Namaz Kılan Bir Firavun: Haccac-ı Zalim - [Emine Eroğlu]

Bediüzzaman’a göre ibadetin manası, kulun kusurunu, acz ve fakrini dergâh-ı İlâhî’de ilan etmesi, o dergâha eriştiğinin alameti ise hakiki şükrün en önemli esası olan “hemcinslerine şefkat”le geri dönmesidir.

Bu önermeye göre kusurunu görmeyen, acz ve fakrini bilmeyen ve hemcinslerine şefkat göstermeyenin şükrü hakiki şükür, ibadeti de hakiki ibadet değildir.

“Nice namaz kılanlar var ki, onların namazdan nasibi, yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.” der Efendimiz, bir Hadis-i Şeriflerinde. (Nesei, Ebu Hûreyre)

Şekli ve suri ameli ile Cennet’i garantilediğini düşünen, üstüne bir de Cennete kimin gireceğine karar verme mevkiinde imiş gibi duran gafilleri kuvvetle ihtar eden bu Hadis-i Şerif, “Namaz kılan küçük ya da büyük Firavunlar, Nemrutlar yok mudur?” sorusuna da cevap veriyor.

Zulmün Cisme Bürünmüş Hali: Haccac-ı Zâlim

Bir zalim prototipi, seksen bin insanın katili olduğu söylenen Emevî Valisi Haccac hayatı boyunca namazı hiç bırakmamıştı mesela.

Tarihçiler onun Kur’an’a çok hürmet ettiğini, hâfızları toplayarak Kur’an’ın harfleri ve harekelenmesi ile ilgili çeşitli çalışmalar yaptırdığını, kendisinin de her gece Kur’an okuduğunu söylüyor.

Ama Kur’an’a hizmeti de okuduğu ayetler de, meşhur muhaddis ve müfessir Saîd b. Cübeyr, Hz. Ömer’in fâkih ve muhaddis oğlu Abdullah dâhil binlerce kişiyi öldürten bir “cebbar ve kan dökücü” olmasına mani olmadı.

Sıkı bir milliyetçiydi. Emevî saltanatını destekleyenlerle hiçbir sorunu yoktu. Muhtemelen yandaşlarından çok da dua alıyordu. Emevî ekonomisinin istikrara kavuşmasını sağlamış, kanallar açtırmış, bataklıkları kurutmuş, tarımda üretimi arttırmış, köylerden şehirlere göçü önlemiş, posta teşkilatına bile çeki düzen vermişti.

Fakat muhalif binlerce mağdur ve mazlumu zindanlarda tutuyor, işkence ediyordu. Kendisine biat etmeyenlere dinden çıkmış muamelesi yapıyor, Mevali’den (Arap olmayan Müslümanlardan) haraç ve cizye alıyordu.

Ehl-i Beyt’in amansız düşmanıydı; çünkü onları Emevi saltanatı için tehdit olarak görüyordu. Hz. Ali soyundan olan hanımını sırf Abdülmelik b. Mervân öyle istediği için boşamıştı.

Irak’a vali tayin edildikten sonra okuduğu hutbe Arap edebiyatının örnek metinleri arasında sayılacak kadar iyi bir hatipti. Fakat İbn Ömer’in korkusuzca yüzüne söylediği şekliyle “Din Allah için olsun diye değil, Allah’tan başkaları için olsun diye fitne çıkarıyor, kavga veriyordu.”

Bütün gücünü Emevî saltanatının ayakta kalması için harcadı, ama Emevi Saltanatı onu ayakta tutamadı. Kendi ölümünü isteyecek kadar büyük ruhî sıkıntılara mâruz kaldı. Uykunun gözlerine haram kılındığı Haccac, 54 yaşında dayanılmaz anguazlar içinde öldü. Mezarı tahrip edilmesin diye götürülüp ücra bir çukura gömüldü.

İnsanlık tarihinin hunhar ve gaddarları çoktu. Ama Müslüman görünümlü bir hunhar ve gaddar olduğu için “zalim” sıfatı ona layık görüldü.

Kalbi ve Ruhi Hayat Olmadan

Zalim Haccac’ın murdar bedeni dünyadan yıkılıp gidince neler oldu biliyor musunuz? Hasan-ı Basrî Hazretleri, “Allah’ım, onu ortadan kaldırdığın gibi sünnetini de kaldır” diye dua etti. Ömer b. Abdülazîz Hazretleri şükür secdesine kapandı. İbrâhim en-Nehaî Hazretleri sevincinden ağladı.

Haccac’a olan şahsi düşmanlıklarından değil, zulümle aralarını mağriple maşrığın arasının ayrıldığı gibi ayırmış olmalarından. “Devlet”e ihanetlerinden değil, hakka riayetlerinden. “Zalimler için yaşasın Cehennem” demeden Müslüman toplumların iflah olmayacağına inanmış olmalarından…

Onlar suri ibadetlere pirim vermiyor, İslam’ı şekle indirgemiyorlardı. Allah’ın dilerse recül-i facirle dini teyid edeceğine inanıyorlardı. Namaz kılıyor, oruç tutuyor diye yalancının cürmünü ört bas etmiyor, “çalışıyor” diye çalana göz yummuyorlardı.

Arap milliyetçiliği gözlerini bürümemişti. Abdullah İbn Ömer, Said bin Cübeyr Abdullah bin Zübeyr gibi yüce kametler Haccac’ın eliyle can veriyor, Ulü’l Emr’e itaat başlığı altında Firavun ve Karun’lara boyun eğmiyorlardı. Sıranın kendilerine geleceğinden korkmadan zulmü lanetliyor, ümitsizliği düşmeden yeryüzünde iyiliği çoğaltmaya çalışıyorlardı.

Allah Selef-i Salihin’den razı olsun, bedel ödediler, ama dini kendi safiyet ve duruluğu ile bize ulaştırdılar. Yoksa biz de hafizanallah, iftira atınca da Müslüman olunuyor, haram yiyince de Müslüman olunuyor, iyilikten başka bir şey görmediğin komşunu ihbar edince de Müslüman olunuyor zannedecektik. Zulme seyirci kalmayı, seyredip alkışlamayı “siz de hak ettiniz ama” deyip kendi vicdanlarımıza zift dökmeyi mazur görecektik. Kardeşine kardeşim, dostuna dostum diyemeyenlerden, nice acı kahvenin kırk yıllık hatırını heba eden, kendi geçmişlerini yalan sayanlardan, hatırlamak istemediklerini kayıtlardan silerek “ak”lananlardan olacaktık.

Derinlik olmadan, kalbî ve ruhî hayat olmadan da insan olunabileceğini, Ehl-i Beytin çektiklerine kör kalarak yaşanabileceğini vehmedecektik.

Oysa ibretle tecrübe edildiği üzere ahlakın ve adaletin olmadığı bir din algısı Müslümanlığı münafıklık derekesine indirmekten başka bir şey değil.

İnsanı zulümden alıkoymayan, kalbini merhametle doldurmayan amel, amel değil.

“Ben aciz bir kulum, Sen de benim Rabb-i Rahimimsin” idrakine ulaşmadan Müslüman Müslüman değil.

Emine EROĞLU, 29.9.2016

İsraf, problemleri çözmeye engel - [Abdullah Aymaz]

İktisat Risalesi olan On Dokuzuncu Lem’ada Bediüzzaman Hazretleri, iktisadlı yaşamanın maddi-manevi, dünyevi-uhrevi olarak mutlaka çok önemli olduğunu misalleri ile anlattıktan sonra, diyor ki:
“Evet iktisat etmeyen, zillete ve manen dilenciliğe ve sefahate düşmeye namzeddir. Bu zamanda israflara vesile olacak para çok pahalıdır. Karşılığında bazan haysiyet, namus, rüşvet alınıyor. Bazan dini mukaddesat mukabil alınıyor, sonra uğursuz bir para veriliyor. Demek manevi yüz lira zarar ile maddi yüz paralık bir mal alınıyor.”

Bir de bütün dünyada, açlıktan ölenler, fakirlik yüzünden din değiştiren Müslümanlar, iftar ve sahurda yiyecek bir ekmek bulamayanlar var. Onun için de Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Hem bu fakirlik ve zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden vicdan sahibi insanlara, insaniyet damarıyla duyulan şefkat vasıtası ile gelen acı ve kederler; o gayr-i meşru bir surette kazandığı para ile aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor. Böyle acip bir zamanda şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lazım.”

