Bu dönemin sınır tanımayan mağdurları... [Faruk Mercan]

Hikmet Çetinkaya, Ahmet Şık...  Bu dönemin sınır tanımayan mağdurları...
Bir kaç yıl önceydi.

CNN Türk'te bir programa katılacağız. Program sunucusunun odasına girdiğimde Cumhuriyet gazetesi yazarı Hikmet Çetinkaya ile yüz yüze geldim. İlk kez karşılaşıyorduk. Daha önce hiç görüşmemiştik. Hikmet Çetinkaya beni görür görmez gülümseyerek şöyle dedi:

“Sen beni tutuklatmaya çalışıyorsun. Bütün televizyon kanallarında diyorsun ki, Hikmet Çetinkaya Fethullah Hoca hakkında 15 tane kitap yazdı, ama yanmadı...”

Ben daha bir şey demeden Program Sunucusu, Hikmet Çetinkaya'ya dönerek şöyle dedi:

“Hikmet Abi, gerçekten de Fethullah hoca hakkında 15 kitap yazdın mı?”

Çetinkaya, “Evet, hemen hemen o kadar olmuştur. Daha sonra kitap yazanlar, bir çok şeyi benden aldı.” cevabını verince Sunucu'dan şu soru geldi:

“O zaman sen niye yanmadın Hikmet Abi?”

Hikmet Çetinkaya'nın bu soruya cevabı şöyle oldu: 


“Ben çok deneyimli bir gazeteciyim. Sadece yayınlarımı yaptım, ama asla polis örgütü içindeki çatışmalara tarafı olmadım.”

Hikmet Çetinkaya ile o akşam programdan sonra sohbet ettik. Daha sonra bir kaç defa görüştük. 

Biliyorsunuz, bir süre önce Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonda Hikmet Çetinkaya da gözaltına alındı. Bir kaç gün gözaltında tutulup serbest bırakıldı. Ama Cumhuriyet kadrosunun önemli bir bölümü tutuklandı. 

40 yıldan fazla bir süredir Cemaat aleyhine yazılar yazan, kitaplar yayınlayan Hikmet Çetinkaya'yı gözaltına almak da Saraydaki zata nasip oldu. Daha niceleri gibi...

Türkiye'nin tarihinde, hiçbir dönemde Kürt kesiminden bu kadar siyasetçi topluca gözaltına alınıp tutuklanmadı. Selahattin Demirtaş dahil, binlerce HDP'li hapishanelerde...

Dün, Ahmet Şık da tutuklandı. 

Yeni dönemin modası... Havuz tetikçileri hedef gösteriyor, hedef gösterilen şahıs bir hafta içinde tutuklanıyor. Hürriyet grubunun Ankara temsilcisi Barbaros Muratoğlu böyle tutuklandı. Gazeteci Hüsnü Mahalli böyle tutuklandı. Can Dündar böyle tutuklandı.

Kimler tutuklanmadı ki... Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, Hidayet Karaca, Ahmet Turan Alkan, Kadri Gürsel, Mustafa Ünal, Murat Sabuncu... 

Listedeki gazeteci sayısı 200'e yaklaşıyor.

Türkiye'deki hukuksuzluklar ve devlete hakim olan mafyatik zihniyetin öncelikli hedefi Cemaat gözüküyordu. Fakat, bu mesele Cemaat'i çoktan aştı. Bunlara biat etmeyen, muhalif ne kadar insan varsa, devletten atılıyor, gözaltına alınıyor, hapsedilliyor.

Ahmat Şık, sınır tanımayan mağdurlar döneminin son örneklerinden...

Ahmet Şık, yıllar önce gözaltına alındığında, evinden çıkarken, “Dokunan yanar” diye bağırmıştı.  

Eşi daha sonra açıkladı. Aslında o gün polislerle evden çıkarken, “Ben sosyalistim” diye bağıracakmış. Eşiyle o zaman öyle kararlaştırmışlar. Ama, o anda bu cümleyi unutup, diğerini söylemiş.

Aslında biraz da kazayla Ahmet Şık'ın ağzından çıkan “Dokunan yanar” ifadesi, yıllarca Cemaat'i suçlamak için kullanıldı.

Ben de bir çok televizyon programında Hikmet Çetinkaya'yı örnek göstererek, 15 kitap yazdığı halde yanmadığını ifade ediyordum. Örnek verdiğim bir diğer gazeteci de Saygı Öztürk'tü. Onun da Cemaat aleyhine kitapları ve yazıları vardı. O da yanmadı o dönemde...

O dönemde Ahmet Şık'ın tutuklanması nasıl oldu? İleride o dönemin polis müdürleri, savcıları ve hakimleri konuşur elbet... 

O dönemde İlker Başbuğ gibi bir çok kişinin tutuklanmasında  Saraydaki zatın doğrudan müdahalesi vardı. Ahmet Şık için de  Brüksel'de, “Bazen kitap bir bomba kadar tehlikelidir” diyen oydu. 

Arkadaşı Yasin EL Kadı ile ilgili kitap yazan bir gazeteciyi tutuklattı, ama o gazeteci hala kendisini Cemaat'in tutukladığını zannediyor. 

İlker Başbuğ için, “O kafir hala niye dışarıda?” diyerek dönemin Adalet Bakanına talimat verdi, ama İlker Başbuğ da hala kendisini Cemaat'in tutukladığını zannediyor.

Kendisini “barış havarisi” ilan etmişti, bütün KCK tutuklamalarını Cemaat'in yaptığını iddia ediyordu. Oysa şimdiden en fazla Kürt siyasetciyi tutuklatan kişi olarak tarihe geçti.

Evet, bu dönemde mağduriyetler, tutuklamalar sınır tanımıyor. 

“Bize dokunnmayan yılan bin yaşasın” diyenlere de sıra geldi. 

Ama bazıları hala Cemaat'e saldırarak, Cemaat düşmanlığı yaparak bu zulüm döneminden kurtulacaklarını sanıyorlar. Oysa, diktatörlerin nasıl bir zulüm potansiyeline sahip olduklarını unutuyorlar. Stalin'in hapsettiği insan sayısı 18 milyondu mesela...

Bugüne kadar yol ve köprü yapmakla övünüyorlardı, şimde 100'e yakın yeni cezaevi yapacaklarmış... Sanki ebediyen iktidarda kalacaklarmış gibi...

Oysa, hiçbir dikta rejimi kalıcı olmadı... Stalin'e, Saddam'a, Kaddafi'ye, Çavuşesku'ya, Enver Hoca'ya bakın... 

Stalin, vatan hainlerinin eşleri, kızları ve yakınları diye 17 bin kadını  tutuklatıp toplama kamplarına göndermişti. Astana yakınlarındaki bu kamplardan birini görme imkanı buldum. Şimdi müze olan bu mekana gidip bu kadınların hikayelerine baktığınızda, hiç bir insaf ölçüsü olmayan dikta rejimlerinin ne demek olduğunu anlıyorsunuz. 

Kim bilir geleceğin Türkiye'sinde kaç tane böyle müze açılacak... 

Bu zulüm döneminin ibret verici hikayelerini gelecek nesiller o müzelerde görecekler... 

Bugün nice aydın, yazar, sanatçı, işadamı için bir toplama kampına dönüşen Silivri ve Sincan ceazevleri başta olmak üzere...

[Faruk Mercan] 31.12.2016 [Samanyolu Haber]

Yaşlıların en büyük korkusu: Yalnız ölüm [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

“İsveç’te 70 yaşında bir kadının öldüğü 4 ay sonra anlaşıldı. Devlet televizyonu SVT’nin haberine göre, Helsingborg şehrinde yaşayan 70 yaşındaki emekli kadının cesedi, daireyi boyamak için gelen işçiler tarafından bulundu. Ülkede, yalnız ölümlerin artması İsveçli yetkilileri de endişeye sevk ediyor.”

Bu tür haberler günümüzde Avrupa şehirleri için hayli sıradan hâle gelmeye başladı. Yaşlanan Avrupalıların en büyük korkularından birisi, evde tek başlarına ölmek ve uzun süre bulunamamak.

2060’ta nüfusun yüzde 30’u 65 üstü olacak

Avrupa Birliği (AB) İstatistik Dairesi’nin verilerine göre, bugün 495 milyon olan AB nüfusu, 2035 yılında 521 milyonu bulacak. 2060 yılında ise nüfus 506 milyona düşecek. Doğum oranının giderek azaldığı Avrupa’da refahın devam etmesi için dışarıdan gelecek iş gücüne ihtiyaç duyulacak. 2035 yılından itibaren, dışarıdan gelen göç de nüfus artışı için yeterli olmayacak. Doğum oranının daha da azalmasıyla yaşlı nüfus toplumda iyice belirginleşecek. Yaşam süresinin uzamasından dolayı 2060 yılında Avrupa nüfusunun yüzde 30’u, 65 yaşın üzerinde olacak.

Bu istatistiklerin günlük yaşamdaki karşılığı da, yaşlanan Avrupalı vatandaşların kaygılarının giderek artması. ‘Yalnız ölüm’ bunlardan sadece biri. Avrupa’daki göçmen karşıtlığının önemli sebeplerinden birisi de, nüfusun azalması ve azınlığa düşme korkusu.

Danimarka’da bugün 65 yaşından büyüklerin nüfusa oranı 15,6 iken, 2035 yılında yüzde 25’e çıkacak. Bugün Avrupa’nın yüzde 4,4’ü 80 yaşın üstünde. Bu oran da 2060 yılında yüzde 12’ye yükselecek. Bu durum emeklilik yardımlarını da etkiliyor. Günümüz Avrupa’sında 4 kişi, vergileriyle bir emekliye bakarken, 52 yıl sonra iki çalışana bir emekli düşecek. Böylece gelecekte, yaşlılar için sosyal yardım imkânlarının azalması ihtimali de yükselecek.

Yılda 8 bin kişi ‘yalnız’ ölüyor

Avrupa’nın küçük ülkelerinden biri olan Danimarka’da insan gücüne ihtiyaç duyulan meslek sayısı hızla azalırken, sağlık sektöründe büyük bir işgücü açığı yaşanıyor. 5 milyonluk ülkede 15 bin sağlık çalışanı açığı var. Özellikle ülkede hasta bakıcı bulmak giderek zorlaşıyor. Aile bireylerinin farklı yerlerde yaşamasıyla yaşlılar için yalnızca belediyeler devreye giriyor. Hasta bakıcılar düzenli olarak yaşlıları ziyaret ediyor. Bu hayli maliyetli bir hizmet ancak ‘Refah Devleti’ olmanın gerekliliklerinden de birisi.

Olayın maddi boyutu yanında bir de ‘insani’ boyutu var. Yılda ortalama 8 bin yaşlı, hayata ‘yalnız ölümle’ veda ediyor. Bu ölümleri trajik hâle getiren ise bazı yaşlıların öldüğünden günler, haftalar, hatta aylar sonra haberdar olunması. Kapısını çalacak bir yakını bulunmayan yaşlıların evine belediye tarafından bakıcı gönderilmiyorsa, bu kişilerin öldüğü ancak ‘tesadüfen’ fark ediliyor. Ya posta kutusunun günler sonra mektupla dolmasıyla ya da evde beslenen kedi veya köpeklerin açlıktan çıkardıkları seslerle…

Yetkililerden anne-babalarının ölüm haberini alan kimselerin hemen cenazeye koşacağını bekliyorsanız, yanılıyorsunuz. Yalnız ölen 8 bin kişinin aile yakınları, çoğu zaman işe yarar eşyaların adreslerine gönderilmesi dışında bir şey yapmıyor.

