Taşgetiren Boş Götüren! [Mahmut Akpınar]

Aşağıdaki yazıyı hukuka, adalete insafa değil de güce, iktidara dayanmanın insanı ne hallere düşüreceğini göstermek için tekrar yayınlıyorum. Yazı 14 Nisan 2015 tarihinde A. Taşgetiren’in bir sataşması üzerine, kapatılan Millet Gazetesinde yayınlanmıştı. Maalesef kapanan gazatelerin arşivlerine dahi ulaşılamıyor bugün. Moğol istilasına benzer bütün arşivleri yakıp yıkan, kitapları yasaklayan, aydınları hapse atan yüzbinlerce öğretmeni, akademisyeni, gazeteciyi kodeslere tıkan tarihin kolay göremeyeceği derecede tahripkar bir iktidarla karşı karşıyayız.

Maalesef mütedeyyin, muhafazakar insanların saygı duyduğu, hürmet ettiği Ahmet Taşgetiren de bu süreçte Zalimin safında durmayı, mazluma kalem/kılıç sallamayı tercih etti. Oysa sukut etse, konuşmasa hatta çiçeklerden böceklerden penguenlerden bahseden yazılar yazsa bile sürecin şiddeti nedeniyle makul görülebilirdi. Ama O kalemini sattı, onurunu kiraya verdi, birktirdiği saygınlığı güce teslim etmeyi yeğledi. Şu günlerde ise dayandığı o güç tarafından itibarsızlaştırılıyor. Kendi ifadesiyle “iki soytarı ve onun bunun köpeği” dediği, başkalarına salya akıtırken kendisinin sukut ettiği hatta destek verdiği kişiler bu defa O’na saldırıyor.

Ne diyelim! İtin kopuğun olduğu mahallede ikamet etmeyi sen tercih ettin ve bu saldırıların sana da yöneleceğini görmeliydin AHMET ABİ!  Sen bunların çirkefliğini bilerek güçten yana tavır alma gereği duydun, müstehaksın!

Ama bunun bir de ahiret kısmı var unutma! Milyonlarca mağdur, mazlum, işkenceye, zulme, tehcire maruz kalan insan ötede yakana yapışacak! “Yaşın başın vardı, ilim irfan sahibi görülüyordun, dindarların sana hürmeti vardı. Okur yazardın. Zalime ve zulme dair neden iki laf etmedin?” diye sana sorulacak. Buradakileri bir şekilde savuşturursun. Ya ötedeki hesaplar adına neler diyeceksin? Dini iktidar adına eğip bükmenin, Sultan sofralarında yer kapmanın, mazluma vurarak caka satmanın hesabını nasıl vereceksin?

işte  o yazı!

[Mahmut Akpınar] 30.4.2017 


DEĞERMİYDİ AHMET ABİ!

17 Aralık 2013’ten bu tarafa ülke sıra dışı bir atmosfere büründü. Gerilim içindeyiz ve yüksek tansiyonla yaşıyoruz. Siyaset birleştirici olmaktan ve çözüm üretmekten çıktı; ayrıştırıcı ve problem üreten bir yola girdi. Erdoğan gerilimi yüksek tutuyor, her olaydan yeni bölünmeler çıkarıyor; herkesi kendi safında durmaya zorluyor. Karşısında olanları örtülü-açık tehdit etmekten çekinmiyor. “Ya benimlesin ya bana karşı” diyerek cepheleştiriyor. Bu tavır nedeniyle itidal, üslup çağrısı yapan çık-a-mıyor; kimse makulü dillendiremiyor. Zira “darbeci”, “işbirlikçi”, “hain” ilan ediliyor.

Makul olanı kim dillendirebilir? Hakem rolünü kim oynayabilir? Bunu tarafların saygı duyacağı, dikkate alacağı kişiler yapabilir. Gül, Cumhurbaşkanı iken bu imkâna sahipti. Ama O taraflı olmayı seçti, açıkça anayasaya aykırı yasaları dahi onayladı. Ülkenin birliği, gerilimin azaltılması adına yapabileceklerini yapmadı. Özellikle Hizmet Hareketi ile Erdoğan arasında (AK Parti değil, bu kişiselleştirilmiş bir mücadele) cereyan eden ve tahribatı giderek derinleşen gerilimde bazı muhafazakâr aydınlar/âlimler devreye girebilir, hasarı azaltabilirdi. Aksine bu evsaftaki insanlar hep taraf oldular; ailesini, grubunu, çıkarını, konumunu koruma saikıyla hareket ettiler. Bunda Erdoğan’ın dışlayıcı tavrı yanında mezkur kişilerdeki cesaret ve irade eksikliği etkili oldu. Benim makuliyetle hareket etmesini umduğum insanlar arasında bir fıkıh âlimi olan Hayrettin Karaman ve yine muhafazakâr kesimin itibar ettiği Ahmet Taşgetiren vardı. Ama onlar da herkes için hayırlı ve yararlı olanı aramak yerine kılıç kuşandılar, güç namına ok atanlar kafilesine katıldılar.

Taşgetiren İslami duyarlılığı olan, dengeli, yazdığı okunan, konuşması dinlenen, kaleminde ve sözünde endaze olan bir yazardı. En azından ben öyle düşünüyordum. Ama üzülerek görüyorum ki o da girdiği havuzun şeklini ve rengini almış, kalemi ve üslubu saldırganlaşmış. Linç ve imha ihtirasıyla yanan havuz okuyucularını memnun ve tatmin çabasına girişmiş.

Tartışma ile bir yere varılacağına inanmam, girmemeye çalışırım. Ama aleyhimde ve özensizce yazılan şeylere cevap verme mecburiyeti hissettim. Sayın Taşgetiren 3 Nisan 2015’te Zaman’da çıkan “Seçimle Gelen İktidar Seçimle Gider Mi?” başlıklı yazımız üzerinden Hizmet Hareketini ve şahsımı ölçüsüzce ve yazıyı muhtevasından kopararak eleştirmiş. Bu konuda kısaca cevap hakkımı kullanmak istiyorum.

Yazıda son dönemdeki otoriterleşme eğilimlerine dikkati çekmiş ve demokratik yollarla iktidara gelmiş ama “Bu anayasayı tanımıyorum”, “Anayasayı paramparça edeceğiz!” diyen ve yolsuzluklara boğulmuş bir yönetimin demokratik yollarla gitmek istemeyeceği tezini işlemiştik. Argümanlarımızı örneklerle ortaya koymuştuk. (Nitekim Erdoğan Haziran 2015 seçiminden sonra yeni hükümeti kurdurmadı ve bizi yalancı çıkarmadı!) Gidişatın hayır olmadığını belirterek, Irak ve Suriye benzeri kaosa sürüklenmemek için AKP’deki aklıselim insanları inisiyatif almaya çağırmıştık.

Taşgetiren 5 Nisan tarihli “Ne İdiniz Ne Oldunuz?” başlıklı yazısında şahsımı kastederek “Uzunca süre mut’a kampanyası yürüten bir yazarınız var” demiş. Bilimsel bir konferansta mut’anın ahlaki ve siyasi sonuçları üzerine bildiri sundum ve bu medyada alıntılandı. Bunun ötesinde mut’a konulu konuşmam, yazım yoktur. Sayın Taşgetiren “kampanya yürüttüğüm” bilgisine nereden ve nasıl varmış anlayamadım. Maalesef yazar fikri fikirle çürütmek yerine etiketlemeyi seçmiş. Ayrıca mut’a gibi ehlisünnet açısından haram ve şaibeli bir konunun mahsurlarının gündeme getirilmesi O’nu neden rahatsız eder ki?

Taşgetiren “iktidar seçimle gider mi?” sorusuna toplumdaki kaygıyı giderici cevap vermek yerine bizi “en fanatik İslam karşıtları” sınıfına sokmuş. Şu anda eskiden AKP’ye oy veren bazı mütedeyyin kesimlerin de içinde olduğu toplumun %60’ı iktidarın demokratik yollarla, kaosa sebep olmadan gideceğinden endişeli. “AKP iktidara geliş yolu olan demokrasiyi tahrip ederek, iktidar değişimini engelleyebilir mi?” diye soruyorlar. Buna “hayır” diyorsanız endişelerimizi izale edecek cevaplar bekliyoruz. Neden yığınla suçlama ve karalamayla konuyu bağlamından koparıyorsunuz?

Ahmet Taşgetiren çözüm sürecinde akil adam olmuştu, pekâlâ kendi mahallesinde çıkan bir problemde arabulucu, dengeleyici olabilirdi ama o otoritenin yanında yer almayı ve iktidarın kalesinden ateş etmeyi tercih etti. Taşgetiren’in yazdığı gazetelere de az bakmasını ve nasıl, ağır, mesnetsiz ve sürekli iftiralar attığını görmesini, iki laf da onlara etmesini beklerdik. Sakalı ağarmış, yaşını almış bu kişinin “Sahte peygamber”, “âlim müsveddesi”, “haşhaşi”, “sülük” gibi hakaretlere de bir şeyler demesini beklerdik. Hadi Cemaate yapılan hakaretler sizi rahatsız etmedi, açıkça şirk ifade eden “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan adam” lafına neden bir şey diyemediniz? “hoş geldin Allah’ın elçisi!”, “bakara makara” , “yolsuzluk hırsızlık değildir” sözleri sizi rahatsız etmedi mi? Bir cenaha bu kadar ağır eleştiriler getirirken en azından iktidara da “yolsuzlukların hesabını ver, dilini ve üslubunu koru” diyebilirdiniz.

Muhafazakâr, dindar kesimlerin yıllarca okuduğu, itibar ettiği Taşgetiren için bence hala geç değil. Bu tür dönemlerin kalıcı olmadığını, her güç ve iktidarın yıkılıp bir gün sorgulanacağını en iyi O bilir. Taşgetiren son dönemde güç hesabına üslubunu bozacak şekilde silahşörlük yapıyorsa da, eski kredisi son dönemin vebalini silecek kadar büyüktür. Taşgetiren için hala makul, dengeli bir çizgiye dönme fırsatı var. Eğer bir süre daha duracağı yeri belirleyemezse korkarım ki yaptığı onca hayırlı işe rağmen zorbalarla, zalimlerle anılacak!

Bu üslubu tasvip etmiyoruz, ama belki empatiye vesile olur diye, muhatabı değiştirerek Taşgetiren’in ifadeleriyle soralım: Size ne oldu? Bir aynaya bakın! Yazar mısınız yoksa gücün tetikçisi mi? Hayattaki misyonunuz nedir? Kendinize sorun asrın yolsuzluğunu yapanlara ne diyorsunuz? Anayasa, yasa dinlemeyip memleketin altını üstüne getirenlerle işiniz ne? Milleti Alevi, Sünni, partili diye bölenlerin yanında ne yapıyorsunuz?

Taşgetiren severek okuduğumuz bir yazardı şimdi bir kliğin, hem de hak hukuk tanımayan, buldozer gibi önüne geleni ezen bir kesimin tabela yazarı oldu. Artık tetikçi AKP trolleri gibi yazıyor; yazık!

Aklıselim bir münevverdi, ama artık bir yerleri memnun etme kaygısıyla yazan gazeteci. Bütün muhafazakârların saygı duyduğu dengeli bir yazardı, havuzun topçusu oldu. Taşgetiren İslamcı görüşleri ile önemsenen bir kalemdi, kendisini bir siyasal partinin partizanı haline getirdi.

Onca yıllık birikimi, itibarı, krediyi böylesine ucuzca heba etmeye değer miydi Ahmet abi? Zalime karşı olamıyorsan, zulme dur diyemiyorsan da en azından ortalarda bir yerde duramaz mıydın? Bir aynaya bak! Ne idin ne oldun?

Bu yazıyı hala Taşgetiren’i önemsediğim için yazdım! 14 Nisan 2015 [Mahmut Akpınar]


Mahzendeki müsteşar [Ercüment Perver]

Uzun zaman görev yaptığım Anadolu'nun güzel bir şehrine eski dostlara sürpriz yapıp çatkapı ziyaret ettim. Amacım uzun zamandan beri göremediğim, her ne kadar çoğu tutuklanmış ve mallarına el konulmuş olsa da Hizmet Hareketi'ne mensup, hasreti burnumda tüten; hasbi, diğergam, fedakar esnaf abileri tek tek ziyaret edip şu sıkıntılı süreçte hem onların duasını almak hem de dilim döndüğünce moral vermek istedim.

Şehre girdiğimde gün dönmüş, gölgeler uzamaya başlamış, esnafın tezgahı yavaş yavaş seyrelmiş, alış verişlerini tamamlamış müşteriler birer birer evlerinin yolunu tutmuştu.

