Helikopterin beynini söken keçilere ne oldu? [Ali Emir Pakkan]

Muhsin Yazıcıoğlu 1980 öncesi derin yapılanmaları iyi biliyordu. 12 Eylül’de cezaevinde nefis muhasebesi yaptı, niçin var olduklarını düşündü. MHP ile yollarını ayırıp Nizam-ı Alem ve Alperen Ocakları’nı kurdu. İslami tonları olan bir gençlik yapılanmasının daha faydalı olacağını düşündü. Bu arada eski ilişkileri sebebi ile pek çok bilgi ve belge kendisine akıyordu. 28 Şubat'ta "Türkiye'yi Suriye yaptırmayacağız" mesajı adrese teslimdi. 

2007 seçimlerine giderken darbe planları ile birlikte siyaset dizayn edilmek istendi. BBP Genel Başkanı, bütün bu süreçte demokrasiden yana tavır koydu. 

Seçim öncesi BBP'ye katılımlar olmuştu. Kamuoyunun yadırgadığı kişiler de vardı. Bunlar partiyi diğerleri ile özellikle DYP ile ittifak yaptırmak istedi. ‘Genç Parti ile yapalım’ diyenler bile oldu. Muhsin Yazıcıoğlu süreci okuyup bağımsız aday olarak girdi.

Mevcut iktidara bir alternatif aranıyordu. AK Parti’den kurtulmanın yolu belli yapılar oluşturmaktan geçiyordu. Bir taraftan CHP’yi güçlendirir, MHP’yi diri tutarken, diğer taraftan da bir çatı partisinin Meclis’e girmesi hesapları yapıldı. Genel Başkan Yazıcıoğlu bu oyunu görüp tek başına aday olunca sonradan gelenlerin tamamı partiden ayrıldı! İlk toplantıda, "Partiye katılımlarla gördük ki olmuyor, biz kendi arkadaşlarımızla yürüyeceğiz bundan böyle. Tarlayı kiminle sürersem onunla biçeceğim.” dedi!

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmek istemiyorlardı. 367 ortaya atıldı. Gül, destek turlarına çıktığında, Yazıcıoğlu, "Hemen size desteğimi açıklayayım.” dedi. Gül, “Ben tek oyunuza talip değilim, sizin topyekûn ülkeye yayılmış desteğinize talibim.” deyince kurultayda delegelerin de desteğini alarak açıklamasını yaptı. 

2007'de Hrant Dink suikastine Nizam-ı Alem Ocaklarının adı karıştırıldı! Dink’i öldüren Ogün Samast, Trabzon Alperen Ocakları’na gidiyordu, ancak kaydı yoktu. 

Cinayeti azmettirmekten yargılanan ve Mc Donalds’ın bombalanması eylemini yapan Yasin Hayal’in de Alperen Ocakları ile ismi anılmıştı. Erhan Tuncel’in Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte fotoğrafı ortaya çıkmıştı. Danıştay cinayetini işleyen Alparslan Arslan ve Zirve Yayınevi katliamı sanıklarından Emre Günaydın için de benzer iddialar ortaya atılmıştı. 

Muhsin Yazıcıoğlu, tam bu sırada “Bizim tarlayı bizden habersiz sürmüşler.” dedi ve tedbirini aldı. Trabzon’a bir heyet göndererek suikastte adı geçenleri araştırdı. Devlet Denetleme Kuruluna da kopyası verilen bir rapor hazırlattı. O raporda devletin şu sorulara cevaplar bulması isteniyordu: 

"Yasin Hayal, tutuklu iken duruşmalara katılmanın haricinde, herhangi bir sebeple ceza ve tutukevi dışına çıkarılmış mıdır? Çıkarılmış ise, nerelere gönderilmiş, kimlerle karşılaşmıştır? 

Erhan Tuncel muhbir midir, yoksa bir operasyon elamanı mı? Erhan Tuncel’in herhangi bir sosyal güvenlik kurumunda kaydı var mıdır? 

Ogün Samast, Erhan Tuncel ve Yasin Hayal, son iki yıl içerisinde uçakla seyahat etmiş midir? Trabzon’a turist, gazeteci, bilim adamı veya iş adamı olarak gelip konaklayanların, Kimlik Bildirme Kanunu’na göre, sağlıklı bir şekilde kayıtları tutulmuş mudur?” 

AKP'den önce "proje parti ol" teklifi Yazıcıoğlu'na teklif edilmişti! Muhsin Başkan, hükümeti özellikle yolsuzluklar konusunda, "altınızdan pis kokular geliyor" diye eleştiriyordu! 

Yazıcıoğlu, dik duruşu ile her iktidar ve muktedirlerin korkulu rüyasıydı! 25 Mart 2009'da şüpheli helikopter kazasında hayatını kaybetti! Kaza ile ilgili dava dosyası kapatıldı! 

Neye rağmen? 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, DDK'nu görevlendirmiş ve suikast emaresi çarpıcı bulgulara ulaşılmıştı! O günlerde Gül, "Helikopterin beynini keçiler sökmedi ya!" diyecekti!

"Fikrimiz iktidarda olsa zindanda ne işimiz var? 12 Eylül'le uzlaşma içerisine giren sakat anlayışlar asla ülkücü hareketle bağdaşmaz. Bu tür ifadeler kullananlar da ülkücü hareketi temsil etmez. 12 Eylül'le hesaplaşmayanlara ülkücü denmez.” sözleri Yazıcıoğlu'na aitti. Yeni bir 12 Eylül rejimi inşası için BBP'yi de payanda yapanlar, Yazıcıoğlu hayatta kalsa bunu başarabilir miydi? 

Sahi o keçilere ne oldu? 

[Ali Emir Pakkan] 31.3.2017 [Samanyolu Haber]
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan
             @TYolculuk

Üç Aylar'ın kıymetini bilelim [Ebu Abdurrahman]

Havada temessül eden güzel şeyler, okunan zikirler, âyetler, Allah’ın isim ve sıfatları havayı güzelleştirir, nuranîleştirir, şifalar işe doldurur hem de çirkinliklerden temizler. Kötülükler, çirkin şeyler, müstehcen sözler ve görüntüler de havayı kirletir; ruhu, kalbi ve vicdanı daraltır. 

Kastamonu Lâhikasının 30. Mektubunda Üstad Hazretleri diyor ki: “Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risale-i Nur talebelerinde Haram Aylardan ve Üç Aylardan sonra bir yorgunluk ve şevkte bir gevşeklik görüyordum. Sebebini tam olarak bilmiyordum. Şimdi eskide söylediğim tahminî sebep, hakikat olduğunu gördüm. Şöyle ki: Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor, mânevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Üç aylarda ve haram aylarda Âlem-i İslâmın mânevî havası, umum ehl-i imanın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri, himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfileştiriyor, güzelleştiriyor, müthiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor.  Herkes o sayede ve sâyesinde derecesine göre istifade eder. Fakat o mübarek aylar gittikten sonra, âdeta o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi, dünya sergisi açılmaya başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı zehirleyen pis buharlar o mânevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.” 

“Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risale-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkülat ziyadeleşse, kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünkü başkalarının füturu ve çekilmesi, himmet sahiplerinin şevkini ve ziyadeleştirmeye sebeptir. Zira, gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmaya kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.”

Kastamonu Lâhikasındaki 60. Mektubun İkinci Meselesinde ise şöyle deniliyor: “Otuz birinci âyetin işaretinin beyanında ‘(Vay onlara ki, âhirete inanmalarına rağmen, bile bile) dünyayı âhirete tercih ederler.’ (İbrahim Suresi, 14/3) bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki, dünya hayatını, bâkî hayata bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını bâkî elmaslarla bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki, nasıl bir insanın uzvu hastalansa, yaralansa, diğer âzâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de yaşama hırsı ve hayatı koruma; yaşama zevki ve hayat aşkı taşıyan ve  insan fıtratına yerleştirilen insanî bir cihaz , çok sebeplerden dolayı yaralanmış, diğer lâtife ve ince duyguları, kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; hakiki vazifelerini onlara unutturmaya çalışıyor. (…) Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hayatı koruma cihazı, bu asırda israflar ile iktisatsızlık, kanaatsizlik ve hısr yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakirlik ve geçim zarureti ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve hayat şartlarının ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; çok küçük hayatî  ihtiyacı, büyük bir dînî meseleye tercih ettiriyor.

“Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın  tiryak (panzehir) misâl ilaçlarının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakirtleri mukavemet edebilir. Öyleyse, her şeyden evvel onun dairesine girmeli, sadâkatle, tam metanet, ciddî ihlas ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın tesirinden kurtulsun.”

Üstad Hazretleri Kastamonu Lâhikasının 81. Mektubunda diyor ki: “Maddî hava bozulduğu vakit nasıl ki, sıkıntı veriyor; asabî sinelerde inkıbaz (kabızlık, kısırlık) hâli başlıyor. Öyle de bazen MÂNEVÎ  HAVA  bozuluyor. Bilhassa maneviyattan yabanileşmiş bu asırda ve özellikle nefsin kötü isteklerinin ve şehevî duyguların yaygınlaştığı memleketlerde ve bilhassa haram aylarda ve mübarek üç aylarda mânevî havayı tasfiye eden Âlem-i İslâmın uyanması ve umûmî teveccühü, o mübarek ayların gitmesiyle durmasından fırsat bulup, havayı bozan dalâletlerin tesirleri zamanında ve bilhassa kış tazyikatı altında (açık saçıklığı pek imkan bırakmadığından), bir derece dünya hayatının ve nefsanî kötü arzuların musallat olmalarının azalmasından dolayı, ehl-i İslam ve ehl-i imanda, âhiret hayatına çalışmak iştiyakı, baharın gelmesiyle, dünyevî yaşayışın ve nefsanî arzuların inkişafı ile, o âhiret iştiyak ve arzusunu gizlenmesi anında elbette böyle kudsî  zikirler ve evradlarla zevk ve şevk yerine, esnemek ve gevşeklik gelir.”

Onun için ÜÇ AYLARIN  MÂNEVÎ  HAVASINDAN   TAM  İSTİFADE  EDEBİLECEK  ve bu kudsî fırsatı değerlendirecek sâlih âmeller işlemeliyiz ve BU DUA  SÜRECİNİ  dolu dolu geçirmeye kilitlenmeliyiz… Öyle ya, duamız olmasa, bizim ne önemimiz var, biz ne işe yararız ki!..

[Ebu Abdurrahman] 31.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

İtinayla kumpas kurulur [Mehmet Yıldız]

Merhum Necip Fazıl anlatır. Atatürk’ün vefatını müteakip ‘Milli Şef’ İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, şair, yazar ve sanatçıları toplar. Onlara her yerde Atatürk`ün heykellerinin olduğunu, şimdilerde Milli Şef için de bir şeyler yapılması gerektiğini söyler ve görüşlerini sorar. Çoğunluk talebi makul karşılar ve Milli şef için de heykeller ve anıtlar yapılması fikri ağırlık kazanır.

O sıralarda adı ‘İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ olan bugünkü Mimar Sinan üniversitesinde ders vermekte olan Necip Fazıl da toplantıdadır. Kendisine sıra gelince üstad cevabı yapıştırır: ‘Bence kafası vidalı olsun’. Milli Eğitim Bakanı anlamadığını söyleyince Necip Fazıl izahatta bulunur: ‘Her yeni cumhurbaşkanı için bu kadar heykel yaparsak devlet ekonomik olarak çöker. Onun yerine at üzerinde, ayakta, oturur vaziyette heykeller yaptıralım; ama kafa yeri vidalı olsun. Her cumhurbaşkanı değiştiğinde sadece heykelin kafa yerine yeni cumhurbaşkanınkini monte ederiz!..’

***

Erdoğan’ın ‘kafamı bozmasınlar, iki polis bir savcıyla cemaati terör örgütü ilan ettiririm’ sözlerini emir kabul eden polis ve savcılar copy paste yöntemiyle binlerce soruşturma yaptı, iddianameler hazırladı.

İddianamelerin altında imzaları olan savcıları az çok tanıyoruz. Bazıları binlerce sayfayı bulan iddianameleri kaleme alacak kapasiteye sahip olduklarını söyleyemeyiz. İhtimal, bir yerlerde isimsiz olarak hazırlanan bu iddianameler sadece içinde geçen isimler değiştirilerek mahkemelere sunuluyor. Yoksa çok önemsedikleri Hizmet hareketine yönelik Çatı Dava İddianamesi’nde bile bunca çelişki ve boşlukların olması başka türlü izah edilemez.

***

Peygamberimiz ‘kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz’ buyuruyor. Bugünlerde Erdoğan ve yandaşlarının hizmet gönüllülerine yakıştırdığı bütün kötü sıfatların bir gün kendilerine döneceğini hatta dönmeye başladığını görmemek için kör olmak lazım.

