzesi alacakmış.

Rusya tarafından bu yönde bir teşvik de var gibi görünüyor. Bu gelişmeleri değerlendiren bir Rus askeri uzman, S-400 füze savunma sistemini alması durumunda Erdoğan’ın ‘bölgenin reisi’ olacağını ifade etmiş.

Öte yandan Milli Savunma Bakanı Işık’ın açıklamalarını değerlendiren bir başka Rus uzman da ‘S-400 füze sistemini Türkiye’ye satabiliriz. Fakat önce kendi ordumuza bu silahlar verilmeli. Bugün ordumuz tamamen bu sisteme sahip değil. Sonra durumu değerlendiririz.’

Anlayacağınız üzere durum biraz karışık. Peki bir NATO üyesinin örgütün kuruluş amaç ve hedefleri arasında düşman olarak gördüğü Rusya’dan savunma sistemi alması ne ölçüde mantıklı?

Buna cevap vermeden önce ‘yeni bir silah sistemi nasıl seçilir?’ sorusuna cevap vermek gerekiyor.

***

Bir ülke, yeni bir silah sistemi satın almak istediğinde seçimini belirli kriterlere göre yapar. Bu kriterleri; performans kriterleri, mali-lojistik kriterler ve uyum kriterleri (interoperability) olarak üç başlık altında toplayabiliriz.

Performans kriterleri, alınacak silahın belirlenen ihtiyacı karşılama konusundaki kabiliyeti olarak tanımlanabilir. Örneğin tedariki düşünülen hava savunma sisteminin etkili menzili, irtifası, tek atışta hedefe isabet oranı, tekrar yüklemeye gerek kalmadan atabileceği füze sayısı, tekrar yüklemenin ne kadar kısa sürdüğü, sistemin ne derece mobil olduğu, hızlı hareket edebildiği, bir yere intikalinden sonra ne kadar kısa sürede tekrar atışa hazır hale gelebildiği, elektronik karıştırmaya karşı dayanıklılığı gibi hususlar performans kriterlelerine örnek olarak verilebilir.
Alınacak silah sistemlerini etki eden bir diğer faktör de mali ve lojistik kriterlerdir. Bunlar; ilk tedarik maliyetleri, silah sisteminin envanterde kaldığı sürece karşılanacak idame-işletme giderleri (ki bu giderler bazen çok büyük maliyetler olarak sonradan ortaya çıkabilmektedir), silahın arıza sıklığı, arıza çeşitleri, yedek parçalarının uzun yıllar ekonomik şekilde bulunabilme durumu gibi kriterlerlerdir.

Üçüncü ve önemli diğer bir faktör ise uyum (interoperability) kriterleridir. Bu da alınacak silah sisteminin Silahlı Kuvvetlerin envanterinde olan diğer silah sistemleri ile entegre şekilde kullanılabilir olması hususudur. Ayrıca, NATO üyesi ülkelerin silahlarının ve sistemlerinin muhtemel bir NATO harekatında entegre ve uyumlu olarak kullanılması için gerekli olan uyum kriterleri de silah sisteminin seçimine tesir eder.

***

Türkiye’nin uzun menzilli hava savunma sistemleri olası bir krizde faydalanabileceği NATO imkanları gözardı edilirse, oldukça yetersizdir. Birinci ve İkinci Irak Savaşları ve son olarak Suriye krizi esnasında Türkiye bu zaafiyetini ABD ve NATO sistemlerini ülkemize davet ederek gidermeye çalışmıştır.

Ülke savunması için çok önemli olan bu kabiliyet, yıllarca ihmal edilmiş, Türkiye’nin savunmasız kalmasına her nedense göz yumulmuştur. Bu konudaki sorumluluğun politikacılara olduğu kadar, karar verme düzeyindeki askerlere de ait olduğunu ifade etmek gerekir. Bazı sınır komşularımızla karşılaştırma yaptığımızda durumun vehameti daha da netleşmektedir. Örneğin Yunanistan ve Suriye on yıllar boyunca bilinçli ve planlı bir tedarik politikası izleyerek oldukça güçlü ve geçilmesi zor Entegre Hava Savunma Sistemleri oluşturmuşlardır.