Önce en delikanlı esnaftan başlamak istedim ziyaretlerime. Hizmet Hareketi'ni bilmeyenlere küçük bir bilgilendirme notu düşelim. “Hizmet Hareketinde en delikanlı denince akla; gün görmüş tecrübe sahibi yaşça en büyük olan anlaşılır”

Arabamı yakın bir otoparka çektikten sonra, adetim olduğu üzere her ziyaret ettiğim dosta, içinde bazen bir tesbih, bazen güzel bir kokudan ibaret küçük hediyelerin olduğu,  yanımdan ayırmadığım çantamı alıp, içerisinde tatlının envai çeşidinin satıldığı esnaf abinin dükkanına yavaşça süzüldüm.

İçeri girdiğimde benim; şehirdeki bölgenin medar-ı iftiharı olan kolejde görev yaptığım zaman lisede derslerine girdiğim esnaf abinin oğlu Erkam beni görür görmez ilgilendiği müşterisini unutup yanıma koştu. Elimi öpmek için hamle yapsa da fırsat vermedim. Hemen uyardım “Erkam baba! Sen müşterinle ilgilen sonra hasret gideririz. Daha burdayım. Vaktimiz var”

Bu şehirde görev yaparken bu abimizi her ziyaret ettiğimde adeta kendini ziyarete gelenlere ayrılmış bir masası vardı. Ben de yine aynı masaya geçip oturdum. Erkam da müşterisini gönderdikten sonra gelip yanıma oturdu.

- Hocam bu ne güzel sürpriz, hoş geldiniz. Hayırdır hangi rüzgar attı sizi taa İstanbul’dan buralara.
- Hayırdır hayır. Bizim şerle ne işimiz olur Erkam
- Estağfurullah hocam. Yani sebeb-i ziyaretinizi öğrenmek istedim
- Sadece ziyaret Erkam. Malum ölümlü dünya. Bir de şu süreçte ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Eski dostları ziyaret edip dualarını alıp helalleşmek istedim.
- İyi etmişsiniz hocam. Hoş geldiniz sefalar getirdiniz.
- Hoş bulduk Erkam Baba
- Haa hocam sormayı unuttum size ne ikram edelim? Eskiden “şobyet” severdiniz.
- O eskidendi Erkam Baba, eskiden derken şimdi tatlı namına bir şey yiyemiyorum Erkam.
- Yoksa siz de mi diyabet oldunuz hocam?
- Maalesef. Siz de mi derken ne demek istedin?
- Babam da aynı dertten muzdarip hocam.
- Yaa öyle mi. Sahi baban nerelerde göremedim. Yoksa sen işlerin başına geçince işleri boşladı mı?
- Yok hocam. Babam eskisinden daha enerjik. Hatta şu süreç başladı başlayalı adeta coştu. Durmak bilmiyor.
- Ee peki nerelerde şimdi. (Bu arada sesini biraz kısarak)
- Hocam uzun zamandan beri bir misafiri var da onunla ilgileniyor.
- Nerede şimdi?
- Evde hocam
- Eviniz hala eski yerde mi?
- Evet hocam
- O zaman haber verme de ben oraya gidip sürpriz yapayım.
- Eyvallah hocam
- Erkam Baba bana müsaade
- Ama hocam bir şey ikram edemedik.
- Evde hallederiz babanla. Bana müsaade.

Erkam’dan müsade alıp içinde esnaf ve öğrencilerimizle zaman zaman gerek kahvaltılarla gerek iftarlar ve farklı zamanlarda yaptığımız programlarla içinde onlarca hatıramızın olduğu, on iki yıl önce şehrin dışı sayılan şimdi ise etrafı yeni sitelerle çevrilmiş bir yerde oldukça büyük olan Sabri abinin evinin yolunu tuttum.

Oldukça büyük de bir bahçesi olan evin ziline on iki yıl evvelki gibi çok kısa aralıklarla arka arkaya üç defa bastım. Sabri abi teleşla kapıya geldi. “Kim o” diye seslendi içerden. İsmimi söylemeden “Benim abi benim” dedim. Aradan tam on iki yıl geçmesine rağmen hem sesimden hem de zile basma şeklimden tanımıştı. Ama emin olmak istiyordu. Ben de daha fazla telaşlandırmadan ismimi söyledim. Kapıyı heyecanla açıp “Vay canım hocam” deyip boynuma sarıldı. Ama Sabri abi oldukça şaşkındı.

- Hocam hayırdır sizi hangi rüzgar attı buralara?
- Sizi ziyarete geldim abi
- İyi etmişsin de hocam, yine de sadece ziyaret değildir her halde.
- Yok yok sadece ziyaret. Bunca zaman işlerin yoğunluğundan sizi ihmal ettik. Şimdi her şeyimiz elimizden alınınca bende hem sizin gibi eski dostların duasını almak, dertleşip moral vermek, morallenmek için çıktım yollara.
- Harikasın hocam iyi etmişsin gel içeri
- Abi rahatsız etmedim değil mi?
- İşte şimdi rahatsız oldum. Be mübarek hiç öyle şey olur mu?!
- Ne bileyim abi misafirin varmış belli mi olur?
- Misafirim olduğunu nereden öğrendin?
- Dükkana uğradım, Erkam söyledi
- Evet hocam misafirim var.
- Kim abi misafir?
- O da sizin gibi bir arkadaş.
- Ben tanıyor muyum?
- Sanmam ama belli olmaz çağırayım da tanışın.
- Nerede?
- Bizim mahzende bir yer ayarladım orada kalıyor
- Mahzende mi?
- Hocam öyle gerekiyordu. Normal zamanlarda bizimle beraber de böyle ani zile basmalar olunca mahzene iniyor
- Anladım.
Sabri abi beni salona aldıktan sonra gitti mahzendeki misafirini alıp getirdi. Gelen misafiri görünce içim burkuldu. Adam adeta çökmüştü. Sabri abiyi tanımasam veya bir başkası olsa Sabri abiye “Siz bu adama ne yapmışınız “ derdim. 
Sabri abi;
- Hocam işte size bahsettiğim misafir bu.
Tokalaşıp tanıştık. Tanıştıktan sonra şaka yollu Sabri abiye takıldım.
- Abi sen bu adama hiç yemek vermedin mi? Adam bir deri bir kemik kalmış.
- Hocam yemeyen adama yemek ne yapsın. Yediği iki lokma bir şey onu da stresle iki dakikada yakıyor.
(Misafire yönelerek;)
- Hayırdır hocam, kendinizi helak etmenize sebep olan stres ne ola ki?
-Sorma hocam hangisini anlatayım ki?
- Hepsini anlatın hocam, biz dert dinlemeye geldik. Gerçi bu süreçte çare olacak çok fazla bir şeyimiz yok ama siz yine de anlatın. Allah’tan ümit kesilmez her derdin bir çaresi elbette vardır. Arayıp bulacağız.
- Hocam bizim dertlere derman aramakla bulunacak gibi değil.
Ama dertlerin anlatılarak ulaşılması gereken bir dertli gönlün ızdırapla size dua etmesi meselesini yabana atmayın abi. Bir bakmışınız size dua eden birinin duası eşref saatine denk gelir kabul olur da her şey bir anda değişebilir.
Bu arada Sabri abi araya girdi.
-Bir dakika hocam önce karnınızı doyuralım. Sonra muhabbete devam ederiz.
-Tamamdır abi sen bir şeyler hazırlarken biz de abimizle dertleşmeye devam edebiliriz.
- Hocam o zaman bana müsaade ben mutfağa geçiyorum hanıma yardım edeyim ki yemekler tez gele.
- Eyvallah abim.
- Evet abi size gelecek olursak
-Hocam nereden başlayacağımı bilemiyorum.
- Şöyle yapalım önce siz kendinizi tanıtın. Benim soracağım sorularla muhabbeti şekillendiririz.
- Hocam ben Ankara’da önemli bir bakanlıkta müsteşardım. On beş temmuz darbe tiyatrosundan sonra açığa alındım. Benimle beraber açığa alınan arkadaşlardan bazıları bir hafta geçmeden gözaltına alındılar. Bir arkadaşın ailesinden öğrendiğimize göre çok ağır işkenceler etmişler. Tutuklandıktan sonraki ilk görüşmede bana haber göndermiş. “İsmail Bey hemen kaçsın” diye. Ben de bunu duyunca yapılacak işkencelere dayanamama ve Allah göstermesin onların istedikleri şekilde ifade verme riskine karşı hemen Ankara’yı terk ettim.
Ankara’yı terk ettikten sonra değişik yerde saklanmaya çalıştım en sonunda Allah razı olsun Sabri abi bana kapısını açtı. Şimdilik buradayız.
- Sabri abiyle nereden tanışıyorsunuz?
- Hocam Sabri abiyi tanımıyordum. Bir arkadaş ayarladı. Sabri abiye durumumu anlatmış “Bir arkadaşım var biraz misafir eder misin” demiş Allah razı olsun o da kabul etmiş.
Bu arada yemekten önce Sabri abi bize birer orta kahve yapmış getirdi. Hemen sordum Sabri abiye.
- Peki Sabri abi sen hiç sormadın mı “Kim bu adam kimi misafir edeceğim neyin nesi” diye?
- Yahu hocam niye sorayım? Bana bu teklifi yapan senin gibi Hizmet Hareketi'ne mensup bir arkadaş. Hem bu süreçte eğer bir adam davasından dolayı saklanmak zorunda bırakılıyorsa o çok sağlam adamdır. Gözü kapalı kabul ederim.
- Helal sana be abi
- Estağfurullah
- Peki İsmail Bey size dönecek olursak.
- Hocam yaklaşık iki aydır buradayım. Daha ne kadar kalırım bilmiyorum. Ama artık tahammülümü zorluyor bu süreç. Aylardır bir şaki gibi takip ediliyorum. Mahzenlerde vakit geçirmek çok ağrıma gidiyor. Her ne kadar bu süreci ibadet ü taâtle geçirmeye çalışsam da neticede insanız. Bazen çok daralıyorum. Daralmam, benim kaçak olarak yaşamam değil de daha çok ailemin gördüğü muamele beni kahrediyor.
- Haa İsmail bey aileniz ne durumda?
- Hocam ailemi hiç sormayın beni perişan eden de zaten aile meselesi. Beni arayıp bulamayınca aileme musallat oldular. Öğretmen olan eşimi saçma sapan bir bahane bulup tutukladılar. Bakıma muhtaç bir yaşındaki kızımla şimdi hapishanedeler. Diğer lise, ortaokul ve ilkokuldaki çocuklarıma da hizmetten arkadaşlarım sahip çıktılar.
- Eşiniz nerede tutuklu?
- Hocam, eşim Ankara’da görev yapıyordu. Tutuklamazdan evvel eşimin tayinini Silopi’ye çıkardılar. Kadın haliyle evi yükleyip Silopi’ye taşındı. Ev taşımanın ve yeni bir yere yerleşmenin ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Hadi buna katlandık da; bunların yaptığını şeytan gördükçe herhalde ağzı açık kalıyordur şaşkınlıktan “Bu insanoğlu dünyalık makam ve mansıp uğruna benim pabucumu dama attırır” diyordur.
- Aynen öyle abiciğim.
- Eşim binbir zahmetle evi yerleştiriyor göreve başladığının ikinci günü okulu polisler basıyor ve eşimi öğrencilerinin gözü önünde arkadan kelepçeleyerek götürüyorlar.
- Aman Allah’ım!
- Hocam şaşıracak ne var bunda?
Bundan beterlerini reva görmediler mi bu Hizmet Hareketine? Benim eşim sağlıklı idi. Başka bayan kardeşlerimize doğum yaptıktan üstelik sezeryanla doğum yaptıktan iki saat sonra ısrarla gözaltına almaya gelen polisleri gördük biz bu ülkede.
- Haklısınız üstad. Peki çocuklar nerede şimdi?
- Eşim tutuklanınca, mahkeme bir yaşındaki kızımın annesiyle kalmasına karar vermiş. Diğer çocuklarıma Hizmet Hareketinden arkadaşlar sahip çıktılar.
- Akrabalarınız yok muydu? Mesela babaanne, anneanneleri. Ne bileyim amca, dayı, hala, teyzeleri filan.
- Olmaz olur mu hocam? Biz gökten zembille inmedik ya bizim de annemiz, babamız ve akrabalarımız var. Ama bu süreçte akraba mı akrep mi olduklarını görmüş olduk. Mesela size bir örnek vereyim hocam: Ben bakanlıkta iken Anadolu'nun ücra bir köşesinde görev yapan sıradan bir memur kardeşim vardı. Gelip gidip yalvardı “Bakan Bey'e söylesen de benim yerimi değiştirip Ankara’ya şöyle maaşı yüksek bir kuruma atasa “ diye. İlk zamanlar layık olmadığı için bu isteğini hep bir bahaneyle savdım başımdan. Ama bu ısrarını öyle ileri götürdü ki annemi ve akrabaları bana karşı kışkırttı. Birgün dayanamadım söyledim bakan Bey'e. Sağolsun o da beni kırmadı bir sözle bu yüzsüz kardeşimin atamasını onayladı.

