El-Hüccetü'z-Zehra nerede yazıldı?.. [Abdullah Aymaz]

Afyon’un soğuğunu çok iyi bilirim. Sanki ayazlar ve soğuklar Ege Bölgesinde Afyon’dan çevreye dağıtılır. Çünkü Kütahya’lı olduğum için çoğu defa İzmir’e giderken Afyon üzerinden otobüslere binerdim. Onun için kış soğuklarında arabalarda yer buluncaya kadar oradan oraya koşturma sonrasında hep soğuk ve ayazın şiddetiyle yüz yüze gelirdik. Üstad Hazretleriyle beraber Afyon hapsine giren ağabeylerin hatıralarında hep soğuğa temaslarını da görüyoruz. İşte İnebolu kahramanlarından İbrahim Fakazlı Ağabeyin sözleri:

“Afyon hapsinde falakaya yatırılmamıza rağmen ne pahasına olursa olsun, bir fırsatını bulup Üstadın yanına çıkmayı gözlerdik. Kışın son derece soğuk bir gününde Üstadın yanına gizlice çıkmıştım. Hz. Üstad çok hasta idi. Bana elini uzattı, ‘Tut’ dedi. Ben de tuttum ve öptüm. Ateşler  içindeydi, elim sıcağına tahammül edemiyordu. ‘İbrahim çok hastayım. Artık öleceğim, siz varsınız diye teselli buluyorum’ derken Ceylan Çalışkan geldi. Aynı şeyleri ona da tekrarladı. ‘Ne yapalım?’ diye çaresizlik içinde birbirimize sarıldık, ağlaştık, helalleştik. Üstad bize çok dua etti ve sonra bizi gönderdi. Dönüşte meseleyi kardeşlere anlattık, çok dualar ettik. Cevşenler okuduk. Sonradan anladık ki, Üstad’ı zehirlemişler.

“Kış mevsimi. Her taraf donmuş Afyon’un çevreyle irtibatı kesilmiş, demiryolu kapanmıştı. 15-20 gün şehre yiyecek, yakacak gelmemiş, sular akmıyordu. Hz. Üstad’ın pencereleri kırık dökük, döşeme tahtaları aralıklı, ısınmak mümkün değil. O gün Hz. Üstad’ı önünde bir gaz tenekesi, içinde bir mikdar mangal kömürü, bir çaydanlık, çift battaniye altında iki kat olmuş halde gördüm. Üstadın koğuşunun karşısında bir koğuş daha vardı ki, o koğuştaki pencerenin camları yeniden takılmış, kapıları tamir ettirilmişti. Koğuşun içinde dökme soba, sıcak hamam gibi banyo suları akıyor. Bu koğuşta komünizmden müebbet hapse mahkum bir genç kadına tecavüz etmiş bir doktor, bir de siyasî mahkum vardı. Bunlar imtiyazlı mahkumlardı. Dışarıdan yardımları gelir; hatta komünist gecelerinde dışarıda gezdiklerini söylerlerdi.

“Altı kadar koğuş vardı. Her koğuşta Nur talebeleri bulunuyordu. İdareye, savcılığa ‘Soğuktan donuyoruz, Üstadımız artık dayanamıyor, kömür, yakacak, soba…’ şekilde yazılar yazıldı. Fakat hiçbir netice vermedi. Bu meseleden halk da haberdar olmuştu. Halk ‘mahpuslar donuyor’  diye duymuşlar ve ileri gelenler zorlamışlar. Sonunda istasyonda kalmış olan bir kamyon kadar maden kömürü jandarmaların nezareti altında torbalarla ağır cezalı mahkumlara taşıttırılıp hapisane bahçesine getirildi. Herkese birer teneke verdiler. Ama bu defa o kömürü yakacak ne soba vardı, ne de mangal. Bunun için kömür hiçbir işe yaramadı. Sonunda Mustafa Osman kardeş bir kağıt üzerine saçtan yapılmış ızgaralı bir kömür sobasının krokisini çizerek kendisi adına aldırttı. O sırada Üstad’ı o geniş ve camları kırık koğuştan aldılar. Beşinci Koğuşa verdiler. Güya Üstad’a acıdılar. Halbuki bu koğuş yankesicilik ve hırsızlık suçlarından mahkum olan serserilerin  bulunduğu kalabalık bir koğuştu. Tâ ki, Hz. Üstad, alışık olmadığı bu gürültülü yerde daha çok inlesin.

“Bizim koğuşla ikinci koğuşa aynı kapıdan girildi. Biz kendi hissemize düşen kömürleri Hz. Üstad’a hediye ediyorduk. Mustafa Osman da yaptırdığı sobayı Üstad’a  hediye etmişti. Üstad’ı aldıkları Beşinci Koğuşta Nadir Hoca diye bir mahkum vardı. Oraya bakıyordu. Hemen koğuşun bir kısmını battaniyelerle bölerek Üstad Hazretleri için bir oda yapmış, içine de sobayı kurmuş. Üstad’ı oraya almış ve sobayı yakmışlar. Mahkûmlar Üstad’ı rahatsız etmemek için hiç ses seda çıkarmıyorlarmış. Diğer koğuşlar, gardiyan ve müdür odaları soğuktan donmuş bir halde iken, Üstad’ın bulunduğu koğuş, hamam gibi sıcak olmuş bir Cennete dönmüştü. Mahkûmlar Üstad’a hizmet için yarışa girmişler ve namaz kılmaya başlamışlardı.

“İşte El-Hüccetü’z-Zehra böyle bir hava içinde yazılmaya başlandı.”

Bu parlak, bu zehra hüccet, hârika delilleriyle bir şaheserdir ama zindanlarda yazılmıştı.

“Ellerimizi acıtan dikenler, bir gün işte böyle avucumuza renk renk ve güzel kokulu güller doldurur.”

[Abdullah Aymaz] 28.2.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Derin devletin gazetesi ve son büyük oyun [Akif Umut Avaz]

Fiili diktatörlüğünü yasallaştıracak tarihi referandum yaklaştıkça Erdoğan’ın, geleneği olduğu üzere, tepe tepe kullanılabileceği bir mağduriyete duyduğu ihtiyaç kendisini daha fazla hissettiriyor. Bu amaçla girişilen irili ufaklı denemelere rağmen esaslı bir mağduriyete duyulan bu ihtiyaç henüz giderilebilmiş değil.

Kabul edelim ki çok esaslı bir mağduriyet senaryosu olarak başarıyla sahnelenen 15 Temmuz askeri darbe teşebbüsünün üzerinden zaman geçtikçe etkisi azalıyor. Amacının ve aktörlerinin kimler olduğu başta olmak üzere hakkındaki soru işaretleri, çelişkiler ve şüpheler artıyor. Bu durum, demokrasi tabutuna son çiviyi çakmakta kullanılacak esaslı ve yüksek dozda bir mağduriyete olan ihtiyacı daha da büyütüyor.

Etkili “hayır” kampanyası yapabilecek muhalefet liderlerinin tutuklanıp geride kalanlara gözdağı verildiği, “hayır” diyen vatandaşların gözaltına alındığı, özgür tartışmaya zemin oluşturacak medya organlarının kapatıldığı, muhalif her sesin susturulduğu, hapishanelerin hırsız, katil, tecavüzcü, tacizci gibi gerçek suçlulardan arındırılıp muhalif aydınların çilehanesine dönüştürüldüğü bir ortamda adil ve özgür bir oylama yapılamayacağı ortada. Bu yüzden 16 Nisan referandumunun kesinlikle demokratik, özgür ve adil olamayacağı tespitini şimdiden peşinen yapabiliriz.

SORGULANMAZLIK ZIRHI İÇİN ESASLI BİR MAĞDURİYET LAZIM

Hiç şüpheniz olmasın ki, Erdoğan da kendi eseri olan bu rezil durumun farkında. Zaten yeni ve çok esaslı bir mağduriyete olan ihtiyacı biraz da bundan kaynaklanıyor. Kotarabilirse böyle bir mağduriyet sadece oylama sonuçlarını lehine çevirmesine yaramayacak. Ne yaparsa yapsın olur da sandıktan istediği sonucu alamazsa bile mutlaka deklare edeceği büyük zaferini böylelikle sorgulanamaz hale getirecek.

Ellerinde örnek alacakları başarılı bir tecrübe de var. Açıklığa kavuşturmak şöyle dursun, özenli bir gayretle üstünü kapatmaya çalıştıkları tuhaflıklarla dolu 15 Temmuz darbe müsameresi sonrası Erdoğan’ın anayasayı çöpe atarak gerçekleştirdiği asıl darbeyi sorgulayan mı oldu sanki? Öte yandan, Erdoğan’ın iştahını kabartan bu şeytani tecrübenin bir benzerini denemesinden kendisini alıkoyabilecek bir güç de kalmadı? Öyleyse Kabataş yalanı, 17/25 Aralık kepazeliklerinin üstünü örtmek için piyasaya sürülen akıl almaz yalanlar, Sümeyye suikastı palavrası, 15 Temmuz müsameresi ve benzeri bir sürü mağduriyet mizanseniyle bugüne kadar gemisinin yelkenlerini hep güç ve iktidar rüzgârıyla doldurmayı başarmış Erdoğan’ın aynı yönde yeni teşebbüslerini beklemek gerekir.

Unutmayalım ki, 2007’den beri Erdoğan’ın esaslı mağduriyet oluşturma amaçlı her teşebbüsünde ordu içindeki bazı unsurlara hep başrol verildi. 17/25 Aralık 2013’te hırsızlık, rüşvet ve yolsuzlukta suçüstü yakalandığı andan itibaren uydurduğu “FETÖ” palavrasını inandırıcı kılmak için bile kanlı darbe teşebbüsüyle başrolü yine Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki aynı yapılar üstlendi. Bu rol dağılımının, 27 Nisan 2007 e-muhtırasının hemen akabinde, Erdoğan’ın dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de yaptığı kirli pazarlıklarla nasıl bir ilişkisinin olduğunu hala bilemiyoruz. Ama o görüşmeden sonra Erdoğan ve TSK içerisindeki bazı unsurların, bazen ters köşe atraksiyonlar yaparak da olsa, aynı hedefe doğru hareket ettiklerine dair kuşkular taşımak için sebep çok.

‘DEVLET GAZETESİ’ HÜRRİYET TAM DA BUGÜNLER İÇİN VAR

İşte bu noktada, oldum olası kendisine hep “devlet gazetesi” demekten gurur duyan Hürriyet ve lokomotifliğini yaptığı Doğan Medya Grubu’nun diğer yayın organlarının oynadığı rol önem kazanıyor. 10 Eylül 2002 tarihinde Zaman gazetesine verdiği röportajda Aydın Doğan Nuriye Akman’ın sorularına şöyle cevap vermişti (Erdoğan, eşi benzeri görülmedik bir vandallıkla Zaman’ın tüm arşivini yok ettiği için bu söyleşinin orijinaline ulaşmak artık imkansız.):

“- Siyasi görüşünüzü açıklarken, ‘mek parmak soldayım’ dermişsiniz.

– Evet, ben onu Milliyet gazetesi için söyledim.

– Nedir ‘mek’? Bir Kelkit lafı mı?

– Evet, çok az demek…

– Milliyet ‘mek parmak’ soldaysa, Hürriyet nerede?

– Hürriyet devlet gazetesi daha çok.

– Güzel! Demin devlet gazetesi olduğunu kabul etmiyordunuz, şimdi itiraf ettiniz. (Kahkahalar)

– Bunun için fazla konuşmamak lazım. (Kahkahalar) Ben bir kadeh içmiş olsaydım, sen beni felaket konuşturacaktın demek.

– Hürriyet’i herkese verirler mi derken, bunu demek istiyordum.

– İyi ediyordun. (Kahkahalar) Ne diyeyim?”

Özellikle TSK içerisinde kümelenmiş derin bir yapı 28 Şubat 1997’de Türkiye’nin rotasını değiştirme amacı taşıyan süreç çerçevesinde mütedeyyin kesimlere karşı giriştikleri cadı avında arzuladıkları hedefe ulaşamamıştı. Ne medyada, ne eğitimde, ne sivil toplumda, ne de kamuda hedeflerine ulaşmak şöyle dursun, giriştikleri her anti-demokratik hamle ürettiği mağduriyetler yüzünden kendi itibarlarını yemiş bitirmişti.

Dipdiri olduklarından asla şüphe edilemeyecek aynı ekip ve devamları bugün başta Gülen Hareketi olmak üzere hedefe koydukları tüm sivil ve demokrat kesimleri yok etme işinde elverişli bir maşa kullanmayı neden akıl etmiş olmasınlar? Türk siyasetinde sihirli iktidar iksiri olan “mağduriyet”i neden Erdoğan’a bolca bahşettikçe bahşetmiş olmasınlar? Zamanı geldiğinde ise tüm zaaflarını ve açıklarını çok iyi bildikleri tarihin görüp görebileceği bu en kaypak siyasi müraiyi kendi amaçları doğrultusunda neden kullanmış olmasınlar?