İktisat ile hisseti (cömertlik ile pintiliği) biribirine karıştıranlar için, Üstad Hazretleri, bir misal getiriyor: Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, çarşıda alış-verişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin vesilesi olan emniyet ve istikameti korumak için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe bunu bir cimrilik sanarak peşine düşmüş. Baktı Hz. Abdullah, evinin kapısında bir fakir gördü, ona bir şey verdi. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıkarken başka bir fakire de birşeyler verdi. Uzaktan bakan sahabe gidip o fakirlere sordu. Onlar “Hz. Abdullah bize birer altın verdi” dediler. Hayrete düşen bu sahabe gidip bunun sebebini Hz. Abdullah’a sordu. O da cevaben dedi ki:”Çarşıdaki vaziyet, iktisaddan, aklın olgunluğundan ve alış-verişin esası ve ruhu olan güven ve sadakatin muhafazasından gelmiş bir haldir, cimrilik değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatindan ve ruhun kemalinden gelmiş bir haldir. Ne o cimrilik, ne de bu israftır.” Zaten “Müstehak olanlara verilen hayır ve ihsanlarda israf olmadığı gibi’ israfta da hiçbir hayır yoktur.” (İmam-ı Azam)

“Kimse Yok Mu?” görevlileri Afrika’da verilen iftar yemeklerinde o fakir insanların hurmaları yemediklerini, sahurda yiyecek birşeyleri olmadığı için onları da gecede yemek istediklerine şahit olduklarını üzülerek ifade ediyorlar. Ne acıklı hikayaler ve hatıralar var ki; insanın içi dayanmıyor. Bunların hepsi, İzzet-i İslamiye ve namus-u milliyenin derin yaraları… Onun için cehaletle, fakirlikle, tefrika ile savaşmak için açılan okulların ve “Kimse Yok Mu?” gibi kuruluşların önünü kesmek, insanlıkla ve Müslümanlıkla asla bağdaşmaz.

Et dağıtımında iki yıl üstüste görev alan bir Doktor ablamız bize bir hatırasını anlatıyor:
“Kurban bayramında bir bölgede kurban eti dağıtıyorduk. Bir çadıra girdim; ‘Size et getirdik, bayramınız kutlu olsun’ dedim.

“İ̇çeriden mütebessim ç̧ehreyle cevap veren kadın dedi ki: ‘Tam vaktinde geldiniz. Geç̧en sene vermiş̧ olduğunuz etimiz de dün bitmiş̧ti. Allah sizden razı olsun.’

“Ben çok şaşırmıştım, bir yıl önce verilen 8-10 kilo et, Sudan gibi sıcaklığ̆ın 45 derece olduğu bir ülkede nasıl dayanabilirdi? Sonra olayın aslını öğrendik. İ̇nsanlar, verdiğimiz eti ağaç dallarına ince ince keserek asıyorlar, kavurucu sıcakta birkaç saat iç̧inde kuruyan eti sarımsak havanında dövüyor ve karabiber şekline getirerek bir kaba koyuyorlar. Onu bir yıl boyunca, suyun içine birer çaykaşığı katarak et suyu çorba yapıp değerlendiriyorlardı.”

Keşke her yıl daha çok kurban götürebilsek, oralarda yolumuzu gözleyen kardeşlerimize daha çok faydamız dokunsa…

Abdullah Aymaz, 26.09.2016

Akbaba’nın ölümünü beklediği çocuk…! - [Abdullah Aymaz]

Orhan Erdoğan bey, “Kimse Yok Mu?” münasebetiyle gittiği ülkelerde karşılaştığı çarpıcı olayları hatıra olarak anlatırken, vicdana dokunan pek çok meseleye de temas etmiş oluyor…  İşte yaşanmakta olan bir gerçek:

“Somali’de çalışmalarımızı devam ettirdiğimiz bir gün misafir olarak gittiğimiz bir Türk yardım kuruluşunda öğle yemeği yedik. Tam sofradan ayrılmak üzereyken evde bulunan hanımlar, fırında ekmek pişirdiklerini söyleyerek sofraya vatan unundan yapılmış sıcacık ekmekleri getirdiler. Karnım ziyadesiyle doyduğ̆u iç̧in ben almak istemedim.

“Arabaya binip oradan ayrılacağımız vakit iç̧ime bir kurt düştü. “Acaba ayıp mı ettik yenge hanımlara?’’ diye düşündüm ve hanımlardan özür dileyerek ekmekten almak istediğimi söyledim. Sağ olsunlar, büyükçe bir ekmeği bolca peçeteye sararak bana getirdiler.”

“Kampları ziyarete kısa bir yoldan gidecekken şoförümüz ve aynı zamanda tercümaımız olan Abdulmuttalip, bizi uzun yoldan kampa doğrü götürmeye baş̧ladı.”

“Evin önünden geç̧erken askerlerden artan bir kaç yudum gazozu iç̧meye çalış̧an bir kadın dikkatimi çekti; hemen Muttalip’e durmasını söyledim. Araba durunca camı aç̧tım, elimdeki ekmeği kadına uzattım. Kadın bir kaç dakikada ekmeği bitirdi. Beni şaşırtan şuydu: Kadın, ekmeğin sarılı olduğu peçeteyi de ekmekle beraber yemiş̧ti.”

“Efendimiz (s.a.v.) “Fakirlik ile cehennem arasında şöyle bir çizgi vardır, yani fakir sabredemezse cehenneme girmesi çok yakındır” buyuruyor. Allah bizleri bö̈yle imtihanlarla baş̧ baş̧a bırakmasın. Amin.”

“Darfur dendiğinde herkesin aklına o meşhur fotoğraf karesi gelir herhalde: Bir akbabanın, açlıktan ölmek üzere olan coçuğun başında, çocuğun ölümünü beklediği o kare… Bir  Fransız fotomuhabiri o kareyi çekmiş ve fotoğrafı dünyayla paylaşmıştır. Fotoğrafı çektikten sonra muhabire o çocuk için ne yaptığını sorduklarında, ‘’Hiçbir şey’’ diye cevap verir. Sonra da vicdan azabı yüzünden intihar ederek hayatını sonlandırır.”

Acaba derin yaraların bize de dokunması itibariyle, İzzet-i İslami ve namus-u milli açısından bu hususta Müslümanlara ne düşüyor hiç düşündük mü? Çünkü Darfur  Müslümanların yaşadığı bir yer!…

Abdullah AYMAZ, 25.09.2016

Subliminal mesajlar ve hukuk katliamı - [Ekrem Dumanlı]

Olacak şey mi bu! Kurban bayramında Ahmet Altan’ı, Mehmet Altan’ı gözaltına alıyorsun, sonra on gün nezarette tutuyorsun. Onlar hücrede beklerken sen bayram iznine çıkıyor, çoluk çocuğuna sarılıp bayram sevinci yaşıyorsun. Olacak şey mi bu! Adaleti tahkim etmekle yükümlü insanların bu kadar büyük hatalar yapması hem kendileri adına hem devlet adına büyük kayıp değil mi? Sonra öğreniyoruz ki yazarlar darbe için ‘sublinimal mesaj vermekle’ suçlanıyormuş. Güler misin, ağlar mısın bu duruma!

Altan kardeşlere darbeci demek (tıpkı diğer gazetecilere dendiği gibi) insan aklıyla alay etmek demektir. Televizyon ekranlarından bilinçaltı mesajlar vermek’ gibi bir suçlama yapmak için memleketi tımarhaneye çevirmek gerekiyor. Bu tür iddiaları Ak Trol adı verilen cinnet goygoycuları yazıp söylüyor; ama mesleği hukuk olan insanlar bunları nasıl olup da ciddiye alıyor; bunu anlamak mümkün değil…

Düşünebiliyor musunuz; ipe sapa gelmez iddialarla Mehmet Altan tutuklanıyor, Ahmet Altan serbest bırakılıyor; ama Ahmet Altan daha bir gün bile özgür kalamadan tutuklanıyor.

Herkes şokta. Subliminal mesaj vermek gibi mantıkdışı bir gerekçe ile (sahi bu hangi yasanın kaçıncı maddesinde suç sayılıyor) yazarların tutuklanmasına herkes hayretle yaklaşıyor. Ben pek şaşırmadım doğrusu. İki senedir tutuklu yargılanan Hidayet Karaca da bir dizide geçen bir konuşma nedeniyle özgürlüğünden mahrum yaşamıyor mu?

