Tehdit dili ve batağa saplanmak! [Erhan Başyurt]

Türkiye, demokrasiden uzaklaştıkça, iç politikada otoriterleşme arttıkça, dış politikada da yalnızlaşıyor ve batağa saplanıyor.

Evrensel ortak değerlerden, temel insani haklardan uzaklaşmanın, siyasette aklıselimi terk etmenin kaçınılmaz faturası bu…

***

Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri yürüten Türkiye’nin düşürüldüğü duruma bakın!

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakerelerin dondurulması yönünde tavsiye karar aldı.

Üyelik müzakereleri zaten uzun süredir ‘askıda’, dondurulması üyelik vizyonunun büsbütün kaybedilmesi demek.

***

Siyasilerimiz, dış politikada ‘bullying – zorbalık, kabadayılık’ dilini o kadar içselleştirdiler ki, diplomasiyi ‘tehdit’ sanıyorlar.

İngiltere gibi ‘Brexit’ yani AB’den çekilmeyi, yıl sonu gibi referanduma götürmeyi öneriyorlar.

İngiltere gibi güçlü ekonominin bile sarsıldığı böyle bir kararın, zayıf Türk ekonomisine nasıl bir darbe vuracağının farkında bile değiller.

Avrupa Parlamentosu’nun, kararına yönelik ifalar de diplomatik nezaketten çok uzak.

AB ile ilişkileri geliştirmekten sorumlu AB Bakanımız bile tam üyelik statüsünden tedrici çekilmenin en iyisi olduğunu savunuyor!

***

Oysa çok değil dört ay önce Haziran ayının sonunda ‘çiçeği burnunda’ Başbakan Binali Yıldırım AKP Grup Toplantısı’nda bakın ne diyordu:

“Bu dönem dostlarımızı arttıracağız, düşmanlarımızı azaltacağız. Bu doğrultuda çalışmalarımız hız kesmeden devam ediyor, bunda sonra da devam edecek. Akdeniz’i çevreleyen bütün komşularımızla ilişkileri geliştireceğiz…”

Başbakan Yıldırım 11 Temmuz’da da AK Parti Siyaset Akademisi’nde ilk dersi verirken şöyle diyordu;

“Halkın, Türk milletinin sesine kulak verildi, nihayet normalleşme sürecini sağlamış olduk. Irak’la, Suriye, Mısır’la, bölgedeki ülkelerle kavga etmemiz için bir neden yok. Allah’a şükür her şey yolunda gidiyor…”

***

Gülmeyin, ağlanacak bu halimize!

***

Türkiye, Suriye topraklarına askeri operasyon yapıyor.

Rusya destekli Esed’in uçakları, askerimize bomba yağdırıyor.

Suriye ile ‘fiili savaş’ durumundayız yani…

Türkiye, Musul krizi nedeniyle Irak’la da büyük kriz yaşadı.

Musul operasyonuna dahil olmak isteyen Türkiye’ye, Bağdat yönetimi karşı çıkmakla kalmadı Başika’dan da askerimizin çekilmesini istedi.

‘Gerekirse savaşırız…’ dediler.

***

Peki, Bakan Yıldırım dört ay önce ‘dostlarımızı artıracağız’ açıklamasını niye yaptı.

Kelimenin tam manasıyla bu bir algı operasyonuydu.

İsrail’e verilen tavizi, Rusya’dan dilenen özürü perdelemek için ‘normalleşme sürecine’ giriyoruz dediler.

İsrail ile barışıldı, Rusya ile gerginlik azaltıldı ancak İslam ülkeriyle kavga büyütülüyor.

Mısır’la barış adımı atılmadı bile…

Türkiye tarihinin en büyük ‘dindar’ tasfiyesini yapan ‘Siyasal İslamcı’ iktidar, dış politikada da İslam dünyası ile ilişkileri dibe vurdurdu.

Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın bu hale düşmesinde maalesef ciddi hataları ve katkıları var.

***

‘Normalleşme’ yerine ‘tehdit’ dilini devam ettirmekle kalmıyor, artık Müslüman mültecileri AB’ye karşı silah olarak kullanıyorlar.

“Kapıları açarız” diyorlar.

Yüzbinlerce kendi vatandaşına keyfi yurt dışına çıkış yasağı koyan iktidar, tüm dünyada nasıl komik duruma düştüğünün farkında değil.

Kendi vatandaşına merhamet etmeyen, onbinlerce insanı suçsuz yere hapse atan, yüzbinlerce insanın hayatıyla hukuksuzca oynayanlar, gariban mültecilere ne yapmaz!

Dış politikayı iç siyasette istismar malzemesi yapmaktan vazgeçmedikleri, demokrasiye dönüş yapmadıkları sürece de, ne içeride huzur sağlanır ne de dış politikamız bataktan kurtulur.

Erhan Başyurt, 30.11.2016 /TR724

‘Gazetecilik suçunu işlemekten cezalandırılmasına…’ [Mehmet Yıldız]

Darbelerde önce medya kontrol altına alınır. Çünkü darbecilerin meşruiyetlerini halka kabul ettirmeleri için medya önemli bir araçtır. Türk medyası bugüne kadar yaşanan bütün darbelerde kötü sınav vermiş, genelde darbecileri destekleyen yayınlar yapmıştır. Öte yandan medya patronlarının başka sektörlerde hatırı sayılır yatırımlara sahip olması, hoşa gitmeyen yayınlar yapıldığında ilan gelirlerinin kesilmesi, sürpriz vergi cezaları ve kapatma gibi yaptırımlarla karşılama ihtimali de bu desteğin önemli sebeplerinden.

17/25 Aralık yolsuzluk skandalıyla öğrendiğimiz hususlardan birisi de tamamıyla Erdoğan’ın kontrolünde bir ‘Havuz medyası’ oluşturulmasıydı. Ayrıca Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın geçenlerde ortaya saçılan maillerinden de anlıyoruz ki Doğan Grubu da ‘Damat’ Mehmet Ali Yalçındağ üzerinden bu havuza dahil olmuş, Erdoğan’ın ‘Medya İmamı’ Serhat Albayrak’a sormadan adım atmaz hale gelmiş.

Yeni Türkiye’nin medyasında gazetecilik, günün 24 saati iktidara yalakalık yapmak, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların canlı yayınlanan konuşmalarından kalan boşlukları gelen haberlerle doldurmak şeklinde yapılır oldu. Arada kazara gazetecilik yapanlar olursa da gazeteci görünümlü tetikçiler üzerinden doğduğuna pişman ediliyor.

Basın yazmazsa kimse duymaz

Dünyanın her yerinde basın iktidarı eleştirir, denetler, ihmalkarlıklarını, ve hatalarını deşifre eder. Haksızlığa uğrayanın sesini duyurur, gücün karşısında ezilen kimsesizlere arka çıkar. Bu yüzden ‘dördüncü kuvvet’ diye anılır, kamu adına denetimin merkezidir.

Eğer bir ülkede iktidar basını, basın da iktidarı övüyorsa orada bir sorun vardır. Bizdeki ‘havuz’ medyası tam da böyle. Ertuğrul Özkök’ün A330 mürettebatı diyerek arada bir ti’ye aldığı havuz kalemşörlerinin ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ vaziyetlerine milletçe çok alıştık. Soru sormak değil uçakta uçmak marifet çünkü…

Erdoğan ve AKP iktidarının muhaliflere (ya da kendine biat etmeyenlere) uyguladığı baskılardan, iktidar önünde diz çökmemiş ve havuza dahil olmamış medya sayesinde az çok haberdar oluyorduk.

Bütün darbelerde olduğu gibi Erdoğan’ın darbesinde de yaşanan hukuksuzlukların duyulmaması için muhalif medya kuruluşları birer birer kapatıldı, gazeteciler, yazarlar, muhabirler, gazete sahipleri hapse atıldı, mallarına el konuldu. Yetmedi sosyal medya hesaplarına bile yasak getirildi. 668, 675, ve 677 sayılı OHAL KHK’ları ile, 16 televizyon, 5 haber ajansı, 24 radyo, 62 gazete, 19 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı kapatıldı.

Zaman Gazetesi başta olmak üzere bir çok gazete çalışanı, gazete dağıtıcısı, aşçısı, şoförü ve güvenlik görevlisine varıncaya kadar bir çoğu 15 Temmuz’dan itibaren komşuları tarafından ‘ihbar edildi, polis tarafından gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı. Polisin bir kişiyi gözaltına alması için Zaman Gazetesi vb. gazetelere abone olduğuna dair isimsiz bir ihbar yeterli sayıldı.

Bu iddianameyi yazan savcılar nerede yetişir?

Geçen Ağustos ayında 20 yıl gazetecilik yaptıktan sonra işsiz kalmış bir gazeteci, çocuklarını parkta gezdirirken polis tarafından kelepçelenip gözaltına alındı. Kısa süre içinde silahlı terör örgütüne üye olmaktan hakkında iddianame düzenlendi. İddianameyi okudum. Savcı beye göre iktidarı eleştiren yayınlar yapmak suçmuş! Bunu derken aslında gazetecilik yaptıkları bir nevi itiraf edilmiş. Zaman, Today’s Zaman, Bugün, Taraf, Cumhuriyet gibi havuza dahil olmayan gazetelerden herhangi birinde yöneticilik yapan, çalışan veya bu gazeteleri satın alan milyonlarca okuyucu, ya ‘silahlı terör örgütü yönetmek’ veya ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçlarını işlemiş sayılırmış!

Ve iddianamede yer alan akıldışı suçlamalar: 1) Cemaate yakın bir gazetede çalışmış olmak, 2) Bank Asya’da hesap açtırmak, 3) Çocuğunu Cemaate yakın bir okulda okutmak! Eğer bunlar suç ise önce hapse tıkılmayacak bir AKP’li bakan, milletvekili var mıdır?

Bir başka çarpıcı örnek de sulh ceza hakimlerinin tutuklamaya itiraz taleplerinin değerlendirilmeleri. Bir avukat arkadaşım anlattı. 18 tane gazeteci farklı avukatlar aracılığıyla farklı tarihlerde farklı dilekçelerle tutukluluğa itiraz etmiş. Normal olan her talebin ayrı ayrı gerekçelendirilerek karara bağlanması. İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimi İslam Çiçek, ihtimal ki 18 gazetecinin dilekçesini tek tek okumaya vakti olmamış, hepsini bir kalemde ele alarak tek kararla tutukluluğun devamını uygun görmüş!

Aylardır gazetecilik yapmaktan başka bir suçları olmayan onlarca gazeteci somut bir delil olmaksızın cezaevinde tutuluyor. Neye itiraz ettiklerine bile bakmadan basmakalıp/matbu gerekçelerle, tutukluluğun devamına karar vermiş.

Hatırlayalım. O günlerde havuzun bütün gazeteleri hep bir ağızdan ‘darbeye iştirak’ suçundan gözaltına alındıklarını yazmışlardı. Her iki olayda da ‘darbeye iştirak’ suçunu işlediklerine dair tek satır delilin olmamasını neyle izah edeceksiniz?

‘Suçu gazetecilik yapmak’

Dün havuz medyası hep bir ağızdan ‘Dünya’nın en büyük gazeteci hapishanesinden geliyorum’ diyen Can Dündar’a hücum etmiş. Meğer Can Dündar’ın gazeteci dediklerinin hepsi terörist çıkmış!

Bir de ikisi tutuklu kalanı çeşitli suçlardan hüküm giymiş 20 kişilik liste yayınlamışlar. İyi de gazeteci hapishanesinden kastedilen bu değil ki!

Birincisi adi suçtan cezaevine giren hiçbir gazeteci için hiç kimse tek kelime etmiş değil. İkincisi 170’ten fazla gazeteci sadece gazetecilik yaptıkları için cezaevinde. Biriniz de korkmadan çıkıp bu yapılanlar zulümdür cesaretini gösteremeyecek mi?