Örneğin, Hizmet Hareketine yakın oldukları iddia edilen bazı polis, savcı, hakim ve gazetecilerin ortak çalışıp birilerine kumpas kurdukları iddialarını ortaya atanlar, bir gün asıl kumpas kuranın kendileri olduğu suçlamasına muhatap olmayacaklar mı?

Her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor. Her türlü hukuksuzluğu konuşarak, yazarak gözümüzün önünde işliyorlar. Polise, savcıya hakime hukuksuz emirler veriyorlar. Sanki bir gün hesabı sorulmayacak sanıyorlar.

***

Önce birileri hedef seçiliyor, sonra bir ihbar mektubu yazdırılıyor, kullanışlı havuz medyası tarafından haberler yaptırılıyor ve nihayet savcılar harekete geçiyor. Daha yeni ortaya çıktı. Ahmet Şık’ın attığı tweetleri ‘Teröre destek veriyor, Allah rızası için inceleyin’ diyerek BİMER’e ihbar eden Anadolu Ajansı muhabiri Kerem Kocalar bu ihbarı kendi başına mı yaptı sanıyorsunuz?

Erdoğan iktidarı bu oyunu o kadar sevdi ki, havuz medyası, yargı ve emniyeti el birliğiyle çalıştırarak işaret ettiği kim varsa en kısa zamanda demir parmaklıkların arkasına gönderebiliyor. Hatta Saray’ın gözüne girmek için fırsat kollayanların sayısı çok fazla olunca artık işaret etmesine bile gerek kalmadı.

***

Mesela, Tahşiyeciler isimli radikal bir gruba gazete, televizyon, emniyet ve adliye bürokrasisi tarafından organize bir kumpas kurulduğu iddiasıyla yapılan ‘Medyayı Susturma Operasyonu’ böyle başlamıştı.

2013 yılı ortalarından itibaren muhalif medyanın yayınlarından rahatsız olan Erdoğan, meydanlardan hedef gösterdi, yetmedi üzerine vergi denetçilerini salmasına rağmen istediğini alamayınca bir sonraki aşamaya geçerek iki büyük yayın kuruluşunun tepe yöneticilerini gözaltına aldırdı. Zaman içinde ortaya çıktı ki Tahşiyeciler isimli guruptan birisi çağırılıyor, bir ihbar mektubu yazdırılıyor ve operasyon için düğmeye basılıyor.

Samanyolu Yayın Grubu başkanı Hidayet Karaca böyle bir kumpasın sonucu 2,5 yıla yakın bir süredir hapiste. Onunla beraber gözaltına alınıp İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimi Bekir Altun’un bir anlık gafleti sonucu serbest bırakılan, sonradan almak için bin bir bahane uydurulan Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’nın da ülkesini terk etmek zorunda bırakıldığını biliyoruz.

Aslında o gün bu kumpası kuranların bir havuz medyası avukatı ve bir başsavcı vekilinin olduğunu İstanbul Adliyesinde bilen biliyor. Operasyonu yaptırdıkları savcılar Hasan Yılmaz ve Fuzuli Aydoğdu bile belki kumpasın detaylarından habersiz. Ve o kadar acemice kurgulandı ki bu kumpas, dün Samanyolu ve Zaman yöneticileri için düzenlenen iddianamede geçen isimleri değiştirdiğiniz zaman, alın size içinde Erdoğan ve Albayrak isimlerinin bolca yer aldığı dört başı mamur bir ‘kumpas’ iddianamesi. Ve bu iddianamenin çok sağlam delilleri hepimizin gözü önünde duruyor.

***

Bir başka kumpas Bylock! Bugünlerde binlerce kişiyi demir parmaklıklar ardına göndermek için en kullanışlı bahane olan Bylock isimli program ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ için en önemli delil oldu. HSYK’nın başkanvekili olan ‘kifayetsiz muhteris’, 4000’e yakın yargı mensubunu meslekten atarken ellerindeki en önemli (aslında tek) delilin Bylock olduğunu ağzından kaçırıvermişti.

Aslında hukukçulara göre ortada delil filan yok. Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Ersan Şen, 5 Mart’ta çıktığı Habertürk canlı yayınında benzer tespitlerin altını çizmiş, ‘Öyle her önüne gelen delili kullanamazsın. Delilin elde edilme metodu vardır. Hukuka uygun deliller kullanılabilir. MİT’in elde ettiği deliller istihbari mahiyettedir. Öyle birşey var ise kesinlikle itiraf etmesinler o delillerin hukuka uygunluğu tartışmalıdır.’ demişti. Ama kim dinler. MİT tarafından hazırlanan ve sürekli güncellenen Bylock kullanıcılarının listesinde adı yer alan herkes endişeyle sıranın kendine geleceği günü bekliyor. Birisi iktidarın canını sıkmayagörsün, adını Bylock listesine eklemek 10 saniyelik iş.

Diğer yandan bir akademisyen tarafından mahkemeye sunulmak üzere kaleme alınmış Bylock inceleme raporu binlerce kişinin mağduriyetine neden olan suçlamanın hiç bir hukuki karşılığının olmadığını ispat ediyor.

Bylock’tan sonra sıra Telegram kullananlara gelecek mi?

Pek yakında AKP’lilerin (ve aynı zamanda IŞİD militanlarının) kullandıkları Telegram isimli Rus yapımı mesajlaşma programı, bugün Saray savcılarının kaleme aldıkları iddianamelerin sadece isimleri değiştirilerek önlerine gelirse hiç şaşırmam. Bu defaki öyle MİT tarafından alındığı söylenen Bylock serverlerinden alındığı iddia edilen düzmece excel listeleri şeklinde olmaz.

***

Bugün geldiğimiz noktaya bakalım. ‘Kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz’ beyanı hükmünü icra ediyor. Türkiye sınırları içinde burs verdiği, kurban bağışladığı, cemaate yakın okullarda çocuğunu okuttuğu, gazetesini okuduğu, bankasına para yatırdığı gibi gerekçelerle silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasına maruz kalan hizmet gönüllüleri, Erdoğan’ın akçeli ilişkileri olan birkaç üçüncü dünya ülkesi istisna, tüm dünyada itibar görüyor. Hizmetin silahlı terör örgütü olduğuna kimse inanmazken,‘İki polis bir savcıyla cemaati terör örgütü ilan ettiririm’ diyen Erdoğan ve yandaşları teröre destek olmakla itham ediliyor. Bakanları milletvekilleri Avrupa’ya, Amerika'ya gidemez olmuş. Gittikleri ülkelerden sınırdışı edilmişler. İtibarını sıfırlama pahasına arkasında durduğu ‘bir İranlı soytarı’ yüzünden bürokratları ABD sınırından içeri adımını atar atmaz tutuklanmaya başlamış.

Erdoğan, bugüne kadar Hizmet gönüllülerine o kadar ağır iftira ve ithamlarda bulundu ki, bütün bunlar kendisine denilmeden bu dünyadan gitmeyecekse eğer, yaşayacakları karşısında -bunca yaptıklarına rağmen- şimdiden üzülmemek elde değil.

[Mehmet Yıldız] 31.3.2017 [TR724]

Mülâane kime vurdu? [Faik Can]

Bilindik bir menkıbedir, uzun zaman rahmet yağmayınca Musa (aleyhisselam) ashabını da yanına alarak yağmur duasına çıkar. Musibetin varlığı duayı gerektirdiğinden günler boyu duaya devam ederler ama beklenen rahmet bir türlü gelmez. Bunun üzerine Musa Peygamber, meselenin hikmetini sorar Allah Teâla’ya. “İçinizde günahkârlar var, onun için rahmeti göndermiyorum” cevabını alır. “Söyle Ya Rabbi!” diye niyaz eder Hazreti Musa, “Kimlerse onlar, uyarıp tevbeye davet edeyim…”. Hayır, der Rabb-i Rahîm; “Kullarımın günahlarını ifşa etmek Benim Şanıma yakışmaz. Hepiniz birden tevbe edip arının…” Bunun üzerine Hazreti Musa ve ashabı hep birlikte tevbe ederler, Kudreti Sonsuz da bekledikleri yağmuru gönderir.

Yüce Allah, bir peygambere ashab olacak topluluğun arınmasını murad buyurmuş ve onları musibetle terbiye etmişti. Kim bilir belki o toplulukta yağmurun kesilmesine sebep olan günah, dışarıda işlenenlerin binde biri kadar bile değildi. Ama peygambere cemaat olmanın nezaheti en ufak bir kire tahammül etmiyordu. İnsanlık tarihi, Nebilerin ve onların misyonuna varis olanların başlarına gelen buna benzer binlerce misalle doludur. Bakara Sûresi 214. âyet-i celîle bize yolun kaderinin bu olduğunu hatırlatır: “Yoksa siz, önceki ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici sıkıntılara, belalara, fakirlik ve zorluklara maruz kaldılar ve öyle sarsıldılar ki başlarındaki Peygamber ve yanındaki müminler bile ‘Metâ Nasrullah-Allah’ın yardımı ne zaman!!!!’ Diye soracak duruma geldiler. Şüphesiz ki Allah’ın yardımı pek yakındır!” Bir peygambere ve yanındakilere “Allahım, yardımın ne zaman!” dedirtecek kadar üst üste bela ve musibetler yağmıştı üzerlerine ama çareyi yine Yüce Yaratıcıya teveccühte bulmuşlardı.

Acele ediyorsunuz

Habbab b. Eret, Mekke müşriklerinin işkence ve zulümleri artık dayanılmaz hale gelince Allah Resûlü’ne gitti. “Bize dua etmiyor musun, bizim için Allah’tan yardım istemiyor musun?” dedi.  Bunun üzerine Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) kıyamete kadar benzer sıkıntılara maruz kalacaklara teselli olacak şu ibret dolu cevabı verdi: “Sizden önceki ümmetlerde insanlar iman ettikleri için bellerine kadar toprağa gömülür, başları testereyle ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılırdı ama onlar yine de davalarından vazgeçmezlerdi. Vallahi Allah bu dini tamamlayacak ve bütün dinlere üstün kılacaktır. Öyle güzel günler gelecek ki, bir insan San’a’dan Hadramevt’e kadar Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadan tek başına gidebilecektir. Ama siz acele ediyorsunuz…”

Bugün de davay-ı nübüvvetin temsilcilerine benzer işkenceler, zulümler uygulanıyor. Bunu yapanlar, Bilal-i Habeşî’ye “Nerede bir olan Rabbin, gelsin seni kurtarsın!” diyen Ümeyye bin Halef’in küstahlığına benzer bir kibirle “Hocanızın mülâanesi size tuttu” diyorlar. Zulümleri, işkenceleri yapan, insanların mallarına mülklerine hukuksuzca el koyan, binlerce anayı evladından ayıran kendileri olmasına rağmen, “mülâane size vurdu” diyerek masum insanlarla alay ediyorlar. Bununla bir kısım safi zihinleri kirletip Hocaefendi’ye ve hizmete olan sadakatlerini bozmak istiyorlar. Onlar şeytanlaşmış insanlar ve kendilerine yakışanı yapıyorlar!

Evet, Hocaefendi bir mülâane yaptı. Yürüdüğü yolun doğruluğuna ve arkadaşlarının samimiyetine olan güvenin ifadesiydi bu. Tıpkı Allah Resûlü’nün kendi dinine olan güveninden dolayı on dört asır önce yaptığı gibi. Haklıydı Hocaefendi, çünkü yürüdüğü yol “uzun, menzili çok, geçidi yok ve derin sularla dolu” peygamber yolu. Gayesi, sadece ve sadece insanları Allah ve Resûlü ile tanıştırmak. Ne bir dünyevi beklentisi oldu, ne de etrafındakileri böyle bir beklentiye soktu. Mefkûresini “Beklentisizlik ve adanmışlık” olarak özetledi ahir zamanda dünyanın her tarafına nur götürecek arkadaşlarına. Onlar da inandılar ve güvendiler önlerindeki rehberlerine ve düştüler peşine.

Hizmette samimiyet ve fedakârlıktan başka bir şey görmedim

Otuz seneden beri içlerinde olduğum bu insanlarda samimiyet ve fedakârlıktan başka bir şey görmedim. Hocaefendi kadar hem hayatı hem de konuştuğu ve yazdığı her şey bütün insanların gözü önünde olan bir kişi daha yoktur sanırım. Seksen küsur kitabı ve binlerce vaazı ve sohbeti var. Kendisine her türlü iftirayı atanlar ne kitaplarındaki tek bir cümleye ne de vaazlarındaki herhangi bir ifadeye yanlış diyemiyorlar. Çünkü referansı Kur’an ve Sünnet. Diyanet işlerinin Görmez başkanı Hocaefendi’nin bütün eserlerini inceleyip dinen sakıncalı buldukları görüşlerini paylaşacaklarını açıklamıştı ama şu ana kadar tek bir cümlesini ortaya koyabilmiş değiller. Koyamazlar da zira, Hocaefendi’nin konuştukları da yaptıkları da Kitaba, Sünnete ve Selef-i salihinin safiyane içtihadlarına dayanıyor. Bu yüzden onun konuştuklarıyla değil, takkesinin şekliyle, cübbesinin rengiyle meşgul oluyorlar.