Müesses nizamın ne medyasına, ne iş dünyasına hiç dokunulmazken, daha geniş açıdan bakıldığında onların menfaatleri adına hareket ettikleri görülen 28 Şubatçıların da kafayı taktığı liberallerin, solcuların, Anadolu sermayesinin ve Anadolu’ya hitap eden medyanın kökten kazınması, Kürt meselesinde onlarla aynı çizgiye gelinmiş olması size de tuhaf gelmiyor mu?

DERİN DEVLET OYUNLARINDA GENELKURMAY’IN YERİNİ MİT ALDI

İşte bu noktada, bana göre, taşlar yerli yerine oturuyor. Kemalist-laikçi derin devletin odağını eskiden Genelkurmay Başkanlığı oluştururdu. Bu derin yapı, dış politika ve güvenlikte Avrasyacı, iç siyasette bir nevi Baasçı amaçlar güderdi. Siyasal İslamcı Erdoğan kamuflajına rağmen aynı ekibin etkin olduğu yeni derin devletin eskiden tek farkı olsa olsa odağında bugün MİT’in bulunması olabilir.

Erdoğan’ın müsteşarını, nihayetinde yine asker kökenli Hakan Fidan’la, değiştirmek dışında hiç dokunmadığı MİT’i mevcut haliyle tam sahiplenmiş olmasındaki tuhaflık dikkatinizi hiç çekmiyor mu? Hele aynı MİT’in uzmanı olduğu türlü psikolojik harp yöntemleriyle burnuna adeta bir halka takmışçasına Erdoğan’ı istediği zaman istediği yere sürüklemedeki kabiliyetlerini göz önüne aldığınızda durum daha da ilginçleşmiyor mu?

15 Temmuz 2016 gecesi güya tarihi çağrı için Erdoğan’ın kendi telefonu ve onca danışmanının telefonu varken bir MİT’çinin (Nuh Yılmaz) telefonundan, yandaş onca yayın organı duruyorken özellikle o güne kadar kavgalıymış gibi gözüktüğü Aydın Doğan’ın ifadesiyle “devletin” CNN Türk’üne ve Hande Fırat’a konuşmuş olması bir tesadüf mü? Yoksa olay, derin devletin yeni güç merkezi olan MİT’in, derin devletin oldum olası medyası durumundaki Hürriyet ve kardeş yayın organlarını alışkanlıkla devreye sokmasından mı ibaretti? Bu konuda akla gelebilecek her soru, her şüphe makuldür ve mutlaka yüksek sesle dile getirilmelidir. Türk siyasetinde iktidar iksiri olan mağduriyet üretiminde geçmişte sıklıkla rol almış aktörlerin tamı tamına aynı rolleri üstlenmeleri bir tesadüf olabilir mi? Hiç sanmam…

15 TEMMUZ MİZANSENİNDE ROL VERİLEN TÜM AKTÖRLER YİNE SAHNEDE

En son bir derin devlet prodüksiyonu olan 15 Temmuz mizanseninde rol verilen tüm aktörler, referanduma haftalar kala bugün yine sahnedeler ve kabul edelim ki rollerini hakkıyla oynuyorlar. Haber alma kaynakları 15 Temmuz’da deşifre olan Hande Fırat yine başrolde mesela. Tek farkla bu sefer kullandığı mecra CNN Türk değil, Hürriyet… Bir şiir vesilesiyle Erdoğan’ı ülkenin başına musallat eden derin yapılar (bu sefer odaklandıkları MİT’te) Erdoğan’a mağduriyet üretmekte yine TSK’yı kullanıyorlar.

Meğer bu sefer “genç subaylar” değil, doğrudan “karargâh rahatsızmış”… Hani şu aralarında çok yıldızlı komutanların da olduğu binlerce mensubu abuk sabuk iddialarla hücrelerde gece gündüz işkence gören karargâh… Silah arkadaşlarının düşürüldüğü durumdan değil ama başka 7 konudan çok ama çok rahatsızmış… Erdoğan ise son derece başarılı olduğu aynı rolde yine: Değer tanımaz gaddar bir zalimin olabilecek en aşağılık hali olan mağduru oynama rolünde.

MİT’le ve derin devlet yapılarıyla ilişkileri konusunda hakkında envai çeşit şaiya bulunan Devlet Bahçeli’nin akıl almaz bir hızla sert Erdoğan karşıtlığından koşulsuz Erdoğan yardakçılığına dönüşümünü de açıklayabilecek bu yaklaşım, konvansiyonel derin devletin iplerini tamamen ele geçirdiği Erdoğan kamuflajıyla hedeflerine hızla yaklaştığı öngörüsünü esas alır.

Bahçeli’nin her normal insanın midesini bulandıran bu tuhaf hali, TÜSİAD’ın olup bitenlere dair hiçbir rahatsızlık izhar etmemesi, TSK içerisindeki laikçi askerlerin olup bitenden hoşnut olmadıklarına dair tek bir imada bile bulunmamaları, devlet gazetesi Hürriyet ve ait olduğu grubun mevcut gidişata canla başla destek olması cirmini kestiremediğim ama büyük ama çok büyük olduğundan şüphe duyduğum yeni bir şeytani oyunun sahnede olduğuna işaret ediyor. Kimbilir, belki de bu sahnelenen son büyük oyun olacak… Demokrasinin tabutundaki son büyük çivi…

[Akif Umut Avaz] 28.2.2017 [TR724]

O rakam Ocak’ta işten attıklarınızın yarısı bile etmiyor [Analiz: Semih Ardıç]

Talimatla enflasyonu düşürdüğünü zannedenler bu defa işsizlere de aynı metotla iş bulacaklarını iddia ediyorlar. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu 1,3 milyon üyesi adına Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a ‘huzurda’ işsizliği azaltma sözü verdi. ‘Gümbür gümbür’ sözlerin sarf edildiği toplantının üzerinden neredeyse bir ay geçti.

İş âlemi, akademi ve medya, Saray’ın kapı kulu haline geldiğinden bu yana Türkiye’de makuliyetten uzak hiçbir mevzua muhalefet edilmiyor, edilemiyor. Paralel Hazine ve ballı ihalelerin ilk safhasında olduğu gibi işsizliği talimatla azaltma teşebbüsüne de itiraz gelmedi. Aklı başında biri çıkıp, “Dalga mı geçiyorsunuz? Şirketler maaş vermekte zorlanırken nasıl ilave eleman istihdam edecek?” demedi, diyemedi.

İŞSİZE BİR PARMAK BAL

16 Nisan’da referandum sandığı kurulacak. O tarihe kadar işsizliğin azalmayacağını bizzat bu kampanyaları tertip edenler gayet iyi biliyor. Maksat ‘çalışıyoruz, hallolacak’ mesajı vermek. Kampanyayı tertip edenlerin maksadı sadece oy ütmek. İşsizin ağzına bir parmak bal çalıp referandum köprüsünden karşıya geçmekten başka bir gayeleri yok.

İstihdam seferberliğine verilecek en isabetli isim ‘referandum seferberliği’ olurdu. Trafik cezalarını bile tebliği ettirmeyecek kadar ayrıntıları hesap eden hükümet, parti kursalar yüzde 10 barajını rahatlıkla geçebilecek nüfusa (iş bulma ümidini kaybedenlerle yüzde 19,5) sahip işsizlere dâir propagandayı ihmal eder mi hiç!

Seferberliğin sebebi belli. Devletin ve özel sektörün imkânları, meselelere kalıcı çareler bulmak için değil sandıktan ‘evet’ çıkmasını sağlayacak kısa vadeli menfaatlere feda ediliyor. ‘Altay Tankı’na TÜMOSON motoru’ yalanının hakikatmiş gibi takdim etmekten emekliye 8 lira maaş promosyonu vermeye kadar serapa popülizm kokan adımlar bunlar… Yalan, hakikatin o göz alıcı elbisesi ile dolaştırılıyor, milyonlar kandırılıyor.

AKP 14 SENEDE YAPAMADIĞINI 3 AYDA YAPACAK!

İşsizlik AKP devr-i iktidarında yüzde 10’dan aşağı inmedi. Tek parti iktidarları arasında işsizlik sicili en bozuk parti AKP. Başarısız olduğu bu sahada 14 senede yapamadığını iki ayda mı yapacak? Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu 1 Şubat’tan itibaren 120 bin kişiye iş imkânı sunulduğunu söylüyor. ‘Gümbür gümbür’ istihdama bakın!

Her yeni elemanın bir senelik masrafı İşsizlik Fonu’ndan karşılanacağı halde beyan edilen rakam devede kulak misali. 120 bin istihdam, Erdoğan’ın da teşrif ettiği, hatta Deniz Ticaret Odası Başkanı Metin Kalkavan’ı “Benimle pazarlık mı yapıyorsun.” diyerek azarladığı o meşhur kampanya açılışına gölge düşürdü. Talimatla hareket etmeyi içine sindiren patronlar yakında bu fiyaskodan sigaya çekilebilir!

OCAK’TA 293 BİN 399 KİŞİ İŞSİZLİK MAAŞI İSTEDİ

‘İstihdam seferberliği’ sloganıyla allayıp pulladıkları kampanyanın içinin ne kadar boş olduğunu ispat eden daha çarpıcı bir rakamı paylaşayım. Ocak ayında işsizlik maaşı almak üzere 293 bin 399 kişi müracaat etti. Artış 2016 Ocak ayına nazaran yüzde 23,5. İşsizliğin ne kadar hızlı yükseldiğine işaret ediyor bu veri.

İstihdam seferberliğini tertip edenler kusura bakmasın amma velakin milletin aklıyla alay ediyorlar. Sadece Ocak’ta işten attıkları insan sayısı 293 bin 399. Şubatta seferberlik ilan ettiklerine göre en azından Ocak’ta işten attıkları kadar kişiyi geri almaları beklenirdi. Öyle olmadı. Bunun yarısı kadarını bile iş vermediler.

REFERANDUMDAN SONRA İŞTEN ATMAK SERBEST

İşsizlik Ocak’ta başka, Şubat’ta başka davranarak azalmaz. Hele hele şirketlere, ‘ne yapıp edin asgarî 3 ay çalıştırın’ nevinden referandum ayarlı şartlarla hiç azalmaz. Bunun ‘Nisan’dan sonra işten atsanız da olur’ demekten ne farkı var! Hükümet işsizliğin ortalığı kırıp geçirdiği Türkiye’de 3 aylığına verilen işi lütuf sayabilir. Vatandaşın, hassaten işsizlerin penceresinden ahval öyle görünmüyor. Zira çalıştıkları dönemde peşinen ödedikleri paralarla ayakta duran İşsizlik Fonu’ndan iktidarın işine geldiği şartlarda iş/maaş hakkı tanımak işsizlere yapılmış en ağır hakarettir.

Hülasa… Yeni istihdamın getireceği 12 milyar TL yük, İşsizlik Fonu’ndan karşılanıyor. Mamafih şirketler ocakta işten attıklarının yarısını bile geri almıyor. İstihdam edilen kişiler nispeten talihli sayılabilir. Amma velâkin onları da ‘üç ay tutma’ mecburiyeti var. Referandum geçtiğinde kriz sürerse ilk onlar feda edilecek. AKP senelerin kronik meselesi işsizliğe tenakuzlarla dolu kampanyayla mı çare bulacak? Kimse işsizleri istismar ederek hayal tacirliği yapmasın. İşsiz sayısı düşmediği gibi artıyor.

Bunun ismine de ‘istihdam seferberliği’ deniliyor.

Ne kadar da ikna edici değil mi?

[Semih Ardıç] 28.2.2017 [TR724]

Süleyman hep başbakan karargah hep tedirgin [Tarık Toros]

Zaman çabuk geçiyor. Bundan tam 1163 gün önce, dönemin başbakan danışmanı Yalçın Akdoğan, “Ülkesinin milli ordusuna kumpas kuranlar” diye yazmıştı. Sonraki aylarda darbe davalarının sanıkları tahliye oldu ve ‘kumpas’ kelimesi gerek iktidar gerekse muhalifi kesimlerce benimsendi. Bir kere daha altını çizelim: Tam 3 yıl 2 ay 4 gün geçti. Peki, davalar ne oldu?