***

Alternatifler nelerdir?

Halihazırda Türkiye’nin hava savunma ihtiyacını doğrudan karşılayabilecek  alternatifler; ABD Patriot, Rus S-400, Çin FD-2000 ve Fransız-İtalyan SAMP/T3 gibi sistemler olabilir.

Ancak uyum kriterleri açısından değerlendirirsek, Rus ve Çin sistemlerinin en büyük sorunu, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 60-70 yılda geliştirilen ve NATO kritierlerini esas alan komuta kontrol sistemi ile uyumsuzluklarıdır. Teknik uyumsuzlukları bir takım yazılımlarla kısmen aşmak mümkün olsa da, bu sistemlerin mevcut sistemlerimize tam olarak entegre edilmeleri son derece zor olacaktır. NATO standartları dışındaki bir sistemin entegrasyon maliyetlerinin boyutunun ne olabileceğinin iyi hesaplanması gerekmektedir.

Örneğin zamanında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Rusya’dan tedarik edilen ve Türkiye’nin baskısı sonucu Yunanistan’a gönderilen S-300 hava savunma sistemi, aradan yıllar geçmesine rağmen Yunanistan tarafından kendi sistemleri ile tam olarak entegre edilememiştir.

Diğer yandan halen envanterinde çok fazla sayıda eskiden kalan Rus hava savunma sistemleri bulunan, Polonya ve Macaristan gibi NATO üyesi Doğu Avrupa ülkelerinin en büyük problemi, bu sistemlerini, aradan yıllar geçmesine rağmen, teknik, eğitim ve kullanım açısından NATO sistemlerine entegre edememiş olmalarıdır.

***

Türkiye’deki orta-uzun menzilli hava savunma füzesi savunma sistemi tedarik projelerinin en az 20-30 yıllık bir geçmişi vardır. Bu kadar uzun süre içinde, bu denli kritik bir teknolojinin ülkede geliştirilmesinin projeleri oluşturulmamış, kaynakları ayrılmamış, farklı yöntemleri planlanmamış, ülkenin son bu kadar uzun süre hava savunma yönünden zayıf kalmasına kayıtsız kalınmıştır.

Ülkemizde çoğu zaman olduğu gibi bu konuda da kolaycılığa kaçılmış, bu kadar kritik öncelikteki bir yeteneğe ancak milyarlarca dolar harcanarak alınacak bir sistemle “otomatik olarak” ulaşılacağına inanılmıştır. Ekonomik göstergelerin bu tür yatırımlar için uygun olduğu AKP iktidarının ilk dönemlerinde de bu durum değişmemiştir.

***

Silah seçiminde politik tercihlerin etkisi

Bazen tedarik edilecek silah sisteminin seçiminde ülkelerin politik ilişkilerinin de rolü olabilir. Geçmişte Türkiye’de de bu durum yaşanmıştır. Örneğin şu anda Silahlı Kuvvetlerimizin envanterinde bulunan, İspanyol yapımı, CN-235 pervaneli ulaştırma uçağının tercih edilmesinde, o dönemde AB üyeliğine müracaat sürecinin etkin olduğu söylenir. Bu uçaklardan o zaman ihtiyacımızdan çok fazla sayıda satın alındı. Başka ülkelere verilerek fazlalıktan kurtulunmaya çalışıldı.

Öte yandan Rusya ile ilişkilere olumlu katkı yapması maksadıyla, Jandarma Genel Komutanlığına 1995 yılında Rusya’dan 19 adet MI-176 helikopter
satın alındı. İç güvenlik harekatının ihtiyacına cevap veremeyen bu helikopterler etkin kullanılamadığı gibi, bakımlarının yapılabilmesi için milyonlarca dolar zarar edildi, sonunda helikopterler sığınaklarda çürümeye terk edildi.