Arkadaşları da Hocaefendi ile aynı çizgide yürüdüler. Holding sahibi iş adamından, işçiye; memurdan, öğretmene; ev hanımından üniversite öğrencilerine kadar yüzbinlerce insana her türlü iftirayı attılar ama hiçbirine “hırsız, namussuz, ırz düşmanı” diyemediler. En büyük medya kuruluşlarında yöneticilik yapan insanlar bile kirada oturdular. Maaşları, kendilerini yargılayan hâkimleri bile şaşırtacak kadar azdı.

Milyonlarca aile, büyük bir rahatlık ve güven içinde evlatlarını hizmetin okullarına, yurtlarına, dershanelerine teslim etti. Hiçbiri itimatlarında yanılmadı. O müesseselerde ne bir ahlaksızlığa ne kötü alışkanlığı şahit oldular. Öğretmenler çocukların üzerinde tıpkı koruyucu melekler gibiydiler. Daha saymakla bitiremeyeceğimiz nice güzellik bu hizmetin fedakâr hadimleri ve müesseseleri vasıtasıyla insanlara ulaştı. Ama ışıktan rahatsız olmak yarasaların karakteriydi ve onlar bu ışığı yok etmeye giriştiler. Hocaefendi de hem bütün dünyaya haklılığını haykırmak hem de kendi arkadaşlarının sarsılıp kaymasına engel olmak için herkesin gözü önünde bir mülâanede bulundu.

Hırsızlar ve zalimler mi haklı?

Şimdi düşünelim, bugün maruz kalınan bunca zulüm, işkence ve belâlar, bütün peygamber yolu yolcularının başına gelen musibetler midir, yoksa fitnecilerin dediği gibi mülâane hizmeti mi vurmuştur? Bu arsız, hayâsız ve küstah zalimlerin ve onların çomarlarının ağzından dökülen salyalara hakikat danesi muamelesi yapıp mülâane bize vurdu diye düşünmek, hizmeti hiç anlamamış olmak demektir. Hocaefendi’nin ve yüzbinlerce masum insanın vebalini yüklenmek, onları –haşa- samimiyetsizlikle, dış güçlerin maşası olmakla vs suçlamak ve günahlarını almak demektir. Hayır, mülâanenin ne tamamı, ne yarısı, ne çeyreği hizmeti vurmuştur! Bütün bu yaşananlarla Allah, bu kudsi hizmetin mensuplarını -Hazreti Musa’ın kavmine yaptığı gibi- hem bir kısım günahlarından arındırmak hem de daha güzel bir manevi kıvama erdirmek murad ediyor.

Hizmet ve hizmetteki insanlar, mülâanenin kendilerine dönmesini hak edecek ne yapmışlardır? Hırsızlıklarına, zulümlerine, nifak ve alçaklıklarına bütün dünyanın şahit olduğu hayâsız ve şerefsizler mi haklıdır, milletine ve insanlığa hizmetten başka bir gayesi olmayan masum insanlar mı?

Biz bu rezil güruhun fitnelerine aldırmadan üç ayları vesile bilip Hazreti Musa’nın kavmi gibi gece gündüz istiğfar ve amel-i salihle meşgul olalım, sabır, tevekkül ve dua ile Rabb-i Rahîmimiz’in icraat-i sübhaniyesini seyre dalalım. Mülâane, arz edildiği makamda vakt-i merhununu bekliyor…

[Faik Can] 31.3.2017 [TR724]

Kim terör örgütü? [Konuk Yazar: Umut Kalaycı]

Hukuk devletinin tabutuna son çivinin çoktan çakıldığı Türkiye’de, yürürlükteki mevzuatın artık sadece yazılı bir metin olmanın ötesinde bir anlamı kalmadı. Son hızla terörize edilen devlet, bilinmez bir sona doğru yol almakta.

Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Terörle Mücadele Kanunu’na göre, Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden birini uygulayarak değiştirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek amacıyla bir örgüte mensup kişiler tarafından işlenen eylemler “terör suçu”dur. Anayasa’nın 103. maddesine göre, “Anayasa’ya ve hukukun üstünlüğüne” bağlı kalacağına “namusu ve şerefi” üzerine yemin ederek göreve başlayan Cumhurbaşkanı’nın 104. maddeye göre görevi ‘Anayasanın uygulanmasını’ sağlamaktır.

Eğer bir Cumhurbaşkanı,

Devlet içinde oluşturduğu kendisine sıkı sıkıya bağlı bir ekiple, Anayasaya ve uluslararası hukuka açıkça aykırı olarak, iç savaş halindeki bir ülkedeki terör örgütüne silah sevkiyatı yapıyorsa,

Şiddetin ve terörün her türlüsüne açıkça karşı olan dini bir grubu, sırf kendisine biat etmediği için, “Bu cemaat tepemi attırmasın. Bir savcı iki polisle onları dünyada terörist ilan ederim” diyerek tehdit ettikten sonra, kendisine bağladığı yargı ve emniyet görevlileriyle kanunları, Anayasayı ve temel insan haklarını hiçe sayarak dediğini yapıyor ve dini grubu “terör örgütü”, sempatizanlarını da “terörist” ilan ediyorsa,

Hem kanunlarla ve Anayasayla hem de uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan temel insan haklarını yok sayarak, dini bir grubu “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar” kapsamında yargılanması gereken eylemlerle yok etmeye çalışıyorsa,

TSK içinden bazı komutanlar ve MİT’le birlikte hazırladığı “planlı bir darbe senaryosu” ile yüzlerce insanın ölümünü ve ülkenin iyice karanlığa sürüklenmesini “bu Allah’ın lütfu” diyerek karşıladıktan sonra; oluşturduğu kargaşa ortamında “olağanüstü hal” ilan edip, yüzbinlerce insanı kanun,Anayasa ve AİHS’yi hiçe sayarak işlerinden atıyorsa, onbinlerce insanı delilsiz olarak gözaltına aldırıp işkence ettiriyor ve tutuklatıyorsa, binlerce insanın malvarlığını gasp ediyorsa,

Kendisine bağlı, silahlı, her türlü operasyonu yapabilecek, hiçbir hukuki denetime tabi olmayan “paralel bir ordu” kuruyorsa; hatta bu orduyu “planlı darbe senaryosu”nda kullanarak birçok kişiyi öldürtüyorsa,

Batılıların El Kaide, Taliban ve IŞİD gibi terör örgütlerinden duymaya alışkın oldukları tehditlere benzer şekilde, “hiçbir Avrupalı hiçbir Batılı güvenle huzurla sokağa çıkamaz” diyerek Avrupa’yı tehdit ediyor ve ülkenin adını terör örgütleriyle birlikte anılır hale getiriyorsa, hatta Türkiye’nin Batıya terör ihraç etme potansiyeline sahip bir ülke olduğu algısını tüm dünyada oluşturuyorsa,

Kanun, Anayasa ve uluslararası sözleşmelere açıkça aykırı olarak, kendisine muhalif medya organlarını kapatıp yüzlerce gazeteciyi tutuklatıyorsa, tutuklamalara yönelik eleştirilere de, henüz yargılama dahi yapılmamışken “bunlar gazeteci değil, terörist” diyerek bu kişiler hakkında verilecek mahkeme hükmünü ilan ediyorsa,

Yurtdışında yaşayan dini bir grubun liderini, uluslararası hukuku hiçe sayarak, kaçırma planları yapıyorsa, bu plan için bakanlarını gönderip pazarlık yaptırıyor, sonuç almak için rüşvet dağıtıyorsa,

Bir dini gruba yakın/mensup oldukları iddiasıyla Avrupa ülkelerinde Diyanet Teşkilatı imamları vasıtasıyla fişlettiği kişileri, organize ettiği militanları ile tehdit, yaralama, mallarına zarar verme gibi suç oluşturan fiilleri işletmek suretiyle, sindirmeye/yok etmeye çalışıyorsa,

Üstelik yukarıda sayılanların biri dahi normal bir hukuk devleti için tahammül edilemez bir yük iken, bunların hepsini ve hatta çok daha fazlasını hep birlikte yapıyorsa, bu kişi artık demokratik hukuk devleti olan bir ülkenin Cumhurbaşkanı olarak değil; bir terör örgütünün lideri olarak anılır.

Eğer bir istihbarat kurumu, yapması gereken asıl işleri bir yana bırakıp, şiddetle ilgisi olmayan insanları hukuka aykırı olarak “terörist” olarak fişliyorsa, hatta muhalif kesimden susturmak ve tasfiye etmek istediklerini de bu listelere ekleyerek, bu kişiler hakkında soruşturma başlatılmasını sağlıyorsa, bu kurum artık Milli bir istihbarat kurumu değil, o terör örgütünün muhaberat teşkilatıdır.

Eğer bir savcı, o muhaberat teşkilatı tarafından önüne konulmuş yasadışı fişleme listelerine dayanarak, ortada bir suçun işlendiğine dair yeterli delil olmadığı halde, insanlar hakkında gözaltı kararı verip tutuklamaya sevkediyorsa; bir hakim aynı listelere dayanarak delil olup olmadığına bakmaksızın masum insanları tutukluyorsa, bu kişiler artık bağımsız yargı erkinde görev yapan hakim-savcılar değildir; o terör örgütünün yargıya sızmış unsurlarıdır. Verdikleri kararlar da, işledikleri suçların belgeleridir.

Eğer bir polis, suç işlediğine dair delil bulunmayan, sadece dini bir grubun içinde yer aldığı iddiasıyla oluşturulan listelerde ismi olduğu için gözaltına alınan bir kişiyi, tehdit ve değişik işkence yöntemleri uygulayarak konuşturmaya ve böylece delil üretmeye çalışıyorsa; kelepçe takılmasına dahi gerek olmadığı halde, bu kişilerin ellerini arkadan kelepçeleyerek medya mensuplarına şov yapıyor ve masumiyet karinesini ihlal ederek kişileri afişe ediyorsa, bu kişi artık hukukun uygulayıcısı bir polis değil, o terör örgütünün silahlı militanıdır.

***

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum maalesef tam olarak budur. Bir örgüt demokratik kurumları kötüye kullanmak suretiyle devleti ele geçirmiş, muhalefeti sindirmiş, medyayı susturmuş, Anayasa’da tanımlanan “demokratik hukuk devleti”nden söz etmeyi imkansız hale getirmiştir. Bugün artık medyada o örgüt aleyhine bir söz işitmek neredeyse mümkün değildir. Herşey örgütün istediği mecrada akmaktadır. Örgüt kime düşman derse düşmandır, teröristtir; kime dost derse dosttur artık. İhalelerin kime verileceği, hangi kişilerin işe alınacağı, kimlere yardım yapılacağı gibi konularda kararlar tamamen o örgüte biat/yakınlık kıstasına göre verilmektedir. O örgüt içinde kabul görmenin temel şartı, örgütün liderine koşulsuz itaat ve bağlılıktır. Rakipler örgüte mensup olmamakla eleştirilerek saf dışı edilmektedir. Facebook, Twitter gibi sosyal medyada, örgüt liderinin resimlerini ve sözlerini paylaşmak örgüte yakınlığı ispatlamanın ve “terörist” olarak bir operasyona maruz kalmamanın yolu olarak görülmektedir. Özgürlük örgütün istediği kadar vardır ve böyle bir ülkede yaşamak örgüt mensuplarıyla iyi geçinmeye bağlıdır.

Bunca baskıya, karartmaya ve kısıtlamaya rağmen hergün “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar” kapsamında yargılamaya konu edilmesi gereken yeni bir suç haberi medyada yer almaktadır. Örgüt tarafından işlenen bu suçların, örgütün sopası haline gelmiş yargı tarafından soruşturulmasını ve adil bir şekilde yargılamaya konu edilmesini beklemek hayaldir. Hitler Almanyası’nda, Ruanda’da ve Bosna’da yaşananlar gibi acı örneklerin bir daha yaşanmaması için Birleşmiş Milletler bünyesinde, 1998 yılında, Roma Statüsüyle Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu. Bu mahkeme, suçun işlendiği ülkede mevcut fiili ya da hukuki imkansızlık nedeniyle yargılanması mümkün olmayan/yargılanmayan “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar” ve savaş suçları gibi suçları yargılamaktadır. Bu nedenle, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin derhal olaya el koyması, o silahlı terör örgütünün yönetici ve üyelerinin Lahey’de yargılaması gerekmektedir. İnsanlık ailesinin nadide bir çiçek gibi yetiştirip büyüttüğü evrensel temel insani değerleri, bu yeni nesil terör örgütünden korumanın başka bir yolu yoktur.

