Mektuplar - 2 [Ali Emir Pakkan]

Yazılar, tarihe düşülmüş notlar. Nereye kadar gidiyor, kimlere ulaşıyor bilemiyorum. Ama aldığım mesajlar, bir büyük hikayenin yazılmakta olduğunu gösteriyor! Tarihi soykırım yaşıyoruz! Zulüm, bütün devirleri geride bırakıyor. Bazıları da hizmet hareketi, "öz eleştiri yapsın veya özür dilesin", diyor! Bakın Türkiye dışından olan/biten nasıl görülüyor? Türk okullarından mezun bir okurun "Anadolu insanı böyle olamaz" başlıklı değerlendirmesini paylaşmak istiyorum:

"Yazılarınızı  www.shaber3.com adresinden takip etmeye çalışıyorum. En son okuduğum yazınızdan sonra kırık dökük de olsa yıllardır Anadolu insanı hakkında beslediğim duyguları yazıya dökeyim dedim. 

Yıl 1995 Mayıs ayının 1. günü. Tabii doğal olarak komünist rejiminden yeni çıkmış bir ülkenin böyle bir günü unutması ve kutlamaması düşünülemez. 

Onlar o günü bayram olarak kutlayadursunlar, asıl bayram güneşi, yüzlerce gencin arasından bir gencin üzerine doğuyordu. Sanki bütün kapılar açılmış gel diyordu; tabi biz anlayamıyorduk, belki yıllar sonra kıt aklımızla bazı şeyleri idrak etmeye çalışacaktık. Rabbim o engin rahmeti ile muamele buyurdu ve bizi o komünist, Darvinci, maddeperest bataklığından çıkardı. Allah ile kul arkasındaki engelleri kaldırmaya vesile olacak birileri lazımdı. Ve Allah onları bizlere nasip etti ve gönderdi. 

Allah hepsinden razı olsun, Anadolu'dan yiğit oğlu yiğit öğretmenler geldiler. 

Ne yaptılar? 

Vallahi de Billahi de Tallahi de güzel yaşantılarıyla güzel örnek olmaktan başka hiçbir şey yapmadılar. Zaten öyle de olması gerekmiyor muydu? 

Peki sonra ne oldu? 

Habillerin olduğu yerde Kabillerin olamaması işin doğasına aykırı. Bir zaman sonra kendini 'Türk' olarak tanıtan insanlar gelmeye başladı ve haliyle, at izi it izine karıştı. Biraz zaman alsa da hakiki saf ve duru Anadolu ruhunu taşıyan insanlar ayırt edildi. Hatta " Türk " deyince hangisi diye soruyorlardı; okuldaki mi şirketlerdeki mi? 

Niye bunları anlattım?

Şu anda (derinlemesine yaşayamasak da) içinden geçtiğimiz süreç aslında o ayrımı yapmakta. Hakiki bahçıvanlar, bu bahçıvanlara imkanların sağlanmasına vesile olanlar ve o vesile olanları bu güzelliklerle tanışmalarına vesile olanlar, tüm bunların karşısında olanlarla ayırt ediliyorlar. 

Allah'a hamdolsun ki; beni bu babayiğitlere karşı beslediğim muhabbette yanıltmadı. Bizim nasıl geç de olsa bazı şeylere uyandığımız gibi er veya geç fark edecekler ki; bu insanlar aslında tertemiz. 

Ağaçtan nasıl ki önce çürük (Allah bizleri öyle olmaktan muhafaza buyursun) elmalar (bazen olgunlaşamadan bile olsa) düşüyorlarsa ve sağlam olanları ağaç besleyip himaye ediyorsa, inşallah onlar da himaye altındalar. Buna hiç şüphem yok.

Evet gün geldi yemedi yedirdiler, yıllarca fark ettirmeden tek ceketiyle bütün işlere koşturdular... Sebepler planında dünyanın en kaliteli şirketlerinde istihdam edilmeye layıktılar ama bizlerin elinden tutmayı tercih ettiler... Bu yiğit oğlu yiğitleri Allah zayi etmez. 

Asıl şahsım adıma zayi olmaktan korkuyorum ve günlerdir acaba biz bu insanlarla beraber olmaya layık değil miyiz, diye içim içimi yiyor. Her gün rahat döşeklerde yatıyoruz, yediğimiz boğazımızdan rahatça geçmekte, gülüp eğlenmekteyiz. 

Tek dileğim bu güzelliklerle bizi tanıştıran Rabbim, bizi bu insanlarla ötede de ayırmasın ve tekrar o yerin çukura girmekten muhafaza buyursun. Rabbim inşallah  Medrese-i Yusufiye'de olan Abilerimi, Ablalarımı, Kardeşlerimi tez zamanda çıkarsın. Annesinden, babasından ayrı bırakılan o masum yavruları Allah muhafaza buyursun ve inşallah tez zamanda kavuştursun. Amin. 

Onların orada olmalarına sebep olanlara gelince onlara acımaktan başka diyecek veya yapacak birşey yok. Allah ıslah etsin ve tez zamanda daha fazla kötülük yapmaktan onları kurtarsın.   

O ağabeylerin yıllar önce asıl sahip çıkma günü bugün dediği gibi şu günlerde dileğim; Allah bize de karınca kararınca mağdurlara el uzatabilmeyi nasip etsin. Ahirette o gün neden yapamadın hitabına maruz kalmaktan korkuyorum. Ve Allah, şu süzgeçten geçirilme döneminde er oğlu erlerin yanında olmaktan ayırmasın. Amin! 

Allah'a emanet olun. Allahah'ın  selamı hepimizin üzerine olsun."
(Serdar ...) 

[Ali Emir Pakkan] 31.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Koş yandaş Anofel koş! [Mert Seyfi]

Vakt-i zamanında Zaman gazetesinde çalışmış, daha sonra cazip teklif aldığı için başka gazeteye transfer olmuş. O gazetedeki görevi esnasında ilişki kurduğu bir işadamının şirketinde epey etkin konuma getirilince gazeteciliği bırakmış, iş adamı batınca ortalıkta kalmış bir tanıdığım vardı. (uff amma uzun bir sıfat oldu) AKP birer ikişer cemaatin mallarına kayyım atamaya başladığında takılmıştım; “seni hangi gazeteye atayacaklar mirim?” diye. O ise bu soruyu gayet ciddiye almış ve ciddiyetle cevap vermişti, “Ben Zaman’a el konulmasını bekliyorum, oradan aşağısı beni kurtarmaz!”

Suyun dibinde pusuya yatan çöpçü balığı gibi, akvaryuma yem atılmasını bekliyordu. Her haliyle, ‘balina dişleri arasından beslenen planktonlardan değildi. En azından borsası yüksekti! Bir Gülerce, bir Taşgetiren değildi anlayacağınız. Çıta epey yüksekteydi. 

Tarihçi olduğum için, bu karakterin kökenine inmek mümkün. Pusuya yatıp sabırla beklemek… 

Bunların bir de yüzsüzleri var. 

Bir katil var mesela. 

Kaçak şu anda… 

Öyle zanlı filan değil, bildiğin kesinleşmiş cezası var cinayetten. Kurtuluşu iktidara yamanmakta arayan bir hadsiz, bir ırgat ruhlu çakal. 

Simsar olarak girdiği otogarda, suç işleye işleye; adam öldürerek, tehdit ve şantajla bir noktalara gelmeye çabalamış. Kapağı attığı reisinin dizinde kırk bin takla ile varlık göstermeye çabalayan bir zavallı. İpini elinde tutanlar ona ihtiyaçları kalmadığı anda basacaklar altındaki tabureye tekmeyi ama kim bilir ne hülyalarla uyuyor kendisi!

Nereden anlıyoruz bunu? 

Şuradan; utanmadan, sıkılmadan (hoş böylesi tiplerde bu iki özellik pek bulunmaz ya neyse!) falanca şirkete talibiz, filan diye açıklama yapıyor kanlı para sahibi bu yaratık!

Devlet haydut olunca, her namuslu insanın malı, ırzı, namusu ganimet olarak görülüyor. 
Bir çırpıda hain ilan edilip, el konuluyor. 

Rakam akıllara ziyan. Bırakınız gelişmiş bir demokrasiyi, ilkel kabile devletlerinde bile olmayacak bir haydutluk boyutunda. 

Haydutluğun resmi kurumu TeMeSeFe’nin açıklamalarına göre, Ağa’nın el koyduğu şirket sayısı 2.000’e (yazıyla ikibin) yaklaşıyor. 

Neler yok ki…

Tarla, bağ, bahçe, tatlıcı, fistancı, helvacı, bulgurcu, ayrancı, hastane, okul, gazete falan filan… 

İşe yarayanları elbette saray ve çevresi çoktan iç etmiş durumda. 

Geri kalanları ile köpekbalıklarına atar gibi atacaklarını açıklamış haydutluğun resmi el koyma şirketi. 

Bu elemanlar, hukukun asla geri gelmeyeceğinden eminler sanırım. Zira adaletin, insanlığın, hakkın ve hukukun zerre miskal olduğu bir memlekette adamın gözünden kıl alırlar cımbızla. Donuna kadar tazminat olarak ödemekle kalmaz, haysiyetiyle beraber özgürlüğüne de kaybeder bu cibilliyetsizliği yapanlar…

İslamcıların en bariz özelliklerinden en önemlisi sanırım, sadece konuşup, hiçbir katma değer üretmemeleri. İş üretmeye geldiğinde ortaya çıkan amelelikleri savunacak cemaat medyası da olmayınca, artık birbirlerini yıkayıp yağlamak yetiyor onlara! 

Oda TV çevresinde kümelenen (Sözcü ve kankaları gibi organlar) bir başka güruhun önceliği cemaat düşmanlığı olduğu için şimdilik bu durumu öncelemiyorlar. Bir sürü parazit karakter 

Anofelleri bilirsiniz.. Bilmeseniz de şimdi hemen ‘ha tamam’ diyeceksiniz. 

Bir tür sivrisinek çeşididir Anofeller. 

Yaklaşık 400 türü bulunuyor. 

Sıtma dahil pek çok mikrobu bedenlerinde taşıyorlar ve kanla besleniyorlar. 

Bunların en tehlikelisi Plasmodium falciparum’dur, bu tip Anofel kendi türünü de ısırıp onlara da hastalık zerk ediyor ama şimdilik o karakterin karşılığını yazıp yazıyı gereksiz uzatmayayım. 

Kanla beslenen Anofeller epeydir kendileri için oluşturulan vasattan beslene beslene epey semirdiler. Takma adla yazılar yazan, yengenin koltuk çıkmasıyla televizyonda dizi kapan, her akşam ekranlara çıkıp parayı çuvallara basan takma isimli çakal yazarlardan, katil eski simsarlara kadar pek çok Anofel TeMeSeFe’nin atacağı et parçasına göz dikmiş durumda. 

Daha birkaç yıl önce Karagümrük’te 90 metrekarelik bir evde tıkış tıkış yaşarken, şimdi tripleks villada yaşayan ve adam yerine konulan Anofel mutlu olmasın da kim olsun!

Koş yandaş koş, koşun Anofeller koşun, batan ülkenin malları bunlar!

[Mert Seyfi] 31.5.2017 [Samanyolu Haber]
mseyfi@samanyoluhaber.com

Tablolarla namaz hikayeleri [Safvet Senih]

İmandan sonra en mühim ibadet olan namazı, sevdirme, vaktin evvelinde kıldırma, namaza istek uyandırma ve namazın her yerde her zaman nasıl kılındığını ve kılınacağını göstermek için Proje sorumlusu olarak Cemil Tokpınar, Ressam Arif  Ergun ve Yazar Nesrin Çaylı, “TABLOLARLA NAMAZ HİKAYELERİ” isimli güzel bir eser hazırlamışlar… Tesbihatların sayısınca 33 Hikayeden meydana gelen bu güzel baskılı kitabı okudum.