Bugün cezaevlerinde çile dolduran Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, Mümtaz’er Türköne, Şahin Alpay, Mustafa Ünal, Büşra Erdal, Emre Soncan, Ayşenur Parıldak ve diğer gazetecilerin hangisi bir kişiye zarar vermiş olabilir? Bu gazetecilerin darbe girişimi ile hangi somut ilişkisi vardır? Hangi somut delil ve suçlama ile aylardır cezaevinde tutuluyorlar? 27 Mayıs’ta merhum Menderes ve Demokrat Partililere ‘sizi buraya tıkan irade böyle istiyor’ diyen Cunta Hakimi Egesel ile İstiklal Mahkemelerinin Kel Alilleri de böyle hüküm ihdas ediyordu. Yaz kızım… Suçu gazetecilik yapmak, hapsine…

Mehmet Yıldız, 30.11.2016 /TR724

Önce sordu, rica etti, sonra da uyardı [Barbaros J. Kartal]

Evet eğer böyle formülüze edersek havuzdaki herkesi kurtarmış oluruz diye düşünüyorum. Onca yalakalıklarına ve yalan haberlerine rağmen bir havuz çalışanı olmanın zorluklarını ileride arkadaşların itiraflarından öğreneceğiz. Acaba bugün “rica” diye yazan arkadaşlar nasıl bir fırça yemişlerdir.

Yukarıda sizin bizim paramızla beslediğimiz 3 devlet gazetesinin bir haber ile ilgili başlığı var. Elbette gazeteler farklı başlıklar kullanır ama mana bu kadar değişir mi? Şimdi biraz reel politik açısından olayı inceleyerek hangi başlık biraz daha doğru duruyor bakalım.

Bu arada İslamcıların en belirgin özellikleri, arada bir Filistin-Gazze hassasiyeti gösterip perde arkasından İsrail ile iş tutmaktır.  Meydanlarda İsrail ile ilgili her türlü kabadayılığı yapıp kapalı kapılar arkasından başka pazarlıklar yaptıkları gibi. Sadece Erdoğan değil Ortadoğu’daki birçok Arap lider de benzer şeyleri yaptığı için İsrail tarafı söylemden ziyade icraate ve kazanımlarına bakar. “İsrail sevseniz de sevmeseniz de bir devlettir ve bölgede bir gerçekliktir” dendiğinde ne Siyonistliğiniz kalır ne de hainliğiniz ama dünya siyaseti ve diplomasi bunu öngördüğünde “kardeşim kavga etsek eleştiri iyi geçinsek eleştiri” tarzı şirinlikler yaparlar. İşin doğrusu her ülke ile karşılıklı çıkarlar doğrultusunda ilişkide bulunacaksınız. Sabahtan akşama politika değişmeyecek, duygusallığı bir kenara bırakacaksınız.

Evet gelelim haberlerimize:

İsrail’den rica: Evet şu an ki Erdoğan’ın pozisyonuna en şık oturan ifade bu. Mavi Marmara davasının 20 milyona bağlanıp bütün mürettebatın satılmasını atlatmaya çalışan İslamcı tayfa bunu sindirmekte çok zorlanmaz. Erdoğan şu an İsrail’den ancak bir şeyi rica edebilir.

Erdoğan sordu: Bu da epey mantıklı bir başlık. “Sayın Rivlin, yahu ezan yasağı falan diyor arkadaşlar nedir bu işin aslı bir de sizden dinleyeyim?” tarzı bir soru olabilir.

Erdoğan uyardı: Yok bu biraz fazla olmuş. Çünkü Erdoğan’ın İsrail’e yapmış olduğu bütün uyarıların ne kadar boş olduğunu maalesef bütün dünya da biz de gördük. Hadi uyardı diyelim, yapmazlarsa ne yapacak? Gazze’yi mi gidecek, hani 3 yıl gideceğim deyip gidemediği gibi? Hakikaten bir Gazze gezisi vardı n’oldu o gezi? Dün Erdoğan yaptığı konuşmada bütün ümmeti Mescidi Aksa’ya ziyarete davet etti. Bunu da belirtelim.

Havuzculara bir not daha: Şimdi rica başlığı atıp asık surat olmamış aynen uyardı deyip sırıtan bir foto olmadığı gibi. Biraz daha dikkat lütfen.

En komiği de Erdoğan’n telefon haberinden önce yaşanan gelişmeleri telefon sonrasına koyup Erdoğan’ın başarısı olarak sunmak olmuş. Meseleyi biraz incelediğinizde, teklifin İsrail meclisindeki aşırı sağcı partisinin bu yasağın Yahudi ritüellerini kapsama ihtimaline karşı çıkmasıyla ertelendiğini okuyoruz.

Ben şahsen Erdoğan’ın bu performansına karşı İsrail tarafından minik bir jest bekliyorum. Erdoğan’ın elini güçlendirmek için Erdoğan’ın tepe tepe kullanacağı mütevazı bir güzellik yapabilir İsrail.

***

ELİMİZDE KANITLAR VAR

Eğer AKP’li bir yetkili bu sözü söylüyorsa bilin ki birazdan yalan söylemeye başlayacak. Numan Kurtulmuş, Suriye’de askerlerimize yapılan saldırı ile ilgili olarak bizzat Putin’in saldırının Rusya ve Suriye ile ilgisi olmadığını teyit ettiğini açıklamış. O esnadaki bütün hava hareketlerinin kaydının olduğunu, araştırmanın devam ettiğini söylemiş.

Birazcık havacılıktan anlayanların güldüğü gibi, bir uçağın nereden kalktığını hangi menşeili olduğunu çözmek bir hafta sürmüyor. Rus basını da Putin’in Erdoğan’ı ikna ettiğini iddia ettikten sonra saldırının arkasında ABD’nin olabileceğini söylemiş. Rus uçağını düşürmemizin yıldönümünde aynı saatte ve aynı dakikada askerlerimize karşı yapılan saldırının kim tarafından yapıldığını araştırdığımızı ve bir sonuca ulaştığımızı varsayalım:

Şangay İşbirliği Örgütü’ne ‘bizi alın kurtulalım’ dediğiniz Rusya çıkarsa ne yapacaksınız?

“Ey Esed”le başlayıp geçiş döneminde Esad olabilir dediğiniz Esed çıkarsa ne yapacaksınız?

Ya da ABD’in çıktığını görüp yeni dönemde çalışmayı dört gözle bekliyoruz  dediğiniz Trump’a, Obama’yı mı şikayet edeceksiniz?

Maalesef Türkiye’ye herkesten ayar yiyen bir ülke haline getirildi. Kime kafa tuttuysak daha geri bir pozisyona çekildik. Şimdi zavallı mültecileri kullanarak AB’ye karşı ipleri tamamen koparmaya çalışıyoruz. İnsanların canı ve bedeni üzerinden pazarlığın iğrençliği bir yana sadece ihracatımızın yüzde 60’ını gerçekleştirdiğimiz AB ile işlerinin bozulmasının etkisini düşünmek bile istemiyor insan. AB’yi sadece bir demokrasi kulübü gibi görüp ‘ne güzel kurtuluyoruz’ havası yine diplomasi bilmemek dünyayı okuyamamak ile sonuçlanacak. Şimdiden söylemesi.

***

ARANIZDA ÇİKOLATALI GOFRET SEVMEYEN VAR MI?

Erdoğan’a darbe gecesi suikast düzenlenmesi ile ilgili iddianame tamamlanmış. Neredesinden tutsan elinde kalan iddianameye geçmeden önce defalarca dile getirilen bir gerçeği tekrar vurgulamak lazım.

Şimdi iddia ediliyor ki, Cemaat’in askerleri Erdoğan’ı öldürmek için kalktı İstanbul’dan Marmaris’e uçtu. Yine deniyor ki Erdoğan’ın dibinde kendisini korumak ve hizmet etmekle görevli 5 yaverden 4’ü de Cemaat’ten. Şimdi iddiaya göre Erdoğan’a bu kadar yakın olan Cemaat yok darbeymiş yok Akıncı Üssüymüş yok bilmem ne imiş neden bu kadar uğraşsın ki? Bu ve bunun gibi yüzlerce soru ileride çok şey ifade edeceği için şimdilik sadece not edip geçelim.

Yine bugünkü gazetelerden öğreniyoruz ki çok sağlam 37 adam seçilmiş. Bunlar o kadar sağlam ki yolda giderken başlarındaki adam “Aranızda Hizmet Hareketine mensup olmayan var mı?” diye soruyor. Yahu o kadar adam devşirdiniz hala şu jargonu öğrenemediniz gitti. Böyle konuşmuyoruz kardeşim aramızda. Yok kanaat önderi yok kainat imamı. Araya kendiniz ekleme yapınca çok sırıtıyor. Neyse demek bu kadar sağlam adamlar ki birbirlerine, birbirlerini soruyorlar.

En komik ifade şu “Kararlı duruşları ve yanlarındaki silahlardan dolayı eylemin suikast amaçlı olduğu kesinlik kazanmış”.  Yahu ne kararlılığı!!! Adamlar otelin yerini bulamadı. Google Maps’a yazıyorsun otelin yerini 5 saniyede görüyorsun. Daha gittikleri yeri bilmeyen neden gittiklerini bilmeyen adamlarda ne kararlılığı Allahını seversen… Ya da o kadar kararlılar ki Erdoğan İstanbul’da açıklama yaparken oteli anca bulabilmişler, en azından maksat hasıl olsun diye otele saldırmışlar. Bu her şeyi anlatmıyor mu?

En komiği de “Bu adamlar SAT komandosu, tam bir ölüm makinesi, asla bulunamazlar, aylarca saklanabilirler” diye haberler çıktıktan 1 saat sonra bizim SAT’çılar bir deri bir kemik baygın vaziyette bulundular. Kardeşim hani siz yılan yiyordunuz, kurbağa pişiriyordunuz? Büyük bir kumpasa kurban gittikleri anlaşılan bu askerlerin işi gerçekten zor. Darbe marbe neyse de Erdoğan’a suikast affedilecek bir suç değil!

Barbaros J.Kartal, 30.11.2016 /TR724

Siyaset biteli çok oldu, peki neyi konuşuyoruz? [Kemal Ay]

Siyasî akımların isimleri, önceledikleri konularla ilişkili olur genelde. Cumhuriyet Halk Partisi, Osmanlı’nın yıkılmasıyla kurulan yeni rejimin (Cumhuriyet) ve onun biricik dayanağının (Halk) isimlerini almıştır üzerine. Demokrat Parti, CHP’nin zıddına duyulan ihtiyaçtan, yani demokrasiden doğmuştur. Milliyetçi Hareket Partisi, evvela milliyetçilik ideolojisini benimsediğini, bunu da aktif bir biçimde, harekete dayalı olarak uygulayacağını beyan eder.

Sokaktaki günlük siyasî tartışmalarda milliyetçilere hep şu iğneli soru yöneltilirdi bir ara: Madem Türklük bu kadar önemliydi de, neden Peygamber Efendimiz Türk değildi? Bu sorudan bunalan bir MHP yöneticisinin, “Peygamber Efendimiz de aslında Türk’tü” dediği rivayet edilir. Hatta daha ileri gidip Hz. Âdem’in de Türklüğünden dem vuran olmuştur.

Deniz Baykal’ın Ahmet Türk ziyareti

Zira bir parti için, siyasette öncelenen ‘ideoloji’, her ne pahasına olursa olsun korunmalıdır. CHP’nin parti isminde yoktu belki ama uzunca bir süre karakterini belirleyen şey laiklikti. Türkiye’deki bütün meseleleri, laiklik süzgecinden geçirerek ele alıyordu. “Bu laikliğe uygun,” “Bu laikliğe aykırı”… Son 4-5 senedir buradan çıkmaya çalışıyor ancak yerine ne koyacağını henüz tam çıkaramadı.

Geçenlerde Deniz Baykal’ın, tutuklanan Ahmet Türk’ün evini ziyaret edişini görünce, 12 Eylül sonrası günler geldi gözümün önüne. CHP, darbede kapatıldığı için CHP kadroları Sosyaldemokrat Halkçı Parti’yi kurmuşlardı. Önceleri SODEP ve HP olarak kurulan teşkilatların birleşmesiyle bu isim ortaya çıkmıştı. Avrupa’da yaygınlaşan Sosyal Demokrasi hareketleri ile uzun yıllar ‘devlet partisi’ olan CHP’de bir türlü barınamayan halkçılığın birleşimiydi.

Bu parti, Kürt meselesinde hâlen bugünkü CHP’nin yaklaşmaktan korktuğu bir çıtayı tutturmuştu. İşte Ahmet Türk, Deniz Baykal’la o yıllarda aynı partide siyaset yapabiliyordu.

