Huzur Konya hapisanesinde [Abdullah Aymaz]

1961’de mebus olmak için adaylığını koyduktan sonra hapse atılıp  Konya  hapishanesinde bir müddet kaldıktan sonra çıkan  Osman Yüksel Serdengeçti, “Yeni İstanbul” gazetesinde şunları yazmıştı:

“Konya hapishanesinde onlardan (Risale-i Nur Talebelerinden) bir Dr. Sadullah Nutku vardı ki, Allah’ım ne adamdı o! Nasıl imandı ondaki. Adam hapishanede idi, fakat gül-gülistan içinde idi. Gülen gözlerle bakardı insana. Herşeyi unutuyordum onun yanında. Adam âdeta  teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım. Yanımdaki arkadaşa, ‘Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından…’ demiştim. Fakat onun uçmaya gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde bizim gibi sürünenlerle beraberdi, bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o… 1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte doktorla o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: ‘Gazanız mübarek ola!’ Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. ‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’  Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da, o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar?.. Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’  Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek,  bu suali  sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya  Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…

“Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur’an-ı Kerim’den gökler ve bulutlarla ilgili o temâşâ-i şâirane âyetleri okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said Nursî’nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nisbetlerini dile getirirdi. 

“Arasıra benim yine öfke nöbetlerim tutar. ‘Namussuzlar!’ diye nutka başlardım. Dr. Sadullah Nutku’ya bakınca, nutkum tutulurdu. Onda söz yoktu, öz vardı… Susmak, susmak… Tezekkür, tefekkür, temâşâ…

“Doktor, derdim, ‘Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hâlâ dünya ile evliyim.’ Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, ‘Sen büyük mücahitsin, biz, ben derdi, ufak bir…’  Dur, dur…

“O, beni büyüttükçe, küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe gözümde ve gönlümde o, daha fazla büyürdü…

“O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, ‘Türkiye’de huzur yok!’ demişti. Kendisine bir tel (graf) çekecektim. Yazdım da sonradan vazgeçtik: ‘Türkiye’de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Dr. Sadullah’ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız, buraya buyurun.’ (İmza, Serdengeçti.)

“İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”

Bu olanlar 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra… Halbuki, Doktor  Beyefendi Ağabeyimiz  ondan önce de zulüm görmüş. Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, Dr. Sadullah Nutku ve diğer Nur Talebeleriyle de çok uğraşmış, “Köklerini kazıyacağız!” demişti. Hatta, Dr. Sadullah Nutku için “Derhal hakkında takibat yapın!” dediği için, bir komiser tartaklamış, kulaktozuna vurmuştu. Neticede hastalanmış ve ağır işitir hale gelmişti… Sonra, Vali Cemil Keleşoğlu, Yassıada’ya götürülmüş orada banyoda bilek damarlarını keserek intihar etmişti. Kulaktozuna vurup ağır işitir hâle sokan komiser de felç olarak esas hesap yeri olan Yüce Divan Ahirete intikal etmişti. Hepimizin gideceği, haksızlığa uğrayan boynuzsuz koyunun, boynuzludan bile hakkını alacağı yere…  

[Abdullah Aymaz] 31.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Yeni bir Amerikan iç savaşı ya da medeniyetler çatışması [Akif Umut Avaz]

Demokrasi gibi temel hak ve özgürlükler de uğurlarına yaşam boyu sürecek kesintisiz bir mücadeleyi gerektirir. Bu yüzden demokratların hak ve özgürlük mücadelelerinin sona erme ya da bir mola verme lüksü olamaz. Doğası gereği ciddi naiflikler içeren ve öyle de kalmak zorunda olan özgürlükçü demokratik sistemlerin, kendisini yok edebilecek türlü tehlikelere karşı korunması ancak ayrımsız insan haklarını önceleyen özgürlükçü demokratların her daim uyanık olması ve teyakkuzda kalmasıyla mümkün olabilir.

Aksi halde, tabiatı gereği naif ve kırılgan demokrasilerin tankların paletleri altında ezilmeleri ya da toplumsal histerileri, nefretleri ve korkuları alabildiğine pompalamak suretiyle yarattıkları kutuplaşmayı istismar ederek sandıktan çıkacak despotların pençeleri arasında can vermeleri engellenemez.

HİTLER’İN YOL AÇTIĞI AĞIR FATURADAN DERS ÇIKARILABİLSEYDİ

Gerçek şu ki, en kurumsallaşmış demokratik sistemler bile kamil bir demokrasi olabilme ihtimali ile hoyrat bir diktatörlüğe dönüşme riski arasında biteviye salınıp durur. Çünkü, demokrasi en fazla da demokrasinin imkanlarını kullanarak diktaya yönelen yoz karakterlerin tehditi altındadır. 1930-1940’ların Almanyası, sandık yoluyla teslim olunan ahlaki değerlerden yoksun zalim bir diktatörün nelere yol açabileceğini tüm dünyaya göstermişti. 60 milyon insanın hayatına mal olan bu trajediden gerekli derslerin çıkarıldığını ise maalesef söyleyemiyoruz.

Bugün Avrupa Birliği olarak yaşamsallığını korumaya çalışan yapının Adolf Hitler’in yol açtığı yıkımdan alınan dramatik dersler sonrası, bu acıların tekrar yaşanmasını engellemek amacıyla, vücut bulduğu doğru. Ama, 2. Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde pek çok ülkenin Hitler özentisi kanlı diktatörlerin ayakları altında yıllarca kıvrandığı da bir gerçek. Bununla birlikte, şayet bugün Türkiye’de, Macaristan’da, Polonya’da ve son olarak ABD’de bile sandık yoluyla hukuksuz dikta rejimlerine savrulma riski ortaya çıkmışsa, alınan derslerin yeterli olmadığı yeterince aşikar demektir.

TIPKI ERDOĞAN ÖRNEĞİNDE OLDUĞU GİBİ

Türkiye’de topluma yaydığı nefret, karşıtlık ve düşmanlıklarla yarattığı kutuplaşmadan ürettiği yıkıcı siyasi enerjiyi, sandık vasıtasıyla despotik bir iktidara dönüştüren Erdoğan örneği ortadayken, şimdilerde hak ve özgürlüklerin rüya ülkesi, demokrasinin beşiği bilinen ABD’de de benzer bir savrulma yaşanıyor. Dünya kamuoyu, çevresine sürekli nefret saçan Donald Trump’ın, “partisinde bile aday olamaz” denilirken ABD’ye Başkan olmasının şokunu henüz atlatabilmiş değil.

Büyük mücadelelerden süzülüp gelmiş evrensel insani değerler üzerine kurulan sistemiyle ABD, bugün adına “iç savaş” ya da “medeniyetler çatışması” diyebileceğimiz yeni bir savaşı yaşıyor. İyilerle kötüler arasında insanlık tarihi kadar eskilere dayanan değerler çatışmasının çağdaş bir örneğine şahitlik ediyoruz ABD’de. Bireysel hak ve özgürlüklerin müdafaası görevini anayasa maddesiyle vatandaşlarına emanet eden ABD, bu tür mücadelelere oldukça aşina aslında.

JAMES MEREDİTH, ROSA PARK, MALCOLM X VE MUHAMMED ALİ’LERİN ÜLKESİ

1860’lı yıllarda köleliğin kalkması uğruna kendi aralarındaki ırkçılarla kanlı bir savaşa tutuşmayı göze alan bir kültürden bahsediyoruz. Savaşı kaybetmelerine rağmen pes etmeyen, başkalarının emeğini ve özgürlüklerini sömürme eğilimli ırkçı zihniyetin kalıntılarıyla daha düşük yoğunluklu bir mücadelenin bir yüz yıl kadar daha sürdüğü bir ülke burası. James Meredith’lerin, Martin Luther King’lerin, Rosa Park’ların, Malcolm X’lerin, Muhammed Ali Klay’ların ülkesi… İşte bu ülke bugün hak ve özgürlükleri için yeniden adeta bir iç savaş, bir medeniyetler savaşı veriyor. İyilerle kötülerin, özgürlükçü demokratlarla baskıcı despotların, çoğulcu medenilerle faşist ilkellerin savaşı bu.

1860’larda ırkçılığın ve köleliğin kalkmaması için 11 güneyli eyaletle birlikte bağımsızlığını ilan eden Jefferson Davis’e karşı ortaya atılan Abraham Lincoln isimli bir Amerikalıydı. Kaderin şu garip cilvesine bakın ki, bugün demokrat ve özgürlükçü Amerikalılar, mağlup ettiği kölelik yanlısı ırkçıların suikastiyle hayatını kaybeden Lincoln’un koltuğunda oturan faşist ve ırkçı bir Başkan’a karşı mücadele vermek zorunda kalıyor. Göreve başladığı 20 Ocak’tan bu yana sadece Amerikalıların değil, tüm dünyanın kimyasını bozan, uykularını kaçıran ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptıkları ve yapmak istedikleri ne kadar dehşet verici ise, yüzbinlerce demokrat Amerikalının hak ve özgürlüklerin müdafaası için anında seferber olarak yollara dökülmesi de o kadar umut verici. İşte bu, ABD’de olup da bizde, yani Türkiye’de, eksik olan şeyin ta kendisi.

TRUMP’IN KARARNAMESİNE ÖFKE SELİ

Trump’ın, ülkelerindeki savaştan kaçan Suriyelilerin ABD’ye girişini, “ikinci bir emre kadar” durdurması, 7 Müslüman ülkenin vatandaşlarına da 3 aylık vize kısıtlaması getirmesi, tüm dünya gibi, bir avuç yerli dışında tamamının kökenleri bir ya da birkaç nesil öncesinin göçmenlerine dayalı olan, Amerikalıları ayağa kaldırmaya yetti. Irak, Suriye, İran, Libya, Sudan, Somali ve Yemen vatandaşlarının ABD vizesi almasını yasaklayan Trump’ın kararnamesine tepki hızla büyürken, kararnamenin uygulamaya girmesiyle başlayan havaalanlarındaki gözaltılarla birlikte tepkiler adeta çığa dönüştü.

Kötü bir şeyi kulağa ve göze hoş gelen albenili bir pakete sarmakta mahir tüm alışıldık diktatörlerin yaptığı gibi, Trump da tüm göçmen kabul işlemlerini 4 aylığına askıya alan ırkçı, insanlık ve İslam karşıtı kararnamesine “Yabancı teröristlerin ABD’ye girişinden ülkeyi korumak” başlığını uygun gördü.  Ancak, Trump’ın “Radikal İslamcı teröristleri ABD dışında tutmak için bir dizi güvenlik tedbiri alıyorum” açıklaması tepkileri daha da artırdı.

Demokrat Senatör Kamala Harris, kararnamenin Yahudi Soykırımı’nı Anma gününde imzalandığına dikkat çekerek “Şüphesiz ki bu Müslümanları yasaklamaktır” diyerek tepki gösterdi. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio da, Trump’ın kararnameyle ‘ABD’nin kuruluş değerlerinden utanılacak derecede farklı bir mesaj’ gönderdiğini söyledi. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ise, kararnamenin “endişe verici” olduğunu belirterek, kendisi de dahil olmak üzere, birçok Amerikalı’nın göçmen kökenli olduğunu hatırlattı.

SAMUEL HUNTINGTON BİLE BU KADARINI KESTİREMEMİŞTİ

Binlerce Amerikalı ülkeye girmelerine izin verilmeyenlere destek olmak ve dayanışma göstermek için havaalanlarına akın etti. Hukukçular ise, keyfi bir despotun hukuksuzluğuna karşı derhal harekete geçti. New York Federal Mahkemesi’nden Yargıç Ann Donnelly, gerçek bir hukuk devletinde onurlu bir yargıcın nasıl olması gerektiğini, adeta Türkiye’de Erdoğan despotizminin adi birer maşasına dönüşen hakimlerin suratlarına çarparcasına, Trump’ın kararnamesini geçici olarak durduran bir karar aldı. ABD’nin çeşitli havaalanlarında gözaltına alınanların serbest bırakılmasını ve geçerli göçmenlik belgesi ya da vizesi olan bireylerin sınır dışı edilmesini engelleyen bu karar Trump’ın kararnamesini adeta bir paçavraya çevirdi.

“Medeniyetler Çatışması” tezini ilk olarak 1993’te yayınladığı bir makalede dile getiren Samuel Huntington, kehanetlerinin önemli kısmının gerçekleştiğini Afganistan, Irak işgalleriyle ölmeden önce görebilmişti. Ancak, dehşet veren öngörülerinin kendi ülkesinde başka türlü bir “medeniyetler savaşı” yoluyla gerçekleşeceğini kestirmekte nasıl yetersiz kaldığını görmek Huntington’a nasip olmadı. Medeni değerleri önceleyen medeniler ile düşmanlıktan, korkudan, nefretten ve ayrımcılıktan beslenen ilkel faşizme sığınanlar arasındaki değerler ve medeniyetler savaşının akıbeti hepimizin ve dünyanın akıbetini de yakından ilgilendiriyor.