Sanıkları dışında takip eden kalmadı ama halen devam ediyor. Örneğin, Ergenekon davası İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 21 Haziran 2017’den itibaren yeniden görülmeye başlanacak. İstanbul 18. Ağır Ceza’da görülen Oda TV davasının geçen 15 Şubat’ta duruşması vardı. Dava 12 Nisan’a ertelendi. Öyle ki, soruşturma süreci dahil 7 yıldır devam eden bir dava bu. 134 sayfalık iddianamesi 5,5 yıl önce kabul edilmişti. Sanıkları bir ila bir buçuk yıl tutuklu kaldı. Son tutuklular, Yalçın Akdoğan’ın yazısından 12 gün önce tahliye edildi.

KUMPASSA NEYİN ERTELEMESİ BU?

Hani kumpastı. Hani uydurma delillerle açılmıştı. Hani, suç üretilmişti. Hani, suç örgütü icat etmek için siyasi cinayetler işlenmişti? Derdim davayı kaşımak değil. Kitap yazmak suç değildir. Bunu birkaç kişinin farklı ofislerdeki bilgisayarları kullanarak ortak bir dosya üzerinde yapması da durumu değiştirmez. Basılmamış kitaba dava açılmıştır. Daha o gün ortaya çıktı ki, koparılan gürültünün aksine iddianame de çok zayıftır. Peki, sormazlar mı, bu davalar neyi bekliyor hala?

UYDURMAYSA DEVAM EDEN NE?

Tuhaflıklar bu kadar mı sadece. Kumpas davaları da sürüyor bir yandan, bilirkişi davaları vesaire. Bu davaları soruşturan tüm polis, savcı ve hakimler 2 ila 3 yıldır tutuklu. Bir kısmı da tutuklanmamak için yurt dışına çıktı. Öyle acayip bir tablo var ki, Akdoğan’ın kumpas yazısının üzerinden üç yıl iki ay dört gün geçmiş, hem kumpas soruşturmaları açılmış davaları görülüyor, hem de “uydurma” denilen davalar devam ediyor. Kaldı ki, “kumpas” iddialarının geçmişi, üç-dört yıldan daha eskiye dayanıyor.

SADECE KENDİLERİNİ ‘AKLADILAR’

Kimse kalkıp adli süreç demesin! Bakın 17-25 Aralık’a… Emniyete, yargıya biçim verilip aylar içinde kapatıldı. Dosyalar imha edildi. Hoş, yargı safahatına girmiş hiçbir bilgi ve belge kaybolmaz, bunu da en iyi kendilerini akladığını zannedenler bilir. Demek ki istenirse şıp diye kapatılıyor. Davalar halen devam ettiği için belli ki istenmiyor! Belli ki, Ankara’daki egemenlik ve güç savaşı davaları bir biçimde “diri” tutuyor. Hem bakmayın kumpas dediklerine, kendi bakanları, kendi gazetecileri defalarca Sarıkız’dan girdi, Ayışığı’ndan çıktı, Balyoz’la başladı, Kafes’le bitirdi. Bunlar, kumpas denilen iddialara konu darbe planlarının kod adları.

İFADELER ORADA DURUYOR

Daha önce not düşmüştüm, yine tekrarlayayım: Ömrüm vefa ederse “Tanık ve Sanık ifadeleriyle Ergenekon” diye tümüyle açık kaynaklardan ve duruşma tutanaklarından derlenen bilgilerle bir kitap yazmak isterim. Soruşturmayı ana hatları ile teyit eden nice ifade var. Sadece o mu, komutanların gazetelere verdikleri röportajlar, “darbeyi o önlemedi ben önledim” kapışmaları ayrıca kitap olur. Bugün yeri ve sırası değil, alıcısı da yok. Bir kumpas lafıdır gidiyor işte. Hukuk ihlalleri yok mu, olmamış mı? Elbette var. Sapla samanı ayıran yok ki. Davalar ihlalden bozuldu, yeniden yargılamada vaziyeti görürüz, yine ileri tarihe ertelenmezse tabi.

DEVLET ‘BELGE YALAN’ DEMİYOR Kİ

Kumpas davaları demişken… Burada da bir yanılsama var. Bilirkişi davaları gibi teknik konular bir tarafa, özellikle gazeteciler hangi suçlamalarla yargılanıyor biliyor musunuz: “Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etme”, “Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklama”, “Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri çalma”, “Terör örgütü üyesi olma” vesaire. Benzer durum MİT TIR’ları davasında da var. Yani bir anlamda devlet, “belgeler düzmece” demiyor esasen, “Devlet sırrını nasıl ele geçirip yayınlarsınız” diye gazetecileri içeride çürütüyor. Kamuoyu da seçimden seçime, referandumdan referanduma mütemadiyen güncellenen “vesayet tehdidi” ile avutuluyor. Ordu hallaç pamuğu gibi atıldı, karargah hep “tedirgin” mesela! Gün gelecek, “darbe darbe” diye gaz verenlerin öz hakiki darbeci oldukları görülecek görülmesine de kamçılanacak “çakma darbeci” kalmamış olacak.

Fikret Kızılok, Demirel için yazıp söylemişti: “Ne padişah ne sultan / Bir enişten bir ablan / Yanında bir de baban / Sefam olsun yaradan / Süleyman hep başbakan / Hep başbakan hep Süleyman.”

[Tarık Toros] 28.2.2017 [TR724]

Bu yaşananlar kaç 28 Şubat eder? [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Postmodern darbe süreci 28 Şubat’ın üzerinden 20 yıl geçti. Bugün iktidarda olanların ‘mağduruz edebiyatı’ ile sıkça kullandığı 28 Şubat uygulamaları son 3 yılda bizzat ‘sivil iktidar (!) eliyle hayata geçirildi. Askerlerin başaramadığını, Tayyip Erdoğan ve AKP rejimi sivil bir vesayet inşa ederek başardı. Zulüm ve haksızlıklar o kadar çok ki, artık kimsenin bugün yaşananları 28 Şubat ile kıyaslayacak gücü kalmadı.  Çünkü her gün her hafta, her şehirde, her ailede bir 28 Şubat yaşanıyor.

Kitlesel fişleme, kitlesel tasfiye, işkence, kötü muamele, ifade ve basın özgürlüğünü sıfırlama, kapatılan gazete, tv ve yüzlerce yayın kuruluşu, kapatılan okullar, yurtlar, haksız yere mahpus yatan 100 binler, Anadolu sermayesinin tasfiyesi ve el koymalar, başörtülü kadınların öğretmenlikten, teyzelerin kermesten tutuklanması…  Liste uzun.  Ortada ikna odaları yok, çakma manşetler dışında. 28 Şubatçılar başaramadı. Ama 20. yılında AKP ve iktidarı 28 Şubatçıların ‘1000 yıl sürecek’ diyerek dillendirdiği zulmü 3 yıl gibi kısa bir zaman dilimine sığdırdı ve başardı. Bakın askeri vesayetin isteyip de başaramadığı neleri başardı AKP ve Erdoğan iktidarı…

KİTLESEL GÖZALTI VE KİTLESEL TUTUKLAMA: 120 BİN GÖZALTI-46 BİN TUTUKLU

15 Temmuz öncesinde ‘paralel’ safsatasıyla başlatılan cadı avı kapsamında  önce polisler, işadamları, esnaf, öğretmen ve gazeteciler ile başlayan tutuklama furyası bir yıl içinde felaket boyutuna ulaştı. 15 Temmuz darbesinden sonra somut dayanaktan yoksun bir şekilde, 120 bine yakın gözaltı yapıldı, 45 bin 882 kişi tutuklandı. Halen cezaevlerinde 123 bin hükümlü, 79 bin tutuklu var. Bunların yarıya yakını f..  iftirası ve  iddiasıyla tutuklanmış durumda. 7 aydır hapiste tutulan, hakkında suçlamaları bilmeyen ve iddianameleri hazırlanmamış onbinlerce insan var.

KİTLESEL TASFİYE ve İHRAÇLAR: SEZER YAPMADIĞINI ERDOĞAN KHK İLE YAPTI

28 Şubat’ta sürecinde askerlerin talebiyle  mütedeyyin memurların ihracı için AnaSol hükümeti isteğiyle  Memurlar Karannamesi çıkarıldı. Bugün vesayetçi olarak eleştirilen dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer düzenlemeyi veto etmişti. AKP hükümeti ise 15 Temmuz bahane ederek çıkarttığı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kitlesel tasfiye kararları alıp uyguluyor.  Ülkede 7 ayı aşkındır OHAL rejimi uygulanıyor. Tayyip Erdoğan başkanlığındaki bakanlar kurulu kararları, MGK tavsiyeleri ile 130 binden fazla memura işlem yapılırken, solcu-sağcı, milli görüşçü-cemaatçi deyip 100 binden fazla kamu personeli işsiz bırakıldı.  Kapatılan üniversitelerle birlikte  7 bin 500’e yakın akademisyen işsiz bırakıldı ve ihraç edildi.

DÜN ‘YEŞİL SERMAYE’ İDİ, BUGÜN ANADOLU SERMAYESİNİN TAMAMINA EL KONUYOR

Kombassan, Yimpaş ve Petlas gibi şirketler ‘yeşil sermaye’ denilerek hedef haline getirilmişti 28 Şubat’ta. Ürün ve şirketleri boykot kararları alınmıştı. Ancak hiçbir zaman müsadere ve el koyma kararları alınmadı. AKP’nin muhalif işadamlarına yönelik baskıları 2015’te başladı. TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz’dan TUSKON üyelerine, Akın İpek, Boydaklar gibi Anadolu sermayesinden Aydın Doğan’a herkes halen hedef. İşadamlarının şirketlerine, mal varlıklarına tek bir hakim kararıyla sulh cezalar eliyle el konuyor.

Bank Asya, İpek-Koza,  İstikbal,  Feza Gazetecilik, Küçükbay Yağ, Dumankaya, Naksan, HES Kablo, Kaynak Holding, Fi-Yapı, Alfemo, Akfa holding gibi  Anadolu sermayesi TMSF’ye devredildi. Tasfiye ve müsadere hakkı tanınan TMSF’ye 22 Şubat 2017 tarihi itibariyle devredilen ve kayyım atanan şirket ve holding sayısı 810. (http://www.tmsf.org.tr/sirket)  Hiçbir mahkeme kararı, yargılama yapılmadan şirketlere el kondu, ne evrensel hukuk ne  İslam hukukunda olan ‘müsadere’ uygulanıyor. Binlerce esnaf, işadamı, ara ve tepe yönetici , uzman hapiste. Hazine ve Çevre Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Müdürlükleri eliyle gasp edilen özel gayrimenkul sayısı Ocak 2017 itibariyle 70 bini geçmişti.

GÜLEN’E 28 ŞUBAT SÜRECİNDE TEK DAVA, AKP İKTİDARINDA 27 DAVA

28 Şubat sürecinde Refahyol (Refah Partisi-Doğru Yol Partisi) iktidarına yönelik siyasi kararlar alınırken tek kişilik terör örgütü üyeliğinden dava açılan isim Fethullah Gülen idi. 20 Haziran 1999’da ‘irtica, örgüt üyeliği ve devleti el geçirme’ suçlamasıyla dava açılan ve ‘idamla’ yargılanan Gülen, 8 yıl süren yargı sürecinde Yargıtay onamasıyla 1999’da beraat etti, suçsuz bulundu. Bugün ise hakkında yine idam manşetleri atılıp, idam yargılamaları yapılıyor.  İstanbul ve Ankara’daki iki ana davanın dışında Gülen’e yönelik 2 yıl içinde ‘ müebbet istemiyle’ açılmış dava sayısı 27.

EĞİTİMDEN SİVİL TOPLUMA DARBE DÖNEMLERİNİ KATLAYAN TASFİYELER

Başörtüsü yasağı, katsayı zulmü, üniversite ve MEB’de fişlemeler 28 Şubat’ın gündemiydi.  AKP’nin son 7 KHK ile ortaya koyduğu akademik tasfiye 28 Şubat’ı da 12 Eylül darbesini de solladı. 12 Eylül darbesinde 3 bin 854 öğretmen, 120 akademisyen ihraç edilmişti.  15 Temmuz bahane eden AKP iktidarında son 7 ayda önce dekanlar istifa ettirildi, 80 bin öğretmen açığa alındı, 7 bine yakın akademisyen ihraç edildi. Rektörlük seçimleri kaldırıldı, YÖK eliyle rektörlük kurumu ve seçim Cumhurbaşkanına yani Erdoğan’a bağlandı.

15 üniversite kapatılırken yurt, okul, etüt merkezi olarak kapatılan kurumların sayısı 2 bin 400. Sivil toplumda da büyük tasfiye yaşanıyor. 19 sendika, 1700 dernek ve vakfın faaliyeti durdurulup mal varlıklarına el konurken, konuşan STK’lar ve başkanları hedefte. Askeri okullar, polis okulları ve koleji kapatıldı. Türkiye’nin başarılı 170 lisesi öğretmen tasfiyeleri eliyle parti okulu haline getirildi.