Yaşlılar arası ‘telefon zinciri’

Danimarka’da yalnız ölmekten ve akrabaları tarafından terk edilmekten korkan yaşlılar, çözümü de dayanışmada bulmuş. ‘Telefon zinciri’, bu dayanışmanın örneklerinden. Şu anda yaklaşık 2 bin yaşlı, bu zincirin bir halkası. Yaşlılar her gün birbirlerini arıyor. Karşı taraftan gelmeyen her ‘Alo’ sesi, bir kişinin daha öldüğünü gösteriyor. Diğer yaşlılar hemen yetkilileri arayıp durumu iletiyor. Böylece, ölüme yalnız gidenin cenazesi haftalar veya aylarca beklemeden yetkililer tarafından kaldırılıyor.

Bir de yalnız ölmekten korkanlar için ‘kiralık refakatçi’ hizmeti sunan şirketler var. Bunlardan birisinin kurucusu Anne-Mette Harder, hastanelerde ölümü bekleyenlerin en az yüzde 30’unun son saatlerini evinde geçirmeyi arzuladığını söylüyor. Sorunun ciddi olduğunu belirten Harder, “Özellikle kanser hastaları, uzun tedavilerden sonra yolun sonuna geldiğini gördüğünde hastaneden ziyade evinde ölmek istiyor. Bunun önündeki en büyük engel ise evinde kendisine bakacak birinin olmaması. Devlet, 24 saat evde bakıcılık sistemini kabul etmediği için bu insanlar çaresiz bir şekilde hastane odasında ölümü bekliyor. Kurduğumuz firma ile bu isteğe cevap vermek istiyoruz” diyor.

Son saatlerini yaşayan birinin en büyük arzusunun tutacağı bir sıcak el olduğunu vurgulayan Harder, “Ölümü bekleyenleri teselli edecek konuşmalar yapıp huzurlu bir son için çalışıyoruz” sözlerini kullanıyor. Bu hizmeti yalnızca yalnız yaşayanlar değil geceleri hasta bakıcılığı yapmak istemeyen ya da işleri sebebiyle yapamayanlar da tercih ediyor.
Avrupa’da ortalama yaşam süresi

Ülke        1950 2010 2050
Norveç       73 81 86
İzlanda       72 82 86
Hollanda    72 81 85
İsveç            72 82 85
Danimarka   71 79 84
İsviçre         69 83 87
İngiltere     69 80 85
Belçika        68 80 85
Almanya      68 81 85
Fransa         67 82 86
Çek Cum.    67 78 83
İrlanda        67 81 85
İtalya            66 82 86
Avusturya    66 81 86
Finlandiya   66 80 85
Lüksemburg    66 80 85
Yunanistan   66 80 84
Malta            66 80 85
İspanya         64 82 86
Macaristan    64 75 81
Bulgaristan    62 74 79
Polonya           61 76 81
Romanya        61 74 80
Portekiz           60 80 84
Türkiye             48 74 80

[Hasan Cücük] 31.12.2016 [TR724]

Algı yönetimi [Bekir Salim]

Uzun bir iş seyahatindeyim; dolayısıyla Süleyman kardeşimle yeni bir atışma yapma fırsatı bulamadım. Ama kaç sene önce yaptığımız bir atışma tazeliğini koruyor. Algı yönetimiyle, yani yalanla dolanla milleti ne hâle getirdiler…


SÜLEYMAN:

Algı yönetimi diyorlar, neyse,
Yenilir mi, içilir mi Bekir Bey?
Bize de versinler eğer iyiyse,
İştahımız açılır mı Bekir Bey?

BEKİR SALİM:

Algı, malgı…Ne derlerse desinler,
Doğrudan vaz geçilir mi Süleyman?
Yenilirse bırak onlar yesinler,
Haram lokma seçilir mi Süleyman?

SÜLEYMAN:

Zaten anlamadım; neden bu sıra,
Karaya ak derler, ak’ a da kara?
Bir oy için bunca yalan, iftira,
Ortalığa saçılır mı Bekir Bey?

BEKİR SALİM:

İşte, yaklaşınca seçim ayları,
Değişiyor siyasetin huyları,
Varsın yüzde elli olsun oyları,
Tek kanatla uçulur mu Süleyman?

SÜLEYMAN:

Bazı gazeteler göze batarlar,
Hep aynı manşeti nasıl atarlar?
Sanki kalem alır, kalem satarlar?
İnsan böyle küçülür mü Bekir Bey?

BEKİR SALİM:

Fitnecinin yoktur zerre vicdanı,
Oyunla, hileyle geçer her anı,
Koyun gibi görürler her insanı,
Halka bu rol biçilir mi Süleyman?

SÜLEYMAN:

Süleyman der, gayri ömür bitmeden,
Azrail gelip de cana yetmeden,
Bu kadar ah alıp, tövbe etmeden,
Bu dünyadan göçülür mü Bekir Bey?

BEKİR SALİM:

Salim der, kalır mı yanınıza kâr,
Göklere yükselir nice ah ü zâr,
Elbet Allah’ın da bir hesabı var,
Akıbetten kaçılır mı Süleyman?

  *  *  *  *  *

TERS ÖĞÜT

Eskilerden bir şiir… Yeni şiir yazmaya ihtiyaç bırakmıyor:
Daha ele geçmez böyle saltanat,
Âlemi  bir pula satalım gitsin.
Zevk ü sefa varken ölüme inat,
Artık tüfekleri çatalım gitsin.

Kaç koyun kandırır böyle bir koçu?
Hiç teskin eder mi  ikisi, üçü?
Şey’apıp  şey’apıp her defa suçu,
Garip gurebaya atalım gitsin.

Demek ki hâlimiz uygun görülmüş,
Kuvvet ve azâmet bize verilmiş.
Dünyanın düzeni böyle kurulmuş,
Küçük balıkları yutalım gitsin.

Derin bir hocadan fetva almalı,
Kasalar ağzına kadar dolmalı,
Müslüman dediğin zengin olmalı,
Haramı helâle katalım gitsin.

Bu hayır işleri çok zaman alır,
Amma, lezzetlidir, tadanlar bilir.
Hayırseverlik de “rıza”yla olur,
Biz de bir ucundan tutalım gitsin.

Bazen allı bazen pullu desinler,
Çalışırlar sağlı sollu desinler,
İster yolsuz, ister yollu desinler,
Kulağın üstüne yatalım gitsin.

Salim der, bu sefer geldik oyuna,
Acaba ne mana verelim buna,
Bir kişi bedeldir yetmiş milyona,
Batarsak beraber batalım gitsin.

[Bekir Salim] 31.12.2016 [TR724]

Şener Şen tepkiyi neden hak ediyor? [Akif Umut Avaz]

İnsan olmak zordur. İnsan kalabilmek ise çok daha zor… Bu yüzden olsa gerek Anadolu’nun gönül mimarlarından Alvarlı Efe Hazretleri sürekli “Allah bizi insan eyleye!” diye dua edermiş.

Normal şartlarda bir insanın ne kadar “insan” olduğunu anlamak kolay olmayabilir. Ama olağanüstü şartlar kimin ne kadar insan olduğunu da eleveren enteresan süreçlerdir. Çünkü, o meşhur sözde ifade edildiği gibi, hakikaten de, insanların gerçek karakterleri istisnai durumlarda ortaya çıkıyor.

Bunları bana düşündürten, 2016 yılını Almanya’nın 1934 yılı şartlarında bitiren Türkiye’de sanki her şey normalmiş gibi davrananların aymazlığı oldu. Çok üzülerek söylemeliyim ki, “Hababam Sınıfı”ndaki “Badi Ekrem” tiplemesiyle taa 1975’ten beri hayatımızın bir parçası haline gelen Türk sinemasının devlerinden Şener Şen de, sayıları on milyonları bulan aymazlar kafilesindeki yerini aldı.

HAYATININ UTANÇ VERİCİ BİR FASLI OLARAK HATIRLAYACAK…

Her gün geceyarıları evleri basılarak gazetecilerin, akademisyenlerin, aydınların, siyasetçilerin, sanatçıların, öğretmenlerin, hayırseverlerin, evhanımlarının tutuklandığı hoyrat bir dikta rejimi altında zulmün her türü zirve yapmışken, bu düzenin baş aktörü Erdoğan’ın elinden ödül almak Şener Şen gibi toplumun büyük saygı gösterdiği bir sanatçıya hiç mi hiç yakışmadı. Tarihe nasıl bir iz bırakacağından adeta habersizmişcesine yer aldığı Erdoğanlı fotoğraf kareleri, hiç şüpheniz olmasın ki, ileride kendisi tarafından da hayatının en utanç verici faslı olarak anılacaktır.

Şener Şen, ödül kabul konuşmasında, “Hikâyeler hayatı nasıl yaşayabiliriz konusunda bize yol göstericilerdir. Ben canlandırdığım karakterleri, iyiye ve doğruya hizmet etmesi için özenle seçtim. Bir aktör için intihar sayılabilecek uzun yıllar istediğim hikâyeyi bekledim. İyiyi, doğruyu ve güzeli arayan toplumların her zaman barış içinde yaşayacağına inandım. Bu ödülü toplumsal barışımıza bir katkısı olması umudu ile kabul ediyorum” diyordu.

Belli ki halkın gönlüne taht kurmuş gerçek bir sanatçı için asıl intiharın o an yaptığı şey olduğunun farkında değildi. Ama kendisini “Bu ödülü toplumsal barışımıza bir katkısı olması umudu…” vurgusuyla kabul ettiğini söylemek zorunda hissetmesi, aslında ne yapmakta olduğunun bilincinde olduğunun bir işareti olarak da kabul edilebilir. Feleğin çemberinden geçmiş 75 yıllık uzun bir hayat tecrübesinden sonra, toplumsal barışı dinamitleyenin, ülkede huzur ve güvenin en büyük katilinin topluma attığı kin, nefret ve düşmanlık tohumlarıyla Erdoğan’dan başkası olmadığını Şener Şen’in bilememe olasılığı var mıdır?

ELIA KAZAN VE MARLON BRANDO GİBİ OLAMAMAK…

Hâlbuki Elia Kazan ve Marlon Brando örneklerinde olduğu gibi büyük bir sanatçı olmak büyük bir insan olmayı da gerektirir. Kayseri Germir kökenli Rum bir ailenin çocuğu olan Elia Kazan, iyi bir eğitmen, efsanevi bir yönetmen, büyük bir sanatçı ve büyük bir insandı. 20. yüzyılın en önemli sinema oyuncusu olarak gösterilen Marlon Brando başta olmak üzere pek çok önemli aktörün eğitiminde rol almıştı. Şahane filmler yönetmiş ve en iyi yönetmen dalında iki kez Oscar Ödülü kazanmıştı. İşte bu Kazan, ABD’de hastalıklı cadı avcılığının zirve yaptığı McCarthyism yıllarında yerini karaktersiz muhbirlerin arasında değil, ahlaksız cadı avcılarının arasında değil, hedefe konulanlar arasında almıştı. 1952’de Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi tarafından sorgulanan Kazan, buradaki ifadelerinden ötürü de ağır bir lince uğramıştı.

Elia Kazan’ın talebelerinden Marlon Brando da inançlarını çıkarlarına feda etmeyen büyük sanatçılardandı. Hollywood’un sorunlu ilişkilerine meydan okuyan Brando, “Hala Hollywood’da bulunmamın tek nedeni parayı reddedecek ahlaki cesaretimin olmayışıdır” diyecek kadar cesurdu. 1972’de “Baba” filmiyle aldığı Oscarı reddedecek kadar da asiydi. ABD’nin Kızılderililere uyguladığı politikayı protesto etmek için 2. Oscarını almaya dahi gitmemişti. Kızılderili ve siyahların hakları için aktif çalışan Brando, Hollywood’un Kızılderililere karşı tutumunu pek çok yollarla protesto etmiş, pekçok düşman edinmişti. Ne devrin, ne içinde bulunduğu sektörün kodamanlarının dümen suyuna girmeye tenezzül etmemişti.