***

Sonuç

Yeni bir silah sistemi satın almak istendiğinde yukarıda bahsettiğimiz kriterler bir tarafa bırakılıp anlık politik gerekçelerle belirli silah sistemlerinin tercih edilmesinin sonuçları çok ağır olabilmektedir.

ABD’ye, NATO’ya veya Avrupa ülkelerine bir ders vermek, Suriye’de ne maksatla, nereye kadar, hangi kısıtlama ile Türkiye’ye destek verdiği, ancak ileride anlaşılacak Rusya’yı, verdiği destekten dolayı teşekkür etmek maksadıyla, kritik silah sistemlerinin tedarikinde tek tercih olarak göstermek anlaşılır bir durum değildir. Son yıllarda iniş çıkışlar şeklinde ilerleyen ve aylar içinde bir yandan diğer yana savrulan Türkiye-Rusya ilişkilerinin anlık durumuna bakılarak, sadece Rusya lehine bir tercihte diretilmesini rasyonel olarak açıklamak mümkün değildir.

[Göksel İlhan] 29.6.2017 [TR724]

Selvi’ye Başçalan hesabı emniyetten yönetildi yazdıranların gerçek hedefi ne? [TR724]

Abdülkadir Selvi,  önceki gün köşesinde 2014’te paylaşım yapan “Başçalan” twitter hesabının Emniyet İstihbarat Dairesinden yayın yaptığını yazdı.  Selvi’ye göre, Superonline 17.04.2014’de BTK’ya, ‘bascalan’ hesabının aktif olduğu yer olarak 212.57.8.226. IP’yi; yani Emniyet İstihbarat dairesindeki bir kullanıcı adresini bildirdi. Selvi bugün konuyu genişletip Fuat Avni hesabına ve diğer bazı hesaplara getirdi. Bir gazeteciyi (Said Sefa) somut bir delil olmadan aldığı istihbarat notuyla mahkum etme gayreti içinde. Başçalan hesabını yeniden gündem yapan bu haber ve köşe yazılarında pek çok şey eksik ve çarpıtılmış bilgiler içeriyor. Bu eksikliklerin tamamlanması ve gerçeklerin anlaşılması adına aşağıdaki soruların cevaplanması gerekiyor.
  1. Twitter, kullanıcı IP’lerini hiçbir servis sağlayıcıyla paylaşmıyor. Hesabın hangi IP’yi kullandığını kimse bilemez. Superonline bu tespit nasıl yaptı?
  2. Superonline bu iddiasını 17 Nisan 2014’te gönderdiyse, savcılıklar, AKP ve Selvi bu bilgiyi açıklamak için 3 yıl neden bekledi? Selvi bunun için 15 Temmuz bahanesine sığınıyor. Ancak yüzlerce polisin onlarca gazetecinin 15 Temmuz öncesi cadı avına maruz kaldığı düşünüldüğünde bu yorum yeni bir 15 temmuz darbe efsanesi üretmekten öteye gitmiyor.
  3. Başçalan gibi çok gizli bilgiler paylaşan bir hesabı yönetenlerin, ‘üstelik başbakanla hesaplaştığı’ ileri sürülen kişilerce yönetilen bir hesabın bir devlet kurumunun resmi IP adresinden işlem yapması hayatın akışına ve akla uygun mu?
  4. Artık çocukların bile kullandığı VPN gibi bir imkân varken, istihbaratçıların bir kamu kurumu IP’sinden böyle paylaşımlar yapmasına kim inanır?
  5. Türk emniyetinde kriptolu telefon dinleme yeteneği yok .O telefonu dinleyen kimse adres şaşırtmak için hesabı EGM üzerinden açmış olmasın? Bu kadar basit bir istihbarat hamlesini emniyet ya da savcılık neden yıllarca çözememiş?
  6. 13 Mart 2014’te çıktığı televizyon kanalında 38 adet yolsuzluk kasetini biz yayınladık diyen Doğu Perinçek’e kimse soru soracak mı?