Catch-all partiler çağı

12 Eylül darbesinden sonra sürpriz bir şekilde seçimi kazanan Turgut Özal’ın Anavatan Partisi, ilginç bir isim seçmişti kendine. Her kesime hitap eden, önceliği pek de ideoloji olmayan bir parti görünümü vardı. Nitekim ‘dört eğilimi’ temsil ettiği söylendi hep. Muhafazakârları da, içkisini içen ama dini değerlere saygılı merkez sağcısını da, büyük şehirlerdeki orta sınıfı da bünyesinde barındırabiliyordu. Bir nevi ‘catch-all’ (herkesi yakalayan) markaydı.

Tıpkı 1946’da kurulan Demokrat Parti gibi bir ‘kadro hareketi’ydi ANAP. Yıldız bürokrat Turgut Özal ve bürokrasideki mesai arkadaşları tarafından kurulmuştu. Türk siyasetinin ‘yapısal karakteri’ Özal’ı da mahkûm etmişti. Bir süre sonra kendini Çankaya’da yalnız bulan Özal, bu kararından pişman olsa da, geri dönmeye ömrü vefa etmedi.

Demirel vs. Özal

ANAP’la Doğru Yol Partisi arasında ne fark vardı acaba? Bir başka yıldız bürokrat Süleyman Demirel’in Adalet Partisi de 12 Eylül’de kapatılmıştı. Demokrat Parti’nin mirasını, önce AP’nin ardından DYP’nin sürdürdüğü sık sık dile getiriliyordu. Partinin ağır topu Hüsamettin Cindoruk’un, darbeciler tarafından asılan Adnan Menderes’in avukatı olduğu söylenip durdu hep.

ANAP, DYP’ye göre biraz daha muhafazakârdı. Daha az devletçiydi. Bu da Özal’ın tarikatlarla ve cemaatlerle yakın ilişkisi sebebiyle oldu. Demirel’in AP dönemlerinde Nurcularla kısa süreli bir flörtü olmuştu ama Demirel, kişisel hayatında Özal kadar ‘içeriden’ olmadı hiçbir zaman. Demirel’i yaratan, dönemin Türk siyasetiydi bir bakıma.

Aynı Türk siyaseti, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Hüsamettin Özkan gibi figürler çıkardı. Seküler, dindara saygılı, serbest piyasa ekonomisinden yana, devletin bölünmez bütünlüğüne inanan, bürokrasiyle iyi geçinen liderler.

Ekonominin belirleyiciliği

Gelgelelim, bu topraklarda Erdal İnönü de yetişti, Bülent Ecevit de. Ama 1990’larda ABD’de Bill Clinton’ın seçim sloganı olan “Mesele ekonomi, aptal!” lafı, Türkiye için de geçerliydi. Avrupa gibi ekonominin belirli bir çıtanın üzerinde seyrettiği ülkelerde bile, siyasette ‘zenginleşme’ sağcılarla, ‘adalet’ solcularla mümkün görünüyordu.

Türkiye, 1980’lere kadar hayli ‘kapalı’ bir ülkeydi. Turgut Özal’ın serbest ekonomi politikaları, özel televizyonların, ithalatın, yurt dışı seyahatlerinin artışıyla birlikte, Türkiye’yi dünyaya entegre hâle getirmişti. Çünkü ekonomik olarak Batı’ya açılan bir Türkiye, Batılı değerleri de içselleştirmek zorunda kalacaktı. Nitekim, 1990’larda Türkiye kendi içinde çalkantılar yaşasa da, Avrupa Birliği gündemi hep canlıydı.

Yenikapı ruhunun atası

28 Şubat’ın ardından kurulan Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki hükümet, şimdilerde zorla ikâme edilmeye çalışılan “Yenikapı Ruhu”nun değişik bir versiyonuydu. Refah Partisi kapatılmış, Merve Kavakçı başörtüsüyle Meclis’e alınmamış, Baykal’ın CHP’si ‘muhalefete çekilmeyi’ uygun görmüştü. Dışa açık laik kesimi Ecevit’in DSP’si temsil ediyor, Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı ve Bahçeli’nin MHP’si ise bürokrasideki sağcıları ve merkez sağ seçmenini kucaklıyordu.

Kürtler yine resimde yoktu. 1999’da Ecevit’in yüksek oy almasının en önemli sebeplerinden biri olarak Türkiye’ye teslim edilen PKK lideri Abdullah Öcalan görülüyordu. Ancak bu pre-Yenikapı ruhu, Öcalan’ı asmayacak, Avrupa ile ilişkileri güçlendirme adına ‘adil bir mahkemede’ yargılayacaktı.

Türk siyasetinin bu süreçte bir açmaza girdiği aşikâr. O yıllarda MHP’li bir aile dostumuz, “Ecevit’in çocuğu olmamıştı ama Allah iki tane evlat nasip etti, biri Mesut diğeri Devlet” diyerek, bu koalisyonun yürümeyeceğini daha o günden ilan etmişti. Nitekim “Ülkücüleri sokağa çıkarmamak” dışında bir fazileti bilinmeyen Bahçeli (partinin ismindeki ‘hareket’ lafzını yaralıyordu bu durum), trioyu ilk bozan kişi oldu.

Yeni aktör, yeni siyaset

2002’deki seçimlerde yeni bir aktör vardı: Adalet ve Kalkınma Partisi. İsminden de anlayabileceğiniz üzere, adaleti ve kalkınmayı önceliyordu. Refah Partisi, ‘çevreden merkeze yürüyüş’ ise, AKP merkezdeki çevrelilerin ilk siyasî hamlesiydi. Sürpriz bir şekilde iki partili Meclis oluşunca, AKP ‘merkez’ oluverdi.

Parti isimleri gibi, siyasetçilerin ideolojilerinin de anlamlı olduğu yıllar vardı. Bu kuralı galiba ilk kez ANAP bozdu. Dışa açılımcı bürokrat, tüccar, entelektüel kim varsa ANAP’ta buluşabiliyordu. Aynı şekilde ilk yıllarında AKP de ‘sistem muhalifleri’nin buluşma yeriydi.

Dünyada bugünlerde ‘anti-establishment’ (yerleşik düzen karşıtlığı) yaygın. AKP en baştan beri bunun odağıydı aslında. Devletin ‘laik ve hukuk devleti’ kimliğinden taviz vermeden, dindarları da, laikçileri de (sekülerleri değil, laikçileri) mutlu etmenin bir yolu bulunabilirdi. AKP sistemi içeriden ve kendi araçlarıyla, onu yıkmadan, dönüştürerek ve sürekli eleştirerek değiştirecekti.

Post-siyaset

AKP, kurulduğunda “Biz muhafazakar demokratız” demişti. Bunu, Avrupa’daki Hıristiyan Demokratlar örneği ile açıklıyordu. Ancak 2013’teki sarsıntıları atlattıktan sonra Beşir (Atalay) Hoca çıkıp AKP’yi “muhafazakar devrimci” olarak karakterize etti. Bu, parti içindeki “İran Devrimi meftunu” kitlenin, güncel reaksiyonuydu.

Süleyman Demirel, siyasetçiydi. Bülent Ecevit, siyasetçiydi. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, siyasetçiydi. Belki de siyasetin yapısal durumu, onları buna zorluyordu. Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi figürler de siyasetçiydi. Meclis’in bir kıymeti olduğuna, rejimin bir araya gelinerek düzeltilebileceğine, adaletin ve kalkınmanın başarılabileceğine inanıyorlardı.

Ama siyasetçilerin, siyasetten umudunu kestikleri anlar vardır. Mesela Erdoğan, 2009 yerel seçimlerinde CHP’ye kaptırdığı Antalya için, “Demek ki hizmet yaramıyor” demişti. Siyasetçiler, muhalefet sıralarında oturmayı, seçim kaybetmeyi, koalisyon kurmayı, başkalarıyla uzlaşmayı bilirler. Ancak siyasetten umudunu kesenler, kendi projelerini gerçekleştirmek üzere harekete geçerler. Onlar, siyaseti ve gündelik hayatı yetersiz görür, tarih sahnesinde oynamak isterler.

Amaç mı, sapma mı?

Klasik soru oldu: “Erdoğan başından beri mi bunu amaçlıyordu, yoksa bir nokadan sonra bu yola mı saptı?” Galiba bunu kendisi dışında bilen kimse yok.

Ancak şunu bilebiliyoruz: Tayyip Erdoğan, klasik bir siyasetçi değil. Hatta daha net ifade edeyim, Erdoğan siyasetçi değil. Ne olduğu, önemli değil bu noktada. Ancak siyasetin kurallarına göre davranmayan, sistem-dışı bir aktör. Oturup satranç oynamaya kalksanız, onun için filin o anda düz gitmesi gerekiyorsa, filin düz gitmesi gerektiğini iddia edecek, hatta eğer yeterince güçlüyse, fili düz götürecek birisi.

Bu ‘adaptasyon’ kabiliyeti sayesindedir ki, hem Fransız devrimini tetikleyen Robespierre gibi ‘devrimci’ bir karaktere bürünebiliyor, hem de o devrimi bastırıp yeniden imparatorluk ilan eden Napolyon’un ruhunu içselleştiriyor.

Nasıl muhalefet edeceksiniz?

Bir muhalefet yokluğu da, onun bu tarzıyla ilişkili aslında. Tabiat gereği, Erdoğan’ın bir diyalektiğinin, yani zıddının ortaya çıkması gerekir ama Erdoğan zıddını da bazen içeren karakteriyle, ‘ilkeli duruş’ imkânlarını sürekli boşa çıkarıyor. Mısır örneğinden devralırsak: Hem Mübarek’le savaşıyor ve Mursi oluyor, hem de Mursi’yi devirip Sisi hâline geliyor. Haliyle bu manevra kabiliyetine karşı durarak muhalefet yapmak imkânsızlaşıyor.

Peki, bu şekilde akışkan bir muhalefet mümkün mü? Yani Erdoğan’ın ‘zikzaklarını’, ‘çelişkilerini’ göstererek elde edilemeyen muhalif değer, başka türlü mümkün olabilir mi? Post-siyasetten sapıp yeniden siyasete geçilebilir mi?

Kelimelerin hakkı verilerek bir Cumhuriyetçi Hareket Partisi kurulabilirse, neden olmasın? Erdoğan’ın Türkiye’deki değerlerin tümüne sahip çıkma arzusunun karşısına, Türkiye’deki değerlerin tümünü sorgulayan ve yalpalamadan, zikzak çizmeden, laf olsun diye konuşmadan, sokağa inerek bir siyasî hareket üretilebilirse, evet, böyle bir muhalefet imkânı da doğar…

Kemal Ay, 30.11.2016 /TR724

Beyefendi’den satılık! [Haber-Yorum: Ali Adil Çakar]

Kamuoyunda ‘tecavüzcülere af yasası’ olarak bilinen düzenleme, yoğun tepkiler üzerine geri çekildi. İki hafta önce, AKP milletvekilleri tarafından “Beyefendi’nin onayı var” denilerek ansızın, gece yarısı Meclis’e getirilen yasa teklifi, yine Beyefendi’nin müdahalesi ile rafa kalktı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın direktifiyle dar bir kadronun çalıştığı, Başbakan Binali Yıldırım’ın dahi sonradan haberinin olduğu iddia edilen ‘konu’ şimdilik kapandı.

Fakat burada kapanmayan bir parantez var ki o da ‘Beyefendi’nin satışları’. İşine geldiği zaman “Emri ben verdim”, “Muhatabı benim” diyerek bütün krediyi üzerine alan Erdoğan, işine gelmediği zaman da “Kandırıldım”, “Ben yapmadım, o yaptı”, “Haberim yoktu” gibi bahanelerle tezgâhı toplayıp kaçıyor. Ona güvenip iş yapan adamları da ortalıkta kalakalıyor. Kimi zaman başbakan, kimi zaman bürokratlar kimi zaman da milletvekilleri günah keçisi ilan edilirken ‘esas oğlan’ her zamanki gibi poz kesmeye devam ediyor.

Gizli servislerin ve mafyanın bir kuralı vardır. Güvenilir bir elemana önemli ama pis bir iş verilirken, “Herhangi bir şekilde yakalanacak olursan seni tanımıyorum” denir. Erdoğan’ın siyaset yapma biçimi de benzer. On yıllardır ‘övgüler ona, şikâyetler müesseseye’…

Bekir Bozdağ ‘tecavüzcü dostu’ olarak kalakaldı

Başından beri “Beyefendi’nin onayı var” diyerek yasa değişikliğini sahiplenen, bu uğurda “küçüğün rızası” gibi skandal bir ifadeyi bile içine sindiren Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, bu pazarın son kurbanlarından. Gelen tepkiler üzerine “Bozdağ’ı tanımayan” Erdoğan, önergenin Meclis’te görüşülmesinden bir gün önce “Hükümet eleştirileri dikkate almalı. Konu yeniden ele alınmalı. Sorun, geniş bir mutabakat içerisinde çözülmeli” tavsiyelerinde bulundu. Hükümet bir anda ‘tecavüzcü’ gibi ortalıkta kalırken Beyefendi yine “Bırakın ulen kızı!” diye efelenen kahramana dönüştü.