Maalesef her sanatçı Elia Kazan ve Marlon Brando gibi olamıyor. Dikta rejimlerinin bir parçası haline gelmekten kaçınmak ya da daha da önemlisi zulüm furyasına karşı çıkabilmek onuru herkese nasip olmuyor. Öndegelen sanatçı ve aydınlar gibi köklü geçmişi ve geleneği olan koca koca kurumlar bile yakasını bu furyadan kurtaramayabiliyor. Mesela, 18 Ekim 1386 tarihinde kurulan Almanya’nın en eski üniversitesi Heidelberg’in başına gelen gibi.

‘ÖĞRENME KİTABI DAİMA AÇIKTIR’DAN KİTAP YAKMAYA…

Yüzyıllar boyunca “Öğrenme kitabı daima açıktır” sözünü motto olarak benimseyen Heidelberg Üniversitesi’nin 1933’ten itibaren Hitler’e destek vermekle, yüzlerce akademisyeni ve öğrenciyi okuldan uzaklaştırmakla kalmayıp Üniversite Meydanı’nda kitap yakar hale gelebileceğini kim tahmin edebildirdi ki? Giriş kapısı üzerindeki “Yaşayan Ruh” yazısını bile “Alman Ruhu” ile değiştiren bu üniversite, o dönem yaptıklarının ve özellikle de 100 binin üzerinde zihinsel engellinin katliyle sonuçlanan Hitler’in öjenizm ve ötenazi politikalarına destekte başı çekmesinin utancını bugün bile yaşıyor.

Aydınların, sanatçıların, köklü kuruluşların istinai dönemlerde kendi ahlaki varlıklarını inkâr ederek, birer zulüm aygıtına dönüşen dönemin despotlarına nasıl payanda olduklarının örneklerini saymakla bitiremeyiz. Fathali M. Moghaddam’ın “Diktatörlüğün Psikolojisi – The Psychology of Dictatorship” kitabında tanımladığı şekilde, demokrasi-diktatörlük sarkacının uçları arasında gidip gelen Türk siyasi tarihinin değişik evrelerinde olduğu gibi, diktatörlüğün pençesine düşmüş Almanya, İtalya, Portekiz, İspanya, Şili, Arjantin, Rusya, Çin ve benzeri pek çok ülkenin tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Ülke yönetiminin demokrasi mi yoksa diktatörlük mü olduğuna dair basit bir test öneren Moghaddam, herhangi bir vatandaşın yaşadığı şehrin sembol bir meydanına çıkarak yönetimi eleştirmek yoluyla mevcut durumu kolayca test edebileceğini söylüyor. Vatandaş şayet tutuklanma, hapse atılma ve fiziksel şiddete uğrama korkusu olmadan bunu yapabiliyorsa sarkaç demokrasiden yanadır, diye de ekliyor. Değil meydana çıkmak, en son gazeteci Ahmet Şık örneğinde olduğu gibi, sadece eleştirel bir Twitter mesajından dolayı insanların evlerinin güneş doğmadan basılarak gözaltına alındığı bir ülkede böyle bir teste ihtiyaç var mıdır dersiniz?

NESİLDEN NESİLE AKTARILAN ÇARESİZLİK…

Şener Şen gibi efsanevi sanatçıların bile uyum gösterme çabasına giriştiği diktatörlüklerin özelliklerini sıralayan Moghaddam, seküler diktatörlerin de varolduğuna sıkça değinmekle birlikte, dini istismar eden, orduyu kendine siper eden diktatörlüklere daha fazla odaklanmıştır. Moghaddam’a göre daha büyük tehlike ise, ebeveyinlerin karşı çıktıkları diktatörlükleri çocuklarına kabul ettirme telaşesidir. Diktatörlükle yönetilen ülkelerde, diktatörlükten nefret eden ve gerçek bir demokrasinin hayalini kuran birçok ebeveynin, çocuklarına daha iyi fırsat kapıları açabilmek için, onları dikta rejimine uyum göstermeye teşvik etmeleri sıklıkla yaşanır. Bu hal, diktatöre karşı çıkmama dürtüsünü nesilden nesile aktarmış olur.

Zaten bir süre sonra ortalığa bir ölüm sessizliği hâkim olur ve Moghaddam’ın ifade ettiği gibi, “diktatör, hangi konu hakkında ne söylemiş olursa olsun kutsal gerçek muamelesi görür.” Moghaddam, Sigmund Freud’un “İnsan kalabalıklarını tutkuyla bir araya getirmek daima mümkündür, yeter ki, onlara öfkelerini kusabilecekleri başka kalabalıklar gösterin” sözünü haklı çıkarır şekilde, zalim diktatörü halkın gözü kapalı desteklemesi için iç-dış tehdidin abartılmasının kaçınılmaz olduğunu kaydeder. Erdoğan’ın uydurduğu “FETÖ” ve benzeri düşmanlarla sürekli yapmakta olduğu da bu değil midir zaten?

KOŞAR ADIM TOPLU AKIL TUTULMASINA DOĞRU…

Amaç bellidir: Dikta rejimi ile ilgili düş kırıklıklarının; ötekileştirilen hedeflere yönlendirilerek savuşturulması… Rejime öfke ve saldırganlığın, günah keçileri üzerinden giderilmesi… Karşıt görüş fikrinin, ölümcül günah düzeyinde tabulaştırılması… Bu çifte standartlar ve boyun eğmelerin sonunda ahlakın aşınması ve sonucunda Nazi rejimi benzeri bir düzen yaratmaya dek varan bir toplu akıl tutulmasının yaşanması…

Kitabında hedef gruplara yöneltilen saldırganlığın yanı sıra kurgulanmış ve abartılmış dış tehditler taktiğini de inceleyen Moghaddam, şöyle der: “Bu taktik, milliyetçiliğin ve savaşçı siyasetin -militarizm- yanı sıra ortak çıkar gruplarının kaynaşmasıyla da ilişkilidir. “Bakın düşman kapımızda!” korkusunun sürekli taze tutulduğu aşırı milliyetçilikle ve militarizmle beslenen bir atmosferde, kurallara körü körüne riayet ve boyun eğme davranışları had safhaya çıkabilirken, bireyler arzu edilen toplum tablosuna uymaya zorlanabilirler. Diktatör ve yandaşları, saldırıları “ötekiler” olarak tanımladıkları hedeflere yönlendirme stratejisi olarak, sürekli dış ve iç düşmanlar yaratırken, toplumu kendi yönetim şekillerine uygun bir hizaya gelmeye zorlarlar.”

ERDOĞAN’IN ‘ELİT SAVUNMA HATTI’

Tüm diktatörlüklerin özünü kayıtsız şartsız “itaat ve uyum” arayışının oluşturduğuna işaret eden Moghaddam, diktatörlüğü kişisel bir davranış tarzı olmaktan ziyade politik bir sistem olarak ele alır. Diktatörlüklerde ideolojilerin yaşamsal öneme sahip bir rolü olduğunu kaydeden yazar, “Egemen güçleri meşru kılan sahte bilinç ve sahte ideolojiler, diktatörlüklerde güçlü elitin üyelerini bir arada tutmak açısından büyük önem taşırlar… Diktatörlüklerde ideolojinin rolü, yöneten elitleri sıkıca kaynaştırmak, adeta tek vücut haline getirmektir ki böylece toplumu kontrol altında tutmak için kaba güç kullanırken yaptıklarını meşru ve haklı görebilsinler,” saptamasında bulunur.

Diktatörlüğün dayandığı elitin ortak bir ideoloji (Türkiye’de daha ziyade menfaat) çevresinde şekillenen kenetlenme sayesinde ayakta durduğunun altını çizen Moghaddam, diktatörlüğü çökertmenin yolunun da aynı yerden geçtiğini söyler. Bu yolu şöyle tarif eder: Bir karşı elit yaratılmasına destek olarak iktidar elitinin ideolojik kenetlenmesine meydan okuyan, iktidar elitinin tabakalarını ayırıp uzaklaştıracak her yol mutlaka denenmelidir.

Bu açıdan bakıldığında, belirli bir bilinç düzeyini temsil eden Şener Şen’in almaktan imtina etmediği ödül, Erdoğan’ın özenle inşa ettiği siyasal İslamcı dikta rejiminin çevresindeki güç halesini pekiştirmekte kullandığı elit takviyesine büyük bir katkı niteliğindedir. Bu durumda bile Şener Şen’in, Erdoğan dikta rejiminin elit savunma hatlarına asker yazıldığını söylemek abartılı olsa da, bu aymazlığını zararsız görmek mümkün değildir. Güçlü eleştirileri ve hatta sert kınamaları sonuna kadar hak etmektedir.

[Akif Umut Avaz] 31.12.2016 [TR724]

Bakan haklı çıktı! [Haber-Yorum: Barbaros J. Kartal]

Evet, Sayın Bakanımızın haklılığı ortaya çıkmıştır. Son elektrik kesintilerinden halkımızın çıkarması gereken tek ders de budur. Ne diyordu sayın bakanımız: “Dünya medeniyetinin tamamı nükleer enerji konusunda tartışmasız kendi ülkelerinde ve enerji portföylerinde kullanıyor. Bu çerçevede bizim öncelikli amacımız kaynak çeşitlendirilebilirliği noktasında nükleer enerjiyi portföyümüze katmak.”

Dünya medeniyeti tabiri Sayın Bakana ait. Burada çok anlamsız durmasının üzerinde durmayacağım bunun da hikmetini ileri de mutlaka anlayacağızdır. Sayın Bakan doktora tezinde her ne kadar yenilenebilir  ve alternatif enerjinin Türkiye için olmazsa olmaz olduğunu iddia etse de doktora tezinin kendisi ile ilgisi olmadığı, hocası tarafından yazıldığı belli olduğundan bu yüzden asla sorumlu tutulamaz.

Eğer nükleer enerjiye geçmiş olsaydık asla elektrik kesintileri yaşanmazdı. Nokta. Hadisenin teknik kısmını açıkladıktan sonra işin sosyolojik kısmına geçelim.

Hükümet aleyhine tweet!

İşte bu millet böyledir, hani hep denir ya, cebine dokunmadan asla ses vermez. Bir kez daha görüyoruz ki birkaç saat elektriksiz kalıp üşüdüğü zaman babasını bile tanımamıştır. Geçenlerde açılan Avrasya Tüneli, hemen akabindeki Ilgaz Tüneli ve daha birçok yatırımı görmezden gelip iktidar ve hükümet aleyhine tweet atabilme cesareti göstermiştir. Ülkede kan gövdeyi götürürken, ülkenin evlatları diri diri yakılırken, hala nerede oldukları bile bilinmiyorken, bir sürü rezalet ve yozlaşma peşi sıra yaşanırken sessiz kalan yazar çizerlerimiz elektrikleri kesilince bir anda kamu adına soran ve sorgulayan birer birey halini almışlardır. Elektrikleri gelip telefonlarını şarj edince de “Padişahım çok yaşa!” demeye devam edeceklerinden şüpheniz olmasın.