Savcılar bir dizi senaryosundan yola çıkıp tv yöneticilerini tutuklamaya başlamışsa, işin varıp subliminal darbe mesajı’na varacağını hesap etmelisiniz…

Karaca’nın tutuklanma sürecini hatırlayın lütfen: Savcı hukuksuz bir yolla elde edilen ve mahkeme tarafından asla kullanılması mümkün olmayan bir ses kaydını alıyor; ‘Bu konuşma yapıldığına göre 2009’da da benzer bir görüşme yapılmış olmalı’ çıkarımında bulununuyor. Ve hakim Bey de hakim de tutukluyor. Güya o dizide de gizlice mesaj verilmişmiş…

İki senedir yapılan hiç bir tahliye talebine ciddiyetle bakılmıyor ve bunca zamandır Hidayet Bey hapishanede. Şimdi bu korkunç hukuk katliamının neresini düzeltebilirsiniz: O ses kaydı hakim kararı ile yapılmadığından delil olamaz, delil olsa bile o kaydın Tahşiye örgütü ile ilgisi yok. İlgisi olsa bile sonuçta konu bir filim senaryosu; buradan suç unsuru çıkarsa pek çok senaryonun da benzer bir soruşturmaya tabi tutulması gerekiyor…

Maalesef manzara vahim. Saçma sapan iddialarla on binlerce insan şu an hapishanede. mahpus gazeteciler listesine bakın; bir tanesi bile darbe taraftarı değil. Bu güzel insanların tutuklanması sadece o güzide kişilere yapılan haksızlık değil; aynı zamanda demokrasiye vurulmuş korkunç bir darbedir. On binlerce öğretmen işinden gücünden edildi, üniversite öğretim görevlileri hiç bir delil gösterilmeden çalıştığı kurumlardan atıldı ve binlerce insan açlığa ölüme mahkum edildi.

Cinnet hala sınır tanımıyor. Çocuğunu filan okulda okuttu diye insanlar hücrelere atılıyor. Herkesin rahatlıkla internetten indirip kullandığı Bylock’ suç aleti ilan edip binlerce insan gözaltına alınıyor. Bütün bunlar yapılırken insanlar ikiye ayrılıyor; suç unsuru diye sıraladıkları işleri yapanlar partilerinin kulu kölesi ise onlara dokunulmuyor; ama partiden adliyeye referans gitmedikçe aynı işleri yapanlar terör örgütü üyeliğinden hapsi boyluyor.

‘Cemaati bitirme’ adına her türlü zulmü meşru görenler, cemaati değil ama Türkiye’nin itibarını bitirdi. Özellikle Amerika ve Avrupa’nın gözü Türkiye üzerinde. Hiç kimse 15 Temmuz’daki darbeyi meşru görmüyor; ama darbe bahane edilerek yapılan korkunç insan kıyımının herkes farkında. Türkiye’de soran sorgulayan bir medya kalmadı; o yüzden sublinimal iddiaları sorgulayacak gazete televizyon yok. İktidarın korkunç metotlarla beyin yıkama işlemini ısrarla sürdürmesi sonucunda Türkiye’de halk, sublinimal mesajlar verildiğine dair iddiaları gerçek sanabilir; ama dünya bu saçmalığı yutmadı, yutmuyor. Bir gün gelecek Türkiye’de de insanlar bu saçmalığı sorgulayacak; hiç şüpheniz olmasın…

Ekrem DUMANLI 25.09.2016

Hizmet’i ihtilalden yargılama kararı 2,5 yıl önce verilmiş - [Mahmut Çebi]

Allah’ın lütfu darbenin üzerinden tam iki ay geçti. Mahkumu belli olsa da, faili hala meçhul…
17-25 Aralık soruşturmaları da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için Allah’ın bir lüftu olmuştu. Bu vesile ile AKP iktidarı Emniyet içinde operasyon inisiyatifi kazanmış ve bu vesileyle emniyet kadroları hallaç pamuğu gibi atılmıştı.

Hükümet 17-25 Aralık soruşturmalarından da habersiz gibi davranmıştı. Aslında haberi vardı. Medyaya da yansıyan MİT’in 18 Nisan 2013 tarihli raporunda Reza Zarrab‘ın bazı bakanlarla ilişkisinin polis tarafından sorgulandığı ve “bakanların Zarrab ile ilişkisi ortaya çıkarsa, bu durumun hükümet aleyhine kullanılabileceği” vurgulanıyordu. MİT yolsuzluk yapanı takibe almak yerine, yolsuzluk yapanların korunmasını hedefleyen bir rapora imza atıyordu ama bu problem değildi. Çünkü Yeni Türkiye’de işler artık bu şekilde yürüyordu.

17 Aralık sonrası Emniyet halledilmişti ama ortada deve dişi gibi duran askeriye vardı. Oradaki pamuğun da hallaca verilmesi için lütuf düzeyinde çok önemli ve geçerli bir gerekçeye ihtiyaç vardı.
Türkiye 17-25 Aralık’tan iki buçuk yıl sonra bu kez asker kökenli bir darbe ile sarsıldı. Peki bundan da hükümetin haberi var mıydı? Cumhurbaşkanı Erdoğan darbe henüz bastırılmamışken havaalanında yaptığı ilk açıklamada darbe için “Allah’ın lütfu” ifadesini kullanmıştı. Yanında duran damadı Berat Albayrak’ın sevincini çok da gizleme ihtiyacı hissetmemesi ise dikkatleri çekmişti.

Zaten haberinin olduğunu daha sonra kendisi de söyledi. Öğrendiği vakti bir kaç kez değiştirse de, öğrendiği kişi olarak en son eniştesini söylese de durum değişmeyecekti. Lütfa gark olunmuş ve bu sayede at alınıp Üsküdar’ı çoktan geçilmişti.

Darbeyi kimin yaptığı ise aşağıdaki yazıya göre iki buçuk yıl öncesinden belirlenmişti.
Haber Vitrini sitesinde 3 Şubat 2014 tarihinde (Tarihe dikkat. 17 Aralık’ın üzerinden 50 gün geçmiş. TIR’lar durdurulmamış, Hüseyin Gülerce hala cemaat saflarında) Metin Özer tarafından yazılan “Cemaatin başına ne gelecek?” başlıkla yazıda şu ifadeler yer alıyordu.

“Cemaate 3 ayrı konuda dava açılacak.
1- Uluslararası casusluk
2- Vatana ihanet
3- Yasadışı örgüt

Bütün bunlara ilaveten halkın seçtiği bir iktidarı, yasadışı yollarla devirmek için de ayrı bir dava geliyor. Kısaca ‘paralel yapı’, ihtilal yapmaktan da yargılanacak.”

İfadeler aynen böyle. Yani ihtilalden yargılanma kararı ikibuçuk yıl önce verilmiş. Sadece kararın uygulanması için ihtilal’in doğumu beklenilmiş. İhtilal doğdu mu, yoksa doğurtuldu mu konusu ise ayrı bir araştırma gerektiren husus.

İki hafta önce Almanya’nın etkin bir sivil toplum kuruluşunun üst düzey yöneticisi beni aradı. Konu mecburen darbeye geldi. “Darbeyi sizin yaptığınız artık belli.” deyince ben kendisine “Bir numaranın ve darbeye katılan cemaat mensuplarının ismini biliyorsunuz herhalde” deyince şaşırdı. “Bilmiyorum ama yarın gazetelere bakıp söyleyebilirim” dedi.

Ben de “Bak bakalım, bulursan söylersin. Biz iki aydır bakıyoruz hala göremedik” dedim.
AKP’nin algı operasyonu karşısında avam-havas, cahil-entelektüel, halk-aydın çok fark etmiyor. İş cemaat olunca hepsi cellat kesiliyor ve hepsi aynı zokayı yutuyor.

O idareci de hala beni arayıp bir numarayı ve darbecilerin ismini söyleyecek.

Darbenin üstünden tam iki ay geçti. Darbenin hala bir numarası belli değil.  Darbe başarılı olsa kim başa geçecek, kimler onun yardımcısı olacak bilinmiyor. Binlerce subay ordudan atılmasına ve tutuklanmasına rağmen darbenin harekat planı hala ortada yok. Darbeye katılan cemaat mensubu subaylar kim açıklanmış değil.

Cezalandırılan onbinlerce kişiye rağmen, suçluların kim olduğunu hala öğrenebilmiş değiliz. AKP dönemindeki bütün kirli işlerin faili meçhul bırakılması gibi, darbe de faili meçhuller kervanına katılmış bulunuyor.

Tam mahiyeti anlaşıldığında inşallah iş işten geçmiş olmaz…

Mahmut Çebi, 18.09.2016 /Zaman

Duanın metafiziği ve hizmeti bitirmek... [Veysel AYHAN]

Gazeteci Veysel Ayhan, duanın ehemmiyeti ve 'dua ederkenki halimizi' ele aldı. Ayhan'a göre bugünkü duaların çok farklı ehemmiyeti var.

“Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir.” Bediüzzaman hazretleri “Hattâ denilebilir ki, sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de duadır.” der ve sonra “Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü vesselâmın  duası, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir.” diyerek varlığın Efendimiz’in(sav) duasıyla vücud bulduğunu ifade eder.  Bediüzzaman Hazretleri zaten bir dua insanıdır. Tüm hayatı dua endeksliydi desek abartmış olmayız. Duanın önemini şu cümlesiyle ifade eder: “Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.” Bir başka yerde: “Ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma” der.