Erdoğan’ın siyasî hayatı da, malumunuz, bir satışla başladı. “Milli Görüş gömleğini çıkardım” deyip geçmişteki bütün günahları merhum Erbakan’ın sırtına yüklemişti. Milli Görüş ise “Hoca’yı satanı biz de satarız” sloganları ile Erdoğan’ı tel’in ededurdu. Ancak nafile. Aradan geçen yıllardan sonra, Saadet Partisi tabanını Erdoğan’a kaptırdı.

Hani bu davaların savcısıydı?

Yine aynı Erdoğan, Ergenekon, Balyoz davaları görülürken “Ben bu davaların savcısıyım” dedi. Türkiye’nin demokratikleşmesi adına önemli bir viraj olarak kabul edilen bu davalar ona oy kazandırırken her yönüyle sahipleniyordu. Fakat 17-25 Aralık’ta yolsuzlukları ortaya çıkınca, Ergenekon’la ittifak kurup “Ben yapmadım, Cemaat yaptı. Cemaat size kumpas kurdu” deyiverdi. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını kendisinin istediğini Başbuğ dahi bilirken çıkıp “Bunu yapanları tarih affetmez” diyecekti.

Çözümün rantı tükenince

Aynı şekilde, KCK operasyonlarının emrini de kendisi verdiği halde çözüm sürecinde ‘bıçağı’ yine Cemaat’in eline tutuşturmakta tereddüt göstermedi.  Çözüm’ün rantı tükenip ‘Başkanlık için ütülmesi gereken milliyetçi oylar’ dönemi başlayınca bu kez valileri günah keçisi ilan etti. “Valiler, kendilerine verdiğimiz talimatlar gereği terör örgütünün üzerine gitmediler” diyen kendisi değilmiş gibi birkaç gün sonra, “Bölgedeki kamu görevlilerinin gelişmeleri eksik, yanlış değerlendirmesi zafiyete yol açtı” deyiverdi.

Çözüm süreciyle ilgili bir başka satış, Dolmabahçe mutabakatında geldi. Kendisinden habersiz başını bile kaşıyamayan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala ve Grup Başkan Vekili Mahir Ünal’ın kendisinin bilgisi olmadan HDP İmralı heyetiyle 28 Şubat 2014 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda ortak açıklama yaptığını iddia etti. O fotoğraf için daha sonra “Yanlış oldu” dedi. Selahattin Demirtaş ise “Erdoğan, oradaki oturma düzenini bile biliyordu” ifşaatında bulundu. Zaten aksi düşünülemezdi. Sonrasında Akdoğan, Ala ve Ünal’ın 3’ünü de bakanlıktan aldı.

Polis destan yazmıştı hani?

Gezi olayları sırasında orantısız şiddet kullanmakla eleştirilen polislere sahip çıkmış ve “Emri ben verdim” demişti. Fakat onun emriyle ateş eden havuz medyası daha sonra aynı polisleri ‘paralel’ ilan etti. Beyefendi çıkıp da “Hayır, emri ben vermiştim, siz ne yapıyorsunuz?” demedi. Zira böylesi daha çok işine geliyordu.

Rusya’yla bir öyle, bir böyle

Rus uçağı düşürüldüğünde de “Aynı ihlal bugün yapılsa Türkiye yine bu karşılığı vermek durumundadır. Hava sahamızı ihlal eden Ruslar’dan özür dilemeyeceğiz” dedi. O zamanki hamasi havada yelkenini doldurabildiği kadar doldurdu. Aylar sonra Rusya önünde diz çöküp “Uçağı biz düşürmedik, paralel pilot düşürdü” diyerek özür diledi. Artık yelkenini başka yönden doldurması gerekiyordu.

İsrail’le muhteşem final

Mavi Marmara olayındaki satışı da yine dillere destan oldu. İsrail’le ipleri koparan, 9 kişinin katledildiği Mavi Marmara saldırısından sonraki süreçte Erdoğan hep ‘parsayı toplayan’ olmuştu. İsrail’e her efelendiğinde, seçmenlerini coşturuyor, siyasal İslamcı kalabalıkları kendine daha çok bağlıyordu. Fakat ABD’de sürekli mevzi kaybetmesi, akabinde Reza Zarrab dosyasının açılması ve ibrenin kendisini göstermesi ve elbette ortak enerji projelerindeki payından ötürü İsrail’le her konuda uzlaştı. 20 Milyon Euro’luk tazminat karşılığında, İsrail’in bütün sorumluluğunu görmezden gelmeyi kabul etti. Dahası 29 Haziran 2016’da yaptığı bir konuşmada, “Mavi Marmara’yı yola çıkarırken bana mı sordunuz?” diyerek tartışmaların üstüne beton döktü.

Ali Adil Çakar, 30.11.2016 /TR724

Avrupa’daki Türkler döviz göndererek ekonomiyi kurtarabilir mi? [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Ekonomik kriz söylentileri, beraberinde çözüm arayışlarını da getirdi. Öncelikli hedef dövizdeki yükselişin durdurulması. Hükümet kriz beklentilerinin gerçeği yansıtmadığını ve durumun geçici olduğunu söylemeye çalışsa da, Cumhurbaşkanı Erdoğan dâhil hemen herkesin gündeminde bu var.

Peki, çaresi ne? Altına mı geçilmeli? Herkes dolar mı bozdurmalı? Sürekli tüketim mi yapılmalı? Bu arada bazıları, yıllardan söylenegelen bir şeyi, ‘Avrupa’daki Türklerin döviz göndermesini’ dile doladı yeniden. Böyle bir şey mümkün mü? Pek mümkün görünmüyor. Zira Avrupa’daki Türkler, düşündüğünüz kadar zengin değil…

Ekonomi nasıl kurtulmaz!

Türkiye’nin son günlerde karşı karşıya olduğu ekonomik problemler arasında en çok göze çarpanı, döviz kurlarındaki yükseklik. Buna yönelik çözüm, yine Twitter’dan geldi. İnsanlar Twitter kampanyaları ile dövizlerini bozdurmaya teşvik ediliyor. Zira bu yük, Merkez Bankası’nın tek başına altından kalkabileceği bir yük değil.

Şahsi hesaplarda 80 milyar dolar, şirket hesaplarında ise 93 milyar dolar olduğu tespit edildiği bilgisi Habertürk’te yer aldı. Buna göre döviz yatırımını en çok seven iller Kayseri, Kırşehir, Nevşehir ve Yozgat. Toplam 173 milyar dolarlık döviz mevduatının yaklaşık yarısı İstanbul’da. Peki, bu dövizler bozdurulursa doların ateşi düşer mi? Kısa vadede, evet. Küçük bir şoklama etkisi olabilir. Ama uzun vadede, yine yapısal şartlar etkili olacaktır.

‘Altına geçelim’

Dünkü konuşmasını ekonomideki duruma ayıran Cumhurbaşkanı Erdoğan da, iş adamlarına seslenerek, “Gelin altını piyasaya sokalım. Döviz ile borçlanmayı bırakalım. Yaşadığımız bu süreci birlikte dayanışma içinde atlatmalıyız. Topraklar bizim hepimiz kardeşiz” çağrısında bulundu. Yani dövizin yerine altınların devreye sokulmasıyla, Türkiye’nin ekonomisinin düzeleceğini iddia etti.

Mega projeleri TL üzerinden yapsak?

Tabi burada pek de gündeme gelmeyen bir konu şu: Mega projeler olarak sunulan 3. Köprü, 3. Havaalanı gibi yatırımlardaki ‘devlet garantisi’ de dolar üzerinden. Sanırım Cumhurbaşkanı, işadamlarına yaptığı çağrıyı, bu ihaleleri alan yakın dostlarına da yapacaktır ve buralardaki devlet garantileri TL’ye çevrilecektir.

Kamu israfı ne olacak?

Erdoğan bir de, her evin önünde 3 araba durduğunu, bunun israf olduğunu iddia etti. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ‘çerez parası’ diyerek küçümsediği makam araçlarının devlete maliyetini hesaplayınca da, ‘israf ekonomisi’ kavramı akıllarına geliyor mu acaba?

2009’da teğet geçmiş miydi, geçmemiş miydi?

En şaşırtıcı çıkışlardan birini ise Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş yaptı. Dünyada su krizi, gıda krizi çıkabileceğini savunan Kurtulmuş, 2009’daki gibi krizin teğet geçeceğini savundu. Doların yükselmesini de Trump’ın getirdiği belirsizliğe bağladı. Tabi Numan Kurtulmuş o günleri geride bıraktı ama 2009’da, “Kriz bizi teğet geçecek” diyen Tayyip Erdoğan’a, “İktidar partisi kriz teğet geçti derken milletten uzak bir tablo sergiliyor” şeklinde çıkışmıştı. O zamanki argümanı, kredi kartı borçlusu milyonlarca insandı.

Avrupa’daki Türklere bir başvuralım…

Haliyle mevcut ‘döviz krizini’ nasıl bertaraf edeceğimizle ilgili son çare, Avrupa’daki Türkler kaldı. Bu konuda en net çağrı, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’ten geldi. Alman bankalarındaki paraların çekilmesini talep eden Gökçek’e, Dünya Türk İş Konseyi’nin (DTİK) Avrupa Komitesi de destek verdi. DTİK Avrupa Başkanı Suat Şahin, Avrupa’daki Türklerden, hesap açıp Türkiye’ye 1,000’er Euro göndermelerini istedi. Twitter’da hoşa giden bu kampanya, Avrupa bankalarında Türklerin 300 milyar Euro paraları olduğu iddiasıyla güçlendirildi. Fakat işin iç yüzü o kadar iç açıcı değil.

Resmi verilere göre yurtdışında 6 milyon 122 bin Türk yaşıyor. Ve bunun sadece 1,5 milyonu aktif olarak çalışıyor. Türkler arasında işsizlik oranı bulundukları ülkelerin ortalamasının çok üstünde. Örneğin Almanya’da genel işsizlik oranı yüzde 6 civarında seyrederken, Türkler arasında bu oran yüzde 20’lerde.

Türkiye’ye gelen para azalıyor

Türkiye tarafından hala ‘gurbetçi’ olarak tanımlanan Avrupalı Türkler, 1970 ile 2000 yılları arasında  yurtdışından gönderdikleri paralarla ülke ekonomisine çok ciddi katılarda bulundular. Ancak gurbetçilerin aynı katkıyı günümüzde de sürdürdüğünü söylemek çok zor. 1998’de yurtdışında yaşayan 2,8 milyon gurbetçi, Türkiye’ye 8,2 milyar dolar para göndermişti. Bu miktar, 2012’de yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli göçmen sayısı neredeyse 2 kart artmasına rağmen 961 milyon dolara kadar geriledi.

Almanya’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk’ün yıllık kazancı 18,4 milyar Euro olarak tahmin ediliyor. Bunun 16,4 milyar Eurosu ihtiyaçlar için harcanırken, 1,8 milyar Euro tasarruf ediliyor. Yine Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 40’ı fakirlik sınırında. Daha acı bir gerçek ise şu: Avrupa’da yaşayan Türklerin ekonomik durumuyla ilgili Türkiye’nin elinde resmi bir bilgi ve belge bulunmuyor. Bilinenler, başka devletlerin ya da kuruluşların çalışmalarından yansıyanlar.

Devletin resmi verilerinden yola çıkarak bir hesap yapalım. Yurtdışında 1,5 milyon çalışan Türk var. Hepsi istisnasız 1,000 Euro gönderse toplam 1,5 milyar Euro eder. Bu rakam 80 milyonluk bir ülkenin ekonomisini düzeltmek için bir anlam ifade etmez zaten. Peki, neden Avrupalı Türklerin Türkiye gönderdikleri paralar azalıyor?