Bu arada elektrik kesintileri ile ilgili organize bir sabotaj ve “FETÖ” iddiaları ciddiyetle araştırılmalıdır. Seçim zamanı ülkenin 20 yerinde aynı anda elektrik kesintilerinden tecrübe ettik ki böyle bir şey mümkündür asla seçenek dışı değildir. Ancak ben burada “FETÖ” ihtimalini pek ciddiye almıyorum. Kanlı ve vahşi 15 temmuz günü televizyonların ya da herhangi bir stratejik kurumun elektriklerini bile kesmeyi akıl edemeyen, Türksat’a dokunamayan, GSM şebekelerinin ve internetin eskisinden daha hızlı bir şekilde işlemesine engel olamayan bir “FETÖ”nün bunu becerebilecek bir zekada olduğunu sanmıyorum.

Üst akla bir daha bakılsın

Fatih Tezcan gibi iktidar kalemlerinin ortalama IQ’sunu temsil eden arkadaşımızın ifade ettiği gibi bir üst akıldan şüpheleniyorum. Elektrik tesislerimizde milli yazılım kullanma konusunda çok hassas olmalıyız. Geçen gün nedense yine Saray’da yapılan Tübitak Bilim Ödülleri’nde Sayın Cumhurbaşkanı’nın anlatmaya çalıştığı gibi milli bir bilime ihtiyacımız vardır.

İzmir’de yollarda iki karış su biriktiğinde ya da İstanbul’a iki karış kar düştüğünde 10 manşetini buna ayıran ve bir vesile bulup Sayın Bakanımızın fotoğrafını yayımlamak için yarışan yayın organlarımızın İstanbullunun titremesi karşısında haber bile yapamıyor oluşu artık şaşırmayacağımız bir durumdur.

Hanedan’dan haberler…

Hazır damat demişken hanedanımızın genç üyelerinin bu haftaki yoğun çalışmalarından bahsetmemek olmaz.

Sayın Bilal Erdoğan mütevelli heyeti içerisinde olduğu İbn-i Haldun Üniversitesi heyeti ile birlikte babasını ziyaret etti. Malum İbn-i Haldun, hükümdarlıkları insan ömrüne benzeten ve aşama aşama bunları anlatan bir âlim. Son aşama diye anlattıkları pek benziyor günümüze. İsraf ve şatafat dönemi dediği son aşamada İbn-i Haldun, Hükümdar’ın satın aldığı ordu ve bürokrasiyi elinde tutmak için ekonomiyi çökertmesini falan anlatıyor. İnşallah adını okullarına verdikleri bu bilgini okuyup nasiplenirler.

Chicago’da Dombıra!

Bir diğer hanedan üyemiz Sayın Sümeyye Erdoğan Bayraktar ve devlete İHA satan eşleri Chicago kentindeydiler. Sümeyye Erdoğan Bayraktar, ICNA-MAS’ın (Amerikalı Müslümanların kurduğu iki sivil toplum kuruluşu) yıllık konferansında bir konuşma yaptı. Türkiye’den gelen tek konuşmacı kendisi değildi. İlnur Çevik’ten abisini Boğaziçine rektör yapan milletvekiline, SETA’dan AKP kadın kollarına kadar birçok konuşmacı daha oradaydı.

Sümeyye Erdoğan Bayraktar besmele ile başladığı konuşmasına iPad’inde yazılı metni okuyarak devam etti. Erdoğan hem Amerika’da okumuş hem de bir İmam Hatipli olmanın hakkını fazlasıyla verdi. Amerika yıllarını hayatının en güzel yılları olarak anlatırken Remzi Gür’den bahsetmemesi hoş olmadı. Cemaat ile ilgili tahmin edebileceğiniz her gün babasından ve medyalarından duyduğumuz  iddia ve iftiraları tane tane dile getirdi. Tabii o kadar suikast girişimlerinden kurtulan birisi için gayet normal bunlar.

Tam konuşması bitti, teşekkür faslı gelince birden ‘Dombıra’ çalmaya başlamasın mı! Bir anda konferansın ciddiyeti, ağırlığı uluslararası konuşmacılar vs kayboldu gözümde. Dedim bakayım bir Dombıra çalmak kaç para. Hemen sponsorlara gitti gözüm. Damadın maillerinde sıkça geçen ve Erdoğan Ailesi’nin Amerika’daki örgütlenmesinin taşeronu ve sponsoru olduğu anlaşılan milli havayolu kuruluşumuz etkinliğin sponsorlarındanmış meğer.

Sümeyye Erdoğan Bayraktar o kadar iddiayı dile getireceğine kendisi için ortaya atılan minik bir iddiaya cevap verse bütün söyledikleri aslında daha inandırıcı olacak. 17 Aralık sabahı Ankara’dan İstanbul’a alelacele neden gitti? Gidince ne yaptı? Neden birileri ısrarla “Sümeyye geldi mi?” diye sorup durdu?

***

Neyse şimdilik bu kadar, ‘Hanedan’ dizimiz 2017 yılında da devam edecek nasılsa.

Bir yılı daha bitiriyoruz. İnanarak dilemesek de inşallah yeni yıl ülkemize barış, demokrasi ve huzur getirir. Hapisteki her kesimden masumların kurtuldukları yıl olur. Madem Allah “ol” der ve olur her şey, ümitsizlikle yaşamaya hakkımız yok.

Herkese mutlu yıllar.

[Barbaros J. Kartal] 31.12.2016 [TR724]

Soğuk Savaş 2.0 kapıda! [Haber-Analiz: Onur Türkmen]

Eylül 1994. Onlarca ülkeye bölünmüş, ordusu dağılmış, ulusal zenginlikleri oligarklarca paylaşılmış Rusya’nın her daim hafif çakırkeyif ve güler yüzlü yeni lideri Boris Yeltsin Washington’da yeni arkadaşı ABD Başkanı Bill Clinton’u ziyaret ediyor. Clinton, basın toplantısında Yeltsin’in konuşmasının ardından gülme krizine giriyor. Dünyayı yeni bir nükleer savaşın eşiğine getiren Kennedy-Kruşçev ikilisi gitmiş, yerine birbiriyle şakalaşan iki lider gelmişti.

Zaman içinde iki lider arasındaki sürekli gelişen dostluk soğuk savaşın geride kaldığına dair en güçlü sembole dönüştü. O günlerde Rusya’nın NATO’ya katılması bile konuşuluyordu.

Putin öyle demiyor!

Ancak, o dönemde KGB’nin dağılmasıyla ajanlık kariyeri sona ermiş ve Saint Petersburg belediyesinde başkan yardımcılığı yapan Vladimir Putin için bu sürekli eğleniyor gibi görünen Clinton-Yeltsin ikilisi yeni bir dostluğun sembolü değil, ABD’ye karşı yenilmiş bir Rusya’nın aşağılanması anlamına geliyordu. Rusya artık ABD ile eşit bir güç değil, ikincil bir aktör ve ABD için kazanılması gereken yeni bir pazardan ibaretti. SSCB’nin dağılmasını “20. yüzyılın en büyük jeo-stratejik felaketi” olarak tanımlayan Putin için tek kutuplu bir dünya ya da ABD’nin yörüngesine girmiş bir Rusya asla mümkün değildi.

1999’da iktidara geldiğinde ABD’yi karşısına almaya hazır bir ülkesi yoktu. Ancak, Putin’in ülkesinde sermaye ve basını yeniden organize etmesiyle birlikte Batı ittifakının üyesi bir Rusya senaryoları hızlı bir şekilde unutuldu. Ruslar 10 yıl süren özgür ve demokratik Rusya dönemini kaos ve sefalet olarak tecrübe etti. Putin ise Rusya’yı eski gücüne kavuşturmaya kararlıydı. Putin Rusya’sının ABD ile ilgili ilk büyük diplomatik krizi 2004’te yaşandı. Ukrayna’da ‘Turuncu devrim’ ile Ukrayna yüzünü AB’ye dönmüştü. Putin, George W. Bush’u Ukrayna’daki seçimlere müdahale etmekle suçladı. Gürcistan’da Avrupa yanlısı Saakaşvili’nin seçilmesi, Baltık ülkelerinin NATO’ya ve AB’ye katılması, Ortadoğu’da Rusya’ya yakın rejimlerin birer birer yıkılması Rusya’nın rövanş alma isteğini daha da arttırdı.

Putin’e göre ABD, ‘demokrasi’ anlatısıyla eski Sovyet ülkelerini birer birer Rusya’nın elinden alıyordu. 2012’de kazandığı seçimle ülkesinde mutlak bir hâkimiyet kuran Putin için artık yeni bir soğuk savaşı başlatmanın vakti gelmişti. Ancak, Soğuk Savaş versiyon 2.0’da konvansiyonel silahların yerini enformasyon ve siber savaş almıştı.

‘NATO ittifakını zayıflat, AB’yi böl!’

Putin başta Russia Today’in amiral gemisi olduğu devasa medya yatırımlarıyla ABD ve Avrupa’da siyasi söylemi etkilemeye çalıştı. İlk yıllarında Rusya’nın propaganda kanalı olarak görülen Russia Today önce ismini RT olarak değiştirdi, daha sonra küresel bir izleyici kitlesine hitap edebilmek için yayın politikasını değiştirdi. Putin’in medyası kısa süre içinde küreselleşme karşıtı grupların, ana akım medyada yer bulamayan sol entellektüellerin platformuna dönüşmüştü.

Ancak, göçmen ve İslam karşıtı siyasal akımların yükselişiyle birlikte Putin’in medya imparatorluğu da keskin bir viraj alarak Avrupa ve ABD’de popülist sağ ve aşırı sağ kitlenin medya platformu hâline geldi. Fransa’da aşırı sağcı bir siteden ABD’de beyaz üstünlüğünü savunan gruplara kadar onlarca ülkede sayısız medya yatırımının arkasında artık Rusya vardı. Aşırı soldan aşırı sağa keskin viraj çelişkili görünse de, Putin’in “NATO ittifakını zayıflat, AB’nin içindeki bölünmeyi arttır, Batı ülkelerinde merkez partileri zayıflat” olarak özetlenebilecek stratejisine uygun bir editöryal çizgi izliyordu. Rusya’nın Ukrayna ve Suriye savaşındaki askeri müdahalelerinde bu propaganda araçlarının ne kadar etkili olduğu bir kez daha görüldü.

Siber savaşın tamtamları

Rusya ile ABD arasındaki ikinci cephe ise siber savaş oldu. Edward Snowden ABD’nin en büyük siber istihbarat örgütü NSA’nın bütün sırlarını ifşa edip Moskova’ya yerleşirken, ABD’nin on binlerce diplomatik belgesini ortaya çıkaran Wikileaks’in lideri Julian Assange RT’de haftalık talk-show programı yapmaya başlamıştı. Rusya destekli hacker saldırıları artık ABD’nin hemen hemen bütün devlet kurumlarını hedef alıyordu.

2014 yılında Demokrat Parti’nin üst düzey yöneticilerine yönelik siber saldırıların ardından ABD Başkanı Barack Obama resmi olarak Putin’i uyardı. Ancak, gerginliğin büyümemesi için diplomatik yaptırımlar uygulamaktan kaçındı. Ancak, Putin’in agresif siber politikası en büyük meyvesini ABD Başkanlık seçimlerinde verdi. FBI, Rusya’nın Hillary Clinton’un adayı olduğu Demokrat Parti’nin hizmet sunucularına 2015 ve 2016’da iki kez saldırdığını ve seçim kampanyasına damga vuran Clinton maillerinin tamamının Ruslar tarafından sızdırıldığını açıkladı.