Sonra Ankara’ya gelince “Ne de olsa gardaş” dedik, bizim evin yakınından bir ev kiraladık. Sonra yengemiz ve çocukların hatrına, bunlara bir ev alalım dedik. Gittik benim adıma Bank Asya’dan ev kredisi çektik. O da bana peyderpey ödeyecekti. Süreç başlayınca beni tanımaz olmakla kalmadı, iktidara beni gammazladı karaktersiz. Ve bankaya olan borç da üstüme kaldı. Meğer parti müftüsünden fetva almış “Bizim mallarımız onlara ganimet sayılıyormuş” Senin anlayacağın düşmanı uzakta aramaya gerek yokmuş, düşmanı anam doğurmuş.

- Hocam bu nasıl bir fitne ki bu süreç başlamadan evvel hizmet hareketine mensup gençlere kızlarını verme yarışına girenler, bırak başlarındaki fitnenin beyni olan talihsizin “Haşhaşi” yaftasınını hak etmelerini; yurtlarında kalan öğrencilerin sigara içmeleri yurttan atılma sebebi sayılan, bundan dolayı da diğer gruplar tarafından çokça eleştirilen bu arkadaşlar, kaldırımda yürürken onca kalabalığın içinden bir delikanlı şakirdin dikkatini bir sebebten dolayı kaldırımda uçmaya çalışan bir “Kızılarısının” çırpındığını gördüğünde, ezilmesin diye onu alıp yol kenarındaki yeşil alana bırakmak isterken arı tarafından sokulup eli balon gibi şişen arkadaşlara terörist yaftası yapıştırıldı.

Bizler ki hayatı göz önünde olan, toplumun her ferdi tarafından dikkatle gözlenen insanlardık. İnsan tanımadıklarına belki zanla bakabilir ama çocukluğundan beri tanıyan insanların atılan iftiralara inanması beni kahrediyor hocam.

İsmail bey, gerek Kur’an’da geçen Peygamberlerin hayatlarının anlatıldığı ayetlerden gerekse Peygamber Efendimiz SAV’in hadis-i Şeriflerinden çıkardığımız manaya göre bizden evvelkilerinin yaşadıklarını yaşamadan bizim de cennete ehil, Cemalullahı görmeye layık hale gelmemiz mümkün değildir. Şu bir gerçek ki biz bu süreçte onlarca yıllık kazanca denk gelecek sevaplara nail oluyoruz.

Bizler şimdi iktidarın yanında olabilir bir elimiz yağda bir elimiz balda geçinip gidebilirdik. Ama biz cüz'i irademizle burayı tercih ettik Allah da lutfetti. O’na zerratımız adedince şükürler olsun ki şimdi buradayız. Cennet ucuz, cehennem de lüzumsuz değil…

[Ercüment Perver] 30.4.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

*Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır

Başkan’a gülebilmek ve Yorgun Çita [Kadir Gürcan]

Sürekli hata yapan liderlerin zaman zaman etrafındaki emir kullarını kendilerine kalkan edinmeleri adettendir. Görev tanımları veliyyü nimetlerini memnun etmek olarak tarif edilenler, kalifiyesiz numara eri oldukları için bozuk para gibi kolay harcanmalarını kimse de garipsemez.

Şamar oğlanları da böyledir, Yeniçerinin önüne atılan Saray Kethudaları da! Saray’dan alacakları kaldıysa, yiyip-içip, sefa sürdükleri günlere saysınlar.

“Kurb u Sultan, Ateş-i suzan’dır!” nüktesini, hayat boyu Sultan’ın kahrını çekme ve bunun lezzetini tatma olarak anlamak bir dereceye kadar doğru. Onun ötesinde, zamansız harcanmak ya da yok yere telef olmak her zaman ihtimal dahilinde. “Başkan’ın Adamları” arasında bulunmanın bir bedeli var.

Trump’ın seçim kampanyasında başarılı bir performans sergileyen Kellyanne Conway’ın Beyaz Saray’da hatırı sayılır bir pozisyona gelmesi sürpriz olmadı. “Başarılı her erkeğin arkasında bir bayan vardır!” modern deyişi, Trump için kullanılacaksa bu kadın hiç şüphesiz eşi Melania Trump değil, Conway. Kampanya boyunca First Lady her an patlayacak bir mayın olarak Trump muhaliflerinin hayaliydi ama, olmadı. Netameli bir geçmiş, olmadık bir zamanda ikbalin önünü kesen kabusa dönüşebilir.

Trump’un günlük tökezlemeler için kullandığı ilk isim Sean Spicer. Beyaz Saray Basın sözcülüğü yapan Spicer, ülkenin eğlence sektörü için tam bir altın damar. Hafta başında devirdiği çamları, kırdığı potları ve asılsız beyanatları telafiye haftanın günleri yetmiyor. Siyasilerden ziyade, aktüel tv programlarının dikkatini çeken Spicer için daha şimdiden, “Siyasetçi olarak utanç verici ama, eğlence piyasası için bulunmaz bir yüz!” deniyor. 

Amerikan siyasetçileri ne kadar tecrübeli ve gün görmüş olurlarsa olsunlar, basın camiasının görmüş-geçirmiş, basın etik ilkelerine sonuna kadar bağlı, Beyaz Saray’a çağrılmayı onur vesile saymayacak kadar mesleki onura sahip kalemlerle baş edemiyorlar. Trump zafer sarhoşluğu ile öyle bir yağdı gürledi, ülkenin önde gelen medya camiasına ambargo koydu ama, düşünce takibini iş edinmiş yazar-çizer takımından kendisini kurtaramadı. Artık pes ettiği için Beyaz Saray Basın sözcüsünü medyanın duayen yazarları önüne yuvarlamaktan çekinmiyor.

Kellyanna Conway da Trump’ın erken tükettiği yol arkadaşlarından. Seçim Kampanyası sonunda yorgunluk ve tükenmişliği yüzüne adeta makyaj gibi oturan Conway peş peşe yaptığı hatalarla Amerikan medyasının ‘şamar kızı’. 

En son çıktığı bir televizyon programında, medyanın Trump ve mesai arkadaşları hakkında doğru olmayan bilgilere yer verdiğini ima edince, farkında olmadan, kendisini derin bir ironinin içine salıverdi. Basın mensuplarının bir anda patlayan kahkahalarının sebebine intikalde zorlanan Conway, yorgun yüzüne geç inen tebessüm ile gayr-i ihtiyari yaptığı espriyi, toparlamayı beceremedi. Dinleyiciler, daha altıncı ayını dolduramayan Trump kabinesinin yalan ve gerçek dışı beyanatlarla rekora koştuğunu, Conway’ın şahsında Trump’a, dünyanın en kudretli adamına, gülerek ifade ediyorlardı. 

Trump, daha ilk aylardan itibaren etrafındakileri tüketmekten çekinmediğini gösterdi. Ancak bir kaç ay dayanabilen, Savunma Müsteşarı Flynn, geçtiğimiz haftalarda, katı bir şovanist olduğu malum Stephen Bannon ve daha niceleri. Conway’in de yüzüne karakter çizgileri olarak oturan yorgunluk ve memnuniyetsizlik, mesai arkadaşlarını erken yakalayan kötü akıbet olmasın?

Demokratik ülkelerde siyasetçilerin, istedikleri basın mensupları ile iş yapabilme hürriyetleri var. Ancak sevmedikleri, gülüşüne, oturuşuna, fikir ve düşüncelerine gıcık kaptıkları diğer medya camiasına memleketi dar etme lüksleri yok. Başkan olmak ve bu makamın kendilerine takdir ettiği güç, muhalif düşünceleri ezip, bertaraf etmeye hatta kendisine kahkaha ile mukabele edilmesine engel olamıyor.

“Ne üzerine vazife!” diyebilirsiniz de, Conway’ı ekranda görünce, nedense aklıma, belgesellerdeki o meşhur Çita’nın büyük bir ustalıkla avını yakaladığı ve sonrasında nefes nefese kaldığı sahne geldi. Uzmanlar, Çita’nın avlanmak için bütün enerjisini kullandıktan sonra, avını yiyebilecek kadar bile dermanının kalmadığını söylüyorlar. Bu durumda, herhangi bir yırtıcı gelip, Çita’nın avını kolayca elinden alabiliyormuş. Nedense, Conway’in yorgun yüzünü ekranda her görüşümde içim sızlıyor.

Referandum sandıklarından beklediği sonuçları alamayan Saray ve iktidarın, kullanım süreleri biten kabine mensuplarından bazılarını maaşlı medya mensuplarını önüne atması yakındır. Hem de kimilerini hain, bazılarını örgüt mensubu, bir kısmını da parti içi muhalifler olarak damgalayarak. Siyaset için yüzkarası olup, eğlence piyasası için değerlendirilebilecek olanlar iş bulmakta zorlanmazlar. 

[Kadir Gürcan] 30.4.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Rızkı Hudâ’dan Bilip Kula Minnet Etmeyenler [Osman Şimşek]

Herkul.org internet sitesi Genel yayın yönetmeni Osman Şimşek bir video paylaştı. İşte o video ve hikayesi




Rızkı Hudâ’dan Bilip Kula Minnet Etmeyenler (Binlercesinden Bir Örnek Aile)

Masum bebeklere, müşfik annelere varıp uzanan bir zulüm var ülkemizde.

Öyle ki, yüzlerce bakıma muhtaç ve emzikli çocuk da esir bugün hapishanelerde.

Zalimler zulme doymadıkları gibi, diğer diller de lâl kesilmiş, dilsiz şeytanlar her köşede.

“Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazân azap;

Yaz günü yaprakları solduran hicrân azap.

Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem;

Can azap, cânân azap, her günkü yârân azap.

Yakmak için tek bir mum, çekilenler besbelli,

Söndürüyor rüzgârlar, savrulan harmân azap.”

Böyle bir atmosferde ne çok acı var ortak olunması gereken; ne çok dert var dillendirilmesi icap eden.

Ne var ki, o elemleri beş on dakikalığına kalbin bir köşesine emanet edip bir fedakârlık destanını nazara vermeye çalışacağım.

Yüzbinlerce günahsız, olmadık bahanelerle uzaklaştırıldı eşinden, aşından, işinden.

Zulüm kararnâmeleriyle on binlerce insan sorgusuz sualsiz atıldı mesleğinden.

Kimileri zindana tıkıldı, kimileri de bırakıldı dışarıda çaresizliğin kollarına;

Hatta kelepçeler takıldı mağdurların imdadına koşmak isteyen fedakâr ruhlara.

Fakat dünyaperest zalimlerin bilmediği/bilemediği bir husus vardı:

Hizmet gönüllüleri için şu mülahaza bir şiardı:

“Fakat bütün bunlar sizde katiyen sarsıntı meydana getirmemeli. Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz ve Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler.” (M. Fethullah Gülen Hocaefendi)

“İnsanlara el açmak, hep gîrân geldi bize,

Mihrabı Hak olana bu türden gîrân azâp.

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azâp.”

Bu hissiyatla;

“Rızkımızı veren Allah’tır!” dedi;

Tam inandı buna adanmış ruhlar.

Sa’y ü gayreti sırf vesile bildi,

“Vira bismillah”, işe koyuldular.

İşte, on binlerce müstağnî aileden bir misâl,

Yüz binlerce iffetli ve aziz fertten birkaç nümûne-i imtisâl

Ahmet Kurucan:

Özellikle Zaman gazetesindeki yazılarıyla tanınan ilahiyatçı, yazar.

Hayatını okumaya okutmaya vakfetmiş; senelerce Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde diz çökmüş; uzun yıllar Diyanet’te vaizlik başta olmak üzere değişik hizmetlerde bulunmuş bir ilim adamı.

Farklı programlar vesilesiyle Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde konuşmalar yapmış bir hatip.

Köşe yazıları, makaleler, tahliller ve kitaplar ile iz bırakmış velûd bir dimağ, semeredâr bir kalem.

Evet, ilmi ve kültürel birikimi zengin; fakat o, dünyayı bir misafirhane bilip fazla yük edinmekten kaçınmış müstağnîlerden.

Çalıştığı gazete barbarlarca kapatılıp yağma edildiği gibi, 15 Temmuz’dan sonra haramîler tarafından bütün müesseselere de çökülünce hem kendisi hem de pek çok yakını, dostu ve arkadaşı işsiz kaldı.

Söz konusu nefsi olsa, bir şekilde idare eder ve o güne dek olduğu gibi kendisini tamamen ilmî faaliyetlere ve Hizmet’e müteallik işlere verirdi. Ne var ki, hem kendi ailesinden hem de eşinin yakınlarından bir hayli insan mağduriyete uğradı.

Ahmet Hoca, birkaç tanışı ve refika-i hayatıyla yaptığı istişare sonucunda çalışmaya karar verdi. Altı ay kadar aralıksız boya, badana, tamir ve inşaat işlerinde çalıştı. Daha sonra ise bir halı deposunda işe başladı. O hâlâ aynı depoda çalışıyor.