GİTTİ BRİFİNG MEDYASI, GELDİ YANDAŞ VE TETİKÇİ MEDYA

28 Şubat sürecinin en hatırda kalan yanlarından biri askeri vesayetin medya eliyle attırdığı manşetler, andıçlanan gazetecilerdi.  ‘Üst düzey bir komutana’ dayandırılan manşet haberlerle siyaset ve siviller baskı altına alınmaya çalışılıyordu. Genelkurmay sözcüsü Erol Özkasnak’ın medya brifingleri tarihe geçmişti.

AKP ve Erdoğan ise muhalif basının tamamını el koyma, kapatma, gazetecileri hapse atma gibi daha kalıcı ve kesin bir çözüm (!) üretti. Süreç 2014 Aralık ayında  Zaman, Samanyolu, İpek Medya (Kanaltürk, Bugün TV, Millet ve Bugün) gazetelerine baskınlar ve el koymalarla başladı.

Mart 2016’da 1 milyon tirajlı Zaman’a  ve bünyesindeki Aksiyon, Cihan Haber Ajansı, Irmak Tv gibi yayın kuruluşlarına el konuldu, kayyım atandı. 15 Temmuz darbesinden sonra tablo felakete döndü, 170 basın kuruluşunun kapısına kilit vuruldu. Darbe karşıtı yayınları çok net bilinen ve AKP muhalifi olmak dışında bir suçu olmayan yüzlerce gazeteci talimatla tutuklandı. Halen cezaevlerinde 191 gazeteci var.  5 haber ajansı, 32 Tv kanalı, 62 gazete, 21 dergi, 31 radyo, 29 yayınevi kapatıldı. Yüzlerce gazeteci işsiz ve sürgünde…

HAVUZUM GELDİ TETİKÇİ GAZETECİLİK TÜREDİ

Zaman, Cumhuriyet, Özgür Gündem, Birgün, Evrensel, Hürriyet, Cihan Haber Ajansı, DİHA, Jinha, Etha TRT, Meydan, Özgür Düşünce, Aksiyon, Vatan, Azadiye Welat, Sözcü, Yeniçağ … Fikirleri farklı bütün yayın kurumları AKP karşıtı olduğu için hedefe kondu.

Bu manzara içinde en korkunç olanı ise, köşelerinden, tv ekranlarından gazetecileri hedef haline getiren, tutuklayıp dayak attıran Cem Küçük, Fatih Tezcan vari isimlerin gazeteci olarak anıldığı yandaş, tetikçi medya oluşturulmasıydı. 17-25 Aralık sürecinde medyayı ele geçirmek için Erdoğan ve Binali Yıldırım ekibinin kurduğu iddia edilen komisyonu ‘havuz’u oluşturulduğu (ihale karşılığı işadamlarından 600 küsür milyon dolar toplanmak suretiyle) ortaya çıktı. Gözaltı, tutuklama, el koyma ve tehditler ile medya AKP ve Erdoğan bağımlısı yayın yapar hale getirildi. Gazetecilik öldürüldü, halkın doğru bilgilenme hakkı yok edildi.

İŞKENCE VE ZULÜM ZİRVE YAPTI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu, Avrupa Parlamentosu gibi doğrudan anayasal ve yasal bağlayıcılığı olan kurumların uyarılarına rağmen hukuk askıya alındı, ülke OHAL ve KHK’larla yönetiliyor. Türkiye tarihinde ilk kez hükümet Birleşmiş Milletler’e başvurarak adil yargılamayı rafa kaldırdığını, tutuklananlara insanca davranmayacağını, dünyaya ilan etti. İşkence itirafları ve tespitleri mahkeme kayıtlarına girdi.

Kırıkkale’de 48 tutuklu işkenceyi ve işkenceci polisleri tek tek anlattı. Cezaevleri, emniyet sorgu mekanlarında işkence yapıldığı insan hakları dernekleri ve avukatlar eliyle tescillendi. Uluslararası gözetim kurumları Af Örgütü ve AİHM ve BM komisyonları raporlarına girdi. Cezaevlerinde ve soruşturmalarda şüpheli şekilde ölen, ancak intihar etti diye kamuoyuna duyurulan 40’tan fazla insan olduğu ortaya çıktı. Gazetecilere sözlü, fiili taciz edildiği, bayan öğretmenlere tecavüz edildiği belirlendi, polis-asker-öğretmen sivil ve memur erkek kişilere şişe ve copla tecavüz, fiili tecavüz suçları işlendi.

Evet AKP rejiminin bütün bu zulüm çemberi içinde insan haklarını, demokrasiyi hukuk devletini yerle bir etti. Örnekler onlarca sayfayla çoğaltılabilir.

“Eskiden olan da buydu. MGK bir karar alır, bunu hükümete bildirirdi. Hükümetin işi de onu, devletin diğer kurumları tarafından uygulanmasını sağlamaktı. Genelkurmay da bu kararlar doğrultusunda brifing verirdi. 28 Şubat’ta gördük. Bunlar yargı mensuplarına anlatılırdı. Yargı da karar alırdı. Bugünkü de aynı şey. Askerin yapacağı işi seçilmişler yapıyor.” 15 Temmuz darbe girişiminden 15 gün önce Eski İstanbul Baro başkanlarından tecrübeli hukukçu Yücel Sayman’ın sözleriydi bunlar.

Seçilmişler (!) hukuku ve demokrasiyi askıya aldı ve bunları yaptı, yapıyor. Despotik ve tek adama dayalı bir rejim inşasını tescillemek için şimdi 16 Nisan’da başkanlık sistemi getirilmesi için Türkiye referanduma götürülüyor. Fiilen anayasa rafa kaldırıldı, hukuk ve insan hakları yok. Çaya çorbaya meze haline getirilse de İslam ve insanlık adına hiçbir kutsal ve değer kalmadı.

Kurban kesmek, burs vermek, kermes yapmak, bankada hesabı olmak, gazete aboneliği, evinde elinde risale-Gülen kitabı bulunması gözaltı ve tutuklama sebebi oldu. Teyzeler, nineler, ablalar, dedeler, lohusa kadınlar,başörtülüler, açıklar, Aleviler, Sünniler, Kürtler, milliyetçiler, solcular, sağcılar; muhalif herkes, Erdoğan ve AKP karşıtlığının bedelini ağır bir şekilde ödüyor. Evet, 28 Şubatçıların başaramadığını, AKP ve Erdoğan başardı!

[Erman Yalaz] 28.2.2017 [TR724]

Hangi ‘terörle mücadele’? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

Geçen hafta, sağ kulağında bandaj, gözleri kapalı, yüzünde darp izleri, kan oturmuş avurtlarıyla Abdi Aykut isimli, orta yaşın üzerinde bir adamla tanıştık. Önce sosyal medyada dolaştı fotoğraf, ardından CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu gündeme taşıdı ve Binali Yıldırım’la, Süleyman Soylu’ya sordu:

“Gözaltına alındıktan sonra işkence gördüğü bildirilen Abdi Aykut’un durumu ile ilgili işlem yapacak mısınız?”

Birkaç gün sonra Süleyman Soylu Trabzon’da bir toplantıda iddialara cevap verdi:

“Terörle mücadele ediyor Türkiye. Terörle mücadele sürerken bir muhalefet milletvekili çıkıp, ‘Mardin’de Koruköy’de ne oluyor? Orada bir köyü neden çevirdiniz?’ diye soru soruyor. ‘Orada işkence yapıyorsunuz’ diye bir anlayışı ortaya koyuyor. Bir yaşlıdan bahsediyor. ‘Ona işkence ediyorsunuz’ diyor. Hukuk devletinin dışında hiçbir şey yapılmıyor.”

Hızını alamadı ve şunları da söyledi:

“O yaşlının bulunduğu evi biz beş aydır takip ediyoruz. O ev İstanbul’da, Mersin’de, İzmir’de ve milletin canını acıtan patlamalara ev sahipliği yapan planın evidir. O yaşlı dediğiniz adam ise teröre ev sahipliği yapıyor. O köyde güvenlik güçlerimiz var. Köyün altını tamamen sığınağa çevirmişler. Belli ki bir hazırlığın içerisindeler. Orada çatışma hala daha sürüyor. Köyde bombaların, el yapımı patlayıcıların, Kalaşnikofların ve bu tür hazırlıkların ne işi var? Orayı üs haline getirdiler. Bunlar olurken çıkıp muhalefet partisinin birkaç milletvekili bana soru soruyor. Bana ne soruyorsun, git Kandil’e sor, git Karayılan’a sor da sana anlatsın ne olduğunu.”

İNSANLIĞIN ÇİVİLİ, ÇEKİÇLİ TARİHİ

O sihirli sözcük: ‘Terörle mücadele’.

Bundan sonraki yıllarda, medeni ile barbarı ayıran en önemli vasıflar arasında muhtemelen ‘terörle mücadele’ kapsamında neleri meşru gördüğü, nelere itiraz ettiği de yer alacak. ‘Terörle mücadele ediyoruz!’ o hâlde her haltı yemeye ehliyetimiz var! ‘Terörle mücadele ediyoruz!’ o hâlde asarız, keseriz, öldürürüz…

Sorun Abdi Aykut’un gerçekten ‘terörist’ olup olmamasında, o köyde terör planlaması yapılıp yapılmamasında değil. O bambaşka bir konu.

Sorun, ‘terörle’ nasıl mücadele ettiğimiz. Bunun, insanlığımıza nasıl etki ettiği… “Eline çekiç alan, her problemi çivi olarak görmeye başlar” sözündeki hakikat.

İnsanlığın tam da böyle çivili, çekiçli bir tarihi var. Bugünlere kolay yollardan gelmedik. İşkencenin, yargısız infazların ‘suç’ kabul edilmesi yeni sayılır. Aradan iki büyük dünya savaşı geçti. Ve insanlar her defasında bu konuda kaçak güreşmeyi seviyor.

Geçen yıl CIA’in işkencelerine dair ABD Senato’sunda kapsamlı bir rapor hazırlandı. O raporda uzmanlar, net bir dille, işkencenin bir işe yaramadığını anlattı. İşkence ederek bilgi alınabiliyor muydu? Hayır. İşkence yöntemiyle başkalarının terör eylemlerinden vazgeçmesi sağlanabiliyor muydu? Hayır. The Gatekeepers (2012) diye bir belgesel var, İsrail istihbaratını yöneten insanlarla yapılmış röportajlardan oluşuyor. Seyredin, işkenceyle zulümle bir yere varılıp varılamadığını kendi ağızlarından dinleyin. (İşkenceyle ‘sonuç’ alınsa bile, işkence meşruiyet kazanmaz gerçi.)

GÜÇ GÖSTERİSİ

Peki, neden dünyada yaygın bir şekilde işkence var? Bunun bir basit, bir de karmaşık cevabı var. Basit cevap: Güç gösterisi.

Akademisyenlerin Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki eyleminde gencecik öğrencilere, akademisyenlere copla müdahale ederken, polislerin suratlarının aldığı o ifadeye dikkatlice bakın. Sadece o eylemde değil, eline cop, üstüne yetki verilen her polis (ya da insan evladı), yeterli bir motivasyonla, o duruma gelebilir.

Fizik kuralları gibi basit bu: Su, 100 derecede kaynar. Ancak basıncı arttırırsanız, mesela düdüklü tencerede kaynatırsanız, 100 dereceden daha çabuk da kaynar.

Gezi Parkı olaylarından bu yana polise “Destan yazdı!” denilerek sahip çıkılan, her kafa göz yardıklarında taltiflerle ödüllendirilen bir atmosferde, suyun kaynamama şansı yok. Üstelik işkence eden, insanları protestolarda yerlerde sürükleyen, tartaklayan polislerin bir sorumluluğu da yok. Niye kaynamasın?

ADALETSİZLİĞE ZEMİN KAZANDIRMAK

Karmaşık cevap, güç gösterisiyle adaletsizliğin kesiştiği noktada karşımıza çıkıyor. Süleyman Soylu’nun açıklaması bu yönüyle anlamlı. “Biz bu adamı takip ediyoruz ve suçlu” diyor özetle Soylu. Üstelik bir insanı ‘suçlu’ ilân edebilmek için mahkeme kurulması ve âdil bir şekilde yargılanması gerekirken.

ABD’de Usame Bin Ladin’in mahkemesiz öldürülmesi bile, tartışma konusu olmuştu. Vietnam Savaşı’nda, Irak İşgali’nde, Afganistan’da yaşanan ne kadar işkence, kötü muamele, yargısız infaz varsa çeşitli şekillerde medyada yer aldı. Kamuoyunda defalarca gündeme getirildi. (Sonuçta Amerikan halkı gitti, işkenceyi makul bulan bir adamı, Donald Trump’ı seçti, bu da ayrı bir tartışma.)