[Umut Kalaycı] 31.3.2017 [TR724]

8 aydır tutuklu gazetecilerden tarihe geçen savunmalar [Erhan Başyurt]


Yok yere hapis yatırılan, delilsiz suçlanan 25’i tutuklu 29 gazeteci arkadaşımızın yargılaması 8 ay sonra başladı.

Haklarında yazılan ve mahkemenin kabul ettiği İddianame’nin nasıl uydurma deliller ve hukuksuzluklarla dolu olduğunu, 22 ve 24 Şubat 2017 tarihlerinde ‘İddianame değil İtirafname’ başlığıyla seri iki yazıda yine bu köşede incelemeye çalışmıştım.

***

Gazeteci arkadaşlarımın dört gün süren duruşmadaki savunmaları, kendilerine yöneltilen suçlamaların yersizliği ve tuhaflığı üzerine kuruluydu.

Duruşmadaki savunmaları ‘canlı’ yazılı yayın yapan P24 tebrik ediyorum…

İşte birbirinden çarpıcı ve hukuk adına utandıran tespitler:

***

Gazeteci Emre Soncan:

Nezarethanede 3 kişilik hücrelerde 13 kişi kalıp cezaevine getirildiğimde hayattan vazgeçmişlikle ölmek istedim. Bu dünyanın başka bir dünyanın cehennemi olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Gökyüzünü bile çok görerek dikenli tellerle kapattılar. Herhalde uçaklara dokunmayalım, bulutları kucaklamayalım diye.

Bu iddianame 19. yüzyıl hukukunun bile fersah fersah gerisindedir. Cübbeleri iliksiz hakimlerin karşısında aklanmak istiyorum.

Gazetecilik adına hiçbir pişmanlığım yok…

***

Gazeteci Cuma Ulus:

Terör örgütü suçlamasını hak edecek hiçbir eylemim yok. Savcı tweetlerimi kanıt gösteriyor.

‘Gazetecilik suç değildir’ dediğim için 8 aydır cezaevinde yatıyorum. Böyle bir suçlamayla karşılaşmamak için ne demeliydim. ‘Gazetecilik suçtur’ mu demeliydim.

‘Can Erzincan TV karartılıyor, kapatma’ dedim bir de. Bu tweet’ler suç mu? İçinde cebir şiddet öven tek bir kelime var mı?

Ayrıca başkalarının tweet’lerini paylaşmakla suçlanıyorum ki yaptığım yorum da yok sadece paylaştım. Yazanın değil paylaşanın suçlanmasını, kadavra incelenmesi yapan doktorun cinayetle suçlanması kadar abes görüyorum…

Oğlumun gittiği kolejin 2011 yılında okul ücretinin Bank Asya’ya yatırılmasını istemesi üzerine bu bankada hesap açtım. İşten ayrılınca tazminatımın bir bölümünü çocuklarımın okul taksidi için bankaya yatırdım. 2015’te tamamını çektim. Aynı okul 2016’da başka bir bankayla anlaştı bu kez oraya ödedim.

Devlet garantisinde olduğu bir dönemde para yatırdığım bankanın kapısının cezaevine açılacağını nereden bileyim…

***

Gazeteci Ufuk Şanlı:

Biz gözaltındayken hakkımızda delil aranıyor, polis bize fotoğraf gösterip savcılık delil bekliyor diye bilgi almaya çalışıyordu.

İktidar partisinin hoşlanmadığı gazeteciler terbiye edilmeye çalışılmaktadır… Büyük bir kumpasın kurbanı olarak 8 aydır sebepsiz yere tutuklu bulunuyorum.

1 milyar dolarlık yolsuzluğu ortaya çıkardığım için işimden oldum, telefonlardan tehdit aldım ama vicdanıma bağlı kaldım.

Bu kafa yapısına sahip savcılar darbeye girişen askerlerin WhatsApp’le haberleştiği savıyla 13 milyon kişiye soruşturma açabilir…

***

Gazeteci Yetkin Yıldız:

Cumhurbaşkanı “cesaretin varsa çık ortaya Fuat Avni” demişti… Bana yönelik suçlamalar arasında bu haber de var.

Bank Asya’ya 2,300 TL yatırmışım. Ben yatırdığımda banka TMSF yönetimindeydi. Örgüt üyeliği ile suçlanıyorum.

Ben Zaman gazetesinde yazı yazmadım. Yarına Bakış gazetesinde yazı yazmadım. Ama bunlarla suçlanıyorum…

***

Gazeteci Yakup Çetin:

Daha önce lehime sonuçlanmış bir dava (Cumhurbaşkanına hakaret davası) bu dosyada aleyhime delil olacak şekilde sunulmuş!

***

Gazeteci Mustafa Erkan Acar:

Başbakan “Ergenekon, Balyoz sapına kadar gerçekti” diyor, bense Ergenekon algısı yarattığım suçlamasıyla yargılanıyorum.

Hendek olaylarından sonra Genelkurmay İletişim Dairesi’ndeki görevli generalleri arayıp bilgi alıyordum. Örgüt üyesi olsak bize bilgi verilir miydi? Bu hayatın olağan akışına aykırı.

***

Gazeteci Muhammet Sait Kuloğlu:

Sulh Ceza mahkemesinin tutukluluğun devamı kararında “Zaman gazetesinde yazmış olması” denmiş. Bu gazetede yazmadım.

İki aydır antidepresan kullanıyorum, derdimi hakimlere anlatamam, şartlanmışlıklarını yıkamam kaygısıyla.

Bana antidepresan kullandırtmayacak bir hukuka güvenmek istiyorum…

***

Gazeteci Mutlu Çölgeçen:

(Hukuken aynı davada yer alması mümkün olmayan Mahkeme Başkanı hâkime hitaben)

Beni tutuklayan hâkim olarak sizi mahkeme başkanı olarak görmekten mutlu oldum! Başka birisi olsa derdimi tekrar anlatmak zorunda kalacak, çok zorlanacaktım!

Gazeteden hesabıma para yatırılması suç olarak iddianameye girmiş. Bedava mı çalışacaktım?

***

Gazeteci Halil İbrahim Balta:

Hastanede kelepçelerimiz çıkarılmadan muayene oluyoruz. Odada jandarma gardiyan olmasına rağmen.

MİT tırlarıyla ilgili denilen ama erişim engeli nedeniyle içeriği verilmeyen 4 tweetim MİT tırlarıyla ilgili değil.

Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder, yarım iddianame de adamı Silivri’de mahkûm eder.

***

Gazeteci Hanım Büşra Erdal:

15 Temmuz’a kadar normal bir vatandaşım, 16 Temmuz sabahına terör örgütü üyesi olarak uyumadan uyanan insanlardan biriyim.

Şu an en çok ailem için üzülüyorum. Hiç haketmedikleri bir sürece maruz kalıyorlar…

Ergenekon davasının arkasında kim var diye soruşturmadım. Ben yargı muhabiriyim, bir davanın haberini nasıl yapmam…

***

Gazeteci Cihan Acar:

Üç yıllık gazetecilik hayatımda muhabirlik dışında bir şey yapmadım.

Gazetenin en yetkisiz elemanı olarak 2,000 lira maaş aldım. Ancak burada Bugün gazetesinin tek çalışanı olarak yargılanıyorum.

10 tweet ve 3 haberle suçlanıyorum. Eğer bu haberler algı operasyonu idiyse neden yayınlandıkları 2014 yılında dava açılmadı?

***

Gazeteci Ünal Tanık:

Yılların emeğim karşılığı edindiğim gayrimenkullerle bağımsız bağlantısız gazetecilik yapmak için Rota Haberi kurdum.

Savcının iddiasıyla terör örgütü üyesi olarak karşınızdayım. Hangi terör örgütü üyesi tüm mal varlığını satıp haber sitesi kurar?

***

Gazeteci Seyid Kılıç:

5 dakika dahi sürmeyen bir ifade ve “Bu Twitter adresi senin mi?” şeklindeki tek bir soru sonrası tutuklanmaya sevk edildim.

Şiddet karşıtlığımla bilinirken, tek bir kavgaya dahi karışmamışken örgüt üyesi olduğum iddiasını nasıl kabul ederim!

Algı faaliyeti yapmadık, üzerimizden algı faaliyeti yapılıyor. Karşılaştığımız hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukukudur.

Hakkımda bırakın kuvvetli suç şüphesini büyüteçle baksanız makul şüphe bulamazsınız.

***

Gazeteci (ve sanatçı) Atilla Taş:

Tweet’lerim birilerini kızdırdı diye burdayım. Onları ifade özgürlüğü var diye attım. Muz cumhuriyeti olduğumuzu bilsem atmazdım.

Sayın Cumhurbaşkanını eleştirmenin terör suçu olduğunu bilmiyordum.

Ne işim olur benim terörle, örgütle? “Ham çökelek” diye bir şarkı söylemekten yargılansaydım daha mantıklı gelirdi.

Hukukun işlediğine zerre kadar güvenim yoktur. Özellikle de sizi karşımda görünce (hukuken soruşturma döneminde görev aldığı için yargılamada görev yapması mümkün olmayan hâkime hitaben) Sayın Hakim, bu inancım hiç kalmadı.

***

Tutuklu gazeteci arkadaşlarımın medyaya yansıyan kadarıyla savunmalarındaki çarpıcı bilgilere, ifadelerine dokunmadan yer verdim.

Bu kadarı bile, nasıl bir hukuksuzlukla ve kumpasla karşı karşıya olduklarını anlatmaya yeterli.

Yok yere, kurgu suçlamalar ve siyasi talimatlarla 8 aydır hapis yatıyorlar. Umarım hepsi bir an önce salıverir ve uğradıkları haksızlıklara bir son verilir…

***

Yazıya gazeteci Hanım Büşra Erdal’ın avukatı, ünlü hukukçu Ümit Kardaş’ın duruşmadaki şu tespitleriyle nokta koyalım:

Savcı çeşitli ideolojilere mensup insanları 8 ay tutmuş, sonra ‘Fuat Avni’ üzerinden suçlamayı denemiş.

Savcı iddianameyi #fuatavni ve #SaidSefa üzerinden kurgulamış. Said Sefa burada mı, sorabiliyor muyuz kendisini, hayır!

Bu dava 314. madde kapsamına girmez. Silahlı terör örgütü hiyerarşisi yok, sanıklar birbirlerini tanımıyorlar bile.

[Erhan Başyurt] 31.3.2017 [TR724]

Atilla’nın yolu nasıl Erdoğan’a çıkar? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın ABD’de tutuklanması, 17 Aralık’ta ortaya çıkan hırsızlık şebekesi için önemli mi? Evet, çok önemli. Peki bu soruşturmanın ucu nereye kadar gider? Direkt söyleyelim: Tayyip Erdoğan’a kadar gider. Nasıl mı? Başlayalım…

Dünkü “Kim bu Hakan Atilla?” başlıklı yazımda, ABD’de tutuklu İranlı işadamı Reza Zarrab’ın Halkbank merkezli nasıl bir kara para, hayali ihracat ve rüşvet çarkı kurduğunu; Atilla’nın bu çarkın neresinde yer aldığını anlatmıştım. Zarrab, kamu bankası olan Halkbank’ı kirli işlerine kim sayesinde alet ediyordu? Genel Müdür Süleyman Aslan. 17 Aralık fezlekesine göre Zarrab, Aslan’a 15 ayrı teslimatta toplam 3 milyon euro, 3 milyon 900 bin dolar ve 1 milyon TL rüşvet vermişti. Bunlar haricinde 2 sefer de miktarı henüz bilinmeyen para gönderildiği tespiti var. ABD’de görevden alınan savcı Preet Bharara’nın dosyasına göre de Aslan’ın aldığı rüşvet miktarı 2,5 milyon Euro ve 1,4 milyon dolar.

17 Aralık fezlekesine göre Hakan Atilla’nın rüşvet aldığına dair herhangi bir tespit yok. Ancak kurulan bu rüşvet ilişkisi çerçevesinde Zarrab için yapılan bütün usulsüzlükleri biliyor. Suç teşkil eden birçok bankacılık işleminde onun da dahli var. ABD’de vereceği bilgiler, bütün bu kirli tezgâhı deşifre edecek.