[Akif Umut Avaz] 31.1.2017 [TR724]

Ekonomiye güvenen beri gelsin [Analiz: Semih Ardıç]

Devrin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘teğet geçti’ dediği kriz 8 sene evvel yaşandı. 2009 krizinde Türkiye yüzde 4,7 küçülmüştü. Teğet geçmiş hali bu. Hukuk devleti ayakta olduğu için yatırımcı ilk şoku atlattıktan sonra elini cebine atmış ve ekonomi kayıplarını hızlı telafi etmişti. Millî gelir (GSYH) 2010’da yüzde 8,9, 2011’de yüzde 9,2 artmıştı.

2009 krizinden nasıl çıktığımızın cevapları mevcut krizin sebeplerini de ortaya koyuyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, o gün yaptıklarının tam aksini icra ederek krizi derinleştiriyor. Mülkiyet hakkı kalmadı, muhalif sesler hapse atıldı. Haklarında tahkikat bile açılmamış 120 bin kişi kamudan bakanlar kurulu kararı ile atıldı. AB kriterlerinden uzaklaşıldı.

OHAL REJİMİ SERMAYEYİ ÜRKÜTTÜ

Temel hak ve hürriyetlerin çiğnenmesi, hukukî teminatın rafa kaldırılması demokrasi ile telif edilemez. Anti demokratik çizgiyi silmek yerine daha da kalınlaştıracak adımlar atılıyor. Şirketlere kadar varan müsadere kararları, OHAL rejimini rutinleştiren keyfî uygulamalar sermayeyi ürküttü.

2009 krizi 2008’de ABD’de patlak veren mortgage krizinin artçı şoklarından biriydi. İktidardaki AKP’nin dahli yoktu. Buna rağmen AKP krizin mesuliyetini üzerine almış, birleştirici siyasetiyle Türkiye’nin krizden en az hasarla çıkmasını temin etmişti.

Hâlihazırda iktidarda yine AKP var. Kriz her geçen gün derinleşiyor. Bakanların her biri ayrı telden çalıyor. “Petrol de bol döviz de.” nevinden içi boş hamasî sözler hudutların ötesinde makes bulmuyor. Zira hakikat öyle değil. Türkiye’de kimse önünü göremiyor.

Ekonomiye güveni olan beri gelsin ve kimsenin kendini güvende hissedemediği şu günlerde bunu nasıl başardığını tane tane anlatsın..

EKONOMİYE GÜVEN YERLE BİR

Her sahada gelen gün gideni aratır oldu. Ocak 2017 Ekonomik Güven Endeksi (EGE) önümüzdeki günlerin sıkıntılı geçeceğini haber veriyor. EGE Aralık 2016’ya nazaran yüzde 3,9 geriledi, 85,7 seviyesine indi. Buraya dikkat! EGE, Nisan 2009’da yani krizde 83.9 seviyesinde idi. O tarihten beri ikinci en berbat veri ile ocakta karşı karşıya geldik.

EGE’nin alt kalemlerinde dört sektördeki ‘hissiyat’ın ne olduğu ölçülüyor. Pekâlâ, hizmet, reel kesim (imalat sanayi), inşaat ve perakende ticaret sektörlerinde nasıl bir hissiyat varmış? Hepsinde gerileme var ve bu iyiye işaret değil. Hizmet 87,5’e, reel kesim 100,5’e, inşaat 74,8’e ve perakende ticaret 95,9’a geriledi.

Birbirinden farklı sektörlerin aynı anda inişe geçti. Manası şu: Münferit, lokal bir sarsıntı yaşanmıyor. Ekonomi, kronik bir krize dûçar oldu. Hükümet, dört koldan gelen moral bozan haberleri ciddiye almalı, çarelere kafa yormalı.

101 BİN 614 ESNAF İFLAS ETTİ

EGE ile aynı gün Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’nun (TESK) verileri açıklandı.  2016’da 101 bin 614 esnaf kepenk indirmiş. Bir sene içinde bu kadar hâne ‘ekmek teknesi’nden mahrum kalmış. Daha dikkat çekici tarafı var: İflaslar son üç ayda adeta patlamış. Sene biterken her ay yaklaşık 10 bin dükkân kapandı. Temayül bu sene ocak, şubat ve martta da değişmeyecektir.

En fazla iflas ise İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya gibi ticaret merkezlerinde. Demek oluyor ki kriz yaygın ve tesirli. Kapanan iş yerleri arasında bakkal ve büfeler ilk sırada yer alıyor. ‘Ne var bunda, bakkal devri bitti’ diyebilirsiniz. O vakit bu kadar insana maişetini nasıl temin edeceğini de anlatacaksınız.

REFERANDUMA BİR KALA NEREDEN ÇIKTI BU KRİZ!

Hükümetin önünde iki yol var. Ya krizle yüzleşecek ya da ‘kriz yokmuş’ gibi ıslık çalmaya devam edecek. Birinci yolu tercih ederse krizi aşmak için atılacak ilk adım da Merkez Bankası’nı rahat bırakmak olmalıdır.

Vakit geçirmeden güçlü bir paket açıklanmalı. Kamuda israfa son vermek, ‘geçsen de geçmesen de 65 TL’ tarifesi ile milletin cebine ateş düşüren köprü ve otoyolların tarifelerini makul seviyeye çekmek, OHAL’i kaldırmak ve AB ile yeniden masaya oturmak gibi maddeleri ihtiva eden güçlü paketle kriz yönetimine geçilmelidir. İncitici, nobran, kutuplaştıran ve sokağı geren siyaset dilini yumuşatmak da elzem.

Partili cumhurbaşkanlığı’ referandumunda halkı ‘evet’e ikna etmek için bütün bu moral bozucu haberleri ve öncelik verilmesi icap eden işleri halının altına süpürmek de bir tercih. Amma velâkin halktan gelen mesajları iyi okuyamamak ya da kabullenmemek ters tepebilir. Anketler ‘evet’ diyenleri yüzde 45 civarında gösteriyor ki AKP açısından keyif veren bir oran değil bu. İktidar bundan tedirgin olduğunu ele veriyor.

SEÇMEN CEBİNDEKİ PARAYA BAKAR

Geçen hafta Kadir Has Üniversitesi’nin anketinde halkın yüzde 71’inin ‘kriz var’ demesi seçmenin referanduma giderken ‘hayır’a yakın durduğunu gösterdi. EGE’nin kriz senesi 2009’a rücu etmesi de iktisadî faaliyette bulunanlarda morallerin bozuk olduğunu gösteriyor.

Fitch’in notumuzu çöpe attığı günün ertesinde Borsa’nın yüzde 2 yükselmesindeki sunilik yanıltmasın. Bozuk moralleri düzeltmeye matuf bir hamle bu. Zira kredi notu indirilen ekonomide Borsa’nın yükseldiği vaki değil.

Sokağın hissiyatı 1 Kasım 2015 Genel Seçimi’ndeki hissiyattan çok uzak. Bugün sandık kurulsa ‘hayır’cıların zaferi ile neticelenir. İddialı gelebilir bu tespitim.

Ekonominin seyri ile seçmen davranışları arasındaki illiyete atıf yaptığım için esasında hiç iddialı değil. 2009 krizinin ucunun göründüğü ilk 3 aydaki seçmen hissiyatı, 30 Mart Yerel Seçimleri’nde AKP’ye verilen desteği yüzde 45’ten yüzde 38’e düşürmüştü.

Bariz kural: Ekonomi iyiye gitmiyorsa fatura iktidara kesilir.

Aynı hânede 30 seçmenin kaydı görünmezse, plakasız arabalardan okullara çuval çuval mühür basılmış pusula nakli yapılmazsa, mükerrer oy kullanılmazsa ve akşam oylar sayılırken kediler trafoya girmezse referandum sandığı Saray ve iktidarın beklemediği bir mağlubiyeti tesciller.

[Semih Ardıç] 31.1.2017 [TR724]

Rüzgarı değiştiremezsiniz ama yelkeni ayarlayabilirsiniz [Tarık Toros]

Ne demişti Bülent Arınç, “Biz iktidara mahkûm ve mecbur bir partiyiz.” (10 Haziran 2015). Seçimden üç gün sonrasıydı. Partisi üç gün önce “tek başına iktidarı” kaybetmişti. 7 Haziran, Türk siyasetinin köprüden önce son çıkışı geçtiği, fırsatı teptiği tarihtir. Vebali, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun omuzlarındadır, öyle de kalacaktır. Artık muhalefet rehindir, esirdir, tutukludur. 1 Kasım 2015 seçimlerine dört gün kala yaşanan hukuksuz İPEK MEDYA baskını ile serbest medya dönemi de tamamen bitmiştir. 7 Haziran’dan sonra muhalefet olmadığı gibi 1 Kasım’dan sonra da medya yoktur.

İNDİ-BİNDİ

Saray’daki zata “tek adamlık” yolunu açan parti, iktidara mahkum ve mecbur. Başka seçeneği yok. Olmadığı için de akla hayale gelmeyecek zulme imza atıyor, ne yaptığını niye yaptığını bilmez pespaye bir yol tutmuş gidiyor, savrula savrula… Her savrulmada da içindekileri boşaltıyor, yenileri bindiriyor. Arınç ve tayfası kusura bakmasın, indikleri durakta MHP bindi otobüse ve koltukları onlar doldurdu. Bu, tasfiye olan ve şimdilerde internet blog’larında “gittiğiniz yol, yol değil” diye tavsiyeler döşeyen gazeteciler için de geçerli.

NABIZ YOKLANIYOR

Hemen her gün bir veya birkaç HDP’li gözaltına alınıp tutuklanıyor veya adli kontrolle salınıyor. O savcının bıraktığını, öbürü ertesi gün tekrar çağırıyor. Kafa karışıklığı ve karmaşa her yerde! “Tarafsız” Cumhurbaşkanı, alenen taraf olduğu bir oylama için meydanlara inmeye hazırlanırken, karşı görüşü savunacaklar kafalarını kaldıramıyor, her kaldırdıklarında da balyozu yiyorlar. Hoş, bu satırlar kaleme alınırken, büyük gürültülerle, halktan da kaçırılarak “referandum sınırında” geçirilen Anayasa değişikliği henüz Meclis’ten Saray’a gönderilmemişti, 10 gün oldu, bekleniyor, beklendi.

PRESIDENTIAL PALACE

Sürekli “Saray” dememe kimse alınmasın. Bizdeki ve dünyadaki algı bu. Binayı “saray” diye açıp bir sene bu isimle öyle kullandılar, tepkiler artınca adı “külliye” oldu. “Ben değiştirdim” demekle değişmiyor ki bu, tıpkı Boğaziçi Köprüsü’nü “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” yapmak gibi. Halk arasında kullanılıyor mu, yoksa daha çok “Birinci Köprü” mü diyorlar, gidin bakın. Saray da o hesap. Misal, İngiltere Başbakanı Ankara’daydı, geçen cumartesi. Temasları takip eden BBC muhabiri, haberini “presidential palace” diye geçti, yani başkanlık sarayı.

LINDSAY LOHAN RETURNS

İktidara mahkûm ve mecbur olunca, işinize gelen/gelebilecek her şeyi reklam ve göz boyama için kullanırsınız. Ülkesinde kariyeri yerle bir olan, adı sürekli kavgalar, olaylar, skandallarla anılan Lindsay Lohan, Saray’da ağırlanır mesela. Dün, Obama ile her telefon görüşmesini manşetlerinden şişirenler, bugün eski başkana demediklerini bırakmıyor. Yeni başkan Trump’la bir telefon görüşmesi için atmadıkları takla kalmadı, olmadı. Randevu için bin tane aracı gitti Washington’a, otel lobilerinde ağaç oldular, elleri boş döndüler. Yemin törenine giden Dışişleri Bakanı’nın bile davetli olmadığı ortaya çıktı. ABD, 7 ülkenin vatandaşına ülkeye giriş yasağı koydu, gık çıkarmadılar. Dünya basınında, diğer dört ülkeyle ilgili (Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri) kritikler yayımlanıyor, kulağımızın üstüne yatmış bekliyoruz.

FAŞİZMİN DELİLİ?

5 Kasım 2016’da tutuklanan (87 gün olmuş) Selahattin Demirtaş şöyle demişti, “Tek bir haysiyetli yönetici yok ki istifaya çağıralım.” (10 Ekim 2015, Ankara’daki bombalı saldırı sonrası açıklaması.)