Soylu, hukuk içinde mücadeleden bahsederken, belli ki hukuktan zerre anlamış değil. Düşmanı (teröristi) insandan saymamak, adalet getirmiyor. Bilakis, adalet fikrinin altını oyuyor.

Zira hukuk öncelikle vatandaşların suç işlediklerinde dâhi belirli bir çerçevede karşılığını görecekleri bir sistem için var. Bu çerçeve, onların ‘iyiliği’ için kurgulanmış bir çerçeve değil sadece, bizim, yani o suçun cezasını verecek toplumun ‘iyiliği’ için de önemli. Toplum, suçluları cezalandırırken suçlularla aynı hissiyata, yani zulmetmeye meyletmemek için mahkemeleri ve hapishaneleri icat etti. (Bunların usulsüz kullanımı da ayrı bir mesele ve şu an Türkiye’de bir de bu problem var.)

ADALET HİSSİNİ KAYBETMİŞ TOPLUMLAR

Çünkü şiddet, şiddeti çağırıyor. Birisinden dinlemiştim, Bediüzzaman talebelerine bir ampulü bile çöpe atarken, kırmadan atmalarını, kırdıkları takdirde içlerindeki ‘yıkma, bozma’ hissinin güçleneceğini salık veriyor. İnsan, öfkeye değil akla ve sağduyuya râm olmak zorunda. O sebeple mesela Bediüzzaman, ‘her kalbe bir yasakçı koymadan’ toplumda mutlak huzurun sağlanamayacağını da (güvenlikçi yaklaşımları reddeder bir şekilde) söylüyor.

Bir toplum, şiddete yol verdikçe, kendi içinde büyüyen o karanlığı hesap edemez hâle gelir. Mesele sadece ilkelerin heba edilmesi ve çelişkiler içinde yaşanması değil, yüceltilen bir şiddet kültüründe yetişmek, kaba sabalığı, hoyratlığı, umursamazlığı ve zamanla kofluğu, çürümüşlüğü, yıkımı beraberinde getiriyor. Çocukluğunda şiddete maruz kalmış, şiddet ortamında yaşamış kimselerin ileride psikolojik sorunlar yaşaması boşuna değil.

‘Adalet’ hissini kaybetmiş toplumların iflah olmadığı, tarihte örnekleriyle mevcut. İnsanların özgürce kendilerini ifade edemediği, sürekli bir baskı altında yaşadığı, söz söylemeye, tartışmaya yanaşmadığı ve sürekli kavgaların, akıl dışılıkların revaçta olduğu toplumlara dönüşüyorlar.

Üstelik sadece kendileri de değil, çocukları, onların çocukları ve onların çocukları da bu sinikliği, bu ezikliği miras olarak alıyor. Doğru düzgün, meşru kuralları olmayan ve güçlünün hep haklı olduğu toplumlar ancak güce tapınma esareti getiriyor.

İSLAM’DA ÖZGÜRLÜKLER, HAK VE HUKUK

Bu özgürlükleri fazlaca ‘Batılı’ bulabilirsiniz. O hâlde, halk içinden insanların mescitte, Peygamberin (sav) ya da halifelerin huzurunda rahatlıkla konuşabildiği, Ka’b bin Malik (ra) gibi bir sahabenin yaptığı ‘hatayı’ olgunlukla anlattığı ve kayda geçirip Hadisler arasına naklettirdiği, Hadis rivayet edenlerin “Benim babamdan hadis rivayet etmeyin, bazı zaafları vardır” diyebildiği, savaşa giderken sivillerin, çocukların hatta ağaçların dâhi koruma altında olduğu, Müslümanlara okuma-yazma öğreten ‘düşmanın’ serbest bırakıldığı ilk İslam toplumlarını örnek almanız gerekmez mi?

Güneydoğu’daki askerî operasyonlarda (gerekçeleri meşru bile olsa) hiçbir hak ve hukukun gözetilmemesi, evlerin yakılıp yıkılması, yakalananların işkenceden geçirilmesi, öldürülenlerin burunlarının kulaklarının kesilmesi, vücutlarının yerlerde sürüklenmesi, çoluk çocuk demeden sivillerin katledilmesi, bu yönüyle ne medenî hukuka sığar, ne de İslam’a.

Hal böyleyken, bu işleri yapanlar sadece çocuklarına utanacakları bir miras bırakmakla kalmıyor, bütün bir milletin çocuklarını karanlık bir geleceğe mahkûm ediyor. Bugünkü karanlığın da, benzer bir geçmişten, benzer bir hoyratlık ve kaba sabalıktan kaynaklandığını göremiyor.

İnsanlığınızı kaybettikten sonra, dünyaya nizam vermişsiniz ne önemi var?

[Kemal Ay] 27.2.2017 [TR724]

Herşey yolunda ise bu rakamlar ne? [Tarık Ziya]

'Tek adam' rejimine giden yolda 16 Nisan'da yapılacak referandum, hükûmet ve Saray için çok kritik. Anketlerde 'hayır' diyenlerin önde çıkması, anayasa değişikliğinin halkın onayından zannedildiği kadar kolay geçmeyeceğini gösteriyor. AKP seçmeni arasında bile 'hayır' reyi vereceğini belirtenlerin oranı yüzde 20 gibi ciddi bir oran...

Seçim sandığında en belirleyici faktör ekonomi ve güvenliktir. Halkın derdi belli, dar ve orta gelirli geçim derdinde. Çarşı pazara ateş düştü. TÜİK'in açıkladığı enflasyon bile çift hane oldu olacak. Hakiki enflasyon yüzde 30. İşsizlik yüzde 12,1. Son bir senede iş bulma ümidini kaybedenler ilave edildiğinde oran yüzde 20'yi buluyor. Bu işsizlerin arasında gençlerin sayısının fazlalığı endişe verici. Beş gençten biri (yüzde 22) işsiz...

İşsizlik iktidarlar için ciddi bir tehdittir. Seçmen bunun hesabını sandıkta sorar. İşsizlik son üç senedir tırmanışa geçmişti. 2016 ve 2017 seneleri zirve noktası olacak gibi. Büyüme yüzde 2'nin bile altına inince ekonomi, istihdam kabiliyetini kaybetti. 

Tüketmek için iş ve para lazım haliyle. Krediler döviz bol iken dışarıdan ucuza getiriliyordu. Bankaların senelik yüzde 10-11 maliyetli kredi ile piyasa canlı tutuluyordu. Hazıra dağ dayanmadığı gibi elden gelen paralar da suyunu çekti. Tüketim durdu, eksiye geçti. Reel kesimin, tüketicinin güveni kriz senelerindeki kadar düştü.   

'BİMEKS İFLAS ETTİ' İDDİASI

104 bin esnafın kepenk indirdiği 2016'dan sonra 2017 farklı başlamadı. Büyük firmalara sıçradı iflas yangını. THY ve Türk Telekom gibi devler milyarlarca lira zarar etti. Koç'un bile kârı düştü. Teknosa'nın zararı 170 milyon lira. Bir başka elektronik market zinciri Bimeks'in 450 milyon lira borç takarak iflas ettiği konuşuluyorsa ötesini siz düşünün. Bimeks çok sayıda mağaza kapatmasına rağmen çalışanlarına maaşlarını ödeyemiyordu.

Sadece Ocak ayında 2,4 milyar lira tutarında çek karşılıksız çıktı. Bir o kadar da senet protesto edildi. Ticaretin aylık batağı 5 milyar lira. AKP'nin hapis cezasını kaldırdığı 2011'den itibaren karşılıksız çekte batan para tutarı 70 milyar lirayı buldu. İktisadî ve ahlakî kriz bir araya gelince züccaciye dükkanı tarumar ediliyor. 

MERKEZ FAİZİ ARTIRMADAN ARTIRDI!

'Dolar düşüyor algısı' ile milleti yine aldatıyorlar. Doların düştüğü seviye geçen sene bu döneme nazaran yüzde 20 daha yukarıda. TL bu kadar erimiş, Başbakan Binali Yıldırım bunun sebebini izah edeceğine kısmi gerilemeyi müjde gibi aktarıyor. Merkez Bankası faizi yüzde 10,4'e çıkardığı için TL likiditesinin kısıldığına hiç temas etmiyor bile. Faiz yükselmeseydi son düşüş olmazdı. 

Dolar fırladığı günlerde Merkez'in faiz silahını çekmesinin şart olduğunu söyleyenleri 'hıyanet-i vataniye' ile itham eden hükûmet ve Saray cenahının Merkez Bankası'nın bankalara parayı arka kapıdan yüzde 10,4 ile verdiği için doların düştüğünü görmek istememesine şaşırmıyorum. AKP iktidarında faiz lobisine 170 milyar dolar ödendiğini de kaç kişi biliyor ki!

Merkez Bankası'nın yetkisi olduğu halde bu etkili hamle için niye beklediği malum. Saray kızmasın diye karar verilemedi. Doların hızlı yükselişinin sebep olduğu zararın nasıl telafi edileceği ise müphem. O arada kaç firma battı, kaç firma yüksek kurdan borç ödedi, var mı bilen veya bunu dikkate değer bulan? 

REFERANDUMA KADAR ISLIK ÇALMAK...

Ekonomide her şey yolunda olsaydı yukarıdaki tablonun tam aksi bir tablodan bahsedilebilirdi. Maalesef her veri (Giderek yaygın bir kanaate dönüşen TÜİK'in manipüle ettiği şüphesini kenara koyalım) ekonomik krizin derinleştiğini teyid ediyor. Hükûmet referanduma kadar bu krizle yüzleşmekten imtina edecek. 

Trafik cezaları bile tebliğ edilmeyecek. Tekne almak isteyen sıfır ÖTV ile bu hayaline kavuşacak. Beyaz eşya ve mobilyada yapılan vergi indirimi de bunun perdesi olacak. Vatandaşın moralini bozacak acı hakikatler halının altına süpürülecek. Ekonominin acil müdahale bekleyen meseleleri biriktikçe birikecek. 

BAŞBAKANIN ÇANAKKALE GAFI UNUTULMAYACAK

Hatta halka moral verdiklerini zannederken, "Kim demiş Çanakkale geçilmez. İnşa edeceğimiz köprü ile o da geçilecek." gafına imza atacaklar. O sözü Çanakkale Boğazı'na dayanan düşman için bizim ecdadımızın sarf ettiğini, ordumuzun şanlı zafere giden yolda Çanakkale sırtlarına o sözün verdiği azim ve kararlılıkla tutunduğunu bilmeyecek kadar kendilerini kaybedecekler. Başbakan Binali Yıldırım'ın bu gaftan ötürü millete özür borcu var.      

Ekonomi aynı zamanda beklentileri yönetme sanatıdır. Böyle bir atmosferde kimde gelecek namına beklenti kalır ki!

17 Nisan sabahından itibaren sandıktan çıkan netice 'evet' de olsa, 'hayır' da olsa gelsin zamlar, bitsin vergi indirimi...

[Tarık Ziya] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] tziya@samanyoluhaber.com

Uğruna bunca melanet işlenen Saray iktidarının sonu... [Faruk Mercan]

Ortalık şarlatanlardan, sahtekarlardan, münafıklardan geçilmiyor.

Saraydaki Şahsın gözüne girmek için Cemaate ne kadar düşman olduğunu, darbelere ne kadar karşı olduğunu göstermek için gülünç duruma düşen şarlatanlar...

Bunlardan biri, hergün bir başka takla atıyor. Dün dediklerinin hiçbir önemi yok.

Dün Turgut Özal'a küfreden ağzı bozuk eski bir belediye başkanı, şimdi çıkmış “Özal şehit edildi” diyor. Ben 28 Şubat gazisiyim diyen de aynı şahıs... 

Taha Akyol, hatırlatmış bu şarlatana:

“Yahu Turgut Özal'a papaz deyip bas bas bağıran sen değil miydin?”

17 Aralık sabahı, bir gazetenin Ankara Temsilcisi'ni arayarak, “Gözaltındaki dördüncü bakan çocuğu bizim oğlan mı?” diye yardım isteyen bir zat, şimdi meydanlarda kahramanlık gösterileri yapıyor, “Karargah rahatsız manşetleri bize sökmez” diyor! 

Devir ucuz kahramanlıklar yapma devri...

Devir yalanlardan destanlar üretme devri...

Adam, saatler önce otelden ayrılmış, otele gelen bir avuç askerin kendisine suikast yapmaya geldiğini iddia ediyor.

15 Temmuz gecesi SADAT milislerini sokağa salmış, onlarca insanı öldürtmüş, bu olayları Cemaat'e yükleyip “Bunlar katil, idam cezasını geri gelmeli...” diye bağırıyor.

Yalanın rayiç, gerçeklerin dokuz köyden kovulduğu bir memleket oldu Türkiye...