Şu kadar var ki, akşamları sohbet, müzakere ve yazı ile meşgul olmaktan, Hizmet’e dair mesuliyetlerini edâdan ve hafta sonları gidebildiği konferanslardan da geri durmuyor.

Zehra Kurucan:

Ahmet Hocamın eşi,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de yeğeni.

Eğitim, diyalog ve hayır faaliyetlerinin müdâvimi.

Ailesinden bir hayli insan, hapiste, gaybubette ya da cebrî hicrette.

Kendisini çoktan unutmuş. Mağdur ve mazlumlara yardım etmek için işe koyulmuş. Önce bir mermer fabrikasında, sonra bir fırında ve akabinde bir kitapçıda her gün 12 saat çalışmış; ilk aylarda birinden çıkıp diğerine koşarak iki işyerinde birden alın teri dökmüş. Şimdi bir halı deposunda, haftada 6 gün onar saat çalışıyor. Ayrıca, havlu, bornoz, şemsiye, banyo perdesi gibi ürünler alıp İnternet üzerinden satıyor.

Bir aylık kazancıyla bir mağdurun imdadına, diğer ay bir başkasının yardımına yetişmek için çırpınıyor.

Ahmet Hocam ve Zehra ablam, çalışıp kazanmak ve mazlumlara yardıma koşmakla da yetinmemişler. Kendilerinden sonra hicret edenlere bir nevi ensâr olmuş, evlerini açmışlar. Şimdi Betül Hanım, Numan Bey ve Fazilet Teyze ile mübarek hanelerini paylaşıyorlar.

Betül Yiğit:

Hocaefendi’nin diğer bir yeğeni.

Zehra Kurucan hanımın da kız kardeşi,

Güzel bir neslin yetişmesi için kermes kermes koşmuş bir hayırsever.

Nihayet Mevlâ ona da hicret yolunu göstermiş; hayat arkadaşıyla birkaç aylık bir başka ülkede konukluktan sonra Amerika’ya gelmiş.

Gelir gelmez de işe başlamış; şimdi bir mermer fabrikasında çalışıyor.

Numan Y. Yiğit:

Hayatını eğitime adamış bir ilahiyatçı,

Senelerce eğitim kurumlarının sorumluluğunu üstlenmiş, talebeler yetiştirmiş; yurt içi ve yurt dışında yüzlerce seminer vermiş bir ilim adamı.

Şimdi, Hizmet gönüllüsü olarak vazife ve sorumluluklarını yerine getirme gayretinin yanı sıra, her fırsatta eşinin çalıştığı mermer fabrikasına koşup ona yardım ediyor; mazlumların mağduriyetlerini paylaşıyor.

Ve Fazilet Teyze:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kız kardeşi.

Damadı Ahmet Hoca ve kızı Zehra hanımın evinde bereket vesilesi.

64 yaşından sonra bir nevi iş hayatına atılmış. Sipariş üzerine içli köfte, mantı, su böreği, sarma gibi yiyecekler hazırlıyor. Kazandıklarıyla, çocuklarından ve torunlarından başlamak üzere, mağdurların imdadına koşmak için çalışıyor. Evet, en önemlisi paylaşıyor; mazlûmiyeti, mağduriyeti, ızdırabı ve yükü paylaşıyor.

Bunlar sadece bir hanenin fedakârları.

Allah’a şükürler olsun ki, bu ruh hali ve gayret, Hizmet gönüllülerinin ortak paydaları.

Geçen gün kendi fıtratına çok ters bir işte mesai yapan bir arkadaşıma; “Falan kuruma bir insan lazım; orada çalışsanız!” dedim. Cevabı şöyle oldu: “Biz senelerdir bu ülkedeyiz; buranın şartlarını öğrendik. Şöyle böyle bir ekmek parası kazanırız. Fakat yeni gelen muhacir kardeşlerimiz var, onlar henüz buralara yabancı; orada onlardan biri istihdam edilse. Biz dışarıda çalışalım ki onların gurbet çileleri azalsın.”

Hâsılı, hizmet gönüllüleri çorap örüyor, taş kırıyor, ayakkabı boyuyor, tezgâhtarlık yapıyor ama kimseye minnet etmiyorlar; izzetlerini, iffetlerini muhafaza ile beraber alın teriyle iaşelerini kazanıyor; başkalarına da yardım için uğraşıyorlar. Bu arada Hizmet’e dair sorumluluklarını da müdrik bulunuyorlar. Zira onlar şuna gönülden inanıyorlar:

Allah’a ubudiyet, yaratılış gayemiz,

İnsanlığa hizmet, birinci vazifemiz

İşimiz/mesleğimiz ise, bir rızık vesilemiz.

Allah Teâlâ, Hakk’a adanmış ruhların her birini sürpriz nimetleriyle sevindirsin, helal rızıklarını bereketlendirsin; kötü nazarlardan ve muzır ins ü cândan muhafaza eylesin; ihlas ve istikâmetlerini devam ettirsin.

[Osman Şimşek] 28.4.2017

Ey Müslüman! İstibdat mı istiyorsun, hürriyet mi? [Abdülhamit Bilici]

Fas’dan Endonezya’ya Yemen’den Türkiye’ye Müslüman toplumların önündeki soru basit: Hürriyet mi istiyorsunuz, istibdat mı? Özgürlük mü istiyorsunuz yoksa otoriter rejimler mi?

Yıllardır Avrupa’da yaşayan Türklerin, ülkeyi demokratik açıdan geri götüreceği kesin olan son referandumdaki tercihi Avrupalıları çok şaşırttı. Avrupa’da demokrasi içinde yaşayıp nimetlerinden faydalanan insanlar, Türkiye için tek adam rejimine destek veriyorlardı. Türkiye’de yaşayan dindarların büyük çoğunluğunun tercihi de aynı yönde olmadı mı?

Muhafazakar, dindar insanlar niye daha fazla özgürlüğü, hukuku, demokrasiyi değil de otoriterliği, tek adam rejimini seçiyordu? İslam ülkelerinin kahir ekseriyetinin otoriter rejimler tarafından yönetiliyor olması da bu eğilimi doğrulamıyor mu? Eğer böyle ise bu ülkelerdeki otoriter rejimlerin, toplumlara rağmen dış güçlerin yardımıyla zorla dayatıldığı tezi boşa çıkıyordu. Belki de çoğunluğu muhafazakar ve dindarların oluşturduğu toplumlar,  demokrasi ve özgürlükten çok, güçlü liderler görmek istiyordu. Din adamlarının sıkça dile getirdiği, baştaki lidere itaati emreden, muhalifleri hain gibi gösteren yaklaşımlarının da bu sonuçta payı yok mudur?

“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsız yaşayamam”

Bu açıdan bakıldığında Türkiye dahil İslam coğrafyasındaki dindarların, “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsız yaşayamam” diyen demokrat zihniyetli alim ve fikir adamı Bediüzzaman Said Nursi’yi tanımaması önemli bir kayıp. Çünkü özgürlüğe bu kadar güçlü vurgu yapan Müslüman kanaat önderi fazla değil. Çoğunun gündeminde, gücün ele geçirilmesi var. Ele geçirildikten sonra nasıl kullanılacağına dair kafa yoran pek yok. Özgürlüğe vurgu yapanlar da yönetenler karşısında özgürlükten  ziyade düşmandan özgür olmayı, işgal altında olmamayı kastediyor.

Bediüzzaman’ın farkı şu ki, çoğu dindarın ve bu sıralar fanatik Erdoğancıların nerdeyse kutsadığı Sultan Abdülhamid’e, sırf istibdadı ve otoriterliği yüzünden karşı çıkmıştı. Abdülhamid’in dindarlığını biliyor, bu yönüyle iftihar ediyor ama dindar diye otoriterliğine sessiz kalmıyordu. Hatta Bediüzzaman daha ileri giderek, bugünkü şekliyle hukuk ve demokrasi mücadelesinin Osmanlı’daki adı olan Meşrutiyeti destekliyordu. Gerçek manada dindar ve samimi olarak hürriyet, özgürlük taraftarı.

Otoriterliğe kılıf üreten baskıcı bir din anlayışı yerine Bediüzzaman’ın akla ve özgürlüğe vurgu yapan, suçu hep başkalarında arama kolaylığı yerine kendi yanlışlarıyla yüzleşmekten çekinmeyen yaklaşımı öne çıkmış olsaydı belki de İslam dünyası bu kadar geri kalmazdı. İslam medeniyeti, bir zamanlar Batı’da rönesansın doğuşuna ilham veren fikir ve bilim zenginliğini kaybetmezdi. Müslüman toplumlar, ilericiler ve gericiler diye ikiye bölünmezdi.

Gülen’i de anlamadılar

Maalesef Bediüzzaman’ı anlayamayanlar, dindarların ufkunu dünyaya açan, onları Türkiye’de ve dünyada kolejler/üniversiteler açmaya teşvik eden, terörün her türünü reddeden, farklı kültürlerle diyaloğa öncülük eden Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de anlamadılar. Anlamadıkları gibi, bir de en korkunç yalan ve iftiralarla  toplumun ondan nefret etmesi için seferberlik başlattılar. Bir iki okulun açılmasına öncülük edenlere plaketler verilirken, binlerce eğitim kurumunun açılmasını teşvik eden insana teşekkür etmek bir yana ‘terörist’ yaftası vurdular. Yaşadığı dönemde Bediüzzaman’ı milletin gözünde küçük düşürüp karalamak için ne yapıldıysa kat kat fazlası Hocaefendi için yapıldı, yapılıyor.

Kapattığı medya kurumları, hapse attığı gazeteciler, siyasetçiler, mallarına el koyduğu işadamları, üniversiteden attığı akademisyenler, hapsettiği  hakim/savcılar gözönüne alınırsa otoriterlikte Abdülhamid’e rahmet okutan Erdoğan’a Nurcuların verdiği destek (Yeni Asyacılar hariç), Bediüzzaman’ın hürriyetçi çizgisinin en yakınındakiler tarafından bile  yeterince anlaşılmadığının göstergesi değil mi?

Bilim ile dinin, akıl ile kalbin, dünya ile ahiretin, Allaha ve idarecilere itaat ile özgürlüğün doğru sentezini yapmaya yardımcı olacak fikir öncülerine sırtını dönmenin elbette bedeli ağır oluyor. Bir süredir diktatörlük, cehalet, fakirlik, zulüm, yobazlık ve terör kıskacındaki İslam dünyasının ve Türkiye’nin içler acısı hali ortada. İçeriği ister laik ister dini olsun, Müslüman toplumlar özgürlük yerine otoriterliği tercih ettikçe bu bataktan çıkmak, medeni dünyaya yetişmek mümkün görünmüyor.

[Abdülhamit Bilici] 29.4.2017 [TR724]

Yandaş kavgası, kontrollü darbenin TRT ayağını deşifre etti [Haber-Yorum: Kadir Bayer]

İlker Taşkın'ın 15 Temmuz akşamı darbe bildirisini okuyan spikere talimatlar vermesi ve askere yol gösterdiği videoyu, iktidar yanlısı Ömer Turan Twitter'dan yayımladı.

Referandum sonrası, Erdoğan’ın parti içinde temizlik yapacağına ve AKP’li-AK Partili, Müslüman-İslamcı tartışmaların alevlendiği bu günlerde, yandaş medya fena karıştı.

Kendisini, “Müslüman, Siyaset Bilimci,..” olarak tanımlayan, yandaş mahallenin “deli oğlanı” Ömer Turan, “TRT’de darbeciler hala korunuyor” diyerek, farkında olmasa da 15 Temmuz’un kontrollü darde olduğunu ispatladı.

Turan, twitter hesabından o gece TRT’nin Ankara merkez binasını ve haber stüdyosunu ele geçirmek için gelen askerlere kurum içinden kimin yardım ettiğini gösteren kamera görüntülerini paylaştı. Görüntülerde askerlere yol gösteren, rahat hareketleriyle onlarla birlikte olduğu anlaşılan kişi Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanlığı Haber Koordinatörü İlker Taşkın.

Aslında İlker Taşkın’ın darbeci askerlere yardım ettiği, o gece onlarla işbirliği yaptığı ilk günlerden beri TRT içinde konuşulmuş ancak iddialar söylentinin ötesine geçmemişti. Darbe sonrası aynı iddiaları yine Ömer Turan  sosyal medya üzerinden konuyu gündeme taşımış,  TRT Genel Müdürlüğü de, 2016 yılı Eylül ayı başlarında İlker Taşkın’ın görevden alındığını söyleyerek tartışmaların büyümesinin önüne geçmeye çalışmıştı.Tabiki atılan adım sadece göstermelik olmuş ve pasifize edildi denilerek İlker Taşkın korumaya alınmış, konunun üzeri kapatılmak istenmişti.