Faşizmin delili nedir biliyor musunuz? Öyle akademik çözümlemelere gitmeden, kestirmeden misal vereyim: “Elektrik kesik, bugün bu çağda skandal” diyemiyorsanız, o ülkede faşizm vardır. Avrupa kış saatine geçerken, Türkiye tümüyle keyfi olarak saatlerini geri almadı, buna dahi itiraz etmemek, edememek faşizmdir. Şikayet etmek yasaksa, şikayet eden hainse, faşist bir idare hâkimdir. Bırakın gazeteciliği, şayet medya grupları, mensuplarına “siyasi, ekonomik, sosyal konulara” dair tweet atma yasağı koymuşsa, o ülkede faşizmin dik alası vardır. Hukuksuz biçimde işten atılan yüzbinler başkaca hiçbir iş yapamıyor, pasaportları iptal, yurt dışına dahi çıkamıyorsa, o ülke faşist bir ülkedir.

OHAL DEĞİL SIKIYÖNETİM

Ülke, 15 Temmuz’dan itibaren kararnamelerle yönetiliyor. Beklenen Anayasa değişikliği ile “Olağanüstü Hal” resmileşecek. “Ankara’yı kızdırmayayım da işlerime bir şey olmasın, o kadar insan ekmek yiyor” diye kılını kıpırdatmayanlar, “Hasta anneme kim bakar sonra” diye kaygılananlar, “Üniversitedeki pozisyonum önemli” diye düşünenler, “Ne yapayım, mesleğimi yapamasam, ara ara utansam da bana buralarda ihtiyaç var” diye hesap yapan gazeteciler ve siyasetçiler… Ülkede ilan edilmiş “Olağanüstü Hal”, ilan edilmemiş “Sıkıyönetim” var. Şimdi “hayır” kampanyası yapıyorlar. Sormak gerekiyor, “evet” çıkarsa B planınız var mı? Varsa, bunun için referandumu hiç beklemeyin. Rüzgârı değiştiremezsin ama yelkeni ayarlayabilirsin.

[Tarık Toros] 31.1.2017 [TR724]

Erdoğan nereye koşuyor? (2) [Konuk Yazar: Göksel İlhan]

Erdoğan’ın sürekli daha çok güç ve iktidar isteyen açlığının doyum noktası, marazi hırsının bir tatmin sınırı var mı?

Geçmiş hayatına ve iktidar serüvenine baktığımızda bunun cevabı kesinlikle ‘hayır’dır. Erdoğan hastalık derecesinde bir güç ve iktidar zehirlenmesi yaşamaktadır. Korkarım ki kendi istek ve iradesiyle duracağı bir sınır da yoktur.

Dünyevi tüm makamları teslim etseniz bile yetinmeyecek, belki kutsanmak isteyecektir. Konuşmalarının satır aralarında bunları görmek mümkündür. Geçmiş konuşmalarında ‘Allah lütfetti, lütfedecek’ tarzı beyanları ile ilahi bir kabule mazhar olduğunu vurgulamaktan geri durmamaktadır. Gerek çevresinin gerekse kendisinin beyan ve demeçleri bu yönüyle bir inceleme ve araştırmaya tabi tutulsa bu tespitimizde haksız olmadığımız anlaşılacaktır.

Kendisini Kasımpaşalı delikanlısı olarak sakladı

Erdoğan fakir sofralarından bin yüz odalı saraylara kadar geçen süreçte; şatafat düşkünlüğünü ve iktidar hırsını ustalıkla saklamayı başarmıştır. Mütevazi Kasımpaşa delikanlısı görüntüsünün altına saklanmış acımasızlığını ve öfkesini görmemiz için 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturması gibi bir kırılmayı beklememiz gerekecekmiş meğer. Fotoğrafın bütününü ise ‘Allah’ın lütfu’ 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra görecektik.

17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, Erdoğan’ın iktidarını devam ettirmek için gayrimeşru yöntemlerle para havuzları oluşturduğunu gözler önüne sermişti. Suç üzerine bina edilmiş iktidarı ilk defa bu soruşturmalarla açıkça deşifre edilmiştir. Bu süreç Erdoğan’ın maskesinin kısmen düştüğü, derinlerde saklı öfke ve kininin magma gibi sağa sola saçılmaya başladığı dönemdir.

15 Temmuz darbe tiyatrosu ise Erdoğan’ın içinin dışa döndüğü, tüm bastırılmış nefretinin ayan beyan ortaya saçıldığı tarihi sürecin başlangıcıdır. 15 Temmuz; kadın, çocuk, yaşlı, hasta, özürlü hiç kimsenin masumiyetine saygı duyulmadan kin ve nefretle ezildiği dönemin adıdır…

Erdoğan’ın tutarsız, çelişkiler yumağı politik söylemlerini, babacan tavırla başlayıp, daha sonra nasıl acımasız bir figüre dönüştüğünü anlamak için iktidar serüvenini üç dönem halinde inceleyelim.

– Birinci Dönem: İlk seçimlerin yapıldığı Kasım 2002 den Anayasa referandumunun kabul edildiği Eylül 2010 yılına kadar olan süreyi bu dönem içinde değerlendirebiliriz.

Laik ve güçlü Türk ordusu karşısında meşruiyet aradığı, darbe senaryolarının havada uçuştuğu, Cumhuriyet mitingleri ile köşeye sıkıştığı, e-muhtıraların verildiği birinci ve ikinci iktidar dönemlerini kapsar.

Meşruiyetinin her platformda sorgulandığı bu dönemde, başta liberaller ve diğer demokrat gruplar olmak üzere her kesimden toplum bileşenleriyle daha çok demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi evrensel değerlere dönüş vaatleri ile güçlü ittifaklar kurmuştur.

AB üyeliği yolunda harcanan çaba, demokratikleşme paketleri bu döneme önemli çalışmalarıdır. Bu dönemde gerçekleştirdiği icraatlarıyla bir çok kesimi gerçekten değiştiğine inandırmış, oyunu artırarak iktidarda kalmayı sürdürmüştür.

– İkinci Dönem: Bu dönemi Anayasa değişiklik paketinin referandumla kabul edildiği 12 Eylül 2010’dan 15 Temmuz 2016’ya kadar sürdürebiliriz.

Vesayetten kurtulup demokratik bir düzene kavuşacağını uman kitlelerin büyük desteği ile Anayasa değişiklik paketi 12 Eylül 2010 tarihinde kabul edildi. Bu tarih Erdoğan’ın yeniden bilinç altı müktesebatı olan siyasal İslamcı kimliğine dönüşün başlangıcı gibidir.

Kendini Ortadoğu’nun kralı, bir anlamda dünya lideri olarak görmeye başlamıştır. Demokratik reformları sonlandırmış, komşu ülkelerin başkentlerinde muzaffer bir komutan olarak cuma namazı kılma hayalleri kurmuş, mitinglerde kitlesine hamasi nutuklarla vaatlerde bulunmuştur.

Suriye’deki iç karışıklıkları körüklemiş rejim muhalifi hareketi silahlı bir isyana dönüştürmeyi başarmıştır. Radikal İslamcı grupları doğrudan desteklemiş, Ülkemizi tüm dünyadan radikal silahlı militanların Suriye’ye geçiş güzergahı yapmıştır.

Bu dönemde; Erdoğan bilinç altı kodlarına, derinlerde saklı siyasal İslamcı kişiliğine kesin bir dönüş yapmıştır.

17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını kendisine karşı bir darbe girişimi olarak nitelemiş, kurguladığı bürokratik tasfiyeyi bu vesile ile hızlandırmıştır. Her şeye rağmen yürürlükteki hukuk düzenini aşmakta zaman zaman zorlandığı için tasfiyeler, sürgünler Erdoğan için yeterince tatmin edici olmamıştır.

Bu dönemi bir anlamda bir sonraki büyük tasfiyenin hazırlık aşaması olarak kullanmıştır.

– Üçüncü dönem: Bu dönem 15 Temmuz darbe tiyatrosu ile başlamıştır.

Tüm devletin sıfırlandığı, TBMM’ninkiler dahil tüm yetkilerin Erdoğan’da toplandığı dönemdir. Erdoğan’ın hüviyeti asliyesini, birikmiş tüm kinini ve nefretini ortaya koyduğu, intikam sürecidir bu dönem…

Darbe tiyatrosundan hemen sonra sayıları on binleri bulan ihraç ve tutuklamalara baktığımızda Erdoğan’ın en az üç yıllık bir hazırlık yaptığını söyleyebiliriz.

Mutlak iktidarına engel gördüğü ordudaki tüm subaylar tasfiye edilmiştir. Bunların büyük çoğunluğunun batı değerleriyle yetişmiş NATO subayı olması ayrıca dikkat çekicidir.

İçinde adeta bir yara olarak tutuğu 17/25 Aralık soruşturmasının intikamını ise tüm yargı camiasından acımasızca almıştır. Mevcut hakim ve savcıların yüzde 40’ına yakınını ihraç ettirmiş, büyük çoğunluğunu tutuklatmıştır. Erdoğan’ın özel ilgisine mazhar yargıçlar ise ayrıca hücrelerde sistematik işkenceye maruz kalmıştır.

İnsanlık tarihinde belki de ilk defa kadın ve çocuklar acımasızca ve hiç bir delil gösterilemeden cezalandırılmıştır. 20. yüzyılın ortalarında deli teke diye nitelendirilen Hitler zulmünden sonra, 21. yüzyılın başlarında tekrar benzer bir kitlesel imha ve trajediyi yaşamak ülkemiz adına utanç verici olmuştur.

15 Temmuz, Erdoğan ve temsil ettiği siyasal İslamcı geleneğin gücü elde edince ne kadar acımasız olabileceğini bir kez daha göstermiştir.15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar ciltler dolusu kitaplara sığamayacak boyuttadır. 15 Temmuz, Erdoğan’ın mutlak iktidarının nelere mal olabileceğini göstermesi açısından ibretlik bir süreçtir.

Erdoğan’ın her gün daha çok güç ve iktidar isteyen çılgınca koşusu nereye kadar devam edecek? Başkanlık sistemi gelebilir mi? Erdoğan’ın mutlak iktidar istediği dördüncü bir dönemi olur mu, bunu zaman gösterecektir.

Anayasa değişikliği sonrası Erdoğan’ın başkan olması halinde Türkiye’nin özgürlükler sorununun daha da derinleşeceğini bilmek için kahin olmaya gerek yok. Her şey George Orwell’in ‘Hayvan Çiftliği’ndeki gibi başladı. Final ondan da kötüye doğru gidiyor. Şimdi ise George Orwell’in ‘1984’ adlı romanındaki Okyanusya’sında gibiyiz. Düşünce polisinin kapımıza dayanması, çocuklarımızın muhbirliğe zorlanmasına, çift düşün tekniği ile beyinlerin yıkanmasına ramak kaldı.

Aklı başında tüm vatandaşlarımız, aydınlarımız, demokratik değerleri benimsemiş dostlarımız bu çılgınca koşuyu durdurmak zorundadır. Şayet durdurulamazsa çok yakın bir gelecekte parçası olduğumuz NATO ve AB gibi kurumlar birer terör organizasyonu olarak Okyanusya (Türk) toplumuna kabul ettirilecek, aykırı düşünen tüm bireyler yüce lidere ihanet etmekle suçlanıp ve muhtemelen zindanlara atılacaktır. Erdoğan’ın yaptıkları yapacaklarının garantisidir.

[Göksel İlhan] 31.1.2017 [TR724]

İktidarın en sevdiği masal: ByLock [Analiz: Kadir Bayer]

15 Temmuz’da darbe olacağından haber alamayan, Cumhurbaşkanı’nın 5 yaverinden 4’ünün ‘darbeci’ olduğunun farkına varamayan, memleketteki canlı bombaları ‘gözetim listesinde’ olduğu hâlde patlamadan haber veremeyen Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Litvanya’ya gidip güya ByLock’un kayıtlarının olduğu ana server’ları ele geçirmiş. (N’olduysa, daha önceleri Rus yetkililer yardımcı olmuş Litvanya’dan bilgi aktarımı sağlanmıştı, şimdi MİT operasyon düzenlemeye karar vermiş.)

Daha önceki gazetecilik başarıları CNN’in haber sunucusu Christiane Amanpour’la kadıncağızın haberi olmadan röportaj yapmak ve bir ağacı Geziciler aleyhine konuşturmak olan Mevlüt Yüksel’in Takvim’deki haberi, pardon masalı, şöyle:

“Özel bir jetle Litvanya’ya uçan ekip önce Vilnius’ta ByLock kayıtlarının bulunduğu ana ‘server’e sahip şirketin binasını gözleme aldı. Bir hafta boyunca gerekli çalışmaların yapılmasının ardından yaklaşık iki ay önce bir gece binaya sızma operasyonu gerçekleştirildi. Sessizce ‘server’ın bulunduğu özel korunaklı binaya giren ekip yanlarındaki son teknoloji ekipmanlar sayesinde sekiz kademeli şifreyi kırdı. Server içindeki ByLock kayıtlarına ait tüm bilgileri kısa sürede kopyalayarak olay yerinden uzaklaştı.”