Haberlere bakıyorum. Sıfırlama tapelerinin kahramanı oğlan, 5 gemisini satma kararı almış!..

Saraydaki Şahıs, Refah Partisi Beyoğlu ilçe başkanı iken ve partinin İstanbul il başkanı iken hiçbir malvarlığı yok. Bunu herkes biliyor. İstanbul'da dört çocuğu ile iki-üç odalı küçük bir evde oturan, eski bir arabası olan, çocukları hastalanınca SSK hastanesine götürüp sıraya giren bir kişi...

Eski YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'dan dinlemiştim. 

Saraydaki Şahsın özel muayenehaneleri kapatma teşebbüsü üzerine üniversitelerin tıp fakültelerinden büyük istifalar yaşanınca YÖK Başkanı kendisini vazgeçirmek ister. Bu kararının arka planını anlamaya çalışır. Saraydaki şahıs şu cevabı verir:

“Oğlumun alnı yarılmıştı, hastaneye gittim, saatlerce sıra bekledim...”

Zenginleşmesi, belediye başkanlığı ile başlıyor. 

Daha önce burada yazdım. Belediyede bunu ilk farkeden, daha sonra milli eğitim bakanlığı da yapan Ömer Dinçer...

Ömer Dinçer'in o zamanki görevi belediyeyi yeniden yapılandırmak... Belediye ile iş yapan müteahitlerden bağış adı altında yapılan kesintileri farkeder. Bunu, o sırada belediyede danışmanlık yapan Ali Bulaç'a aktarır. “Ağabey, ona ancak sen söyleyebilirsin. İşadamlarından böyle para alınması caiz değil. Siyasete bunun için mi girdik?” diyerek...

Ali Bulaç, uyarı görevini yapar: 

“Başkan, yaptığın iş caiz değil. Bu işadamları belediye ile iş yapmasa bu paraları verir mi? Bunlar sana verdiği bu parayı ikinci ihaleden fazlasıyla çıkarır. Bu para milletin cebinden çıkıyor ve haram...”

Ali Bulaç'a şu cevabı verir: “Abi bilmediğin şeyler var, siyaset parasız olmaz...”

İlk havuz böyle kurulur. Ve 2000'li yıllara gelindiğinde Kısıklı'daki villalara, özel odalara, denizde yüzen gemilere sığmayan, uçaklarla ülkeden ülkeye taşınan, kamyonlarla taşına taşına bir türlü sıfırlanamayan paralar...

Bugün, bir yalan rüzgarı ve sahte demokrasi şovlarıyla örtbas edilen bu devasa kirli serveti tarihten ve gelecek nesillerden kaçırmak mümkün mü?

Mümkün değil...

Eninde sonunda “Kral Çıplak!..” sahnesi yaşanacak.

Yalanların gerçekleri yendiği görülmemiştir.

Kendisini Rusya'nın Tanrısı ilan eden Stalin, ölümünden kısa bir süre sonra “hain” ilan edildi.

Kendisini Almanya'nın Ebedi Şefi olarak gören Hitler, bir sığınakta intihar etti.

Düşmanlarına yılan diyen Saddam Hüseyin, yılan kuyusu gibi bir yerde yakalandı. Libyalılara fareler diyen Kaddafi bir kanalizasyonda yakalandı.

Hüsnü Mübarek'e ve Çavuşesku'ya ne oldu?..

Halkın parasını çalan, düşman bellediğini devletin gücüyle ezen diktatörlerin tarihe kahraman olarak geçtiği görülmemiştir.

Yalanların gerçekleri yendiği görülmemiştir.

Ne diyordu Cemaat'e: “Bunlar casusluk yaptı...”

Şimdi dünyanın her yerinde kendi adamları “casus” olarak yakalanıyor. İmamlara bile casusluk yaptırdı Almanya'da...

Stockholm Özgürlük Merkezi, Hollanda'da yaptıkları casusluk faaliyetlerinin yeni bir raporunu yayınladı.

Seçim mitingleri yaptığı Almanya, artık bu mitingleri istemiyor. 

Avusturya'da aynı casusluk faaliyetleri... Avusturya Dışişleri Bakanı, ülkemize seçim konuşması yapmaya gelme diyor.

Afrika'da, Asya'da aynı manzaralar... Nijerya'da, ülkenin ulusal savunma akademisinde ders veren bir uzman, Maarif Vakfı ve Büyükelçilik elemanları ile ülkede yapılan casusluk faaliyetlerine dair, ülkede ingilizce yayınlanan bir gazetede makale yazdı. İsimler vererek, olayları tek tek anlatarak... 

Bütün dünya, okulları gaspetmek için kurulan Maarif Vakfı denilen oluşumun karanlık elemanlarını, bunların Selefi-IŞİD bağlantılarını görüyor.

Hiçbir yerde itibarları kalmadı.

Dünyanın itibarlı bir sahnesinde Saraydaki Şahsa bir söz hakkı verildiğine şahit oldunuz mu?..

Çünkü oturduğu Sarayın da, kurduğu saltanatın da bir itibarı yok...

Şimdiye kadar belki 20-30 defa Katar'a gitti. Geçenlerde bir daha gitti. 

“Katar, kara gün dostumuz çıktı. Katar ile işbirliğimiz bölge için çok önemli...” diyor. 

Sanki Katar bölgenin süper gücü... 

Turgut Özal ile birlikte Avrupa ve Amerika sahnesine çıkan, dünyanın yükselen yıldızı haline gelen Türkiye, “Katar Emirliği'nin ikizi” haline geldi. 

Katar'ın Saraydaki Şahıs için bir “Kara Kutu” olduğu günün birinde ortaya çıkmayacak mı? Elbette çıkacak...

Çünkü yalanların gerçekleri yendiği görülmemiştir.  

Sarayın Fetvacısı Hayrettin Karaman istediği kadar Saraydaki Şahsı İslam dünyasının lideri ilan etsin... 

Kim takıyor onu?..

Irak'ta, Suriye'de, IŞİD'in Halifesi Ebubekir Bağdadi kadar itibarı yok Sarayın Çakma Halifesi'nin... Halifeliği Ebubekir Bağdadi'den almak için Musul'a girecekti, Irak Başbakanı Abbadi'den zılgıtı yedi.

Fas'a gittiğinde, bir Faslı kendisine “Emirel Müminin” diye bağırınca, yanındakilere dönüp, gazetecilerin duyacağı şekilde şöyle der: “İşte bakın... Ona da mı ben söylettim?”

Halifelik sevdası çok eski... Bu sevda ile Suriye'yi karıştırdı. IŞİD'in Hilafetin merkezi ilan ettiği Rakka'ya girme sevdası da bu yüzden...

Ama yalanlar, gerçekleri örtbas edemez. Ne Hayrettin Karaman'ın fetvaları, ne Diyanet'in başındeki Görmez Efendi'nin gayretleri Sarayın yalan saltanatını kurtarabilir. 

Çünkü bütün yalan saltanatları birgün mutlaka yıkılmıştır.

Uğruna bunca melanet işlenen bu kirli Sarayın sonu da böyle olacak...

[Faruk Mercan] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] fmercan@samanyoluhaber.com

“Müslümanlar Birleşin!” dini bir çağrı değil, siyasi bir slogan! [Kadir Gürcan]

İkindi sonrası yalnızlık ve gurbetlerin çöktüğü demlerde nedense bazılarında, asırlık “Müslümanlar neden birleşmiyor?” hasret ve hicranı tekrar nüksediyor. Günlük hayatın karmaşasından kaçış izleri taşıyan ve ara sıra akla gelen bu yıpranmış düşüncenin kısa metrajlı bir ümniyye ve fecr-i kazib kadarlık tatmin süresi var. İkindi sonraları, fani ömrün son viraja girdiğinin remzidir.

Müslüman entellektüeller için, geçtiğimiz yüzyılın en popüler meşguliyeti İslami Birlik etrafında üretilen zihni egzersizlerdir. Hiçbirisi de realiteyi kavrayacak ve İslami hassasiyeti yansıtacak kuşatıcılığa ulaşamadı. Bu konuda üretilen cildler dolusu kitap da raflarda sararmaya terk edilecek ve artık kapaklarını kimse kaldırmayacak.

Baştan söyleyelim: Siyasi bunalım ve savrulmaların hiç eksik olmadığı İslami Coğrafya’da “Müslümanlar Birleşin! Müminler Birlik Olun!” sloganları dini bir kaygı, İslami bir derinlik ve Ümmet-i Muhammed endişesi değil; aksine karanlık ve sinsi siyasi hırslar barındıran yaldızlı ambalajlardır. İşin özeti; kısa vadeli zafer ve kazanımlar için dinin ve dini malzemenin siyasete alet edilmesi. Bir asır boyunca böyleydi. Şimdi de böyle. Eğer, dini düşünce sağlam bir zihni yapı üzerine inşa edilemezse -şimdiye kadar ki bütün içi boş teklif ve projeler de olduğu gibi- gelecekte de bu tür çağrı ve teklifler boş bir ütopya olarak kalacak.

İslam Dünyası’nın iç problemlerini kendilerine bırakalım da, biz şimdi, referandumu oldu-bittiye getirmek için nefes tüketenlere bakalım. Diyanet İşleri Başkanlığı, maaş ve maişet dayatmasıyla kadrolarını, görev ve sorumluluklarını aşan işlere bulaştırdığı için iktidarın dini suistimalleri konusunda halkı aydınlatmaya vakit ayıramıyor. Zaten önceleri de böyle işlerle uğraşmak pek ellerinden gelmiyordu ya! Bu müessese de dini konulardan daha çok ticari ve siyasi meselelere dalmış durumda. 

Dini işlerden sorumlu müessese kendi ikbal derdine düştüğünden olsa gerek, iktidar ve muktedirlerin gönüllü fetva emini, emeklilik ve ihtiyarlık keyfini çay sohbetlerinde aklına gelen ucuz tekliflerle millet irfanına katkıda bulunarak renklendiriyor. Zat-ı Alileri yetmişli yıllardan beri müçtehid olma saplantısından bir türlü kurtulamadı. Müçtehid gibi  görünmek, öyle davranmak, bununla tanınmak ve öylece anılmaktan derin bir haz aldığı her halinden dökülüyor. Medya camiasından iktidar teorisyeni olmak için can atanların hafifliği ne ise iktidar müçtehidi olmanın dayanılmaz basitliği de aynı.

Hazret, son yazılarından birinde yine gençlik yıllarında popüler olan “Müslümanlar Birleşin!” ümniyesine dikkat çekmiş. İslam Dünyasında kimse kendisini tanımadığı ve kendisine kulak vermeyeceğini çok iyi bildiği için, bu boş sloganın adresi yaklaşmakta olan referandum. İktidar ve muktedirler mesailerini referanduma teksif etmiş durumdalar. Emin-i fetva boş durur mu? Zaten onun da kulağına “Hocam, siz de bir şeyler söyleyin. Çorbada tuzunuz bulunsun!” diye emr-i vakilerde bulunmuşlardır. Malum, ücret almaya alışanlar, emir ve direktif almaya teşnedirler demektir.

İktidarın en kudretli dini teorisyeni sıradan bir halk oylamasını dini hassasiyetleri alet ederek çözmeye heveslenince, dini olan ile siyasi olanı ayırt edemeyen yarı meczup parti militanları ne yapsın. “Fetva Emini’nin bir bildiği vardır elbet!” deyip onlar da cübbeleriyle referandum çamuruna girmekte bir beis görmüyorlar. Güya Şeytan da “Hayır!” diyesiymiş! İktidarın dini kadrolarını dolduran azizlerin irfani derinliğine bir bakın! Azizler, sonucu şimdiden belli olan bir halk oylaması için bu derece irtifa kaybetmeye gerek var mı? Skoru belli bir maç için tribünlerde kıyamet koparmak niye?

Müslümanların geri kalma sebepleri olarak sürekli tekrarlanan üçleme; cehalet, fakirlik ve iftirak. Ne acıdır ki, yüz senedir tekrar edilen bu üçlemeye dört ya da beşinci bir sebep ekleyebilecek ve hastalığın değişen rengini teşhis edebilecek hazık-hekim açığı hala kapatılamadı.

Hiç olmazsa şunu deneyebiliriz: Geçmiş asırdan tevarüs ettiğimiz klişeleri tekrar edip durmaktansa, tarihi mirastan aşırdıkları hilafet cübbesini başlarındaki zalim ve müstebitlerin omuzuna koymak için birbiriyle yarışan ve tepeden tırnağa siyasete bulaşmış, sin-i iyas’ı çoktan geride bırakmış içtihad heveslilerine, emin-i fetva müntesiplerine, hepsinden komik siyaset teorisyenlerine kulak asmamak günümüz İslami problemlerini çözümü için ilk adım olabilir. 