42 yağlı boya resimden oluşan “NAMAZ RESİMLERİ SERGİSİ” isimli serginin sahibi Arif Ergun Bey, bu resimler için, “Resimlerin yapılışında, genellikle klasik tarz uyguladım. Konu, namazın her türlü şartlarda kılınmasının resimle anlatımı olduğu için yediden yetmişe herkesin anlayacağı tarzda olması gerektiğini düşündüm. Bu itibarla soyut ve modern anlatımın yerine somut tarzda çalıştım. Sanattan çok ifadeye önem verim” diyor. Cemil Tokpınar Bey, “NAMAZ, ENGEL TANIMAZ!” başlıklı yazısında: “Belki de, ‘Namaz resimleri ve hikayeleri nereden çıktı?’ diyeceksiniz. Böyle sormakta haklısınız. Çünkü daha düne kadar namaz sadece İlmihallerde ve Namaz Hocası ismi verilen kitaplarda  yer aldı. Çocuklarımız ve gençlerimiz başta olmak üzere namaz, öğrenmek, yaşamak ve aşkla kılmak isteyen herkesin bu iki kaynaktan başka yararlanacağı bir seçenek hemen hemen yoktu. Ne yazık ki, NAMAZ EĞİTİMİNİ, iletişimin ve sanatın bütün dallarıyla anlatamadık. Halbuki insanlar her gün yazılı, sesli ve görüntülü binlerce mesajın hedefi oluyor. Bir bakıma namazdan alıkoyan unsurlar en güçlü ve en yaygın iken, namaza çağıran mesajlar çok zayıf ve çok yetersiz kalıyor. (…) Bir gazetede gördüğüm bir haber, beynimde şimşekler çakmasına sebep olmuştu. Bir ressam yaptığı KEDİ RESİMLERİNDEN BİR SERGİ açmıştı. Dikkat çekici olan, konu ile ilgili röportaj ve yazının da bulunmasıydı. (…)  Fikrimi ressam Arif Ergun’a açtım. Memnuniyetle karşıladı. (…) Sergiyi gezenler hem sözlü, hem yazılı olarak olumlu görüşlerini dile getirdiler. Sergideki ziyaretçi defterine yazılanlar arasında şu türlü cümleler sıkça yer aldı:

“-Bu serginin adı NAMAZ ile DEVR-İ ÂLEM olmalı…
“-Resim sanatının böyle hayırlı işlere vesile olabileceğini göstermişsiniz.
“-Tekerlekli sandalyede namaz kılan insanı görüp daha çok secdeye varmalıyız.
“-Bir resim bazen bir kitap kadar çok şey anlatır. Namazın önemini benliğime kazıdınız.
“-Yeni bir çığır, yeni bir ufuk. Sanatla yeni ufuklar yakalayıp açmak, önemli gelişmelerin müjdesini bağrında besler. 
“Özetle, bu çalışma, sanat ve edebiyatın namaza hizmetini gösteren, belki de dünyadaki ilk projedir. Hayırlı hizmetlere vesile eylesin.”

Birinci tablo, baba ile oğlun namazını gözlere nakşediyor… Derin manalar ifade ediyor. Evin huzur ve bereketini resmediyor. 

İkinci resim, Bedir Savaşından, savaş alanında bile asla terkedilmeyen namazı tablolaştırıyor.

Altıncı hikaye  UZAYDA NAMAZ  tablosu ile, namazın her mekanda kılınabileceğini anlatıyor: 1972’de memleketim Kütahya’ya gitmiştim. Şehre dört-beş kilometre uzakta bir arkadaşımızın köyüne gitmiştik. Dönüşte şoförümüz ‘Aya gitmemiz için Hıristiyan mı olmamız lâzım” dedi. “Niye?” dedim. “Orada nasıl namaz kılacağız? Kıble ne taraf olacak?” dedi. “Niye Hıristiyan olalım ki? Dünyadan Arş-ı Azam’a kadar kıbledir; nuranî bire direk gibi… Hangi gezegende, hangi yıldızda, hangi samanyolu sisteminde olursak olalım. Kıblemiz artık, dünyanın bulunduğu taraftır.” demiştim. Çizilen bu namaz kılan astronot tablosu beni aldı ta 45 sene öncesine işte böyle bir hatıraya alıp götürdü.

Yedinci Hikaye’de “Ölümün Eşiğinde Vuslat” başlığı altında, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Rusya’da esareti sırasında ölüm mangasının silahlarının gölgesinde kıldığı namaz tablolaştırılmış. Yalnız ben tablo hakkında şunu belirtmek istiyorum: Oraya bir idam sehpası kurulmuş. Savaşlarda idamlar yağlı urganlarla değil, patlayan silahlardan çıkan kurşunlarla infaz edilir…

Sekizinci Hikaye “Okyanusun Hiddeti midir Yoksa” başlığı altında Okyanusta yani Endonezya’nın Sumatru Adası yakınlarında Banda Açe’de 24 Aralık 2004’te yaşanan tsunami felaketinde sandalda kılınan namazı anlatıyor. Tabloda da bu durum ifade ediliyor…

Dokuzuncu tablo ile anlatılan hikaye Irak’ta silah ve tank gölgesinde kılınan namazı gözler önüne seriyor…

On Birinci Hikayede “Zihin Saati Namaza Kurulu”  başlıklı hikayede de yolculukta zor şartlarda kısacık zaman aralıklarında sadece farzların özeti gibi kılınan bir namaz tablolaştırılmış.

On İkinci Hikayede “Kefen Beyazında Secde Şuurunda Bir Kahraman” başlığı altında Nur’un Avukatı Bekir Berk Ağabeyin “Uçağın Kanatları Altındaki Namazı” anlatılıyor.

On Üçüncü Hikayede yaşlı bir çatı tamircisinin, çatıda kiremitler arasında kıldığı namaz tablolaştırılmış…

On Beşinci Hikayede, “Karda-Trafikte Mahsur Kalınca” kılınan namaz ibret verici bir tablo ile anlatılıyor.

On Yedinci Hikaye, “Hastanede Namaz” sedye ve yatak üstünde kılınan namazı destanlaştırıyor. 

On Sekizinci Hikaye Ebu Mi’lâk Hazretlerinin eşkıyanın kılıç  darbesi tehdidi altında kıldığı namazın nasıl Arş ihtizaza getirdiğini anlatıyor. 

Yirminci Hikaye, pişmanlık gözyaşlarının şeytanı nasıl pes ettirdiğini anlatan bir tabloyu gözler önüne seriyor.

Yirmi Üçüncü Hikayede, selde namazı, selin uçurduğu servetleri, mülkleri “Hani Bunun İlk Sahibi” ikazı ile anlatılıyor.

“Ezanı Duyuyor musun?” ikazı ile Yirmi Beşinci Hikayede engelli olsa da insanın cemaatle namaz kılmaktan geri kalmaması gerektiğinin serencâmesi anlatılıyor.

Yirmi Altıncı Hikayede, dağcıların zirvelere çıkmadan önce kıldıkları namazı anlatılıyor.

Yirmi  Sekizinci Hikaye, uçakta kılınan namazın yolcuları da dikkate  davet eden güzelliğini anlatıyor.

“Seküler Eleştiriye Ünlem” başlığı altında Yirmi Dokuzuncu Hikaye “Su Altında Namazın” tablosu üzerine fikir yürüten gençlerin tartışmalarını dile getiriyor…

Gerçekten bu tabloların hepsi de ayrıca bunlar üzerine yapılan değerlendirmeler de ufuk açıcı bir mahiyete sahipler. Onun için bunların bütün ev halkı bir sohbet bir müzakere gibi bu kitabı ortalarına alıp mütalaa etmeli, bilhassa gençlerin hatta çocukların ruhlarında namaz aşk ve iştiyakını uyandırıp, her zaman her yerde namaz kılmanın imkanlarını göstermektedirler.  

[Safvet Senih] 31.5.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

15 Temmuz’da Erdoğan halkı sokağa çağırmasaydı ne olurdu? [Veysel Ayhan]

Aylar sonra Meclis Komisyonu’nun sorularını cevaplayan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın “Alınan tedbirlerle darbe öne çekildi” sözü “kontrollü darbe”nin tam bir itirafı. Bu şok edici açıklama, 6 Nisan’da yayınladığımız yazıyı tam olarak teyid etmiş oldu.

 ***

Öncelikle psikolojik harekat unsuru olarak kullanılan bir yanlışı düzeltelim. Halk kesinlikle emir komuta zinciri içinde başlamış bir darbeyi durduramaz! Bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yaşanmamıştır. Asker bütünüyle sokağa çıktığında tankların önünde ne çöp kamyonları durabilir ne de halk kitleleri. Bu, mümkün olsaydı Sisi’nin darbesine karşı sokağa dökülen, meydanları dolduran milyonlarca Mısırlı darbeyi engelleyebilirdi.

“Darbeyi halk durdurdu” psikolojik bir yalan. Erdoğan’ın halkı yanına çekmek, seçmen üretmek, milliyetçilik pompalamak için piyasaya sürdüğü, sürdürdüğü bir propaganda aracı.

ÖNCE ŞU VERİLERİ TEKRAR HATIRLAYALIM

15 Temmuz’un en büyük soru işareti şudur: 14 Temmuz günü, yani darbe girişiminden 1 gün önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT müsteşarı Hakan Fidan gece yarısına kadar 6 saat özel toplantı yapıyorlar.

Bu kozmik toplantı ‘kontrollü bir darbe girişimi’nin son rötuşları için miydi?

– 15 Temmuz’da öğleye doğru bir binbaşı MİT’e giderek darbe planını ihbar ediyor.

-Erdoğan en azından öğleden itibaren hadiseyi biliyor. Ki akşamında şu cümleyi söylüyor: “Öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu.”

– Yine kendi ifadesiyle 16.00 civarı eniştesi kendisine darbeyi haber veriyor.

– Genelkurmay, 18.00 itibariyle ikinci bir emre kadar Türk hava sahasında hiçbir askeri uçak havalanmamasını, havada bulunanlar derhal yere inmesini, tank ve birlik hareketlenmesi yasaklanacaktır.

– Hakan Fidan, saat 19.00 civarında Cumhurbaşkanı’nın Koruma Müdürü Muhsin Köse’yi arıyor ve güvenliğiniz nasıl önlem aldınız mı diye iki defa üst üste soruyor. Demek ki girişimi hepsi biliyor.

– Peki Hakan Fidan bu darbe girişimi curcunasında 20.00 civarında ne yapıyor? Diyanet işleri Reisi Mehmet Görmez ile tenha bir köşede yemek yiyor. Ne konuşuyor olabilirler? Tahmini zor değil: Bastırılmış darbe için selalarla halkı sokağa çağırmak.

– 15 Temmuz akşamı tebessümler dağıtan Erdoğan’ın damadının itirafı ise dün geldi: 21.30’da darbeyi biliyorduk.

ERDOĞAN HALKI SOKAĞA ÇAĞIRDIĞINDA DARBE BİTMİŞTİ

Başbakan 23.00’te zaten televizyonlardan açıklama yapmış, darbe girişimini deşifre etmişti. Genelkurmay 18.00’den itibaren durumu kontrole almıştı. Erdoğan’ın CNN’e Facetime’dan bağlanarak halkı sokağa çağırdığı 00.24’e kadar darbe girişimi püskürtülmüş ve bitmişti. Fevri yerel hareketlilikler kalmıştı.

13.000 TANKTAN 15’İYLE DARBE YAPMAK

Genelkurmay’in inisiyatifi dışında kontrol dışı hareketlilikler şunlardı:

22.05’te ne olduğundan habersiz farklı yerlerde toplam 1-2 tabur asker sokağa çıktı. TSK envanterindeki 13 bin tanktan sadece 10-15’i kullanıldı. Nereye götürüldüklerini bilmeyen harp okulu öğrencileri. Ses etkisi için 3-5 savaş uçağı.

10 bin kişinin çalıştığı TRT’yi  biri rütbeli 5 asker basıyor. 1750 güvenlikçinin koruduğu Saray’ı 3’ü rütbeli 13 asker basıyor. Hepsi kapıda gözaltına alınıyor.

Hiç bir hükümet üyesine dokunulmuyor.

Ve en önemli eylem: Boğaz köprüsünün tek şeridini kapatmak…

ERDOĞAN 16.00’DA TELEVİZYONLARA BAĞLANSAYDI…

Evet Erdoğan darbe girişimini haber aldığı öğlen saatlerinde televizyonlara bağlansaydı, ne asker ne de halk sokağa çıkmayacaktı. Yani Erdoğan’ın bildiği halde 6,5 saat beklemesi 249 cana mal oldu.

Acaba CHP Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü bir darbe girişimi olduğu” iddiası bunu mu ima ediyor?

HALKI SOKAĞA ÇAĞIRMASAYDI NELER OLURDU?

O gece sokağın kaderine hükmedenler darbeye karşı demokratik duruş sergileyen halk değildi. Elinde pala, bıçak ve silah olan, halkın arasına sızmış Sadat’a bağlı ve karanlık güçlere ait milis güçleri idi. Bunlar “kahramanlıklarını” askerin teslim olduğu, silahlarını kullanmadığı, tankları sürmediği yerde yaptılar. Teslim olmuş erleri linç ettiler, gırtlağını kestiler ve terk edilmiş tankların üstünde poz verdiler.