REZA İLE ASLAN’I BULUŞTURAN ZAFER ÇAĞLAYAN

Peki nasıl olacak da ucu Erdoğan’a kadar gidecek? Şöyle: Reza Zarrab ile Süleyman Aslan’ı tanıştıran ve işbirliğine sokan kişi dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan. 2012 yılında BM ve ABD’nin İran’a yönelik ambargosunu altın ihracatıyla delme formülü ile gerçekleşiyor bu tanışma. Fezlekedeki iddiaya göre Çağlayan ile Zarrab arasındaki rüşvet ilişkisi, 19 Mart 2012’de başlamıştı. Bu tarihler, uluslararası ambargonun altın ticareti ile delinmesi ile aynı döneme rastlıyor. Muhalefet, 2012 Temmuz ayında İran’ın Türkiye’den artan altın ithalatını Meclis gündemine getirmişti. Verilen soru önergesini cevaplayan Zafer Çağlayan, Zarrab’ın altın ticaretini savunmuştu. 19 Mart 2012 tarihinden, önergeye cevap verdiği 3 Temmuz 2012’ye kadar Zarrab’dan Çağlayan’a ulaştırılan rüşvet miktarı, 6 seferde toplam 8 milyon 489 bin 500 euro idi. Soru önergesine verdiği cevapla Zarrab’ı bir kere daha aslanlar gibi savunmasından 3 gün sonra kendisine bir 5 milyon Euro daha ulaştırıldı. 17 Aralık fezlekesine göre Çağlayan’a ödenen rüşvet miktarı, 32 milyon 53 bin 600 Euro, 6 milyon 766 bin 750 dolar, 3 milyon 465 bin TL ve 300 bin İsviçre frangı değerinde saatti. Bharara’nın dosyasına göre de rakamlar 32 milyon Euro, 10 milyon Dolar, 300 bin İsviçre Frangı ve piyano olarak sıralanıyor.

Türk polisi, bütün bu teslimatları adım adım takip ediyor ve görüntülüyordu. Reza da zaten kime ne verdiğini unutmamak için bir rüşvet excel dosyası tutmuştu. Polisin teknik ve fiziki takiple delillendirdiği teslimatlarla bu excel tablosundaki rakamlar da birebir uyuyor.

İşte o Zafer Çağlayan, 6 Ekim 2012 sabah 07.30’da Atatürk Havalimanı VIP salonunda Reza Zarrab’la buluştu. Aynı gün Süleyman Aslan’la buluşmaları için aracılık etti. Aslan, Zarrab’ı Halkbank Genel Müdürlüğü binasına çağırdı. İranlı işadamı, görüşmeden çıktıktan sonra sağ kolu Abdullah Happani’yi arayarak, “Süleyman Bey’in yanından çıktım şimdi. Burası ‘Abi’ gibi tamam. ‘Abi’ ayarında. Bizim her işimizi halledecek. ‘Abi’nin haberi var. O beni çağırdı zaten, o kendisi ‘Yol ver’ dedi Süleyman’a” müjdesini verdi. ‘Abi’ Zafer Çağlayan’ın kod adıydı. Birçok görüşmede Çağlayan için ‘Abi’ diyordu.

SİSTEMİ ÇAĞLAYAN ORGANİZE ETTİ

Bu şekilde bir ilişki başlamış oldu. Zarrab’ın başta Çin olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde tuttuğu paralar Halkbank üzerinden Türkiye’ye geliyor, bu paralarla altın alınıyor ve Dubai üzerinden İran’a sokuluyordu. ABD’nin ambargo baskısını artırması ile birlikte Mart 2013’ten itibaren yeni bir formül bulundu. ABD’den aldığı sinyaller neticesinde ‘altın’ işinin riskini farkeden Genel Müdür Süleyman Aslan, 26 Mart 2013 tarihinde Reza’yı yanına çağırarak “Ambargo gıda ve ilacı kapsamıyor. İran’a gıda ürünleri ve ilaç gönderiyormuş gibi yapın.” dedi. Böylece sahte evraklarla İran’a hayali transit ticaret başlatıldı. Bu işlemler Hakan Atilla üzerinden gerçekleşiyordu. Kendisi bu hayali ihracatı biliyor ve kitabına uyduruyordu. Mesela 10 Nisan 2013 tarihli telefon konuşmalarında Reza Zarrab, Atilla’ya ‘gıda ve ilaç’ üzerinden kuracakları yeni sistemi anlatırken, “Ekonomi Bakanımız (Zafer Çağlayan) rica ettiler, beni çağırdılar ‘İran’ın gıda işlemlerine siz aracılık edin’ dediler.” bilgisini de sıkıştırıyordu. Böylece bu sistemin Çağlayan’ın organizasyonu ile kurulduğu anlaşılıyordu.

Fakat altın işi de tamamen durmamıştı. Bu süreçte Zafer Çağlayan, Reza Zarrab ve Süleyman Aslan çeşitli kereler buluşarak üçlü toplantılar yaptılar. Bu randevular da polis tarafından izlenerek kayıt altına alınıyordu. Bunlardan bir tanesi 11 Nisan sabahıydı. Mayıs 2013’e gelindiğinde Süleyman Aslan’ın altın tedirginliği iyice artmış durumdaydı. ABD riskini o günlerden görebiliyordu. Bunu da açıkça telefonda Reza’ya iletiyordu. Zarrab da bunun üzerinde 21 Mayıs 2013 tarihi saat 16.14’te Zafer Çağlayan’ı arayarak “Bu garibimin çekinceleri var, biraz sıkıntıları var.” diyerek buluşma teklif etti. Bakan Çağlayan da “Bir konuşalım işte onu” dedi. Çağlayan sıkıntıyı çözmek üzere Sivas’tan İstanbul’a gelecekti. Saat 16.51’de Süleyman Aslan’ı arayan Reza, “Sayın Bakanım telefon açtılar da, yarın diyorlar müsaitseler 08.30 gibi görüşelim mi derler? Ben sonuçlarını değerlendirelim demiştim Sayın Bakan’a. Geçen gün bana bahsettiğiniz tedirginlik filan vardı ya, onları konuşacağım” bilgisini verdi. Böylece ertesi gün sabah Conrad Otel’de buluşarak konuyu değerlendirdiler.

ERDOĞAN’IN TALİMATIYLA HALKBANK ÜZERİNDEN ALTIN İŞİ

30 Mart 2014’te yerel seçimler vardı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, seçim öncesi cari açığın kapatılması için 2013 sonbaharında ihracata yüklenilmesi talimatını verdi. Bunun da en kestirme yolu altın ihracatından geçiyordu. Çünkü hazır kurulmuş bir sistem vardı. Reza Zarrab’ın kara paraları bir şekilde Halkbank’a getirilecek, sonra altın alınıp ihraç edilecek, böylece cari açık düşecekti. Bunun için Reza’nın ne kadar paravan şirketi varsa hepsi adına Halkbank’ta hesap açılacak ve İranlı işadamının Çin’deki bütün paraları buraya ‘vurdurulacaktı’ (Reza Zarrab, bu işleme para vurdurma diyordu). 3 ayda 3 milyar dolarlık altın ihracatı hedefi konmuştu Reza’ya. ABD’den dolayı riskliydi ama ‘Beyefendi’ de böyle istiyordu. O halde yapılacaktı.

Tarih 10 Eylül 2013… Bakan Çağlayan ile Reza saat 16.30’da Conrad Otel’de buluşup konunun ayrıntılarını görüştü. 2 gün sonra Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’la Haliç Kongre Merkezi’nde bir araya geldi. Ardından Zarrab’ı arayarak Erdoğan’ın mesajlarını iletti. Aynı günün akşamında Zarrab, Happani’yi aradı ve “Sen bu altın işini formülize et, düşün. Çin üzerinden tamam mı… Ben geldiğimde pazartesi konuşayım. Çünkü Başbakan çağırmış konuşmuş şeyle (Aslan’la), talimatlar vermiş” dedi.

16 Eylül’de Süleyman Aslan yine Reza’yı arayarak yine Erdoğan’ın talimatlarını aktardı. “Geçen hafta sizinle konuştuktan sonra yaptık görüşmemizi. Yapın bu işi diyor. Yani yöntem nasıl olur bilmem ama yapın bu işi, yardımcı olun diyorlar.” dedi.

19 Eylül’de Zarrab’ın adamları Rüçhan Bayar ile Happani, telefonda bu altın ihracatı işinden bahsederken, “Bize özel görev verildi” diye bahsediyorlardı. Aynı gün akşam Happani’yi arayan Reza, “Ya 2 milyar bile ihraç etsek önemli, anladın mı? Başbakan’ın nezdinde benim için önemli. Çünkü direkt yanına gideceğim. Sen bir yapmaya çalış” diyordu.

REZA, ERDOĞAN’A “YA BEN BU İŞİ YAPMAYAYIM YA DA…” DİYECEKTİ

Günler ilerledikçe Erdoğan’ın Çağlayan’a baskıları artıyor ve “Bu işi daha da artırın, hızlandırın” talimatları veriyordu. 3 Ekim’de Süleyman Aslan’ı arayan dönemin Ekonomi Bakanı Çağlayan, “Dün akşam 2 saat toplantı yaptık Sayın Başbakan’la İstanbul’da” dedikten sonra Erdoğan’ın “Bu işte hiçbir gevşeme olmasın” talimatını verdiğini iletti. Bu iş hiçbir gevşeme olmadan devam ediyordu ki sonun başlangıcını haber veren bir gelişme oldu. Bugün Gazetesinden Kâmil Maman, Zarrab’ın kurduğu bu kirli çarkı deşifre edecek bilgilere ulaşmıştı. Zarrab, haberi engelleyebilmek için bakanları devreye sokuyordu. İşte bu aşamada Reza’nın dönemin AB Bakanı Egemen bağış’a söylediği bir söz, Hakan Atilla olayının nasıl Erdoğan’a kadar uzanacağının ipucunu taşıyor. 7 Ekim 2013 tarihinde Bağış’ı arayan Zarrab, “Bugün Gazetesi’nden aradılar. Bizim bu hani altın ihracatlarıyla falan alakalı işlerimiz var ya, İran’la altın ihracatlarıyla… (…) Ben de bu konuyla alakalı gidip Sayın Başbakan’la görüşmek istiyorum. Diyeyim ki ‘Benim yaptığım iş ortada. Yaptığımız ihracat ülkeye katkısı, faydası, cari açığın kapanması… Ya ben onları yapmayım ya da bunlarla uğraşamıyorum’ diyeyim…”

Burada Reza’dan Emine Erdoğan’ın vakfı TOGEMDER’e giden 7 milyon dolardan ya da Bilal Erdoğan’ın TÜRGEV’ine giden 3 milyon dolardan söz etmiyoruz. Sadece Halkbank üzerinden kurulan kara para trafiği, ambargoyu delme faaliyetleri ve rüşvet ilişkilerinden söz ediyoruz. İşte Hakan Atilla, Reza’dan Erdoğan’a uzanan bütün bu trafiğin ortasındaki bankacıydı.

[Ahmet Dönmez] 31.3.2017 [TR724]

Halkbank bu cezanın altından kalkamaz [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın New York, ABD’de tevkif edilmesi ile Türkiye’nin en büyük ikinci kamu bankası Halkbank kıtalararası bir davanın öznesi haline geldi. FBI tarafından sorgulandıktan sonra mahkemeye çıkarılan Atilla, “ABD’nin İran müeyyidelerini sahte faturalarla delmek” ve “Bankacılık dolandırıcılığı yapmak” gibi iki ağır ithamdan toplam 50 sene hapis cezasına çarptırılabilir. Cezanın ne olacağın biraz da Atilla’nın tavrı tayin edecek.

Atilla’nın yakalanacağını bile bile bu seyahate çıkmasının farklı sebepleri olabilir. Belki de Zarrab gibi o da bildiklerini anlatarak hapis cezasını en asgarî seviyeye indirmek için okyanus ötesine uçtu. Can güvenliğinden de endişe etmiş olabilir. Atilla ile mahdut kalmayacak bir ceza davası ile karşı karşıyayız. Kendi mahkemelerimizde tecelli ettirilmeyen adalet Amerika mahkemelerine kaldı.

‘REZA ZARRAB İLE İRAN AMBARGOSUNU DELDİ’

Türkiye 17 Aralık 2013’ten itibaren üzerini örtmeye çalıştığı yolsuzluk ve rüşvet çarkı ile yüzleşmek mecburiyetinde. Reza Zarrab ile aynı mahpushaneye gönderilen Atilla aleyhine hazırlanan iddianamede 17 Aralık fezlekelerini teyit eden ciddi deliller olduğu WSJ Gazetesi’nde yayımlandı. Atilla’nın neyle suçlandığını New York Güney Bölge Başsavcı Vekili Kim, FBI New York Bölge Başkan Yardımcısı William F. Sweeney Jr’ın hazır bulunduğu toplantıda şu şekilde hülasa etmişti: “Reza Zarrab’la birlikte, İran’a yönelik ABD müeyyidelerini delmesine yardımcı olmakla suçlanıyor.”