[Kadir Gürcan] 27.2.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

28 Şubat kararları yürürlükte! [Ali Emir Pakkan]

Sıra kime gelecek? 

28 Şubat'ta bütün cemaatler hedefti! Ne oldu da bugün Hizmet hareketine saldırılar sürerken diğerleri gündemden düşürüldü? Bir strateji mi uygulanıyor? 

20 yıl önceye gidelim.

27 Aralık 1997'de bir "irtica raporu" gazetelere sızdırılıyor! Asker içinde yasadışı kurulan Batı Çalışma Grubu tarafından hazırlanan rapor, bir gün sonra (28 Şubat) MGK'da sivillerin önüne konulacak ve gereğinin yapılması istenecektir! 

Raporda "irticai hareketler" başlığı altında, bütün tarikatlar ve cemaatler devlet için "tehlike" gösteriliyor! Dernek, vakıf, Kur'an kursu, öğrenci yurtları, üniversiteye hazırlık dershaneleri, özel kolejlere dikkat çekiliyor ve tedbirler alınması isteniyor!

Dini akımlar; Nurculuk, Süleymancılık ve Işıkçılar. Tarikatlar: Kadirilik, Nakşibendilik, (İskenderpaşa, Erenköy, İsmailağa, Adıyaman, Menzil) diye sıralanıyor.

"Terörist köktendinci gruplar" başlığı altında; Hizbullah ve İBDA-C sayılıyor... 

"Terörist gruplara destek veren ve finans kaynağı" oluşturduğu iddia edilen sivil toplum kuruluşları şunlar:

-Milli Gençlik Vakfı.
-İrfan Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı.
-Selam Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı.
-Ensar Kültür ve Eğitim Vakfı.
-Sahabe Eğitim ve Kültür Vakfı.

Son bölümde ise alınması gereken bazı tedbirler var:

-Güvenlik ateşeliği sistemi kurulsun.
-Diyanet işleri özerk bir kamu tüzel kişiliği olarak yapılandırılsın.
-Vakıflar denetim altına alınsın.
-Mülki amirlerin cumhuriyet ve laikliği özümsemiş kişilerden seçilsin.
-Devrim kanunlarının tekrar işler hale getirilsin. (Kaynak: MGK'ya irtica raporu, 27 Şubat 1997, Milliyet)

28 Şubat MGK'sında irtica ile mücadele eylem planı kabul edildi! Bir dizi yaptırım kararı alındı! 2002 'de, AKP iktidara geldi. 2004'te, MGK'da "Gülen'i bitirme planı" imzalandı! 2007'de Dolmabahçe'de planla ilgili mutabakat yenilendi! Genelkurmay'ın (İlker Başbuğ döneminde), siyasal İslamcı gazetelerin akreditasyon yasağını kaldırması yeni planın gereğiydi! Cemaat, yalnızlaştırılacaktı! 

Dersanelerin kapatılması ve sonraki gelişmeleri biliyorsunuz!  15 Temmuz darbe oyunundan sonra demokrasinin nefes borusu iyice kesildi. Zulüm, kadınlara ve bebeklere kadar indi; burs veren, kurban bağışı yapan, kurs, okul yurt inşa eden, yardım kuruluşları ve derneklere üye hayırseverler derdest edilip zindanlara atılıyor! 

Yani 'harekat planı' mükemmel şekilde uygulanıyor! İktidar kasabı, soykırıma doğru gidiyor! 

Tabi soru şudur; 

Sırada kim var? Diktatörlükte, adı raporlarda geçenler yaşam hakkı bulabilecek mi? 

[Ali Emir Pakkan] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

Üstad'a yapılanların aynısı [Abdullah Aymaz]

Afyon’un soğuğunu çok iyi bilirim. Sanki ayazlar ve soğuklar Ege Bölgesinde Afyon’dan çevreye dağıtılır. Çünkü Kütahya’lı olduğum için çoğu defa İzmir’e giderken Afyon üzerinden otobüslere binerdim. Onun için kış soğuklarında arabalarda yer buluncaya kadar oradan oraya koşturma sonrasında hep soğuk ve ayazın şiddetiyle yüz yüze gelirdik. Üstad Hazretleriyle beraber Afyon hapsine giren ağabeylerin hatıralarında hep soğuğa temaslarını da görüyoruz. İşte İnebolu kahramanlarından İbrahim Fakazlı Ağabeyin sözleri:

“Afyon hapsinde falakaya yatırılmamıza rağmen ne pahasına olursa olsun, bir fırsatını bulup Üstadın yanına çıkmayı gözlerdik. Kışın son derece soğuk bir gününde Üstadın yanına gizlice çıkmıştım. Hz. Üstad çok hasta idi. Bana elini uzattı, ‘Tut’ dedi. Ben de tuttum ve öptüm. Ateşler  içindeydi, elim sıcağına tahammül edemiyordu. ‘İbrahim çok hastayım. Artık öleceğim, siz varsınız diye teselli buluyorum’ derken Ceylan Çalışkan geldi. Aynı şeyleri ona da tekrarladı. ‘Ne yapalım?’ diye çaresizlik içinde birbirimize sarıldık, ağlaştık, helalleştik. Üstad bize çok dua etti ve sonra bizi gönderdi. Dönüşte meseleyi kardeşlere anlattık, çok dualar ettik. Cevşenler okuduk. Sonradan anladık ki, Üstad’ı zehirlemişler.

“Kış mevsimi. Her taraf donmuş Afyon’un çevreyle irtibatı kesilmiş, demiryolu kapanmıştı. 15-20 gün şehre yiyecek, yakacak gelmemiş, sular akmıyordu. Hz. Üstad’ın pencereleri kırık dökük, döşeme tahtaları aralıklı, ısınmak mümkün değil. O gün Hz. Üstad’ı önünde bir gaz tenekesi, içinde bir mikdar mangal kömürü, bir çaydanlık, çift battaniye altında iki kat olmuş halde gördüm. Üstadın koğuşunun karşısında bir koğuş daha vardı ki, o koğuştaki pencerenin camları yeniden takılmış, kapıları tamir ettirilmişti. Koğuşun içinde dökme soba, sıcak hamam gibi banyo suları akıyor. Bu koğuşta komünizmden müebbet hapse mahkum bir genç kadına tecavüz etmiş bir doktor, bir de siyasî mahkum vardı. Bunlar imtiyazlı mahkumlardı. Dışarıdan yardımları gelir; hatta komünist gecelerinde dışarıda gezdiklerini söylerlerdi.

“Altı kadar koğuş vardı. Her koğuşta Nur talebeleri bulunuyordu. İdareye, savcılığa ‘Soğuktan donuyoruz, Üstadımız artık dayanamıyor, kömür, yakacak, soba…’ şekilde yazılar yazıldı. Fakat hiçbir netice vermedi. Bu meseleden halk da haberdar olmuştu. Halk ‘mahpuslar donuyor’  diye duymuşlar ve ileri gelenler zorlamışlar. Sonunda istasyonda kalmış olan bir kamyon kadar maden kömürü jandarmaların nezareti altında torbalarla ağır cezalı mahkumlara taşıttırılıp hapisane bahçesine getirildi. Herkese birer teneke verdiler. Ama bu defa o kömürü yakacak ne soba vardı, ne de mangal. Bunun için kömür hiçbir işe yaramadı. Sonunda Mustafa Osman kardeş bir kağıt üzerine saçtan yapılmış ızgaralı bir kömür sobasının krokisini çizerek kendisi adına aldırttı. O sırada Üstad’ı o geniş ve camları kırık koğuştan aldılar. Beşinci Koğuşa verdiler. Güya Üstad’a acıdılar. Halbuki bu koğuş yankesicilik ve hırsızlık suçlarından mahkum olan serserilerin  bulunduğu kalabalık bir koğuştu. Tâ ki, Hz. Üstad, alışık olmadığı bu gürültülü yerde daha çok inlesin.

“Bizim koğuşla ikinci koğuşa aynı kapıdan girildi. Biz kendi hissemize düşen kömürleri Hz. Üstad’a hediye ediyorduk. Mustafa Osman da yaptırdığı sobayı Üstad’a  hediye etmişti. Üstad’ı aldıkları Beşinci Koğuşta Nadir Hoca diye bir mahkum vardı. Oraya bakıyordu. Hemen koğuşun bir kısmını battaniyelerle bölerek Üstad Hazretleri için bir oda yapmış, içine de sobayı kurmuş. Üstad’ı oraya almış ve sobayı yakmışlar. Mahkûmlar Üstad’ı rahatsız etmemek için hiç ses seda çıkarmıyorlarmış. Diğer koğuşlar, gardiyan ve müdür odaları soğuktan donmuş bir halde iken, Üstad’ın bulunduğu koğuş, hamam gibi sıcak olmuş bir Cennete dönmüştü. Mahkûmlar Üstad’a hizmet için yarışa girmişler ve namaz kılmaya başlamışlardı.

“İşte El-Hüccetü’z-Zehra böyle bir hava içinde yazılmaya başlandı.”

Bu parlak, bu zehra hüccet, hârika delilleriyle bir şaheserdir ama zindanlarda yazılmıştı.

“Ellerimizi acıtan dikenler, bir gün işte böyle avucumuza renk renk ve güzel kokulu güller doldurur.”

[Abdullah Aymaz] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Bir yardım hikâyesi… [Veysel Ayhan]

Türkiye’de söz bitti. Akıl rafta. İnsanlık sona erdi. 80 milyon insan, ülkenin binbir problemi dururken bir adamın “başkan”lık sevdasına takılmış gidiyor. Cadı avı sürüyor. Aklını Saray’a ipotek etmiş zavallı yargıçlar eliyle hukuk tedavülden kalktı. Ülke bir yandan böyle batarken diğer yandan ülkenin geleceğini omuzlayacak her biri binlerce kadın ve erkeğe bedel kahramanlar boy atıyor, sürgün veriyor. Bu azize ve azizlerin çile ve duaları memleketin tek ve biricik ümit kaynağı.

İşte bu zorlu velayet sürecinde eşi hapiste olan bir başka “Hatice” ve bir başka “Fatıma” hikayesi veya mektubu:

Ağabey,

bugün yeni bir hizmete başladık. İhtiyaç sahibi ablalarımızı, ağabeylerimizi ziyaret ediyoruz. Bugün gittiğim ablalarımı görünce insanlığımdan utandım. Bu nasıl bir tevekküldü, aklım hala almıyor. Fatma Abla’nın ilk sorduğu soru ‘biz iyiyiz de kendisinin sıhhati nasıl?’ O’nu merak ediyorlar. ‘İyi’ dedim. ‘Öyle söylüyorlar’ dedim. ‘Zaten her hafta beraber seyrediyoruz ya’ dedim. Yanında Hatice Abla da vardı. Yanımdaki içinde ufak bir miktar olan iki zarf ve erzak poşeti vardı. Masaya bırakınca baktım ikisi de buruklaştı. Dokunsam ağlayacaklardı. Ben hiç uzatmadan şöyle dedim:

– Abla aramızda konuştuk, siz artık lütfen çalışmayın. Sizin gibi yıllarca öğretmenlik yapmış insanların bu işlerde çalışması bize çok dokunuyor. Evde oturun. Dua edin. Biz gereken neyse bulup buluşturup getiririz.

Bu sefer burkulma gitti, gözyaşlarını saldılar. Ben kendimi nasıl tuttum bir bilsen. Sonra işin arka yanını öğrendim. Ben “çalışmayı bırakın” dedim ama meğer neler olmuş!

Hafta başında oturdukları apartmandan biri muhtarla Fatma Abla’nın bulaşıkçı olarak çalıştığı işyeri sahibine gitmiş. “Bu kadını kovmazsan seni de onlardan diye ihbar ederim” demiş.

İşyeri sahibi lokantacı da “Aman böyle bir şey yapmayın, hemen atarım” demiş. Ve o akşam işten çıkarmış. Fatma Abla ertesi sabah çocuklarına bir şey dememiş. Sanki işe gider gibi sabah evden çıkmış, iş aramaya başlamış. İki gün akşama kadar dolaşmış. İş bulamamış. Üçüncü gün öğleye kadar da iş bulamayınca son bir kez daha eski çalıştığı lokantanın sahibine gitmiş. “Kimse bize iş vermiyor, lütfen tekrar işe alın” demiş.

O kahrolası adam utanmadan “Size iş falan yok, git …luk yap” demiş. Fatma Abla yediği yeni şokla oradan çıkıp bulduğu ilk camiye girmiş. Caminin üst katına çıkmış gözyaşlarıyla ellerini kaldırmış: “Allah’ım senden başka kimsemiz yok. Anam yok, babam yok. Sana sığındım ne olur bizi yalnız bırakma” diye uzun uzun dualar etmiş. Sonra dua ederken orada bayılmış. Ne kadar öyle kaldığını bilmiyor. Telefonu çalınca aşağıda namaz kılanlar yukarı çıkıp onu buluyorlar. Sonra çaresizlik ve inkisar içinde eve dönüyor. Sonrasında da eve Hatice Abla gelmiş. Arkasından da biz gıda poşetleri ile kapıyı çalmışız.