ALLAH NAZARINDAKİ DEĞERİMİZİ TEST EDELİM

Furkan suresi 77. ayet Bediüzzaman Hazretlerinin sözlerini teyid eder: "Eğer duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" (25/77 )  Bu, şu demek. Yani sizin duanız yoksa, Allah’a yöneliş ve teveccühünüz yoksa Cenab-ı Hakk’ın nazarında bir değer ifade etmezsiniz. Değer ifade eden tek hazine duadır: “Allah’a duadan daha değerli bir şey yoktur”(Tirmizî, De’avât, 1)

Mesela test edeyim: Acaba Allah’ın nazarında bir değerim var mı, yok mu? Bunu bulmak çok kolay: Allah’a ne kadar dua ediyorum? Ne kadar zihnen murad-ı ilahiyi araştırıyorum? Allah’a saygısızlık etmekten ne kadar korkuyor, çekiniyorum? Allah’ın lütuflarını ne kadar fark edebiliyor ve bunlara na kadar teşekkür ediyorum? İşte o kadar nazar-ı ilahide değerliyim.

Duam yoksa Allah nazarında bir hiçim yani.

CEMAATİN DEĞERİ

Dua bir kriter olarak insanın nazar-ı ilahideki değerini gösterdiği gibi bir cemaatin de ehemmiyetini ve değerini ifade eder. Bir cemaatin kıymeti ve büyüklüğü o cemaat fertlerinin dua toplamından ibarettir. Diyelim ki 100 kişiden oluşan bir cemaatiz. Ama bu cemaatte Allah’a teveccüh eden, Allah rızasını arayan 10 kişi var. O zaman cemaat olarak değerimiz 10’dan ibarettir. 1 Milyonluk bir cemaatiz. Ama Allah’a teveccüh eden, dua eden, yalvaran sadece 100 kişi var. O zaman biz 1 milyonluk bir cemaat olduğumuzu söyleyemeyiz. Ancak 100 kişilik bir cemaat olduğumuzu söyleyebiliriz. Allah’a toplam yönelişimiz neyse değerimiz de odur.

DUANIN KALİTESİ

Bediüzzaman Hazretleri en kamil dua olan namaz ile ilgili “Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir.” Diyerek duanın kıymetinin mertebe mertebe olduğunu ifade eder.

Zihnin başka yerlerde gezdiği, aklın dünya işlerini kovaladığı dualar şu hadisin kapsamında: “Biliniz ki, Allah gafil bir kalpten gelen duayı kabul etmez.” (Tirmîzî, De’avât, 66) Bu tür bir gaflet söz konusu olmadan yapılan duayı en alt mertebe sayarsak, dua mertebelerini şöyle sıralayabiliriz:

-Nefsi için dünyalık isteme,

-Ailesi ve çocukları için dünya malı ve dünya makamları isteme,

-Nefsi ve ailesi için uhrevi talepler,

-Müminlerin kurtuluşu ve salahı için dua,

-Tüm insanların uhrevi kurtuluşu için dua… diye mertebeler sayabiliriz.

Bütün bu dua mertebelerinde yapılan duaların kıymetini sonsuza ulaştıracak olan katalizör ise ızdırap ve ıztırar lisanıyla yapılıyor olmasıdır. Bu katalizörün fonksiyonu devreye girdiğinde dua sonsuzluğa ulaşır.

İşte hurma çekirdeği ile hurma ağacı arasındaki meratib budur.

Hocaefendi hedef olarak gösterdiği ufuk, bir dua insanı olmak, namazlaşmak ve dualaşmaktır. Görenler “bu insanın hayatı dua” demeli.

İşte bir cemaatin Allah nazarındaki kıymeti dua eden fertlerinin dua keyfiyetlerinin yekünü, toplamı ve büyüklüğü ile doğru orantılıdır.

DUANIN ZİRVESİ

Duanın en üst mertebesi  ızdırap ve ıztırar lisaniyle yapılanıdır. Hocaefendi ızdırapla, sancıyla, şakakları zonklayarak yapılan duanın emsalsizliğini anlatırken şöyle der: “Denilebilir ki böyle bir gaye için bir dakika çekilen ıstırap yüz tane kurban kesmekten bir kaç defa nafile Hacca gitmekten daha bereketlidir.” Ve farklı zamanlarda tabiinden iki büyük zatın sözünü aktarır.

Ebû Ali Dekkâk: “Bir gecelik böyle bir ıstırabınız 1 sene hiç durmadan namaz kılmanıza dua etmenize denktir… Hüzün sahibi olanlar hüzün sahibi olmayanların senelerce kat edemedikleri yolu bir ayda kat eder.”

Süfyan B. Uyeyne: “Bazen mustarip bir kalbin inlemesiyle Allah bütün ümmeti Muhammed’i(sav) bağışlar.”

Ben diyelim ki 60 yaşındayım. Tüm ömrümü camiye müdavim dindar bir müslüman olarak yaşamışım. Kendim için dua etmişim, ailem için Allah’a yalvarıp yakarmışım.

Sonra bir gün Allah lutfediyor. Bana cebri lutfi bir dua kapısı açıyor. Küçük oğlum veya kızım hastanede ölüm döşeğinde ecelle cedelleşirse nasıl içten dua edersem işte bir gece öyle bir halette dua etmek bana nasip oluyor. Allah bana ümmeti Muhammed’in (SAV) sefaletini, perişaniyetini, ruhen ölümünü kendi evladımın ölümü gibi hissettiriyor. Bu ruh haletiyle ümmeti Muhammed (sav) için dua ediyorum. “Allah’ım ümmet-i Muhammed’e(sav) merhamet et… ” diye ıztırar lisanıyla ve ızdırapla inleye inleye, göz yaşlarıyla boğulurcasına Allah’a yalvarıyorum, yırtınıyorum. Cemaatimin felahı, yol arkadaşlarımın kurtuluşu için dua ediyorum.

Şimdi sadece bir gece yaptığım bu dua ile 60 yıllık ömrümde yaptığım duaların toplamını karşılaştırsam hangisini tercih ederim?

CEMAAT BÜYÜDÜ MÜ KÜÇÜLDÜ MÜ?

Bu bizim bireysel durumumuz. Bunu ölçü alarak hizmetin veya cemaatin 2-3 yıl önceki Allah nazarındaki değeri ile bugününü âmiyane / gelişigüzel karşılaştıralım.

Bize şu iki dua yekünündan birini tercih edin dense;

Yani:

a- Şu son 2-3 yılda zindan hücrelerinden ızdırap duaları, nezarethane köşelerinden ıztırar yalvarışları, geceler boyu evrad-ı ezkâr ile Allah’a teveccühler, bela ve musibetlere sabrederek yapılan fiili duaları mı tercih edersiniz;

b- Yoksa hizmet fertlerinin önceki 30-40 yıllık hizmet hayatında yaptıkları dua yekününü mü tercih edersiniz?

Ben şahsen saniye düşünmeden ilki derim. Mesele insanların nazarında ne olduğumuz ve bize ne dendiği, hangi iftiralara maruz kaldığımız değil. Önemli olan Allah nazarında 2-3 yıl önceki halimizle şimdiki halimizin ne olduğunu mukayese edebilmek.

Bu yönüyle cemaat kemmi olarak azalmış olabilir. Bunun durulma, is ve pastan arınma olduğunu fark etmek, olanları bu altın yola liyakati olmayanların elenmesi, dünya veya hizmet ikileminde kaybedenlerin ayrılışı olarak görmek lazım.

Kemmi azalma doğru ama dua ve teveccüh keyfiyetinin geçmiş zaman göre 10’a katlandığını rahatça söyleyebiliriz. Çünkü şu son 2-3 yılda yapılan ızdırap duaları ve ıztırar yalvarışları fevkalade muazzam rahmet bulutlarının ve yağmur sağnaklarının toplanmasına bir dua teşkil ediyor. Esaret altındaki her bir inleyiş, zindanlardaki bir saniye dua, istikbale ait büyük fütuhatların birer tohum ve anahtarı olacak. Ve çekilenler tohumlar halinde tüm dünyaya yayılıyor, toprağın bağrında Allah’ın takdir ettiği güne kadar mahfuz kalacak sonra yeryüzünü bir bahar şehrayinine çevirecek.

Her bir dua ve ızdırap dört ayrı semereyi doğuracak:

Bir; Geçmiş günahlara kefaret olacak.

İki; O insanları manevi kemalata yükseltip onlara velayet kapılarını açacak.

Üç; Salih dairelerin kapısını açacak, bu bedelleri ödeyenlerin ilerde ayağının kaymamasını, maddi ve manevi musibetlerden korunmasını sağlayan bir garanti vesikası olacak.

Dört; Çekilen çile ve ızdıraplar, ıztırar lisaniyle edilen dualar manevi birer tohum olup istikbalin baharlarına peşinat, bedel ve vesile olacak.