Ancak yandaş medyanın referandum sonrası kılıçları birbirine çekmesi ile Ömer Turan, TRT Haber Dairesi Başkanı Yaşar Taşkın Koç üzerinden girdiği tartışmayla, o hep söylenti olarak bilinen,  “İlker Taşkın darbecilere yardım etti” iddiasının görüntülerini sosyal medyada paylaşarak adeta yandaş mahallenin ortasına bombayı bıraktı. Aslında ne paylaştığının çok iyi farkında olan Ömer Turan görüntüler için şunları söyledi; “Bakalım mahalle medyası TRT müdürünün darbeye destek veren bu şok görüntülerini yayınlayabilecek mi? Yoksa susup üstünü mü örtecek? Göreceğiz”

Gerçekten de Ömer Turan’ın dediği gibi oldu yandaş medya yayınlamadı. İşin tuhaf kısmı ise ne yandaş, ne muhalif(!) medya kimse yayınlamadı. Her yere komutan veren bir el yine devreye girmiş ve konu kapatılmak istendi. Bir iki yandaş medya ve OdaTv dışında herkes iddiaları görmezden geldi. OdaTv de konuyla ilgili iki haber girdi, ilkinde konuyu Ömer Turan-Yaşar Taşkın Koç üzerinden yandaş tartışması olarak gördü. (http://odatv.com/trt-yonetimi-darbecileri-sicak-karsiladi-2604171200_m.html) İkinci haberde ise kısmen İlker Taşkın’a değindi. (http://odatv.com/darbe-gecesi-trtden-cikan-goruntu-akp-medyasini-karistirdi-2804171200_m.html)

Kontrollü darbenin üzerinden 8 ay geçmesine rağmen, her gün ekranlarda, köşelerde, Hizmet hareketini hedef alan ağız dolusu hakaretler gırla giderken bu görüntülerin ne yandaş, ne dolaylı yandaş medyada rağbet görmemesi dikkat çekici.

İlKER TAŞKIN’IN HİZMET HAREKETİ İLE BAĞI VAR MI?

Yaşanan onca zulüm ve kıyım devam ederken herkesin sorduğu soru şu; “Eğer İlker Taşkın’ın hizmet hareketi ile bağı olsa şimdiye kadar TRT’de durabilir miydi?” Tabi ki, Hayır! O gece stüdyoda elleri kelepçelenip askerler tarafından rehin tutulan onca TRT personeli bir hafta içinde “darbeci suçlamasıyla” işinden oldu, bir çoğu da suçsuz yere şimdi hapiste. Peki onca iddia ve söylentiye rağmen İlker Taşkın’a neden birşey olmadı ve Ömer Turan’ın paylaştığı görüntüler neden medyada yer almadı. Anlaşılan, Ömer Turan ne paylaştığının çok iyi farkında ancak belki de farkında olmayarak kirli darbe ittifakının önemli bir ayağını deşifre etmiş oldu.

15 Temmuz gecesi yaşanan kontrollü darbe girişiminin her yerde olduğu gibi bütün kurumlarda, sokaklarda önceden ayarlanmış elemanları olduğu gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Kanlı eylemin başladığı ilk dakikalardan itibaren ekranlarda boy gösteren herkes, daha ne olduğu anlaşılmadan, ağız birliği yapmışcasına kanlı eylemin faturasını Hizmet hareketine ve Fethullah Gülen’e kesti. Bastırılan(!) girişimin ardından yüzbinlerce insanı hedef alan asrın kıyımı aradan 8 ay geçmesine rağmen hız kesmeden devam ediyor. Daha ne ile suçlandığını bilmeyen onbinlerce insan hapiste, işkence ve zulüm altında. Yüzbinden fazla insan işinden oldu, zulümden kaçıp yurtdışına giden onbinler ve perişan halde aileler.

KİM BU İLKER TAŞKIN?

Geçmişte Başkent TV, etv gibi kanallarda çalışmış, Nasuhi Güngör ile birlikte TRT Türk’e gelmeden önce Kanal 24’ün Ankara haber editörü olan ulusalcı kimliği ile bilinen İlker Taşkın, TRT’ye geldiği günden itibaren hep kritik görevlerde yer aldı. Taşkın’ın, 17-25 Aralık sonrası kamuda başlayan kıyımlarla TRT’de yaşanan tasfiyelerde çalışanlar hakkında fişleme yaparak önemli rol oynadığı TRT personeli tarafından bilinen bir gerçek. Nasuhi Güngör’ün Haber Dairesi Başkanı olmasıyla Haber Koordinatörlüğüne getirilen Taşkın, Güngör’ün görevden alınması sonrası da görevine devam etti. Yaşar Taşkın Koç döneminde de TRT Haber Dairesi’nin en kritik görevi olan Haber Koordinatörlüğünü devam ettirmesi bir rastlantı değil.

Gerek 17-25 Aralık sonrası TRT’de yaşanan pasifize işlemleri, gerek yüzlerce personel hakkında bizzat isim isim fişleme yaparak 15 Temmuz kumpası sonrası işten atılmalarına yardımcı olan İlker Taşkın’ın darbe gecesi askerlerle yan yana olması şaşırtıcı gelmiyor mu?

İlker Taşkın hakkında iddialar bununla da sınırlı değil. Kayınpederi emekli asker olan Taşkın’ın eşinin MGK’da çalıştığı öne sürülüyor. Askerle bu kadar içli dışlı olan birisinin gerçekten hizmet hareketi ile bağı olsa, şimdiye kadar TRT’de tutunabilir miydi? Onca iddia ve şimdi de görüntülere rağmen hala TRT’de çalışıyor olabilir miydi? Hatta tutuklanması gerekmez miydi?

Kermes yapan kadınlar bile darbeden tutuklandı

İlker Taşkın’ın kontrollü darbe girişiminde gerçek aktörler tarafından TRT’de görevlendirildiği anlaşılmıyor mu? Ömer Turan, her ne kadar  İlker Taşkın’ı “F…” cü olmakla suçlasa da aslında Erdoğan-Perinçek, İslamcı-Ulusalcı ittifakının ortasına bıçak sapladığının farkında değil.

İşin en ilginç yanı ise, Turan’ın paylaştığı görüntüleri kimsenin inkar etmemesi ve bizzat Yaşar Taşkın Koç’un, görüntülerin 9 aydır savcılığın elinde olduğunu itiraf etmesi oldu. Yani, İlker Taşkın’ın sadece TRT yönetimi tarafından değil, kermes yapan kadınları bile içeri atan savcılar tarafından da korunduğu ortaya çıktı.

Anlaşılan, Hizmet hareketini bitirmek için 15 Temmuz kontrollü darbe tiyatrosunu kurgulayan kirli ittifak, devlet aygıtını ele geçirme savaşının kızıştığı şu günlerde birbirine acımasızca saldırmaya başladı. Etekten dökülen ilk taşlardan biri İlker Taşkın oldu. Ömer Turan’ın kontrolsüz çıkışları yandaşları öyle rahatsız etmiş ki, Nevzat Çiçek kendisini mahkemeye vermiş.

[Kadir Bayer] 29.4.2017 [TR724]

Gafiller! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, Türkiye’nin bozulan imajını reklam kampanyası ile düzeltecekti ki bir ay geçmeden dünya devi şirketler geri adım atmaya başladı. İsviçre merkezli gıda devi Nestle’nin, “Bu kampanyaya katılımımızı şu anda durdurduk ve ileride atacağımız adımları da gözden geçireceğiz” beyanatı Ankara’yı şoke etti. Novartis de Nestle gibi projeden çekildiğini açıkladı. Hükümet için böyle bir gelişme hesapta yoktu. İki firmanın tavrı referandum akabinde estirilen suni ‘bahar rüzgârını’ tersine çevirebilir.

İngiltere’nin muteber gazetelerinden Financial Times’in (FT) bahse konu haberi Türkiye’nin imajının öyle birkaç reklamla düzeltilemeyecek kadar bozulduğunu teyit etti. Novartis’in Genel Müdürü (CEO) Joe Jimenez projeye mesafeli duracaklarını Nestle’ye nazaran daha diplomatik bir dille ifade etti: “Türkiye’nin kampanyasının zamanlamasının talihsiz, gelişmeleri yakından takip edeceğiz.” Ford ve Vodafone’un da her an ‘ben de yokum’ diyebileceği konuşuluyor.

ZEYBEKCİ’NİN DEDİĞİ KADAR BASİT DEĞİL

Vaziyet vahim. Hâdisenin seyri, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin, “Bazı dostlarımızın burada tereddüt geçirdiğini görüyoruz. O da şu an iki tane bize destek veren dostumuzun, bir süreliğine belirli bazı yerlerde, beklemeye geçmesini görüyoruz” nevinden sözleri ile izah edilemez. Avrupa’da ve Amerika’da Türkiye’ye matuf ‘demokrasiden hızla uzaklaşılıyor’ tenkitlerine maruz kalmaktan endişe eden dünya devi şirketler kendi itibarlarını muhafaza etmek adına böyle bir adım attı.

Neticede onlar da sivil toplumu, aktivistleri, gazeteleri, televizyon haberlerini, sosyal medyada yazılıp çizilenleri, beyne’l-milel teşkilatların kaleme aldığı raporlara derc olunan hukuk ihlallerini kale almak mecburiyetinde. Zira batıda şirketler itibar sıralamasında geriye düşmemek için dikkatini sadece imalat, pazarlama, fiyat ve kaliteye teksif etmez, edemez. Tüketiciler çevreye, insana, temel hak ve hürriyetlere hürmet edip etmediğine bakarak firma ve markalara ayrı bir karne verir ki bu karne, kalıcı olmak isteyen firmalar için ilkinden daha mühimdir.

OMW, TOTAL, CITIGROUP VE DOUGLAS NİYE TÜRKİYE’Yİ TERK ETTİ?

‘Demokrasi’, ‘medya hürriyeti’, ‘şeffaflık’ ve ‘insanî inkişaf’ gibi endekslerde en alt sıralara gerilemiş Türkiye ile yan yana telaffuz edilmek dünya devi de olsa bir şirkete çok pahalıya mal olabilir. Avusturyalı OMW’den Fransız Total’e, Citigroup’tan Alman Douglas’a kadar onlarca firma Türkiye’yi sadece durgunluğa bağlı olarak katlanan zarar yüzünden terk etmedi. Türkiye’de şahit oldukları gayr-i hukukî ve gayr-i insanî tavır ve icraattan bîzar oldukları için bavullarını topladılar, can ve mal güvenliğine dair hiçbir endişe duymayacakları memleketlerine rücu ettiler.

Esasında Nestle ve Novartis, Türkiye’de ticarî faaliyetleri esnasında hükümetten baskı görmemek için bir ay evvel listeye isminin yazılmasına kerhen ‘evet’ demişti. Tıpkı listedeki diğer 15 şirket gibi onlar da AKP ile karşı karşıya gelmenin nasıl bir bedele tekabül ettiğini Boydak, Koza İpek, hatta Ülker’in maruz kaldığı baskılardan hareketle gayet iyi biliyor. Referandum arifesinin şartlarında benimsedikleri ‘teslimiyet ve şerrinden emin olma’ tavrına rağmen Nestle ve Novartis’in ‘Potansiyelini Keşfet’ temalı reklamlara destek vermekten vazgeçtiğini şimdi açıklaması calib-i dikkat.

NESTLE VE NOVARTİS’E BASKILAR ARTABİLİR

Devletin bütün birimlerinin üzerlerine geleceğini bile bile bu çıkışı yaptılar. Muhtemelen AB müzakerelerinin askıya alınabilme ihtimalini de göz önünde bulundurdular. İtibar kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ettiler. Nestle 100 seneden beri Türkiye’de ve 3 bin 800 kişiyi istihdam ediyor. İlaç devi Novartis de 60 senedir Türkiye pazarında. 2 bin 300 kişiyi istihdam eden şirketin kararında Almanya, Avusturya ve İsviçre üçgeninde Erdoğan’ın ‘Nazi artığı’ sözlerine duyulan infialin payının da tesirli olduğu ilave edilmeli.

Vaka münferit gibi dursa da işaret ettiği iflas umumi… 16 Nisan referandumunun şaibeli neticesinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından itirazlara rağmen tasdik edilmesi ile Türkiye çıkmaz sokağa girdi. Recep Tayyip Erdoğan, mayıs ayında AKP’ye yeniden üye olacak ve emaneten devrettiği genel başkanlık koltuğunu Binali Yıldırım’dan geri alacak. Anayasa da yüksek mahkeme de medya da artık Erdoğan.

NESTLE, HİTLER HATASINI TEKRAR ETMEK İSTEMEMİŞ OLABİLİR Mİ?