Obama, Rusya’yı küçümsedi

“Putin’in bana karşı kişisel düşmanlığı var” diyen Clinton ardarda patlayan mail skandalları nedeniyle Rusya’yla yakınlaşmayı savunan Trump’a karşı kaybetti. Obama, 2012’deki başkanlık seçimlerindeki rakibi Mitt Romney’nin “en büyük jeostratejik rakibimiz Rusya” sözleriyle istihza etmiş, soğuk savaşın bittiğini ve Rusya’nın zayıflamış bir bölgesel güç olduğunu söylemişti. ABD seçimlerinin kaderini doğrudan etkileyen Putin, Obama’nın bu sözlerini tekzip etmiş oldu.

ABD ile Rusya arasındaki bu yeni soğuk savaşın son perdesi ise dün yaşandı. Beyaz Saray’da son günlerini geçiren Obama, Rusya’ya karşı yeni yaptırımları devreye soktu. ABD, bu yaptırımlar çerçevesinde 35 Rus diplomatik pasaport sahibini ‘istenmeyen kişi’ ilan etti. 2001’de 50 Rus diplomatın sınır dışı edilmesinden bu yana uygulanan en ağır diplomatik yaptırım olan bu kararın tek hedefi Putin değil. Aynı zamanda, Rusya’yla yeni bir sayfa açmak isteyen Donald Trump’ın kucağına bırakılmış bir bomba.

Seçim kampanyası boyunca Rusya’nın Clinton’u hedef alan siber saldırılarını bildiği halde sessizliğini korumayı tercih eden Obama, Trump’ı zor bir kararla başbaşa bırakmış oldu. Trump, ilk olarak “daha önemli konulara odaklanma ve ileriye bakma” mesajı verdi. Putin ise Obama’nın yaptırımlarına karşılık vermek yerine Trump’ın başkanlığını beklemeyi tercih etti. Trump-Putin ikilisiyle Soğuk Savaş 2.0’ın nereye evrileceğini zaman gösterecek.

[Onur Türkmen] 31.12.2016 [TR724]

5 yıl önce 5 yıl sonra: Ahmet Şık, iktidar ağzı kullanmadığı için tutuklandı [Haber-Analiz: Kemal Ay]

Ahmet Şık, tıpkı 5 yıl önce olduğu gibi, ‘terör örgütü propagandası’ gerekçesiyle tutuklandı. Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) muğlâk maddelerinden birisi olan ‘terör propagandası’ kavramı, hâkimler tarafından özellikle son günlerde muhalif gazetecileri içeri tıkmak için kullanılıyor. Hangi terör örgütü peki? Size hangisi lazımsa… Ahmet Şık’ın avukatı, müvekkilinin hem PKK, hem DHKP-C hem de FETÖ propagandası yapmaktan tutuklandığını açıkladı.

Birkaç gün önce Avukat Fidel Okan, Ahmet Şık’la ilgili yürütülen soruşturmada bir gizli tanığın, ‘İmamın Ordusu kitabını Ahmet Şık’a FETÖ yazdırdı’ dediğini aktarmıştı. Gerçekten de öyle oldu ve Ahmet Şık daha önce karşı karşıya geldiği Cemaat’in iktidar dilindeki karşılığı olan FETÖ’nün propagandasını yapmaktan tutuklandı.

Normal bir hukuk devletinde…

Normal bir hukuk devletinde ‘terör propagandası’ ciddi bir suçtur. Ancak bu suçu ispat edebilmek için, biraz uğraşmanız gerekir. Öncelikle propagandayı yapan gazeteciyi ciddiyetle takip etmeli, onun Yargıtay’ca da onaylanmış, hukuk tarafından tescillenmiş bir terör örgütünün elemanları ile ‘propaganda aracı olduğunu ispatlayacak biçimde’ görüştüğünü tespit etmelisiniz. Yani sadece yazdıklarının ‘terör örgütüyle ilişkiliymiş gibi’ göstermesi yetmez.

Ancak normal bir hukuk devleti olmadığımız için, savcılarımız dijital çağın gereklerine de uyarak, gazetecilerin Twitter paylaşımlarını inceliyor, bazı tweet’lerin terör örgütlerinin tezlerine uygun olabileceğine, uymasa bile onların ‘işine yarayacağına’ hükmediyor ve bir dava dosyası oluşturuyorlar. Ahmet Şık mesela, attığı tweet’ler, yazdığı haberler ve yaptığı röportajlar sebebiyle tutuklandı.

Propaganda muğlâklığı

‘Propaganda’ ciddi bir iş olduğu kadar, çoğunlukla -eğer devlet tarafından alenen desteklenmiyorsanız- gizlilik içinde yapılan bir iştir bir de. Yani ulu orta, her mecrada, net bir biçimde yapmazsınız propagandayı. Sinsilik gerektirir. Fikirlerinizi eğerek, bükerek aktarırsınız. Oysa Ahmet Şık soruşturmasında, her şey gayet açık. Eğer bir hâkim kafasına takmışsa ‘suç’ uydurabilir ama yani hemen her şey alenen ortada, ne anlatmak istediği de belirgin.

Bir de tutukluluk hâli, sanığın delil karartma ihtimaline, kaçma şüphesine ve çeşitli başka hâllere dayanır. Burada, diğer 150’ye yakın gazetecide olduğu gibi, tutuklama bir cezalandırma biçimi. Bir çeşit, “Buna gücüm yetiyor bak!” deme çiğliği. Son birkaç senedir, iktidarın “Ben iktidarım!” haykırışlarının somutlaşmış hâli bu tutuklamalar. Ahmet Şık’ın delil karartamayacağı ortada, zira bütün ‘deliller’ ayan beyan. Ama tutuklu, zira birileri öyle istiyor.

Ahmet Şık neden tutuklandı?

O birilerinin neden Ahmet Şık’ın tutuklanmasını isteyebileceğine dair bir tahmin yürütelim. Mesele aslında Can Dündar’a kadar dayanıyor. Erdoğan ve AKP iktidarı, üzerine atılı bütün suçlamaları, “Güç savaşında yenik düşmüş bir Cemaat’in hezeyanları” olarak pazarlamak istiyordu başından beri. Can Dündar’a bu kadar öfke kusmalarının sebebi, MİT Tırları meselesini manşet yapması, haberin arkasında durması ve gittiği her yerde bunu anlatması.

Ahmet Şık’la ilgili problem de burada. “Yahu seni bu Cemaat içeri attı!” diye kuduruyorlar muhtemelen Ahmet Şık’ın attığı tweet’leri, yazdığı haberleri okurken. Şık’ın son ‘büyük hatası’ muhtemelen, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili soru işaretlerini dile getirdiği yazı dizisi oldu. İktidarın ‘FETÖ tezleri’ni olduğu gibi kabul etmeyen, arka planını araştıran, bir şekilde hükümeti de işin içinde tutan her türlü görüşü, fikri cezalandırma yolunda bir ant içilmiş besbelli. ‘Yenikapı Ruhu’ diyerek Türkiye’den dünyaya ‘tek ses’ (her şey Cemaat’in suçu, ben masumum) vermek isteyen Erdoğan’ın CHP’ye olan öfkesi de, benzer bir hayal kırıklığına dayanıyor. CHP’nin farklı ses çıkarması, özellikle dünyadaki planları bozuyor.

Ahmet Şık ilk kez tutuklandığında…

Ahmet Şık ilk kez tutuklandığında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül inisiyatif alıp kararın yanlış olduğunu savunmuştu. CNN Türk, NTV, Habertürk gibi ana akım haber kanallarında Ahmet Şık’ı savunan gazeteciler vardı (Gerçi Ruşen Çakır, o dönemde NTV’den ayrılışının Ferit Şahenk’in kendisinden Şık-Şener meselesindeki tutumu sebebiyle rahatsızlığı sebebiyle olduğunu anlatmıştı). Ahmet Şık’ın ilk tutuklandığı zaman, Ergenekon davaları yoğun bir toplumsal baskıya maruz kalmış, hatta Ergenekon davalarının meşhur savcısı Zekeriya Öz görevden alınmıştı (Gerçi bir bakandan dinlediğime göre, Zekeriya Öz’ün alınma sebebi Şık’ı tutuklaması değil, Abdullah Gül’e karşı ‘açıklama’ yayınlamasıydı).

Ahmet Şık ilk kez tutuklandığında, “Dava sulandırılıyor” endişesi ile geri adımlar atılmış, o güne kadar darbe soruşturmalarını destekleyen AB ve ABD’den kaygı duyan açıklamalar gelmişti (Üstelik Erdoğan’ın gidip Avrupa Parlamentosu’nda “Bazı kitaplar bombadan tehlikelidir!” çıkışına rağmen).

İktidarın tek vücutluğu

Şimdiyse ana akım medyada ne Ahmet Şık’ı savunacak bir gazeteci kaldı, ne de siyasetin herhangi bir kademesinde Ahmet Şık’la ilgili ‘kaygılı’ olduğunu dillendirecek bir merci. AKP’liler en son Can Dündar’la ilgili AYM kararından sonra ‘iyi oldu’ diyecek oldular da, ağızlarının payını alıp hemen çark ettiler. Şimdi, Ahmet Şık’ın tutukluluğunun yanı sıra, hâlen gözaltında olan Tunca Öğreten ve diğer gazeteciler için, hatta dillendirilen 500’den fazla gazetecinin soruşturması için ‘tek vücut’ bir iktidar çıkacak karşımıza.

ABD’nin Meksika’ya karşı yürüttüğü savaşı finanse etmek için koyduğu adam başı vergiyi ödemediği için hapse giren Henry David Throreau’yu ziyaret eden özgürlükçü dostu Ralph Waldo Emerson’un “Henry, neden buradasın?” sorusuna, “Waldo, sen neden burada değilsin?” cevabını vermesi gibi artık durumlar. “Ahmet Şık neden hapiste?” sorusunun bir anlamı yok belki de. Etrafımızdaki, etrafınızdaki insanlar bir bir alınıp bir hücreye tıkılırken, “Sen neden burada değilsin?” sorusunu düşünmek gerekir…

[Kemal Ay] 31.12.016 [TR724]

Zulmün ‘altın’ heykeli! [Erhan Başyurt]

Üst üste ‘Dünyanın En İyi Oteli’ seçilen ve ödül alan İpek Ailesi’ne ait Marmaris (Angel’s) Peninsula oteline de, İpek Medya ve Koza Holding’le birlikte kayyım atanmıştı.

‘Kara para aklamak’, ‘yurt dışına para kaçırmak’, ‘teröre finansman sağlamak’ gibi suçlamaların hepsinin yalan olduğu ortaya çıktığı halde, kayyımlar geri çekilmedi. Aksine 15 Temmuz darbesini gerekçe gösterilerek, 10 aydır kendilerinin yönettiği milyarlarca dolarlık karlı şirketleri bir KHK ile TMSF’ye devrettiler…

Angel’s Peninsula oteline kayyımlar, Âdem Erdagöz isimli birini müdür olarak atadılar. Yaptığı ilk şey, yasadışı şekilde patronların kirasını ödediği odaların kapısını kırıp, özel eşyalarını dışarı koymak oldu. Yazlık otelde kış günü de ailesi ile kalmaya karar verip, tatildeki işçileri geri çağırdı. Hızını alamayıp merkezi sistem kışın çalışmadığı için de odasına ‘şohben’ taktırdı…

İşte kayyımların atadığı o müdür, görevden alınınca, Cumhurbaşkanı’na bir mektup yazmış. Mektubunda, “Otelde değeri 13 milyar lira olan 96 ton altın gömülü, altınlar yurt dışına çıkarılmak isteniyor, bana 5 milyon dolar rüşvet teklif edildi kabul etmeyince görevden aldılar” demiş…

Bunun üzerine TMSF otel sahası içerisinde arama ve sondaj çalışmaları başlatmış. Otel sahası içerisinde birçok yerde, 40 metre derinliğe kadar inilerek 6 ay boyunca kazı yapılmış!