İŞTE NEDENLERİ…

Değişen kuşak: Ağırlıklı olarak 1960’ların sonlarına doğru ‘misafir işçi’ olarak Avrupa’ya gelen Türklerin ortak özellikleri; kırsal kesimden olmaları ve yalnız gelmeleriydi. Sevdiklerini ‘sılada’ bırakan bu isimlerin Avrupa’ya gelmesiyle, ‘evin geçimini’ sağlayacak kimse kalmamıştı. Zor şartlar altında çalışan Türkler, azami tasarruf ederek kazançlarının önemli bir bölümünü Türkiye’deki ailelerine gönderiyordu.

1970’lerin sonlarında eşlerini ve çocuklarını yanlarına getiren Türkler, artık ‘başlarını sokacak’ bir ev sahibi olmak için anavatana para göndermeye başladı. Çoğunlukla yapılan evin kat sayısı, sahip olunan erkek çocuk sayısıyla eşit oluyordu.1980’lerden sonra doğan ‘Avrupalı Türkler’ ise Türkiye’de bakacak kimseleri kalmadığı ve zaten babalarından kalma bir evleri olduğu için eğer varsa paralarıyla Avrupa’da ev sahibi oluyor.

Bürokratik engeller ve Türkiye’ye ayak uyduramama: Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarla uğraştığı, enflasyonun çift rakamlı olduğu, dövizin altın günlerini yaşadığı dönemde Avrupalı Türkler oldukça iyi paralar kazandı. 1990’ların başında fabrika işçiliğinden işadamlığına terfi eden Türkler, kazançlarını hem Türkiye’de değerlendirmek hem de ekonomiye katkı sağlamak için harekete geçtiler.

Yılların birikimleriyle Türkiye’ye gelen bu kişiler, Avrupa’da olduğu gibi ‘oyunun kuralına’ göre oynandığını sanıyorlardı. Türkiye’nin ticari ortamını bilmeyen ’gurbetçiler’ dolandırıcıların ağına ve devletin bitmek tükenmek bilmeyen bürokratik engellerine takıldılar. Tüm engelleri aşanlar, bu kez piyasayı bilememenin faturasını ödeyip birikimini eritti. Büyük hayallerle girilen ticari yoldan iflas etmiş olarak geriye dönüldü.

Banka ve holdingler: Faizi sorun olarak görmeyenlerin en önemli adresi Cem Uzan’ın İmar Bankası oluyordu. Bu tercihte bankanın dövize verdiği yüksek faiz önemli rol oynuyordu. Cem Uzan’ın içini boşaltmasından dolayı bankanın TMSF’nin kontrolüne geçmesiyle faizle sorunu olmayan kesimin Türkiye’ye para akışında ciddi bir azalma oldu.

Faizle arasına mesafe koyan Türklerin adresi ise ‘İslami holdingler’di. Birikimlerini ‘yastık altında’ tutan bu kesim için 1990’ların başında Yozgat ve Konya merkezli holdingler adeta oksijen çadırıydı. ‘Yüksek kâr’ oranı bu tercihte önemli rol oynadı. ‘İslamî’ propaganda ile yüksek miktarda döviz akışı Türkiye’ye geldi. Broşürler üzerinden toplanan paraların geri dönüşümü olmazken, ölü yatırımlara bağlanan milyonlardan dolayı holdingler birer birer kepenk kapattı.

Holdingzede krizinin akabinde TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu’nun 300 sayfalık raporuna göre, 42’si tabela holdingi olmak üzere toplam 62 holdingin 150-200 bin kişiyi 5 milyar Euro civarında dolandırdığı tahmin ediliyor. Bu rakamın çok daha fazla olduğunu savunanlar da var.

Bulundukları ülkeye yatırım: Eğitimlerini bulundukları ülkede alan Türklerin, gelecek planında ‘anavatan’ Türkiye artık yer tutmuyordu. 1970’lerde ‘misafir işçi’, 1980’lerde ‘göçmen’, 1990’larda ‘yabancı’ kategorisine tabi tutulan Türkler, millenyumla birlikte artık ‘Yeni Avrupalı’ olarak tanımlandı. Bu tanım aslında Türklerin gerçekleştirdiği sosyal değişimi de özetliyordu.

Kendilerini Avrupalı Türkler olarak tanımlayanlar, bulundukları ülkeleri memleket olarak görmeye başladılar. Tıpkı kendileri gibi çocuklarının da bulundukları ülkede eğitim almasını isteyen bu isimlerin emlak alımında tercihleri Avrupa oluyordu. Aldıkları eğitim ve ticari hayattan dolayı gelir seviyesi normalin üstünde olan Türklerin tamamına yakını bulundukları ülkede ev sahibi oldular.

Efe Yiğit, 30.11.2016 /TR724

Kader bu ya [Abdullah Aymaz]

Fıtrî donanımı, kesbî ve vehbî ilimleri fevkalâde bir zât, Ankara’da siyasetin boğucu atmosferinde hizmet-i İmâniye ve Kur’aniye imkânı bulamayınca, daha önce 18 küsur sene hizmet ettiği Van şehrimize geliyor.

Bir câmide kalıyor. Sonra dört –beş talebesiyle Erek Dağı’na gidiyor. Kur’ani sohbetler ilmî-fikrî görüşmeler yapıyor. Arapça veya Kürtçe olarak konuşulan bu meseleleri not alan, yazıp saklayan yok. Seneler sonra bunların kırıntılarını ya Vanlı Hamid Ağabeyimizden bire bir veya Çoranivisli Ali Çavuş’tan kulaktan kulağa duyabiliyoruz…

Eğer Üstad Hazretleri’nin ömrü öyle geçseydi 1925’ten -1960’a kadar, dünyayı aydınlatacak o zâttan bize neler miras kalacaktı, bir düşünelim. Ama kader bu ya, birileri ona musallat oldu. Hem Ramazan günü ve hem de karlı bir kış mevsiminde yayan olarak tâ oradan Erzurum’a, oradanda deniz yoluyla Trabzon, İstanbul, İzmir ve Antalya’ya… Oradan da Burdar’a getirilip bir câmiye yerleştirildi.

Orada “Nur’un İlk Kapısı” ismindeki kitabını yazdı. Oradan Isparta’ya, oradan da Isparta tarafından yolu olmayan, ancak Eğirdir tarafından kayıkla geçilebilen Barla’ya sürdüler… Kader bu ya, orada Şamlı Hafız Tevfik Efendiyi buldu. Babası Şam’da görev yaptığı için o münasebetle Şam’da daha sonra Üsküdar’da bulunan Hafız Tevfik’in annesi Barlalıdır. Babası  seneler önce yani daha çocukken, keşfen kerâmeten “Evladım sen bu zâtla  birgün beraber hizmet edeceksin” dediği Üstad ile, İstanbul’daki evlerinin yanması ve kalacak yerleri olmadığı için Barla’ya dede ocağına geldiğinde buluşurlar.

O güzel yazısıyla, “Kader bana hat (yazı) kabiliyeti vermemiş, bir sayfayı bir saatte zor yazıyorum. Onun için her şeyi ezberleyip kalbime yazardım” diyen Bediüzzaman Hazretleri’ne muhatap ve kâtip olmuş ve beraberce pek çok Risaleyi yazmışlar…

Risale-i Nurların şaheserlerinden Sözler, Mektubat ve Lem’alar orada telif edilmiştir. Daha sonraki her sürgün yerinde de bazı eserler yazılmıştı. Meyve Risalesi gibi hapisanelerde de yazılanlar vardır…

Ya zâlimler musallat olmasaydı da Erek Dağında birkaç talebesiyle kalakalsaydı, en başta bizler ve bütün dünya insanlığının muhtac olduğu eserler, Amerikalı kardeşimiz Abdüllâtif Beyin “Bediüzzaman o teleskop gibi derin bakışlı anlayışı ile Kur’an’ın enginliklerine dalıp bir gavvas gibi çıkardığı Kur’an hazineleri dedigi Risale-i Nurlar”ı nasıl yazılacaktı? Eğer Eskişehir, Denizli ve Afyon hapisaneleri ve mahkemeleri olmasaydı, bu İlhamât-ı Kur’aniye, Sünuhât-ı Kur’aniye, İstihrâcât-ı Kur’aniye ve İstinbâtât-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurların ilânatı ve tanıtılması hem de Cumhuriyet gazetesi gibi gazetelerle nasıl yapılacaktı? Ayrıca, sömürgecilerin  İslam ülkelerini Türkiye’den koparmak için “Türkiye lâik oldu. İslamiyeti terketti”  şeklindeki propagandalarına karşı, “İslamiyet için dimdik ayakta duran, mahkemeden mahkemeye hapisaneden hapisaneye girip çıkan İslamî bir cemaat var, İslamiyet bitmemiş, İslamiyet canlı olarak Türkiye’de yaşıyor” dedirtecek imaj nasıl oluşacaktı?..

Şimdi benzer ve zorlu bir süreç yaşıyoruz, ama bütün dünyada Hizmet Hareketi nedir, bunların düşünceleri nedir, yazılan kitaplarında neler vardır, binlerle problemlerle ve krizlerle boğuşan dünyaya ne mesajı vardır ve nasıl bir çözüm getiriyor, diye müthiş bir merak uyandı.

Merak ilmin hocasıdır. Bu merak dünyaya çok şey öğretecek inşallah… Bizim yapamadığımız ve anlatamadığımız pek çok gerçeği hem de en önemli insanlara yani biri bin yapanlara anlatacak. Yanlarına varamadıklarımız şimdi bizim yanımıza geliyorlar. Türkiye’de algı operasyonları ortalığı tozu dumana karıştırırken dünya bu hizmeti kaynağından hem de dosdoğru öğrenme merakı ile derin gafletinden uyanıyor. Dünyanın pek çok güzelliklere gebe olduğunu görüyoruz Elhamdülillah…

Abdullah Aymaz,28.11.2016 /Zaman

TSK, Suriye’de kime kalkan? [Faruk Mercan]

TSK, Suriye’de kime kalkan? Emevi Camii imamı Muaz EL Hatip’e ne oldu?

Türkiye yanıyor.

Bu yangın, memleketin her tarafını sarmış durumda..

Adını koyalım: Türkiye iç savaş şartlarının yaşandığı bir Afganistan, bir Irak, bir Suriye artık...

Ülkenin her tarafında dolaşan canlı bombalar, Suriye’den ve Güney Doğu’dan gelen şehitler...

Devletten ihrac edilen 130 bin insan, 90 bin gözaltı, BBC’nin daha yeni duyurduğu korkunç işkence olayları, adi suçlular çıkarılarak hapishanelere konulan 40 bin insan...

200 bin kişinin pasaportu iptal edilmiş.
Saraydaki Şahıs, Avrupayı mültecilerle korkutuyor, ama kapılar açılsa binlerce Türk vatandaşı ülkeyi terkedecek... Yüzlercesi terkediyor zaten...

Böyle bir Türkiye nasıl ayakta tutulabilir? Ancak tamamen kapalı bir rejime dönüştürülerek...

Türkiye bugün NATO’dan çıkarılsın, Avrupa Birliği süreci bitsin, Saraydaki Şahıs buna çok memnun olacak.

Geçtiğimiz hafta, TSK Suriye’de çok ağır bir saldırıya daha uğradı. Şehitlerin sayısı beş olarak açıklandı.

Sadece Suriye’de değil, Güney Doğu’da verilen şehitlerin sayısı da millete doğru olarak açıklanmıyor.

15 Temmuz’dan önce, bir türlü TSK’yı Suriye’ye sokamadı Saraydaki Şahıs... 15 Temmuz’da TSK’nın parçalanmasından yararlandı ve TSK’yı Suriye’ye soktu. Adına da “Fırat Kalkanı” diyerek...

Ne diyordu Saraydaki Şahıs ve akıldaneleri 4 yıl önce:

“Bu bayram namazını Şam’daki Emevi Camii’nde kılacağız.”

Kaç bayram geçti?

Ve Suriye’de şehit olan kaç askerin cenaze namazı kılındı Ankara’da?

Ne uğruna?.. Bir kin ve intikam olayına dönüşen Esad’ı devirmek uğruna...

İslam dünyasına “Emirel Müminin” olmak uğruna...

Evet, Saraydaki Şahsın “Halifelik” sevdasıyla, Türk askeri bugün Suriye topraklarında...

Bir Batılı gazeteci, Orta Çağ’da Hristiyan mezhepleri arasındaki savaşı hatırlatarak, Irak ve Suriye’de olup bitenlere “Müslümanların Otuz Yıl Savaşları” diyor. Ama, Suriye’de fazlası var... Suriye’de hem Müslümanların kurban gittikleri bir mezhep savaşı var, hem de Çin’in, Rusya’nın, Amerika’nın, Avrupa’nın müdahil olduğu bir başka savaş var...