Ben bir yandan ağlamamı bastırıyorum bir yandan konuşmaya çalışıyorum. Dedim ki “Abla biz aramızda konuştuk. Bunu Allah’ın izniyle her ay yapacağız. Düzenli olarak sizin iaşenizi temin edeceğiz.”

Bunu deyince ağlaması, sarsılarak devam etti ve şunu dedi: “Ben camide çok dua ettim. Ama neden nefsime dua ettim! Niye bütün arkadaşlarıma dua etmedim. Niye hizmetimize dua etmedim” diye ağlamaya devam etti. Sonra çocuklarını kucağına aldı dua etmeye başladı. Ben dayanamadım diğer odaya geçtim.

Ağabey ben Bamteli’ndeki kadar merhametli değilim. Orada ben de ellerimi kaldırdım, bu rezillikleri yapanlara Allah’tan hidayet falan da dilemedim. “Allah’ın bu melek gibi insanlara bu binler iftirayı atanları kahret” “Bu nezih insanları bu hale düşürenlere sessiz kalanları yerin dibine batır” diye uzun uzun dua ettim. Ve evde kenarda ne olur ne olmaz diye bir kenarda beklettiğim 12 bin lirama lanet ettim. ‘Bu insanlar neler yaşıyor sen yarınını düşünüyorsun’ diye kendime kızdım. Sonra yanlarına döndüm.

Fatma Abla çocuklarıyla konuşuyordu. “Artık öğretmenlik yapmayacağım. Sizin yanınızdan ayrılmayacağım.” diye konuşuyordu. Çocukların sevinçle bir zıplaması bir sarılmaları vardı ki görmeliydiniz. Sonra bize döndü:

– Allah razı olsun. Ben de inşaallah evde hafızlığımı tazelerim, dedi.

Meğer hafızmış!

Kapıdan çıkarken dudakları susmuyordu

– Allah gönderenlerden, bulanlardan hepinizden razı olsun, dedi.

Artık çıkarken dayanamadım.

– Abla biz de sizi namerde muhtaç edersek kahpeyiz, merak etmeyin. Ölmezsek her ay size uğrayacağız, dedim.

Çıkınca ağzımdan nasıl böyle kötü bir söz çıktı diye utandım. Dışarı çıktım az yürüdüm, takatim kesilmişti. Bir kenara oturdum. Yaşadığım hadiseyi anlamaya çalışıyordum. Bir yandan da bu olaylar olmasaydı bu ablalarımın kahramanlıklarını nasıl görecektim diye düşünüyordum.

Ağabey, hissiyatımı kattıysam özür dilerim. Bu arada söylemeden geçmeyeyim. Fatma Abla her maaş aldığında zaruri miktarı alır gerisini hizmete verirdi. Beş kuruş artırıp bir kenara koymazdı. Para yatırmak gerektiğinde ‘satma’ dememize rağmen arabasını satmıştı. Ağabey ben çok kazançlıyım. Yemin ederim riya olmasın şu an anamdan yeni doğmuş gibiyim. Bu veli insanların duasını aldım ya Allah benim sırtımı yere getirmez inşallah.

[Veysel Ayhan] 27.2.2017 [TR724]

Türkiye’yi kilitleyen soru: Hangi tarihten itibaren ‘terör örgütü’? [Konuk Yazar: Ömer Küçük]

Türkiye bir sorunun cevabına kilitlenmiş durumda. Bu soru, darbenin karanlık saatleri, MİT Müsteşarı Fidan’ın komisyondan kaçırılması, Genelkurmay Başkanı Akar’ın kendisine sorulan sorulara vereceği cevaplar, kamuoyu ile paylaşılan saatlerdeki çelişkiler vb. hususlarla ilgili değil.

15 Temmuz ‘darbe girişimini araştırma komisyonu‘nun üyeleri, hatta komisyonda gelip ifade verenlerin bu sorunun cevabını bulmaya çalıştıklarını görebiliriz. Komisyon başkanı Reşat Petek raporunu yazmakta hiç zorlanmıyordur; çünkü verilmiş bir hükmün gerekçesini yazmak gibi basit bir görevi var sadece. Ama bu sorunun cevabını bulamadığı için rapora son şeklini veremiyor muhtemelen.

***

Aslında soru çok basit ama şimdiye kadar yüksek sesle ve cesaretle cevabını verebilecek kimse çıkmadı.

‘Cemaat’ hangi tarihten itibaren ‘terör örgütü’ olarak kabul edilecek?

Herkesin kendisine göre bu soruya vereceği bir cevap var. Bazıları bunu 1960’lara kadar götürüyor. Azıcık hukuktan anlayan biraz da vicdanı olanlar ‘hiçbir zaman’ diyorlar. Sizin benim gibi sıradan insanların ne düşündüğünün en azından şimdilik pek bir önemi yok. Siyasilerden bürokratlara, askerlerden yargı mensuplarına, işadamlarından MİT yöneticilerine geniş bir elitin problemi şu anda bu.

Bu sorunun iki muhtemel cevabı var bana göre ama kaderi bu sorunun cevabına göre şekillenecek elitler benim gibi düşünmüyorlar. Bu tahmini sona bırakıp kim hangi tarihi baz alıyor önce ona bakalım.

***

Erdoğan’a göre milat

Erdoğan’dan başlayalım. İktidarına karşı açılan yolsuzluk soruşturmalarından sonra Cemaat’e savaş ilan eden Erdoğan büyük ihtimalle 17 Aralık 2013’ü milat kabul ediyor diye düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. 25 Aralık’ta iş kendi hanedanına dokununca ancak Erdoğan net tavrını koyabildi ortaya.

Ayrıca ‘dershanelerin kapatılası’ konusu yolsuzluk operasyonlarından aylar önceydi mesela. Diğer yandan 2004 MGK kararları da ortada. Son günlerde bir gazeteye röportaj veren Saray’ın başdanışmanlarından birisinin de itirafıyla öğrendik ki 2007 yılında, Erdoğan – Büyükanıt arasındaki meşhur Dolmabahçe görüşmesinde ‘cemaatin bitirilmesi’ kararlaştırılmış.

Bütün pozisyonları etkileyeceği için Erdoğan’ın kararı çok önemli ama o da ortaya net bir tarih koyabilmiş değil henüz. Ama şurası net: 17 Aralık’tan önceki herhangi bir tarih kendisini terör örgütüne yardım yataklık suçlaması ile karşı karşıya getirebilir.

***

Gül-Koru ikilisine göre milat

Abdullah Gül’ün durumu ise Fehmi Koru ile birlikte ele alınmalı. Gül-Koru ikilisinin beklentisi daha dar bir tarih aralığında sıkışıyor. Onlar 17 değil 25 Aralık baz alınsın beklentisindeler. Şayet 18 Aralık’ta Gül’ün talimatıyla Gülen’le görüşmek için Amerika’ya giden Koru, usta bir manevra ile Erdoğan’ı da oyuna dahil etmemiş olsaydı 17 Aralık milat kabul edildiği takdirde terör örgütü üyeliği suçlamasına maruz kalacaktı, hem de Gül ile birlikte.

***

Zarrabgiller’e göre milat

Yolsuzluk iddialarının muhatabı olan bakanları ele alalım. Bunlar elbette 17 Aralık’ın milat kabul edilmesini ümit ediyorlar. Ama Gül, Bülent Arınç, Davutoğlu ile birlikte AKP’li 60 milletvekilinin kaderini de etkileyecek bu ümit biraz sönük kalıyor. Tek umutları ABD’deki Reza Zarrab davasının Erdoğan’ın kendisine kadar uzanması.

***

Gökçekgiller’e göre milat

Belki çok önemli değil ama bir de Melih Gökçek gibi isimler var. Bunlar da 17 Aralık’ı milat kabul edenler. Zira parsel parsel dağıttıklarının hesabını vermekte zorlanacaklarını düşünüyorlar.

***

Ergenekon – Balyoz ekibine göre milat

Sırada 2014 öncesi Ergenekon, Balyoz, Şike gibi davaları kumpas ilan ettirip yargıya hesap vermekten kaçmaya çalışan eski sanık yeni müştekiler var. Bunlar da kendilerine soruşturma açılan tarihin milat kabul edilmesini istiyorlar. Mesela, Aziz Yıldırım 2011’i, Doğu Perinçek 2007’yi, Çetin Doğan 2010’u milat kabul ediyor.

Buradaki açmaz, o tarihte iktidarda olan siyasilerin teröre destek şeklindeki hukuki sorumluluklarının gündeme gelme olasılığı. Bu yüzden de Ergenekon kararı Haziran’a ertelendi. Diğer pek çok davada da benzer ertelemeler yaşanıyor veya yaşanacak.

***

CHP’ye göre milat

CHP’nin beklentisi biraz karışık. Özellikle parti içindeki ulusalcılar 2007 veya daha öncesi bir tarihten başlatıp 17 Aralık’ta durdurmak, 15 Temmuz’dan sonra ise tekrar başlatmak istiyorlar miladı.

Şayet milat 17 Aralık kabul edilirse, yolsuzluk soruşturmalarına verdikleri destekten ötürü Kılıçdaroğlu dâhil tüm CHP terör suçlamasıyla karşılaşacak.

***

MHP’ye göre milat

MHP’nin miladında taban-tavan arasında farklılık görünüyor. Bahçeli ve ekibi 17-25 Aralık’ı çok sert bir üslupla seçim malzemesi yapmış olmanın pişmanlığıyla miladın 15 Temmuz olmasını ümitsizce arzuluyorlar.

Bahçeli, Başkanlık konusunda Saray’a verdiği desteğin kendisini terör örgütüne destek suçlamasından kurtaracağı tezine sarılmaktan başka çare bulamıyor.

Tabanın gündeminde ise Cemaat’in terör örgütü olduğuna dair bir beklenti veya istek mevcut değil.

***

HDP’ye göre milat

HDP’nin başta genel başkanları ve çok sayıda milletvekili hapiste olduğundan, başka konularla meşgul. Bizzat kendisinin terör örgütü değil siyasi bir parti olduğunu ispat etmeye çabaladığından Cemaat konusu gündeminde değil.

***

Bürokrasiye göre milat

Bürokrasi de ise kafalar ziyadesiyle karışık. 1996’da devletteki görevinden ayrılan ve kendi dönemindeki haşmetli yönetimiyle Cemaat’e göz açtırmadığını gururla anlatan Mehmet Ağar ısrarla 2000’li yıllara vurgu yaparken; 28 Şubat davasında hakkındaki iddialara cevap veremeyen Çevik Bir, 1991’den beri Cemaat’i terör örgütü olarak gördüğünü söylüyor. Necdet Özel kendi döneminde iktidarı uyardığını ama dikkate alınmadığını ifade ederken tarih vermekten özellikle kaçınıyor. 1996’da F tipi raporunu yazan İbrahim Selvi’nin F..Ö’den tutuklanması gibi onlarca örnek askeri ve siyasi bürokrasiyi fazlasıyla endişelendiriyor.

15 Temmuz’la ilgili davalar görülmeye ve sanık ifadeleri ortaya çıkmaya başlayınca milat ile ilgili ilginç söylemlerin de dile getirildiği görülüyor. Bu sefer yıl ay gün değil ‘saat’lerin baz alınması arzusu ön plana çıkıyor. 15:30 mu, 21:30 mu? Şayet 15:30 baz alınırsa Hulusi Akar, Hakan Fidan, Zekai Aksakallı gibi isimler; 21:30 baz alınırsa Mehmet Dişli gibi sanıklar terör suçlamasıyla ciddi şekilde sarsılacak gibi…

***

Bize göre milat

Gelelim bizim tahminimize: Aslında bu sorunun cevabı referandumdan çıkacak sonuca bağlı.

Hayır çıkması durumunda oluşacak meşruiyet tartışmaları demokratik zemini güçlendirirse net bir tarih belirlenmesi ihtiyacını ortadan kaldıracak ve ülkenin hukuk güvenliğinin sağlandığı bir ortama evrilmesini netice verecektir.

Evet çıkması durumunda Erdoğan, 17 Aralık’ı milat kabul edip, hem parti içi muhalefeti terörize edip, hem de Ergenekon tehdidini bertaraf ederek Saray’ında rahat ve mutlu bir hayat sürmeyi umut etmektedir.

Bakalım Mevla görelim neyler…

[Ömer Küçük] 27.2.2017 [TR724]