MİT’in kendi gibi ‘delilleri’ de güvenilmez

Sanırsınız Türk istihbaratı Litvanya’nın başkentine değil de, Kayseri’nin Toraman ilçesine gitmiş. Kimsenin haberi olmamış. Üstelik şimdi Takvim, MİT’in operasyonunu deşifre ederek, Litvanya’ya gidip şirketten ‘bilgi çalan’ MİT ajanlarını deşifre ediyor. Yarın Litvanya konuyu ikili ilişkilerde gündeme taşıyıp, “N’oluyor birader?” dese, ne cevap vereceksiniz? “Bu Mevlüt’ün böyle vukuatları var, daha önce de ağaçla konuştu” deyip kurtarın bari.

Diyelim ki, Litvanya’da hakikaten şirkete gitti MİT ajanları ve ‘sızma operasyonu’ gerçekleştirip bilgileri aldı. (Daha önce siber operasyonla server’ı hack’leyip 53 bin kişilik liste çıkartmışlardı ama ne hikmetse, o gün bugündür ByLock yazılımcıları server’daki bilgileri silmeyi unutmuş, ya da “gelsin de MİT alsın” diye orada bırakmış.) Demek ki bugüne kadarki ‘ByLock delili’ dediğiniz şey, bir grup hacker arkadaşın yalan yanlış düzenlediği bir liste de olabilir pekâlâ.

ByLock sebebiyle mahkemeye çıkarılanların, ByLock’la ilgili kayıtları bağımsız bilişim uzmanlarına incelettirmesi gerekir. MİT eğer bu kayıtları vermeyi reddederse, tutanak tutulup özgürlüğün kısıtlanması sebebiyle karşı dava açılması bile gündeme gelebilir. Zira kendiniz itiraf ettiriyorsunuz haber yazmayı beceremeyen habercilerinize…

Hele hele haberde, MİT ajanlarının ‘son teknoloji ekipmanlar sayesinde’ sekiz kademeli şifreyi kırmaları, kurumun güvenilirliğini iyiden iyiye zedeleyen bir durum. James Bond filmlerinin etkisinden başka bir şeyle izah edilemeyecek bu ‘ajanlık’ hikâyesi, film diye çevrilse, ‘zayıf’ bulunur. Madem MİT’imizin böyle acayip teknolojileri var, FBI geçenlerde iPhone şifresi kırabilmek için milyon dolarlar harcadı ve gene de beceremedi, oraya da bir el atsınlar. Azıcık siber güvenlikten anlayan birine haberi okutturun, 8 kademeli şifrelerin ne kadar sürede çözülebileceğini filan anlatsın.

Matematik bilgisi zayıf olunca

Bir de, Takvim gazetesi editörlerinin matematiği biraz zayıf olduğu için sonraki bilgileri anlamakta zorlanmışlar muhtemelen. Şöyle diyor haberin sonunda:

“Yapılan incelemelerde ByLock programını F..ö üyeleri içinde en az bir kez mesaj atarak veya mesaj alarak kullanan sayısı 60 bin 473 oldu. ByLock’tan sesli görüşme yapanların sayısı 78 bin 165 olurken, şifreli programı sadece sesli iletişim için kullanan 46 bin 799 kişi belirlendi…”

Yani 215 bin kullanıcısı var, üstelik yine haberdeki ifadeye göre ‘yanlışlıkla kullanılma ihtimali çok düşük’ bir program bu, fakat yukarıdaki paragrafa göre (mesaj + sesli kullanıcılar) taş çatlasa 107 bin 272 kişi kullanmış ByLock’u. Telefonunda hiç kullanmadığı hâlde ByLock olanları ne yapacağız? Ya da sonuçta bu ByLock Google Play’den indirilebilen bir program, bunun ‘kişiye özel delil’ olarak kullanılabilmesi, nasıl mümkün olacak?

Haberin biraz gerisinde ise şu bilgi veriliyor: “Tam listede 215 bin 92 kullanıcı, 31 bin 886 grup, 17 milyon 169 bin 632 mesaj, 3 milyon 158 bin 388 e-posta olduğu tespit edildi.”

İktidar medyası, kamuoyu oluşturmak için olsa gerek, ilk günden itibaren ByLock mesajlarının içeriğine ulaşıldığını, MİT’in harıl harıl bu milyonlarca mesajı okuduğunu filan yazıyor. Bu habere inanacaksak, MİT bu yazışmaları 2 ay önce ele geçirmiş daha. Önceki haberler komple güme gitti yani. Gerçekten bu mesajlar ele geçirilmiş olsa, inanın, yandaş gazeteler başka hiçbir haber girmez, çarşaf çarşaf o mesajları yayınlardı. İçinde çok özel bilgiler olduğu için mi? Hayır. Görgüsüzlükten.

‘Hücre tipi yazılım’ teknoloji literatürüne girdi(!)

Küskün, mızıkçı AKP yandaşı Karar gazetesi ise, son günlerdeki ByLock masallarına daha ‘rafine’ bir haberle katkı sağlamış (Bu arada Karar’a göre ByLock’la ilgili yeni bilgileri Litvanya kendi veriyormuş, MİT gidip bilgi aşırmamış). Neymiş? ByLock ‘hücre tipi’ yazılımmış. Nedenmiş? Çünkü buradaki iki kişi birbiriyle ‘güvenli’ yazışabilmek için önce yüzyüze görüşüp bazı bilgileri birbirlerine söylemeliymiş. Şimdi WhatsApp da ‘güvenli’ haberleşme için yan yana gelip telefonları birbirine ‘okutma’ teknolojisi geliştirdi, WhatsApp da mı ‘hücre tipi yazılım’ oldu?

Eğer mesele ‘hücre tipi yazılım’ ise, Telegram da benzer metotlar kullanıyor. İnternet yazılımlarının takip edilebilirliği karşısında, dünyanın önde gelen yazılım firmaları, ‘güvenli’ ürünler üzerinde çalışıyor ve bu türlü bir yığın önlem alıyor. Bu suç mu yani?

İktidarın en sevdiği masal ByLock masalı. Çünkü onu kullanarak istediği kurumdan, mesela son günlerde TSK’nın çeşitli birimlerinden, istediği kimseleri alıp tutukluyor. Yargıçlar muhtemelen MİT’in raporlarına güvenerek, sorumluluğun MİT’te olduğunu düşünüyor. Kendilerini sağlamda görüyor. Oysa bu ByLock masallarının hedefi belli: İnsanları ‘suçlu’ pozisyonuna sokup gözaltına almak ve yeni ihdas edilen ‘itirafçılık’ müessesesi ile ‘suç üretmeye’ çalışmak. Hâkim ve savcılar da, buna çanak tutuyor. Sizce bu durum, hâkim ve savcıları yarın hukuk önünde ‘sorumsuz’ kılar mı? MİT’e bence hiç güvenmesinler…

[Kadir Bayer] 31.1.2017 [TR724]

Neden Türk tipi başkanlık, şimdi anlaşıldı [Analiz: Ahmet Dönmez]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 30 Ocak 2015 tarihinde TRT canlı yayınında, “Amerika’da olunca padişahlık olmuyor da Türkiye’de niye oluyor?” diye sormuştu. Konu elbette başkanlık sistemiydi. Muhalefetin, “Türk tipi başkanlık diktatörlüğe dönüşür”, “Erdoğan padişahlık istiyor” eleştirilerine karşılık bu soruyu yöneltiyordu. “Amerika’da niye olmuyor”un cevabını şimdi Amerikalılar çok güzel veriyor. “Türkiye’de niye olsun ki”nin cevabını da 10 gün önce Meclis’ten geçen anayasa değişikliği paketi vermişti.

Bugünlerde ABD’de yaşananlar, oradaki sistemin Erdoğan’ın hayallerini niye süslemediğinin güzel bir cevabı. Amerikan halkı geçtiğimiz cumadan beri sokaklarda. Başkan Donald Trump’ın 7 Müslüman ülke vatandaşlarına giriş yasağı getiren kararnamesi sert bir şekilde protesto ediliyor. On binlerce insan havaalanları ve meydanlara akın etti. “Hepimiz Müslümanız”, “Yasaklara, duvarlara hayır”, “Korkuya, nefrete hayır, sığınmacılara evet”, “Müslümanların ve hepimizin haklarını savunun”, “Gerçeklere dayalı politikalar üretin, korkulara değil” yazılı dövizlerle yürüyüşler yapıldı. Cher, Alec Baldwin, Robert De Niro, Mark Ruffalo gibi sanatçılar eylemlere destek verdi. Trump henüz, “Yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” demedi. Fakat taksicilere varıncaya kadar halkın önemli bir kesimi, utanç verici bu yasağa karşı set kurdu.

ABD’DE MAZLUMA KARŞI ‘AMA SEN DE’ DENMİYOR

‘Ama’ ile başlayan cümleler de henüz duyamadık. “E ama Müslümanlar da masum değil. Birçok terörist Müslümanlar arasından çıkıyor. Ülkemizi kana bulayan İslamcı teröristleri unutmadık” türü cümlelere rastlamıyoruz. Çünkü kendini gerçekten aydın, demokrat, özgürlükçü olarak tanımlayan insanlar, suçlu ile masumu ayırt etmek gibi son derece basit ve temel bir bilinçten mahrum değil.

Türkiye’de de 3 yıldır toplumun bir kesimi, ‘kolektif suç’ üretilerek topluca infaz ediliyor. 80 yaşında ihtiyarlar, burs verdiği için kelepçelenerek götürülüyor. Eşine ulaşılamayınca yeni doğum yapmış bir kadın gözaltına alınıyor. Binlerce insan gazete abonelikleri, banka hesapları, sendika üyelikleri yüzünden tutuklu. İçeride işkenceden ölümler, şüpheli intihar vakaları eksik olmuyor. 105 bin insan gözaltına alınmış, 42 bini tutuklanmış. Fakat cemaat dışında kalan toplumun neredeyse tamamı, bu insanlık dışı uygulamalara kör ve sağır. Ne muhalifler ne de kendilerine ‘aydın’ diyenlerden güçlü bir itiraz duyulmuyor. “Ama Cemaat de masum değil” ile başlayıp “E ama siz de dün…” ile devam eden bir sürü tevil cümlesine rastlamak mümkün.

“Bize de F..cü” derler mi gibi ilkel bir korkunun arkasında ‘aydıncılık’, ‘muhalifçilik’ oynayanlar da var. Amerika’da da “Bize terörist derler mi?” kaygısı ilkelerin önüne geçseydi, o havaalanları, meydanlar, caddeler boş kalacaktı bugün.

‘DEVLETE KARŞI GELİNMEZ’ DİYEN DE YOK

New York’ta taşınan dövizlerden birinde, “Biz birbirimizi sevecek ve koruyacağız” yazıyordu. “Devlete karşı gelinmez. Devletimiz böyle buyurmuşsa doğrudur” tavrını göremedik. “Devlete nasıl karşı gelirsin!”, “Bu devlete ihanet etmenin bedelini ödeyeceksiniz!” diyen gazeteci bozuntuları da yok.

Yine Trump’a karşı binlerce akademisyen bildiri imzaladı. Bir mafya babası çıkıp “Kanlarınızda duş alacağız” demedi. Deseydi de muhtemelen bu dışarıdaki son özgür günü olacaktı. Savcılar onun twitlerini veya basın açıklamalarını günaşırı seyrediyor olmayacaktı.

New York Doğu Bölgesi Federal Mahkemesi, Trump’ın kararnamesine karşı “yürütmeyi durdurma kararı” aldı. 16 eyaletin başsavcıları Trump’ın kararnamesini “anayasaya aykırı” ve “Amerikan değerlerine aykırı” olarak niteleyip bu karara karşı harekete geçeceklerini duyurdu. “Yargı, yürütmenin üzerinde vesayet kuruyor” diyen olmadı. Tam tersi, “İyi ki böyle bir denge ve denetim sistemi var. İyi ki bağımsız yargıçlar var” denildi.

ERDOĞAN’IN SPATULASI: YARGI

Bizde manzara tam tersi. Erdoğan’ın binlerce insanın ‘kökünü kazımak’ için ‘spatula’ olarak kullandığı bir yargı var. Daha kötüsü; “Spatulan olayım” tadında mesajlarla böyle bir kıyıma gönüllü yazılan yargı mensupları ile dolu. Sosyal medya hesaplarından “Seni seviyoruz uzun adam” yazanların köşebaşlarını tuttuğu, Erdoğan’ı gördüğünde olmayan düğmesini iliklemek için cüppesine davranan yüksek yargıçların terfi beklediği bir adalet camiasına sahibiz. Referandumda oylayacağımız pakette de bunu ‘anayasal’ hale getirecek maddeler var. Sonuç “Evet” çıkarsa cumhurbaşkanı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’ni tek başına belirleyecek. Belki sonra bir kararname ile cüppelere düğme dikilmesinin de önünü açabilir.