Tam bu esnada Nestle’nin imaj reklamından çekildiğini görünce, ‘vaktiyle Hitler’e destek vererek yaptığı hatayı ikinci kez tekrarlamak istememiş olabilir mi?’ demeden kendimi alamadım. Nestle, Nazi Ordusu’na çikolata sağlamış, fabrikalarında toplama kampı mahkûmlarını zorla çalıştırmış ve İsviçre Nazi Partisi’ne malî destek vermişti. Firma kendini affettirmek için 2000 senesinde Soykırım Gazileri Fonu’na 14,6 milyon dolar bağışlamıştı. 2. Cihan Harbi esnasında milyonlarca Yahudi’yi katleden Hitler ve onun devr-i istibdadı lanetle yâd ediliyor. Avrupa o karanlık günlerden herkesin insanca yaşama hakkını müdafaa ederek, demokrasiyi tahkim ederek bugünkü sahil-i selamete çıktı.

AKP’nin imajı parlatma teşebbüsüne Nestle’nin mesafeli duruşu da gösteriyor ki Türkiye batıdan, demokrasiden, hukukî emniyetten, mülkiyet hakkının kıyısında derin bir uçuruma yuvarlanıyor. Vaziyet o kadar vahim ki reklamla, propagandayla düzeltilemez. Demokrasi –mış gibi yaparak tesis edilemez! O yüzden yatırımcıları ikna etmek için reklamdan evvel AKPM raporunda belirtildiği gibi tevkif edilmiş 217 gazetecinin serbest bırakılması, OHAL’in kaldırılması ve şirketlere el konulmak suretiyle mülkiyet gaspına son verilmesi elzemdir. Hukuk devletine rücu etmedikçe atılan hiçbir adım ikna edici olmayacaktır.

YERLİ İŞADAMINI HAPSE ATARKEN TÜRKİYE GÜVENLİ LİMAN, ÖYLE Mİ?

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, ‘potansiyelini keşfet’ sloganıyla yabancıların kapısını çalmadan evvel Boydak, Nakipoğlu ve İpek gibi yüzlerce aile şirketine reva görülen baskı ve zulme son verilmesi için teşebbüste bulunsa daha inandırıcı olurdu. Anadolu’nun en gözde şirketlerinin patronları tek suç delili olmaksızın aylardır hapiste tutuluyorsa elin işadamı niçin Türkiye’ye fabrika kursun ki! Hiçbir işadamı, parasının, canının ve hürriyetinin hukukî teminat altında olmadığını bile bile sadece “Reklam güzelmiş.” deyip yatırım yapmaz. TİM ve TOBB, kayyım kılıklı gaspların Türkiye hudutlarının haricinde nasıl dehşetle takip edildiğini idrak edebilseydi keşke!

AKPM KARARININ İLK ARTÇI ŞOKU

Nestle ve Novartis’in vedası ile Avrupa Konseyi Karma Parlamenterler Meclisi’nde (AKPM) kahir ekseriyetin tensibi ile Rusya, Arnavutluk, Ukrayna ve Azerbaycan’ın top koşturduğu ‘sabıkalı demokrasi kümesi’ne tenzil-i rütbe edilmemizin çıkaracağı faturaların birincisiyle yüzleşmiş olduk. Ekseriyeti Türkiye’yi idare edenlerin anti demokratik icraatından mütevellit sebeplerle Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerini ikmal edemediğimiz gibi ‘sabıkalı demokrasi’ diye tasnif edildik. Reis-i Cumhur Erdoğan’ın, “AKPM kararını tanımıyoruz.” mukabelesi, Avrupa’da Türkiye’ye muhalif olan siyasetçilerin sayısını çoğaltmaktan, azala azala bir avuç kalan dostları rencide etmekten başka bir netice vermeyecek.

Türkiye’nin hâk ile yeksan olmuş imajını, televizyon ve sosyal medyada yayınlanacak reklamlarla ayağa kaldıracağını zanneden TİM ve TOBB kampanyadaki ilk firelerden hiç ibret almışa benzemiyor. FT’nin haberine dair yazılı beyanat veren TİM ve TOBB, Nestle ve Novartis’ten ‘gafiller’ diye bahsetti. Kaş yapayım derken göz çıkardılar. Nerede itidal! Nerede nezaket! Nerede hürmet!

Demek öyle, gafiller!

[Semih Ardıç] 29.4.2017 [TR724]

“Aşk derdiyle hoşem…” [Bekir Salim]

“Aşk Leylâ’dan Mevlâ’ya uzanan bir yol…”


Bir büyük âşık;

“Gitmiş ve şimdi de çok uzaklarda,
Bekliyoruz hülyâlı şafaklarda…” der de âşığın âşığı sessiz kalır mı?(*)

Korkulu rüyalarla kıvranırken uykumda,
Sonsuzluğun ateşli kollarında uyandım.
O kadar parladı ki güzelliğin ufkumda,
Benim için yeni bir güneş doğuyor sandım.

Kamaştı gözlerim ve benliğimi yitirdim.
Aşk ile yakaladım aynalarda gölgeni.
Ey güzeller güzeli kendimi sana verdim,
Sır dolu âleminde biraz dolaştır beni.

O muhteşem sarayın elmas avizeleri
Yıldızlar arasından ruhuma süzülüver.
Renk renk ve ışık ışık donatırken her yeri,
Benim de virâneme bir kerecik geliver.

“Kalbim bir güvercinin kalbinden daha titrek,“
Gönlüm ümit içinde, gözlerim uzaklarda…
Ağaçlar yaprak döküp, vade doluncaya dek,
Bekleyeceğim seni “Hülyâlı Şafaklarda”

(*) Gençlik yıllarından bir nazire…

***

USTA SÖZÜ

Sümmanîyem Ya Râb gönlüm hoş eyle,
Ya sabır ver ya bağrımı taş eyle,
Ya bir çift kanat ver ya da kuş eyle,
Tez yetişem dost bağında talan var.

                            Âşık Sümmanî                    

***

TADIMLIK

Senin gözlerin elâ,
Elâyı hiç sevmezdim.
Oldun başıma belâ,
Belâyı hiç sevmezdim.

                Bekir Salim

***

BİR DÖRTLÜK

Bu kara bulutlar dağılır gider;
Düzelir bozulan bütün ayarlar.
Hak, hakikat elbet tecelli eder;
F’yi kaldırırlar R’yi koyarlar…

                                               Bekir Salim

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu 8’li dörtlük tamamlamaya maalesef henüz güzel bir cevap gelmedi. Aşk ile bir daha…

Bir garibe merhametin,
Bin rekâttan az değildir.
…………………
…………………

[Bekir Salim] 29.4.2017 [TR724]

Homeland 6. sezon ya da askeri vesayet gidince demokrasi gelmedi [Haber-Yorum: Kemal Ay]

Düşünün ki yeni Amerikan Başkanı seçilmiş, ofise geçmeyi bekliyor. Bu sırada Amerikan bürokrasisinin yöneticileriyle toplantılar yapıyor. Bir ‘geçiş takımı’ kuruyor ve gelecekte uygulamayı düşündüğü politikaları ‘iş arkadaşlarıyla’ paylaşıyor. Ancak bu ‘iş arkadaşları’ özellikle de Amerikan güvenlik bürokrasisinin önde gelen isimleri, ordudan ve istihbarattan bazı kişiler, başkanın bazı politikalarını ‘beğenmediklerini’ söylüyorlar. Mesela yeni başkan, ABD’nin artık uluslararası sularda bu kadar fazla askerî operasyonu olmaması gerektiğini düşünüyor, CIA’in ve ordunun bütçesini kısacağına dair işaretler veriyor. Bunun üzerine CIA’in ve ordunun bazı isimleri, Washington’dan başka bazı ‘müttefiklerle’ bir araya gelip yeni başkanı köşeye sıkıştırmak için bir komplo planlıyorlar.

Bu komplonun amacı, Amerika’nın uluslararası operasyonlarının ne kadar önemli olduğunun halka anlatılması. Bunun için bir terör saldırısı planlıyorlar. Hatta bu saldırının yeni başkanı hedef aldığına dair izler bırakıp yeni başkanı henüz koltuğa oturmadan ‘güvenlik konseptiyle’ tanıştırıyorlar. Derken yeni başkan daha dişli çıkıyor. Bu oyunlara gelmeyeceğini gösterip sesini çıkarıyor. Savaşta kaybettiği oğlundan bahsediyor ve artık buna bir son vermek gerektiğini anlatıyor. Komplo çöküyor yani.

Derken askerî bürokrasi, komplocular arasında yer alan CIA direktöründen habersiz biçimde komployu ileri taşıyor ve yeni başkana bir suikast düzenlenmesine ön ayak oluyorlar. Tabi bunun için ‘odayı ısıtmaya’ ihtiyaçları var. Önce yeni başkanın oğlunun aslında bir savaş kahramanı değil ‘kaçarken öldürülen’ bir korkak olduğuna dair haberler yayınlanıyor. Bu haberler, sosyal medya trolleri tarafından yaygınlaştırılıyor. Başkana yönelik bir ‘nefret’ organizasyonu yapılıyor. Derken CIA’de de çalışmış ve gizli operasyonlara katılmış ama son operasyonunda ciddi hasar gördüğü için bir süredir malulen emekli hâlde ortalıklarda dolaşan bir askerin ismi ve fotoğrafları kullanılarak ‘yeni başkan karşıtı’ şeyler yazılıyor. Zira başkana suikastla suçlanacak kişinin ‘uygun özellikleri’ taşıması mühim.

Nihayet, yeni başkanın çalışmalarını yürüttüğü otelin dışında kalabalık bir protesto olduğu gün, önce otelde bomba ihbarı yapılıyor ve ardından yeni başkanla ekibi otelden çıkarken bomba patlatılıyor.

Şansımıza, komploculara karşı gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan ve arka plandan hep yeni başkanı kollayan bir ekip var. Bunlar son ana kadar olayların arka planını araştırıyor ve ulaştıkları bilgileri yeni başkanla paylaşıyor. Suikast günü de, son anda yeni başkanın otelden çıkmasını engelleyen ve patlayan bombaların arasında olmasının önüne geçen kişiler bunlar. Böylece hem büyük kumpas ortaya çıkıyor hem de bir nevi askerî darbe engelleniyor.

***

Bunları ben uydurmadım. ABD’de yayınlanan Homeland dizisinin 6. sezonunun hikâyesi aşağı yukarı böyle. Komployu ortaya çıkaranlar, dizinin başrollerini paylaşan Carrie Mathison, Peter Quinn ve Saul Berenson. Komploda yer alan CIA direktörü ise önceki sezonlardan tanıdığımız Dar Adal.

Daha önceki sezonlarında ABD’nin sınır ötesi operasyonlarını konu edinen dizi, her ne kadar Washington’a ciddi eleştiriler getirse de, radikal İslam, terörizm gibi konularda bazen oryantalist olmakla itham ediliyordu. Bana sorarsanız, bir TV dizisi olmasına rağmen dengeli bir üslup tutturabildikleri zamanlar vardı. Terör gibi çetrefilli konularda ‘kötü adamları’ ve yaşadıkları çevreyi anlatmak kolay olmuyor. Teröristler, çizgi romanların ‘kötü adamları’ gibi karikatürleşmeye meyilli karakterler. Hele ki ‘radikal İslamcı terörist’ karakterini İslam’la iç içe anlatmak, onun İslam’la ilişkisine derinlikli bakış getirmek bir Müslüman için bile zorken, Homeland senaristlerinin her şeye rağmen iyi niyetli olduklarını düşündüm hep.

Bu sezonda ise hikâye, Amerika’nın kendi iç kavgasıydı. Mesela yeni Başkan Elisabeth Keane, kendisine yönelen medya kampanyası ve akabinde gelen halk protestosunu görünce, ‘Bunları nasıl düşünebiliyorlar?’ gibi naif bir soru soruyordu bir bölümde. Soğukkanlı ve CIA’in ‘iyi yanını’ temsil eden Saul Berenson da, ‘Bunları o kadar çok ülkede iktidarı devirmek için kullandık ki…’ mealinde bir cevap veriyordu. Evet, Amerikan istihbaratı yurt dışında edindiği tecrübeyi bu kez ‘evde’ denemek istemişti, diziye göre.

Sosyal medyada ‘nefreti’ yönetmek için oluşturulan troll ordusu detayı, Rusya’nın son yıllarda çok tartışılan ‘hibrit savaş’ operasyonlarını hatırlatıyor. Son ABD seçim döneminde Rusların bu yöntemi kullandığına dair çok sayıda haber çıktı Amerikan medyasında. Ancak bunun Türkiye’de de yaygın ve çok daha açık şekilde kullanılan bir ‘yöntem’ olduğunu biliyoruz artık. Troll orduları, sosyal medyada ‘nefret yönetimi’, ‘karakter suikastı’, ‘yalan haberlerin yaygınlaşması’ gibi işlevleri görüyorlar. İstihbarat tarafından yönlendirildikleri neredeyse kesin.