Bize düşen gassalın elinde meyyit olmak, Allah’ın bu celali tecellilerine sabretmek. Dahası “Ey Rabbimiz bizi terbiye edilmeye layık gördüğün için, ve bu hadiselerle terbiye edip olgunlaştırdığın için binlerce defa teşekkür ederiz” demek.

Veysel AYHAN, 19.9.2016

Yalan üzerine kurulu dünya yıkılmaya mahkumdur - [Ahmet KURUCAN]

Çocukluğundan beri tanıdığım bir kızımızın düğünündeydim geçenlerde.

Günün anlam ve önemini belirten konuşma yapmak bana düştü.

Üç tavsiyede bulundum yeni evli çifte.

Bunlardan birisi birbirlerine karşı hiç bir zaman yalan söylememeleriydi.

Neden?

Cevabı basit; evlilikle kurulan yuvanın temelinde güven olmalıdır.

Yanlış anlaşılmasın güven derken çiftin birbirilerine olan sevgileri, saygıları, anlayışları, fedakârlıkları ve benzeri unsurları hafife alıyor değilim.

Her birinin yeri ayrı.

Güveni sağlayacak en önemli unsur yalan söylememektir.

Şu soruyu sorabilirsiniz bana; yapabileceğin onlarca-yüzlerce tavsiye içinde neden yalanı anlatmayı ve ona dikkat çekmeyi tercih ettin?

Şundan dolayı; bir dünya inşa ediyor bu çift kendisine.

İnşa edecekleri bu dünyanın temelinde yalan olursa, o yalanı başka yalanlar takip eder.

Bir kere yalan söyleyen, o yalanının anlaşılmaması için başka yalanlara müracaat eder.

Yapmıştır bir yanlışlık.

Farkındadır onun.

Ama o yanlışını yani o yalanını itiraf etse belki yuvası dağılacaktır.

Sevdiği eşini kaybedecektir.

Onun içindir ki yalanını yalanla kapatmaya kalkar.

Ama amacının tam tersi ile karşılaşır.

Çünkü ilk yalanını kapatmak için başka yalanlara ihtiyaç duyar.

Ve yalanlar ardı ardına gelmeye başlar.

Eskilerin fasit daire dediği şey işte bu.

Yalanlar sarmalı kar topu gibi büyür, büyür, büyür ve nihayet yalanlardan müteşekkil bir dünya kurulur.

Pekala; muhatabı (eşi) bu yalanların hiç mi farkında değildir?

Hiç açığını yakalamamış mıdır eşinin?

Başlangıçta olmasa bile, ilerleyen zaman diliminde farkına varır.

Varır ama muhatabı aynı yastığa baş koyduğu eşidir; çocuklarının annesi veya babasıdır.

Yıllarını vermiştir ona.

Sevmiştir, sevilmiştir.

İnanmıştır, güvenmiştir.

Ve her insan gibi sevmeye, sevilmeye, inanmaya, inanılmaya ihtiyacı olduğu için, yuvasını dağıtmayı göze alamadığı için yalanları gerçek gibi görmeye başlar.

Fakat, nereye kadar?

Elbette bir yere kadar?

Yalancının mumu yatsıya kadar sözünü hatırlayalım burada.

Bir gün gelir, bir yerinden kırılır bu fasit daire.

Yalan sarmalı bir yerinden çatlar ve gemi su almaya başlar.

İş bu noktaya geldiğinde sevme, sevilme, inanma ve inanılma bir kenara atılır.

Ve…

Ve terk eder eşini?

Can alıcı bir soru; kim kimi terk eder?

Yalan söyleyen mi?

İlk yalanından sonra eşini kaybetmemek için yalanına yalan katan mı?

Yoksa o yalanla kurulan yalandan dünyayı gerçekmiş gibi yaşayan mı?

İlginçtir; yalan söylenen değil, ilk yalanı söyleyen terk eder eşini.

Kaderin cilvesidir ihtimal bu.

Eşya zıddına inkılap etmiştir.

Yuvasını dağıtmamak için yalan söylemekle ilk adımı atan, son adımı da kendisi atar ve dağıtır yuvasını.

Terk eder eşini ve çocuklarını.

Neden yeni evli çifte yalan konusunu anlatmayı tercih ettin sorusunun cevabı bu.

Yuva güven üzerine tesis edilmelidir.

Güvenin sağlayacak en önemli unsur ise aleyhimize bile olsa doğruyu söylemektir.

Kaldı ki Allah’ın bize bir emridir.

Ben aile dedim; siz bu örneği başka şeylere de uyarlayabilirsiniz.

Aynı şeyler geçerlidir.

Dolayısıyla aynı sonuçları doğurur.

Yalan üzerine kurulu bir dünya er veya geç yıkılmaya mahkumdur vesselam.

AHMET KURUCAN, 20.09.2016

Niçin affedici olmamız lazım - [Abdullah AYMAZ]

Şeytanın şerrinden Allah’a (C.C.) sığınmanın hikmetini anlatan ON ÜÇÜNCÜ LEM’A’da Üstad Bedüizzaman Hazretleri, şeytanın yaratılması, yaptığı tahribatlar, Kur’an-ı Kerim in ısrar ve tekrar ile müminleri uyarması, mağlubiyetlerimizin arkasındaki sebepler, vesveseler, ehl-i sünnete göre büyük bir günah işlese bile bir mümine kafir denilemeyeceği ile ilgili, çok derin bilgiler, sırlar ve hikmetler sunuyor.

Bilhassa bu günlerde on üç işaretten meydana gelen bu harika şaheserin tekrar, tekrar okunması icap ettiği kanaatindayım. Bu mübarek eserleri madem biz okuyoruz, bizim çok müsahamalı olmamız lazım. Çünkü bir müminin İmanı gitmediği halde niçin günahlar ve suçlar işleyeceğinin sebeplerini bu eserler gibi izah eden kitaplar herkesin elinde yok. Hem de Üstad Hazretleri gibi mürşidlerden mahrumlar. Onun için iş bize düşüyor.

Bir kere tahrip çok kolay; yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı bir adam bir anda havaya uçurabilir.

İkincisi, insan nefsi acele ve hazır azıcık bir lezzeti, ileride ve uzakta olan binler kat lezzete tercih eder. İnsan acil olanı sever. Hem şimdi bir tokat yeyip kurtulacağı bir ceza yerine, ileride bir sene ceza çekeceği bir azabı tercih eder. Yapısı bu…

Üçüncü olarak insanda, nebati, hayvani ve insani yönler var. Şehvet, gazap duyguları, intikam hisleri, insanın aklından vicdanından gelen düşünceleri çoğu kere dinlemez. İntikam hissiyle bir cinayet işler, bir kaç dakikada intikam duygusunu tatmin eder ama senelerce hapis azabı çeker. Halbuki aklı-kalbi bunları bilir. Vicdanı o öldürülecek kişinin annesi, babası, çocukları ve yakınları olduğunun, onların bundan dolayı hiçbir suçları olmadıkları halde acı ve elem duyup ağlayacaklarını bilir ama o intikam duygusuna yenilir. İnsanda birde iman vardır. Hele hele tahkiki İmanı olanların çok üstte bir kontrol mekanizmaları var demektir. Bilhassa Risale-i Nurlar gibi tahkiki iman derslerini okuyanların farklılıklarının öne çıkması gerekir. Üstad Hazretleri ve ilk saftaki fedakar talebelerinin olaylar karşısındaki sabırları, hep affedici olmaları bize ders olmalıdır.

Büyük günah işleyenlere kafir demenin yanlışlığını anlatırken Üstadımız diyor ki: “Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz hazır bir lezzeti, ileride gayet büyük bir mükafaata tercih eder. Az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük ama sonra gelecek bir azaptan daha ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm, heves ve his ileriyi görmüyor belki inkar ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, imanın mahalli olan kalb ve akıl susarlar, mağlup olurlar. Şu halde büyük günahları işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galip gelmesiyle, akıl ve kalbin mağlup olmalarından ileri geliyor. Hem fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için gayet kolaydır. İnsan ve cin şeytanları, insanları o yola sevk ediyor. İşte bu sırlar içindir ki, Kur’an-ı Hakim, müminleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile günahtan sakındırıp hayra sevk ediyor.” (On Üçüncü Lem’a, Yedinci İşaret)

Ayrıca Üstad Hazretleri Yirmi İkinci Mektupta şöyle güzel bir teklif ve tavsiyede bulunuyor: “Evvela, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerekir.

İkinicisi nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama düşmanlık değil, belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve pişman olacağını beklemek…

Üçüncüsü: Sen kendi nefsinde görmediğin ve görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra geriye kalan küçük bir hisseye karşı en selametli ve en çabuk hasmını  mağlub edecek af ve safh ile alicenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.”

Evet en güzeli affetmektir. İnşaallah Cenab-ı Hak da bizleri affeder.