Hâlbuki başkanlık sistemini başarı ile uygulamanın bazı olmazsa olmazları vardır. Eğer bunlardan taviz verirseniz o sistemin diktatörlüğe dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu olmazsa olmazların başında da ‘kuvvetler ayrılığı’ gelmektedir. Yasama ve yargı, yürütmeden bağımsız değilse orada demokrasiden nasıl söz edilebilir ki?

Mesela Trump’ın kararnamesine karşı çıkanlar arasında 39 Cumhuriyetçi senatörün olması da yasama bağımsızlığının güzel bir örneği. Bu da ABD tipi başkanlık sisteminin bir başka olmazsa olmazıydı zira. Hem yasama bağımsızlığı hem de gevşek parti disiplini, başkanlık sisteminin vazgeçilmezleri arasında.

Başkan, aynı zamanda partinin lideri değil. Milletvekili listesini o oluşturmuyor. Dar bölge seçim sistemi ve ön seçim sayesinde hiç bir kongre üyesi Başkan’a karşı minnet duymuyor. Başkana karşı bağımsızlar. Kendi partisinden dahi olsa, yanlış bulduğu bir karara karşı muhaliflerle birlikte omuz omuza sokaklarda yürüyebiliyor. Kimse de onlara ‘hain’ damgası vurmuyor. Bizde ise her AKP’li sırtlarında peşin peşin ‘hain’ damgası ile yürüyor adeta. Ancak kabine girmeden açık oy kullanarak o etiketlerden kurtulabiliyorlar. Pakete karşı çıkmak veya eleştirmek ise sadece bir fanteziden ibaret.

Amerikalı eylemciler Beyaz Saray önünde toplanıp sloganlar atarken biber gazı kullanan polisler de göremedik. Trump’ın “Emri ben verdim” diyeceği manzaralar oluşmadı.

DEMEK Kİ DEMOKRASİ SADECE SANDIKTAN İBARET DEĞİLMİŞ

Demek ki demokrasi sadece sandık değilmiş. Demek ki güçlü kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü olmadan demokrasi olmuyormuş. Demokrasinin nimetleri ile işbaşına gelip sonra rejimi diktatörlüğe dönüştürebilecek çılgın yöneticilere karşı konulan fren mekanizmaları, “vesayet organları” demek değilmiş.

Demek ki bir siyasal sistemi tek belirleyen de lider değilmiş. O lidere yön; sisteme de ruh veren toplumu gözardı ederek rejim tartışması yapılamazmış. Gazetecisinden taksi şoförüne, sanatçısından akademisyenine, yargı mensubundan siyasetçisine kadar hemen her kesim temel insan hak ve özgürlüklerine saygıyı içselleştirmiş olmalıymış. En demokratının, en aydınının, en liberal, en solcusunun, en muhalifinin, en çağdaşının bile cümlelerine “Ama… onlar da…” ile başladığı bir ülkeye ABD tipi bir başkanlık gelmiyormuş.

BUNDAN FAZLASINI HAK EDİYOR MUYUZ GERÇEKTEN?

Eski İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın tarihe kaydolan bir övünç kaynağı vardı hatırlarsınız. 22 Ekim 2016 tarihli İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “F..’cüler bizden avukat istedi, vermedik. ‘Siz bizi aptal mı zannettiniz?’ dedik. Biz her zaman Cumhuriyet’i, Atatürk’ü, üniter yapıyı ve tam bağımsızlığı savunduk” dedi. Gurur duyduğu şey buydu. Eğer sizin Cumhuriyetçiliğiniz, Atatürkçülüğünüz hukukçularınıza bile böylesi bir “sosyal soykırıma” destek olmayı öğütlüyorsa, sizin önünüze olsa olsa böylesi “fena halde Türk tipi bir başkanlık sistemi” konulur. Avukatların havaalanlarına koşup mağdur Müslümanlara gönüllü danışmanlık hizmeti verdiği, Başkan’ın kararnamesine karşı çıkarken “Bu yasak, Amerika’ya ait değil” diyen başsavcıların olduğu ülkede ise ‘ABD tipi başkanlık’ oluyor. Bu kadar basit… “Hayır! Hayır!” diye hiç ağlamayacaksınız.

[Ahmet Dönmez] 31.1.2017 [TR724]

Erbili Hocaefendi ve Nakşileri yok etme planı nasıl uygulandı? [Ali Emir Pakkan]

Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız! 

Tek parti dönemi. Daha Menemen Olayı patlak vermemiş. Emniyet Genel Müdürü Rıfat bey, yakın dostu Cemal Öğüt'ü Ankara'ya çağırır ve uyarır: "Esad Hocaefendiyi ziyaret etme! Hatta bir süre ortadan kaybol, evine gir dışarı çıkma! Esat efendi için,  '70 bin müridi var! Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız' diyorlar! Rıfat bey, kendisinin bitirme planlarına alet olmayacağını söylüyor dostuna! 'Beni görevden alacaklar, yerime kendi adamlarını getirip bu işi halledecekler'  diye ekliyor!

Aynı günlerde Esat Efendi'nin İstanbul'daki evi...Mehmed Ali Efendi, babası Es‘ad-ı Erbilî Hz.lerine kaygılarını dile getiriyor:

“Babacığım! Bu havayı beğenmiyorum. Etrafımızda uğursuz gölgeler dolaşıyor. Evimiz ve sokağımız devamlı gözetim altında. Bir tedbir alalım. Mesela köşkteki kalabalığı dağıtalım. Onları memleketlerine gönderelim. Biz de göz önünden silinelim.”

Es‘ad Efendi şu karşılığı veriyor:

“Allah’ın (cc) takdiri neyse, o olacaktır. Bana öyle geliyor ki ok yaydan çıkmış ve hakkımızda karar alınmıştır. Yani tedbir zamanı geçmiştir."

Erbili, 1847,  Musul Erbil doğumludur. Nakşî icazetnamesini alır. 1875 Hac dönüşü İstanbul’a yerleşir. 1918’de Divân’ını neşreder. Halkın saydığı bir alimdir. Tek parti ve arkasındaki derin yapı bu hareketten rahatsızdır! Bitirme planları yapılır! O günün zift medyası 'itibar suikastlerine' başlar!

18 Temmuz 1930, Vakit Gazetesinde Esat efendi hakkında yalan ve iftiralarla dolu bir haber çıkıyor. Gazete, "Erenköy’de Bir Dedikodu: Yüzlerce müridi olan bu esrarengiz şeyh kimdir?” manşetinin altına Erbili'nin fotoğrafını koyuyor! Onun 'İngiliz ajanı olduğunu, lüks içinde yaşadığını, pahalı hediyeler aldığını' yazıyor! 

Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteler de aynı iftiraları tekrarlıyorlar! 

Polis,  Es‘ad Efendi’yi takibe alıyor! Hatta evine bir ajan sokuluyor! Her adımı Ankara'ya rapor ediliyor! Ama bu raporların hiçbiri iftiraları doğrulamıyor...

23 Aralık 1930, Menemen hadisesi vuku buluyor. Genç yedek subay Kubilay, bir grup esrarkeş caninin kurbanı olur! Menemen olayı, Nakşilere mal ediliyor!

Emniyet müdürünün haber verdiği, uzun süredir alt yapısı hazırlanan 'tenkil planı' uygulamaya geçiriliyor! Fişleme listeleri raflardan iniyor! Ülkenin dört bir yanında binlerce insan gözaltına alınıyor! 

Olağanüstü hal ilan ediliyor ve özel mahkeme kuruluyor! ( Bakınız; sulh ceza mahkemelerine, 15 temmuz'a, OHAL'e, fişleme dosyalarına ve tutuklamalara)

Bir sabah Erbili hazretlerinin kapısı acı acı çalar! Gelen polistir! 84 yaşında ve yürümekte zorluk çeken Es‘ad Efendi'nin ellerine kelepçe vurulur! Menemen’e götürülür! Onu hususi bir hücreye alırlar, yemeğine azar azar zehir katarlar, rahatsızlığı artar. Hastaneye kaldırılır! Sözde tedavisi sürerken (3 Mart 1936) hayatını kaybeder. Genel kanaat zehirlenerek öldürüldüğü yönündedir! 

Cenazesi ailesine verilmeyerek, resmi makamlar tarafından Menemen’de defnedilir. Erbili'nin oğlu Mehmed Ali Efendi ve 29 talebesi de idam edilir. 

Es‘ad Efendi Hazretlerinin diğer bir oğlu Muhammed Ali Efendi İstanbul’a gelmemiş, Erbil’de ikamet etmiştir. Orada İngilizlerin Musul’u işgali sırasında İngiliz idaresine boyun eğmemiştir. Türkleri Cemiyet-i Akvâm’a (Birleşmiş Milletler) girmeleri için teşvik etmiştir.

Erbili hazretleri, tam bir çadır tiyatrosu olan Mahkemedeki savunmasında Menemen olayları ile bir ilgisinin olmadığını söylemiş, oğlunun ülkeye hizmetini anlatmıştır. Son sözleri şöyledir: “90 yaşımdayım. 20 seneden beri kendimi ölü farz ediyorum. Türklüğe hizmetim olduğundan oğlum İngilizler tarafından Bağdat’tan nefyedildi…”

Nakşilere büyük darbe vurulurken, bütün muhalefet sindiriliyor. Serbest Fırka'nın kapatılması tartışmaları sona eriyor. Tek parti rejiminin ömrü 1946'ya kadar uzuyor! 

Bir dejavu hissine kapıldınız mı?

15 Temmuz'a bir de,  Menemen olayı penceresinden bakın! 

Nereye gittiğimizi daha net görebilirsiniz!

Not: Menemen olayının ayrıntılarını , 'Tek parti rejimine giden yol' başlıklı yazımdan okuyabilirsiniz:


[Ali Emir Pakkan] 30.1.2017 [Samanyolu Haber]

Allahu galibün alâ emrihi [Abdullah Aymaz]

İmam-Hatip  son sınıflarda iken 1967-1968  yıllarında İzmir Buca Cezaevinde Cuma günleri vaaz eder, akşamları teravih namazı kıldırırdım… Orası hapisane olduğu için Bediüzzaman Hazretlerinin Denizli Hapisanesinde yazdığı Meyve Risalesinden konular hazırlardım. Üstad Hazretleri hapisaneye Medrese-i Yusufiye dediği için, Yusuf  Suresini de anlatmak  istedim. Bir Cuma vaazından sonra yanıma bir mahkum geldi, bir hoca tavrıyla “Vallâhü ğâlibün alâ emrihî velâkinne eksera’nnâsi lâ ya’lemûn” (12/21) Yani  “Allah Teâlâ, iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak ğâliptir.” Âyetini ele alarak şöyle bir soru sordu: “Ğalibün’ ism-i fâildir, onun yeri muzârî fiil ile ‘yağlibü’ kelimesi de aynı mânâyı ifade ederdi, niye bir isim kelime kullanılmış da fiil kullanılmamış?” dedi. Biz, Kestanepazarında Hacı Ali Efendiden Meânî okumuştuk, ayrıca o günlerde Üstad Hazretlerinin İşârâtü’l-İ’caz tefsirini de okuyordum. Onun için, “İsim cümlesinde devam ve sübut vardır. Fiil cümlesinde hareket  ve teceddüt  vardır. Eğer yağlibü fiili kullanılsaydı ‘her zaman mutlak gâliptir’ mânasını tam ifade etmezdi.” dedim. Takdir etti. Meğer bu zât Karadenizli bir hâfız ve hoca imiş. Ailevî bir davadan dolayı mahkûm olmuş. Bu günlerde üzerinde çok durulması ve çok okunması gereken bir cümle… Bizlere bakan  yönü var: Yusuf Aleyhisselam Allah’ın fazlına ve lütfuna mazhar, muhlis ve muhlas bir peygamber. Maalesef, hasede uğramış, hem de kardeşleri tarafından kuyuya atılıyor, çıkarılıp kervanlara satılıyor, memleketinden uzaklaştırılıp bir köle olarak, Mısır’ın köle pazarında satışa çıkarılıp satılıyor. Bütün bunlar kötü… Vicdanı kanatıyor. Ama kader de örgülerini durmadan hayır ve güzellik yönünde örüyor. Bütün bu olup bitenlerden sonra Kur’an-ı Kerim şöyle bir değerlendirme yapıyor:

“Nihayet Mısır’a  varınca, Yusuf’u düşük bir fiyata, birkaç paraya sattılar. Zaten ona pek kıymet biçmiyorlardı. Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir, hanımına ‘Ona güzel bak!’ dedi. Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlat ediniriz!’ Böylece Yusuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyaların yorumunu öğrettik. Allah Teâlâ iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf Suresi, 12/21) 

Yani zâhiren Yusuf’u insanlar alıp götürdü ve sattı. Amma gerçekte Cenab-ı Hak, insan eliyle Yusuf’u getirip Mısır’ın Mâliye Bakanına evine yerleştirdi.

Bu süreçte de zulüm ambalajlarının altında da işte böyle temkin ve itibarlı yerleştirmeler var. 