FBI mahreçli haberlerde geçen iddialar hakikaten vahim: “Atilla ‘insanî yardım’ ve ‘yiyecek’ ismi altında, sahte belgelerle İran’a ambargoyu deldi. Bu davada bizim görevimiz, suçlanan kişinin yüklü miktarda parayı ABD Bankaları aracılığıyla, insanları doyurmak için insanî yardım adı altında transfer ettiğini belgelemekti. Bu olayda, suçlanan kişiler Türk millî ve malî kurumlarını, malî işlemlerinin gerçek amaçlarını gizlemek için bilerek ve isteyerek kalkan olarak kullanmışlardır.”

Dünkü tr724.com e-gazetede Ahmet Dönmez imzalı doyurucu bir dosya (http://www.tr724.com/kim-bu-hakan-atilla-haber-analiz-ahmet-donmez/) haber yayımlandı. O haberde de Atilla ile Zarrab arasındaki ilişki, sanal ihracatın nasıl yapıldığı hakkında hayli malumat veriliyor.

TUTUKLAMADAN EVVEL KEŞKE AKP’YE SORSAYDINIZ!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Saray’ın tutuklamaya mukabil takındıkları narin tavır ve nazik cümleler dikkatten kaçmıyor. “Tutuklamadan evvel keşke bize sorsaydınız.” hezeyanına ağızlarından kaçırmaları bile Zarrab pazarlığının fiilen ve dahi resmen bitmesinden duydukları endişeyi ele veriyor. Atilla’yı Trump’ın dosyadan el çektirdiği Savcı Preet Bharara’nın yardımcısı Kim’in tevkif etmesi de calib-i dikkattir.

Bütün bunlar Zarrab dosyasının esasında Türkiye’de AKP sözcülerinin anlattığı, daha doğrusu halkı kandırdıkları gibi olmadığını yine teyit etti. ‘Hükûmete darbe yapıldı’ yalanı ve adliye içinde ‘Kaç İsmail kaç’ hileleri ile rüşvet ve yolsuzluk fezlekelerinin buharlaştırılması hakikati değiştirmiyor. 70 günde serbest kalan Zarrab bir senedir ABD’de demir parmaklıkların ardında ve hürriyetine kavuşmak için dahil olduğu suç teşkilatının tamamını mahkemede anlatmaktan başka tercih hakkı yok.

ZARRAB’I YAKALAYAN POLİSLER HÂLÂ SİLİVRİ’DE

Hal böyle iken Zarrab ve dört bakanı suçüstü yakaladıkları için taltif edilmesi icap eden polis müdürleri, polis memurları, savcı ve hâkimlerin ekseriyetinin İstanbul Silivri’de mahpus olması bir kısmının çarşı pazarda limon satarak geçimini temin etmesi Türkiye’de son üç seneyi anlamak isteyenler için ibretamiz karelerden sadece biridir.

Hâdiselerin seyrine bakılırsa Zarrab ve Atilla suçlarını itiraf edecek. Onlar konuştukça Halkbank da müeyyide kararlarına muhatap olacak. ABD daha evvel Alman, Fransız, İngiliz, Hollandalı bankaların aralarında bulunduğu büyük malî kuruluşlara milyarlarca dolar para cezası kesti. Fransız BNP Paribas 8,9 milyar dolar ceza ödedi. Aynı ceza Halkbank’a kesilirse bankanın sermayesi kifayet etmez. Rasyo yüzde 12’nin altına iner.

30 Mart 2017 itibarıyla 3,5 milyar dolar piyasa değeri olan bir bankanın ödeyebileceği azamî ceza 350 milyon dolar civarındadır. Kaldı ki iki gündür Borsa İstanbul’da Halkbank hisseleri bu ve benzer endişeler yüzünden mum gibi eriyor. Piyasa değeri 600 milyon dolardan fazla düştü. Dava ile alakalı her haber hisseyi aşağı çekecek.

SAHTE FATURA VE SİYASÎLERE VERİLEN RÜŞVETLER

Halkbank’a gelinceye kadar hiçbir vakada bu kadar sahte faturaya ve siyasetçilere verilen rüşvetlere rastlanmamıştı. Sadece para cezası verilirse hepimizin başını öne eğen bu davayı Halkbank en az hasarla atlatmış sayılır.

Amma velakin beyne’l-milel döviz transferi (swift kodları) yetkisinin belirli bir müddet ya da tamamen iptal edilmesi gibi ilave müeyyidelerden bahsediliyor. Böyle bir cezanın şüyuu vukuundan beter. Bugün bile pek çok yabancı banka Halkbank ile çalışmaktan imtina edebilir. Ceza kesinleşirse bir daha belini doğrultamaz Halkbank.

ATİLLA 500 MİLYON DOLAR BORÇ ARIYORDU

Halkbank gelecek hafta 500 milyon dolar tutarında Eurobond ihraç edecekti. Halkbank’ın yurt dışı işlemlerinden mesul Genel Müdür Yardımcısı Atilla, ABD’ye biraz da bu ihale evvelinde yatırımcı gruplara ikna turu için gitmişti. Bu saatten sonra o ihale de çıkmaza girdi.

Piyasadaki rüzgârın nasıl Halkbank’ın aleyhine esmeye başladığını Reuters’a konuşan bir bankacının şu sözleri ortaya koyuyor: “Halkbank’ın önümüzdeki hafta 500 milyon dolar civarında iyi talep gören ikincil sermaye niteliğini haiz (Tier 2) bir Eurobond ihracı yapmasını bekliyorduk. Mesela şimdi önemli olan yatırımcılar bu ihraca hâlâ ilgi gösterecek mi? Bu işin yatırımcı gözündeki değeri açısından ihraç ilk etapta önemli bir gösterge olacak.” Hem piyasa değeri düştüğü için ilave sermayeye ihtiyacı var hem de kaynak temini artık eskisi kadar kolay olmayacak. Hasılı Halkbank’ı da Türkiye ekonomisini de zor günler bekliyor.

ERDOĞAN, 4 BAKAN VE DİĞER İSİMLER NE OLACAK?

79 milyonun itibarına ve cebindeki paraya zarar veren bu denli vahim hatayı Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla tek başına yapmadı. İstese de buna kuvveti yetmezdi. Bizzat siyasî iradenin talimatları ile yürütüldü illegal ticaret.

Halkbank’ı, dolayısı ile Türkiye’yi İran macerasına sevk eden siyasîler (Recep Tayyip Erdoğan, Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) ve evinde ayakkabı kutularından 4,5 milyon dolar çıkan dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da söyleyecek iki çift sözü olmalı. Susma hakları var elbette. Sustukça sıra onlara da gelecek… Amerika kendisini hedef alan bir suça karışmış kim varsa hesabını sormasıyla bilinir. Cem Küçük’ün “Size söylüyorum dört bakan ve Süleyman Aslan, sakın ABD’ye gitmeyin. Yoksa sizi de yakalarlar” diye feryat etmesi sebepsiz değil.

ZARRAB ‘YUKARISI’NIN KİM OLDUĞUNU ANLATIYOR

Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde teşekkür belgesi verdikleri hayırsever Reza çikolata kutularındaki rüşvet paralarını, 700 bin TL’lik saatleri, piyanoları ve rüşvetin gittiği yer olarak excel tablolarda geçen ‘yukarı’sının kim olduğunu okyanus ötesinde anlatmaya başladı nasıl olsa.

İran’a ambargoyu delmek için Halkbank gibi başka bankalar da kullanılmıştı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) kurucu başkanı Zekeriya Temizel, aynı hususa dikkat çekiyor: “Bu sürpriz değil. Bu mevzuda sıkıntı çıkabileceğini birçok kez dile getirdim, uyardım. Herhalde tutuklanan bankacı kendi inisiyatifiyle devletten gizleyerek iş yapmadı. Kişileri tek sorumluymuş gibi tek başına ortada bırakmamak gerekir. Sorunun bir kişinin cezalandırılmasıyla atlatılacağı düşünülmesin. Benzer müeyyide ve cezalar Türk bankalarına da gelebilir.”

Kendilerine de Türkiye’nin en önemli bankalarından Halkbank’a da yazık ettiler.

[Semih Ardıç] 31.3.2017 [TR724]

Fırat Kalkanı’ndan geriye ne kaldı? [Haber-Analiz: Kemal Ay]


15 Temmuz darbe girişiminden sonra apar topar başlatılan, o kadar ki darbe soruşturmasına dâhil edilen havacı askerlerin mecburen harekâta katıldığı, Fırat Kalkanı Operasyonu yine ‘apar topar’ bitirildi. Milli Güvenlik Kurulu’nca (MGK) yapılan ‘başarıyla tamamlandı’ açıklaması, ‘71 şehit verilerek ne elde edildi?’ sorusunu beraberinde getirdi. Münbiç ve Rakka’ya devam edeceği düşünülen Türk askerinin, ABD’nin Rakka Operasyonu öncesi Fırat Kalkanı’nı bitirmesi ve Rusya’nın Suriye’de Türkiye’yi istememesi, ‘bir maceranın daha sonuna geldik’ diye düşündürdü… Geriye oğlunun şehit haberini alan o acılı babanın gözleri ve IŞİD’in yaktığını iddia ettiği iki askerimizle ilgili yapılmayan açıklama kaldı…

Medyada çeşitli zamanlarda yer aldığı şekliyle Fırat Kalkanı Operasyonu’nun başlatılma gerekçeleri şunlardı:
  • Sınır güvenliğini korumak (Kilis’e ardı ardına havan mermileri düşüyordu sınırın öte yanından, hatırlayınız.)
  • IŞİD’le mücadele
  • ‘El Bab’ı, El Bab’lılara vermek’: Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak güvenli bir bölgeyi Suriye ordusundan, YPG’den ve IŞİD’den temizleyerek buraya muhalif Suriyelileri yerleştirmek
  • YPG askerlerinin (Suriye’deki Kürt gerillalar) ele geçirdiği bölgelerin (kantonlar) birleşmesini engelleyerek, orada bir Kürt devletinin kurulmasını engellemek
  • El Bab’ı alarak, akabinde Münbiç’e ve hatta Rakka’ya ilerlemek

Bunların bir kısmı resmî açıklamalardı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) 15 Temmuz öncesi ‘direndiği’ söylenen Suriye’ye kara operasyonunun bu kadar ‘mütevazı’ amaçlarının olacağı öngörülseydi, muhtemelen ‘direnen askerler’ de direnmekten vazgeçebilirdi. Üstelik Fırat Kalkanı’nın ‘en büyük başarısı’ olarak gösterilen ‘PYD’nin kantonları birleştirme hamlesini bertaraf etme’ gibi bir amaca, hangi asker, neden karşı çıkmış olsundu ki?

Önceki akşam yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından sonra, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun ‘başarıyla’ sonlandırıldığı açıklandı. Bundan sonra eğer bölgede askerî hareketlilik olursa, bunun farklı operasyonlar olarak değerlendirileceği belirtildi. Nasılsa CHP’nin ve MHP’nin her Meclis’e geldiğinde koşulsuz desteklediği tezkereler var!

NEYİ BAŞARDIK?

MGK açıklamasında, ‘başarı’ olarak sayılan kriterler arasında, ‘sınır güvenliği’, ‘IŞİD’in Türkiye’ye yönelik saldırılarının önlenmesi’ ve ‘Suriyelileri topraklarına kavuşturma’ yer alırken, PYD’ye ya da Suriye ordusuna dair bir atıf yoktu.

Fırat Kalkanı Operasyonu’yla ilgili en kafa karıştırıcı husus, Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) himâye ederek bölgede Suriyeli muhaliflere alan açan TSK’nın, bölgeden çekildikten sonra bu toprakların himâyesini kime bırakacağıydı. Zira bazı raporlara yansıyan rakamlara göre ÖSO’nun ‘savaşma kabiliyeti’ bir hayli düşük, Fırat Kalkanı çerçevesinde verdiği zayiat da bir o kadar fazlaydı. (Aslında Türkiye’nin de daracık bir bölgede 71 şehit vermesi, üzerinde düşünülmeye değer.)

REX TILLERSON, TEBLİĞE GELDİ

MGK’da konunun görüşüldüğü saatlerde ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Ankara’daydı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüştü. (Çok başlılık, başa bela! 16 Nisan’dan sonra inşallah sadece Erdoğan’la görüşülüp halledilecek bu meseleler!)

Kadir Has Üniversitesi’nden Ahmet K. Han’ın Twitter’da paylaştığı bilgiler, Tillerson’la görüşmelerin nasıl geçmiş olabileceğine dair ipuçları veriyor. Ahmet K. Han, Tillerson’ın ‘etkisiz bir dışişleri bakanı’ olduğunu savunuyor. Yani bir anlamda Tillerson ‘müzakereci’ olarak değil, ‘tebliğci’ olarak Ankara’da bulunuyor. Rakka Operasyonu’nun detayları, ‘müttefik’ Türkiye’yle paylaşılıyor (ne kadarının paylaşıldığını bilemiyoruz).