Koza Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek Bey, o zaman açıklamıştı, “Mısır’dan getirttiğimiz ve ‘saklı deniz’ isimli havuz ve kumsala döktürdüğümüz ‘altın kumu’, gemilerle getirilmiş gerçek altın sanıp kazı yapıyorlar…” diye.

Dinleyen olmamıştı.

SONUÇ BİR FELAKET!

TMSF, yapılan aramalarda bir şey bulunamadığınını itiraf etmiş. Hepsi bu da değil, kayyımların atadığı eski genel müdür Erdagöz hakkında da suç duyurusunda bulunmuşlar: “Belirli aralıklarla otelin gelirinden 150 bin lirayı zimmetine geçirdiği ve akrabalarını kayıt dışı konaklatarak görevi kötüye kullandığı…” gerekçesiyle.

Koza İpek Holding’e yapılan iftiraların hepsinin yalan olduğu, uluslararası kuruluşların ve Maliye’nin incelemeleriyle ortaya çıkarılmasına rağmen, devletin atadığı kayyımlarının görevlendirdiği müdür gelip hırsızlık yapıyor bir de. “Otelde altın var!” yalanını atıp ortadan kayboluyor…

Dünyanın En İyi Oteli, talan ediliyor, sondaj ve kazılarla perişan ediliyor. Yetmiyor, yalan ve iftiralar bahane edilip Koza İpek Holding’in ortaklarından Tekin İpek Bey, iddianame ve geçerli tek mazeret olmadan 7 aydır hapiste tutuluyor…

Tüm bu iftiralar Sabah gazetesi başta yandaş medya tarafından, kamuoyunda algı oluşturmak için yayınlandı. TMSF tüm yalanlarını yüzlerine çarpınca yine de pes etmemişler. Sabah gazetesi dün, Antalya Kemer’de “altın gibi parlayan maddeler bulundu, 20 ton altın olduğu iddia ediliyor, bölgeye giriş yasaklandı” şeklinde uydurma haberin içine resmen yalanlanan iftirayı yeniden yerleştirmiş.

“Akın İpek’e ait kayıp 18 ton altın olabilir…” demiş. Ne kadar garip. Önce bir yalan uydurup, iftira atıyorlar. Sonra da resmen yalanlansalar bile iftiralarını, algı operasyonlarını yeni yalanlarla sürdürüyorlar. Zift içinde debeleniyor, kendilerini Ak’ladıklarını zannediyorlar…

Angel’s Peninsula’da gömülü altın yok ama AKP’nin atadığı kayyımlar eliyle dikilen ‘zulmün altın heykeli’ var!

Yazıklar olsun!

      *  *  *

SON MUHALİF SUSTURULANA KADAR

Gazeteci ve aydınlara yönelik, korkutma, gözdağı verme, susturma operasyonları hızını artırarak devam ediyor. OHAL üzerinden her gün yeni isimler tutuklanıyor.

Barış akademisyenleri tutuklanıyor, onlara destek veren sanatçılara soruşturmalar açılıyor. 10 bin sosyal medya hesabı hakkında inceleme başlatılıyor.

Başkanlık referandumu ve sonrasında başkanlık seçimlerine kadar, son muhalif susturulmaya, gerçekleri yazıp çizen, dile getiren son kişi bile hapse atılmaya çalışıyor.

Türkiye, Esed’in Suriyesi, Kim’in Kuzey Koresi haline getiriliyor.

Sadece Batı’dan açık destek gören, kamuoyundan çok tepki aldıkları isimleri zamanla salıveriyorlar. Ancak yerine onlarca yeni ismi demir parmaklıkların arkasına atıyorlar.

Son olarak gazeteci Ahmet Şık gözaltına alındı.

Şık’a, ‘Ergenekon’ bahanesiyle yapılan tutuklamada, bir meslekdaşı olarak destek vermediğim için bir özür borcum var. O zaman iktidarın ‘Gazetecilikten gözaltında değiller’ sözüne itibar ettiğim için de kendisinden özür dilerim…

Bugün tekrar gazetecilikten, attığı tweet’ler ve yazdığı yazılar nedeniyle gözaltına alınmasından dolayı üzgünüm, o gün de bugün de iktidarı elinde bulunduranları kınıyorum.

AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı da dün “Ahmet Şık’a gözaltının AKP iktidarı ile alakası yok” açıklaması yapmış. Pes doğrusu! İstedikleri kararı vermeyen savcı ve hâkimleri nasıl hapse attıklarını, meslekten ihraç ettikleri biliniyor. Yine yargı kararlarının ‘siyasi talimatla’ gerçekleştiği de gün gibi ortada.

Ahmet Şık’ın, iktidarın onayı veya talimatı olmadan tutuklandığına kargalar bile güler.

Yurtdışından ve kamuoyundan güçlü tepki gelince, suçu başkalarına atmayı huy haline getirdiler. Bir de ‘gazeteci tutuklu yok’ yalanını tüm dünyaya savunmaya devam ediyorlar.

Umarım Ahmet Şık da, Altan Kardeşler de, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan ve tutuklu 170’i aşkın gazeteci de bir an önce salıverilirler.

İktidar artık muhalif yayınları susturmak ve sosyal medyaya sansür uygulamakla yetinmiyor, son muhalif sesi bile, demokrasi ve özgürlükleri savunan herkesi hapse atarak susturmaya çalışıyor.

[Erhan Başyurt] 30.12.2016 [TR724]

‘Terörist’ Ali [Faik Can]

Tokat’lı bir yetim Ali vardı. Babasının vefatından sonra annesi ve kız kardeşiyle ortada kalmışlardı. Annesi, ilkokulu yeni bitiren Ali’sinin okumasını istiyordu ama imkânları el vermiyordu. Mahalleden tanıdıkları Hacı Osman amca, Ali’yi annesinin de rızasını alarak bir yurda götürüp kaydetti. Yurt yetkilileri, Ali’nin bütün eğitim masraflarını vakıf olarak karşılayacaklarını söylediklerinde annesi gözyaşlarıyla şükür secdesine kapandı.

Çok çalışkan ve zeki bir çocuktu Ali; yaşının üstünde bir olgunluğa sahipti. Yurdunu çok sevmişti. Arkadaşları, belletmen abileri, yurt müdürü ve personeli samimi ve içten insanlardı. Belletmen abilerinden Arif hoca, Ali’yi kendine emanet bildi. Babasının yokluğunda adeta ona babalık yaptı. Bütün dertleriyle hemdert oldu, yakından ilgilendi. Ali de Arif hocasını çok sevdi.

Esnaf abileri

Hafta sonları yurda gelen esnaf abiler olurdu. Onlar da Ali’nin dikkatini çekmişti. Hacı Mustafa amcalar, sonradan fabrikatör olduklarını öğrendiği Ali ve Ahmet abiler, inşaat malzemecisi Rıfat abi, züccaciyeci Veysel abi, kitapçı Mustafa abi ve demirci İbrahim abi sık gelenlerdi. Her biri öğrencilerle kendi çocukları gibi ilgileniyorlardı. Kemal Amca ise adeta yeryüzüne inmiş bir melek gibiydi. Sohbet eder, hayat tecrübelerini anlatır, bir baba şefkatiyle talebelerin ihtiyaçlarını giderirdi. Bir de fırıncı Mehmet Abi vardı ki sorma! Her sabah namazını yurt öğrencileriyle birlikte kılardı. Ali’ler sıcak ekmekle kahvaltı yapsınlar diye fırınından ilk çıkan ekmekleri yeşil Anadol pikapına koyar yurda getirirdi.

Ali hayret ediyordu; koca koca adamlar, işlerini güçlerini bırakıp talebelerle vakit geçiriyorlardı. Yurda gelmekle kalmıyor, sık sık evlerinde de misafir ediyorlardı. Kahvaltılar, akşam yemekleri, Ramazan’da iftarlar, sahurlar en içten sohbetlerin yapıldığı, talebelerin kendilerini evlerindeymiş gibi rahat hissettikleri bereketli ortamlardı. Karar verdi Ali, bu adamlar gibi olacak ve onları mahcup etmeyecekti.

‘Profesör’ duası

Okulun en başarılı öğrencilerindendi. Her sene okul birinciliğini o alırdı. Hem çalışkan, hem ahlaklıydı. Onun bu durumu en çok annesini sevindiriyordu. Her namazda Ali’nin elinden tutup yurda götüren Hacı Osman Amcaya ve vakfın bütün gönüllülerine dua ediyordu. Ali liseden sonra iyi bir üniversite kazandı. Aynı başarılarını orada da devam ettirdi. Fırsat buldukça eski yurduna uğruyor, abilerle bir araya gelip hasret gideriyordu.

Üniversitede okurken arkadaşları Ali’ye çalışkanlığından ötürü “Profesör” diye takılırlardı. Ali de bunun bir dua yerine geçmesini istiyordu. Üniversiteden sonra hemen yüksek lisans yaptı, ardından doktorasını bitirdi. Bir üniversitede göreve başladı. Kısa sürede doçentlik tezini de tamamlayıp doçent oldu. Her gelişmeden Arif Hocasını ve çok sevdiği esnaf abileri haberdar ediyordu. Onların duaları kendisi için en önemli motivasyon kaynağıydı. Abileri, Ali’den her haber aldıklarında “Vay be, buraya geldiğinde küçücük bir çocuktu…” diye başlar, hatıralara dalarlardı. Kemal Amca, kuvvetli hafızasıyla Ali’nin hayatının bütün safhalarını tarih tarih anlatırdı.

YÖK’ten karar beklerken

Ali üniversitedeki yüzlerce öğrencisine güzellikleri, doğruları, iyiliği anlatmanın heyecanını ve mutluluğunu yaşıyordu. Kendi hikâyesinden yola çıkarak, onlarla yakından ilgileniyor, adeta bir baba, bir ağabey gibi yakın davranıyordu.

Profesörlük için gerekli bütün çalışmaları yapmıştı. YÖK’ten gelecek kararı beklerken bir sabah kapısında polisleri gördü. Ali’yi “terör” suçlamasıyla gözaltına aldılar. Dehşete düşmüştü. Hayatında tavuk bile kesmemişti. Kimseyle bir kavgaya giriştiğini de hatırlamıyordu. Öğrencilerine her zaman kavgadan, şiddetten, terörden uzak durmaları için nasihatlerde bulunuyordu. On beş tane polis, arama bahanesiyle evin altını üstüne getirdiler. Suç unsuru olabilecek hiçbir şey bulamadılar. Ama Ali’yi kelepçeleyip emniyete götürdüler. Tek soru sormadan günlerce nezarette beklettiler.

Kendisi gibi onlarca suçsuz insanla birlikte türlü fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz kaldı Ali. Ne yapmıştı, ne suç işlemişti milletine faydalı olmaktan başka! Yıllarca öğrencilerine hep sevgiyi, iyiliği ve insanî erdemleri salıklamıştı. 29 günlük gözaltı süresinin sonunda Bank Asya’da hesabının olması, Zaman Gazetesi’ne abone olması ve çocuklarını kendisini yetiştiren insanların okuluna göndermesi suç sayıldı ve tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Vefalı zannettiği milleti

Eşi ve çocukları kırk gün sonra kendisini görebildiler. Çok sevdiği esnaf abilerin de tutuklandığını, bütün mallarına el konduğunu, her karışında onlarca hatırasının olduğu yurdun da başkalarına devredildiğini öğrendiğinde ızdırabı daha da arttı. 80 yaşındaki Hacı Mustafa amcanın kelepçelenerek götürüldüğünü duyduğunda hıçkırıklara boğuldu.