Eski Pentagon üst yetkilisi Michael Rubin’in “15 Temmuz gecesi sivilleri Saray’a bağlı SADAT milisleri öldürdü” iddiası havada asılı duruyor.

Çünkü hiç birine otopsi yapılmadı. Kimin kurşunlarıyla şehit olduklarını bilmiyoruz. Hangi silahlar ve mermiler kullanıldı tespit edilmedi?

Tatbikat için veya ne olduğunu anlamadan köprüye getirilen ve linç edilen darbeden habersiz askerlerin, boğazları kesilen masum harp okulu öğrencilerinin vebali kimin boynunda?

En önemli soru şu. Bitmiş ve bastırılmış bir darbe için Erdoğan halkı sokağa niçin çağırdı?

Halkı sokağa çağırmasaydı 249 insan hayatını kaybetmeyecekti.

EMNİYET GÜÇLERİ NE YAPTI?

Türkiye’de 81 il var. 15 Temmuz sonrası 76 il emniyet müdürü cemaat mensubu iddiasıyla değiştirildi. Peki 15 Temmuz akşamı darbeye katılan emniyet müdürü oldu mu? Olmadı. Bilakis her ilde emniyet, durumu kontrol altına alıp darbeye girişenleri göz altına aldı. Yani bastırılmış darbe için halkı sokağa dökmeye gerek yoktu. Emniyet yetiyordu ve her şeyi kontrole almıştı zaten.

TEK DAMLA KAN DÖKÜLMEYEBİLİRDİ

Erdoğan o gece halkı sokağa çağırmasaydı olacak olan şuydu: Sokağa çıkan asker bir süre sonra durumu fark edip çaresiz kışlasına dönecekti. Köprüyü tutanlar bir süre sonra işin içyüzünü anlayacak teslim olacaktı. Direnenleri ise emniyet güçleri göz altına alacaktı. Yani tek damla kan dökülmeyecekti.

Girişteki cümleyi tekrarlayayım. Darbeyi halk önlemedi. Asker bütünüyle emir komuta zinciri içinde sokağa çıksaydı darbe durdurulamazdı. Asker kendi içinde darbeyi zaten bastırmıştı.

249 insanı şehit edenler SADAT milisleri olsun veya başkaları olsun mutlaka lanetleyelim.

Ama darbe girişiminden saatler önce haberi olduğu halde yüz binleri tasfiye etmek için sessizce bekleyip pusu kuranları, siyasi rant elde etmek için halkı sokağa çağıranları kenara not etmeyi unutmayalım.

[Veysel Ayhan] 31.5.2017 [TR724]

Paramiliterlerin darbesi 15 Temmuz [Erman Yalaz]

Demokrasiye inanan hiç kimse darbeciler yargılanmasın diyemez. Bu suçu işleyenler sonuna kadar cezalandırılmalıdır. Peki darbe nedir? Gerçek darbeyi kimler yapar? Darbelerde neler yaşanır?

27 Mayıs 1960 darbesi, askeri darbelerin anasıdır. Başbakan Adnan Menderes ve 2 bakanı idam edilmiş, Cumhurbaşkanı Celal Bayar dahil Demokrat Parti milletvekillerinin tamamı derdest edilmiş, Genelkurmay Başkanı dipçiklerle dövülerek evinden alınmıştır. İdam yargılamaları yapılmıştır. 5 binden fazla ordu mensubu yine 500’den fazla yargı üyesi tasfiye edilmiş, sokakta ağlamak, yas tutmak bile yasak hale getirilmiştir. Yarası derindir. Yarım asrı aşkındır kanamaktadır.

Ya peki, 15 Temmuz 2016? Bir Cuma akşamı İstanbul trafiğinin en yoğun saatinde askeri öğrenciler eliyle köprü trafiği kesen, Cumhurbaşkanının yerini saatlerce tespit edemeyen,  gece yarısı ayrıldığı otele 3 saat sonra Marmaris’e sabah baskını yapanlar? Genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları? Darbenin merkez üssünde filtre kahve içip, kuruyemiş yiyen Hulusi Akar nerede duruyordu örneğin?

ASKERLER KONUŞTUKÇA BİRİLERİNİN İŞLERİ KARIŞIYOR

Mahkemeler başladı. Bugüne kadar havuz ve yandaş medyanın yalanları ile beslenmişti kamuoyu. Şimdi gerçek şahıslar konuşuyor. Anlaşılan o ki, işkencelere, ucunda idam tehditleri olmasına rağmen komutanlar, askerler doğru bildiklerini anlatıyor. Onlar anlattıkça birilerinin işleri iyice karışıyor. “29 Ekim kutlamalarında bile sokakta daha fazla tank vardır” diyor bir komutan. Bir başka komutan “Emri Genelkurmay Başkanı’ndan aldık” diyor. Bir diğeri Yaşar Güler Paşa’nın emriyle sıkıyönetim direktifleri ve mesajlarını çektim diyor. Aynı davadan başka bir isim ekliyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın alınması emrini Zeki Aksakallı’dan aldık!

Bu nasıl darbe? Kimin eli kimin cebinde? Bugün yargılananlar ne kadar darbenin aktörü, ne kadarı mağduru, tuzağa düşürüleni? 46 yıllık asker, kuvvet komutanı ağzı burnu dağıtılmış işkence görüntüleri servis edilmiş bir isim Akın Öztürk. Hulusi Paşa’nın emriyle darbe girişimi içinde olanları ikna etme görevi aldığını bir grubu beşincisinde ikna ettiğini anlatıyor. Şimdi üstüne idam urganları atılıyor. Darbenin, cuntanın bir numarası diye yargılanıyor!? Darbe akşamı eşi hasta, kendisi torun seviyor. Bunlar nasıl cuntacı?

Öte tarafta derdest edilen tek bir bakan yok. Başbakan ve Cumhurbaşkanı tabiri caiz ise elini kollunu sallayarak ilden ile uçaktan uçağa geçiyor!

Sahneyi gerçek darbelere saralım. 27 Mayıs’ta yaşananlara bir bakalım. Ve bir yıldır yüz binlere sistematik zulme dönen yargıçların, öğretmenlerin, gazetecilerin, akademisyenlerin esir edildiği 15 Temmuz darbe girişimine; -ki bugünlerde mahkemelerdeki asker ifadelerine göre-  yani TSK’nın değil, sivil darbe kurgulayan çevrelerin ordu mensuplarını içine çektiği  ‘Paramiliter Darbe’nin kodlarına bir bakalım.

27 MAYIS DARBESİ

SAHNE 1 Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal

Celal Bayar, 27 Mayısta gece yarısında Osman Köksal tarafından Çankaya Köşkü’nde esir alındı. Köksal, Bayar’ı aslında 21 Mayıs günü, yani bir hafta önce vurmaya karar vermişti. Harbiye öğrencilerinin gösterilerini organize ederken, bir yandan Menderes ve Bayar’ın toplantılarında alınan kararları cuntaya iletiyordu. Nihayet 27 Mayıs 03.00 sularında Bayar’ı esir almaya kalktığında bu kez elinde silah ile bekleyen Cumhurbaşkanı olacaktı. Bayar, kendisini tutuklayamayacakları restini çekip önce komutan dahil askerlere mukabeleyi, sonra kendini vurmayı bile düşünmüştü. İdam istendi, Yassıada’da aylarca yargılandı, yıllarca hapis yattı. 

SAHNE 2 Başbakan Menderes’e Kütahya yolunda kurulan tuzak

Başbakan Adnan Menderes’in 27 Mayıs gece yarısı Çankaya Köşkü’ndeki evi basıldı. Tankların namluları evinin camına çevrilmiş. Silahlı subaylar, askerler kuşatmıştı. Eşi ve çocukları esir alınmıştı. Kimseden haber alamıyordu. 04.36’da Ankara Radyosu’nda darbe bildirisi okundu. Menderes, Eskişehir’den Kütahya’ya geçerken gözaltına alındı. Önce Ankara’ya sonra aylarca eziyet edilen Yassıada zindanlarına ve mahkemesine getirildi. Bir yıl sonra iki bakanıyla birlikte ‘cunta mahkemesi’ kararıyla asılarak şehit edildi.

SAHNE 3 -Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, dipçiklenerek gece yarısı tutuklanıyor

Erdelhun, saat 03.30’da köşkün arkasında gelen tank sesleriyle uyanıyor. 03.45’te emir subayına ulaşıyor, komutanlıkların hiçbirinden cevap yok. Telefonlar kesilmiş. Muhafız Alayı komutanı emrini dinlemiyor. 04.30, evinin kapısı dipçiklerle kırılarak içeri giriliyor. Tartaklanıyor. Veteriner General Burhanettin Uluç tutukluyor. Harp okuluna götürülüyor. Demokrat Partililer gibi aylarca yassıada eziyet görüyor. İdam kararı alınıyor. İnfazı Bayar gibi son anda durduruluyor. 

27 Mayıs böyle. Yarım asrı aşkındır içimizi kanatıyor. Ama darbecilere, cuntacılara bakan yönüyle sırf bu üç örnek üzerinden bile tıkır tıkır işleyen, acımasız ve gaddarca bir darbe.

VE 15 TEMMUZ…

SAHNE 1 Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Marmaris-İstanbul-Ankara hattında.

Cumhurbaşkanı Erdoğan darbe geçesinden itibaren onlarca çelişkili ifade verdi. Önce darbeyi eniştesinden öğrendiğini söyledi. Sonra MİT’in o gün 14.00 itibariyle darbe girişiminden haberdar olduğu ortaya çıkıyor. Kilit isim Yaşar Güler, MİT Müsteşarının Erdoğan’ın koruma müdürünü arayıp durumdan haberdar ettiğini söylüyor. Tık yok. 00.37’de Cumhurbaşkanı CNN’e görüntülü bağlanıyor. 10 saatlik sır. İddianamelerde darbe planında Erdoğan Huber Köşkü’nde alınacaktı deniyor. Ama kendisi Marmaris’te. Erdoğan helikopterle Dalaman Havalimanından 01.37 havalanıyor. ATA uçağını 00.45 sularında siyah bir minibüsle cuntacılar kontrol etti deniyor. Hatta Erdoğan bunu Sevr dağı benzetmesiyle anlatıp gündem oluyor. Darbeciler uçağı buluyor kendisini bulamıyor. Suikast timi gönderilmiş sözde ama sabaha doğru 03.20’de. O dakikalarda Erdoğan İstanbul’da peydahlanıyor. ‘Darbe Allah’ın lütfu’ diyor. Damat gülüyor. Bir ifadede F16’lar taciz etti deniyor, bir diğerinde taciz değil koruma yapıldığı söyleniyor. Darbeciler her şeyi planlıyor ama sözde darbenin asıl hedefindeki isimle ilgili varsa senaryo, planlama dökülüyor.

SAHNE 2 Başbakan Binali Yıldırım gece yarısı TV’de

Bakanların yerleri bilinmez durumda. Gece yarısına az kala Binali Bey, NTV’ye bağlanıyor. “Doğrusu bir kalkışma olduğunu düşünüyoruz” diyor. Bazı kişilerin kanunsuz eylemi söz konusu diyor. “Pabuç bırakmayacağız” filan sözleri söylüyor. Aylar sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nu havalimanından ayrılması sahnesi eşliğinde suçluyor, ama kendisinin de bir tünelde saklandığı ortaya çıkıyor. Bakanların yeri yurdu belli değil. Gözaltı yok. Televizyonlarda komutanlar demokrasi çağrısı yapıyor. Kabineden ses yok.

SAHNE 3 Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarıyla sarmaş dolaş

Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın darbe günü ve öncesi görüşmeleri sır. 14 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığı tarihinde hiç olmadık şekilde bir gün öne alınıyor, havuz başında sohbetler ediliyor. Akar darbeden, öğleden sonra MİT’e gelen ihbarla önce telefon vasıtasıyla, sonra Müsteşar Yardımcısı kanalıyla ve son olarak Fidan’ın (18.00’de) fiili teşrifleriyle bilgi sahibi olmuş (En azından TBMM Komisyonu’na aylar sonra ulaşan ifadesinde böyle söylüyor). Ama bir Allah’ın kulu Başbakanı, Cumhurbaşkanını haberdar etmemiş, bilgi vermemiş. Bir söylenti var ne olur ne olmaz, darbe olabilir dememiş.