ABDULLAH AYMAZ, 19.9.2016

Zalime ve mazluma yardım etmek - [Mehmet Ali Şengül]

Hizmet Hareketi ve Hizmet’e gönül verenler, Kur’an ve sünnet makuliyeti etrafında, insanlık hayrına dünyanın barış ve huzuruna katkıda bulunmak üzere bir araya gelmiş, aynı kaderi paylaşan bir sivil kuruluştur.

Bir zamanlar nice masum insanları, inanan ehl-i imanı, hayali bir şey olan meşhur 163. kanun maddesi ile ezdiler. Sorgusuz, sualsiz, uzun yıllar, uygunsuz şartlarda karda kışta çoluk çocuklarını aile efradını zor durumda bırakıp sıkıntı verdiler. Tutuklayıp hapse attılar. Bu yetmedi bir de bu insanları “devletin temel nizamlarını yıkıp, yerine şeriat devleti kurmak için bir araya gelen örgüt” diye lanse etmişlerdi.

Bir dönem irtica gerici, yobaz gibi kelimelerle Müslümanları yaftaladıkları gibi şimdi de hiçbir aslı faslı olmayan örgüt kelimesi ile suçlamaya çalışmaktadırlar.

Muhtemeldir ki, yarın herkes hırsız, katil, zani olabilir. Böyle bir ihtimale binaen, herkesi hapse doldurup, “sen yarın katil olabilirsin, hırsız olabilirsin diye gel bugün bunun hesabını ver” diye sorgulanabilir mi? Böyle bir kanun uygulaması dünyanın neresinde hangi dinde ve hangi medeni hukukta mevcuttur.

Ne dediğini bilmeyen, ne yaptığının farkında olmayan, dünyaya elimizden alacaklar korkusu ile ortalığı yakıp yıkan, hak hukuk tanımayan, yetimi, mağduru, garip ve masum insanları ezen, vatandaşın malı canı ve namusu ile oynayan zalimlere, süfyanlara, firavun ve deccallara hiçbir zaman itimat edilmez, sözlerine güven olmaz. Bunlar, bugün olmasa yarın, başı daraldığında kendi aile efradına, yakın akrabalarına bile benzer muamele yapabilirler. Bunların tarihin her döneminde olduğunu, kıyamete kadar da devam edeceğini unutmamalıyız. Onun için tedbir ve temkinle beraber ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle davayı hiçbir şeye alet etmeden devam ettirmeye çalışmak gerekiyor.
İşte bunun için, meydanı bu zalimlere bırakmama adına bizlere bir takım mükellefiyetler düşüyor. Bu sorumluluklarımızın hakkını verebilmek için biraz dertlenmemiz, yolumuzu kesmek isteyenlere karşı müteyakkız bulunmamız, günah işleme özgürlüğünü savunan zalimlere günah işleme fırsatı vermememiz, davanın hakkaniyeti adına diklenmeden dik durmamız lazımdır. Yoksa parmağını kaptırırsan el, elini verirsen kol, kolunu verirsen gövde isterler. Kendilerine teslim olmadıkça tatmin olmazlar.

Efendimiz (s.a.v) “Zalime de, mazluma da yardım ediniz.” diye buyurunca sahabeler “Ya Rasulallah mazluma yardımı anladık ama ya zalime nasıl yardım edeceğiz?” diye soruyorlar. O da (s.a.v) “Zalimin zulmüne mani olmakla.” cevabını veriyor. Zalimin zulmüne mani olmak, imanla, ahlakla mesuliyet şuuru ve zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağı güne inanmakla ve inandırmakla mümkün olur.

Öyle ise tahripçi değil, tamirci olarak vazifelerimizi yapmakla mükellefiz.  İnsanlığın iftihar tablosu sevgili Peygamberimiz (s.a.v). “Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.” buyuruyor.
Allah’ı bilmeyen zalimlere, kafirlere, münafıklara, fasık ve facirlere Allah’ı tanıtıp sevdirmemiz gerekiyor ki, rabbimiz de bizden hoşnut ve razı olsun. Efendimiz (s.a.v) yine bir mübarek beyanında “yaptığınız her işi Allah rızası için yapın tavsiyesinde bulunmaktadırlar. Allah’ın rızası olmayan hiçbir işte hayır ve bereket yoktur.

Kıyametler kopsa terk etmememiz gereken bir vazifemiz var. O da küfür ve dalalet yangınında yanan neslimizin imanını kurtarmaktır. Kimseye zararı olmayan, herkese yararlı, faydalı emniyet ve güven insanı yetiştirmek ana vazifemizdir. Okullarımız, kurslarımız, kurumlarımız kapanıyor, mallarımız elimizden alınıyor diye ye’se düşülmemelidir.

İnsanın dünyaya gözünü açtığı an neyi vardı? Mal, can A’dan Z’ye mülk hepsi Allah’ın bize emaneti olarak, ahretimizi kazanmak üzere tevdi edilmiştir. Binaenaleyh aklı başında olan, ilim, iz’an, şuur sahibi bulunan her insan, yaratılış gayesi olan Allah’a kulluk ve ibadette bulunup, Allah’dan gelen musibetlere sabrederek tevekkül ve teslimiyet içinde vazifesini ihmal etmeden ikmal etmeye çalışmalıdır.

Allah (cc) adildir. Bize düşen vazife, müsebbibül esbab olan Rabbimize bir kere daha gönülden yönelmek, emirlerine saygılı davranıp, kadere teslim olmaktır.

Dünyanın model insanlara, hususiyle ahlak-ı aliyeyi İslamiyeyi yaşayarak, sevgi, hoşgörü, tatlı dil, güler yüzle insanlığa tanıtacak ve sevdirecek, fedakar, muhlis insanlara ihtiyacı var.

Allah’ın (cc) dünya markası haline getirdiği bu hizmeti dünyada insanlığa güven verecek bir tavırla sergileyelim ki, bugün yolumuzu kesmek isteyenler yanıldıklarını anlasınlar, nedamet ve pişmanlık duyarak istiğfarda bulunsunlar.

Bizler kimseye düşman değiliz. Allah’ın bütün kullarına, insan olduğu için değer veriyor, inananlara, inandıkları Zat’ın hürmetine saygı duyuyor, her gecenin ve fırtınaların bir sonu olduğu gibi, içinde bulunduğumuz bu sıkıntıların da bir gün son bulup, gerçeklerin ortaya çıkacağını sabırla bekliyoruz.

Mehmet Ali Şengül, 18.9.2016

Nebiler Sultanı - [Mehmet Ali Şengül]

Efendimiz (s.a.v) bir modernist değildir. Diğer peygamberlerin icmali olarak beşere getirdiği ilahi hakikatleri tafsilen, hükmü kıyamete kadar geçerli gerçekleri temsil ve tebliğ yoluyla “medenilere galebe ikna iledir” prensibiyle insan hayatını A’dan Z’ye bütün olarak ale alıp, akıl, kalb ve ruhun muhtaç olduğu bütün gerçeklere rehberlik yapmış, gönüllere ruhlara girmiş insanlığı huzur iklimine davet etmiştir.

Haram, helal, emir ve yasaklardan tutun da, yeme içme, yatıp kalma, temizlik, taharet, aile münasebetleri, anne-baba-evlat akrabalık ve insan hakları vs. en ince teferruatına kadar İslam’ı, Allah kullarına kitap ve sünnet çizgisi içinde anlatmış model ve örnek olmuştur.

Dünya hayatını, ahiret hayatına vesile olacak şekilde insanları yönlendirmiş, zerre kadar hayır ve şerrin zayi olmadığını, bir gün hakimler hakimi Allah huzurunda bunların hesabının sorulacağı, kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacağı bir aleme her insanın namzet olduğu gerçeği başta olmak üzere, neticede cennet ve cehenneme kadar her şeyi bütün olarak ele almış, kendini insanlığın saadetine adamıştır.

Tevbe Suresi 128. ayette Cenabı Hak “Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüzde titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”
Bakara Suresi 151. ayette Cenabı Hak “Nitekim, size ayetlerimizi okuması, sizi tertemiz hale getirmesi, size kitap ve hikmeti ve bilmediğiniz nice şeyleri öğretmesi için sizden birini elçi gönderdik.”

Al-i İmran Suresi 164. ayette “Gerçekten Allah kendi içlerinden birini, onlara ayetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden koruması, arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla, mü’minlere büyük bir lütuf ve inayette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.”

Şuara Suresi 3. ayette Cenabı-ı Hak “Habibim, onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.”

Kehf Suresi 6. ayette Cenabı Hak “Şimdi bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin.” buyurulmuştur.

Bini mütecaviz mucizeleriyle görüyoruz ki; O (s.a.v) sadece insanlar ve cinlere değil bütün varlıklara, yaratılanlara velhasıl alemlere rahmet olarak gönderilmiş, alem şümul bir peygamberdir.