Üstad Hazretleri, bâtılın, hak üzerine musallat edilmesinin hikmetini anlatırken dördüncü maddede “Bir hak, bil kuvve (potansiyel olarak) kalmış veya kuvvetsiz kalmış veya mahlut hem mahşuştur. Ona taze bir kuvvet vermek lazım gelmiştir. Muvakkaten bâtıl ona musallat edilir.” diyor. 1925’lerde, dünyayı aydınlatacak eserler yazma potansiyelinde olan Üstadın, dört-beş talebesiyle Erek Dağına çekilip çok güzel ilmî sohbetler yaptığını biliyoruz. Vefat tarihi 1960’a kadar  Üstad Erek Dağında böylece kalsaydı, insanlığa oradan hiçbir bilgi mirası kalmayacaktı. Konuştuklarını yazan, hiç olmazsa ufak-tefek not tutan tek bir kimse yoktu. Zaten orada mahalli dili kullanıyorlardı. Ama zulmen Ramazan günü, karda, kışta yayan olarak oradan sürülüyor. Dolaştırıla dolaştırıla Burdur’a getiriliyor. Orada Türkçe “NURUN  İLK KAPISI” kitabını  yazıyor. Oradan da Barla’ya sürülüyor, orada Sözler, Mektubat ve Lem’alar gibi hârika şaheserleri yazıyor…

Bu süreçte de milyarlar sarfedilseydi asla başaramayacağımız bir tanıtım ve ilanat ile Hizmet, cihana tanıtıldı.

Senelerdir, yüz akımız muhlis ve muhlas öğretmenlerimiz gibi, her Hizmet erinin hamallığı bile göze alıp dünyaya dağılmaları tavsiye ediliyordu ama bu tavsiyenin hikmetini tam anlamıyorduk. Ama bu süreçte zâlimler eliyle bu operasyon başlatılmış oldu.

Seneler önce Amerika’ya gelmiş bir mütevelli Ağabeyi ziyaret etmiştim. Dedi ki: “Buraya ilk geldiğimde her şey bana yabancı geldi. Sanki kuşlar ve ağaçlar bile… Türkiye’de nereye gitsem, yazılar, konuşmalar, varlıklar herşey dost görünürdü. Ama burada her şey farklı ve yabancı!.  Kendi kendime ‘Ben buraya neden geldim ki?’  diyerek sorgulamaya başladım. Bir müddet sonra baktım ki, Çinliler, Koreliler, Japonlar, Hindistanlılar, Pakistanlılar, Hispanik, Portarik herkes burada. Sadece biz geç kalmışız. San Fransisko’da, Los Angeles’te silikon vadisinde, Şah döneminden gelen İranlılar bile yüklerini tutmuşlar. Sadece bir şirketin bütçesi Türkiye Bütçesinin iki katı… Buraya gelen Ermeniler, Rumlar bile çok zengin ve itibar sahibi olmuşlar. Ama bizden ciddi bir geliş olmamış…”

Sadece Amerika mı? Dünyanın her tarafında hâlâ çok azız… İşimize bakalım. Müşteriler bekliyor.

[Abdullah Aymaz] 30.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Bu 'Beyaz Adam!' kendine güldürüyor! [Kadir Gürcan]

Sayın Cumhurbaşkanı, Avrupa ülkelerinde ve Birleşmiş Milletler'de dile getirdiği ülke içi meseleler itibar görmeyince şimdi de şansını Afrika turnelerinde denemeye karar verdi. Havuz medyasının “Herkes ayakta alkışladı!” sürmanşeti ile verdikleri spot cümleler herkesin aşina olduğu şeyler. Hani derler ya; tilkinin bildiği kırk hikayeden otuz dokuzu kümes ve tavuktan ibarettir. İşte öyle şeyler.

“Dünya beş’ten büyüktür!” retoriğinin alıcısı yok. Hele Avrupa Birliğinden dışlanıp, Şenghay Beşlisi ile flört edenlerin çaresizliği kimsenin gözünden kaçmıyor. 

Halihazırda Afrika kıtasındaki ülkelerin büyük devletlerden bir veya birkaçı ile derin ticari, kültürel münasebeti var. Sömürge olmaya boyun eğdikleri ülkelerin konuştuğu diller, Afrika ülkelerinde ikinci resmi dil. Her biri, kendilerine ne yapacağını dikte eden, emreden ve gerekirse güç kullanan “Beyaz Adam”a göbeğinden bağlı. Dünyanın üç yüz yıldır tanıdığı emperyal, kolonizasyan ve sömürgeci aktörler, farklı form ve modern tekniklerle hala hükümranlıklarını devam ettiriyorlar. 

Afrika Ülkeleri deyip ufkumuzu daraltmayalım. Ortadoğu Ülkelerinin de durumu aynı. Belki hatırlarsınız. Birkaç yıl önceydi. Bugün Saray’da ikamet eden devletli, Cezayir-Fransa gerginliğini fırsat bilip, “Fransa, Cezayir de Müslümanlara yaptığının hesabını versin!” diye hamaset yapınca, ilk cevap Fransa’dan değil Cezayir’den gelmişti; “Bizi siyasi amaçlarına alet etme!” diye. Yani Beyaz Adam öksürse, uydu ülkeler zatürre oluyor. Merak edenler internetten ilgili haberi bulabilirler. 

Bizim devletliler Üçüncü Dünya Ülkelerinde gezerken kendilerini, gelişmiş ve süper devletler gibi pazarlıyorlar. Gafletlerinin derinliğine bakın ki, Afrika Ülkesi olarak küçümsedikleri coğrafya, son yıllarda Türkiye’nin hayallerinin ötesinde, ticari, ekonomik ve kültürel açıdan dünya gündeminden düşmüyor.

Ayrıca, dünya Türkiye hakkında ne düşünüyorsa onlar da aynı şeyleri düşünüyor ve çıkar hesaplarını ona göre planlıyorlar. Yeni ve muktedir bir “Beyaz Adam”  versiyonuna razı olmaları için mevcut Türk Hükümetinin çok şey yapması lazım. Gezi boyunca, kendi iç meselelerini şantaj, ekonomik rüşvet ya da Şark Kurnazlıklarıyla dikte etmek, istenen neticeyi vermeyebilir. 

Kötü bir talihsizlik. Türkiye dünya gündeminden kopmuş durumda. Bugün cadı avının mağdurları olan hizmet gönüllüleri olmasaydı, Türkiye’deki yetkililerin Afrika kıtasından haberleri bile olmayacaktı. Afrika’da bütün dünyanın ilgisini çeken bakir ve cazip ekonomik kıpırdanıştan nasiplenen Türk ticaret adamları hizmet gönüllülerine çok şey borçlular.

Ortadoğu gezilerinde “Halife”, Afrika turnelerinde “Beyaz Adam!” kibriyle ev sahiplerine akıldanelik eden devlet büyüklerimiz var. İslam Ülkelerinde, Türkiye’nin tarihi itibarı dibe çakılmış durumda. 

Şimdi şansını Afrika Ülkelerinde deneyen Saray ekibi, oralarda kendisini ve ülkesini küçük düşüren mütekebbir “Beyaz Adam!” raconları kesiyor. 

Hem de işe, Afrika’nın en başarılı okullarını kapatmaları ültimatomu(!) ile başlamışlar. Afrika kıtası gülmesin de ne yapsın! Üç asırdır titredikleri Beyaz Adam şimdi onları kıyasıya neşelendiriyor.

[Kadir Gürcan] 30.1.2017 [Samanyolu Haber] newkadirgurcan@gmail.com

Toz kaçtı! [Zeynep Zâhide]

Adetim değildi geç vakit pazara gitmek ama bazen daha önemli işleri aksatmamak için akşamın geç vaktinde pazara gitmek zorunda kaldığım oluyordu. Yine ertelenmesi mümkün olmayan işlerimden birinin halledilmesi için pazarı geç saate bırakmış hızlı hızlı tezgâhları dolaşıp bir an evvel alacaklarımı alıp eve dönmek istiyordum. 

Akşam karanlığıyla birlikte insan bazen loş ortamlarda olan hareketliliği seçemeyebiliyor. Tezgâhlar arasında hızla ilerlerken; tezgâhın birinde son kalan ürünleri seçmeye çalışan yaşlıca bir teyzeyi fark edemeyince Pazar arabamın tekeri teyzeye çarptı. Dönüp özür beyan ettikten sonra tezgâhları dolaşmaya devam ettim. İhtiyacım olan meyve ve sebzeleri almış pazardan çıkmıştım ki ağır aksak ilerlemeye çalışan biraz evvel pazarda dolaşırken Pazar arabamla çarptığım teyzeyi gördüm.

Baktım, teyze arabayı sürmekte zorlanıyordu. Yanına yaklaştım “Teyze” dedim “Yardımcı olabilir miyim” teyze kibarca “Allah razı olsun kızım. Sağ ol” Dedi. Ama sanırım pazar arabasında bir sorun vardı. Çünkü yükü taşınmayacak kadar çok değildi. Dikkatli baktığımda arabanın tekerinin birinin eğrilmiş olduğunu fark ettim. Teyzeye yükünün benim arabaya da sığacağını, gideceği yere kadar benim götürebileceğimi söyledim. Ama o yine teşekkür etti kibarca. Beraber yan yana yolumuza devam ederken Pazar arabasının eğrilen tekeri “Atık su gideri” kapağının arsına sıkıştı. Teyzeyle birlikte çıkarmak için zorlayınca zaten sorunlu olan teker yerinden çıktı, logarın içine düştü. 

Teyzenin arabası zaten zor yürüyordu tamamen durmuş oldu. Mecburen benim arabanın boş yerine teyzenin aldığı meyve ve sebzeleri koyup teyzenin evine doğru hareket ettik. Yolda giderken sordum

-Teyzem evde senden başka pazara gidecek genç kimse yok mu
-Yo kızım var da yok
-Nasıl var da yok
-Bir kızım var ama o da özürlü çocuğuna bakıyor evde
-Kızınız sizinle mi kalıyor
-Evet. Yeni kalmaya başladı
-Yoksa boşandılar mı
 -Haayır 
-Ya ne peki? Sizde niye kalıyorlar
-Boş ver kızım başını ağrıtmaya değmez akşam akşam
-Teyze baş ağrıtacak bir şey yok eve gidene kadar muhabbet etmiş oluruz
-İyi de kızım ne faydası olacak can sıkmaktan başka
-Teyze bizim yeteri kadar canımızı sıkan sağ olsun bir hükümetimiz var zaten. Seninkiyle mi sıkılacak. Anlat boş ver.Belki bir faydamız olur

Benim hükümet muhalifi sözümü duyunca derdini anlatmaktan çekinen teyzeye cesaret gelmişti. Çünkü halkımız öyle korkar olmuş ki derdini anlatsa, dert dediğin de yani adam pahalılıktan dert yansa “Sen ne demek istiyorsun hükümetimi kötülüyorsun? Yoksa sen hainlerden misin” diye saçma sapan bir suçlamayla karşılaşılabiliyor. Böyle bir zamanda insanın diğer dertlerini nazara vermesi mümkün mü… 

Teyzenin yaşadığı evin sokağına girdik teyze yavaş yavaş açıldı. Kısık ve endişeli bir ses tonuyla konuşmaya başladı 

-Kızım, benim kızım ve damadım hizmet hareketinin bir okulunda öğretmenlik yapıyorlardı. Uzun süre yurt dışında çalıştılar. Bir çocukları oldu ama çocuk “Down sendromluydu” Yaşadıkları ülkenin sağlık sistemleri torunun için uygun olmadığından mecburen Türkiye’ye geldiler. Maşallah damadım çok başarılı bir öğretmendi. Türkiye’ye uluslararası fizik olimpiyatlarında altın madalyalar kazandıran bir öğretmendi. Kızım ise torunum doğduktan sonra öğretmenliği mecburen bırakmak zorunda kaldı. Yoksa kızımın da damadımdan aşağı kalır yanı yoktu. Derken mâlum şu darbe senaryosunu sahneye koydular. Allah var güzel de oynadılar(!) Önce damadımın okulunu kapattılar. Kapatmakla da kalmadılar cam çerçeve indirip yakmak istediler. Öyle azmışlardı ki okula saldıran Vandallar, adeta okulun isminin yazılı olduğu panoyu kemireceklerdi. Okul kapandı “Ne yapalım, vardır bunda da bir hayır” deyip damadım kendine uygun iş aramaya başladı. Ama hangi kapıya gittiyse daha evvel çalıştığı kurumdan dolayı kimse iş vermedi. 

Teyze bunları anlatırken; iki pencereli, pencereleri yol hizasında yokuşun başında bir eve gelmiştik. Ben içeri girip bu dertli aileyi daha yakından tanımak istiyordum. Müsaade istedim. 
-Teyze mümkünse sohbetimizi evinizde devam edebilir miyiz
-Kızım bizim için sıkıntı yokta torunun sizi rahatsız etmesin istemem 
-Sıkıntı yok teyze. 
-Eve girdim kapıda özürlü torunu karşıladı bizi. Ağzından çıkan kelimeler net anlaşılmamakla birlikte. “Babam babam” diyordu. 