Sonrasındaki 4 saat ne yaşanmış? Köprülere askerler çıkana kadar beklenmiş.  Komutan karargahta YAŞ dersine çalışıyor! Sonra özel kuvvetler Genelkurmay’ı işgal ediyor. Kendisi darbecilerin karargahı dedikleri Akıncı Üssü’ne götürülüyor. Onu alan ekibin komutanı Kurmay Albay Fırat Alakuş, “Emri Özel Kuvvetler Komutanı Zeki Aksakallı verdi” diyor. Aksakallı birilerine göre kahraman şimdi.

Bir astsubayın ifadesindeki bilgilere göre çerez yiyip, filtre kahve içiyor darbecilerle Akar. Akın Öztürk’ün anlattığına göre komutan darbecilerle müzakere edip onları durdurmasını istiyor. Akın Paşa başarılı oluyor, ama darbecilerin başı diye yargılanıyor. Mehmet Dişli, Akın Öztürk, komutanlar, alt rütbeli subay astsubay Akar’ın anlatımlarını yalanlıyor. Sonra komutan helikopterle Çankaya köşküne iniyor. Skorsky’ler devri kapanıyor, bundan sonra Erdoğan’ın uçaklarında Arabistan, Hindistan, Amerika seyahatleri…

Bu arada o gece AKP ve TSK’yı yakın takibe alan İngiliz siber istihbarat birim ‘Darbe Fethullah Gülen’in üzerine yıkılsın’, ‘Yarın tasfiyeler başlasın’ dendiğini kayda alıyor… ABD, Alman istihbaratları bu işte başka birşeyler olduğunu raporlarıyla net ortaya koyuyor.

PEKİ 27 MAYIS DARBE DE, 15 TEMMUZ DEĞİL Mİ?

15 Temmuz’dan sonra taş taş üstünde bırakılmıyor. Fişleme listeleri, tatildeki komutanlara uzanıyor. Savcı hakim, gazeteci, öğretmen, akademisyen 60 bin kişi tutuklu.

Asker ciheti de vahim. Darbeyle suçlanan 166 general 6810 albay ve alt rütbelerde tutuklu var cezaevlerinde şimdi. Toplam rakam 7 bin 500’lerde. Yarısının ifadelerinde izinde oldukları ortaya çıkıyor.  37 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin yaptığını,  7 binden fazla doğrudan cunta olarak değerlendirilen bu ekip yapamamış iktidarın tezlerine göre.  Yine 10 bin 732 polis tutuklu. Örgütün ikinci silahlı kanadında yaprak kımıldamamış.

Evet 27 Mayıs 1960 darbesi darbelerin anasıdır. Askeri vesayet, bundan sonra her 10 yılda bir muhtıra, darbe, postmodern darbe olarak kendini göstermiş, askerin içindeki hizipler 1960’lar ve 1970’lerin içinde cuntacılığın alasını sergilemiş, Talat Aydemir, Celal Madanoğlu gibi sembolik isimlerin kalkışmaları ile adeta sürekli bir darbe, cunta, cuntacılık rüzgarı esmiştir.

15 Temmuz 2016’da yaşananlar bir darbe midir peki? Darbe ise Yurtta Sulh Konseyi diye kamuoyuna deklare edilen bu darbecilerin birbirlerinin yaptığından, kararlardan haberi yok mudur? Akşamın 9’unda İstanbul trafiğini kesmek, 00.30’da Marmaris’ten ayrılmış Cumhurbaşkanını gece 03.00’de almaya gitmek,  Meclis bombalamak,Genelkurmay  başkanı ve kuvvet komutanlarını sözde esir alıp bırakmak da neyin nesi? Her tarafı dökülen bu başıbozukluk cuntalar tiyatrosu olsa gerek. İddianamelerle, iktidar söylemleri ve emniyet raporları, AKP kurgulu yargı ile FETÖ adında bir cuntadan söz ediliyor. Ama kimsenin bu cuntadan görev listelerinden; asker disiplini ile hareket etmekten haberi yok. Birçoğu biz Kemalist’iz, Atatürkçüyüz, bazıları Milliyetçiyiz diyor.

Tam bir tiyatro sahnelenmiş. Başarısız olmak üzere kurgulanmış bir darbe oyunu seyrettirilmiş.

Şimdi mahkemelerde hakikatlerin belki binde biri konuşulmaya başlayınca devreye yine eski aktörler alınıyor. Hulusi Akar, 8 ay gitmediği cevaplamadığı Reşat Petek komisyonuna acele posta yeni anlatımlar iletiyor. Aslında darbe ihbarı hiç alınmamıştı, demeye getiriyor. Sonra “aldık ama sorun bakalım niye söylemedik başbakana reisi cumhura” diyor anlatımları. Uçakların uçuşu yasaklanıyor, ama birliklerin hareketine engel olunmuyor. Erdoğan’ı almaya gidenler durdurulmuyor. Öyle ise 248 kişi niye şehit ediliyor? Gece yarısı çağrı yapanlar gündüz öğrendiklerinde, her sahnesini iyi bildikleri bu darbe girişimi oyununu niye durdurmuyorlar? Allah’ın lütfu olduğu için mi? Yoksa, 15 Temmuz SADAT’ı, Aksakallı’sı, Fidan’ı, Akar’ı ile Paramiliterlerin Darbesi olduğu için mi?

[Erman Yalaz] 31.5.2017 [TR724]

Türkiye’de yeniden tek parti yönetimi kurulurken [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye şaibeli 16 Nisan referandumu ile yeni bir sürece girdi. Uzun yıllar sonra Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı kaldırılarak ‘partili Cumhurbaşkanı’ uygulaması yeniden başladı. Erdoğan en büyük ideallerinden birini gerçekleştirerek AKP’nin tekrar genel başkanı oldu.

AKP böylece sürekli tenkit ettiği Tek Parti devri CHP’sinin izinden gitmeyi tercih etti. Bundan sonraki süreçte Türkiye’nin nelerle karşılaşacağını Erken Cumhuriyet dönemine bakarak tahmin etmek zor değil.

PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI

Anadolu’da işgallerin başlaması ile Ankara’da açılan ilk TBMM’de çoğulcu bir anlayış hâkimdi. Her türlü siyasi görüşten milletvekillerinin bulunduğu Meclisin önceliği vatanın kurtarılmasıydı. Ancak zamanla görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı. Lozan Konferansı sırasındaki tartışmalar TBMM’nin yenilenmesi ile sonuçlandı. Yapılan seçimlerde M. Kemal Paşa’nın lideri olduğu Birinci Grubun yüzde 90’ı seçilirken, muhalif İkinci Grubun ancak yüzde 10’u yeniden Meclise girebildi. Böylece büyük bir tasfiye gerçekleştirildi.

9 Eylül 1923’de Halk Fırkası kurularak başkanlığına M. Kemal Paşa, başkan vekilliğine de İsmet Paşa seçildi. 29 Ekim’de Cumhuriyetin ilanı ile M. Kemal, Cumhurbaşkanı oldu ise de parti başkanlığı devam etti. Bu durum tepkilere yol açtı.

İkinci Mecliste (1923-1927) Kazım Karabekir önderliğinde kurulan Terakkiperver Fırkanın parti programında “partili Cumhurbaşkanı” uygulamasına tek adamlığa yol açacağı düşüncesiyle karşı çıkılmaktaydı. M. Kemal Paşa ise muhalefetin bu programını “en hain dimağların” eseri olarak değerlendiriyordu.

Muhalefet partisinin aydınlar, bürokratlar ve özellikle ordudan destek bulması, yeni kurulmak istenen rejimin önünde büyük bir engel görülerek Terakkiperver Fırka kapatıldı. M. Kemal Paşa’ya İzmir’de planlanan suikast girişiminden dolayı da İttihatçı kanat tasfiye edildi. Artık Türkiye “tek parti rejimi” için dikensiz bir gül bahçesine dönüşmüştü.

1929 Ekonomik Krizi Türkiye’yi çok ciddi sıkıntılara sokunca kısa süreli de olsa “icazetli” ve birkaç ay süren çok partili hayat devresi yaşandı. “Partili Cumhurbaşkanı” olan Atatürk başlangıçta tarafsız davranacağını ifade etse de Serbest Fırka ile CHP arasında çekişmeler arttıkça tercihini CHP’den yana yaptı.

AŞAMA AŞAMA PARTİ DEVLETİNE

Erken Cumhuriyet dönemindeki otoriter rejimin önemli aşamalarından birisini CHP’nin 1927 Kongresi’nde, milletvekili listelerinin belirlenmesi yetkisinin tamamen genel başkana verilmesi oluşturdu. Nitekim Atatürk, vefatına kadar milletvekili adaylarını belirlemeye devam etti. Hatta köy muhtarlarından başlayarak bütün atamalar parti müfettişlerinin onayı ile yapıldı.

Türkiye’nin yavaş yavaş otoriter bir rejime dönüşmesinde o dönemde Avrupa’da görülen totaliter rejimlerin önemli etkisi oldu. Ayrıca ülkeyi topyekûn sosyal ve kültürel yönden hızlı bir şekilde değiştirme isteği öne çıktı.

Dünyanın gelişmiş ülkelerinin Türkiye’yi geri kalmış ve ikinci sınıf olarak görmeleri yönetici kadroyu hızlı bir şekilde değişim isteğine yöneltti. Lider kadro; Hükümet, parti ve orduyu tamamen kendi kontrolüne alarak hedeflerini gerçekleştireceği bir ortam hazırladı. Başlangıçta meşruiyet vurgusu olsa da zamanla totaliter rejim tercih edildi.

PARTİ DEVLETİ KURULUYOR

Parti devlet bütünleşmesi aynı zamanda ideolojik bir temele dayanacaktı. Bu nedenle İttihatçılar tarafından kurulan ve “Türkçülük” prensibinin ağır bastığı Türk Ocaklarının bu yeni yapıda yeri yoktu. Türk Ocakları kapatılarak yerine CHP’nin yan kuruluşu gibi çalışacak “Halkevleri” kuruldu. Türk Ocakları binalarının 77’si CHP’ye, 44’ü de Halkevlerine devredildi.

Otoriterleşmenin önünde engel teşkil eden sivil toplum kuruluşları birer birer yok edildi. Kadınların siyasal hayata katılmalarında etkili bir rol üstlenen Türk Kadınlar Birliği kapatıldığı gibi öğretmenlerin örgütlendiği Muallimler Birliği’nin faaliyetlerine de son verildi. Yeni rejimin muhalif olmak bir yana, bağımsız sivil toplum kuruluşlarına bile tahammülü yoktu. Kapatılarak malları Halkevlerine devredilen derneklerden birisinin de Türk Mason Cemiyeti olması ilginçti.

CHP’nin 1935 Kongresinde parti devlet bütünleşmesi benimsenerek partinin devletle birlikte çalışması kabul edildi. Ayrıca bir demokrasi tanımı yapılarak uygulanan sistemin “Türkiye’ye özgü” olduğu belirtildi. Ülkede yapılacak her türlü icraat önce partinin yetkili kurullarında görüşülmekte ve Meclis alınan kararlara sembolik olarak onay vermekteydi.

CHP bundan sonra parti içi eleştirilere bile kapalı hale geldi. Parti devlet bütünleşmesinin en somut örneği İçişleri Bakanı’nın aynı zamanda CHP Genel Sekreterliğini, valilerin de partinin il başkanlığını üstlenmesi oldu. Hatta bir taslak metinde vali “Parti Hükümetinin Valisi” olarak tanımlanmaktaydı.

1936 yılında yayınlanan bir genelge ile valiler illerindeki parti faaliyetlerinden sorumlu tutuldular. Valilerin üzerinde görev yapan Umumi Müfettişler de sorumlu oldukları bölgelerde kurulan “Parti İşleri Bürosu” vasıtasıyla devlet işlerinin yanında parti faaliyetlerini de denetlemeye başladılar.

Aslında parti başkanlarının vali olmaları yerine valilerin il başkanı olmaları, devletin CHP’yi tamamen kontrolü altına aldığının göstergesiydi. Tek Parti döneminde CHP; halkı, devleti, hükümeti ve meclisi temsil ediyordu. Dolayısıyla bütün sistem partiye ve partinin başında yer alan Değişmez Genel Başkan’a bağlıydı.

Türkiye bir parti devletine dönüşüyor, her vatandaş partinin doğal üyesi sayılıyor, rakip siyasi veya sivil hiçbir oluşuma hayat hakkı tanınmıyordu. CHP’nin üye sayısı 1936 yılında 1.237.000 olmuştu. Buna karşılık Doğu ve Güneydoğu’nun 12 ilinde teşkilatı bile yoktu.