Trump’ın ABD kamuoyundaki imajını toparlamak için bir an evvel başlatmak istediği Rakka Operasyonu’nun YPG askerleriyle işbirliği içinde yürütülecek olması, Türkiye’nin en istemediği senaryoydu ancak Amerika’ya karşı elinin kolunun bağlı olduğu da, Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı’nın tutuklanmasıyla bir kez daha ortaya çıktı. (Bu arada Batılı istihbarat teşkilatları ardı ardına Gülen’in darbenin arkasında olduğuna ikna olmadıklarını açıklamaları, Gülen’in iadesi konusunda da AKP’nin ümitsiz olduğunu ortaya koyuyor.)

Tevekkeli değil, Mevlüt Çavuşoğlu mevkidaşının yanında Obama’yı çekiştirip durdu. Aslında ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ demeye çalışıyordu muhtemelen ama Tillerson ‘etkisiz bir bakan’ olsa da, yıllarca Türkiye gibi otoriter ülkelerin yetkilileriyle petrol gibi hassas konularda müzakere yürütmüş kurt bir yönetici.

RUSYA, SURİYE DEFTERİMİZİ KAPATTI

Öte yandan ‘yeni müttefik’ Rusya’yla ilişkiler giderek geriliyor. Rusya’nın Türkiye’ye yönelik uyguladığı ekonomik yaptırımların hâlen kriz öncesi duruma gelememiş olması bir yana, Suriye’de Türkiye’nin ‘istenmeyen adam’ hâline gelmesi ve açık açık Rusya’nın YPG ile çalışmaya başlaması, Türkiye için ikinci bir ‘kement’ hâline büründü.

Fazla hamle imkânı kalmayan Türk dış politikası, ÖSO’nun himâyesi gibi romantik bir misyonu bile yerine getiremeyebilir zira bütün işaretler Esad’la da eninde sonunda ‘barışılacağını’ gösteriyor. Suudi Arabistan’ın Yemen’e odaklanması (ve ABD ile iyi ilişkileri), Katar’ın başından beri ‘arka planda’ kalması, Suriye’yle ilgili bundan sonraki bütün suçlamaların Türkiye’ye yöneltileceğinin de habercisi.

Fırat Kalkanı Operasyonu bu durumda sadece Kürt tarafına yönelik bir ‘madik atma girişimi’ olarak hatırlanabilir. Elbette ABD de Rusya da PYD’ye ‘açık çek’ vermiyor. Hatta ABD’li bir yetkili, bölgedeki Kürt nüfusunun ‘azınlık’ olduğunu vurgulayarak, idarenin PYD’de kalmasının zor olduğunu vurguladı. Belli ki PYD de ‘gücünü bilerek’ Rakka Operasyonu’nda ABD’ye tam destek sağlayıp Rusya’yla da arasını iyi tutarak bölgede ‘dengeye ulaşma’ derdinde. Kuzey Irak’taki Kürdistan örneğinin Suriye’de de gerçekleşmesi kısa vadede zor olsa da, uzun vadede büyük güçlerin yardımıyla Suriye’de bir Kürt özerk bölgesinin oluşturulabileceği görülüyor.

AKP’nin dış politikadaki itibarı bozuk para gibi harcadığı bugünlerde, Fırat Kalkanı Operasyonu’yla ne elde edildiği yahut bir şey elde edilip edilemediği uzun vadede daha iyi anlaşılacak. Şimdilik, Fırat Kalkanı’nı anlatan bir film projesiyle filan alternatif gerçekler halka anlatılabilir… Tabi oğlunun şehit haberini alan o acılı babanın gözlerini ve IŞİD’in yaktığını iddia ettiği iki askerimize dair görüntüleri filme koymazsınız!

[Kemal Ay] 31.3.2017 [TR724]

Cem Küçük bu sefer doğru söylüyor [Tarık Ziya]

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, bin küsur odalı Saray'da muhtarlara mutad nutkunu irad etti. Nutukta her mevzuya temas etti. Hatta estetik mütehassıslarının tıbbî cihaz harici cihazları da kullanabileceğine dâir kararnameyi muhtarların huzurunda imzaladı. Amma velakin ABD'de derdest edilen Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'dan tek kelime bahsetmedi.

Nasıl olur? Türkiye'nin en büyük ikinci kamu bankasının en önemli ikinci adamına FBI tarafından New York'ta JFK Hava Limanı'nda kelepçe vuruluyor, çıkarıldığı ilk mahkeme tarafından da 'hayırsever' Reza Zarrab'ın bir senedir mevkuf (tutuklu) edildiği mahpushaneye gönderiliyor ve Erdoğan o meşhur "Eyyy" diye başlayan nidasıyla ABD Başkanı Donald Trump'a kürsüden hesap sormuyor. 

Haberin tesiri ile Halkbank'ın hisseleri bir günde 600 milyon dolar eridi. 'Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşını böyle derdest etmek ve millî bankasına darbe yapmak ne demekmiş görürsünüz' çıkışı bekleyenler derin bir inkisara uğradı. 

ERDOĞAN'IN SUSTUĞU BİRKAÇ VAK'ADAN BİRİ

Hazır referanduma sayılı gün kalmışken 'dış mihrak' can simidi hayli faydalı olabilirdi esasında. Ya müşavirler uyuyor ya da Erdoğan Zarrab dosyasının kapatılmayacağını nihayet kabul etti. 
Erdoğan için 17 Aralık 2013 ve 7 Haziran 2016 ne ise 28 Mart 2017 de odur. Sustuğu nadir vak'alardan biriyle karşı karşıya... 

Konuşarak dikkatleri yeniden üzerine çekmek istemiyor. Zira 17 Aralık 2013'te ortalığa saçılan yolsuzluk ve rüşvet belgelerini 'bana darbe yaptılar' diyerek unuttursa da Amerika'nın bunları kaale almadığının gayet farkında. 

Damadı Berat Albayrak ile esas vazifesi olan Hariciye Vekaleti haricinde her şeye burnunu sokan Mevlüt Çavuşoğlu'nun çözdüğünü zannettiği mesele daha girift bir hal aldı. Trump'ın müstafi millî savunma danışmanı Michael Flynn'e 530 bin dolar para aktardıkları artık sır değil. Amerikan gazetelerinde her gün yeni bir ayrıntı yayımlanıyor.  

MAHKEME PAKLAR BU DOSYAYI

Türkiye'de 'Gülen'in iadesi için dosya hazırlıyoruz' beyanlarının aslı şöyle idi: "Zarrab dosyasının Erdoğan'a uzanmaması için örtülü ödenek dahil her şeyi seferber ediyoruz." Mamafih Reza Zarrab ile kurdukları suç teşkilatı o kadar bariz deliller verdi ki ABD'nin eline, artık mahkeme paklayacak bu dosyayı. 

Buğday yetişmeyen Dubai'den İran'a tonlarca buğday ihraç etmiş gibi gösteren Zarrab bir senedir ABD adaletine hesap veriyor. Türkiye'de Zarrab'ı ve onun suç ortağı bakanları şüpheye yer bırakmayacak şekilde yakalayıp adalete teslim eden polis müdürleri ile dosyaya bakan savcı ve hâkimler ise hapiste. Zarrab'ın son günlerde avukatlar üzerinden yaptığı hamleleri Erdoğan'a gönderdiği mesajlar olarak okumakta fayda var. Zarrab büyük patronu ele vermeden gün yüzü göremeyeceğini bilerek gitmişti ABD'ye. 

BUĞDAY YETİŞMEYEN DUBAİ'DEN İRAN'A BUĞDAY SATMAK...

Savcıları değiştirerek Zarrab'ı salıverdiklerinde derin nefes alanların uykuları bir senedir kesik kesikti. Buğdaydan soyaya kadar binlerce kalemde İran'a ihracat yapılmış gibi excel tablolar düzenleyen ve netameli para trafiğinde duraklardan biri olan Halkbank'ın en kritik idarecilerinden biri olan Atilla'nın da yakalanması ile ikinci büyük balık kafese girdi. Bu gelişme ne uyku bırakır ne de huzur! 

Mehmet Hakan Atilla yakalanacağını bile bile okyanus ötesine niye uçtu? Türkiye'de can güvenliğinin kalmadığını düşünmüş olabilir. Preet Bharara görevden alınsa da yerine gelen yardımcısına olup biteni anlatıp ceza indiriminden faydalanmaya karar vermiş de olabilir.

Amerika aradığı suçluları dünyanın neresinde olursa olsun yakalıyor. 17 Aralık 2013 dosyasında geçen dinleme kayıtlarına göre Atilla'nın ABD'nin İran'a matuf müeyyidelerini delmek için geliştirilen işlemlere evvela sıcak bakmadığı, ancak dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın baskısı ile müdahil olduğu anlaşılıyor. Şimdi bu baskıyı ve diğer bildiklerini tek tek anlatacaktır. Aksi takdirde 50 seneyi ABD'nin güneş girmeyen hapishanelerinden birinde geçirmeyi göze alması icap edecek. 

Hakkındaki ithamlar çok ciddi:

1) ABD’nin İran müeyyidelerini sahte faturalarla delmek...

2) Bankacılık dolandırıcılığı yapmak...

Birinci suçlamadan 20 yıl, ikinci suçlamadan da 30 yıla kadar ceza alabilir.

Bütün deliller aleyhine iken Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Atilla bu saatten sonra kimi, niye düşünsün?

DEMEK Kİ 17 ARALIK BAL GİBİ YOLSUZLUK OPERASYONU İMİŞ

Hükûmet, Yeni Mahalle'den aldığı bilgileri ve kalemini kılıç gibi kullanan Cem Küçük'ün, "Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar, Egemen Bağış, Muammer Güler ve Süleyman Aslan sakın ABD'ye gitmesin. Hatta Halkbank'ın herhangi bir şubesinde kapıcılık yapmış biri bile gitmesin. Yakalarlar." ikazına ne der bilmiyorum. Amma velakin Küçük bu sefer haklı. Hasseten o dört bakan ve Süleyman Aslan, Türkiye hudutlarının dışına çıkmazsa şimdilik paçayı kurtarabilir. 

Şimdilik diyorum zira Zarrab ve Atilla'nın anlatacakları onları da mahkum edebilir. Cezanın infazı için bir gün ansızın kapı zilini sürpriz ziyaretçiler çalabilir. 17 Aralık'ta kısık sesle konuşanlar da 'darbe' tiyatrosunda rol alanlar da hesap verecek.   

Korku imparatorluğu hâk ile yeksan olduğunda ortalık çamurdan geçilmeyecek. ABD, Atilla'yı tutukladı ve devleti kullanarak suç işlemekten haz duyan birileri için hazin finalin yaklaştığını haber verdi.

Cem Küçük şimdilik haklı... Binaenaleyh hakikatlerin ortaya çıkma gibi bir huyu vardır...   

ZARRAB'I YAKALAYAN POLİSLER TAHLİYE EDİLMELİ

Bilvesile Türkiye'yi bu kirli ticaretin içinden çekip çıkardıkları halde üç seneye yakın bir süredir haksız yere Silivri Cezaevi'nde tutulan polis müdürleri, polis memurları, savcı ve hâkimler iade-i itibarı hak ediyor. Mevcut şartlarda buna imkân olmasa da er ya da geç Türkiye'nin borç hanesindeki kalemlerden biri olarak tarihe not düşelim. 

O polislerin yarından tezi yok tahliye edilmesi ile iade-i itibarın ilk adımı atılabilir. 

[Tarık Ziya] 30.3.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Fedakarlığın tam zamanı [Ebu Abdurrahman]

Her şeyin bir zamanı ve çok değer ifade ettiği bir ortamı vardır. O zaman ve ortamlar dışında o kıymeti elde edemez. Üç aylarda, mübarek gecelerde, Cuma günü duaların icabet saatinde sevaplar kat kattır. Hele Kadir Gecesinin sevabları bir başka!..  Bir gecede, 83 senelik bir ömür kadar ibadet sevabı kazanılıyor. Biz, bu mübarek gün ve gecelerin dışında ne yaparsak yapalım o kadar ecir ve mânevî ücreti kazanamayız.

Ensar ve Muhacir olmanın önemi de o günlerin, o zulüm atmosferinin dehşetinden ileri gelmektedir. Başka zamanlardaki yardımları ve sahip çıkmalar insana o konumları kazandıramaz. Kış günü  dondurucu soğukta düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet sevabı kazandırıyor. Şehid bir anda, ancak 40 sene ibadetle, takva ve riyazat ile kazanılacak bir velilik mertebesi kazanıyor.