Nasıl bir anne-baba evlatlarının gözü önünde bir ateşte yanmasını, suda boğulmasını istemez, öyle bir tabloda ciğerleri yanar; bütün anne babaların evlatlarına olan şefkat ve merhametinden daha ziyade, ümmetine karşı daha çok şefkatli, daha merhametli olan Nebiler Sultanı (s.a.v) bütün insanlardan bir tek kişinin bile ahretini kaybetmemesi için bir ömür boyu çırpınmış, çile ve ıztırap içinde sıkıntılara göğüs germiş, sabretmiştir.

Çocuk anneye muhtaçtır, onun görüp gözetmesine ihtiyacı vardır ama, çocuk onu idrak edemez, farkında değildir. Aynen böyle de insanlığın Efendimize (s.a.v) O’nun getirip tebliğ ettiği ilahi mesaja o kadar muhtaçtır ki, fakat bunun farkında ve idrakinde değillerdir. Şifreli bir anahtarın açılması gibi kalb kilidinin şifresi açılmalıdır ki, onun farkına varabilsin.

Kalblerin şifresi Allah’ın kudret elindedir. Allah’tan başka o kilidi açmaya kimse muktedir değildir. Cenab-ı Hak bu yetkiyi Efendimize (s.a.v) bile vermemiştir. Onun vazifesi de bizim gibi tebliğdir. Kırk yıl kendilerini himaye eden amcası Ebu Talib’in iman etmesini o kadar arzu etmiştik. Buna rağmen iman nasip olmamıştı. Amcasının iman etmemesi Efendimizi (s.a.v) o kadar mahzun ve mükedder kılmıştır ki, Cenab-ı Hak O’nu “Habibim, senin vazifen tebliğdir, temsildir.” “Allah dilemeden siz dileyemezsiniz. Allah dilemeden Sen sevdiklerine hidayet edemezsin.” (Tekvir-29) ayetleriyle teselli buyurmuştur.

Bugün insanlık dünya cazibesinde nefsin esiri şeytanın tuzaklarına takılmış Allah’tan gaflet içinde, Allah Resulünün (s.a.v) getirip tebliğ ettiği hakikatlerden mahrum yaşamaktadırlar. Bu tablo kimbilir Efendimiz Hazreti Muhammed (s.a.v)’i ne kadar dilgir edip, mahzun etmektedir.

Bugün O emin insanın emniyetli, şefkatli kanatlarına sığınan mü’minler, her türlü sıkıntılara rağmen, mutludurlar, huzurludurlar. Kaderin haklarında verdiği hükme (sebeplerde kusur yapmama kaydıyla) razı olarak sabretmekte ve Allah’ın va’dettiği ebedi saadeti gözetmektedirler.

Mü’minler O’nu (s.a.v) ne kadar biliyor, tanıyor ise o kadar mutlu, huzurlu ve bahtiyardırlar. Bugün alemi İslam’ın zillet ve sefaleti, itibarını kaybetmesi O’nu (s.a.v) tanıyamamanın neticesidir. Gerçek rehberini bulup tanıyıncaya kadar da bu sefalet içinde kıvranacak, ayaklar altında ezilecek, alınıp satılan bir meta olmaktan da kurtulması mümkün olmayacaktır.

Ümmetin kurtuluş reçetesi: “Gevşemeyin, mahzun olmayın gerçekten iman etmiş mü’minler iseniz, üstünsünüz.” (Al-i İmran-139)

“Allah’ın kopmayan ipi Kur’an’a sımsıkı sarılın, sakın iftiraka düşmeyin” (Al-i İmran-103)

Mehmet Ali Şengül , 23.09.2016 

Sosyal medyada ümit tacirleri - [Veysel Ayhan]

SOSYAL MEDYADA ÜMİT TACİRLERİ

Nasıl ki trafik tıkandığında anında su, simit vesair şeyleri satanlar ortaya çıkar. Bir nümayiş, gösteri yapıldığında lahmacuncu, nohut-pilavcılar peydahlanır, maç oynanacaksa portatif tezgahta her türlü gıda satıcısı faaliyete geçer. Toplumda sıkışma, ümitsizlik, gerginlik ve bunalım boy gösterdiğinde ise ortaya ümit kâhinleri çıkar. Bunlar geleceğe dönük öngörülerde bulunur. Bu öngörülerine inandırıcılık kazandırmak için ise kehanetlerine yalan-doğru ne olduğu belli olmayan “bilgi sosu” ilave ederler.

GELECEK BİLİNEBİLİR Mİ?

Öncelikle geleceği Allah’tan başkası bilmez. Allah bildirmezse peygamberler bile geleceği bilemez. O nedenle istikbale ait “2 hafta sonra, 4 ay sonra, eylül’de, kasım sonu…” gibi “şunlar olacak bunlar gerçekleşecek” demek hem yanlış hem de yalan olur. Cenab-ı Hak, tüm benlikleriyle irşad ve tebliğe kilitlenmiş bunda fena bulmuş bir kısım evliya ve asfiyaya istikbale ait bazı sahifeler, bazı enstantaneleri gösterebilir. Fakat bu gösterilen sahneler alem-i gayba ait olduğu için ve gösterildiği alem zamanla kayıtlı olmadığı için bu zatlar gelecekle ilgili “Şunlar olacak” diyebilirler. Ama “şu zamanda olacak” demezler, diyemezler. Yani zaman boyutunun olmadığı bir alemden görülen sahifelere zaman kaydı konulamaz. 
Ki zaten o zatlar da hiçbir zaman “1 ay sonra, 2 hafta sonra şunlar olacak” demez. Fakat bu zatların ümidi destekleyici, ye’si yok etmeye matuf müjdelerine hiç kimse zaman kaydı koymamalarına rağmen bu sözler bir kısım avam tarafından yanlış algılanıp zaman kaydı düşülerek aktarılır. Sonuçta zaman kayıtlı bu “aktarımları” duyanlar, bahsedilen sözler gerçekleşmediğinde ümit kırıklığına düşer. Maksat aksiyle tahakkuk eder.

BİLGİ SOSLU OPERASYONLAR VE KEHANETLER

Yukarıdaki aktarımların nisbeten masum kalabileceği kehanetler “Bilgi soslu” kehanetlerdir. “twitter, facebook, youtube” gibi sosyal medya enstrümanları çağdaş dünyanın en önemli şöhret platformlarıdır. İnsanların varsa bir “özgün değer”leri PR desteği olmadan da oradan kendilerini tanıtıp şöhret kazanabilirler. Milyonlara ulaşabilirler. Bir diğer yol geleceğe ait kehanetleri bilgi sosuna bulayıp takipçi toplamaktır. Mesela takımınız yenilirken sizin “Merak etmeyin biz bu maçı alacağız, falan hakem ayarlandı, filan kaleci rüşvet aldı” gibi kehanetleriniz umut bekleyen takım taraftarı için nefes alma vesilesidir. Fakat maç bittiğinde taraftarınız eğer yenilirseniz iki kere yıkılır.

Bu sebeple bir tweet'in ciddiye alınması için tek kriter geleceğe ait kehanet içermemesidir. Gazeteci Adem Yavuz Arslan geçenlerde attığı tweet'te bu uyarıyı yapıyordu: “Kim olduğu belli olmayan 'kâhin hesaplar'dan uzak durun.Operasyon hesabıdır, operasyon yapıyordur!”

Yalan bilgiler ve kuyruklu yalanlar doğru bilgi kırıntılarıyla harmanlanır. “Merak etmeyi falan filanı götürecek. Şu Kâhtanidir, falan da filandır. Büyük kaos geliyor. Kurban’da şenlik var. Ahmet aslında falancıdır. Mehmet şunu yapacak, bakmayın Ali’nin öyle göründüğüne o aslında halistir. Falan yakında şunu yapacak, kriptodur. Eylül’ü bekleyin. Kasım’da büyük bir olay patlak verecek. Falan kaçacak filan uçacak…” gibi sosyal medya kehanetleri ciddiye alınmamalı. Münafıklığın en iyi gizlenebildiği yer sosyal medya’dır. Kimin hangi bilgiyle kime tuzak kurduğunu, kimin falan görünürken filan olduğunu teşhis etmek mümkün değil. En doğrusu akıl ve mantığı kullanıp eğer verilen bilgi doğruysa “Bu bir kozmik bilgi, demek ki bununla birileri operasyon yapıyor” demek lazım. Yalansa zaten okumaya değmez.. Amaçsız hiç bir kozmik bilgi paylaşılmaz.