Aslında bu işleri eskiden Genelkurmay’daki ekipler yapardı. 2008’deki AKP kapatma davasının delilleri arasına giren çok sayıda ‘haber’ aslında internetteki ne idüğü belirsiz sitelerdeki derme çatma metinlerden ibaretti. Bu sebeple ‘Google iddianamesi’ denilmiş hatta o dava dosyasına. Daha sonra bu sitelerin Genelkurmay tarafından açılıp işletildiği, hâliyle AKP’ye karşı ‘devlet eliyle’ bir kara propagandanın yapıldığı ortaya çıktı. Tabi iş işten geçti, bu davalar filan hep ‘kumpas’ oldu. Ergenekon dükkânı AKP’ye devretti.

Diziye dönersek, Homeland son zamanlarda ABD’de de tartışılmaya başlanan ‘derin devlet’ meselesini işlemiş oldu bu sezonunda. ‘Derin devlet’ bizde çok mistik bir kavramdı hep. Türkiye’yi de bilen bazı Amerikalı yorumcular bu sebeple uyarılarda bulundu. Zira ‘mistisizm’ meseleyle mücadele etmeyi zorlaştırıyor. Ucu bucağı olmayan, her kapının arkasında olabilecek bir ‘derin devlet’ kurgularsanız paranoyak hâle gelirsiniz çünkü. Bu da sizi yanlışlar yapmaya götürür.

‘Derin devlet’ aslında hükümetin politikalarını beğenmeyen, onu kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bir grup bürokrattan oluşur çoğunlukla. Bu isimlerin tamamı ‘aynı kafada’ değildir çoğu zaman. Orada da ittifaklar, güç dengeleri vs. vardır. Yasa dışı çalışmayı ‘makul’ gören, bu yöntemlerle ‘yasayı’ yönlendiren ve toplumu hep belirli bir duyguda tutmaya çalışan ‘derin devlet’ Batılı demokrasilere has bir yapı bir bakıma. Zira son zamanların fenomeni ‘illiberal demokrasilerde’ devletin kendisi zaten derin devlet gibi çalışıyor…

***

Ancak dizinin bence asıl mesajı, ‘derin devletle’ mücadele konusunda verilmiş. Tekrar diziye dönelim: Carrie Mathison ve Saul Berenson, yeni Başkan Elisabeth Keane’i ‘kurtarmış’ olmanın güveniyle kendilerini ‘aydınlık’ bir Amerikan sabahına bıraktığı sırada, bambaşka bir şey oluyor. Suikastlardan, ölüm tehditlerinden ve üzerine oynanan oyunlardan geçen Başkan Keane, komployu kuran kişilerle yetinmeyip istihbarat raporlarını kullanarak kitlesel tutuklamalara girişiyor. Hatta Saul Berenson’u bile tutuklatıyor. Bir nevi ABD’nin 15 Temmuz’u yaşanıyor…

Dizide de olsa, Amerika’da binlerce devlet görevlisinin bir gecede tutuklanmasını görmek şaşırtıcı elbette. ‘Demokratik bir ülkede nasıl olur?’ diye düşünüyor insan. Ancak olayın özü hep aynı: Yeterince baskı uygularsanız su 100 derecede değil 50 derecede de kaynar…

Başkan Keane, bu badireleri atlattıktan sonra herkes onun ‘daha demokrat ve adil’ bir başkan olacağını beklerken, o tarihin kendisine bahşettiği bu ‘güç yüzüğünü’ parmağına geçirip etrafındaki herkesi ‘ezmek’ için kullanmayı seçiyor. Kumpaslardan kurtulup halkın da desteğini alabileceği muhteşem bir hikâyeye sahip olunca, onu kimsenin durduramayacağına ikna oluyor çünkü. Kolay kolay kimse bu ‘krediyi’ elinin tersiyle itemez. Tarih, bu noktada insanın ‘daha fazla gücü’ tercih edeceğinin işaretleriyle dolu.

Nitekim Türkiye’deki hikâye de bundan çok farklı değil. Komplocuları, ‘derin devleti’ alt etmek, her zaman daha fazla demokrasi getirmiyor…

Ne yani ‘derin devletle’ mücadele etmeyelim mi? Etmek gerekiyor elbette ama daha akıllıca, daha dikkatle ve eşyanın doğasıyla fazla oynamadan etmek gerekiyor. Züccaciye dükkânında çürük çarık malzemeler var diye filin içeri girmesine müsaade etmemek gerekiyor.

[Kemal Ay] 29.4.2017 [TR724]

Evlatlarını yiyen dev ve devrim [Analiz: Erman Yalaz]

Kronos, latince yazılışıyla Cronus, Roma kültüründe Satürn; Yunan Mitolojisinde zamanı ve çağları temsil eden tanrı olarak anlatılır. Babası Uranos’u devirip başa gelir. Mitolojide Altın Çağ denen devri başlattığı için Titan Kronos olarak anılır. Titanlar (Tanrılar) Savaşı diye betimlenen mücadele döneminden sonra Titan Kronos devri kapanır. Oğlu Zeus egemenliğindeki Olympos Tanrıları devri başlar. Anlatıma göre Titan Kronos, kendisinin de birgün oğlu tarafından devrileceği ve iktidarın elinden gideceği korkusuyla  oğullarını yer. ‘Çocuklarını Yiyen Satürn’ meşhur İspanyol ressam Goya’nın resimlerinden biriyle sembolleşmiştir. ‘Her devrim kendi çocuklarını yer’ sözlerinin dayanaklarından biri işte bu Yunan mitolojisindeki efsanedir.

Dün Yıldıray Oğur’un Türkiye gazetesinden Ahmet Taşgetiren’in ise Star gazetesinden atıldığı haberleri yayınlanınca dönüp Titanların çocuklarını neden yediğini anlatan bu mitolojik hikayeye bir kez daha baktım. Kronos’un çocuklarını yemesi, zamanın her şeyi yutan yıkıcılığını simgeler. Hukuksuzluklara, zulümlere devrim diyenler işte bu yıkıcının yeni hedefi olmuşlardı.Birkaç saat sonra bilgiler netleşti. Taşgetiren’in Star’dan ‘şimdilik’ kovulmadığı açıklandı. Yıldıray’ın bileti ise kesilmişti.

TETİKÇİNİN KURŞUNU ‘MAHALLEYE’ İSABET ETTİ

17 Aralık yolsuzlukları ortaya çıkınca Medya Mahallesi’nde asıp kestikleri ile nam salan tetikçi Cem Küçük hem Yıldıray Oğur hem Ahmet Taşgetiren tartışmasının tam merkezinde. Saray koordinatlı icraatlarıyla ayakta kalan Cem Küçük, hatırlanacağı üzere 16 Nisan hileli referandumunun getirdiği zafer sarhoşluğu ile AKP ve Erdoğan’a da yön çizmiş, Gazze’ye yardım organizasyonu için giden Mavi Marmara ekibini hedef almıştı.

Televizyonda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP’nin başına geri döndükten sonra “Mavi Marmara’daki manyak tiplerle” yolunu ayırması gerektiğini söylemişti kendisi. Sonra dokuz takla attı manevralarıyla. Ama kendilerini İslamcı olarak tanımlayanlarla ve özellikle medya içindeki içten içe bir kavgayı başlatmış oldu. Herkes Cem Küçük kapı önüne konacak derken, Yıldıray Oğur Titan Kronos’un ilk kurbanı oldu. Bu hikayenin burada biteceğini de düşünmemeli. Taşgetiren’in ayrılması belki biraz zamana vabestedir. İzleyip göreceğiz.

PELİKAN’IN AĞZI GENİŞ

Taşgetiren ile Oğur ne yazdılar da ‘muktedirleri’ rahatsız ettiler peki? Yıldıray son yazısında 23 Nisan günü temsili bakanlar kurulunda Tuğrul Türkeş’in koltuğuna oturan öğrencinin medeniyet ittifakı ve dinlerarası diyalog sözlerinin nereden alıntılandığının hikayesini yazmış. Başbakanlık ve Dışişleri bakanlığı sitelerindeki bilgileri kayda geçirmiş. Densizlik yapıp, her taşın altında f..ö, arayan kafayı eleştirmiş! Subliminal olarak tabi, açıktan değil. Ülker’i protesto için gofret asan, Kılıçdaroğlu’nu karşılayan askeri mangadan ‘darbe çağrışımı’ alanlara komplocu, paranoyak demiş. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir misali. Yazmış bulunmuş.

Oğur’un Titan kurbanı olması bu yazıdan ibaret değil elbette. Pelikan dosyalarının nasıl açıldığı, Ahmet Davutoğlu, Erdoğan, Gül ekiplerinin içinde yaptığı icraatları ilerde okuruz.

Ahmet Taşgetiren’in epeycedir karnı ağrıyor. Malum sadece Star’da yazmıyor kendisi, aynı zamanda Altınoluk Dergisi’nin yayın yönetmeni. Yani bir başka cemaati de temsil hüviyeti var. O da 16 Nisan referandum sonuçlarını ‘farklı okuyalım’ türünden yazılarla akıl satıyor birilerine göre. Son yazısında  İktidar da Muhalefette Okumalı yazısında, referandumda yüzde 51.4 evet çıktı ama asıl organize olmadan hayır nasıl 48.6 çıktı deyip Kemal Gözler’in ‘Anayasasızlaştırma’ makalesini okuyun yazmış.

Gözler’in ‘uyuyan devi uyandırma’ retoriğini pek sevmiş Taşgetiren. Okumuş, eğitimli ve varlıklı kitlenin gündeminde olmayan siyasetin artık gündeme alındığını, uyuyan devin uyandığını kaleme almış atıflarla. ‘Hayır’ bundan sonra AKP iktidarını zor günler yaşatacakmış. Taşgetiren 15 gündür benzer şeyler yazıyor, travma, kayıp, ders çıkarma vs. Oysa reis, Kronos Devi zafer kazandı. Şimdi bunu örtbas etmenin lüzumu ne?

BENİM YAZIYI DOĞRU AKTARIN SARAY’A

Asıl arızalı cümleleri ise yazının sondan ikinci paragrafında. Saray demokratlığını bitirip şunu kaleme almış Taşgetiren, “TGRT. Bu bir misyon. Kutlu Doğum tartışması da bir misyon. Oradaki Cem Küçük – Fuat Uğur tetikçiliği de bir misyon. Kuyruklarına bastım, basacağım. Anlarız bakalım, ‘İhlas’lı kardeşlerimiz’ neyi oynuyor?Bu arada istirham etsem, danışmanlar benim yazımı ve Küçük-Uğur programını Sayın Cumhurbaşkanı’na birlikte takdim edebilirler mi?”

Tam bir ‘merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş’ vakıası. Küçük ve Uğur’un patronu Saraydaki Cumhurbaşkanıdır, yazımı  bu ikisinin programıyla birlikte takdim eder misiniz’ diyor. Taşgetiren, kendi yazdığı gazetenin mal sahibi gözüken Şems’in (Ethem Sancak) de Saray macera ve aşkının farkındadır herhalde. Düşünebiliyor musunuz, bir ülkenin koskoca başkanı nelerle uğraşıyor!? Terör değil, ekonomi değil; tavan yapmış zulümler, hukuk devletini inşa etmek, barış, dış politika değil. Ülkedeki 30-40 yayın kuruluşundan birinin köşe yazar ve programcılarının ne söylediği arz ediliyor Saray’a. Ahmet Taşgetiren bunu biliyor. Benim yazıyı doğru okusun, birlikte verin, diyor. En az Cem Küçük kadar ayar verme girişimi.

KRONOS BAŞKAN OLDU, MABEYN DEĞİŞİYOR

Haklarını yemeyelim Taşgetiren’in de Yıldıray Oğur’un da yazdıklarında gerçek payı var. Tabi bunu gönüllü icra etmedikleri, hiç olmazsa ortadaki zulmü Bülent Arınç gibi artık taşımayacak hale geldikleri anlaşılıyor. Yazının başına dönelim. Neylersiniz ki, her devrim kendi çocuklarını yer. Her Titan’ın iktidarı kaybetmemek için çalı arkasındaki en ufak çıtırtıdan korkması gibi, gerçeklerin yazılması rahatsız eder tek adamları.

Artık gerçeklerin suyunun suyunun suyunu bile kaleme alamayacakları, tam biat etmeyenin yaşayamayacağı, eski defterlerin bir bir ele alınıp hesap verileceği dönem başladı. Demokrasi bitti, parlamenter rejim öldü, muhalefet sindi… Sandıklar kapandı, hırsızlar baş tacı. Sıra, devrimin çocuklarını yemesine geldi. Taşgetiren, Gözler’e atıfla bir devden bahsetmişti. Asıl yanı başında her şeyi yiyen devi göremiyor. Şimdi o dev onları yiyecek.  İşitiyor musun Ahmet Abi, Yıldıray kardeşim!