Ona esas ızdırabı ise, o zamana kadar çok aziz bildiği, asırlar boyu İslâm’a bayraktarlık yapmış diye hüsnü zan ettiği milletinin tavrı yaşattı. Çocuklarını canice katleden, onları diri diri ateşlerde yakan, şehirlerde bombalar patlatan caniler serbest gezerken, bu milletin evlatlarının ahlaklı, edepli ve vatana, millete faydalı bireyler olması için çabalayan, malını, mülkünü bu uğurda harcayan masum insanlar “terörist” yaftasıyla hapishanelere atılıyordu. Ali’nin o güne kadar vefalı zannettiği milleti ise bu zulmü yapan din bezirgânlarını gözü dönmüşçesine destekleyip alkışlıyordu.

[Faik Can] 30.12.2016 [TR724]

Bir ‘İştar Gözaydın’ kolay yetişmiyor [Haber-Analiz: Kemal Ay]

Akademisyenleri tutuklayan savcı ve hâkimler hiç merak ediyor mu bilmem ama Prof. İştar Gözaydın’ın tutuklandığını öğrenince, Hoca’nın CV’sine bakmak geldi içimden. Kendisini yazılarından, kitaplarından ve konuşmalarından tanıyordum ama akademik anlamda dünyaya, insanlığa kazandırdıklarını en iyi CV’sinden öğrenebilirim diye düşündüm.

İştar Gözaydın, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi mezunu. Halide Edip Adıvar’ın da mezunu olduğu lise, Türkiye’nin en köklü okullarından. Şimdilerde bu türlü okulların başı ‘proje’ düzenlemesiyle belada, malum. Artık o okullardan Halide Edip’ler, İştar Gözaydın’lar çıksın istenmiyor belli ki.

Hoca’nın eğitim hayatında bir sonraki durağı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Memleketin en eski ve köklü hukuk fakültelerinden birisi yine. Mezun olunca ABD’de hukuk sistemi üzerine, Georgetown Üniversitesi’nde bir sertifika programına katılıyor. Yüksek Lisans’ını da yine ABD’de, New York Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nde tamamlıyor. Tez çalışması şöyle: “AIDS Hastalarına Karşı Çalışma Alanındaki Ayrımcılık: Yüksek Mahkeme’nin Muhtemel Yaklaşımına İlişkin Bir Öngörü”.

Türkiye’de Diyanet Kurumu hakkında referans kaynağı çalışmalarıyla tanınan İştar Gözaydın’ın doktorası yine İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden. Burada doktorasını tamamladıktan kısa süre sonra sırasıyla şu üniversitelerde çalışıyor: Mimar Sinan, Boğaziçi, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), Doğuş, Sabancı ve Gediz. Son çalıştığı üniversite 15 Temmuz’dan sonra kapandı malumunuz. Yıllarını bu üniversitelerde ders vererek, öğrencilerle temas ederek geçiriyor İştar Hoca.

Yayınlarını okudunuz mu?

Bir akademik CV’nin ‘en önemli’ kısmı aslında Yayın Listesi’dir. Bir akademisyenin makale, kitap, bildiri hâline getirdiği çalışmalar, gelecek kuşaklara kalır çünkü. Akademisyen hayattan elini eteğini çekse bile ürünleri, çeşitli akademik çalışmalarda yaşamaya devam eder.

İştar Gözaydın’ın CV’sindeki Yayın Listesi hayli kalabalık. Akademik çalışma hayatı boyunca eğildiği hemen her konuda bir ürün vermiş. Bunların çoğu uluslararası alanda. Sadece Diyanet değil, toplumda dinin yeri ve devletin dinle ilgili yaklaşımlarını irdeleyen çok sayıda çalışması var. Seküler hukuk, laiklik, siyasal İslam, Osmanlı’da hukuk, Gülen Hareketi gibi din-toplum ilişkilerini inceleyebileceği her alana eğilmiş. Hukuk alanında hem meselenin teorik ve tarihsel yönü, hem de günlük hayattaki uygulamaları hakkında söz söylemiş. Bunların yanı sıra, insan hakları ve özgürlükler konusunda çeşitli araştırmaları yayınlanmış. Uluslararası mahfillerde çeşitli bildiriler, sunumlar yapıp aynı zamanda Oxford, Cambridge, Palgrave-Macmillan gibi yayınevlerinden çıkan prestijli kitaplarda, Türkiye’ye dair önemli bölümleri de yazmış.

Birçok alanda uzmanlık

Bu yoğun çalışmaya rağmen İştar Gözaydın tek bir alanla kısıtlamamış kendini. CV’sinden görebileceğiniz yayınlar arasında çeşitli disiplinlerde ürünler var. Disiplinler arası çalışmalar, karşılaştırmalı araştırmalar dünyada artık daha yaygın zira böylece yeni yaklaşımlar geliştirmek mümkün. İştar Hoca’nın da hukuk alanıyla yetinmeyip sosyolojiye, antropolojiye, çeşitli tarih disiplinlerine yaslanan bir çalışma geçmişi var. Kısa süreli görev yaptığı bir belediye kuruluşu sayesinde şehircilik ve belediyecilik konularına bile ilgi göstermiş.

İştar Gözaydın’ın ilgilendiği alanlar siyasetten hukuka, toplumsal olaylardan kadın meselesine, tarihten sinemaya kadar çeşitlilik gösteriyor. Türkiye uzmanlık alanı olsa da, ABD hukukuna, cinsiyet meselelerine, şehir planlamasına, göçmenliğe, hesap verilebilirlik ve şeffaflığa dair araştırmaları göze çarpıyor. Diyanet’le ilgili çalışmalarının bir özeti denebilecek “Diyanet: Türkiye Cumhuriyeti’nde Dinin Tanzimi” isimli kitabı 2009’da İletişim Yayınları’ndan çıktı. Diğer çalışmalarına internetteki çeşitli veri bankalarından ulaşmak mümkün olabilir. Academia sayfasından da bazı makalelerine erişilebilir.

İnsan hakları aktivizmi

Gelgelelim, buraya kadarki çalışmalar İştar Gözaydın’ın neden tutuklandığını pek açıklamıyor. Bunun sebeplerini CV’sindeki diğer girdilerden öğrenebiliyoruz. Hoca, akademiye adım attığı günden bu yana kendini odasına kapatıp sadece önündeki konularla ilgilenmiş biri değil. Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi insan hakları kuruluşlarında çalışmış. Kasım 1996 ile Kasım 1998 arasında, o yoğun darbe günlerinde, 2 yıl boyunca “Haklarımız” isimli bir radyo programı sunmuş Açık Radyo’da. Gazetelere konuşmuş, makale yazmış, görüş vermiş. TV’lere çıkıp insan haklarını savunmuş. 7 Eylül 2014’te Taraf’ta yayınlanan söyleşisi, “AKP İktidarından Hitler Adımları” başlığı ile yayınlanmış.

İnsan yetiştirmek

“İnsan yetiştirmek” gibi dertleri olan insanlar, İştar Gözaydın gibi bir uzmanın, bilim insanının yetişmesi için nasıl emekler gerektiğini bilir. Ona uygun ortamın, ancak on yıllarca süren bir tecrübeyle oluşabileceğini kavrar. Eğer gelecekle ilgili, insanların ‘yetişmesi’ ile ilgili kaygılarınız yoksa içinizdeki İştar Gözaydın’ları umursamazsınız. Tıpkı şimdiki iktidarın yaptığı gibi. ‘Terörist’ diye yaftalayıp İştar Gözaydın’ı, Altan’ları, Şahin Alpay’ı, Ahmet Turan Alkan’ı, Ali Bulaç’ı, Mümtaz’er Türköne’yi hapse attırabilirsiniz. (Neyse ki Necmiye Alpay ve Aslı Erdoğan dün tahliye edildiler.)

“Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır” sözünün darb-ı mesel olduğu topraklarda âlimlere reva görülen bu muamelenin, gelecek kuşaklara ‘cehalet’ten başka bir şey bırakmayacağı aşikâr. Belki de gerçekten amaçlanan da budur: Kimse kendilerinden başkasının sözünü dinlemesin ve herkes, kendilerine itiraz etmeyecek kadar ‘bilgili’ olabilsin…

[Kemal Ay] 30.12.2016 [TR724]

Gerçek itirafçı [Haber-İnceleme: Sefer Can]

Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz iki gündür bütün darbe yargılamalarını etkileyecek itiraflarda bulunuyor. Söyledikleri, meslekten ihraç edilip yargılanan dört bine yakın hakim ve savcıyı birinci dereceden ilgilendiriyor. Kopyalanmış süreçler yaşandığı için, bütün kamu görevlileri, akademisyenler, ev kadınları da bu itiraflardan yararlanabilir.

Biraz uzun bir alıntı olacak ama önemine binaen 28 Aralık 2016 tarihinde Habertürk yazarı Sevilay Yılman’a söylediklerini aktarmak istiyorum. “İtirafçılığıyla faydası olan FETÖ’cüleri yeniden hâkim ya da savcı yapabiliriz!” Demecinin aslını öğrenmek için Yılmaz’ı arayan Yılman şunları yazdı:

“Meğer bu örgütün yargılama safhasında kullanılacak delil için bir oyun kurmuş Mehmet Yılmaz, ‘Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan hiçbir kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek. Kurulumuz bu konuda kesin kararlıdır. Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde bir tane bile itirafçı yokken, o açıklamam sonrası itirafta patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik. Darbeye teşebbüs noktasında zaten biz bu yasadan faydalanmıyoruz. Sadece silahlı terör örgütü üyesi olarak yargılama yapabileceğiz; zira henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik. Bizim yargıyla ilgili soruşturmanın tamamı silahlı terör örgütü olmak suçundan dolayı yapılıyor.’”

HSYK Başkanvekili’nin yalan söylemesi ve bunu pişkince itiraf etmesi vahim. Ancak daha vahimi bu yalanla sayıları dört bini geçen şüpheliye tuzak kurulmuş olması.

TUTUKLAMALARIN DARBEYLE ALAKASI YOK

Yılmaz’ın söylediklerinden özetle şunlar çıkıyor:

1- Tutuklanan hakim ve savcılar darbeci değiller, bununla ilgili hiçbir delil yok.

2- Tutuklandıklarında FETÖ delili de yoktu, kumpaslarla aldığımız ifadelerle bir kısmı için delil ürettik.

Mehmet Yılmaz, yaptığı gafı düzeltmek için ertesi gün Habertürk’e yeniden konuştu ve yeni çamlar devirdi: “15 Temmuz, daha gecenin ilk saatlerinde 2,740 hakim ve savcı hakkında gözaltı kararı verildi. Biz de sabah müfettiş ön raporu uyarınca hepsini açığa aldık”

“Birkaç saatte bu kadar isme nasıl ulaştınız?” Sorusu işin biraz magazin kısmı; Yılmaz da hukukçudan ziyade bir magazin figürü olduğu için buna cevap vermeye çalışıyor. Asıl büyük itirafı burada yapıyor. Hakim ve savcılar ağır cezalık suç üstü halleri dışında özel kanunlarına göre soruşturma ve kovuşturmaya tabidir. Birinci sınıfa ayrılmış olanlarda ise bütün soruşturma sürecinde Yargıtay yetkilidir. Büyük harflerle yazayım: DARBEYE KARIŞTIKLARINA DAİR DELİL YOKSA SUÇÜSTÜ HALİ YOKTUR. O zaman bütün gözaltı, tutuklama ve buna dayanan ihraç kararları yok hükmündedir. Hukukun askıya alındığı günlerde yapılan rahat açıklamalar hukuk geri geldiğinde çok işe yarayacak. En azından uluslararası mahkemelerde birinci dereceden delil muamelesi görecek.