İran, Esad rejimini muhafaza etmek için 20’i kadarı general, bin askerini kaybetti şimdiye kadar Suriye savaşında... Rusya’nın gemilerle Beyrut’tan Lazkiye’ye Hizbullah mensupları ve silah taşıdığı bir Suriye var karşımızda..

Hatırlar mısınız, Saraydaki Şahıs, 2012 yılında Emevi Camii İmamı Muaz EL Hatip ile mitingler yapıyordu. O konuşmalarda Suriyelileri kışkırtıyor ve Esad’ın yakında devrileceğini söylüyordu. Suriye’nin yeni lideri de hazırdı: Muaz EL Hatip.

Bugün muhaliflerin son kalesi olan Halep de düşmek üzere... Halep’te kadınlar, çocuklar, yüzlerce sivil bombalar altında can verirken, 300 bin Halepli kaçacak yer ararken, Saraydaki Şahıs’tan tık yok... Muaz EL Hatip de yok artık... Halep’i bombalayan Rusya’ya tek kelime edemiyor Çakma Halife...

Türkiye’nin yakın siyasal tarihindeki trajedileri en iyi bilen isimlerden biri olan siyaset bilimci Prof. Mümtazer Türköne, Silivri zindanına kapatılmadan önce tarihi bir uyarı yaptı ve şöyle dedi: “Türkiye’yi Balkan faciası günleri bekliyor!”

Evet, tarihi bir uyarıydı bu...

İttihatçılar, Osmanlı Ordusu’nu parçaladılar. Sonra Balkan faciası yaşandı. Ve sonra 1. Dünya Savaşı... Sürecin sonunda İttihatçılar yok oldular, ama Osmanlı Devleti de parçalandı.

Saraydaki Şahıs, 15 Temmuz’a kadar TSK’yı Suriye’ye sokamadı. Uzun süredir yaptığı çalışmanın semeresini TSK’yı parçalayarak elde etti. Tıpkı bir macera peşinde koşan İttihatçıların yaptığı gibi, Ordu’yu savaşa soktu. TSK, artık Suriye ve Orta Doğu batağında...

Güya Müslümanlara zulüm yapan Esad’ı devirecekti, ama bugün kendisi Türkiye’yi Suriye’ye çevirmiş durumda... Hatta Suriye’den daha beter bir Türkiye var artık...

Evet, Türkiye artık bir Baas Suriye'si...

Türkiye artık bir Taliban Afganistan'ı.....

Türkiye artık bir Saddam Irak’ı...

Türkiye artık bir Kaddafi Libya’sı...

Ne yazık ki, TSK’yı da kendisine “kalkan” yapmış durumda Saraydaki Şahıs...

Bu badirenin sonunda memleketin başına ne gelecek umurunda değil...

Yeter ki Saray'ını ve kurduğu köhne rejimini korusun...

Ama tarih, Prof. Mümtazer Türköne gibi insanları haklı çıkarıyor.

Daha ince kullandığım bir ifadeyi tekrar edeyim:

Bir devlet, bir millet, bir ülke sıfırlanıyor!

Mümtazer Türköne gibi Silivri zindanına kapatılmış olan büyük sosyolog ve alim Ali Bulaç, şöyle demişti bir gün:

“Bunlara Suriyeli kadınların ahı yeter...”

Evet, fitil fitil burnunuzdan gelecek Suriyeli kadınların ve çocukların ahı... Anadolu topraklarında, üç yıldır yaptığınız, tarihimizde eşi benzeri görülmemiş zulümleriniz de burnunuzdan fitil fitil gelecek...

Bu sürecin sonunda, aynı acıları misliyle yaşayacak ve İttihatçılar gibi yok olup gideceksiniz.

Faruk Mercan, 29.11.2016 /Samanyolu Haber

Everest tepesi gibi dik durmak... [Abdullah Aymaz]

Merhum Sâlih Özcan Ağabey, “Üstad Hazretlerinin Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualar  gibi kitapları olmasaydı bile Lâhikaları yeterdi.” demişti. M. Fethullah Gülen Hocaefendi de “Lâhikalar da olmasaydı, Üstad Hazretlerinin o dimdik duruşu yeterdi.” dedi. 

Zira Cumhuriyetin başında dine karşı çok ters bir tavır alındı. Dini öğreten bütün kaynaklar kapatıldı; medrese, tekke, zâviye ne varsa âdeta kurutuldu. Birilerinin, sırf din ve dindarlar aleyhine kanun çıkartarak tezgahladığı Menemen olayı gibi benzer olaylarla mürşit ve rehberler sindirildi. 

Rejimin hiç şakası yoktu; insanlar derhal idama gönderiliyordu. Ama Everest tepesi gibi dimdik ayakta duran bir zât vardı, o da Bediüzzaman Hazretleriydi. Sarığından  bile taviz vermedi… Esas derdi yani İman problemini teşhis edip bütün çalışmalarını onun üzerine yoğunlaştırdı. İnanç problemini halletmeden hiçbir problem çözüme ulaşamazdı. 

Yazdığı muhteşem eserlerle her şeyden  önce iman ve Kur’an  hizmetine başladı… Hapislere ve sürgünlere hiç önem vermedi. O ihtişamlı dik duruş, diğer mürşid ve rehberlere de örnek oldu. Zaten dinin kaynaklarını kurutmak isteyenler de her şeyi ve herkesi bırakıp onun ve talebelerinin peşine düştüler. 

Şarktaki büyük olaya sebep olanların yakınlarını bile bir müddet sonra serbest bırakıp hatta müftülük gibi görevler bile verirken ona hiçbir hak tanımadılar; sadece ya hapis ya sürgünle mecburî ikametler… O ise hiç yılmadan yazmaya ve örnek olmaya devam etti… Hapislerin ve mahkemelerin bile ilânât olduğunu, bu duyuru ve tanıtma ile insanların iman hakikatlarını anlatıp neşreden eserlere ve kitaplara yöneleceklerini söyledi. 

Hatta, sömürgecilerin İslam Dünyasını dünyadan kopartmak için, “Türkiye lâik oldu, dinden çıktı, İslâmiyeti terketti; artık Türkiye’yi ve Türkleri unutun.” şeklindeki telkinlere karşı, Bediüzzaman Hazretleri bu mahkemelerin Âlem-i İslâma, “Hayır, Türkiye’de çok güçlü İslâmî bir faaliyet var. Müslümanlık bitmedi, onun kahraman müdâfileri dimdik ayakta duruyor!..” mesajını verdiği için hayırlı olduğunu, mahkemelerin  devam etmesinin hikmetlerinden bahsetti… Bugün eğer, Diyanet, Kur’an Kursları, İmam Hatipler ve İlahiyatlar ve İslami cematler varsa, bütün bunlar Bediüzzaman engelinin aşılamadığından dolayıdır. Eğer onun dik duruşu aşılabilseydi, bunların hiçbirisinden söz etmek mümkün olamazdı. Aynen Sovyetler dönemindeki Müslüman milletlerin başına gelenler de bizim başımıza gelecekti…

Günümüze gelince, insanlık varıp bir çıkmaza dayandı. Orijinalliklerini kaybettikleri için diğer semavî dinlerin söyleyeceği pek fazla bir şey kalmadı… Semavî dinlerden sadece İslamiyetin esasları orijinal şekliyle ayakta duruyor. İnsanlık ister istemez, Kur’an ve İslâmiyete yönelecek. Bunu önlemek için İslam düşmanları kendilerince akıllıca, ürkütücü ve korkutucu radikal selefi anlayışları körüklediler, normal yaşayışa sahip Müslümanların içine bile endişe ve korku saldılar. 

Bunlar devam ederken, insanlığın gözleri Türkiye’ye çevrildi… Siyasî İslamı temsil ettiğini söyleyenler, görüntüleriyle bunları gösterenler bir iktidar oldu. Öbür taraftan dünya çok büyük yolsuzluklara, gayr-i Müslim dünyada bile görülmeyen haksızlıklara, adaletsizliklere şâhit oldu ama ne Diyanetten, ne İlâhiyatlardan, ne de İslâmî cemaatlerden en ufak bir itiraz çıkmadı, hatta İslâmiyete asla uymayan bu yanlışlıkları alkışlarcasına bir tavır takınıldı. Dünya şaşırıp kaldı. Tek kurtuluş İslamiyet görülürken böyle şaşırtıcı bir şey yaşanıyordu…

Ama bütün bunlara karşı dimdik ayakta duran ve bu yanlışlıklara asla taviz vermeyen M. Fethullah Gülen Hocaefendiyi dünya bu münasebetle iyice tanımış oldu. Şimdi harıl harıl onun hayatı ve eserleri incelenmeye başlandı. Bu süreç, dayanılmaz işkenceleri, cendereleriyle beraber böyle güzel bir ilânat  ve duyuru ile de zulüm ambalajlarından ve cevirlerden de cebrî lütuflar doğurdu. İnşallah bunun ne mânâya  geldiğini de çok geçmeden göreceğiz….

Abdullah Aymaz, 29.11.2016 / Samanyolu Haber / aaymaz@samanyoluhaber.com

NATO’daki ‘eski’ Türk subayları, 15 Temmuz ve sonrası hakkında ne düşünüyor? [Ali Mirza Yazar]

15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından başlatılan ‘cadı avı’ sonrası, en belirsiz duruma düşen gruplardan birisi, Avrupa’daki NATO karargâhlarında çalışan Türk subaylar oldu. Bir rivayete göre 56 Türk NATO personelinden sadece 7’si görevinde kalabildi. Bir başka rivayete göreyse, Almanya, Belçika, Hollanda ve İngiltere’deki karargâhlarda görevli 149 TSK mensubundan sadece 9’u yerinde.

Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) görevlerinden alınan personelin bazıları Türkiye’ye dönmedi. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde olduğu düşünülen Türk subaylarından son günlerde haberler geliyor. Geçen Cuma NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenburg, NATO’da görev yapan bazı Türk subaylarının Avrupa’dan iltica talebinde bulunduklarını açıklamıştı. NATO’nun Almanya’daki hava kumanda strateji biriminin başındaki General Mehmet Yalınalp ise, geçen hafta Reuters’e konuştu.

Bir listede ismi geçti diye

15 Temmuz darbe girişiminde rol aldığı iddiasıyla görevine son verilerek Türkiye’ye çağrılan Yalınalp, hakkındaki iddiaları yalanlarken, şu anda devam eden tasfiyelerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zayıflattığını iddia etti. “Ordu zayıflıyor. Süresiz şekilde tutuklandıkları için personelimizi kaybediyoruz” ifadelerini kullanan General Yalınalp, toparlanmanın on yıllar süreceğini belirtti.

1 Ağustos’ta yayınlanan yeni bir KHK ile görevine iade edildiği haberini alan Yalınalp, buna rağmen Türkiye’ye dönmemiş. Çünkü dönenlerden bazıları tutuklanmış. Reuters’e konuşan bir Türk yetkili de Yalınalp hakkında tutuklama kararı olduğunu doğruluyor. Yalınalp’e göre, tutukluluk gerekçesi ‘darbeci askerlerden birinde’ ele geçirilen bir ‘generaller listesi’. Bu listede ismi geçenlerden bazıları hâlâ görevinin başında ancak Yalınalp için bu geçerli değil.

Eğitimli askerler tasfiye edildi

“Eski sınıf arkadaşlarımdan bazıları şimdi tutuklu, bu generaller darbe günü tatildeydiler… Çok eğitimli kimseler” diyen Yalınalp, görevden alınan, tutuklanan 5 binden fazla subayın Türk Ordusu’ndaki en eğitimli kesim olduğunu vurguluyor. Bir generalin yetişmesi için 25, 30 yıl gerektiğini söyleyen General Yalınalp, 240 F16 jeti uçuracak yalnızca 200 pilot kaldığını da kaydediyor.

Yakın zamanda, darbe soruşturmalarında ismi geçen bazı pilotların, gündüz adli kontrole girip ardından Suriye’de göreve gittikleri medyaya yansımıştı. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, 15 Temmuz’dan bu yana 3 bin 665 personelin ihraç edildiğini, 16 bin 423 öğrencinin de TSK ile ilişiğinin kesildiğini açıkladı.