Bu dönemde çıkarılan kanunlarla yeni rejimin temel taşları döşendi. 1931’deki Matbuat Kanunu basını tek parti anlayışına uygun olarak tek taraflı hale getirdi. Gazeteler “Basın Birliği” adıyla örgütlenerek başına CHP’li kişiler yönetici olarak atandı.

CHP’ye yakın Cumhuriyet’in sahibi ve başyazarı Yunus Nadi, Akşam’ın başyazarı Necmettin Sadak ve Ulus’un başyazarı Falih Rıfkı Atay gibi gazeteciler milletvekili yapıldı. Ayrıca CHP’nin 1935 Kongresi’nde “partili” gazetecilerin parti aleyhine yazı yazamayacaklarına dair bir karar alındı.

İş Kanunu ile grev ve lokavt yasaklandı. Parti kapatma yetkisi Bakanlar Kurulu’na verildi. Uygulamaya bakıldığında Bakanlar Kurulu, Anayasaya aykırı olmasına rağmen Meclise değil Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu hale gelmişti.

Parti devleti aşamasında dine yönelik politikalar da hız kazanarak “Türkçe Kur’an, Türkçe Hutbe, Türkçe Ezan ve İbadet” yaklaşımları ile dinin modernleştirilmesi ve millileştirilmesi amaçlandı. Bu doğrultuda “Hak Dini Kur’an Dili” ve “Tecrid-i Sarih Tercüme ve Şerhi” yayınlandı.

Tek Parti devrinde farklı görüşleri dile getirecek, Hükümeti eleştirecek formüller de bulunmuştu. Listelerde az sayıda bağımsız adaya yer veriliyor ve parti örgütünden bu kişileri seçmeleri isteniyordu. Bağımsız olarak seçilen milletvekilleri Mecliste “kontrollü muhalefet” görevini yerine getirmekteydi.

ŞİMDİ DE AKP’NİN PARTİ DEVLETİ Mİ?

Uzun yıllar sonra Türkiye bir kez daha parti devlet bütünleşmesiyle karşı karşıya bulunuyor. AKP, birçok yönden “kontrollü” olduğu anlaşılan 15 Temmuz Darbesi ile orduyu tamamen pasifize etti. Ayrıca ordu, emniyet, yargı ve diğer kamu kurumlarında yaptığı tasfiyelerle ve muhalif sermayeye el koyarak parti hâkimiyetinde yeni bir rejim inşasına girişti.

Erdoğan’ın genel başkanlığı da üstlenmesiyle partili cumhurbaşkanlığına geçilmiş oldu. Bağımsız yayın yapmak isteyen gazeteler kapatıldı. Diğer basın tamamen yandaş hale getirildi. En son bir medya patronu AKP’nin MKYK’sına bile seçildi. STK’lar bağımsızlıklarını çoktan kaybederek her vesileyle parti devletinin yanında yer alan açıklamalar yapmayı bir alışkanlık haline getirdiler.

Halkın temsilcisi olması gereken TBMM, OHAL ortamında çoktan fonksiyonunu kaybetti. 1930’larda en azından göstermelik de olsa kanunları görüşüp onaylarken, artık ülke KHK’larla yönetilir hale geldi.

Muhalefet partilerinin bazıları iktidar ortağı yapılıp menfaatler temin edilerek, bazıları da sistem dışına itilerek devre dışı bırakıldı. Ana muhalefet ise parti devletinin bazı hatalarını söylemesine karşılık hiçbir etkili sürece girmeyerek Tek Parti devrinin “kontrollü” muhalefet anlayışını benimsedi.

Şu aşamada bu sürecin adının konması için geriye sadece “İçişleri Bakanı’nın AKP Genel Sekreteri, valilerin de İl Başkanı” olmaları kalmış görünüyor.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 31.5.2017 [TR724]

Ne kadar iftihar etseniz azdır! [Semih Ardıç]

Reis-i cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın son ABD ziyaretinde resmî korumaların, tevkif edilen HDP’li isimlerin tahliyesini isteyen göstericilere tekme tokat saldırması Erdoğan rejiminin baskıcı, otoriter ve şiddet kullanmaktan imtina etmediğini bütün dünyanın görmesine de vesile oldu. Temel insan hak ve hürriyetlerinin beşiği Amerika’da misafir olduğunu unutup masum insanlara barbarca saldırılmasına göz yuman, hatta saldırı emrini bizzat kendisinin verdiği iddia edilen Erdoğan’ın Türkiye’de muhaliflere neler yapabileceği artık daha fazla siyasetçi, gazeteci ve aktivist tarafından biliniyor.

Farklı fikirlere her daim her zeminde şiddetle mukabelede bulunmanın ve taraftarlarını marjinal hale getirmenin Türkiye’nin imajını yerle bir ettiğini görmek istemeyecek kadar gözlerini kan bürüdü. Bunun için Erdoğan’ın Amerika ve Avrupa Birliği kapılarında son iki haftada sarfettiği demokrasi ve insan hakları beyanlarına haliyle kimse inanmıyor. Erdoğan’ın korumalarının Washington DC’de her nevi teamül ve kaideyi pervasızca ve insafsızca çiğnemesi kongre üyeleri ve senatörleri öfkelendirdi. Barbarlığın yapanların yanına kâr kalmayacağına dair kati mesajlar veriliyor.

FLYNN SKANDALI, TÜRKİYE’YE ZARAR VERDİ

Türkiye büyükelçiliği önündeki rezalet, Başkan Donald Trump’ın müstafi millî güvenlik müşaviri Michael Flynn’in merkezinde yer aldığı ‘lobi skandalı’nın tuzu biberi oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin illegal metotlarla Türkiye’ye iade edilmesi için Flynn’e rüşvet verdiği iddia edilen isimler arasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Erdoğan’ın damadı/Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın ismi geçiyor. Flynn, Trump’ın sağ kolu iken Rusya ve Türkiye ekseninde yürüttüğü netameli münasebetlerin bedelini istifa ederek ödedi. Flynn, Amerikan kanunlarına göre suç olan görüşme ve paralardan sigaya çekilirken Türkiye bu denklemde ‘rüşvet veren devlet’ olarak yer aldı.

NETFLIX DİZİSİNDE RÜŞVETİN İSMİ: TÜRK LOKUMLARI

Flynn skandalının Amerika’da maşeri vicdanda ne kadar tesirli olduğu hakkında kanaat sahibi olmak isteyenlerin dünya çapında internet üzerinden televizyon yayıncılığı yapan Netflix’e göz atmasında fayda var. 100 milyona yakın abonesi olan Netflix’in en fazla takip edilen dizilerinden Designated Survivor’da Meclis Başkanı ve müstakbel başkan yardımcısı Kimble, Türkiye’den rüşvet almakla itham edildi.

‘Designated Survivor (Atanmış Varis)’ isimli dizide Politico gazetesinin ‘Hookstraten’in Türk Lokumları’ başlığı ile yayımladığı manşet Beyaz Saray’ı şoke etti. Rüşvetin ismi Türk lokumları oldu. Meclis Başkanı Kimble’in Pentagon’un vize vermediği silah yardımını kongreden geçirmek için Türkiye’de üst düzey isimlerle bir araya geldiği ve bunlardan rüşvet aldığı iddiasını müteakip dizinin 18. ve 19. bölümleri neredeyse bu konu etrafında şekillendi. Dakikalarca devam eden görüntü ve diyalogların yerlerde sürünen imajımızı daha berbat hale getireceğini söylemeye lüzum var mı?

MECLİS BAŞKANI KİMBLE İSTİFA ETTİ

Gazeteler, televizyonlar rüşvet skandalına geniş yer ayırırken, Kongre Etik Komitesi Bayan Kimble hakkında tahkikat açtı. Kimble, komitenin huzurunda rüşvet almadığını iddia etse de komite üyelerinden birinin tevcih ettiği, “Yani sizinle birlikte o seyahatte bulunan herkesin sonra askerî yardım paketine arka çıkması bir tesadüf mü?” suâli karşısında zorlandı. Türkiye gezisinde suç işlediği ispat edilmese de Meclis Başkanı Kimble bu ağır darbeden sonra o koltukta kalamayacağına karar verir ve istifa eder. Akabinde kararını Başkan Tom Kirkman’a (Kiefer Sutherland) bildirir. Türkiye’nin ismi bütün bu diyaloglarda maalesef ‘rüşvetle’ yan yana geçiyor.

TANITIM İÇİN O KADAR PARAYI NİYİ HARCIYORSUNUZ Kİ

Flynn skandalı ve Erdoğan’ın korumalarının sebebiyet verdiği dehşetin Türkiye’deki 79 milyon insana çıkardığı faturanın vahametini hesap etmek kolay değil. En popüler dizilerden birinde ‘gayr-i ahlakî ve gayr-i hukukî’ usulleri tercih eden bir Türkiye’den bahsediliyor olmasını sadece Hollywood’un üzerine yıkmakla kurtulamayız.

Dünya teknoloji ve iletişimin baş döndüren bir hızla ilerlediği günümüzde küçük bir köyden farksız. Köyün öbür ucunda olan kısa sürede köyün tamamına yayılıyor. Türkiye mütemadiyen Reza Zarrab ile beraber zikrediliyorsa, Başbakan Binali Yıldırım’ın ailesi, Erdoğan’ın damadı ve eniştesi, AKP’ye yakın isimlerin Panama ve Malta Belgeleri’nde ‘kara para akladıkları’na dair ciddi belge ve bilgiler yayımlanıyorsa yönetmenlere, senaristlere kızmanın manası yok. O kadar para harcayıp çekilen tanıtım filmlerinin kaç kişiye ulaştığını bilmiyoruz, fakat bu dizilerin milyonlarca kişi tarafından seyredildiğini gayet iyi biliyoruz. Hükümet ya o filmleri çekerek milletin parasını çöpe atmasın ya da netameli iş ve münasebetlerden uzak dursun!

O KADAR ÇOK MALZEME VERİLDİ Kİ!

Erdoğan ve avenesi Yeni Türkiye ile ne kadar iftihar etse azdır! Türkiye’yi rüşvetle dünyaya rezil ettiler. Son üç-dört senede cümle âleme o kadar fazla malzeme verildi ki Hollywood’a sadece dizisini çekmek kaldı.

Türk büyükelçiliği önünde göstericilere atılan meydan dayağı da herhangi bir Hollywood yapımı film ya da dizide geçer mi? ‘Sen kimsin. Haddini bil’ perdesinden sağa sola tehditler savuranlar orada kaldığı müddetçe daha çok filmimizi çekerler.

[Semih Ardıç] 31.5.2017 [TR724]

‘Kontrollü darbe’ netleşiyor! [Erhan Başyurt]

15 Temmuz darbesine ilişkin yazılı ve sözlü ifadeler ortaya döküldükçe ‘kontrollü darbe’ olduğu iddiası güç kazanıyor.

***

Birincisi, 15 Temmuz günü 14.20 gibi MİT’e gidip darbe ihbarında bulunan Kara Pilot Binbaşı O.K.’nin savcılıkta verdiği ifadenin tutanakları. O.K., bir faaliyet olacağını, MİT Müsteşarı’nın kaçırılacağını, çok kan akacak bir hazırlık olduğunu anlatıyor.

O.K resmi ifadesinde, ‘Darbe olabilir’ kelimelerini MİT’e bilgi verirken kullandığını çok iyi hatırladığını söylüyor. Yani bütün diğer olasılıkları yok saysak bile MİT’in darbenin olacağı konusunda hain girişim başlamadan en az 7 saat öncesinde bilgisi olmuş durumda.

İkincisi, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, Meclis Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na gönderdikleri yazılı açıklamalar. Binbaşı O.K.’dan ‘darbe olabilir’ ihbarını alan MİT Müsteşarı Hakan Fidan 16.20’de Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler’i arayıp ihbar hakkında bilgi veriyor. Müsteşar Yardımcısı’nı görüşmeye gönderiyor.

Genelkurmay Başkanı Akar’ın bilgilerin ciddiyeti üzerine kendisini davet ediyor ve Fidan 18.00 gibi Genelkurmay’a varıyor. Genelkurmay Başkanı, 18.30’da tüm hava sahasının ikinci bir emre kadar uçuşa kapatılması talimatı veriyor. Havada bulunan 33 uçak ve helikopter de yere indiriliyor. Ankara’da, zırhlı birliklerin hareket etmemesi için de tedbirler alıyor.

MİT Müsteşarı Fidan, görüşme sırasında Cumhurbaşkanı’nı arıyor ancak müsait olmadığı gerekçesiyle Koruma Müdürü ile görüşüyor. Gerekli güvenlik tedbirlerine sahip olup olmadıklarını sorup teyit alıyor.