İnternette yayılan ve bizim “uyarıcı masum bir hesap” sandığımız nice sosyal medya hesabı bizim bu yanılgımızla hizmete mal edildi. Ve o hesapların yediği her “halt”la, ettiği her sözle hizmet yaftalandı, infaz edildi. Bu grup hesaplar ikiye ayrılabilir. İlki safçasına kendilerini dâhi ve bilirkişi zannedip hizmet ettiğini sananlar. Malumat füruşlukla takipçi toplayanlar. Bunlara “zevzek, işgüzar” denilip geçilebilir. Ama diğer kısmı tamamen operasyonel niyetlere hizmet eden hesaplardır.

Bu nedenle bu tip operasyon hesaplarından uzak durulmalı, hemen bu şahısları bloklanmalı.

ÜMİT KAYNAĞI

“Filan gelip bunu kurtaracak, falan gelip şuna yapacak. Falan dedi ki iki aya kadar… Filan şunu duymuş kulaklarıyla…” gibi sözler karşımızdakiler ümit vermek için kullanılacak argümanlar değildir. Kimden duyarsak duyalım kendi kulağımızla işitmedikçe hiçbir aktarıma güvenmeyelim. Ki araştırınca “kimi temennilerin, duaların, inşaAllah olur”ların hemen hepsinin yolda eklemelerle kehanete dönüştüğünü görüyoruz.

Allah’a inanan bir müminin ümidinin tek kaynağı Allah’ın kudretidir. Ve Allah dilerse esbabı iptal ederek Müsebbibül esbab olarak müdahale eder, “Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. Geceden gündüzü gündüzden geceyi halk eder.” “Müminleri zulmetten nura çıkarır.” Bizi ilgilendirmez. Biz imanımızı şahıslara ve duyumlara bina edemeyiz. Süreç şu zaman biter, şu zamana kadar sürer bizi hiç ilgilendirmez. Görülen o ki Cenab-ı Hak 7’den 90’a tüm hizmet gönüllülerini harikulade Rububiyetiyle tek tek kaldırabileceği en ağır imtihanlarla terbiye ediyor. Herkese cebri-lutfi velayet kapısını açıyor. 40 yıl seyri süluk ile ancak kazanılacak sahabe misal bir velayet mertebesi dar bir zamanda kazanılabilecek bir formül içinde bize sunuluyor. Çekilenlere önce teşekkür etmek sonra şükür secdesi etmek lazım. Ruh terbiyesi zaman ister. Çile ve ızdırapla elde edilen bir kurbiyeti muhafaza için ciddi bir ruh terbiyesine de ihtiyaç vardır. Bu da belli bir zaman gerektiriyor. Sabretmek lazım. Boş heves ve beklentilere girmemek ve boş heves ve beklentilerini seslendirenleri ciddiye alıp takip etmemek en doğrusu.

VEYSEL AYHAN, 17.9.2016

Türkiye İran olur mu? - [Ekrem Dumanlı]

Öteden beri Türkiye’de bir korku, bir endişe paylaşılır: Türkiye İran olur mu?
Konu aslında İran değil; İran’ının sembolize edildiği rejim değişikliği. Humeyni devriminden önceki ‘laik’ ve ‘Batıcı’ görüntünün İran’da nasıl kökten yıkıldığını, zaman içinde mollaların dar bir kafa ve bağnazlıkla nasıl bir diktatörlük kurduğunu bilenler hep Türkiye İran olur mu diye endişe taşıdı.
Bugüne kadar aydınların büyük bir kısmı bu soruya ‘Hayır, Türkiye İran olmaz’ cevabını verdi. Sebepleri saymakla bitmez bu net cevabın: Türkiye’nin acı dolu demokrasi tecrübesi ve demokratik kazanımları, coğrafi ve kültürel durumunun ona sağladığı özgürlükçü yol, çok sesli ve çok kimlikli yapısı, İslam inancının hoşgörü içinde temsil edilmesi, laiklik ilkesinin dindarların önemli bir kısmı tarafından bile benimsenmiş olması, dinin siyasete alet edilmesine halkın sıcak bakmıyor olması, radikal grupların yıllar boyunca Türkiye’de taban oluşturamaması gibi onlarca neden sayılır ve şu sonuca varılırdı: Türkiye İran olmaz; olamaz. İşin doğrusu ben de çeşitli realitelere binaen ‘Türkiye İran olmaz’ diyenler arasında yer alıyordum yıllardır. Ancak ne yazık ki meselenin hiç de o adar basit olmadığı (son bir kaç yıldır yaşananlar nedeniyle) ortaya çıkıyor. Avrupa Birliği yolunda reform üstüne reformalar yapılırken demokratikleşme sürecinin tersine çevrilemeyeceğini düşünen herkes gibi ben de yanılmışım. Manzara vahim. Bu gidişatla Türkiye en acımasız Ortadoğu rejimlerini bile geride bırakır, yobazlık devlet zırhına bürünerek herkesi esir alabilir. Hatta belli bir oranda almıştır bile.
Son yıllarda el konan gazetelere televizyonlara sesini çıkarmayanlar tek sesli Türkiye’nin bir gün herkesi rehin alacağını fark edemedi. Kayyımlar yoluyla medyaya el koyanlar şimdi aynı haydutlukla partilere, özel mülklere darbe üstüne darbe vuruyor ve bu sivil darbeye itiraz edecek sesler artık duyulamıyor. Türkiye bir günde gelinmedi bu noktaya. İtiraz eden herkes zamanla susturuldu.
Gezi olayları, 17-25 Aralık sonrası yaşananlar, açılım sürecinin çatışmayla sonlandırılması, 15 Temmuz darbe teşebbüsü gibi hadiseler, baskıcı bir rejim arayışının bahaneleri oldu. Şimdi memlekette ne demokrasi kaldı ne hukuk. Yargıya güven dibe vurdu. Toplumsal barış her geçen gün biraz daha çürütülüyor. Şımarık ve mütecaviz iktidar odakları, her gün birilerini şeytanlaştırarak ‘cadı avı’ yapmaya devam ediyor.
15 Temmuz yeltenmesi belli ki iktidar tarafından tuzaklanmış ve planlanmış bir süreçti. Darbe gibi büyük bir insanlık suçunun lanetlenmesi toplumsal bir kenetlenmeye ve demokratik bir duruşa dönüşebilirdi. Öyle olmadı. Darbe gibi feci bir hadiseyi daha ilk dakikadan bir kesime yıkarak ve daha ilk gün binlerce insanı işinden gücünden mesleğinden ederek yola çıkanlar, belli ki rejim değiştirmeye yönelik planlarını çok önceden yapmışlardı. Yüz binden fazla insanı en küçük bir delil göstermeksizin darbeci ilan edenler aslında rejim değişikliğinin karşısında duranları tasfiye ediyordu.
Türkiye’de radikal örgütlerin önünde duran bütün engeller tek tek kaldırılmaya başlandı. Cemaatler de buna dahil. Şimdi toplumun her kesimi üzerinde korkunç bir baskı var.
Peki Türkiye nereye gidiyor? Nereye götürülüyor? Hedeflenen noktaya ulaşabilmek için hangi tezgahlar kuruluyor? Polis ve istihbarat devleti olma yolunda hangi adımlar atıldı, atılıyor? Sıra kime geliyor?
Daha doğrusu kime gelmiyor ki?
Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ı günlerdir bayram boyunca gözaltında tutan dar zihniyet, hukuk adına hukuksuzluk icra ederek gözaltı süresini uzatmış. Zulmü daha da artırabilmek için havayı kokluyor.
Şort giydi diye bir genç kıza otobüste tekme atılıyor.
‘Halkın oylarıyla’ seçilmiş belediyelere kayyım yoluyla el konuyor. Öteden beri ‘halk iradesi ve sandık’ edebiyatı yapanlar bugün ‘bal gibi’ sandığa el koyuyor. Türkiye dünyada en çok gazeteci tutuklayan ülkeler listesinin en tepesinde yer alarak akıl almaz bir utancı yaşıyor. İstihbarat fişlemeleri doğrultusunda insanlar tutuklanıyor, işkence alenen icra ediliyor, zulüm Diyanet de kullanılarak meşru hale getirilmeye çalışıyor…
Bir zamanlar sıkça tartıştığımız ‘Türkiye İran mı oluyor?’ sorusunun tekrar sorulması gerekiyor. Eminim onca yıl ‘Hayır!’ cevabı verenler bugün maalesef ‘Türkiye İran oluyor!’ demek zorunda kalacak.
Manzara ortada: Türkiye İranlaşıyor; İran Türkiyeleşiyor. Yani Türkiye içine kapanıp yolsuzluk ve baskılarla toplumu sıkboğaz ederken, İran dünyaya açılıyor ve bölgedeki boşlukları doldurmaya talip oluyor. Bu fasit çemberi kırmak halkın demokratik kazanımlara sahip çıkmasına bağlı. Asıl çetin imtihan da bu!
EKREM DUMANLI, 18.9.2016