  7. Almanya, ABD ve İngiltere gibi ülkeler, Türk devlet idarecilerini dinlediklerini açıklamıştı. Erdoğan da “büyük devletler dinleme yapar” diye o dönemde konuyu geçiştirmişti. Açık kaynaklardaki bu bilgilere rağmen başçalan ve benzeri hesapları cemaat düşmanlığı üzerinden psikolojik harple tanımlamak ve bir yere koymaya çalışmak hangi yeni oyunun parçasıdır?
  8. Başçalan kayıtlarının yayınlanmasıyla ilgili Almanya, İngiltere ya da ABD’ye herhangi bir soru soruldu mu?
  9. Ayrıca, Emniyet İstihbarat adresindeki Süperonline internetinin satın alıp faturasını ödeyen ve bu işleme imza eden sorumlularin isimleri kim?
  10. Selvi yazısında f.. cü polislerin İstihbarat Başkanlığından Başçalan hesabını yönettiğini iddia ediyor ama bakalım gerçek öyle mi? Başçalan hesabı 2014 yılının Şubat ayında yayın yapmaya başlamış. O dönemde Emniyet İstihbaratı yöneten isim Engin Dinç’ti. 17/25 ten aylar önce, Mayıs 2013’te İstihbarat Başkanı olan Engin Dinç, göreve gelir gelmez tüm şube müdürlerini değiştirmişti.?
  11. Neticede, Dinç aylar süren değişiklik sonucu, İstihbarattaki tüm müdür ve amirleri istihbarattan çıkarıp kendi kadrosunu oluşturdu. Yani Başçalan’ın yayın yaptığı Şubat 2014’te istihbaratı Engin Dinç ve onun atadığı müdürleri yönetiyordu. Selvi haberiyle Dinç’e mi işaret etmek istiyor?
  12. Şu an Eskişehir Emniyet Müdürü olan Engin Dinç’in ismi yakın zamanda 1 kez daha örtülü şekilde gündeme geldi. Geçen hafta 15 Temmuz’un firari sanığı Adil Öksüz’ün serbest bırakılmasında bazı polis şeflerinin suçlandığı soruşturma tartışıldı. Bu tartışmada Engin Dinç’in yakın çalışma ekibinden iki kritik isim öne çıktı. Bu isimler o dönemde İstihbarat Biriminde ve  F.. ile mücadele eden R Şube Müdürlüğünde görevliydi. İşte Engin Dinç’in iki yakın çalışma arkadaşı, Adil Öksüz’ün serbest bırakılmasından sorumlu tutuluyor ve bu isimler halen aktif görevdeler. Önce Adil Öksüz meselesiyle Dinç ve ekibinin sonra Başçalan hesabı üzerinden Dinç’in gündem yapılması tesadüf mü?
  13. Hem Başçalan hem de 15 Temmuz’da oklar kendini gösteren Eskişehir Emniyet Müdürü Engin Dinç’i belli ki iyi günler beklemiyor ya da masum insanlara, dürüst devlet memurlarına ve emniyet görevlilerine yeni tuzaklar mı hazırlanıyor?

Bu sorular ve değerlendirmeler gösteriyor ki, iki gündür Başçalan ve Fuat Avni hesaplarına ilişkin yeni bir senaryo peşinde olanlar Selvi gibi münbit bir platformu bulmuşlar. 15 Temmuz kurgu darbe girişiminde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın CNNTürk’e canlı yayına bağlayan Hande Fırat ile buluşmanın mimarı da Selvi’ydi. Yıldönümüne yakın yeni kurgu peşindeler anlaşılan.

[TR724] 29.6.2017

Ol Komisyon’un hükmüne derler mi adâlet? [Haber-Yorum: Mehmet Yıldız]

Müjdeler olsun… “Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu” KHK mağdurlarının başvurularını önümüzdeki hafta almaya başlıyormuş. Gören de “adalet” ülkemize geri döndü sanacak.