***

İlginç olan şu ki; Binbaşı O.K. MİT’e yaptığı ihbarda ‘darbe olabilir’ dediğini kesin olarak hatırladığını dile getirirken, Akar ve Fidan Meclis Darbe Komisyonu’na gönderdikleri yazılı açıklamalarında ‘MİT’e yapılan ihbarda darbe söz konusu değildi’ diyorlar.

Ancak Akar ve Fidan’ın 18.00’de bir araya geldikten sonra aldıkları tedbirlerin tamamı bir darbe girişimini önlemeye yönelik. Nitekim kendileri de Meclis’e gönderdikleri yazılı açıklamalarında darbeye karşı aldıkları bu tedbirlerin, hain darbecilerin paniğe kapılmasına neden olduğunu ve planın erkene çekildiğini dile getiriyorlar.

***

Madem darbe ihtimali havadaki tüm unsurları indirecek ve Türk hava sahasını tüm uçuşlara kapatacak kadar ciddiye alındı, tüm bu çalışmaların Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile paylaşılmamış olması muhaldir. Nitekim Cumhurbaşkanlığı’nın en azından 18.30 gibi bilgilendirildiğini kendileri de açıklıyorlar.

O halde bu kanlı darbe nasıl gerçekleşti? Kan dökülmesine izin verilmeden, siviller sokağa dökülmeden neden önlenmedi?

O gün darbeyi önlemekte yetersiz kalanlar, bugün halen görevde olduklarına ve istedikleri gibi tasfiyeler yaptıklarına göre, darbenin kontrollü olduğu ihtimali ağırlık kazanıyor.

Düşünün, bugüne kadar ki tüm darbelerin gerçekleştiği Cuma günü darbe ihbarını almışsınız ve önleyici tedbirler geliştiriyorsunuz. Ama kuvvet komutanlarınız düğüne gidiyor. MİT Müsteşarı da Genelkurmay’dan çıkıp Suriyeli bir muhalifle buluşmaya gidiyor.

***

MİT Müsteşarı ayrıldıktan sadece 15 dakika sonra Genelkurmay Karargâhı’nda operasyon başlıyor, Genelkurmay Başkanı Akar ve MİT Müsteşarı’yla görüşmelerde yer alan İkinci Başkan Yaşar Güler derdest ediliyor. Ve kanlı darbe başlıyor. Darbe bilgisini aldıkları halde düğüne giden kuvvet komutanları da aynı şekilde derdest ediliyorlar…

Sonuçta darbe kontrollü değil de gerçekse, kendi askerine ‘esir’ düşen komutanların görevde kalmaları mümkün değildir. İslam hukukçusu Maverdi’den modern hukukçu Mostesquieu’ya kadar tüm isimler bu hükümde birleşmiştir…

Oysa darbeyi önlemekte yetersiz kalan ve askerine ‘esir’ düşen tüm komutanlar bugün görevlerinin başında. Onların talimatlarıyla hareket ettiklerini iddia eden komutanlar ise hapis… TSK’da görevli generallerin 167’si yani en üst rütbelilerin yarısı, darbe suçlamasıyla tutuklu…

Mahkemede savunmalarını yapmaya başlayan darbe ile suçlanan komutanların açıklamaları da, ‘kontrollü darbe’ algısını ve tasfiye operasyonunun kurgulandığını teyit eder nitelikte.

Önceden haber alındığı halde önlenmeyen, başarısız kalması temin edilen bir darbe girişiminin ardından bu kapsamda bir tasfiye rastlantı olabilir mi? ‘Kontrollü darbe’ değilse nedir bu?

[Erhan Başyurt] 31.5.2017 [TR724]

Malta Belgeleri neyin habercisi? [Adem Yavuz Arslan]

Eğer Türkiye’de yaşayan ve ‘alternatif haber kaynaklarını’ takip etmeyenlerdenseniz böyle bir soruyu duyduğunuzda ilk tepkiniz “Malta belgesi ne ki?” olacaktır.

Dolayısıyla ne Başbakan Binali Yıldırım’ın ‘servetini’, ne de Cumhurbaşkanı  Erdoğan’ın ‘offshore hesaplarını’ duymuşsunuzdur.

Önce Koza İpek sonra da Zaman -STV grubunu çökerten, 15 Temmuz kumpas darbesi ile irili ufaklı, yerel-genel tüm muhalif-bağımsız medyayı bitiren Erdoğan’ın amacı da buydu zaten.

Tüm haberler Saray’ın kontrolünden geçsin, Erdoğan’ın istemediği hiçbir haber duyulmasın!

Mevcutlar da gazete-TV statüsünden ‘propaganda bülteni’ seviyesine indiği için normal şartlarda bir ülkeyi ayağa kaldırması, siyasi iktidarı rezil etmesi gereken skandalları kimse duymadı.

Peki, nedir bu ‘Malta Papers’ ve Türkiye ile ilgili neler yayınladılar?

Özetle ondan fazla ülkeden çok sayıda medya kuruluşu ve yaklaşık 40 gazetecinin girişimi ile kurulan bir birlik European Investigative Collaborations (EIC).

Şu ana kadar yaklaşık 200 bin belgeyi inceleyip Malta’nın vergi kaçırmak için nasıl liman haline geldiğini ortaya koydular.

Elde edilen veriler Avrupa’nın irili ufaklı medya kuruluşlarında yayınlanıyor. Aralarında L’espresso, Der Spiegel ve El Mundo gibi büyük gazeteler de var.

Dosyaların içerisinde tabi ki sadece Türkiye yok. Rusya başta olmak üzere bölge ülkelerine dair detaylar da var.

BAŞBAKAN YILDIRIM’IN DUDAK UÇUKLATAN SERVETİ

Fakat Türkiye ile ilgili olanlar yenilir yutulur türden değil.

İlk haber Çalık Holding’in offshore hesapları ile ilgiliydi ve 19 Mayıs’ta çıktı. Haberin detaylarına göre Berat Albayrak’ın yönetici olduğu şirket vergi kaçırmak için Malta’da offshore şirketler kurmuştu. Albayrak bakan olduktan sonra ise çıkarılan ‘Varlık Barışı’ ile bu hesaplarda tutulan milyonlarca doların sorgusuz sualsiz ve vergisiz Türkiye’ye girmesi sağlandı.

İkinci haber daha büyük ‘bomba’ydı.

Çünkü Başbakan Binali Yıldırım ve ailesine ait hesaplar, gemiler ve milyonlarca Euro’luk servetten bahsediliyordu. 24 Mayıs’ta çıkan haberde Yıldırım ailesinin çok sayıda gemisi olduğu ve Hollanda merkezli şirketlerde 140 milyon Euro’luk bir mal varlığına sahip olduğu ortaya çıkarılıyordu.

The Black Sea sitesinin detaylarını verdiği habere göre Yıldırım ailesi gayrimenkulleri banka kredisi kullanmadan nakit aldı.

ERDOĞAN’A HEDİYE EDİLEN 25 MİLYON DOLARLIK GEMİ

Üçüncü ve ‘büyük balık’ ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gizli offshore anlaşmalarına dairdi.

İddialara göre daha sonra Türk vatandaşı olacak olan Azeri milyarder Mübariz Mansimov, 2008 yılında Erdoğan’a 25 milyon dolarlık gemi hediye etmiş.

Mansimov’un ticari hayatına dair başka detaylar da var ancak şu ana kadar ortaya çıkan bilgileri bile hazmetmek mümkün değil.

Düşünebiliyor musunuz?

Ülkenin başbakanı, Cumhurbaşkanına dair milyonlarca dolarlık servetlerden bahsediliyor.

Yapılan hukuksuzluklar, vergi kaçırmalar da cabası.

Bırakın normal şartları, normal olmayan şartlarda bile bu bilgiler ortaya döküldüğü zaman ülke ayağa kalkmalıydı.

Peki, ne oldu?

Türk medyasında neredeyse (birkaç küçük çaplı haber dışında) bir şey çıkmadı. Ana akım diyebileceğimiz medya ise çiçek böcek ve kedi videoları yayınlayıp olaya dair tek satır vermedi.

Halk zaten ‘çalıyor ama çalışıyor’ modunda olduğu için haberlere şaşırmadı bile. Böyle iddiaları -kendi tabanları bile- yadırgamadı.

Ne Başbakan ne de Erdoğan cephesinden tek satır açıklama geldi.

Normalde yerel bir gazetede çıkan haberden bile rahatsız olup telefona sarılan Erdoğan Avrupa’nın birçok gazetesinde yer alan bu haberlere karşı sessiz.

Erdoğan’ın uçağında dolaştırdığı iki düzine gazeteci ise bu konuda soru sorma cesareti göstermekten uzak.

Peki, bu haberler neyin habercisi?

Cevabı kestirmeden vereyim: daha büyük skandallara hazır olun. Üstelik Erdoğan merkezli haberler sadece Avrupa kaynaklı olmayacaktır.

Zira insan hakları ihlalleri, hukuksuzluklar ve seçim şaibeleri nedeniyle Erdoğan’a karşı giderek yükselen bir antipati var.

Son Washington ziyareti ve burada yaşanan rezalet sonrası artık ABD medyasının da ‘öncelikli gündemi’.

Belki AKP yönetimi ve kitlesi farkında değil ama ABD medyası Washington’da yaşanan dayak skandalının peşini bırakmıyor.

Tabi tek gündem Erdoğan’ın talimatı ile estirilen terör değil.

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’ndan istifa etmek zorunda kalan General Michael Flynn de hala manşetlerde. ABD medyası nefis fikri takip nasıl yapılır örnekleri vererek Flynn ve Türk hükümeti arasındaki ilişkileri deşiyor.

Alptekin’in Flynn’e ödediği paranın kaynağı araştırma konusu.

Ben bu yazıyı yazarken CNN International’da Ekim Alptekin üzerinden Türkiye ile Trump arasındaki ilişkileri analiz eden bir dosya yayınlanıyordu.

Bu arada şu notu da düşmek lazım: ABD medyası ile Trump arasında savaş yaşanıyor. Washington Post ve New York Times’ta Trump ve etrafına dair her gün yeni bir skandala dair haber görmek mümkün.

Trump zaten sevilmeyen bir figürdü, Erdoğan gibi sevilmeyen bir başka figür ile yan yana gelince medya için cazip bir konu haline geldi. Trump’la savaşan ABD kurumlarının aradan Erdoğan’a dair skandalları da ortaya dökmesi sürpriz olmamalı.

Hele bir de 15 Temmuz’a el atarlarsa siz o zaman görün gürültüyü.

[Adem Yavuz Arslan] 31.5.2017 [TR724]

Hulusi Akar, gururla sunar… [Barbaros J. Kartal]

Hulusi Akar, darbe ile ilgili bilgileri gömmek için her şeyi yapan komisyona, komisyon çalışmalarını bitirdikten sonra yazılı cevaplarını yolladı. Yeni bir şey anlatmayan yazılı metinde, birçok soruya ‘yukarıda cevaplanmıştır’ notu düşülmüş. Hulusi Akar’ın cevaplarına bakınca neden komisyona gelmediği bir kez daha anlaşılıyor. CHP ve HDP’li vekillerin karşısında nasıl çaresiz kalacağı, rezil olacağı zaten biliniyordu. Medeni ülkelerde bu tür komisyon çalışmaları yasamanın ve hesap verilebilirliğin çok büyük bir parçası olarak görülüyor ve makamı ne olursa olsun herkes gelip komisyonda ifade veriyor. Bu oturumlar canlı yayınlanıyor. Sansasyonel olmayan konulardaki oturumları bile internetten izleyebilirsiniz. Komisyon demişken ‘atanamamış Salim Başol’ Reşat Petek’in karakterine uygun bir şekilde tarihe büyük bir utançla geçmiş olmasından dolayı sevincimi paylaşmak istiyorum.

DARBE OLMUŞ, İNSANLAR ÖLMÜŞ SORUMLU YOK MU?

Darbe girişimi olduğuna göre altlarındaki birliklere sahip çıkmayan herhangi bir kuvvet komutanı görevden alındı mı? Hayır. Darbeyi saatler önce öğrenen ama önleyemeyen genelkurmay başkanı görevden alındı mı? Hayır. İstihbarat zaafının olduğunu söyleyemeyenin kalmadığı bir ortamda, hatta MİT’e ulaşamadığından dert yanan Cumhurbaşkanı MİT’te herhangi bir görevden alma yaptı mı? Hayır.