Başarısız olacağı başından belli bir darbe

Yalınalp’e göre görevleri başındaki askerler hâlâ nefret mektupları alıyorlar ve bu da orduda tutuklanma korkusunun sürdüğünü gösteriyor. Onu Türkiye’ye dönmeyip Almanya’da doktora pozisyonuna başvurmaya iten sebep, Washington’daki bir meslektaşının, General Yavuz Çelik’in emekliliği kabul ederek Türkiye’ye döndüğü hâlde tutuklanması.

Yalınalp, bu tecrübedeki generallerin ‘başından itibaren başarısız olacağı belli’ böyle bir darbe teşebbüsüne dâhil edilseler bile kabul etmeyeceklerinin de özellikle altını çiziyor.

Arafta kalan Türk subayları

Reuters’in haberinden kısa süre sonra Amerikan bağımsız haber radyosu NPR da, 15 Temmuz sonrası işini kaybeden Brüksel’deki NATO subaylarıyla konuştu. Güvenlik gerekçesiyle isimleri gizli tutulan subayların, isimleri KHK’da görevden alınanlar arasında çıkınca, pasaportları iptal edilmiş ve Türkiye’ye dönüş için gerekli doküman iletilerek ülkeye girmeleri beklenmiş.

Subaylardan biri, durumu şöyle açıklıyor:

“İki emir vardı. İlki bize görevimizin sona erdiğini söylüyordu; 221 isim vardı bu listede. Birkaç gün sonra, ikinci bir emirde daha fazla isim eklenmişti ve hepimizin soruşturma altında olduğunu, acilen ‘vatana’ dönmemiz gerektiğini belirtiyordu. Verilmiş bir ceza yoktu henüz.”

İlk etapta hiçbiri ne yapacağını bilememiş. NATO’daki meslektaşları ile vedalaşıp Türkiye’ye dönmeyi ve masum olduklarını ispatlamayı düşünmüşler. Ancak ilk giden 17 arkadaşlarının tutuklandığını görünce, bu karardan vazgeçmişler. Böylece arafta kalmışlar: Artık NATO çalışanı değiller, ülkeleri, işleri ve yasal bir statüleri de yok.

Toplantı tuzağıyla tutuklama

Bu arada, ismi listede olmayan NATO’daki bir Türk subayı 12 Ekim’de Ankara’da toplantıya çağrılır. Bir günlük bir iş gezisidir bu. Yaşananları gördükleri hâlde karı-koca bir şeyden şüphelenmez ancak ertesi gün subay Brüksel’e dönmeyince, karısı durumu anlar. NATO’daki üsleri dâhi Türkiye’den haber alamaz. Nihayet arkadaşları aracılığıyla bir haber gelir: Toplantı tuzaktır, subay tutuklanmıştır.

‘Bir Türk subayının sessiz çığlığı’

NATO’daki meslektaşlarına “Bir Türk subayının sessiz çığlığı” başlığı ile bir veda mektubu yazan eski NATO çalışanı şunları kaydetmiş:

“Diğer Türk meslektaşlarım gibi, görevden alınmam sadece işimi kaybetmem anlamına gelmiyor. Bütün askerî kimliklerimi, pasaportumu, sosyal haklarımı, sağlık güvencemi, banka hesaplarımı, emeklilik primimi, çalışma hakkımı vs. kaybettim. Daha da üzücü olanı, geçmişsiz ve maalesef geleceksiz olarak kendi başıma bırakıldım.”

Bu mektubun yazarı, NPR’a verdiği röportajda, Türkiye’nin insan onurunu, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarına saygıyı kaybettiğini, “Türkiye’nin kayıplarının yanında kendi kayıplarının hiçbir şey olduğunu” vurguluyor.

NATO’nun değerleri

Türk subaylarından birisi, NATO’nun içine düştüğü durumu ise şöyle açıklıyor: NATO’ya üye 28 ülkenin toplam gücü, en zayıflarının gücü kadardır ve bu şu anda Türkiye’dir. Bir başka subay da, NATO’nun kuruluş metninde insan haklarına saygıya referans verildiğini, eğer bu Türk subayları yanlışlıkla ‘ihanet’ suçlamasıyla başbaşa bırakırsa, kendi değerlerini terk ettiği anlamına geleceğini söylüyor.

Ali Mirza Yazar, 29.11.2016 /TR724

Diktatör mü? [Nazif Apak]

Uzun zamandır Türkiye’de diktatörlük tartışılıyor. Konu her açıldığında “Bu ülkede diktatörlük olsaydı, bunları yazamazdınız, konuşamazdınız” gibi cevaplar verilirdi bir zamanlar. Ne oldu sonra? Eleştiri yayınlayabilecek gazete kalmadı, ekranlar karartıldı.  Birileri hala “Yok canım; bu ülkede demokrasi var” diyor. Şimdi cümle biraz değişmiş; “Ben diktatör olsaydım sen kaçamazdın” diyorlar yazarlara. Aslında şöyle demek daha doğru: Gazeteciler demokratik rejimlerde kaçmaz; ancak antidemokratik sistemlerde kaçmak zorunda bırakılır…

BİR ELBİSE DİKELİM

Aslında bu tartışmanın kişiselleştirilmeden tartışılması lazım. Diktatörlük standartlarının belirlenmesi gerekiyor ki daha soğukkanlı sonuçlara ulaşılabilsin. Kimdir diktatör, ne iş yaparlar, nasıl yaşarlar, geride ne bırakırlar gibi sorular art arda sorulur ve somut örnekler üzerinden cevaplar aranırsa mevzu daha objektif bir standarda kavuşabilir. O ölçüler belli olur, diktatör prototipi ete kemiğe bürünürse o elbiseyi kişilere uyarlarsınız; eminim, bazılarına cuk diye oturur, bazılarına da dar gelir…

DİKTATÖRÜN BİR GÜNÜ

Yüzlerce araştırmaya, anıya, belgesele bakınca rahatlıkla söyleyebiliriz ki bütün diktatörlerin ortak bazı özellikleri var. Sadece bir belgeselden kısa özetler yapıp bir-iki küçük yorum ekleyim; siz gerisini düşünün. Youtube’dan rahatlıkla bulabileceğiniz bir belgeselden bahsediyorum: Diktatörün Bir Günü/ A Day in Life of Dictator. Üç diktatörün hayatındaki bir günü mercek altına yatırıyor belgesel. Stalin, İdi Amin ve Kaddafi örneklerinden hareketle diktatörlerin psikolojisini ortaya koyuyor. Modern teknolojinin sağladığı olanakları iyi kullanan yapımcılar, mekanları, şahısları orijinal hallerine uygun bir şekilde canlandırmış. Birinci dereceden olaylara tanıklık etmiş kişilerden de sıkça görüş alınmış. Bakalım, bu belgeselde yer alan bazı bilgiler size de bir şeyler çağrıştıracak mı?

STALİN’İN LİSTELERİ

Sovyet lideri Josef Stalin ormanların içinde inşa edilmiş özel bir sarayda yaşıyordu. Üç bin kişilik bir koruma ordusu vardı. Her gün binlerce kişinin yer aldığı kara liste getirilir, Stalin karar verir; böylece insanlar tutuklanır, hapse atılır, işten çıkarılır, sürgün edilirdi. Her gün listeyi temize çeken ve Stalin’e sekreterlik yapan Ekaterina Katoukova bir gün eve döndüğünde kocasının da tutuklandığını gördü. Stalin’e yalvarması boşunaydı; kocasını bir daha göremedi, kendisi de 2 ay sonra tutuklandı, işkence gördü, tecavüze uğradı. Ve bütün bu olup bitenler Stalin’in emriydi. 20 milyon insanı katletti, yine de doymadı kana. İstihbarat servisinin başındaki Yezhov’a listeler yaptırdı, ölüm ve sürgün emirleri verdi; sonra onu da işkenceler eşliğinde idam ettirdi…

TUTUKLATMA HASTALIĞI

Kaddafi’nin özel fotoğrafçısı Muhammed Glivan listeler yapma ve insanları hapse attırma alışkanlığının Kaddafi’de de olduğunu ayrıntısıyla anlatıyor ve diyor ki “Kaddafi sadece Devletin başı değildi; aynı zamanda yargıçtı, polisti. Her gün tek tek kimin tutuklanacağına karar verirdi.” Kaddafi’nin de binlerce koruma görevlisi ile etrafı duvarlarla çevrilmiş, içinde yüzlerce odası olan bir mekanda yaşaması, ilginç bir benzerlik olsa gerek. Tanıkların anlattıklarına göre Kaddafi’nin bir de televizyon stüdyosu gibi çok geniş bir odası vardı ve tutsak ettiği medyayı oradan yönetiyordu.

UMUT OLARAK GELMİŞLER

Belgeselde adı geçen üç diktatör de bir umut olarak ortaya çıkmış, başlangıçta güzel hayaller vaat ederek geniş bir destek almış ama sonra güç zehirlenmesine maruz kalarak temizleme/arındırma adı altında (purge)  yapmadık zulüm bırakmamışlardı. Psikologlar, genelde diktatörlerin kişilik bozukluğu yaşadığını, erken yaşta (genellikle babalarından) gördükleri şiddetin ilerideki zulümlerinde etkili olduğunu, fakirlik içinde büyüyüp güç elde edince mal mülk sahibi olmayı istedikleri, bunun da saray yaptırmak, zengin insanlara hükmetmek gibi yansımalarının olduğunu vs. söylüyor.

HAPİSHANE BASKINI

Güçlerini katlayabilmek için kah suikast bahanesi uydurmuş, kah ayaklanma tehdidi savunarak ‘hainler’ in cezalandırılması ve idam edilmesini savunmuşlardı. Mesela Kaddafi, 1996’da Ebu Selim Hapishanesi’nde isyan çıktı bahanesiyle 269 mahkumu katletti. Libya’nın en güvenli hapishanesinde isyan nasıl çıkmış, mahkumlar gardiyanları nasıl esir almış, anahtarları nasıl ele geçirmişti? Hâlâ bilinmiyor. İsyan bahanesiyle yüzlerce gardiyan hapishaneye girerek mahkumları tek tek katletti. İftar saatlerine denk getirilen ve televizyonda canlı yayınlanan idam cezaları uygulandı. O korkunç infazlar yapılırken Kaddafi taraftarları zafer sloganları atıyordu. Bütün bu vahşetler yaşanırken insanlar korkudan ne yapacağını bilemiyor, çaresiz kaldıkları günlerin bir an önce bitmesi için dua ediyordu.

Bitti de! Bütün Firavunlar gibi bütün diktatörler de bir gün çekip gitti. Arkalarında sorgusuz sualsiz hapse atılanlar, açlığa mahkum edilenler, işkenceyle öldürülenler kaldı. Ve hiçbir diktatör, mücadeleyi kazanamadı; geçici olarak galip görünseler bile!

Nazif Apak, 29.11.2016 /TR724

Öyle yağma yok! Krizin fâili Saray’da [Analiz: Semih Ardıç]

Yine o bildik taktik… Yine o usta manevralar… Yine 14 senedir iktidarda değil de sokakta halkın arasında dolaşıyormuş da olup bitenden zerre kadar haberi yokmuş gibi ıslık çalmalar… AKP’nin her sahada müflis siyasetinin faturasını başkalarına yıkma gayretinin tipik emareleri.

Dolar, kasım başında 3 TL iken ekonomiyi yere göğe sığdıramayanlar 40 kuruştan fazla artışı görünce diline yine Cemaati dolamaya yeltendi. Siz, “Dolara yatırım yapan yaya kalır” demiyor muydunuz? Ekonomi o kadar sağlamdı ki dünya kıskanıyordu. Hatta size itimat ettiği için bankadaki dolarını bozdurup TL alanları misal olarak gösteriyordunuz. Aynı vatandaş sizin yüzünüzden dili yandığı için her fırsatta dolar alıyor. O gün vatanperver dedikleriniz bugün vatan haini, öyle mi?

Siz de biliyorsunuz ki ekonomiyi temellerinden sarstınız, batırdınız. Kimyasını bozdunuz. Kurallarını, müesseselerini yerle bir ettiniz. Bahaneniz de hazırdı: “Hızımıza ayak uyduramıyorlar. Ayak bağı oluyorlar.”

EKONOMİYİ TEK ADAMA BAĞLADINIZ

Nasıl olsa sermaye akışı mevsim normallerinin fevkindeydi. Amerika ve AB, krizden çıkmak için şirketlerini, bankalarını paraya boğdukça siz ne nasipleniyordunuz. Bol bol dolar geliyordu. Hal böyle iken ekonomi yönetimini tek adama bağlamanın ne mahsuru olabilirdi? Nitekim bağladınız gitti!