Madem, ‘darbeye teşebbüs delili’ yok, o zaman niye darbenin üzerinden birkaç saat geçmeden işlem yaptınız? Belli ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe için söylediği ‘Allah’ın lütfu’ ve “Normal zamanda yapamayacağımız şeyleri OHAL’de yapabiliyoruz” kontenjanından yapılan işlemler.

DELİL YOK, İDDİANAME YOK!

2802 sayılı hakimler savcılar kanununa göre bu sınıftaki devlet memurlarının işlemleri ‘acele’ işlerdendir. Beş gün içinde iddianame hazırlanır ve dava üç aydan fazla süremez. Oysa beş ay geçti hâlâ iddianame bile ortada yok. Sebebini de yine HSYK Başkanvekili Yılmaz itiraf ediyor: Çünkü delil yokmuş. Delil bulabilmek için şantaj ve hile yoluna baş vurulmuş. Başkanvekilinin “Bize isim vermeyen çıkamaz” anlamına gelen hilesine kanan 200 kişi öncelikle kendini yakmış. Zira haklarında delil yokken zayıf da olsa bir delil vermişler. Suçladıkları insanlar, ‘hukuka aykırı elde edilmiş deliller’ diyerek bu itirafları kolaylıkla red eder. İtiraf sahipleri de bu şartlarda alınmış ifadeleri kabul etmeyebilir. Baskı altında verilmiş ifadeleri dünyanın her yerinde kabul etmeme hakkı var.

Yılmaz, “Bildiğimiz şeyleri söylediler ama onların söylemesi önemli” diyor. Somut bir suç itirafı yoksa hiçbir önemi yok. Hileyle aldıkları ifadelerin zayıf olduğunu, o da kabul etmiş oluyor. “Kitap okuduk, çay içtik, seçimde belli adayları destekledik” itiraflarından silahlı terör örgütü çıkarırlarsa ben de şapkamdan fil çıkarabilirim.

Yılmaz’ın itirafları, uluslararası insan hakları örgütlerinin ihlal tespitlerini de doğruluyor. “Kolektif cezalandırma, kişiye özel delil ve sorgu olmaması” söz konusu örgütlerin raporlarına yansımıştı. Yılmaz, üç bine yakın hakim ve savcının bir kaç saate sığan bir süreçle meslekten atıldığını itiraf ederken, “Darbe olmasaydı sonbahara kadar savunmalarını alıp işlem yapacaktık” diyor. Böylesine önemli ve mağduriyet doğurabilecek işlemlerin savunma alınmadan yapıldığı da böylece kesinleşmiş oldu. Her platformdaki savunma için bundan iyi argüman olamaz.

İÇ HUKUK BİR KEZ DAHA TÜKENDİ

Yılmaz, itiraflarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvurularında da kullanılacak malzeme verdi. AİHM’den önce tüketilmesi gereken iç hukuk mekanizmalarından biri de HSYK. Binlerce hakim ve savcının itirazını ayrı ayrı incelemeden tek bir üst yazıyla reddeden kurulun, tarafsız ve hukuk çerçevesinde karar vermesini beklemek mümkün değil. Yılmaz, açıklamalarıyla bu beklentinin imkansızlarını net biçimde gösterdi.

“Suçluluğu kesinleşmiş mahkeme kararına kadar herkes suçsuzdur” diye özetlenen masumiyet ilkesini hiçe sayan ve istihbarat raporlarını mahkeme kararlarının yerine koyan bir kuruldan adalet çıkar mı? O kurulun yönettiği yargı ağı hukuk çizgisinde kalabilir mi?

Bütün 15 Temmuz mağdurları HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’a bir teşekkür borçlu. İyi ki varsın Başkan, sen olmasan bu hukuk cinayetleri nasıl kayıtlara geçecekti?

[Sefer Can] 30.12.2016 [TR724]

Devlet dolandırıcı olursa [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Jetpa’dan sabıkalı Fadıl Akgündüz’ün elini kolunu sallayarak Caprice Gold üzerinden hayal tacirliği yapması ve 1 milyar TL’yi cebe indirmesi Türkiye’de şahısların ahlaken içine düştüğü perişan hali ele veriyor.1 milyar TL’den fazla para, Cübbeli Ahmet ile AKP’nin önde gelen bazı isimlerinin teşvik ve himayesinde buharlaştırıldı.

‘Dolandırıcılık’ suçundan yeniden hapse atılan Akgündüz yüz kızartan bu resimde yalnız değil. Piyasa şartlarında mümkün olmadığını bile bile üç kuruş fazla kazanma hırsı ile onun yalanlarına kananlar da bu tefessühün birer parçası.

Sistemi de içten içe kemiren bir çürüme bu. Dolandırıcılıktan hüküm giymiş bir adamın binlerce kişiden para toplamasına seyirci kalan, hatta mahpushanede Genel Kurul tertip edip kendisine maaş ve prim yazdırmasına müsaade eden devlet var ki hâdisenin vahametini artırıyor.

15 TEMMUZ BAHANE OLDU

Pekâlâ, Akgündüz vak’asında olduğu gibi devleti idare edenler dolandırıcılığa seyirci kaldığında kime müracaat edeceğiz? Mal emniyetini tehdit eden daha dehşet verici bir husus var ki o da gasp suçunu bizzat devletin işlemesidir. Devlet, mala-mülke tasallut etmişse hakkımız nasıl geri alacağız? Zalim Bolu Beyi’ne karşı dağlara çıkan Köroğlu’nun izinden gidemeyeceğimize göre hak mahrumiyetleri nasıl bertaraf edilecek?

Şahıslar dolandırıcılık yaptığında devletten icabını yerine getirmesini istiyoruz. 15 Temmuz Darbe Tiyatrosu’nu bahane ederek el konulan onlarca okul, yurt, holdinglerin yanında gasp edilen şahsî mal varlıklarının hesabını kim verecek?

Hizmet Hareketi ile iltisaklı gerçek ve tüzel kişilere reva görülen muamelenin tek istinat noktası Keyfî Hükûmet Kararnamesi (KHK). Zerre kadar hukukun cari olduğu yerde holdinglere el konulması, banka hesaplarının bloke edilmesi telaffuz dahi edilemez.

TEDBİR KARARINA BİLE EKONOMİK DARBE DİYORLARDI

17/25 Aralık soruşturmalarında mal varlıklarına tedbir konulmasını bile ‘ekonomiye darbe’ diye yerden yere vuranlar bugün tam zıddını icra ediyor. Tedbirden geçtik, el koyma (müsadere) kararı için ihbar ve suç şüphesinden hareketle bir savcının mahkemeye müracaatı kâfi. Delil yoksa da uydurulur! Bağımsız yargıyı yerle bir eden Sulh Ceza Hâkimlikleri, KHK’lara atıf yaparak mülkiyet hakkını müsadere edebiliyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı ise ‘elimizden bir şey gelmez’ deyip köşesine çekildi.

21.asrın en organize gaspına imza atanlar, devran döndükçe kimseye hesap vermeyeceklerinden o kadar emin ki mağduriyetleri güya gideriyormuş gibi hareket etmeleri dikkatten kaçmıyor.

Devlet eli ile gaspı satır başları halinde hatırlatayım…

Lisansı iptal edilen Bank Asya’da 3,5 milyar TL mevduat,

Kapatılan bini aşkın okul ve 800’e yakın yurtta erken kayıt için tahsilatı yapılan 1,6 milyar TL,

4 Mart’ta kayyım atanan Zaman Gazetesi’nin bazı abonelerinden Kasım 2016’ya kadar (okurlar, aboneliğini iptal ettirdiği halde) keyfî biçimde tahsil edilen 7 milyon TL,

El konulan holding ve şirketlerde işten çıkarılan on binlerce çalışanın maaş, kıdem, ihbar tazminatları, izin, fazla mesai ücretlerinden müteşekkil milyarlarca lira,

Basit bir hesapla Hizmet Hareketi’ne gönül bağı olan insanlardan (hukukî ifadesi ile gerçek kişiler) gasp edilen tutar 10 milyar TL’yi aşıyor.

EN AZ 60 MİLYAR TL GASP EDİLDİ

Faaliyeti devam eden şirketlerin, yani tüzel kişilerin satış gelirleri, marka değeri, defter değeri, nakdî varlığı, duran varlıkları, net alacakları dâhil edildiğinde 60 milyar TL’yi aşan bir iktisadî büyüklük cebren ve hileyle alıkonuldu. 

Hayli vakitten beri AB veya demokrasi vurgusu yapanlara kulaklarını tıkayan AKP, kendi tabanından bu mevzuda gelen tenkitleri savuşturmak için şahısların paralarının ödendiğini ifade ediyor. Kulağa hoş gelen beyanların esası öyle değil.

Bank Asya’da 100 bin TL ve altında TL ya da döviz hesabı olanların yaşadıkları hayal kırıklığı hiçbir vicdanî tarife sığmaz. Bankacılık Kanunu gayet sarih. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun açıkladığı takvime göre hak sahiplerine katılım hesabındaki paraların eksiksiz ödenmesi lazım.

Bankalarda olduğu gibi katılım bankalarındaki mevduat da 100 bin liraya kadar Hazine garantisi altındadır. Amma velâkin TMSF on binlerce kişiyi ödemelerin yapıldığı Vakıf Katılım şubelerinden ‘hesabınızda tedbir var’ diyerek geri çeviriyor. Hakkında mahkemenin verdiği bir hüküm olmadığı gibi soruşturma bile geçirmeyen kimselerin paralarını ödememek gasp değil de nedir

BANK ASYA MUDİSİNE GELİNCE DOLAR 2,90 TL

TMSF’nin işgüzarlığı bununla da bitmiyor. Ödeme yapmaya karar verdiği az sayıda mudîye bütün haklarından feragat ettiğine dair belge imzalatılıyor. Döviz hesapları TL olarak ödeniyor. Üstelik doları 2,90 TL’den, Euro’yu 3,09 TL’den bozuyorlar. Döviz mevduatı, döviz olarak veya mudînin talep etmesi halinde o günkü kur üzerinden TL olarak tahsil edilir oysa!

Böyle yapılmıyor zira kanun, nizam tanımayan bir güruh devleti ele geçirdi. Şartları kabul etmeyen mudîler ‘gözaltına alınabilirsiniz’, ‘hesaplara el konulabilir’ iması ile tehdit ediliyor. Dolar, Diyanet İşleri’nin umre tarifesine gelince 3,60 TL, 3. Köprü, Avrasya Tüneli’ni işleten yandaş müteahhitler için 3,50 TL üzerinden hesap ediliyor. Bank Asya’da parası olanlara gelince hesap başka!

ERKEN KAYIT PARALARI İADE EDİLMEDİ

Bank Asya’da mağduriyetler ‘gideriliyormuş’ gibi yapılıyor. Okul ve yurtlardan alınan erken kayıt paraları için velileri günlerce Defterdarlık kapılarında kuyrukta beklettiler. Sene bitti tek kuruş ödenmedi. Ne vakit ödeneceği de belirtilmiyor. İşsizlik ödeneği bile alamayacak şekilde kapının önüne konan çalışanlar da aylardır alacaklarının ödenmesini bekliyor.

Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde milyarlarca dolar tazminata mahkûm ettireceklerini bile bile mülkiyet gaspında, talanda, adaletsizlikte ısrar eden devletlûya bir-iki hatırlatmada bulunacaktım, vazgeçtim.

Yarın Hakk’ın dîvanına varınca Süleyman’dan hakkın alır karınca…

[Semih Ardıç] 30.12.2016 [TR724]