Çünkü gerçek Bâb-ı Âli, ya mapusta ya sürgünde. Bunlar Saray’ın birbirinden ilginç kalemşörüydü. Yerlerine gelenlerin hıncıyla tarih olacaklar. Bakınız: Ali Bayramoğlu, Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan, Yusuf Ziya Cömertlere.. Bakınız. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik’lere…

Kronos başkan oldu. Mabeyn değişiyor, yeni kurbanlar yolda…

[Erman Yalaz] 29.4.2017 [TR724]

Erdoğan kendisine bir millet kuruyor [Akif Umut Avaz]

16 Nisan’daki hileli referandumun sonuçlarının hırsızlığa erketelik ve perdedarlık yapan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından resmen duyurulmasından sonra Erdoğan’ın AKP’ye dönüp üye olmasının, ardından da en geç 21 Mayıs’ta yapılacak olağanüstü parti kongresi ile partinin başına geçmesinin önü açılmış oldu. AKP’lilere sorarsanız olması gereken de buydu. Erdoğan’a göre bir devlet, Erdoğan’a göre bir millet, Erdoğan’a göre bir anayasa, Erdoğan’a göre bir medya, sivil toplum, eğitim, spor, müzik, sinema vs yapılıyorken Erdoğan’a göre kemiksiz-kılçıksız bir AKP’nin adını da resmen koymak gerekiyordu.

Bugüne kadar anayasal sınırları, hukuki normları, insani değerleri, vicdanı, ahlakı ve demokratik teamülleri hep hiçe sayıp, “Allah’ın büyük lütfu” dediği 15 Temmuz 2016 darbe tiyatrosunu büyük bir nimet bilip, daha önceden yol haritası belirlenerek üzerinde yıllarca çalışıldığı açık olan Kanun Hükmünde Kararnameler’le (KHK) devlette ve toplumda giriştiği toplu kıyımlar yüzünden olsa gerek hep Erdoğan’ın devleti ele geçirmesi, bir tek adam rejimi kurması üzerinde duruldu. Bu yaklaşım ve endişeler ne yanlıştı, ne de haksız. Ama eksikti.

DEVLETİ KENDİSİ İÇİN KENDİSİNE GÖRE DİZAYN ETMESİ KAÇINILMAZDI

Olayların gelişiminden benim anladığım gırtlağına kadar battığı ulusal ve uluslararası suçların hesabını vermekten kaçabilmek için Erdoğan’ın devleti ve kurumlarını kendisi için, kendisine göre yeniden dizayn etmesi kaçınılmazdı. 1000 yıllık devlet geleneği ile övünen bir milletin elindeki yegâne devleti alıp öyle bir evirip çevirmeli, kimyasını öyle bir bozup yeniden şekillendirmeliydi ki en bariz ahlaksızlıklarını, hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını, zulüm ve baskılarını, ulusal ve uluslararası düzeydeki tüm insanlık dışı suçlarını el çabukluğu marifetiyle suç olmaktan çıkarmakla kalmayıp 7/24 kesintisiz propagandayla efsunladığı kitlelere bir erdem gibi sunabilsin. Ahlaksızları erdem abidesi, hainleri kahraman, kahramanları hain gösterebilsin.

Bugüne kadar Erdoğan, tüm bunları kendisinin bile umduğundan kolay başardı. Ama, doyumsuz ihtirasların adamı Erdoğan, devleti toplumdaki tüm izdüşümleriyle birlikte ele geçirmekle yetinecek gibi görünmüyor. Kendisi için, kendisine göre bir millet de kurmak istiyor. Tüm eylem ve söylemleri, ele geçirdiği devletin zorlayıcı bütün unsurlarını kullanarak kendisine yepyeni (bugüne kadar hep söylenegeldiğinin aksine bir cemaat değil) bir millet kurmak istiyor. Belki de, kendi adlarıyla anılan devletler kurup, yüzyıllar içerisinde farklı etnik ve dini kökenden on milyonlarca insanın aidiyetlerini kendileriyle adlandırdığı Selçuklulara, Osmanlılara, Emevilere, Abbasilere özeniyor.

GARIBALDI, MAZZINI VE BISMARCK’IN TERSİNE…

Ama bir sorun var. Millet kurma süreçlerinin tarihte belirli bir izleği olur. Ve bu izlek var olan bir milleti bölüp parçalamaktan ziyade, o milletin parçalanmış unsurlarını bir araya getirmeyi öngörür. Mesela, İtalyanların “Risorgimento”, yani diriliş ya da yeniden doğuş, dedikleri ulusal birliklerini sağlamaları için Giuseppe Garibaldi ve Giuseppe Mazzini gibi ulusal liderlere ve milleti oluşturacak parçaların birleşme iradesine ihtiyaçları olmuştu. Böylece, 19. yüzyılda İtalya Yarımadası’ndaki birçok prenslikler bir araya gelip bugünkü İtalya’yı oluşturmuşlardı.

Aynı devre denk gelen Almanların milli birliğini oluşturup bir millet haline gelmesi için ise hem dönemin Avrupa devletler sisteminin müsait hale gelmesi, hem de Prusya Başbakanı Otto von Bismarck’ın dehası gerekiyordu. Eskinin Cermen topluluklarından bir Alman milleti çıkarmak için parçalanma değil, bütünleşme, birleşme söz konusuydu.

‘EZER GEÇERİZ’ MANTIĞIYLA BÖLEREK MİLLET KURMA…

Oysa referandumla Erdoğan, adına ister partili cumhurbaşkanlığı, ister icracı başkanlık, isterseniz süzme diktatörlük deyin, neticede bugüne kadar en azından manen devletin ve milletin tamamını temsil eden cumhurbaşkanlığı makamını sona erdirmiş oldu. Aslında görülmedik bir ayrımcılık ve partizanlıkla çoktan beri uygulamaya soktuğu fiili durumu resmileştirmiş oldu. 80 milyonluk ülkeyi kendisine adeta tapınan yüzde 50 ile aralarında onlarca farklı grubu barındırmakla birlikte ortak özellikleri Erdoğan’dan ölesiye nefret olan diğer bir yüzde 50 arasında böldü.

Bu tehlikeli bölünmenin Erdoğan’ın umurunda olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. En ufak toplumsal muhalefete “ezer geçeriz” mantığıyla yaklaşan bir Erdoğan için önemli olan ulusal birliğin, milli bütünlüğün korunmasından ziyade ne yapıp edip tek kamp, tem yumruk haline getirdiği yandaşlarının bütünlüğünü, çoğunluğunu korumak. Mizahi anlamda “deh de gidelim, çüş de duralım” kıvamına getirdiği, “öl de ölelim, vur de vuralım” teyakkuzundaki bu bir ve bütün yüzde 50 ile geriye kalan parçalı yüzde 50’nin her parçasının kolayca üstesinden gelebileceği hesabı içerisinde Erdoğan. İnsani ve ahlaki olarak alabildiğine sorunlu da olsa teknik açıdan maalesef doğru bir hesap Erdoğan’ınki.

Devlet başkanı olarak yeniden AKP’nin başına geçmesiyle Erdoğan’ın, sadece kendi yüzde 50’sinden müteşekkil yeni bir milletin tasarımına hız vereceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Her milletin bir milli felsefesi olduğu gibi Erdoğan’ın inşa edeceği milletin de şüphesiz ki bir felsefesi, bir ideolojisi olacaktır. Bu felsefenin ilkelerinin başında ise, adı konsa da konmasa da, her hal ve şart altında Erdoğan ve familyasına koşulsuz sadakat ve biat gelecektir.

DİNİ ERDOĞAN, DİLİ ERDOĞAN, AHLAKI ERDOĞAN OLAN BİR MİLLET

Erdoğan’ın istediği kadar milliyetçi ve ırkçı, onun istediği kadar milliyetçilik karşıtı, onun istediği kadar muhafazakâr, onun istediği kadar kıymet bilir ya da değer tanımaz, onun istediği kadar Türk, onun istediği kadar Kürt, onun istediği kadar Alevi veya Sünni, onun istediği kadar Ermeni ya da Rum, onun istediği kadar liberal ya da sosyal demokrat olmaya dünden razı bir millet olacaktır bu millet. Dini Erdoğan, ahlakı Erdoğan, dili Erdoğan, üslubu Erdoğan, geçmişi-geleceği Erdoğan, anası-atası Erdoğan olan bir millet…

Erdoğan da zaten kendisine yandaş olanların oluşturduğu böyle bir milletin başkanı olacak. Sadece onları mutlu etmek için çabalayacak. Devleti tamamen ele geçirmiş olmanın verdiği özgüven içerisinde elindeki yüzde 50’yi daha da konsolide etmek için diğer yüzde 50’nin canını, malını, ırzını dilediğince ve dilediği zaman sömürebileceği bir malzeme olarak kullanacak. Yandaşını beslemekte zorluğa düştüğünde kendisine karşıt gördüklerinin malına, mülküne daha fazla çökecek. Bunda da hiç zorlanmayacak. Haramiliği halihazırda ahlak edinen Erdoğan, yandaşlarını ise tescilli haramiliğini kutsayan bir kıvama çoktan getirmiş durumda.

ERDOĞAN MİLLETİNİN EN MAKBUL FERDİ İRAN’IN REZASI

Erdoğan’ın devlet ve vatandaşlıktan ne anladığını ise, 5 binin üzerinde Türk vatandaşı dünyanın değişik ülkelerinde hapishanedeyken, “devletin vatandaşına sahip çıkma görevi vardır” diyerek bu görevi sadece adı kendisiyle birlikte türlü rüşvet skandallarına ve uluslararası kara para işlerine karışmış ABD’de tutuklu Reza Zarrab için hatırlamış olması yeterince gösteriyor. Bununla yetinmiyor, İran asıllı Zarrab’ın serbest bırakılması karşılığında Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı Mehmetçiğin canını, kanını pazarlık konusu ediyor. Sadece bu örnek bile Erdoğan’ın izleyeceği yola ve kuracağı milletin kıvamına dair çok şeyler söylüyor.

Mafyanın itibar gördüğü, SADAT, Osmanlı Ocakları gibi paramiliter yapıların kıymete bindiği, bir taraftan on binlerce polis tasfiye edilip hapse atılırken, diğer taraftan partizanlarla doldurularak fiilen silahlı milis gücüne dönüştürülen polis teşkilatının ancak ordularda görülebilecek en ağır silahlarla donatıldığı, generallerin yarısının hapse tıkılarak ordunun içi kof bir kabuğa dönüştürüldüğü bir ortamda Erdoğan’ın kendisine tapınan kendi milletini kurma yolunda neleri göze aldığı sezilebiliyor. Yandaşlarının dilinden düşmeyen “iç savaş”, “bu sefer çok daha hazırlıklıyız”, “kan banyosu yaptıracağız” tarzı söylemler, Erdoğan’ın “ezer geçeriz” mantığının tabandaki yaygın tezahürü olarak okunabilir.

GÜN BE GÜN DAHA DA RADİKALLEŞEN YOBAZ BİR MİLLETE İHTİYACI VAR

Yegâne milleti olarak gördüğü yüzde 50’sini olduğu gibi bırakmayan Erdoğan’ın özellikle sayılarını onlarca kat artırıp nispeten düşük kapasiteli gençlerle doldurduğu imam-hatiplerde çok ciddi bir endoktrinasyon ve radikalizasyon politikası güttüğü görülüyor. Bu politikasını, önlerine attığı üç beş kuruş karşılığında kendilerini Erdoğan’a satıp, her isteğine iman kaidesi muamelesi yapan cemaat ve tarikatlarla nasıl takviye ettiği biliniyor. IŞİD’i andıran bir anlayışla sürdürülen bu endoktrinasyon ve radikalizasyon sürecine maruz yüzbinlerce gencin kimlere karşı kullanılacağını hala anlamamak için sanırım fazlasıyla ahmak olmak gerekiyor.

Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkmayı ve devletin geriye kalanını kendi devleti haline dönüştürmeyi başardı. Emin olun ki, şimdi milleti de kendi milleti haline dönüştürmek için çok daha kapsamlı, çok daha sıkıntılı, çok daha kanlı bir yola girecektir. Özellikle, uluslararası alanda sıkıştıkça endişeleri daha artacak, işlediği suçların ağırlığına rağmen en azından ülke içinde kendisini güvende hissedebilmek için yandaşı olmayanı düşman bilip devletin tüm zorlayıcı unsurlarını onlara karşı harekete geçirecektir. Kürt siyasetinin kendisine tavır alması üzerine Sur’da, Silvan’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de ve daha pek çok yerde neler yaptığına bakılarak, kendisine biat etmeyi reddeden kesimlere neler yapabileceği kestirilebilir.

Özellikle Alevi vatandaşlarımız başta olmak üzere Erdoğan’a biat etmemiş ve etmeyecek olan kesimleri, Kemalistleri, laik yaşam tarzını benimsemiş geniş kitleleri ve tabii ki Erdoğan’a boyun eğmemiş Kürtleri çok sıkıntılı bir dönem bekliyor. Ne diyelim, zulmü ve ahlaksızlığı iman edinmiş Erdoğan ve partizan yobazlarına Allah fırsat vermesin…

[Akif Umut Avaz] 29.4.2017 [TR724]