İşte bu süreçte yapılan fedakârlıkların ehemmiyeti de öyle… Tabiî yapılan ihanet ve iftiraların da Allah katındaki durumu da öyle olur. Cenab-ı Hakkın nasıl muamele edeceğini bilemeyiz ama, her şey ortada…

Yaşanmış bazı olayları aktararak, meseleyi takdim etmek istiyorum… Mağdur ve mazlum yakınlarından gelen bir mektupta şunları okuyoruz:

“Dayıoğlunun eşini, tutuklu eşi ile görüşe götürdüm. Otoparkta beklerken elinde termos  ve poğaça satan temiz giyinişli bir kişi, dikkatimi çekti. Hem çay alayım, hem de durumunu öğreneyim diye yanına yaklaştım. Çayımı alıp muhabbete koyulduk. “Nerelisin, kaç çay satıyorsun?” derken, kendisinin memur iken mağdur olduğunu, çay satarak oğlunu okuttuğunu aslında oğlunun hizmet evlerinde kalırken hiçbir problemin olmadığını ama ayrıldıktan sonra maddî-mânevî problemlerin ve yüklerin başladığını anlattı. Birbirimizi daha iyi tanıyınca şunları anlattı: ‘Görülen duruşmalar bitmeden buradan ayrılmıyorum. Çünkü duruşmadan çıkanlar çay v.s. alıyorlar. Geçenlerde, gece saat ona geliyordu. Şu ilerideki ağacın altında bir adam oturuyordu. Oturması uzun sürdüğü için dikkatimi çekmişti. Önce sormaya çekindim. Ama daha sonra yaklaşıp: ‘Beyefendi çay içer misiniz?’ dedim. O, -Param yok ama… dedi. Ben de, -Zaten saat geç oldu, daha çay satamam… Dökeceğim çayı… Dolayısıyla paraya gerek yok… Poğaça da yiyebilirsin. Dedim. Olduğu yerden kalktı biraz yürüdük… Işığa çıkınca baktım, nur dolu bir sîmâsı vardı. Tertemiz birine benziyordu. Sonra, -Telefonunu kullanabilir miyim? Dedi. Verdim. Ailesinden birilerini aradı. Sonra da anlatmaya başladı: -Ailem İstanbul’da oturuyor, eşim de tutuklu. Ben bugün tahliye oldum. Burada kimsem yok. Eşim bu cezaevinde yatıyor. Ne yapsam diyerek, burada kalakaldım. 

“Belli ki, konumu yüksek birisi… Ben hemen telefona sarıldım, komşuyu aradım: -Arabayı kap gel misafirimiz var.’ Dedim… Ama o kafasını salladı ‘Olmaz’ dedi. Ama ben çağırmıştım bile. Çok ısrar etmeme rağmen, bize götüremedim. ‘Sizi sıkıntıya sokarım. Aradım ya, beni almaya gelecekler.’ dedi. ‘Ya İstanbul’dan kaç saatte gelecekler? Nerede kalacaksın? Hem paran da yok.’  diye  ısrar ettim. Ama nâfile… Sonra anladım ki, eşini, mânen de olsa, bırakmak istemiyordu. Baktım olacak gibi değil, cebimdeki günlük hâsılatım olan 210 lirayı eline tutuşturup, ‘Bunu bâri al benim için… Yoksa ben bu gece uyuyamam!’ dedim. Adımı ve bilgilerimi aldı ve aklım orada kalarak ayrıldık. O gece rüyamda dedemi gördüm. Bana dedi ki: ‘Oğlum yerini hazırladım… İstediğin zaman gelebilirsin buraya!’ Aslında her gün belki onlarcası yaşanan hâdiselerden birisiydi. Ama asıl kahramanlar içeride. Cenab-ı Hak, tez zamanda onları hak ettikleri hürriyete ve sevdiklerine kavuştursun.”

Bu mağdur ve mazlumların içeride ve dışarıda sıkıntılarına çare olmanın tam zamanı… Şartların ağırlığı, atmosferin yaşanmazlığı bu zamanda yapılacak iyiliklerin kat kat sevaba dönüşmesine vesile olacaktır. 

Kıyamet kopuncaya kadar, bu dünyanın imtihan yeri olması sebebiyle zâlim-mazlum, gaddar-mağdur, her zaman olacaktır. Çünkü, Cehennem ve Cennet bunlarla dolacaktır. “Cennet ucuz, Cehennem de lüzumsuz değildir.” Cehennemliklerin de şeytan gibi yardakçıları olacak, Cennetliklerin de yardımcıları bulunacaktır… Mühim olan şu imtihan dünyasında bizim yerimizi iyi seçmemizdir.

Bu tesbiti yaptıktan sonra artık biz işimize bakalım. Yapılacak o kadar çok iş var ki!... Onun için boş şeylerle kendimizi meşgul etmeye bir saniye bile vaktimiz yok aslında…  

[Ebu Abdurrahman] 29.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Neden 2019? [Haber-Analiz: Sefer Can]

16 Nisan’da oylanacak Anayasa değişiklikleri kabul edilirse neden 2019’da yürürlüğe giriyor? Bu soru, ‘fesih maddesi var mı?’ tartışmasından bile önemli. Fesih yetkisi, cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın siyasi kariyer planında sadece bir köşe taşı. Bütün işaretleri alt alta sıraladığımızda ortaya çıkan gerçek: bu bir ‘O’na Yasa’. Erdoğan Saray’da danışmanlarıyla oturup ‘düzenimizi 20 yıl daha nasıl sürdürürüz?’ planı yapmış, ortaya bu metin çıkmış.

Değişiklik paketi referandumda kabul edilirse iki madde hariç 2019’un 3 Kasım’ından sonra yürürlüğe girecek. Evet, yanlış okumadınız, ‘devlet beka sorunuyla karşı karşıya, bu değişikliğe destek vermezsek son Türk devleti de elimizden gidiyor’ diye sunulan paket 2 buçuk yıl sonra işe yarayacak! Tabanlarını bu söylemle ikna etmeye çalışan Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici’ye sormak lazım: 2 buçuk yıl beklemeye tahammülü olan bir beka sorunu gerçekten aklınıza yatıyor mu? Sadece onlara değil, kerhen aynı gerekçeyle evet oyu kullanacak AKP’lilere de sormalıyız.

KAZAN-KAZAN PAKETİ

Peki neden 2019? sorusuna dönelim. Tam bir kazan-kazan hikayesi. 2 buçuk yıl daha: Binali Yıldırım Başbakan, bakanlar koltuğunda, Devlet Bahçeli Meclis’te ve genel başkan, kabul oyu veren AKP ve MHP’lilerin vekilliği sürecek. Ama asıl kazanan Erdoğan. Yeni anayasanın verdiği yetkileri fiilen kullanıyor zaten. İsteyip de yapamadığı ne var? Bu dönemi sonuna kadar tüketecek ve yeniden en az iki sefer seçilme hakkı olacak. Abdullah Gül’ün önünü kesmek üzere çıkardıkları kanunu Anayasa Mahkemesi iptal etmiş ve yeni düzenlemeye göre tekrar aday olma hakkı tanımıştı.

En az iki kez dedim çünkü üçüncü kez seçilmenin yolunu da metne yerleştirmişler. İkinci dönemi bitmeden Meclis seçimlerin yenilenmesine karar verirse üçüncü kez aday olma hakkı var. Trolleri, “Muhalifler bile Erdoğan’ın yenilmeyeceğine şartlanmış” kurnazlığına kaçmasın. Zira söylediğim şu; mevcut anayasayı açıkça çiğneyerek diktasını kuran Erdoğan, üzerine göre dikilmiş anayasa ile bütün planlarını gerçekleştirebilir. 16 Nisan illegal düzenin yasal zırha kavuşmaması için son çıkış.

Yeri gelmişken fesih tartışmalarına da girelim. Erdoğan, “Kesinlikle yok, ispat etsinler istifa edeyim.” Diyor. Kelime oyunu yapıyor. Evet fesih diye geçmiyor, seçimlerin yenilenmesi ifadesi var. Ortalama Türkçe bilgisi ikisinin aynı anlamda olduğunu bilir. Sadece darbe dönemlerinde rastlanan parlamentoya kilit vurmayı zaten kimse kastetmiyor. Kendi danışmanı Anayasa Profesörü Burhan Kuzu dahi ‘karşılıklı fesih’ ifadesini kullanıyor.

FESİH, ERDOĞAN’A PİYANGO

AKP’liler düzenlemeyi iki şekilde savunuyor: “Mevcut anayasada zaten var. Ve biz tek taraflı feshi cumhurbaşkanını da etkiler hale getirerek ileri adım atıyoruz.” Birincisinden başlayalım, hali hazırda anayasada belirtilen şartlarla sınırlı bir yetki var. Söz konusu madde 12 Eylül Anayasası’nın belki en isabetli düzenlemesi. 12 Eylül öncesinde tıkanmış, yönetemeyen bir parlamento işbaşındaydı. Tek çare seçimdi ama o karar bile alınamıyordu. Şu andaki 116. Maddeye göre sınırlı ve gerekçeye dayalı yetki verildi. Herhangi bir sebeple hükümet yenilenmesi gerektiğinde (istifa, ölüm, gensoruyla düşürme ya da yenilenen Meclis), 45 gün içinde hükümet kurulamazsa Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanına danışarak seçim kararı alıyor. 90 gün sonra ülke mecburen sandık başına gidiyor. Oylanan pakette gerekçeye ihtiyaç duymadan ve sınırlama olmadan cumhurbaşkanı tek başına seçim kararı alabiliyor. Meclis ise ancak beşte üç nitelikli çoğunlukla, 360 milletvekilinin oyu ile seçime gidebiliyor. AKP’lilerin sisteme denge getirdik dedikleri bu! Bir de dengesiz olsaydı…

İkinci savunma tezi daha kurnazca. Erdoğan’a üçüncü kez seçilme imkânı verirken bunu bir de Meclis’e lütuf gibi sunuyorlar. Şayet düzeni istedikleri gibi kurarlarsa çoğunluk partisinin genel başkanı da olan cumhurbaşkanının ikinci dönemi bitene yakın seçim kararı aldıracaklar. Böylece üçüncü kez için aday olabilecek.

MHP’YE SEÇİM KANUNU SÜRPRİZİ

Metne yerleştirilmiş diğer bir kurnazlık da seçim kanunuyla alakalı. 67. Madde’ye göre seçime bir yıldan az süre kalmışsa seçim kanununda yapılan değişiklikler uygulanmıyor. Bu kural ilk seçimde askıya alınmış. Yani seçime kısa süre kala kanunu değiştirip uygulamayı düşünüyorlar. Bazı AKP’liler ağzından kaçırıyor ama MHP’yi ürkütmemek için yüksek sesle söylemiyorlar: Dar bölgeli seçim düşünüyorlar. Erdoğan bunu daha başbakanlığı döneminde dile getirmişti ancak uygulayacak zemin oluşmadı. Dar bölgeden iki parti kârlı çıkacak; AKP ve HDP. En büyük zararı ise MHP görecek, grup kuracak kadar sandalye kazanmaları mümkün görünmüyor. Milli Görüş’ün eski söylemlerini ve Erdoğan’ın ağzından kaçırdıklarını bir düşünün MHP’ye HDP’den fazla diş bilediğini görürsünüz.

BİR SÜRPRİZ DE ULUSALCI YARGIÇLARA

Paketin sadece iki maddesi hemen yürürlüğe girecek demiştik. İkisi de Erdoğan’ın açık anayasa ihlali yaptığı konuda. Partisiyle fiilen devam eden ilişkisi legalleşecek. İkincisi kendisine dolaylı bağladığı yargıyı tümden tekeline alacak. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) lağvedilecek, yeni kurulda ise hakim ve yargıçların oy hakkı elinden alınacak. HSYK’nun yarısını doğrudan yarısını ise Meclis’teki çoğunluğu ile Erdoğan seçecek. Yargıçların oy kullandığı seçimde Ülkücü-ulusalcı bloka duyduğu ihtiyaç böylece ortadan kalkacak. Yüzde yüz biatlı kadrolarla devam edecek. Kendisini daha fazla güvende hissedecek. Ülkücü yargıçlara Gülen Cemaati bağlısı yaftası vurup tasfiye kolaydı ama ulusalcılara işlemedi. Hem kritik noktaları tuttukları için hem de fazlasıyla sırıtırdı. HSK’yı tamamen ele geçirmiş bir Erdoğan bundan sonraki hayatını güvenceye almak adına Ulusalcıları tasfiyeye yönelecek. 18 madde içinden sadece bunu 17 Nisan günü yürürlüğe sokturması boşuna değil. Ulusalcılara doğru da bir cisim yaklaşıyor anlayacağınız!

[Sefer Can] 30.3.2017 [TR724]