Sıcak paranın yetişmediği yerde ‘hayırsever Reza’nın önüne yattınız. Onun uçak dolusu dolarları imdadınıza yetişti. Rüşvet, pardon komisyon mukabili gelen çil çil altınlarla gözleriniz kamaştı. Müteahhitler üzerinden piyasaya aktardınız kara paraları. Servetiniz banka hesaplarına sığmaz oldu. Artık açık denizlerde iri tankerlerden müteşekkil filo olarak yüzüyor komisyon kırıntısı servetleriniz.

Panama gibi kara para aklama merkezlerinde, İsviçre bankalarında nedense hep sizlerin, şehzadelerinizin, hısım–akrabanızın isimlerine rastlanıyor. Ceyhan’dan kalkan kaçak petrol yüklü tankerlerinizle Akdeniz’de mekik dokudunuz. İsrail’e müteşekkir kalacaksınız. Sayesinde kasalarınız hiç boş kalmadı.

Artık memleketin ekonomisi, vatandaşın derd-i maişeti şahsi servetinizin idaresinden sonra geliyordu.

FAİZ LOBİSİNE 715 MİLYAR TL

Şimdi ne sıcak para var ne de hayırsever Reza. Yakında IŞİD’in kanlı petro dolarları da kalmayacak. Suriye ve Irak’tan gelen kirli, kanlı petrol paraları ile Reza’nın yokluğunu fazla hissetmediniz. Sıcak paranın sahipleri düne kadar Hizmet Hareketi’ne reva gördüğünüz zulmü görmezden geliyordu. Zira “Faiz lobisine boyun eğmeyeceğiz” diye meydanları inlettiğiniz günlerde bile en yüksek reel faizi verdiniz onlara. AKP iktidarında her sene ortalama 55 milyar TL faize ödendi. 13 senede 715 milyar TL’yi faize ödeyenlerin faiz lobisine karşı olduğunu söylemesinden daha büyük palavra olamaz.

Devran döndü. Sıcak para fonlarını yönlendirenlerin nezdinde sizin vereceğiniz paranın Amerika’nın vaat ettiği sağlam kazancın yanında kıymeti yok. Merkez Bankası’nda verecek para da kalmadı. TÜİK’in yalanlarına hepsinin karnı tok. Merkez Bankası’nı Saray’ın şamar oğlanına çevirdiniz. Elinizde ne kadar işe yaramaz adam kaldıysa hepsi için BDDK, Hazine, SPK ve TMSF tam bir arpalığa dönüştü.

TEK LİYAKATLERİ VAR O DA SARAYIN KAPI KULU OLMAK

Başında bulundukları müesseselerin ne işe yaradığını sual etseniz iki satır dâhi yazılı cevap veremeyecek kadar mevzua Fransız zevatı bu makamlara ekonomiyi ihya etmeleri için tayin etmediğinizi herkes biliyor. Onlara, oyuncuları ve kuralları ile beraber serbest piyasayı ahenk içinde işletme vazifesini vermediniz. Bilakis Saray’ın sevk ve idare ettiği kan davasının tetikçileri olacaklardı.

Yazlıkların, Çekmeköy’de havuzlu villaların, hanım ve veletlerine varıncaya dek hediye ettiğiniz lüks arabaların, kabarık banka hesaplarının diyetini ancak böyle ödeyebilirlerdi. Şu ana dek Saray için tuttukları en büyük balık Bank Asya oldu. Onu Koza İpek, Boydak, Kaynak, Naksan, Alfemo, Süvari takip etti.

HARAM PARA YİYEN KAYYIMLAR

Zaman Gazetesi, Cihan Medya Dağıtım ve Cihan Haber Ajansı’na el koyup kasada ne var ne yok harcadıktan sonra TMSF’ye devretmelerindeki kurnazlığı da göz ardı etmesin efendileri! KHK ile temmuz sonunda kapatılan Zaman’ın abonelerinin kredi kartlarından kasım ayına kadar ücret kestiler. Bu paralar da bitince gazeteyi fona devrettiler.

Haram para yemede, şirket batırmada hünerleri Saray için referans olacaktır. AKP’nin gözde kayyımları Hasan Ölçer, Hüdai Bal, Ümit Ünal, Sezai Şengönül, Tahsin Kaplan ve Metin İlhan sosyal medya hesaplarında profillerine ‘itina ile şirket batırıp markaları buharlaştırılır’ yazsın ki bu kabiliyetleri herkesçe bilinsin.

TMSF TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ

Bilvesile hatırlatmakta fayda var. Kayyımlar, batırdıkları şirketlerin sahiplerinden korkuyorlar. Ama kurnazca davranarak topu TMSF’ye atıyorlar. Kasayı tam takır kuru bakır yaptıktan sonra cenazeyi TMSF’ye kaldırtmaktan farkı yok son devirlerin. Kayyımlar, TMSF’ye devir ettikleri bilanço değeri üzerinden asıl sahiplerine tazminat ödeneceğini zannede dursun!

Neticede o şirketlerin sahipleri hâlâ hayatta. Şirketleri gasp edildiğinde nasıl bir piyasa ya da marka değerine sahip olduğunu hesaplamak hiç zor değil. O hesap bilirkişilerin veya PwC, Deloitte, KPMG gibi yatırım danışmanlık şirketlerinin iki gününü almaz. Sadece Kentbank’ta 4,5 milyar dolar ödemeye mahkum edilen Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi, Hizmet Hareketi’ne yakın şirket ve kuruluşlara bu rakamın kat be kat üzerinde tazminat ödemek mecburiyetinde kalacak.

BU KRİZE HERKES BORÇLU YAKALANDI

Türkiye bugün eşine az rastlanır bir krizle boğuşuyor. 2001 krizinde ne vatandaş ne de şirketler bu kadar borçlu idi. Sadece vatandaşın bankalara olan borcu 360 milyar TL. Doların artışı sebep değil netice. Yandaşa aktarılan kaynaklar yüzünden içi boşaltılan bir ekonomide en son arzu edilecek şey sermaye göçüdür. Maalesef Türkiye bu arzusuna nail oldu, yerli veya yabancı her yatırımcı kaçıyor. Borçluluk yüksek iken döviz şokunu atlatamazsınız.

AKP hükümeti fâili olduğu krizi Cemaatin ya da başkalarının üzerine yıkarak kurtulamaz. O çok itimat ettikleri seçmen cebinden eksilen paranın hesabını kimlere soracağını gayet iyi bilir. 2001 krizini müteakip ilk seçimde koalisyon ortakları DSP, MHP ve ANAP’ın üçünü de büyük bir zevkle sandığa gömmüştü. Bu kez nasıl bir tavır takınacağını kestirmek daha da güç…

Semih Ardıç, 29.11.2016 /TR724

O iyi insanlar, o güzel atlara… [Tarık Toros]

Geçen bindiğim taksinin şoförüne hayran oldum. İlkokul mezunu olduğunu saklamayacak kadar alçakgönüllü bir adamdı. Şaşırtıcı derecede konulara hâkimdi. Ona göre en temel sorun, yöneticilerin “akşam başka sabah başka konuşması”.

“Bunların” dedi, “Son kalkınma planlarındaki dolar kuru tahmini 2 TL bile değildi.”

“Hadi canım” dedim. “Gazetecisin, araştır bak” diye mırıldandı, yakasını silkerek.

Kalkınma Bakanlığı’nın internet sitesine girdim, 2013’te Resmi Gazete’de yayımlanan “Onuncu beş yıllık kalkınma planı”nı buldum. Taksici haklı çıktı:

Plan, 2014-2018 yıllarını kapsıyor. Dolar kurunun 5 yılda sadece 10 kuruş artarak 2018’de “1.97 TL” olacağı varsayılmış. Büyüme oranı 5.9’a, kişi başına milli gelir 16 bin dolara yükseliyor, işsizlik oranı ise yüzde 7.2’ye düşüyor.

2015 seçimlerinden önce tek tek çıkarmıştım. Siyasal iktidar 2011 vaatlerinin yüzde 70’ten fazlasını tutmamış. Buna rağmen o sene iki seçimi de kazandı. Son kalkınma planına bakıyorsunuz, baştan sona hikâye anlatılmış. Planda tüm finansal hesaplamalar “dolar” üzerinden. Öyle ki, dolar kelimesi tam 73 kez geçiyor. “Türk Lirası” ise sadece bir kez, o da şurada: “Türk Lirası’nın aşırı dalgalanmalardan korunmasına ilişkin uygulamalar..”

Aman canım sende. Gerçek gündem “terör” değil mi nasılsa. Dün, “Terörle mücadele kıyamete kadar sürecek” diyenler… OHAL’i kalıcı hale getirdi. Bugün diyorlar ki, “Her gün terör eylemi yapılan bir ülkeye terörle mücadele yapma demek dükkânı kapatıp git demek.”

Dükkânı kapatıp gidemezler! Bırakamazlar! Bakın, tepedekilerin ülkeyi yönetmek gibi bir perspektifi yok. Perspektifleri “kendilerini kurtarmak” üzerine kurulu. Yegâne motivasyonları bu ve bugüne kadar kazanımlarından asla ve kat’a geri adım atmazlar, atamazlar. Çünkü suçüstü yakalandılar. Ülkeyi hallettiler, şimdi ABD’ye, Avrupa’ya meydan okumalarının nedeni de bu. Hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını, işledikleri tüm insanlık suçlarını dünya da tescil etmek üzere, tüm panikleri bundan.

Olan ülkeye, millete oluyor. Tarih, suça bulaşanları olduğu kadar, onlara çanak tutanları, suskun kalanları, gemisini yürüten kaptanları, sinen korkakları, iftiracıları, kelepircileri, hepsini kaydediyor. Ülke, hırsıza arsıza bırakılmayacak kadar değerli lakin sürecin çarkları beyinleri öğütüyor.

Yaşar Kemal’in “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanından o meşhur alıntıyla bitirelim: “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”

Şimdi mazlum mesajları:

TÜKENDİM GENÇ YAŞTA!

“Tarık bey, bu satırları size bitmiş ve tükenmişlik içinde yazıyorum. Biliyorum benden daha kötü durumda olan nice insan var, bu halime de şükür fakat yine de çok kötü durumdayım psikolojik olarak. Ben 27 yaşında bekar, 15 Temmuz’dan önce İngilizce öğretmeni olarak çalışan biriyim. Alanımda uzman sayılırım. Girdiğim YDS sınavlarından 95’in altında not almadım. Hep kendimi geliştirdim, hiç durmadım. Fakat artık devam edecek gücü kendimde bulamıyorum. Tam evlilik çağımda bir arkadaş ricasıyla girdiğim sendika yüzünden ihraç oldum. Şimdi ne işim var, ne gücüm. Bi kız sevsem ‘mesleğin ne’ diye soracaklar, verecek cevabım yok. Tarık bey ben mesleğime ne zaman dönerim? 6-7 sene sürse bu iş, ben o zamana kadar ne yapıcam. Yurt dışına gideyim diyorum, arabam var satayım diyorum ama ihraçtan dolayı pasaport vermezler gibime geliyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Tükendim genç yaşta. Sizce ne kadar sürer bu zulüm?”

20 GÜNLÜK YİYECEK KALDI

“İhraç edilmiş memurum. Rızkı veren Allah’tır. Kula minnet eylemeyiz. Ama bunların iftiralarını, yalanlarını sineye çekebilirken, iki yüzlülüklerini çekemiyorum. Kendime yediremiyorum. Kışa giriyoruz, 3 çocuğumla ortada kaldım. Kredi borçlarım, piyasa borçlarım var, ev kredisi ödüyorum. Daha doğrusu ödeyemiyorum. Bunları umursamıyorum. Ama bu aldatılmayı sindiremedim. Evimde 20 günlük yiyecek, cebimde 10 günlük ekmek parası var. Maddi olarak bittim ama inanın umurumda değil. Bu aldatılmanın acısını çekemiyorum.”

ÇOCUKLAR ANNESİZ-BABASIZ

“Eşi bulunamadığı için tutuklanan bir anne, iki aydır çocuklarıyla görüştürülmüyor. Korucu ailesinden bahsediyorum. 6 ve 10 yaşındaki çocukların suçu ne? Hukuk bir yana, vicdanlar kararmış.”

Tarık Toros, 29.11.2016 /TR724