Teyze; 
-Kusura bakma kızım çocuk aylardır babasından ayrı. Ona çok düşkündü onun yokluğu yavrumu perişan etti. Onun için her kapı açılışında “Babam geldi” diye kapıya koşuyor. 

Teyze bunları anlatırken, ismini sonradan öğrendiğim Esma Hoca daha bize hoş geldin demeye fırsat bulamadan, gözyaşlarını tutamadı. Süreç öyle yıkmış ki bu aileyi; benden çok çok genç olmasına rağmen Esma Hoca alnında elemin onay mührü çizgiler şekillenmişti. Adeta annesinden farkı kalmamıştı. Ben çocuğun, babasından niye ayrı olduğunu sorduğumda, zaten konuşmakta zorlanan teyze tamamen koptu. Dakikalarca gözlerini benden kaçırıp, nisan yağmurları gibi gözyaşı döktü. Hayli zaman bu halde kaldıktan sonra konuşmaya devam etti

-Damadım buralarda iş bulamayınca gideyim de bari köyde bir zemin yoklaması yapayım. Bel ki hayvancılık filan yapabilirsek geçimimizi sağlarız “Rızkı veren Allah” deyip köye gitti. Köye gittikten birkaç gün sonra evlerini polisler bastı. Evi didik didik aradılar. Suç delili olarak da Fethullah Hoca efendinin Peygamber efendimiz SAV’i anlattığı “Sonsuz nur” kitabı ve yine Fethullah Hoca efendinin dua şerhi olan “El kulubud daria” isimli eserini buldular. Aynı gerekçelerle damadımın arkadaşları tutuklanınca, damadıma haber verdik. Durumu izah ettik. O da ülkemizin güney sınırından bir yerden Türkiye’yi terk etti. Damadım zaten sürekli bilim olimpiyatlarına dünyanın dört bir tarafına gidip gelen biriydi birçok ülkeye vizesi vardı. Duyduğuma göre şimdi soğuk bir ülkede yaşıyormuş.

-Yaşıyormuş derken…
-Kızım internetimiz yok. Onun için ayda bir konuşabiliyoruz. Bazen ülke değiştirdiği de oluyor. O yüzden şu anda tam olarak nerede bilmiyorum. Sağlık haberini alıyoruz buna da şükür. Burada olup günlerce işkence görmesinden de varsın hasretini çekelim. 
-İşkence derken
-Kızım sizin haberiniz yok herhalde. Hapishanelerde insan onuruna yakışmayan ağır işkenceler yapıyorlar şimdi.
-Bunu nereden biliyorsunuz
-Kızım bizim gibi onlarca mağdur arkadaşımız var. Onların bazıları tahliye oldu yaşadıklarını anlatıyor. Hatta burada söylemeye utandığımız, Kur’an’da “Belhum adel” diye anlatılan, insanlıktan çıkmış nice aşağılık mahluklar ki haya abidesi bu insanlara akla ziyan işkenceler ediyorlarmış. Kızımın şu halini görüyorsun. Kızımı aldılar nezarethaneye günlerce sorguladılar. Türlü türlü hakaret ve galiz küfürler ettiler. Günlerce aç susuz bıraktılar. Soğuk beton zeminde kaldı. Şimdi her tarafı ağrıyor kızımın. Bak görüyorsun tek kelime konuşmuyor. Hayata küstürdüler kızımı. Onu şimdi ayakta tutan tek şey şu masum.
-Peki Esma Hoca’dan ne istiyorlarmış
-Ne isteyecekler kızım. Kocasına karşı tehdit unsuru olarak kullanmak istediler.
-Peki teyze neyle geçiniyorsunuz burada. Yaşadığınız mekânda pek sağlıklı görünmüyor. Baksana güneş bile almıyor eviniz. 
-Kızım bizim beyin emekliliği var. Bu evi de zamanında aldık idare ediyoruz beyim de kestane satıyor. Geçinip gidiyoruz şimdilik.
-Peki teyze siz neden pazara akşam geç vakitte gidiyorsunuz. Malum artık sokaklarımızda can güvenliği kalmadı.
-Ne yaparsın kızım. Gündüz erken gittiğimizde pazar çok pahalı oluyor. 
-Nasıl yani
-Pazarcı esnafı bir sonraki pazara kadar elindekilerin çürümesinden korktuğu için elindekileri bitirmek için akşamüzeri fiyatları neredeyse yarı yarıya indiriyorlar. Bu da bizim gibi garibanlara yarıyor. 

Evet. Zor şartlar insana ayakta kalmanın alternatiflerini öğretiyor. Bugün bir şey daha öğrendim. Kendi sokağımızda ne acılar yaşanırken bizler hiçbirinden habersiz yatağımızda mışıl mışıl uyuyoruz. Ben bugün Pazar arabasının tekerinin kırılması sayesinde öğrendim bir alt sokağımızdaki yaşanan bu dramı. Kim bilir Pazar arabasının tekeri sağlam, ama nice yürek yangınları olan evler var etrafımızda. 

Acizane tavsiyem bazen pazara akşam geç gidelim. Kim bilir belki size de denk gelir Pazar arabasının tekeri kırık bir teyze bir amaca veya genç bir gariban. O akşam oradan ayrılırken sanki unutmuş gibi yaparak Pazar arabamı ve içindekileri de bırakarak çıktım. Geç fark etmiş olacaklar ki sokağı döndükten sonra sesini duydum teyzenin “Zeyneep kızım” ama ben duymamasızlıktan gelip yoluma devam ettim. Zaten yaşlı olduğu için peşimden yetişemeyecekti izimi kaybettirip eve geldim. 

Hüzün iliklerime kadar sirayet etmişti. Geçtim odama doya doya ağladım. Allah’ım biz ne zamandan beri böyle kör sağır, menfaatlerimize dokunulmasın diye haksızlık karşısında dilsiz şeytan olduk. Birazdan eşim geldi eve. Ağlamaktan kızarmış gözlerimi görünce meraklanıp beni hesaba çekti. Malum, erkeklerin bu durumlarda gözüne toz kaçar. 
“Bir şey yok. Toz kaçtı hayatım toz kaçtı…”

[Zeynep Zâhide] 30.1.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

*'Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır'

Erdoğan ekonomik krize rağmen hakim ve savcılara neden zam yapıyor? (*) [TR724]

1-Erdoğan’ın ve bakanlarının adının karıştığı 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve MİT tırlarıyla Suriye’deki ekstremist (İŞİD, Al-Nusra vs.) gruplara silah sevkiyatı soruşturmalarından sonra bağımsız yargıyı yok etmek için Erdoğan, hükümete talimat verdi.

2-2014 Ekim ayında yapılacak HSYK seçimlerinde mutlaka kendi istedikleri kişiler üye olarak seçtirilmeliydi. Bunun için hükümet destekli YBP (seçimler sonrası YBD adını aldı) kuruldu.

3-Tüm masrafları hükümet tarafından karşılanan YBP, seçim çalışmalarına başladı. Adalet Bakanı Bekir BOZDAĞ, YBP üyelerinin HSYK üyesi seçilmesi halinde “maaşlara zam” yapılacağını, “disiplin suçlarının affedileceğini” vaat etti. (Üç gün önce uyuşturucu kuryeliği yaparken yakalanan YBP üyesi hakim Halil S. da bu disiplin sicil affından yararlanmıştı!

4-2014 HSYK seçiminde çoğunluğu ele geçiren ve yargıyı Erdoğan’ın emrine veren HSYK teşekkül etti ve birkaç ay içinde maaş zammı yapıldı. Bu vaat/maaş zammı Erdoğan hükümetinin kendi yargısını kurmak adına hakim ve savcılara verdiği “ilk rüşvetti!”

5-Kurulan bu yeni HSYK’nın atadığı sulh ceza hakimleri ve özel yetkili savcılar, hükümet aleyhine yapılan geçmişteki soruşturmalarsa görev alan, polis, hakim ve savcıları tutukladı.

6-Yine bu hakim ve savcılar eliyle, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Erdoğan muhalifi milletvekili, gazeteci, akademisyen, hakim, savcı, polis, somut delil bulunmamasına rağmen, “darbeci/terörist/Gülenist” olmakla suçlandı, toplam 41 bin kişi tutuklandı. Hakim ve savcıların 4000’i ihraç edildi, 2500’ü tutuklandı.

7-Tutuklu muhalifler hakkında artık yavaş yavaş iddianameler düzenleniyor ve Ağır Ceza Mahkemesinde yargılamalar başlıyor. Ağır Ceza Mahkemeleri, Erdoğan’ın gazabına uğramaktan korkmakla birlikte, dosyalarda “somut delil” bulmakta zorlanıyor, Erdoğan kontrolündeki basında yer almasa da bu davalarda delil yokluğundan tahliye kararları verilmeye başlandı.

8-Az bile olsa tahliyeler Erdoğan’ı hem kızdırıyor hem de endişeye sevk ediyor. 2014 HSYK seçimlerinde işe yarayan hakimlere maaş zammı bir kez daha kullanılacak.

9-Ayrıca, Nisan ayı içinde, Erdoğan’a süper yetkiler veren Anayasa değişikliği referandumu yapılacak. Seçim hakimlerinin ve YSK üyesi hakimlerin önceden maaş zammıyla memnun edilerek oyların sayılması, itirazların değerlendirilmesi konusunda Erdoğan lehine hareket etmesinin istendiğini de akıldan uzak tutmamak gerekir.

10-Ekonomik krize rağmen Erdoğan, “muhalif yargılamalarının” ve “Anayasa değişikliği referandumunun” istediği seyirde sürmesi için hakim ve savcılara maaş zammını “ikinci kez rüşvet olarak” kullanıyor.

11-Bu rüşvet maaş zammının Erdoğan’ı “muhalif davaları” ve “referandum” yönünden ne kadar rahatlatacağını zaman gösterecek.

(*) KHK ile ihraç edilen bir hukukçudan gelen yorumu okurlarımızla paylaşıyoruz. [TR724]

Velayet süreci ve iki mektup [Veysel Ayhan]

Nifak ve zulmün cenderesinde velayet yollarını kat eden on binler var. Hem de dikey olarak. İşte o insanlardan ikisinin mektubu. Biri dışarıda bir Anadolu kadını olarak iki küçük çocuğuyla zulme yiğitçe direnen ‘Haticecik’; diğeri içeride Medrese-i Yusufiye’de arşiyesini tamamlayan bir ‘Yûsufcuk’.

İşte onların mektupları:

‘KİMSEYİ ARAYAMADIM, SADECE AĞLADIM’

“Eşimi almaya gelen polisler çok ukala tavırlar sergilediler. Eşimi aşağı kapıya kadar uğurladım. Götürülürken polisler bana: ‘Niye aşağıya kadar yolculuyorsun? Suçu yoksa geri gelir’ dedi. Polise: ‘Ben eşimi hep kapılara kadar uğurladım. Ona hep hürmet ettim. Hürmetim size değil. Siz böyle tavır göremezsiniz çünkü layık değilsiniz’ dedim ve el sallayarak uğurladım eşimi.

Beş ay oldu eşim gideli. O gitmez, o bizden geçmez; götürüleli… Olsun ben iki çocuğumla dimdik ayaktayım. Kızım babasız uyumayı, oğlum kardeşini sahiplenme duygusunu, ben maddi hiçbir şeyin önemi olmadığını öğrendim.

Gurbetteydim. O gurbeti iliklerime kadar hissettim. Kimseyi arayamadım. Sadece ağladım.

İş yerinde telefon,  zımba bile kullanmayan eşim terörist muamelesi görmüştü.

Olsun… Allah onu sevmiş; sevdiği için terbiye edecekti. Silkelendim, toparlandım.

Eşimi ilk ziyarete gittiğimde, cezaevinde anneler eşler herkes ağlıyordu. Tek tek dolaştım aralarında. ‘Ağlamayın. Onlar iyi… Allah onları sevdiğinden burada istihdam ediyor; zayi etmez. Onlar iyidir; ağlarsanız yıkılırlar’ dedim. İnanamıyordum kendime.

Çocuğum düştü diye ortalığı ayağa kaldıran ben büyümüştüm. Şimdi benim durumumda olan tanımadığım insanlara bile aynı şeyi söylüyorum. Biz ağlar kederlenirsek, omuzlarımız düşerse; acizlenir isyan edersek, zalim o zaman zulüm etmiş olur. Dua etmeyi öğrenmek lazım mı. Zor çok zor…

Etrafında herkesin sana bakışlarıyla bir şeyler  söylemesi… O bakışları okumak…

Kimi acıyor ‘Yazık oldu onunla evlenmeseydi böyle olmazdı’ diyor. Kimi ‘Suçu olmasa bırakılırdı’ diyor. Kimi ‘Olan çocuklara oluyor’ diyor.