Hani şehitler sizin için çok önemliydi hani hesap soracaktınız? Katilleri yargıladığınızı iddia ediyorsunuz peki katillere yol verenler? Ölen hiçbir sivilin balistik incelemesi yapılmadı. Kimin hangi kurşunla öldüğü bile belli değil. Katil diye mahkemede yargıladığınız adam ben ateş etmedim dese ispatlayacak hiçbir şeyiniz yok. Bu mu ölülerinize duyduğunuz saygı?

ERDOĞAN’IN SÜREKLİ ÇELİŞEN İFADELERİ

Hulusi Akar’ın yazılı cevaplarında daha önceden dile getirilen bir ayrıntı teyit ediliyor. Yaşar Güler’in ilk kez anlattığı daha sonra iddianamelere de giren bilgiye göre akşamüstü saatlerinde MİT müsteşarı Hakan Fidan Cumhurbaşkanı’nı bilgilendirmek istiyor, ulaşamayınca koruma müdürü ile görüşüp “Dışarıdan bir saldırıya karşı hazırlığın var mı?” şeklinde soru soruyor. Yani devletin bütün kurum ve kurumları darbe girişiminden haberdar.

Erdoğan’ın darbeyi erkenden öğrendiği bilgisinin kendisini sinirlendirmesinin bir anlamı var. Çünkü darbeyi erkenden öğrenen Cumhurbaşkanının veya onun da kullanmayı sevdiği tabirle başkomutanın darbeyi önlemek için kiminle ne görüştüğü neler yaptığı sorulacak ve önlemek için hiçbir şey yapmadığı ortaya çıkacak. 15 Temmuz günü 19:00 saatlerinde Cumhurbaşkanının arayıp da ulaşamayacağı kimse yok.

Kontrollü olup olmaması bir yana bütün her şeyin resmi söyleme ve resmi beyanlara uygun olduğunu varsayalım. Erdoğan, darbeyi öğrendikten sonra engellemek için bir şey yapmıyor. Ne zaman ki askerler köprüye çıkıyor, insanları o zaman meydanlara çağırıyor.  Halbuki acil bir durum olduğunu görüp emrindeki onlarca kanaldan bir tanesine bağlansa ya da yargı olaya müdahil olsa büyük bir felaket önlenmiş olacak. Zekai Aksakal kendisi hakkında iddialar fazlalaşınca Genelkurmay’ın personele ‘birliklerinizden çıkmayın’ talimatını neden vermediğini sorgulamıştı. Akar hiçbir zaman buna cevap vermedi.

Erdoğan darbe ile ilgili bütün ayrıntılarda farklı konuşuyor, bir başka deyişle yalan söylüyor. Darbeyi öğrendiği saati dört farklı şekilde anlatmıştı. Marmaris’te askerlerden 15 dakika ile kurtulduğunu söylemişti ancak Marmaris’e askerlerin Erdoğan ayrıldıktan 2 saat sonra geldikleri resmi belgelerde yer alıyor.

ÖLEN İNSANLAR ÜZERİNDEN SONSUZ RANT

Yakında 15 Temmuz’un yıldönümü. Yine ölen insanların üzerinden bir sürü rant devşirecekler. Ölenlerin hiçbirinin zerre önemi yoktur. Bakmayın pehlivan tefrikalarına salya sümük 15 Temmuz hikayelerine.  Onlar 15 Temmuz sonrası yapılması planlanan şeyler için hayatını kaybetmiş, meseleyi daha vahim ve kanlı bir hale getirmek için feda edilmiş insanlardır. İnşallah şehittirler. Hadiste anlatıldığı gibi ölen neden öldü öldüren neden öldürdü bilmiyor.

Darbecilere hiçbir faydası olmayacak olan Meclis’in bombalanması, Emniyet’in vurulması, Külliye’nin en uzak köşesine bomba düşmesi gibi olayların darbenin başarısızlıkla sonuçlandığının anlaşılmasından ve darbecilerin teslim olmaya karar verdiklerinden sonra neden gerçekleştirildiği ise hâlâ kamuoyunca bilinmiyor.

Havuz’da 15 temmuz söylemini sorgulamaya cesaret eden yok. Ancak Taşgetiren’in aşağıda linkini verdiğim yazısı ilginç. Her ne kadar mıy mıy gitmeye dikkat etmiş ‘aman Erdoğan geçmesin!’ diye ödü patlamış olsa da cesareti takdire şayan.


[Barbaros J. Kartal] 31.5.2017 [TR724]

Meclis’e niye ifade vermedikleri anlaşıldı: Akar, Dişli’yi neden korumaya aldı? [Ahmet Dönmez]

Pilot Binbaşı O.K.’nin 15 Temmuz günü MİT’e darbeyi ihbar ettiğini söylediği savcılık ifadesinin çıkmasının ardından MİT Müsteşarı Hakan Fidan da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da harekete geçti. TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na ifade vermeyi reddeden, yazılı sorulara da aylardır cevap vermeyen ikili, ihbarcı binbaşının ifadesi yayımlandıktan sonra apar topar Komisyon’a açıklama gönderdiler. Ve tahmin edilebileceği gibi her ikisi de “Hayır, gelen ihbar darbe ihbarı değil, MİT Müsteşarı’nın kaçırılmasına ilişkindi” dedi. Aylar sonra kontrollü ve yazılı bir şekilde cevap verilmesine rağmen her iki açıklama da ciddi tutarsızlıklar barındırıyor. Bir de Komisyon’a gidip çapraz sorularla karşılaşsalarmış demek ki pudra şekeri gibi dağılacaklarmış. Onları Meclis’e göndermeyen iradenin neden izin vermediği şimdi daha iyi anlaşıldı.

Ortada bir ihbar var, bir de ihbarın gereğini yapması gerekenler. İhbarı yapan, “Darbe olabilir kelimesini kullandığımı çok iyi hatırlıyorum” diye özellikle vurguluyor. Fakat o gereğini yapmayan; Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı dâhil hiç kimseye haber vermeyen; darbe girişimini önlemeyen ve dolayısıyla 250 insanın ölümüne neden olan Akar da Fidan da hala görevde. İhbarın sonucu olarak olay mahallini teftişe gidip “Temiz” raporu veren Kara Kuvvetleri Komutanı da görevinin başında.

AKAR, NEDEN DİŞLİ’Yİ KORUMAYA ALDI

Hulusi Akar’ın cevaplarında oldukça dikkat çekici noktalar var. Onlardan bir tanesi, 3 gün öncesine kadar AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi ve 16 yıllık dostu olan eski Tümgeneral Mehmet Dişli’yi korumaya almış olması. Savcılığa verdiği ifadede anlattığı derdest edilme sahnesi ile Meclis’e anlattığı hikâye çok farklı. 19 Temmuz 2016 tarihli savcılık ifadesinde, Mehmet Dişli’nin odasına girerek, “Komutanım operasyon başlıyor, herkesi alacağız, taburlar, tugaylar yola çıktı, biraz sonra göreceksiniz” dediğini ve darbeyi tebliğ ettiğini ileri sürmüştü. Kendisinin karşı çıkması üzerine de Dişli’nin dışarıda hazır bekleyen darbeci ekibi içeri çağırdığını, onların da kendisini kelepçeleyip iple boğazını sıktıklarını anlatmıştı. Oradakilerin isimlerini de tek tek zikretmişti. Bütün bunlara refakat eden kişi, Dişli idi.

Mehmet Dişli ise ifadesinde 180 derece farklı konuşmuştu. Darbecilerin, aralarındaki yakın ilişkiyi bildikleri için kendisini Akar’ı ikna etmekle görevlendirdiğini, reddedince tehdit ettiklerini, bunun üzerine mecburen içeri girip bir şeyler söylediğini iddia etmişti. “Ben Komutan ile 16 yıldır değişik kademelerde çalıştım. Komutan’ı ailemin bir parçası olarak gördüğüm için ‘Öleceksek de birlikte ölelim’ düşünceyle onun yanında oldum.” demişti. Onun anlatımına göre, sonradan içeri girenlerin Genelkurmay Başkanı’nı derdest etmesine itiraz etmiş, bunun üzerine kendisi de enterne edilerek aynı helikopterle Akıncı Üssü’ne götürülmüştü. Başından beri darbecilere direnmiş, ertesi gün de Çankaya Köşkü’ndeki Kriz Masası’nda 15.30’a kadar görev yapmıştı.

Meclis Komisyonu, aradaki bu çelişkilere dair sorular yöneltti. Akar, yazılı cevabında bu kez olaya dair hiç bir isim kullanmadı. Dişli’nin ismini özellikle zikretmedi. Sadece, elindeki plastik kelepçenin çıkarılmasını istediğinde Dişli’nin onayıyla çıkarıldığını kayıtlara geçirdi.

Bir ara CHP’li Mahmut Tanal, ikisinin ortak villa arsası aldığını iddia etmiş, Akar yalanlamıştı.

Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen çatı davasında dün sabah Dişli’nin savunması vardı. Mahkeme başkanı, Akar’ın kendisini suçlayan ifadelerini hatırlattığında “Hulusi Akar yıllarca birlikte çalıştığım bir komutandır. O anki durumu en iyi kendisi bilmektedir. Yaşadığı travmatik ortam nedeniyle beni yanlış anlamış olabilir. Geçen sürede mantıklı düşünecektir” dedi. Genelkurmay Başkanı’nın Meclis’e gönderdiği cevaptan bir gün sonra savunma yapan Dişli, galiba bir şeyler biliyordu. Nedendir bilinmez, Akar yavaş yavaş ‘mantıklı’ düşünmeye başlamış sanki (!).

Tümgeneral Mehmet Dişli, darbenin başındakilerden olduğu için tutuklandı. Oysaki Dişli, 15 Temmuz sabahı Hulusi Akar’ı Çankaya Köşküne getirmişti.

PEKİ, ABİDİN ÜNAL NİYE ‘EŞİMDEN ÖĞRENDİM’ DEDİ?

Hulusi Akar’ın dikkat çeken bir diğer açıklaması da uçuş yasağını neden dönemin Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’e iletmediği sorusuna ilişkin. Mehmet Şanver, o gün Moda Deniz Kulübü’nde yapılan düğünün ev sahibiydi. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ve birçok üst düzey havacı komutan da düğündeydi. Genelkurmay Başkanı Akar, “TSK’da birlik ve karargâhlar arası haberleşme ve bilgi alışverişi için temel ve en hızlı mekanizma harekât merkezleridir. Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM), verilen bir emri en kısa sürede en güvenli ve etkili şekilde Türkiye’nin en uç noktasındaki birden fazla birliğe/üsse/hava meydanına/hava araçlarına/gemilere kadar ulaştıran en süratli ve etkili bir araçtır. Dolayısıyla direktifin, Hava Kuvvetleri Komutanı’na ve Muharip Hava Kuvvetleri Komutanına zamanında iletilmesi konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır” dedi. Ayrıca, “Saat 18.30’da SKKHM’ne verdiğim emir 19.06’da ilgili harekât merkezlerine ve bizzat İstanbul’da bulunan Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’a da ulaşmış ve 19.26 itibariyle işlemler tamamlanmıştır” diye ekledi.

Peki, o halde Abidin Ünal neden ilk ifadesinde “Darbe girişimini ilk 21.30’da eşimin telefonu ile öğrendim. O saate kadar herhangi bir olumsuzluk veya olağanüstülük hissetmedim” dedi? Neden 13 gün sonra ek ifade verme ihtiyacı duyup, “15 Temmuz tarihinde saat 19.06 sıralarında Hava Kuvvetleri Harekat Merkezi beni arayarak uçuş yasağını haber verdi” dedi? Abidin Ünal’ı kim uyardı da birbirine bu kadar zıt iki ayrı ifade verdi?

İşin kötüsü, Mehmet Şanver de o gün uçuş yasağını 21.30 sularında öğrendiğini açıklamıştı. 18 Kasım 2016 tarihinde Yeni Şafak’a konuşan Şanver, “Havacı komutanlar olarak olayı 21-21:30 gibi öğrendik. (…) Hayatın normal akışına aykırı bir durum bu. Böyle bir emir yayınlandığı anda hava sahasının kontrolünden sorumlu komutan olarak benim haberimin olması lazımdı. Bu emir yayınlanmış. Daha yayınlanmadan, emir olgunlaşma safhasında telefonla benim haberdar edilmem gerekirdi.” şeklinde konuştu. ‘Hava Harekat Merkezi darbecilerin işgalinde olduğu için bize haber vermediler’ savunması da tutarlı değil. Çünkü, Eskişehir gibi darbenin önlenmesinde hayati rol oynayan başka üsler de vardı. Akar’ın dediği gibi, emir en ücra birliğe ve üsse kadar en hızlı şekilde gidiyorsa diğer üslerden neden düğündeki komutanlara bilgi gelmedi?