15 Temmuz sonrası ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde demokrasi ve insan haklarını askıya alan Erdoğan iktidarı, ard arda çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) 105 bin kamu görevlisini ihraç etti, 5 bin dernek, vakıf ve şirketi kapattı.

Bunun üzerine yargı yoluna giden onbinlerce mağdur önce İdare Mahkemeleri ardından Anayasa Mahkemesi’nin kapısına koştu. Buradan bir sonuç alamayan/alamayacağını düşünen binlercesi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yolunu tuttu.

‘Bir işin yapılmasını istemiyorsan, komisyona havale et’

Bir anda önünde binlerce dosya biriken AİHM, mağdurların sesine kulak vermek yerine topu taca atmayı tercih etti. AİHM’in bağlı bulunduğu Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, Ankara’ya giderek mağduriyetlerin AİHM yerine iç hukukta çözülmesi önerisini götürdü. Bu amaçla bir komisyon kurulması, OHAL KHK’larıyla mağdur edilenlerin önce bu komisyona başvurmaları kararlaştırıldı. Burada amaç AİHM önünde birikecek ve mahkemeyi çalışamaz hale getireceği düşünülen onbinlerce başvurunun önünü kesmek. Zaten son dönemde AİHM’e şikayet edilen ülkeler arasında Türkiye açık ara önde görünüyor. İşte resmi adıyla, OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nun ortaya çıkış hikayesi bu.

OHAL komisyonu sayesinde AİHM, kendisine yapılacak on binlerce başvurunun yükü altında ezilmekten kurtuldu, Türk hükümeti “iç hukuku işletiyormuş gibi” görünüp, AİHM önünde kısa vadede ihlal kararı çıkmasını engellemiş oldu.

Komisyon 23 Ocak 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 685 Sayılı KHK ile kuruldu ancak üzerinden 5 ay geçmesine rağmen henüz faaliyete başlamadı. Çarşaf çarşaf yayınlanan listelerle afişe edilerek bir gecede işini kaybeden 105 binden fazla mağdur ve aileleri, dertlerine çare olacağını zannettikleri komisyona başvurabilmek için 5 aydır bekliyor. Bu rakamlara kapatılan 5 bin dernek, vakıf ve şirket çalışanları dahil değil.

İnsan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak’a göre OHAL komisyonu, mağduriyetleri gidermekten çok AİHM’i aşmaya yönelik kurulduğu her halinden belli. Komisyon yapısı ve karar alma mekanizmaları itibarıyla bağımsız ve tarafsız bir organ değil. 7 kişiden oluşuyor. 5 üyesini Başbakan ve Bakanlar atıyor, biraz yargısalmış gibi gözüksün diye 2 üyeyi de HSYK atıyor.

OHAL komisyonu mağduriyetleri giderebilir mi?

Bu sorunun cevabı OHAL Komisyonu üyelerinin kim olduklarında saklı. Kimdir bu üyeler, ne iş yaparlardı bugüne kadar?
  1. Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahaddin Menteş (Başkan)
  2. Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Karagöz (Üye)
  3. Danıştay Tetkik Hakimi Murat Aytaç (Üye)
  4. Mülkiye Başmüfettişi Hasan Işıldak (Üye)
  5. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Daire Başkanı Esat Işık (Üye)
  6. Milli Eğitim Bakanlığı Atama Daire Başkanı Mustafa İkbal (Üye)
  7. Devlet Denetleme Kurulu üyesi Salih Tanrıkulu (Üye)

7 kişiden oluşan komisyon, görüldüğü gibi bürokrat ağırlıklı. Zaten fişleme ve ihraç listesini hazırlayan ekipten oldukları anlaşılan komisyon üyelerinden kendi yaptıkları hukuksuz işlemlere karşı adalet beklemek hayal gibi. Bunun ipuçlarını görüyoruz.