Ben yine dimdik duruyorum. Bir an bile eşimle evlendiğime pişman olmadım. Olur muyum? Yusuf yürekli yiğit nasip olmuş bana. Çocuklarım zorda değil. Özlemek ne güzeldir. Bir babayı özlemek her evlada nasip olmaz. Onların yanında Allah var. Dört aydır ben onlara abur cubur almıyorum. Çünkü erzağımız bitmiyor. Krakerlerine bile bereket veren Rabbleri var. Allah’ın bana nasip ettiklerini haketmiyorum. Acizim günahlarım var. Eşimin ibadetleri oruçları hatimleri bizi bereketli nasipli kıldı.

Dışarıya pasta yapıp satıyorum. Aldığım 2 kilo un hiç bitmedi. Kaç tepsi kaç çeşit yaptım. Cebimde param hiç bitmedi. Sevinçten ağladım bunları yasarken. Şimdi de yazarken.

Ama bir an bir an bile isyan etmedim. Niye biz demedim. Demem. Allah o hale getirmesin. Herkes ne kadar güçlüsün diyor. Oysa ben güçlü değildim. Herkes beni evhamımla zayıflığımla bilirdi. İmtihanı veren Allah kalbe serinliğini de veriyor. O, en güzel Vekil.

Yaşadığım bir hadiseyle bitireyim. Çok uzattım, hakkınızı helal edin. Dolmuşum konuşacak kimse olmayınca. Akşamları dua saati yapıyoruz altı yaşında oğlum ve üç yaşında kızımla. Eşim ve onun durumunda olanlara sekine, tefriciye…  Fetih gibi bazı sureler okuyorum; onlar dinliyor. Kızım ayağımda tam uyuyacaktı; gözlerini açıyor kapıyor, benim sağ tarafıma dikiyor gözlerini. Anlam veremedim. Dalmaya çalışıyor diye düşündüm. Sonra dedi ki ‘Anne bak o da seninle okuyor’. Kimse yoktu bizden başka ama varmış demek ki.

‘Hoş gelmiş annem… Kim geldiyse sizin hatırınıza gelmiştir’ diyebildim.

Oğlum babasının durumunu biliyor, saklamadım. Çocuklar öyle altından kristalden değil. Bu onların da imtihanı. ‘Avukat olup bir gün bunu babama bunları yapanlara hesap sorucam’ diyor. Çok mutlu oluyorum.”

MEDRESE-İ YUSUFİYE’DE 50.GÜN

“…Bu gece, medrese-i Yusufiye’ye gireli 50. günümüz oldu. Nasipte size cezaevinden mektup yazmak varmış! Yazı yazmayı çok beceremediğimden 50 gündür kâğıt ile kalem bana bakıyor ben de onlara bakıyorum. Alamadım elime, başlayamadım kelimeleri kâğıda dökmeye ama bu sabah tesbihat yaparken her biriniz ayrı ayrı gözümün önüne geldiniz!

Görüşemiyoruz belki aramıza mesafeler giriyor ama dualarda buluşmanın huzurunu yaşıyoruz bu gârip yerlerde!

Çok güzel günler geçiriyoruz burada. Kardeşlik, uhuvvet, Allah’a iman ve itimat… Zaten bu duygular olmazsa çok zorlanırdık bu demir parmaklıkların ardında. Aile özlemi, eş ve çocuk hasreti bazen bir yumruk gibi oturuyor göğsümüze. Ama değil mi ki hepsi Allah için. Feda olsun. Rabbim inşallah ebedisini verir.

Burada içinde bulunduğumuz bu güzelliklerin değerini iliklerimize kadar hissediyoruz.

Küçük bir dünyamız var. Adı C -28.

İki katlı, bahçeli, müstakil. Bizden başka giren çıkan yok.

Bahçemiz var ama bir çiçeğimiz yok, bir yeşil yok. İnsan burada bunlara hasretlik duyuyor.

Tahmini on metreye beş metre bir bahçe. Yüksek duvarlarla çevrili ve o yüksek duvarların üstünde teller. Bir gökyüzü var bakıp rahatladığımız ama oraya da başımızı kaldırdığımızda gözümüze teller ilişiyor.

O yüzden benim başımı kaldırıp gökyüzüne bile bakasım gelmiyor. Bahçemizin bir köşesinde tüm betonlara inat o taşların arasından bir ot çıkmış o otu seyretmek doyumsuz geliyor bana.

Bir de çatıda bir baykuşumuz var ne zaman tesbihata başlasak o da başlıyor ötmeye. Diyeceksiniz ki şimdi ottan baykuştan niye bahsediyorsun!

Dedim ya bizim burda küçük bir dünyamız var. Bazen Üstad Hazretleri geliyor aklıma.

Onun o tek sepetlik dünyası. İşte bizim de burada tek sepetlik bir dünyamız var.

İlk geldiğimiz günlerde mutfak eşyalarımız yoktu. Çorba geliyordu. Yemekte kaşığımız olmadığı için ya ekmek banarak içtik ya da plastik şişeleri bir tane kaşık kenarıyla kesip bardak yaptık o şekilde içtik. Neden kaşık kenarı derseniz. Burada bıçak yok. Tüm kesme işlemlerini kaşık kenarı ile yapıyoruz. Artık hepimizin bir bardak, bir çatal ve bir kaşığı var. Çok zenginiz Elhamdulillah.

Burada sabah hayatımız erkenden başlıyor. 04.30 gibi kalkıyoruz.

Teheccüd, dua, sabah namazı, tesbihat derken 06.00’a kadar devam ediyor.

Sabah 8’deki sayıma kadar serbest. 8.30’da kahvaltı ve sonra herkes okuyacaklarını okuyor, sohbet ediyoruz. Zaman o kadar güzel ve hızlı geçiyor ki bilemezsiniz.

Tabi her birimiz burada duygu yoğunlukları da yaşıyoruz kâh gülüyoruz kâh ağlıyoruz!

Ancak bu gözyaşları sevinçten, mutluluktan biraz da özlemden…

Ama yalnız değiliz. Kimler gelmiyor ki ziyaretimize. Bizde sır olarak kalsın. Rüyalarımız sır, yakazalarımız sır, gözümüz açık gördüklerimiz sır… Emin olun biz yalnız değiliz.

Siz kendi sıkıntılarınıza üzülün bize değil. Söyleyip aklını ve imanını dünyaya kaptırmış zavallılara malzeme vermeyeyim. Görmek için tüm hayat ve varlığımı feda edeceklerimi Allah burada hepsinin birden nasip etti.

Daha ne diyeyim!”

[Veysel Ayhan] 30.1.2017 [TR724]

Bundan iyisi Şam’da kayısı: Döviz de bol petrol de! [Semih Ardıç]

Türkiye, ‘hukuk güvenliği olan, istikrarlı ve gelecek vaat eden ekonomi’ notunu 18 senelik sancılı, zor ve uzun bir dönemin akabinde 2012’de hak edebilmişti. 2012’de peşi sıra ‘yatırım yapılabilir’ notu veren Standard&Poor’s (S&P), Moody’s aradan dört sene geçtiğinde verdiğini geri aldı. 27 Ocak 2017’de ise Fitch, Türkiye’nin kredi notunu ‘çöp’ seviyesine indirdiğini ilan etti.

Büyük fonlar hisse senedi almadan, tahvil ya da bono piyasasına girmeden veya şirket satın alma kararı vermeden evvel bahsi geçen üç kuruluşun verdiği karneye bakar. Kredi karnemizde notun kırık olması iş âlemini daha az yabancı sermaye, daha maliyetli dış borçlanma, yüksek faiz ve artan döviz fiyatlarına alışmak mecburiyetinde bırakacak.

İktisadî krizler, askerî muhtıralarla kaybedilen senelerin geride kaldığını ümit ettiğimiz bir dönemde gelen ‘aferin böyle devam et’ iltifatını heba ettik. Sermaye açığını gidermemiz için altın tepside takdim edilen teminat bu kadar kolay harcanmamalıydı. Üst katlara; Almanya, ABD ve İngiltere gibi büyük ekonomilerle aynı lige çıkmak yerine 1990’lı senelerin berbat imajına rücû ettik.

Türkiye gibi bir ekonomiyi beş senede Bahreyn ve Azerbaycan’ın ligine düşürmek için özel bir gayret göstermek lazımdı. Şımarıklıktan, iktidar körlüğü ya da kuvvet zehirlenmesinden kalan eksi bakiye ile mevcut krizin üstesinden gelmek kolay olmayacak.

BAŞBAKAN YARDIMCISI PETROL BULDU!

Ne kadar hayıflansak ve tez vakitte toparlansak yeridir. Gelin görün ki AKP hükümeti meselenin ciddiyetini idrak etmemekte kararlı. Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak’ın, Fitch’in Türkiye’nin büyüklüğünü anlamaktan aciz olduğunu belirtmesi memleketi ‘tam bir şecaat arzeden kıpti’ vaziyetine düşürüyor.

Kaynak iddialı cümleler kurmuş: “Türkiye’nin döviz sıkıntısı yok. Türkiye’nin ödemeler dengesinde bir sıkıntısı yok. Türkiye’nin ithalatta, ihracatta bir sıkıntısı yok. Türkiye’nin borçlarını çevirmekte bir sıkıntısı yok. Türkiye’de döviz bol, petrol  bol.” Hakikatle hiçbir illiyeti yok bu sözlerin. Baştan sona düzmece hepsi. Başbakan yardımcısı bol petrolün yerini de söyleseydi keşke. ‘Bundan iyisi Şam’da kayısı’ diyelim bütün dertlerden azade sayılalım, öyle mi?

40 MİLYAR DOLAR CARİ AÇIK NE O HALDE?

Latife bir tarafa tek sesli medya marifetiyle vatandaşı bunlara inandırabilirsiniz. Hatta ‘Almanya bizi kıskanıyor’ yalanını dağa taşa yazdırabilirsiniz. Amma velakin elin oğlu bunları yutmuyor. Senede 40 milyar dolar cari açık veren, petrol ve doğalgazda yüzde 99 dışa bağımlı, ihracatının ithalatı karşılama oranı yüzde 60 olan ve 417 milyar dolar dış borcu nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen bir ekonomi için bu cümleleri sarf ettiğinizde Fitch, S&P ve Moody’s geri adım mı atacak?

O halde niye oralı değilmiş gibi hareket ediliyor? 2012’de notumuzu artırdıklarında, bunu hükûmetin mühim bir icraatı olarak seçim meydanlarında ballandıra ballandıra anlatmak iyi hoştu. Şimdi notu indiren aynı kuruluşlar, diline acı biber sürülecek kadar yaramaz çocuklar mı oldu?

Fitch’in notumuzu indirdiğini cuma akşamı açıklaması ilk şoku atlatmak açısından teselli ikramiyesi sayılır. Kaybettiklerimizin ne olduğunu acı acı müşahede ediyoruz. Muz kabuğunu gördüğünde yine düşeceğine yanan Temel’den halliceyiz!

Hafta başında, ilk işlem gününde döviz ve faiz cephesinde ‘yükseliş’in sürmesi not indiriminin piyasaya ilk etkisi olarak görülecek. Dolar muhtemelen 3,90 TL üzerini zorlayacak. Merkez Bankası seyrettikçe 4 TL yeni destek noktası olacak. Dikkat ederseniz Borsa İstanbul için fazla mütalaada bulunmuyorum. Artık kanaatim o ki Borsa’yı tam bir kumarhaneye dönüştürdüler. Birkaç hisse üzerinde hacim oluşturarak ‘ekonomi iyi gidiyor’ intibaı bırakıyorlar. Bugünlerde rasyonalite İstanbul İstinye taraflarına hiç uğramıyor.

İşler yolunda imiş gibi yaparak teknik tabiri ile ‘keriz silkeliyorlar’. O rakamlara güvenip Borsa’dan hisse alanlar temettüü de hatta anaparayı da unutsun. Şirketlerin 2016 son çeyrek ve senelik bilançolar geldikçe görülecek ki dolar sildi süpürdü kasaları. Borsa’nın dolar üzerinden nerelerde olduğuna tekrar tekrar bakmaları menfaatleri icabıdır.

Başbakan Yardımcısı Kaynak ‘bol’ dediği döviz ve petrolün birazını bizimle de paylaşır mı, bilmiyorum. Fitch’in ‘siyasî riskleri artıracak, denetimsiz ve frensiz sistem’ diye nitelediği ‘partili cumhurbaşkanlığı’nın referandumda geçmesi uğruna bakalım daha neler işiteceğiz?

Düne kadar destanını yazdığımız memleketin muhteris ellerde çöküşünü bîçare seyrediyoruz.

Bu tükenişin ıstırabını ağıt yakmak da dindirmiyor ki!

[Semih Ardıç] 30.1.2017 [TR724]