Şurası çok net ki birileri yalan söylüyor. Ve maalesef ortalık yalandan geçilmiyor. Aynı anda aynı yerde olan ve darbeye karşı mücadele ettiğini savunan insanların ifadeleri bile birbirini tutmuyor. Çünkü darbecilerden de darbeye maruz kaldığını iddia edenlerden de hemen herkesin gizlediği çok önemli gerçekler var.

O İFADE NEDEN İDDİANAMEYE GİRMİYOR

Tekrar başa dönüp soru sormaya devam etmemiz lazım. İhbarcı Binbaşı O.K.’nin ifade tutanağı neden hiçbir iddianameye girmiyor?

11 Ağustos 2016 tarihinde O.K.’den söz konusu ifadeyi alan dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ile 15 Temmuz çatı soruşturmasını yürüten Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen neden görevden alınıp pasif görevlere verildi?

Bu savcılar, görüşme tutanağını neden resmi ifade haline getiremediler?

Kara Havacılık Komutanlığı iddianamesini hazırlayan savcı Alpaslan Karabay, artık MİT personeli olan O.K.’nin ifadesini almak istediğinde neden müsaade edilmedi?

MİT, ihbarcı binbaşının konuşmasına neden müsaade etmiyor?

[Ahmet Dönmez] 31.5.2017 [TR724]

Dünyanın parlak ziynetlerinin sönüşü [Abdullah Aymaz]

Geçenlerde insanın içindeki muzır madenler hükmündeki bazı duyguları kıpırdatıp, insanı dengesizliğe sevk edeceği, dostlukları nefretlere dönüştürme imkânı olan bir mesele görüşüyorduk.  Bir ağabeyimiz On Yedinci Söz’de serlevha  yapılmış olan  “Biz dünyada bulunan her şeyi ona bir ziynet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik. Elbette Biz arzın üstünde ne varsa hepsini kupkuru yapıp dümdüz edeceğiz” (Kehf Suresi, 18/7-8) “Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir.” (En’am Suresi, 6/32) âyetlerini Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tefsiri üzere ele aldı… Gerçekten sohbet-i cânânların kalbleri nasıl yumuşattığına şahit olduk.  

1962’de ilk defa merhum İhsan Emci Ağabeyle beraber Risale-i Nur sohbetine katılmıştık. İzmir-Agora civarında bir ağabeyin evinde bulunuyorduk. Halim Amca o zaman el yazma bir Risaleden On Yedinci Söz’ü, yani bu konuyu okumuştu. Zihnim hemen o günlere gitti…

Yeryüzünü ziynetiyle süsleyen bahar,  bütün alımlı ve çalımlı haliyle gönülleri cezbeder bir halde iken, bir müddet sonra hazan vurup ortalık perişan hale geliyor. O renk renk, canlı yapraklar kupkuru vaziyette teker teker savrulup gidiyorlar. Sonra kış gelip beyaz kefen ile her şeyi örtüp kapatıyor. İşte dünya hayatı da böyle;  bir var, bir yok. Aldanmakta fayda yok…

Ağabeyimiz mevzuyu ele alırken, Açe’deki meşhur tsunami olayında şahit olduklarını, birer birer anlatarak bir anda kıyamete benzer bir felâketin nasıl herşeyi yerle bir ettiğini gözler önüne serdi. Köklerinden sökülmüş ağaçlara, tahta ve metal parçalarına tutulmuş sel üzerinde sürüklenen insanların köprünün demir aksamına çarpınca kafalarının bir anda nasıl koptuğunu; en yüksek bir binanın tepesinde selde çırpınan insanların fotoğraflarını çeken, kameralarla kayıt yapan insanların  da aniden yıkılan binalarıyla beraber aynı sele nasıl kapıldıklarını bütün heyecanı ile anlatarak dünya hayatının geçiciliğini, iliklerimize işletti. Yumuşayan  gönüller, yaşaran gözler, artık, dünyayı  dünyalıkları görmez oldu. Problemler de Elhamdülillah yavaş yavaş hal yoluna girdi… “Din nasihattir” hadis-i şerifinin güzelliğine bizzat şâhit olduk…

On Yedinci Söz’e dönecek olursak, Beşinci Vecihte şöyle deniliyor:

“Beşincisi: Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki hakikat ilmi,  hakikat nuru ile dünyanın mâhiyetini bildirmekle dünyadaki dünyaya AŞK ve ALÂKA  pek mânasız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve isbat eder ki: 
“Dünya, Cenab-ı Hakkın icraatlarının okunacağı bir kitaptır. Bu kitabın harfleri ve kelimeleri kendilerine değil, belki Başkasının Zâtına, sıfatlarına ve güzel isimlerine delâlet ediyorlar. Öyle ise dünya denilen bu kitabın mânasını bil, al; ama nakışlarını bırak git!..
“Hem bu dünya bir tarladır. Ek, mahsulünü al, muhafaza et; ama muzahrafatını yani yaldızlı, süslü, alımlı fakat içi boş olan şeylerini at, ehemmiyet verme!... 
“Hem birbiri arkasında daima gelen geçen aynalar mecmuasıdır. Öyle ise, dünya aynalarında tecelli edeni bil ( Çünkü onlar Allah’ın güzel isimleridir), nurlarını gör ve onlarda tezâhür eden isimlerin tecellilerini anla ve o isimlerini Sahibi olan 

Cenab-ı Hakkı sev, ama yok olmaya, kırılmaya mahkum olan o cam parçalarından alâkanı kes!...
“Hem bu dünya seyyar bir ticaret yeridir. Öyle ise alış-verişini yap, gel. Ama senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma!...
“Hem muvakkat bir seyir ve temâşâ yeridir. Öyle ise, ibret nazarı ile bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki Güzelliği Bitmeyen, Yegâne Güzel Cenab-ı Hakka bakan gizli, güzel yüzüne dikkat, hoş ve faydalı bir gezi yap, dön. O güzel manzaraları ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme!...
“Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan ve misafirlerini cömertçe ağırlayan Zâtın yani Cenab-ı Hakkın izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne (aptalca, abuk sabuk konuşurcasına), fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma!..”

Evet biz Kur’an-ı Kerimin bize verdiği bu güzel mesajları anlamaya, idrak etmeye ve gereğince yaşamaya bakmalıyız.

[Abdullah Aymaz] 30.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Cuma’nın yükümlülük şartları (4) [Abdullah Salih Güven]

Hürriyet. Cuma’nın vücub şartlarından hürriyete sıra gelmişti. Fıkıh kitaplarında, Cuma maddesini ele alan ansiklopedi maddelerinde, hatta konu ile alakalı master-doktora tezi ya da bu seviyedeki müstakil kitaplarda hürriyet konusu ile alakalı çok detaylı bir açıklama bulmak imkansızdır. Sebebi, çok basit; o dönemin anlayışı içinde hürriyet, köleliğin zıddıdır. Dolayısıyla fıkıh kitaplarında nasıl bir cümle ile “Müslüman olmayan Cuma ile mükellef değildir” deniliyorsa, aynı türden bir cümle ile “Köleye Cuma farz değildir” diyerek hürriyet şartı açıklanmış olur.

O günkü şartlar içinde doğru olan bu hürriyet/özgürlük tanımı günümüzde de aynıyla geçerli mi? Biz de “hürriyet köleliğin zıddıdır” dersek meseleyi açıklamış mı olacağız? Eğer böyle diyecek olursak, köle olmama manasında hür ama bir iş yerinde çalışma şartları veya mesai tanzimi açısından Cuma namazı kılmaya fırsat bulamayan veya izin verilmeyen kişilere hür diyecek miyiz? Soruyu şöyle de sorabiliriz; Cuma’nın vücub şartlarını belirleyen fukaha -ki bu şartlar üzerinde bütün mezheplerin ittifak ettiğini yazmıştık daha önce- bugün aramızda yaşasaydı, Kur’an ayetleri, Hz. Peygamber dönemi pratikleri ve mevcut yaşadığımız şartlar altında hürriyeti yine Cuma’nın vücub şartları arasına koyar mıydı? Koyarsa hürriyetin tarifini nasıl yapar, sınırlarını nasıl belirlerdi?

Bu son söylediğim cümle ile ortaya koyduğum düşünce, aslında benim okuduğunuz yazı serisinin en sonunda ele alacağım mevzu. Cuma’nın vücub ve sıhhat şartlarını gelenek içinde nasıl konulduğu, nasıl anlaşıldığı ve nasıl uygulandığını bitirdikten sonra belki bir iki yazı ile meseleyi buraya taşıyacak ve ihtimal bir teklifte bulunacağım. Malum bu yazı serisine zaten ‘gayrimüslim nüfusun çoğunluklu olduğu ülkelerde Müslüman olarak kalıcı yaşama sahip olanlar Müslümanlara Cuma namazı farz mıdır’ sorusuna cevap aramak için başlamıştık.

HÜRRİYETİ BUGÜN NASIL TANIMLAMALI?

Kur’an’da hürriyet kelimesi geçmez. Ama köle karşıtı manasında “hür”, bazı ayetlerde köleyi özgürlüğüne kavuşturma manasında “tahrir” ve bir yerde de aynı kökten gelen “muharrer” kelimesi geçer. Hadislerde ise genelde kullanım alanı kölelik karşıtıdır. Şurası kesin ki ilerleyen dönemlerde hürriyet, farklı alanlarda farklı anlam içeriklerine sahip olmuş ve kavramsallaşmıştır. Mesela tasavvufta hürriyet, insanın kula, altına, makama, kadına-erkeğe, şöhrete kul olmaması manasında nefsanî ve hayvanı arzularından sıyrılması; ahlakta kibir ve tezellülden uzak şeref ve kerem diyebileceğimiz orta yolu tutma şeklinde anlaşılmıştır. Hürriyet kelimesi ve bunun kavramsallaştırılması sadece bu iki alanla sınırlı kalmamış, felsefe, siyaset, iktisat vb. hemen her sahada farklı anlam içerikleri ile kullanılır olmuştur.

Bizi burada asıl ilgilendiren alan, insanın toplumsal hayattaki statüsünü ifade eden ve bu açıdan hukuki yönü ağırlıklı olan tarifidir. Bu bağlamda şöyle bir tarif yapılabilir; insanın hukuki olarak sorumlu kılacak yetkiye sahip olmasıdır. Çünkü söz konusu olan, bir ibadetin -burada Cuma namazı- yapılmasını kişiye teklif etmedir. Bu ise en basitinden kişinin kendi kararını hiçbir baskı altında olmaksızın kendi verebilecek ve verdiği kararı da uygulayabilecek bir zemin ve statüye sahip olmasını gerektirir. Aksi halde bunu bir yükümlülük olarak kişiye sunmak ve kılmadığı zaman da “Neden kılmadın?” diye sorumlu tutmanın bir anlamı olmaz. Yukarıda günümüz dünyasında mesai saatleri dolayısıyla iş yerinden izin alamayan işçi misalini bunun için verdim. Bu açıdan hürriyetin Cuma’nın vücub şartları altında ya da fıkıhta kullandığımız başka bir kavramla ifade edecek olursak mükellefin “eda ehliyeti” kategorisinde değerlendirilmesi oldukça isabetlidir.

MÜKELLEF OLSA DA MUAFTIR

Burada şu sonucu çıkartabiliriz; bu çerçevede bir hürriyete sahip olmayan kişi Cuma namazı ile mükellef olsa da muaftır; çünkü şartlarından birisi kendisi adına tahakkuk etmiyor demektir. Yalnız sözün geldiği bu aşamada şunu da ilave etmek lazım; Cuma namazı için alabildiğine dar manada kullandığımız bu hürriyet anlayışı ve yaklaşımı, dinin maksatları ve insanlığın maslahatlarının gerçekleşmesi için çok daha geniş bir çerçevede yorumlanmasına mani değildir. Tam aksine temel haklar söz konusu olduğunda hürriyetin en geniş manasıyla birinci sırada yer alması gerekir ki makasıdu’s şeria ve maslahatu’n nas gerçekleşebilsin.

Cuma’nın vücub şartları arasında kalan son iki madde ise kişinin mukim yani yolcu olmaması ve can ve mal güvenliğini tehlikeye atacak hastalık, sıcak-soğuk, savaş vb. mazeretlerinin bulunmamasıdır. Bu iki şartın detaylarında yorum farklılıkları kişiye, zaman ve mekâna göre değişebilir. Dolayısıyla bu detaylara hiç girmeyip esas ihtilaflı alan olan Cuma namazının sıhhatinin şartlarına geçelim.


[Abdullah Salih Güven] 30.5.2017 [TR724]