İhsas-ı reyde bulunan komisyon üyesi

Hürriyet’in 13 Haziran tarihli bir haberinden öğrendiğimize göre OHAL komisyonu üyelerinden MEB Atama Daire Başkanı Mustafa İkbal’in kardeşi de bir KHK mağduruymuş. Ağabey İkbal, kardeşinin dosyasının önüne gelmesi durumunda vereceği kararı şimdiden açık etmiş: “Etrafında olan, tanıyan herkes bilir cemaate yakınlığını. Cemaatin sendikasına üyeydi. İkimizin görüşünün aynı olması gerekmiyor. Devletimiz bize komisyon üyeliği görevini verdi. Dosyası komisyona gelirse, fikrim ve kararım FETÖ’cü olduğu yönündedir.”

Hadi buyurun.. Madem bu komisyon Binali Beyin ifadesiyle bir mahkeme gibi çalışacak, o zaman bunun adına ihsas-ı rey denir. İhsas-ı Rey, bir hakimin bakmakla yükümlü olduğu veya sürmekte olan bir dava ile ilgili kanaatini belirtmesidir ve redd-i hakim sebebidir. Sırf bu nedenle bu açıklamayı yapan komisyon üyesi kendisine gelen dosyalara bakamaz. Tabi bu dediğimiz hukuk devletinde olur. Burası Yeni Türkiye!

Bir diğer konu, komisyonun gelen başvuruları nasıl değerlendireceğiyle ilgili. Komisyon, kendine yapılan başvuruların incelemesini dosya üzerinden yapacak, reddine veya kabulüne karar verebilecek.

OHAL komisyonu neyi inceleyecek?

Bugüne kadar Cumhuriyet Savcıları tarafından yazılan iddianameler bu konuda yeterince fikir veriyor. Komisyon kendisine gelen bir başvuruyla ilgili sanırım şu konuları inceleyecek:
  • Cemaate yakın Aktif Sen’e üye midir?
  • Cemaate yakın şirketlerde çalışmış mıdır?
  • Çocuğunu cemaate yakın okul veya dershanelere göndermiş midir?
  • Bankasya’da hesabı var mıdır? Şu tarihler arasından para yatırmış mıdır?
  • Gazete dergi aboneliği var mıdır?
  • Digiturk aboneliğini iptal etmiş midir?
  • Bylock kullanmış mıdır?

Bu soruların cevabını bulmak için yine yüzbinlerce yazışma yapılacak. Komisyon tarafından MİT, emniyet, maliye vb. kurumlara yazılar yazılacak ve cevapları beklenecek. Bu sorulara “hayır” cevabı verilenler işine geri dönecek, diğerlerinin başvurusu reddedilecek. İyi de bugüne kadar yaptıkları fişlemelerle ihraç listelerinin hazırlanmasına katkıda bulunanlar bu kurumlar değil mi zaten? “Bu adam cemaatçidir, atılsın” diye liste oluşturanlara, komisyon dalga geçer gibi, tekrar “geri alalım mı?” diye soruyor. Olacak iş midir, cevabı zaten belli!

Halen yürüyen soruşturma ve davalara bakılırsa bu sorulara evet cevabı veren birinin sadece işini kaybetmesi yetmez, silahlı terör örgütüne üye olmaktan 15 yıl hapisle cezalandırılması işten bile değil. Halbuki bunların hiç biri suç değil. Yasalar çerçevesinde kurulmuş sendikalar, şirketler, okullar, bankalar vs.. bunlardan hizmet almak veya bunlarda çalışıyor olmak neden suç olsun ki!

Yukarıda verdiğim örnekteki gibi, bu kriterlere göre Komisyonun MEB kökenli üyesi daha şimdiden babasının oğlu bile olsa gelen başvuruları reddedeceğini ilan etmiş. Gel de sen bu komisyondan adalet bekle.

Biz de Ziya Paşa gibi diyelim:

Kâdı ola da’vâcı vü muhzır dahî şâhid,

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet?∗

[Mehmet Yıldız] 29.6.2017 [TR724]